Etiket: franco

  • General Franco’nun bitmeyen intikamı

    1939’da yıktığı 2. İspanya Cumhuriyeti’ni ölene dek cezalandıran General Franco, İspanya’yı 1948’e kadar sıkıyönetimle idare etti. Cumhuriyet’in reformları yok edildiği gibi, cumhuriyetçilere de kefaret ödemesi gereken günahkârlar gözüyle bakıldı. 10 binlerce muhalif idam edildi, 100 bin siyasi tutuklu yıllarca hapishanelerde kaldı.

    On yıl önce, Başbakan José Luis Zapate­ro’nun büyükbabası, İspanya’da güncel tartışmala­rın en canlı konusuydu. Juan Rodríguez Lozano adındaki bu yüzbaşı, 18 Ağustos 1936’da, darbeci ve ayaklanmacı asker­lerin safına geçmeyi reddede­rek Cumhuriyet’e sadık kaldığı için Léon yakınlarında kurşu­na dizilmişti. Yıllar sonra do­ğan torunu 2004’te başbakan olduğunda, içsavaş kurbanı dedesi birden bütün ülke tara­fından tanınır hale geldi. Çün­kü Zapatero, büyükbabasının idam edilmeden önce ailesine gönderdiği son mektubun, po­litikaya girmesinde en önemli etken olduğunu açıklamıştı.

    Başbakanın girişimiyle 2007’de “Tarihî Hafıza Yasası” kabul edildi; bununla Fran­co dönemininin son hatıraları (heykeller ve diğer semboller) siliniyor, iç savaşta ölenlerin ailelerine verilen tazminat­lar artırılıyor, toplu mezarla­rın kazılması ve ölülerin kim­lik tespitine devletin yardımı öngörülüyor, 1939’da sürgüne gidenlerin ve Uluslararası Tu­gaylarda Cumhuriyet için sa­vaşmış yabancıların çocuk ve torunlarına İspanya vatandaş­lığı veriliyordu.

    Bu noktada başbakanın büyükbabasının hatırası, suç­lamaların hedefi haline geldi. İki gazetecinin yazdığı, cum­huriyetçi yüzbaşının aslında Mason olduğu iddialarının yer aldığı kitap için yapılan tanı­tıma, şimdiki başbakan Ma­riano Rajoy bile katıldı (sağcı Halk Partisi’nin lideri olması­na rağmen Rajoy’un büyükba­bası da Cumhuriyet dönemin­de Galicia eyaletinin özerklik yasasını hazırlamış, Franco döneminde üniversiteden atıl­mış bir hukuk profesörüydü).

    Elveda İspanya İçsavaşın Franco ve faşistler tarafından kazanılmasından sonra Fransa’ya kaçmak zorunda kalanlar, çoğunlukla dul kalmış annelerdi.

    Kurşuna dizilen yüzbaşı­nın Mason olduğu veya olma­dığı iddiasının bu kadar cid­diye alınması, İspanya yakın tarihini bilmeyen bir insana saçma gelebilir. İkinci Cum­huriyet’in bir “Yahudi-Ma­son-Bolşevik komplosu” ol­duğu iddiasının yıllarca tek­rarlandığı, Franco iktidara geldikten sonra 10 bin kişi­nin Masonluk iddiasıyla idam edildiği göz önüne alındığın­da, Yüzbaşı Lozano tartışması daha iyi anlaşılabilir. Yüzbaşı­ya karşı başka suçlamalar da ortaya atıldı: Bir iddiaya göre görevli olduğu bölgede Falan­jistleri öldürmüştü, bir başka iddiaya göre kendisinden daha solcu maden işçilerini kurşu­na dizdirmişti veya ordu için­de iki taraflı bir ajandı.

    Bu iddiaların doğru olup olmaması önemli değil. İlginç olan, içsavaş bittikten yak­laşık 70 yıl sonra yapılan bu tartışmalarda, savaş ve sonra­sının bütün ideolojik kavga­larının, ülkeyi boydan boya birkaç kere bölen yarılmala­rın, kapanmayan yaraların su yüzüne çıkmasıdır.

    Gerçek şu ki, içsavaş bo­yunca ele geçirdiği topraklar­da bir terör politikası izleyen Franco, bu politikayı zaferi ka­zandıktan sonra da bırakmadı. Nisan 1939’da ülkenin tamamı kendi yönetimine girdiğinde, savaşı bu defa askerî mah­kemelerde, hapishanelerde, toplama kamplarında, amele taburlarında, hatta Fransa’ya sürgüne gidenlerin peşine dü­şerek devam ettirdi. Temmuz 1936’da ilan ettiği sıkıyöneti­mi ancak 1948’de kaldırdı.

    Kanlı bir içsavaştan son­ra, zaferi kazananın artık bir barışma politikasını benimse­mesi, kendisini “bütün İspan­yolların babası” olarak sunma­sı beklenebilirdi. Ama Franco barışmayı reddetti. İçsavaşın bitmesinden otuz yıl sonra, 31 Mart 1969’da yayınlanan bir kanun hükmünde kararname, nihayet Cumhuriyet dönemi suçlarının zaman aşımına uğ­radığını kabul etti. Bu karar­namede bile, içsavaştan hâlâ “Haçlı seferi” diye söz edili­yordu. Franco, kimseyi affet­meyeceğini, savaşı kazandık­tan sonra 19 Mayıs 1939’da Madrid’de düzenlediği büyük zafer geçidinde yaptığı konuş­mada belirtmişti: “Kendimizi kandırmayalım: Büyük serma­yenin marksizmle ittifakını sağlayan ve İspanyol düşmanı devrime yol açan Yahudi ruhu öyle bir günde yok edilemez; hâlâ çoğu insanın kalbinde çarpmaya devam etmektedir”.

    Robert Capa iş başında Macar fotoğraf ustası Robert Capa savaş sırasında film çekiyor. En ünlü fotoğrafı, 5 Eylül 1936’da bir anarşistin ölüm anını ve İspanya İçsavaşı’nı ölümsüzleştirmişti.

    İçsavaş aynı zamanda bir rakam savaşıydı. Hangi taraf daha çok insan öldür­müştü? Bu konuda da zafer Franco’nundu. Çarpışmalar sürerken, darbecilerin cephe gerisinde ele geçirdiği kent ve köylerde 200 bin insanı öl­dürdüğünü belirten İngiliz ta­rihçi Paul Preston, kitabına “İspanyol Holokostu” başlığı­nı atmıştı. Ona göre Cumhu­riyetçilerin Franco tarafın­dan ezildiği süreç, bir soykırı­ma benziyordu. İngiliz askerî tarihçi Antony James Beevor da rakamlar konusunda ay­nı kanıdaydı. İspanyol tarihçi Julius Ruiz ise, savaş sırasın­da idam edilen Cumhuriyetçi sayısını 150 bin, savaştan son­ra idam edilenlerin sayısını 50 bin olarak veriyordu.

    Buna karşılık Cumhuri­yet denetimindeki bölgelerde, cephe gerisinde 40 bin kişinin öldürüldüğü (ancak bunların çoğu Cumhuriyet hükümeti­nin denetimi dışında işlenen katliamlardı ve Cumhuriyet’in güçsüzlüğünün kanıtlarından biriydi) genel olarak kabul edi­liyordu. 2000’li yıllarda başla­yan, 2008 ekonomik krizinden sonra azalan kazı çalışmala­rında sayısız toplu mezar orta­ya çıkarılmıştı.

    Ölen Cumhuriyetçiler bir bakıma kurtulmuşlardı; öl­meyenleri ise yeryüzünde bir cehennem bekliyordu. Savaş bittikten sonra, Nisan 1939 ile Ocak 1940 arasında 1 mil­yon kişi Franco’nun elindeydi. Yarım milyon savaş esiri 180 toplama kampında, 90 bin esir Amele Taburları’nda (BBTT) ve 47 bin genç erkek, firari as­kerlerin gönderildiği Amele Askerler Disiplin Taburları’n­daydı (BDST). Ayrıca hapis­hanelerde 300 bin kadın ve erkek vardı. 1943’te nüfusu 26 milyon olan ülkede hâlâ 100 bin siyasi tutuklu vardı.

    Franco rejimi 2. Cumhu­riyet dönemini hem silmek hem cezalandırmak istiyor­du. O dönemde devlete hizmet etmek bir suç haline dönüş­tü; bu insanlar askerlerin yö­netimi devralmasına yol açan düzensizliğe katkıda bulun­dukları için “askerî isyan çı­karmakla” suçlanıyordu. Da­ha savaş sürerken, darbenin birinci yıldönümünde verdiği bir röportajda Franco “Ulu­sal Hareket bir ayaklanma de­ğildir. Asıl asiler Kızıllardır” demişti. Rejimin ilk yılları­nın önemli faşist önderlerin­den İçişleri Bakanı hukukçu Serrano Suñer, büyük tasfi­ye ve idam dalgasına “tersi­ne adalet” (justicia al revés) adını takmıştı. Cumhuriyet döneminde sıradan bir devlet memuru olmak artık suçtu. Örneğin Katalonya’da 15 bin 860 devlet memurundan 15 bin 107’si işini kaybetti. Eği­timle ilgili bir istatistiğe göre, rejimin ilk yıllarındaki tas­fiye politikası sonucu bütün ülkede ilköğretim müfettiş­lerinin yüzde 40’ı, ilköğretim memurlarının yüzde 26’sı ve ortaöğretimde görevli öğret­menlerin yüzde 38’i sistem dışı kaldı; yani sürgüne gitti, idam edildi, hapse girdi veya işten atıldı.

    Franco rejimi, kiliseyle kurduğu ittifak nedeniyle Al­man ve İtalyan faşizmlerinden farklıydı. Cumhuriyet, 1931 Anayasası’nda İspanya’yı laik bir ülke olarak tanımladığın­da, Katolik kilisesini de kar­şısına almıştı. Franco ayakla­nınca Kilise hemen destekle­miş ve bunu dinsizlere karşı bir “Haçlı seferi” olarak nite­lendirmişti. İçsavaş sırasın­da Cumhuriyetçilerin elindeki bölgelerde 7 bin din adamı öldürülmüştü; dolayısıyla Ka­tolik kilisesinin Cumhuriyet­çilere olan düşmanlığı bir ba­kıma doğaldı.

    Rejimin ilk yıllarındaki ideolojik egemenlik savaşında Kilise laik rakibini (Falanj ha­reketini) kolaylıkla safdışı bı­raktı. “Yeni İspanya”da bütün diğer Cumhuriyet reformları gibi, eğitim reformu da tersine döndü. Ortaöğretimde Katolik tarikat okullarında okuyan öğ­renci oranı 1933-34 eğitim-öğ­retim yılında yüzde 8.3 iken, 1940-41’de yüzde 61.5’e çıkmış­tı; özetle devlet, eğitimi kiliseye devretmişti. “Cura”lar yani köy papazları, halkı denetlemekte Guardia Civil’e (jandarma) gö­re çok daha etkiliydi. Kısacası 1939-1945 dönemine “totaliter ve ulusal-Katolik” denilmesi haksız sayılmazdı.

    Ülkede kalan Cumhuri­yetçiler ve siyasi mirasçıları, uzun diktatörlük yılları bo­yunca, gazeteci yazar Miguel Salabert’in 1958’deki ünlü ma­kalesine attığı başlık gibi, bir “iç sürgün” hayatı sürdürmek zorunda kaldı. Cumhuriyet’in elindeki bölgelerde işlenen katliamların intikamı katbekat alınmasına rağmen, kazanan taraftaki suçlular diktatörlük yılları boyunca rahatça yaşa­maya devam etti. Cezasız ka­lan bu suçlular için halk ara­sında sayısız ilahi adalet hika­yesi ortaya çıktı.

    Son yıllarda yapılan yerel ve sözlü tarih çalışmalarında köy ve kasabalarda anlatılan, doğrulanması zor pek çok öy­kü kayda geçti. Örneğin: Şair García Lorca’yı Granada’da 1936’da kurşuna dizenlerden Juan Luis Trescastro Medi­na hep vicdan azabı çekmiş, 1954’te bir alkolik olarak öl­müştü. Lora del Río’da karnın­dan vurduğu Cumhuriyetçile­rin önce havaya sıçrayıp sonra ikibüklüm olduğunu anlata­rak övünen Falanjist, sonun­da mide kanserinden ölmüştü. Zaragoza yakınındaki Uncas­tillo’da, Belediye Başkanı An­tonio Plano’yu öldüren Falan­jist, ömrünün sonuna kadar yatağında öldürüleceği kor­kusuyla yaşamıştı. Cádiz’deki Ubrique’de bir grup Falanjist, Cumhuriyetçileri kasaba dı­şında öldürmüşlerdi. İçlerin­den biri Diego Flores adında 12 yaşındaki bir çingeneydi. Çocuğun babası, katili “Etin çü­rüsün, acı içinde öl!” diye lanet­lemişti. Katil 1970’lerde cüzza­ma benzer korkunç bir deri has­talığından ölmüştü. Salamanca yakınlarındaki Cantalpino kö­yünde Falanjistler, öldürdükle­ri Eladia Pérez adlı kadını kaz­dıkları mezara sığdıramayınca kafasını kesmişlerdi. Köylüle­re göre Anastasio González adlı katil, yıllar sonra çıldırarak so­kaklarda “beni Eladia’dan kur­tarın!” diye bağırarak dolaşma­ya başlamıştı…

    Savaş sırasında İspanyol entelektüellerinin tamamına yakını Cumhuriyet yandaşıy­ken, tarafsız kalan küçük bir bölümü ise boş yere “Tercer España ”yı (Üçüncü İspanya) özlemişti. Demokrasiye geçil­diğinde bu özlemin nihayet gerçekleşeceği umudu doğdu. Ancak günümüzün tartışmala­rı, henüz geçmişin tarih halini almadığını gösteriyor.

    RESİM

    Guernica: Şiddete karşı hayatı savunan Picasso

    Gerçeküstücülüğün coşkuyla benimsendiği ülkelerin başında İspan­ya geliyordu. Bu akımın rüzgarına kapılan Joan Miró, Salvador Dalí, Oscar Domínguez gibi ressamlar 1930’larda çoğunlukla Paris’te çalışıyorlardı. İçsavaş başlayınca, İspanya Cumhuriyeti 1937 Paris Uluslararası Sergisi için ressamlardan yardım istedi. Böylece sergideki İspan­ya pavyonunda çağdaş İspanyol resminin bir dizi şaheseri sergilendi. Pablo Picasso’nun Guernica adlı eseri bunlardan biriydi.

    Sivilleri hedef alan ilk hava bombardımanı 20. yüzyıl sanat tarihine damgasını vuran tablo, Guernica kentinin 26 Nisan 1937’de Franco’nun müttefikleri Alman ve İtalyan hava kuvvetleri tarafından bombalanıp, sivil halkın katledilmesini tasvir ediyor.

    İspanya’nın Bask bölgesin­deki küçük Guernica kenti, 26 Nisan 1937’de Franco’nun müttefikleri Alman Condor ve İtalyan Hava Lejyonları tarafından bombardımana tutuldu. Sivil halkın katledil­diği bu ilk hava bombardımanı dünyada şok yarattı. Picasso da Uluslararası Sergi için bu olaydan esinlenerek iki ayda dev tuvalini yaptı. Ressam “bu resim odaları süslemek için yapılmadı. Bu resim, düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır” demişti. Siyah- beya­zın tonlarıyla yapılan yağlı­boya tabloda, altı insan ve üç hayvan, vahşice yok edilen hayatın simgeleriydi. Guernica çeşitli ülkeleri dolaştıktan sonra emaneten New York Mo­dern Sanat Müzesi’nde kaldı. Picasso’nun vasiyeti üzerine, İspanya demokrasiye geçtikten sonra 1981’de ilk kez ülkesine geldi. Bugün Madrid’de Kraliçe Sofía Müzesi’nde bulunan tablo, sadece İspanya içsava­şının değil, bütün 20. yüzyılın en güçlü sembollerinden biri olarak tanınıyor.

    FOTOĞRAF

    ‘Düşen Asker’in yükselişi

    Fotoğrafçılık ve foto muhabirliği İspanya İçsavaşı’nda zirvesine ulaştı. Robert Capa, Gerda Toro (1937’de savaş sırasında öldü), Hans Namuth, David Seymour, Juan Guzmán gibi fotoğrafçıların çektiği fotoğraflar dönemin bütün gazetelerinde yayımlanıyordu. Capa’nın bir milisin ölüm anını gösteren Düşen Asker adlı fotoğrafı (5 Eylül 1936) büyük bir ün kazandı. Yıllar sonra, fotoğrafın gerçek değil sahnelenmiş olabileceği iddiası ortaya atıldı. Fransız fotoğrafçı Henry Cartier-Bresson ise içsavaşla ilgili iki belgesel film çekti.

    ROMAN

    ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor’,‘Umut’ kime gülümsüyor?

    İçsavaş dünya entellektüelle­rini ikiye bölmüştü. 1937’de İngili zşair W. H. Auden Left Review dergisinde “Yazarlar İspanya İç Savaşında Taraf Tu­tuyor” başlıklı bir araştırma ya­yınladı. Tüm İngiliz ve İrlandalı yazarlara bir anket yollanmıştı. Buna cevap verenler (İspan­ya Cumhuriyeti) yanlısıyım/ karşıyım/ tarafsızım şeklindeki üç alternatiften birini seçe­ceklerdi. Cumhuriyet’e karşı olduğunu söyleyenler çok azdı, aralarında Evelyn Waugh gibi Katolik yazarlar vardı.

    Cephedeki yazar Amerikalı gazeteci yazar Ernest Hemingway, Aralık 1937’de Teruel Muharebesi sırasında Cumhuriyetçi askerlerle.

    Ezra Pound gibi bir faşist ve Samuel Beckett gibi politikayla hep alay eden bir modernist bile Cumhuriyet’ten yana ol­duklarını söylemişlerdi. Durum Fransa’da da aynıydı. Paul Cla­udel, François Mauriac, George Bernanos gibi Katolik yazarlar Franco’dan yanaydılar; ancak son ikisi içsavaşın sonuna doğru Franco’nun vahşetinden tiksi­necekti. Bunlar dışında nere­deyse tüm Fransız yazar ve şair­leri Cumhuriyet’i desteklediler. İspanya’da gazetecilik yapan hatta Cumhuriyet saflarında çarpışan entelektüeller de hiç az değildi. Bunlardan bazıları, geride önemli eserler bıraktı: George Orwell’in Homage to Catalonia (Katalonya’ya Selam), Arthur Koestler’in Spanish Testament (Türkçesi Ölüm Hücresi) gibi kitapları, André Malraux’nun L’Espoir (Umut), Ernest Hemingway’in For Whom the Bell Tolls (Çan­lar Kimin İçin Çalıyor) adlı romanları, Jean-Paul Sartre’ın Le Mur (Duvar) adlı öyküsü… Bunların çoğu sinemaya da aktarıldı.

    SİNEMA

    Diktatörü madara eden ‘Bir Endülüs Köpeği’

    İlk filmi “Bir Endülüs Köpeği”nden (1929) son filmi “Arzunun O Belirsiz Nesnesi”ne (1977) kadar, yaptığı her film sayısız makaleye konu olan yönetmen Luis Buñuel, İspanya İçsavaşına damgasını vuran bir sinemacıydı. Savaş sırasında kendini Cumhuriyet’in savunmasına adamış, casusluk bile yapmıştı. Cumhuriyet’in yenilgisinden sonra Meksika ve Fransa’da sürgünde yaptığı filmlerle (“Gündüz Güzeli”, “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” vb.) büyük sinema ustaları arasına girdi. Uluslararası imajını zehirlediği için Franco rejiminin korkulu rüyası haline geldi. 1961’de İspanya’da bir film yapmasına izin verildi; ancak Altın Palmiye ödülü kazanan “Viridiana” adlı film rejimi o kadar kızdırdı ki ülkede gösterilmesi 17 yıl boyunca yasaklandı.

    Başrolde Dalí Gerçeküstücülüğün kült filmi, 16 dakikalık “Bir Endülüs Köpeği”, Salvador Dalí’nin Luis Buñuel ile ortak çalışmasıydı (1929).

    ŞİİR

    García Lorca, Machado, Hernández: Şairler ölmez

    Federico García Lorca’nın 18 Ağustos 1936’da güneş doğarken, çok sevdiği Grana­da’da iki köy arasındaki yolda Falanjistler tarafından kurşu­na dizilmesi, içsavaşın büyük trajedilerinden biriydi. 38 yaşındaki şair ve tiyatro yaza­rı, “27 Kuşağı” denilen genç şairler grubunun en parlak üyesiydi. Bu gerçeküstücü topluluk 1931’de 2. Cum­huriyet’in ilanıyla verimli bir döneme girmişti. Cum­huriyet’in yıkılması onları “kayıp kuşağa” dönüştürdü. García Lorca, Cumhuriyet’in tutkulu bir neferi değildi, an­cak yenilikçi bir yazar ve bir eşcinsel olarak Franco’cuların nefretine hedef olmuştu. Öldükten sonra cumhuri­yetçi şair Antonio Machado onun için en ünlü şiirini (Suç Granada’da İşlendi) yazdı.

    Lorca’nın kuşağındakile­rin sonları da daha iyi olmadı. Şair Miguel Hernández 1942’de Franco rejiminin bir hapishanesinde 31 yaşında öldüğünde, onun için şiir yazmak yine aynı kuşaktan Vicente Aleixandre’ye (1977 Nobel Edebiyat Ödülü) düştü. Şair Rafael Alberti, ülkesine ancak Franco’nun ölümünden sonra dönebildi. Sürgüne gidenler arasında şair Juan Ramón Jiménez (1956 Nobel Edebiyat Ödü­lü) ve dindar bir Katolik olma­sına rağmen Cumhuriyet’in yıkılmasından sonra Arjan­tin’e taşınan besteci Manuel de Falla da bulunuyordu.

    Federico García Lorca (1898-1936).

    Sürgüne gitmeyenler, Franco rejimine boyun eğerek huzursuz bir hayat sürdürdü. Eserleri yasak­lanıp sansürlenen 1989 Nobel edebiyat ödülü sahibi Camilo José Cela, sürgün­den İspanya’ya geri dönen ancak Franco’cu basında “boğa güreşçilerinin ve deri ceketli kadınların filozofu” diye dalga geçilen düşünür José Ortega y Gasset bunlar arasındaydı. Düşünür ve yazar Miguel de Unamuno’nun sonu ise, Lorca’nınki gibi simgesel­di. İçsavaşın başladığı yıl Salamanca Üniversitesi’ndeki bir toplantıda Franco’cuların yaptığı konuşmaları eleştir­mişti. Faşist general Millán Astray’ın “Entelijensiyaya ölüm! Kötü entelektüellere ölüm!” diye bağırarak sözünü kesmesine rağmen Unamu­no, “Kaba kuvvet sayesinde kazanacaksınız ama ikna edemeyeceksiniz” diye devam etmişti. Neredeyse linç edilecekken salondan zorlukla ayrılan yaşlı yazar iki ay sonra öldü.

    HOŞÇA KALIN
    Ölürsem açık bırakın balkonu.
    Çocuk portakal yer.
    (Balkonumdan görürüm onu)
    Orakçı ekin biçer.
    (Balkonumdan duyarım onu)
    Ölürsem açık bırakın balkonu!
    
    Federico García Lorca
    (Çeviri: A. Kadir-Afşar Timuçin)

    TARTIŞILAN ANIT

    İkiye bölünen ülkenin simgesi: ‘Şehitler Vadisi’

    Düşenlerin Vadisi Kelime anlamıyla “Düşenlerin Vadisi” Franco’nun içsavaşta ölen yandaşları için gerçekleştirdiği büyük projeydi. 2009’da kapatılan anıt, 2011’de yeniden açıldı.

    Madrid yakınındaki El Valle de los Caídos, ikiye bölünen İspanya’nın en önemli simgesi olarak yaşıyor. General Franco, 1940’ta bu projeyi “Haçlı seferi”nde ölenlerin gömüleceği bir anıt olarak hayal ediyordu. 1940’da başlanan dev kilise-mezarın yapımında Cumhuriyetçi mahkumlar çalıştırıldı. Pek çok Cumhuriyetçi, mahkumi­yet süresi azaltılacağından gönüllü oldu. Buraya ülkenin çeşitli yerlerindeki mezarlar­dan çıkarılanlar (30 bini aşkın) gömüldü. Bakımı Benedikten tarikatına bırakılan anıt 1 Nisan 1959’da açıldı. Kilisede buraya gömülenlerin kimliği “Tanrı ve İspanya uğruna öldüler 1936-1939” yazısıyla açıkça belirtiliyordu. Zamanla anıta daha kucak­layıcı bir rol atfedildi; buraya Cumhuriyetçi ölüler de taşındı. Ancak Cumhuriyetçilerin siyasi mirasçıları burasını benimse­medi ve gömülenlerin göster­melik olduğunu öne sürdü. General Franco’nun kendisi de öldüğünde buraya defnedildi. Valle de los Caídos, her yıl sağ­cıların gösteriler düzenlemek üzere toplandığı bir hac yerine dönüştü. Tarihî Hafıza Ya­sası, burasının artık siyasi bir rol üstlenemeyece­ğini, dinî bir kurum olarak varlığını sür­düreceğini karara bağladı.

  • Barbarlığa karşı direnişin destanı

    İkinci Dünya Savaşı’nı engelleyebilecek son büyük devrimin 1937’de İspanya’da yenilgiye uğraması, 20. yüzyıl tarihini de kökten değiştirdi. Cumhuriyetçi hükümetin ve SSCB güdümündeki sol hareketin sosyal devrimi ezmesiyle, Franco liderliğindeki askerler ve faşist hareket ülkeye hâkim oldu. Şerefli bir mağlubiyetin hazin ve dramatik hikayesi…

    Seksen yıl önce İspanya’da yalnızca bu ülkenin kade­rini değil 20. yüzyılı bir bütün olarak şekillendirecek en dramatik hadise cereyan ediyordu. 2. Dünya Savaşı’nın askerî tekniklerinin ve silah­larının denendiği 1936’daki bu tarihî kapışma, siyasi anlamda da bu büyük savaşa gidişi en­gelleyebilecek son şanstı.

    1930’larda İspanya, monar­şi ile yönetilen 24 milyonluk yoksul ve azgelişmiş bir ülkey­di. Katolik kilisesinin toplum üzerindeki nüfuzu neredeyse mutlaktı. 2 milyon okuma-yaz­ma bilmeyenin bulunduğu ül­kede, eğitim ve kültür adeta çökmüştü. Ülkede 5 bin ma­nastır, 80 bin keşiş ve rahibe ve 35 bin rahip bulunmaktaydı. Ruhban sınıfının gücünü anla­mak için, bunun geniş toprak­lara, taşınmazlara, bankalar ve madenlere sahip olduğu da eklenmeli. Ülkenin en büyük toprak sahibi ve kapitalisti ki­liseydi. “Para kesin Katoliktir” diyordu halk.

    Kadın ve erkek Cumhuriyetçi milisler içsavaşın başlangıcında, Temmuz 1936

    Ulusal gelirin yarısı, ihra­catın 2/3’ü tarımdan geliyordu. 6 milyon köylünün 2 milyonu küçük mülk sahibi, 4 milyonu işçiydi. Toprakların üçte ikisi mülk sahiplerinin yüzde ikisi­ne; ülkenin ekilebilir toprakla­rının yarısı 20 bin büyük top­rak sahibine aitti. Ücretlerdeki düşüklükten dolayı, yüzyılın ilk otuz yılında 2.5 milyon İspan­yol ülkelerini terketmek zorun­da kalmıştı. 8 milyon yoksulun ve 2 milyon topraksız köylü­nün varlığı ise sefaletin boyut­larını açıklıyordu.


    Karanlıkta kar yağıyor,
    Sen Madrid kapısındasın.
    Karşında en güzel şeylerimizi
    Ümidi, hasreti, hürriyeti
    Ve çocukları öldüren bir ordu

    Nâzım Hikmet
    “Karanlıkta Kar Yağıyor” şiirinden, 1937

    109 bin ere 15 bin subayın, 100 ere bir generalin düştüğü ordu, teçhizat açısından yeter­siz ve ancak bir içsavaşta kulla­nılabilecek güçteydi. Burjuva­zinin zayıflığından dolayı, ülke­yi fiilen Katolik ruhban sınıfı, subay kastı ve büyük toprak sahipleri yönetmekteydi. Bu yönetici kastın dünya görüşü­nün feodalite ile henüz bağları­nı koparmamış dinsel yobazlık, sömürgecilikten arta kalan bir ırkçılık, milliyetçilik olduğunu söylemek bile gereksiz.

    Tarih hızlanıyor

    Bu geriliğin yanısıra İspan­ya’da, özellikle 1. Dünya Sava­şı’nda İngiliz ve Fransız serma­yesinin önayak olduğu modern sanayi sektörlerinde çalışan, Katalonya, Bask ülkesi, Madrid ve Asturias gibi büyük sana­yi merkezlerinde yoğunlaşmış, güçlü sendikalarda örgütlen­miş bir işçi sınıfı bulunmak­taydı. Ezcümle krala yakın bir generalin sözleriyle İspanya “tıpası patlamak üzere olan bir şişe şampanya” gibiydi.

    Barcelona barikatlarında savaşan asker ve sivil Cumhuriyetçiler…

    İspanya İçsavaşı bir dizi ev­reden geçen çok radikal dönü­şümlerin ürünü olarak belir­di. Çağdaşı Mussolini tarzı bir yönetimle, 10 yıllık kanlı bir rejimden sonra diktatör gene­ral Primo de Rivera, ülkeyi de­rinden sarsan dünya krizi kar­şısında bir çözüm yolu bula­mayınca, Kral XIII. Alfonso’ya istifasını verdi. 1931’de ülkenin tanıdığı göreli olarak ilk de­mokratik seçimden sonra kral tahttan feragat etti ve Cum­huriyet ilan edildi. Yeni ana­yasada “İspanya her sınıftan çalışanların Cumhuriyetidir” deniyordu. Kadın-erkek eşit­liğini ve kadınlara oy hakkını tanıyan anayasa, laik eğitimi, boşanma hakkını ve yalnızca resmî nikahı kabul ediyordu. Ancak toprak meselesi için bir şey söylemiyordu.

    Buenaventura Durruti Dumange (1896-1936) İspanyol anarşizminin ve devriminin efsanevi siması. İçsavaş sırasında faili meçhul cinayete kurban gitti. Barcelona’daki cenazesine 250 bin kişi katıldı. İki önemli biyografisi Türkçeye çevrilmiştir.

    Diktatörlük yıllarında ezi­len halk tabakaları grev ve diğer yollarla hak aramaya baş­lamışlardı. Eski rejimin imti­yazlıları monarşinin devrilme­sinden de ortalıktaki “düzen­sizlik”ten de hoşnutsuzdular. 1934’te aşırı sağ parti CEDA bir takım ayakoyunlarıyla hü­kümete girdi ve 1931’de elde edilen kazanımları geriletme­ye yöneldi. Kısa bir süre için savaş bakanı olan CEDA’nın lideri Gil Robles, ilerde askerî ayaklanmanın iki önemli sima­sı olacak olan Franco’yu genel­kurmay başkanlığına, General Mola’yı da Fas askerî komutan­lığına getirdi ve liberal subay­ları temizledi.

    Durumdan mennun olan toprak sahipleri “Aç mısınız? O halde Cumhuriyeti yiyin!” diye dalga geçiyorlardı. Aşırı sağ durumdan istifade ederek güçleniyordu.

    1933’te Hitler’in iktida­ra gelmesi, 1934 Avusturya ve Fransa’da aşırı sağın yükselişi, benzer bir akıbetle karşı karşı­ya kalmamak için iktidardaki İspanya Sosyalist İşçi Parti­si’nin (PSOE) sol kanadını ha­reketlendirdi.

    Ekim 1934’te CEDA’nın hü­kümete girmesine büyük tep­ki gösterildi ve kitlesel grev­ler başladı. Esas olarak maden bölgesi olan Asturias’da solun çeşitli renklerinden işçiler yö­netimi ele geçirdiler (Asturias Komünü). Ancak ülkenin diğer bölgelerinden ses gelmeyince, birkaç yıl sonra Cumhuriyet’i ezecek olan Franco’nun Fas birlikleri ve İspanyol yaban­cı lejyonu tarafından 15 gün sonra acımasızca bastırıldılar. Bilanço çok ağırdı: 3 bin ölü, 7 bin yaralı ve 40 bin tutuklu! Bu ayaklanma yine de iki yıl son­raki gerçek halk ayaklanması­nın bir provası oldu.

    Aralık 1935’te patlak veren ikinci bir kriz üzerine ülkede tekrar seçime gidildi.

    Şubat 1936 seçimleri için solun başlıca güçleri PSOE, PCE, UGT ve POUM bir Halk Cephesi oluşturdular. Bu cep­he sol cumhuriyetçi ve bur­juva partilerini de içeriyor­du. Buna karşı sağ ve aşırı sağ da kralcıları, CEDA ve Falanj’ı (Falange Española) içeren bir “Ulusal Cephe” kurdu.

    1 milyondan fazla işçi ve köylü üyesi olan en önemli anarşist örgüt CNT seçimle­re katılmadı ama oy vermeme çağrısında da bulunmadı. Bur­juva partilerinin katılımından dolayı Halk Cephesi’nin prog­ramı ne toprağın ne bankala­rın millileştirilmesini içeri­yordu. Sömürgelerin özgürlü­ğü gibi, Katalonya ve Bask’ın özerkliği gibi meseleler de görmezden gelinmişti.

    Kuzey İspanya’da (Huesca), faşistlerin bir makineli tüfek yuvası aksiyon halinde

    16 Şubat seçimlerini Halk Cephesi az bir farkla kazandıy­sa da seçim sisteminden ötürü sandalye dağılımında büyük fark ortaya çıktı. 473 sandalye­lik mecliste Halk Cephesi (99’u PSOE, 87’si Partido Republica­no Radical, 39’u Union Repub­licana, 36’sı Esquerra Repub­licana de Catalunya’dan, 17’si PCE ve biri de de POUM’dan) 286 milletvekili kazandı. Sa­ğın 88’i CEDA’dan olmak üze­re 132 (Falanj 40 bin oy almış ve temsilci çıkaramamıştı), merkezin de 42 sandalyesi bu­lunmaktaydı.

    Seçim sonuçlarından yü­reklenen geniş kitleler, Halk Cephesi’nin ılımlı programının kendi değişim özlemlerine kar­şılık düşmediği kanısındaydılar. Bunun bir göstergesi olarak 1934’ün siyasal mahpuslarına af çıkarılmasını beklemeden, hapishanelere giderek kapıla­rı açtılar. Ücret artışı ve daha iyi çalışma koşulları için grev­ler patlak verdi. Binlerce köylü, büyük toprak sahiplerinin top­raklarını işgal etmeye başladı.

    Andreu Nin (1892-1937) Annesi köylü, babası ayakkabı tamircisi. 1935’te İşçi Köylü Bloku ile birleşerek POUM’u kurdu. 1937 olaylarından sonra siyasi polis tarafından yakalanıp önce Valencia’ya sonra Madrid’e gönderildi. Rus generali Orlov’un emriyle işkenceye uğradı ve öldürüldü. Açılan arşivler, Stalin’in Orlov’a bu emri bizzat verdiğini kanıtladı.

    Ülkenin her yanında ruh­ban sınıfının baskısının sim­gesi olan kilise ve manastırlar basılıp yakılmaya başlandı. Se­çimlerin hemen sonrasında sağ ve aşırı sağ güçler de yeniden örgütlenmeye başladı. Sol mili­tanlar öldürülmeye başlandı.

    Orduda neredeyse açıkça Cumhuriyet’in şiddetle yıkıl­ması için hazırlıklar başladı. Generaller kendilerine siyasal ve maddi destek vermeyi vaa­deden Portekiz diktatörü Sala­zar, Hitler ve Mussolini ile bağ­lantıya geçtiler. Muzaffer bir devrim, sözü edilen ülkelerde ve bütün Avrupa’da olağanüs­tü sonuçlar doğurabilirdi. Bu askerî hazırlıklardan haberdar olan hükümet ise kendini sa­vunmak için bile herhangi bir önlem almadı.

    16 Temmuz’da Fas’taki ge­neral Franco’nun esas olarak Müslüman Faslılardan oluşan birlikleri Cumhuriyet’e başkal­dırdı ve kuzeye doğru yürüyüşe geçti (kendi tabirleriyle “Glo­rioso Movimiento”). Bu işareti alan yarımadanın bütün kış­lalarındaki askerler ertesi gün harekete geçti. Birkaç gün için­de Portekiz sınırındaki Galicia başta olmak üzere batıda ve güneyde önemli mevkiler elde edildi. Hükümet halka herhan­gi bir çağrıda bulunmak yerine, isyancı generallerle müzakere etmenin yolunu aradı ama bir sonuç alamadı. Cesares Quiro­ga hükümeti “yeni bir ayaklan­ma girişimi başarısızlığa uğra­dı” bile diyebildi.

    18 Temmuz’da PSOE lideri Largio Caballero hükümetten işçilerin silahlandırılmasını ta­lep ettiyse de bir öncekinde ol­duğu gibi reddedildi. Hükümet istifa etti. PSOE’nin sağ kana­dından Prieto generallerle bir uzlaşma sağlamak için Marti­nez Barrio’nun hükümeti kur­masını önerdi.

    Toplumsal devrimi bastır­mak için başlatılan askerî dar­be, tarihin tanık olduğu en bü­yük halk seferberliğini tetikle­di. İnsanlar sokaklara döküldü. UGT ve CNT genel grev çağrısı yaptı. Yeni hükümet ilan edilir edilmez, işçiler silah talep et­mek üzere sokağa çıktılar. İşçi grupları silah depolarını ele geçirerek silahlandılar ve kış­laları kuşatarak darbeci asker­leri etkisiz hale getirdiler. Dar­be başarısız olmuştu. Ülkenin büyük bir kısmında, özellikle başlıca sanayi kentlerinde as­kerler yenildi. İspanya cumhu­riyetçiler kısmında 14 milyon, ayaklanmacılar kısmında 10.5 milyon insan olarak bölünmüş durumdaydı.

    İçsavaşın sembollerinden biri de, Cumhuriyet saflarında yer alan Uluslararası Tugay’dı. İngiliz gönüllüler, 1937.

    Madrid’de kışlalar harekete geçmeden emekçiler sokakla­ra çıktılar ve kenti denetimleri altına aldılar. Barselona’da as­kerlerin yenilgisi çok ağır oldu. Ülkenin ikinci büyük kenti si­lahlı işçilerin eline geçmişti.

    İsyancı silahlı kuvvetler­le, silahlanmış halk arasında hükümet buharlaştı. Gelenek­sel kurumlar şeklen duruyordu ama, onların yerini işçi ve köy­lü komiteleri almıştı. Bu komi­teler Franco ve diğer ayakla­nan generallerin birliklerinin karşısına çıkacak olan milisle­ri oluşturmaya başladılar. Her örgütün kendi milisi vardı. 100 bin milis (%50 CNT, % 30 UGT, %10 PC, %5 POUM), 200 de su­bay bulunuyordu. Bu birlikler­de asker selamı yoktu, subay­lar milisler tarafından seçili­yordu ve askerî operasyonlar herkes tarafından tartışılıyor, karara bağlanıyordu. Kadınlar da milislerde önemli görevler ediniyorlardı (İspanyol Devri­mine kadınların katılımı o güne kadar görülen bütün olaylarda­kinden kat be kat fazlaydı).

    Komiteler işçilerin üretimi yönettikleri işyerlerinde (kısa zamanda Katalonya’daki işlet­melerin %70’inde özyönetim olacaktı) denetimi sağlıyorlar, kamu hizmetlerini sürdürü­yorlar ve adalet hizmeti veri­yorlardı. İşsizlik ve yoksulluğa karşı radikal eşitlikçi önlemler alınıyordu. Barselona’da bütün dilenciler sendikal örgütlen­melerde işe alındılar, her yerde kooperatifler kuruldu.

    Francisco Largo Caballero (1869-1946) Mermer işçisi. Yeni Cumhuriyet’in Çalışma Bakanı. 1936’da Başbakan ve Savaş Bakanı. Cumhuriyet’in yıkılmasından sonra gittiği Fransa’da Nazi işgalinde tutuklanıp toplama kampına gönderildi. Kızıl Ordu tarafından kurtarıldı, Paris’te sürgünde öldü. Naaşı 1978’de 500 bin kişinin katıldığı bir törenle Madrid’e nakledildi.

    Kırsal kesimde yerel komi­teler büyük toprak sahipleri­nin topraklarını gerçek bir ta­rım reformuyla dağıtıyorlardı. Gündelik hayatta da köklü bir değişme oluyor, özellikle anar­şist kadınların öncülüğünde feminizm gelişiyordu. Madrid, Asturias, Valensiya, Aragon ve Katalonya’da bu köklü dönü­şüm diğer bölgelerden daha derindi. Komiteler esas olarak sosyalist, anarşist ve POUM sendikacıları ve örgütsüz işçi­ler tarafından oluşturuluyordu.

    1936 Temmuz’undan Ey­lül’e devlet kurumları ve bur­juvazi zayıflayıp istikrarsızla­şırken, o zamana kadar sömü­rülen sınıflar güçlenmiş, fiili iktidarı ele almıştı. Yani bir “ikili iktidar” durumu yaşan­maktaydı. Buna mukabil ku­rumsal güçlerin başında gelen polis ve ordu kitlesel olarak fa­şist cenaha geçmişti.

    4 Eylül’de PSOE’nin sol ka­nadından ve UGT yöneticisi Caballero’nun başkanlığında yeni bir Halk Cephesi hüküme­ti kuruldu. Caballero hüküme­ti taban komitelerinin işlevini yavaş yavaş törpüleyerek ve so­nunda bunları iptal ederek ikili yapıya son verdi.

    Yeni hükümeti oluşturan sosyalist, Stalinci komünist ve cumhuriyetçi burjuvalar toplumsal kazanımları parça­lamaya başladılar. Çıkarılan kararnameler ve yasalarla el konulan toprakların, fabrika­ların mülk sahiplerine iadesi­ne girişildi. 26 Eylül’de CNT ve POUM Katalan hükümetine (Generalitat) katıldı. 1 Ekim’de milislerin merkez komitesi da­ğıtıldı. Ocak 1937’de bir PSUC yöneticisi olan Comomera “da­ha az komite, daha çok ekmek” gibisinden bir formül dahi bul­muştu. Sağlık ve ekonomi ba­kanlığı anarşistlere verildi ve bu arada tarihte bir ilk gerçek­leşti: Bir CNT üyesi yani bir anarşist polis şefi oldu!

    Bir yanda faşistlere karşı zaferin elde edilmesi için temel koşul olarak sosyal devrimi sa­vunan CNT ve POUM, öte yan­da devrimi erteleyerek faşizme karşı mücadele etmek isteyen PSOE ve PCE, iki farklı strate­jiyi temsil ediyorlardı. Burjuva­zinin ve Stalincilerin savundu­ğu ikinci tez galebe çalacaktı. Sonuç olarak bu görüş yalnızca devrimci umutları yok etmekle kalmayacak, askerî yenilgiye de yol açacaktı.

    İçsavaşın başından itiba­ren her iki kamp da dış destek aradı. Franco’nun güçleri hızla faşist diktatörlüklerden (Por­tekiz, Almanya ve İtalya) silah ve hatta askerî yardım aldılarsa da Cumhuriyetçiler Batılı de­mokrasiler tarafından herhan­gi bir yardım görmediler. Ey­lül’de Avrupa’nın 25 ülkesi bir “müdahale etmeme” antlaşma­sı imzalayarak savaşta iki tara­fa hiçbir yardım yapılmaması­nı karara bağladı.

    17 yaşındaki komünist militan Marina Ginestà içsavaş sırasında Barcelona’da. Ginestà savaştan sağ çıkmış, uzun yıllar yaşamış ve yetmiş sene sonra kendi fotoğrafıyla poz vermişti.

    Aslında Avrupa ülkeleri İs­panya’da muzaffer bir sosyalist devrimden çekiniyorlardı. Böy­lesi bir devrimin başta Fransa olmak üzere komşular üzerin­de doğrudan etkisi olabilirdi.

    Faşist ülkeler de bu anlaş­mayı imzalamakla birlikte, mil­liyetçilere yardımdan kaçın­madılar. Antifaşist İspanya’ya yalnızca iki devlet yardım etti: Kısıtlı imkanlarla Meksika ve SSCB. Ancak SSCB’ninki pek karşılıksız sayılmazdı. Ekim 1936’da sağlanan silahlar, İs­panya bankasının altın rezerv­lerinin tamamına karşılık ola­rak gönderilmişti! Üstelik bu bir şartlı yardımdı: bütün dev­rimci yönelimlere bir son veril­meliydi! Stalin’in kendisi de İs­panya’da devrim istemiyordu!

    Stalin, merkezi hükümet başkanı Largo Caballéro’ya “Özel mülkiyeti korumak ge­rekir!” diye yazıyordu. Alman­ya’nın yükselişine karşı, Batı­lı demokrasilerin dostluğunu kazanmak istiyordu. Stalinci politikaların yürütülmesinde­ki en önemli araç PCE’ydi. Sa­vaşın başlangıcında çok zayıf olan bu parti, kendisine askerî güç ve prestij kazandıracak olan Sovyet yardımı geldikçe nüfuz kazanacaktı. Zira Rus silahları yalnızca Stalin’in po­litikasına uygun davrananlara veriliyordu. PCE, Sovyet yardı­mı ve politik tutumu sayesinde iktidarda önemli mevkiler elde ediyor ve buradaki gücünü de kendi dışındaki solu bastırmak için kullanıyordu.

    Dolores Ibárruri Gómez (1895-1989) ‘Passionaria’ adıyla ünlendi. 1920’den itibaren Komünist Partisi’nin oluşumuna katıldı. 1936’da milletvekili seçildi. İçsavaşta ‘No pasaran!’ sloganıyla ünlendi. İçsavaş bitiminde SSCB’ye gitti. Franco’nun ölümünden sonra 1975’te İspanya’ya döndü. 1977’de milletvekili seçildi. Katolikliğe döndükten sonra 93 yaşında vefat etti.

    Temmuz 36’dan Mayıs 37’ye bir yanda halkın milisler­le, komitelerle kendiliğinden oluşturduğu iktidarla; neredey­se tamamen yıkılmış olan, an­cak yavaş yavaş Halk Cephesi tarafından yeniden inşa edilen devlet aygıtı birarada yaşaması mümkün olmayan iki güç ola­rak belirmişti. Bu noktada güç ilişkileri değişmeye başladı.

    17 Mayıs’ta Negrin hükü­meti kuruldu. 16 Haziran’da POUM’un bütün yöneticile­ri Moskova mahkemelerine paralel bir biçimde “ihanet ve casusluk” ithamıyla tutuklan­dı, Andreu Nin işkenceyle öl­dürüldü.

    Temmuz 36’da başlayan devrimci süreç, Ekim 1936 ile Mayıs 1937 döneminde ke­sin olarak sonlandırıldı. Ekim 36’da Cumhuriyetçi kanadın kurduğu düzenli ordu, Mayıs 1937’de polis teşkilatı ile bir­likte tamamen Stalincilerin kontrolüne geçti. Geriye 1937 başlarında gençlik örgütle­ri birleşen POUM ve CNT’nin tasfiyesi kalıyordu.

    Temmuz 1936’dan beri anarşist işçilerin elinde bu­lunan Barselona’daki telefon merkezine saldırı, provokasyon sürecini başlattı. İşçiler ayak­landı, anarşist ve POUM’cu mi­lislerle sokak savaşı patlak ver­di. Hükümet sarayı barikatlar­la çevrildi. Anarşist bakanlar, merkezî hükümetin taşındığı Valencia’dan gelerek işçileri si­lahlarını teslim etmeye çağırdı ama işçiler bunu reddetti. 5 bin kişilik ulusal muhafız Barcelo­na’ya doğru yola çıkıp, komite­leri dağıtarak, milisleri silah­sızlandırarak ve hatta hapsedip öldürerek şehre vardı. 7 Ma­yıs’ta barikatlar çözüldü.

    George Orwell’ın anıların­dan oluşan Katalonya’ya Selam kitabında anlattığı ve Ken Loa­ch’ın Ülke ve Özgürlük filmin­de sahnelediği bu olay, içsava­şın en dramatik dönüm nokta­sını oluşturur.

    Franco’nun zafer anı Madrid’in düşmesinden sonra İspanya’da Cumhuriyet rejimi yıkıldı (Mart, 1939). Franco Madrid’de muzaffer askerleri selamlıyor.

    1937 yazı, bir “iç hesaplaş­ma” adı altında kanlı bir teröre sahne olacaktır. GPU’nun da aktif olarak katıldığı Troçkist­ler, POUM’cular, sol sosyalist­ler ve anarşistler, hükümet ta­rafından “temizlenirler”.

    Devrim, Franco tarafın­dan değil, bizzat Cumhuriyet­çiler tarafından çökertilmiştir. Hükümet, uluslararası tugayın savaşçılarını geri çeker. Ancak bu, İtalyanların Mart 1938’de 1200 kişinin ölümüne neden olan Barcelona bombardıma­nını engellemez. Şehir 25 Ocak 1939’da Franco birliklerince savaşmadan ele geçirilir. 27 Mart’ta Madrid’e giren Franco yanlıları, 31 Mart’ta bütün ül­keyi kesin olarak ele geçirirler.

    İtalya ve Almanya’dan son­ra İspanya da faşizme teslim olmuştur ve artık 2. Dünya Sa­vaşı’nı kimse engelleyemeye­cektir.

    KRONOLOJİ

    Cumhuriyet, devrim ve karşı devrim

    1930
    Ocak: Diktatör Primo de Rivera’nın istifası.

    1931
    Nisan: Cumhuriyet’in ilanı.
    Haziran: Solun çoğunluğu kazandığı kurucu meclis seçimi.
    Aralık: Katalonya’ya özerklik statüsünün onaylanması.

    1932
    Ağustos: General Sanjurjo’nun başarısız darbesi.

    1933
    Ocak: Almanya’da Hitler iktidarı.
    Eylül: Oğul Rivera’nın Falanj teşkilatını kurması.
    Kasım: Merkez sağın seçim zaferi.

    1934
    Ocak: Alejandro Lerroux hükümeti.
    Ekim: Asturias Komünü ve hareketin kanlı şekilde bastırılması. Katalonya’nın özerkliğinin kaldırılması.

    1935
    Eylül: POUM’un kuruluşu.
    Aralık: Cumhuriyetçilerle PSOE’nin ittifakı; Caballero’nun istifası.

    1936
    Şubat: Halk Cephesi’nin seçim zaferi.
    Temmuz: Askerlerin ayaklanması ve PSUC’un kuruluşu.
    Ekim: Cumhuriyetçi düzenli ordunun kuruluşu. Rus silah ve danışmanlarının gelişi.
    Kasım: Uluslarası Tugay’ın Madrid’e varışı.
    Ekim: Madrid muharebesi
    Aralık: POUM’un hükümetten atılması.

    1937
    Şubat: Malaga’nın düşüşü.
    Mart: İtalyan birliklerine karşı Cumhuriyetçilerin Guadalajara zaferi.
    Nisan: Alman hava kuvvetlerinin Guernica’yı bombalaması.
    Haziran: Bilbao’nun ve Bask ülkesinin düşüşü. POUM’un yasadışı ilan edilmesi
    Eylül: Bask ordusunun teslim oluşu.
    Ekim: Vatikan’ın yeni faşist rejimi resmen tanıması.
    Aralık: Teruel muharebesinin başlaması ve Cumhuriyetçilerin başarısı.

    1938
    Şubat: Teruel’in düşüşü ve Franco’cuların zaferi.
    Temmuz: Ebre’de Cumhuriyetçilerin son büyük saldırısı.
    Kasım: Ebre’de ricat. Uluslararası Tugay’ın ülkeyi terketmesi.

    1939
    Ocak: Faşist birliklerin Barcelona’ya girmesi.
    Şubat: Katalonya’nın düşüşü. İngiltere ve Fransa’nın Franco hükümetini tanıması.
    Mart: Madrid’in işgali ve Cumhuriyet’in sonu.
    Nisan: ABD’nin yeni rejimi tanıması.
    Ağustos: Nazi Almanyası ile SSCB arasında antlaşma

    İÇSAVAŞIN PARTİ VE ÖRGÜTLERİ: DAĞINIK SOLUN KARŞISINDA BİRLEŞİK SAĞ

    PSOE: (Partido Socialista Obrero Español-İspanya Sosyalist İşçi Partisi) 1879’da kuruldu. Sağ cumhuriyetçi (Prieto ve Besterio) ve tabanının çok geniş kesimlerinin radikalleşmesini yönlendirmeye çalışan bir sol (Largo Caballero) arasında parçalanmıştı. 1936’dan içsavaşın sonuna kadar iktidarda kaldı.

    CNT: (Confederación Nacional del Trabajo- Ulusal Emek Konfederasyonu) İşçi hareketinde çoğunluk olan, tarihî anarko-sendikalist merkez. 1936’daki kongresinde, İspanya’da acilen bir liberter komünist rejimin kuruluşunu talep etti.

    UGT: (Union General de Trabajadores-Genel Emekçiler Birliği) Sosyalist Parti’nin etkisindeki ikinci büyük işçi konfederasyonu. 1879’da kuruldu.

    JSU: (Birleşik Sosyalist Gençlik) Sosyalist Gençlik ile Komünist Gençlik’in birleşmesi sonucu 1936’da kuruldu.

    POUM: (Partido Obrero de Unificaciòn Marxista-Marksist Birleşik İşçi Partisi) PCE’den ayrılan Joaquin Maurin yönetimindeki İşçi ve Köylü Bloku (BOC) ve Andres (Andreu) Nin önderliğindeki İspanyol Komünist Sol (Izquierda Comunista Espanõla) gruplarının Asturias ayaklanmasından sonra birleşmesiyle 1935’de kurulan komünist parti.

    FAI: (Federación anarchista iberica-İberya Anarşist Federasyonu) Portekizli anarşistlerle işbirliği içinde militan anarşist grupların 1927’de kurduğu federasyon. CNT denetimi altındaydı. Sağ kanatta Garcia Olivier, sol kanatta Buenaventura Durutti tarafından yönetiliyordu.

    PSUC: (Partido Socialista Unificado de Catalunya-Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi) Sosyal demokratlar, sosyalistler, milliyetçiler ve komünist partisinin Katalonya seksiyonunun oluşturduğu parti.

    Falange: (Falanj) Özellikle İtalyan modeline göre José Primo de Rivera tarafından kurulan faşist örgüt.

    Brigadas Internacionales (Uluslararası Tugaylar): Cumhuriyeti savunmak için İspanya’ya gelen anti-faşist militanların oluşturduğu askerî birlikler. Toplam olarak 40 bin gönüllüyü topluyordu (10-15 bin Fransız; 5 bin Alman ve Avusturyalı; 3350 İtalyan, 2800 Amerikalı; 2 bin Britanyalı; biner Kanadalı, Belçikalı, Yugoslav, Macar ve İskandinavyalı ve değişik milliyetlerden 5 bin kişi).

    CEDA: (Confederación Española de Derechas Autónomas) İspanyol Özerk Sağcılar Konfederasyonu) Cumhuriyet karşıtı ve anti-demokratik muhafazakar oluşum. Gençlik örgütü 1936’da tümüyle Falanj’a katıldı.

  • Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörlük kelimesini icat etme şerefi Romalılara düşmüştü; ancak Sulla ve Caesar’dan sonra kelime unutuldu. 20. yüzyıl diktatörlüklerin altın çağı oldu. Hukuksuzluk, baskı, kleptokrasi, demagoji, güç zehirlenmesi ve paranoya hepsinin ortak noktasıydı. Diktatörlerin kimisi yatağında ölebildi ama, kurdukları rejimler yıkılmaktan kurtulamadı.

    greatdictator
    Charlie Chaplin, “Büyük Diktatör” filminde (1940) Hitler ve Mussolini ile dalga geçiyordu.

    Diktatör romanı (novela del dictador), Latin Amerika edebiyatının kökü 19. yüzyıla kadar giden bir alt türüdür. 20. yüzyılda bu türde birkaç şaheser kaleme alındı. Bu yazarların büyülü gerçekçiliği veya postmodern tarzları, bir diktatörlüğü anlatmanın en iyi yoluydu. Çünkü diktatörlük, tarihçilerin analizlerine sığmayacak, “realpolitik”, “hikmet-i hükümet” gibi kalıpların ötesine geçebilen, aşırıya kaçmaya müsait bir kurum veya durumdu.

    Örneğin Fildişi Kıyısı diktatörü Houphouët-Boigny’nin, doğum yeri olan ve yılda sadece 600 yolcunun uçtuğu Yamoussoukro kasabasına devasa bir havalimanı inşa ettirmesini hangi ekonomik gerekçe açıklayabilirdi? Veya Dominik Cumhuriyeti diktatörü Trujillo’nun seçimlerde seçmen sayısından fazla oy aldığını belirleyen tarihçi buna daha ne ekleyebilirdi? García Márquez’in yazdığı, yüzlerce yıldır kimsenin giremediği bir sarayda yaşayan Başkan Baba figürü, bu diktatörlüklerden bazılarını bir tarihçiden daha iyi anlatıyordu. Bu yazıda ele aldığımız diktatörler daha çok bu aşırı örnek sınıfına girmektedir.

    ADVISORY/
    Kaydedilen linç sahnesi Libya’yı 42 yıl yöneten Muammer Kaddafi, 20 Ekim 2011’de feci şekilde öldürüldü. Oğlu Mutassım ve bazı eski bakanlarıyla kaçmakta olan diktatörün nasıl linç edildiği bir cep telefonuyla kaydedildi. Daha sonra cesedi dört gün boyunca sergilendi.

    Diktatörlüğün altın çağı, iki dünya savaşı arasında yaşandı. Demokrasiler savaştan galip ama çok zayıf çıkmıştı. Mussolini 1922’de Roma’ya yürürken, Primo de Rivera 1923’te İspanya’da iktidarı ele geçirirken, popülist söylemleriyle insanlarda bir yenilik duygusu uyandırdılar. Arkasından Büyük Bunalım başgösterdi, Avrupa toplumları geleneksel demokrasileri demode, işe yaramaz bulmaya başladı. Hitler, Salazar, Franco iktidara geldi. Ülkelerine “istikrar”, daha doğrusu kendi sesleri dışında derin bir sessizlik getiren bu diktatörler, Batılı üst sınıflara devrimin ilacı gibi göründü. Bunların karşılığı, Sovyetler Birliği’ndeki sözde proletarya diktatörlüğüydü ki bu da aslında kişiye tapınmaya dayalı bir başka korkunç rejimdi. Aynı dönemde bir dizi ülkede de Horthy (Macaristan), Metaksas (Yunanistan), Antonescu (Romanya) gibi mini diktatörler ortaya çıkmıştı.

    Bu altın çağın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kapanması beklenirdi ama öyle olmadı. Çünkü Soğuk Savaş başlamıştı. İki kampa bölünen dünyada, her iki tarafın bir ülkeden beklediği tek şey, kaleyi tutan sıkı bir rejimdi. Askerî darbelerden sonra yapılan “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” türü açıklamaların nedeni buydu. Bir dizi ünlü diktatör bu dönemde ortaya çıktı; Salazar, Franco, Trujillo gibi eskilere de can suyu verilmiş oldu. Az sonra Sovyet veya Çin destekli diktatörlüklere karşılık, CIA destekli askerî darbe dönemi başladı.

    1970’lerde dünya ekonomik krizi ve 1980’lerde neoliberal piyasa ekonomisine geçiş dönemi atlatıldıktan, üstüne bir de Sovyet bloku çöktükten sonra, demokrasinin zafer kazandığına inanıldı. Batı dünyası artık diktatörlüklere göz yummayacaktı. “Arap Baharı”nda yıkılanların yerine demokrasiler kurulacaktı. Ama Mısır’da 2013 darbesine onay verildi veya Tayland’da 2014’te yapılan darbeye fazla itiraz eden olmadı.

    Hangi çağda yaşarsa yaşasın, tipik bir diktatörün en önemli özelliği, kişiye tapınmaydı. Hepsinin şef veya önder anlamına gelen bir ikinci adı vardı. Bunlar ataerkil rejimler olduğundan kadınlar geri plandaydı. Bazen acımasız ve haris eşler öne çıkıyordu. Genellikle onlara kocalarını yoldan çıkaran dişi şeytanlar olarak bakılırdı. Bu nefret kuralının tek istisnası Eva Peron oldu.

    Diktatörlük, denetimsiz olduğundan kleptokrasiye dönüşür. Mobutu, Kaddafi gibi eski tip kleptokratlar devletin parasını doğrudan cebe atarken; Pinochet, Ben Ali, Mübarek gibi yeni tip kleptokratlar, ülkelerindeki “iş fırsatları” sayesinde zenginleşmiştir. Dayanağı ister ordu, ister parti, ister kabile olsun, diktatörün çevresinde, yarattığı fırsatlarla ilişkili bir seçkinler sınıfı oluşur. Diktatörlükler birbirinden beslenir. Yunanistan’da Platon’un Devlet kitabını bile yasaklayan Metaksas kitap yakmayı Hitler’den görmüştü. Pol Pot’un Kamboçya’da kentlileri köylere sürdüğü büyük kırım, Çin’de eğitimlilerin köylere yollandığı Kültür Devrimi’nin korkunç bir kopyasıydı. 2003’te Türkmenbaşı Niyazov’un ülkesinde, eski başbakan yardımcısı Şıhmuradov’un mahkemede tekdüze bir sesle “Ben ülke yönetecek adam değilim. Mafyayım, alkoliğim” dediğini duyan herkes, Stalin’in 70 yıl önce muhaliflerini temizlediği Moskova Mahkemeleri’ni hatırlamıştı.

    Kurallara veya geleneklere dayanmayan bu rejimlerin sonrası belli değildir. İster istemez bir vâris arayışı başlar. İkinci bir kişinin yükselmesi tehlikeli görüldüğünden genellikle tek çözüm, bir aile üyesi olur. Duvalier, Esad, Kim İl Sung, Castro, iktidar devretme işini böyle halledebilenler arasındadır.

    Bu rejimlerin bir başka ortak yönü de diktatörle uyrukları arasındaki karşılıklı korku, hatta paranoyadır. Kimse başkan babanın olmadığı bir dünya hayal edemez. Tabii o gün ergeç gelir ama buradaki örneklerde de görüleceği gibi, her zaman adalet yerini bulmaz.

    LUCIUS CORNELIUS SULLA (MÖ 138?-78)

    Kendisine resmen diktatör diyen diktatör

    Diktatörler ve hazin sonları

    Diktatörlük kurumunu Roma Cumhuriyeti icat etmişti ama ona bambaşka bir anlam kazandıran Lucius Cornelius Sulla oldu. Roma’nın en yüksek yöneticileri, her yıl Senato’nun seçtiği iki konsüldü. Hannibal istilası gibi olağanüstü savaş durumlarında en fazla altı aylığına bir diktatör atanırdı. Ancak Sulla, lejyonlarıyla Roma’ya yürüdüğünde (MÖ 82’nin sonu) aklında bambaşka bir iktidar vardı. Senato’ya kendisini süresiz olarak diktatör atamalarını emretti. Hemen ardından düşmanlarını tasfiye etmeye başladı. Suetonius ve Plutarkhos gibi yazarlara göre, ilk gün 80 kişiyi mahkemeye başvurmadan mahkum ettirdiğinde halk çok huzursuzlanmıştı. Üçüncü gün iki yüz yirmi kişiyi daha mahkum ettirdi. Sonra da senatörlere “Aklıma gelen herkesi mahkum ettirdim; şu anda hatırlamadıklarımı da sonradan mahkum ettireceğim” dedi. Tabii Sulla’nın tek yaptığı katliam değildi. Onu öne çıkaran, hem savaşlar (İtalya’da Sosyal Savaş, Anadolu’da Pontus Kralı Mithridates’e karşı süren savaşlar) hem iç siyasi çekişmeler olmuştu. Reformlar yaparak Roma’yı istikrara kavuşturmaya çalıştı.

    Bir yıl boyunca esip kavurduktan sonra, Sulla’nın, MÖ 81’in sonunda aniden diktatörlüğü bırakması herkesi şaşırttı. Sonraki yıl normal koşullarda bir kere daha konsül oldu, bir yıl sonra villasına, “milletin sinesine” döndü. Neden böyle yapmıştı? Belki kendisinden sonra aynı işe kalkışan ama suikaste kurban giden Caesar’dan daha öngörülüydü. Belki asıl neden sağlığıydı. Korkunç bir cilt hastalığı vardı; Plutarkhos’a göre aktörler arasında içerek sürdürdüğü ahlaksız yaşam nedeniyle her yeri ülserlerle kaplıydı, etindeki kurtçukları her gün ayıklamak gerekiyordu.

    Emekli olduğunda Napoli yakınlarında Puteoli ve Cuma arasındaki villasına çekildi. Söylentiye göre, MÖ 68’de Atina’yı yağmaladığı sırada Aristoteles’in miras yoluyla kuşaktan kuşağa geçen kütüphanesine el koyarak bu villaya taşıtmıştı. Son birkaç yılında burada anılarını yazdırırken bir yandan da dördüncü karısı Valeria, sevgilisi Yunanlı oyuncu Metrobius ve birkaç yakın dostuyla sefahat alemleri düzenleyerek yaşadı. Ölmeden önce son yaptığı iş Puteoli kenti için yasa tasarıları hazırlamaktı. Yani emekliliğini içine sindirmiş, kendini yerel sorunlara adamıştı. MÖ 78’de ağır bir kanama geçirerek öldü. Plutarkhos’a göre, Sulla kendisine bir mezartaşı kitabesi hazırlamıştı: “Hiçbir dostu iyilikte, hiçbir düşmanı kötülükte onunla yarışamadı.”

    RAFAEL TRUJILLO ( 1891-1961)

    Gerçek başkan baba

    1930 seçimlerinde, seçmen sayısından fazla oy aldı. Tüm düşmanlarını yok etti, CIA tarafından öldürüldü.

    Trujillo’yu bugün hatırlayan pek yoktur. Oysa o birkaç önemli romana ilham vermişti. García Márquez, birkaç yüz yaşında, hayvanlarla dolu büyük bir sarayda yaşayan bir diktatörü anlattığı Başkan Babanın Sonbaharı’nı yazarken kuşkusuz Trujillo’yu düşünüyordu. Vargas Llosa, Teke Şenliği romanında onun öldürülmesini, Julia Alvarez Kelebekler Zamanı’nda, Trujillo kurbanı Maribal kızkardeşlerin öyküsünü anlatmıştı. Bunlara esin kaynağı olan adam -ülkesi Dominik Cumhuriyeti küçücük olsa da- 20. yüzyılın ilk büyük diktatörler kuşağındandı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Başkanın Chevrolet’si delik deşik Dominik diktatörü Rafael Trujillo, 30 Mayıs 1961’de şehirlerarası yolda mavi Chevrolet’sinde giderken öldürüldü. Komploya katılanlar arasında Savunma Bakanı da vardı. O yıl Nisan ayında Küba’ya Domuzlar Körfezi çıkarmasını planlayan ABD, bu suikasta da silahları sağlayarak destek vermişti.
    Diktatörler ve hazin sonları

    Ülkesi, Karayipler’deki bir adanın yarısını oluşturur (öbür yarısı da ünlü baba-oğul Duvalier ailesinin yıllarca yönettiği Haiti’dir). Ancak Trujillo’nun 1930-1961 arasındaki iktidarı, çıplak vahşetiyle Latin Amerika tarihinde özel bir yere sahiptir. Kariyerine sığır hırsızlığıyla başlayan, dokuz yılda teğmenlikten başkomutanlığa yükselen Trujillo, 1930’da bir darbeden sonra yaptırdığı seçimlerde büyük zafer kazandı: Aldığı oy sayısı, seçmen sayısından daha fazlaydı… Yaptığı diğer büyük işler arasında 20 bin kadar Haitiliyi öldürmek, başkentin adını Ciudad Trujillo (Trujillo kenti) diye değiştirmek, kiliselerde “Gökte Tanrı, yerde Trujillo” diye sloganlar attırmak, Nobel Barış Ödülü’ne adaylığını koymak da vardı. “El Jefe” (Şef ) veya “El Benefactor” (Velinimet) diye anılırdı. Paraya olan açlığı bitmiyordu; ölümünden sonra devletin el koyduğu şirketlerinin sayısı 111, üniformalarının sayısı iki bin, kravatlarının sayısı ise 10 binin üstündeydi.

    Trujillo bütün düşmanlarını yok ettiğinden, onu öldürmek de yine kendi yakınlarına ve eski müttefiki ABD’ye düştü. 30 Mayıs 1961’de Trujillo’nun otomobiline CIA’in verdiği silahlarla ateş edenlerin her birinin diktatörden nefret etmek için kişisel nedenleri vardı. Ancak kimse Trujillo’nun ölebileceğine inanmadığından, oğlu Ramfis Trujillo çabucak ülkeyi kontrolü altına aldı ve babasını öldürenlerin peşine düştü, onları işkence altında öldürdü veya kurşuna dizdirdi. Ama birkaç ay sonra kendisi de ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Paris’e giderken yanında babasının cesedi de vardı.

    BENITO MUSSOLINI (1883-1945)

    Bacağından asılan despot: II. Duce

    Bir zamanlar meydanları “Il Duce! Il Duce” diye inleten İtalyanlar, 1945’te öldürülen diktatörün cesedini bile parçaladılar.

    İtalya’nın kuzeyi 1945 ilkbaharında kargaşa içindeydi. Mussolini’nin burada Alman himayesinde kurduğu İtalya Sosyal Cumhuriyeti son nefesini vermişti. Güneyden gelen Müttefik orduları işgalci Alman askerlerini kovalıyor, köyler, kasabalar, dağlar Mussolini’ye karşı mücadele eden partizanlarla kaynıyordu. Karısı Rachele’ye veda eden diktatör, yanında sevgilisi Clara Petacci ve birkaç yakınıyla bir Alman askerî konvoyunun korumasında İsviçre’ye doğru kaçıyordu. Musso köyünde partizanlarla karşılaştılar. Kısa bir pazarlıktan sonra partizanlar Almanların gitmesine izin verdi. Mussolini yırtık pırtık bir Alman üniforması giymişti. Ama partizanlar onu tanıyarak yakaladı, yanındakilerle birlikte bir köye götürdüler. Mussolini, Clara Petacci ve Sosyal Cumhuriyet’in eski bakanlarından oluşan grup, 28 Nisan’da partizanlar tarafından vurularak öldürüldü. O gece Milano’ya getirilen cesetler, bir yıl önce 15 antifaşist partizanın idam edildiği Loreto Meydanı’na atıldı. Çıldırmış bir kalabalık cesetlere saldırdı, tükürdü, tekmeledi, çiğnedi, ateş etti. Sonra cesetler meydandaki benzin istasyonunun damından başaşağı asıldı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Bir meydandan diğer meydana Mussolini 1937’de Venedik’te İtalya’nın Milletler Cemiyeti’nden ayrılma kararını halka onaylattı. Kalabalıktan “evet, evet” çığlıkları yükseldi. Sekiz yıl sonra tanınmayacak şekilde çiğnenmiş cesedi Milano’da bir başka meydanda asıldı.
    Diktatörler ve hazin sonları

    Kara gömlekli taraftarlarıyla 1922’de Roma’ya yürüyerek iktidarı ele geçiren Benito Mussolini yeni yükselen komünizme bir set çekmiş, istikrarsız bir ülkeye “çekidüzen” vermiş, en sık verilen örnekte olduğu gibi “trenlerin saatinde kalkmasını” sağlamıştı. Bir elini beline dayayarak İtalya’yı Roma’nın şanlı günlerine taşıyacağı palavralarını sıktığı mitinglerde göz boyuyordu.

    Mussolini’nin öyküsü ölümünden sonra bir farsa dönüştü. Milano’daki Musoco mezarlığına gömülmüştü, ama faşistler cesedi kaçırarak günlerce köyden köye taşıdılar. Nihayet Predappio’da aile mezarlığına gömüldü. Bugün, her yıl bir grup kara giysili nostaljik faşist burada büyükbabaları gibi “Il Duce! Il Duce!” diye bağırmaya devam ediyor.

    ADOLF HITLER (1889-1945)

    Kurtuluşu intiharda buldu

    Hitler son günlerinde bütün nefretini kendi halkına çevirdi. Gerçeklikten tamamen kopmuş bir ortamda intihar etti.

    Adolf Hitler’in Berlin’de Şansölyelik binasının bahçesindeki yeraltı sığınağında (bunker) geçirdiği son on gün, bir senaryo için o kadar elverişliydi ki, bu konuda dört film yapıldı. Jeneratörlerin gürültüsü, dizel ve sidik kokusu, loş ışıklar, alçak tavanlar, felaket haberleriyle kesilen toplantılar, Führer’in çalışma odasında verilen şarap ve kahve partileri, hasta despotun beton hücrelerden oluşan labirentte sürüklenir gibi dolaşması… Bir diktatörlüğün çöküşü bundan daha sembolik olamazdı.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Olaylar 20 Nisan 1945’te Führer’in doğumgününde başladı, 30 Nisan 1945’te, Mussolini’nin öldürülmesinden 48 saat sonra intihar edişiyle son buldu. Tanıklık edenlerin en çok hatırladığı, ortamın gerçek dışılığıydı. Hitler bazen Münih Birahane Darbesi gibi eski günlerden, bazen “savaştan sonra” Linz’de yaptıracağı büyük müzeden bahsediyordu. Göring ve Himmler’in düşmanlarla anlaşma yolu aradıkları ortaya çıktığında köpürerek onları idama mahkum etti. Çevresindekiler de gerçekten kopuktu. Örneğin Bormann, en büyük rakibi Himmler’in vatan hainliği ilan edildiğinde, sanki ortada el konulacak bir iktidar kalmış gibi sevinmişti.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Tartışmalı ölüm Sovyet askerleri 2 Mayıs 1945’te bunkere ulaşarak, Hitler’e ait olduğunu sandıkları bir ceset buldular. Ancak bunun Hitler’in dublörü Gustaf Weler olduğu anlaşıldı. Hitler’in biyografisini yazan tarihçi Ian Kershaw’a göre, bunkerden sağ kurtulan Alman subaylarının tanıklığı doğrultusunda, intihar eden Führer ve eşinin cesetleri tamamen yakılmıştı.

    Hitler’in gözde mimarı, Savaş Endüstrisi Bakanı Albert Speer’e göre, herkes umudunu gizlice geliştirilmekte olan güçlü bir silaha bağlamıştı. Hatta önde gelen Nazilerden Robert Ley ona, “Ölüm ışınları icat edilmiş! Ama senin bakanlığın konuyla ilgilenmemiş!” diye bağırmış, Speer de “En iyisi bu ölüm ışınları işinin başına sen geç” demişti, “denek olarak da kendi tavşanlarını kullanırsın.”

    Hitler son dakikaya kadar “teslim olmak yok”, “Clausewitz” ve “yanmış toprak” politikalarını sürdürmeye çalıştı. 22 Nisan’da bunkerde yapılan askerî zirvede 12. Ordu ile 9. Ordu’ya Sovyetleri kıskaç harekatıyla ezme emrini verdi; oysa bu iki ordu- dan geriye kalanların nere- de olduğu bile bilinmiyordu. Hitler ilk kez savaşın kaybedildiğini kabul etti. Almanlar yenilmişti, demek ki en güçlü ırk değillerdi, yani yaşamaya hakları yoktu. Hitler son günlerinde bütün nefretini kendi halkına çevirdi.

    Bundan sonrası iyi bilinir: 29 Nisan’da Eva Braun ile evlenir, ertesi gün öğleden sonra çekildikleri odadan silah sesi duyulur. İntihar eden karı-kocanın cesetleri Şansölyelik bahçesine çıkarılarak yakılır. Ardından Propaganda Bakanı Goebbels ve karısı Magda, altı çocuklarını zehirledikten sonra intihar ederler. Sonra bunkerde önüne gelen intihar etmeye başlar. 2 Mayıs’ta Reichstag binasının tepesine Sovyet bayrağı dikilir ve Avrupa’da savaş biter.

    YOSIF STALIN (1878-1953)

    Son komployu kendine kurdu

    Kendi sidiğinin içinde yatarken bulundu. Tanınmış hekimler, hasta lidere suikast iddiasıyla hapiste, işkencedeydi.

    Stalin’in ölümünü anlatmak isteyen hiçbir tarihçi, Aleksey German’ın “Hrustalev! Araba!” filminin (1998) üstüne çıkamaz. Film, 1953’ün olağanüstü soğuk kışında Moskova’daki çılgın üç günü anlatır. Bir beyin cerrahı, siyasi tutuklu olarak Sibirya’ya gönderilmek üzereyken, son anda trenden indirilir, yakapaça Stalin’in daçasına getirilir. Büyük önder beyin kanaması geçirmiş, yerde yatmaktadır. Doktorun çabaları onu kurtaramaz. Gerçeküstü görüntülerle korku, bilinmezlik ve kargaşa atmosferini büyük başarıyla yansıtan bu siyah-beyaz film, tarihî gerçeklerden uzak değildi.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Stalin gerçekten de 28 Şubat veya 1 Mart 1953’te, Moskova yakınlarındaki daçasında beyin kanaması geçirdi. Odasına o çağırmadan kimse giremediği için, pijamasının altıyla yerde, kendi sidiğinin içinde kaldı. Nihayet bu halde bulunduğunda etrafı bir telaş aldı. Stalin’in en yakın “adamları” Beria, Malenkov, Bulganin, Kruşçev daçada toplandı. Doktor çağırmaları bir gün sürdü çünkü büyük şef olmadan karar vermeye alışkın değillerdi. Nihayet doktorlar gelip lideri yatağına yatırdılar. Ama Stalin bir daha kendine gelmedi, 5 Mart’ta öldü. Sovyet gizli polisinin efsanevi şefi Lavrentiy Beria canlı ve mutlu görünüyordu. Büyük liderin öldüğü anlaşıldığında hemen kalktı, “Hrustalev! Arabamı getir!” diye bağırdı (Hrustalev, Beria’nın şoförüydü). Daçadan ayrılırken kendinden emin hali, sonradan onun Stalin’i varfarinle zehirlettiği dedikodusuna yol açtı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Lenin gibi mumyalandı Stalin’in cesedi üç gün üç gece Moskova’da Sendikalar Evinde sergilendi, on binlerce insan önünden geçti. 1930’larda Moskova Mahkemeleri de bu binada yapılmıştı. 9 Mart 1953’te mumyalanmış ceset Kızıl Meydan’daki Lenin Mozolesi’ne kaldırıldı. Buraya 1961’e kadar Lenin- Stalin Mozolesi denildi.

    1924’te Lenin’in ölümünün ardından Sovyet Komünist Partisi içindeki iktidar mücadelesinde kendisine rakip olabilecek herkesi yok ederek tek adam haline gelen Stalin, otuz yılını Sovyet egemenliği altındaki halkları “ayıklayarak” geçirmişti. Tek tek bireyleri, meslek gruplarını ve etnik toplulukları yok etmenin ötesinde, insanların aklına da egemen olmaya çalışmıştı. Ancak ömrünün sonunda, kendi tuzağına düşmüştü. Çünkü son fantezisi, “doktorlar komplosu” oldu. Tanınmış doktorlar, Sovyet liderlerini öldürmeyi planladıkları iddiasıyla hapse atıldı. Söylentiye göre, doktoru Vladimir Vongradov 1952’de Stalin’in sağlığındaki bozulmayı farkederek işleri ağırdan almasını söyleyince tutuklanmıştı. Sonraki doktoru da aynı akıbete uğradı. Stalin beyin kanaması geçirdiğinde, son özel doktoru Miron Vovsi hapishanede işkence altındaydı. Onlara en çok ihtiyaç duyduğunda çevresinde doktor kalmamıştı.

    FRANCISCO FRANCO (1892-1975)

    Bir türlü ölemedi, 3 yıl can çekişti

    Franco son anlarını yaşarken gösteriler sürüyor, öğrenciler tutuklanıyor ama televizyonda doğa belgeselleri gösteriliyordu.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Madrid’de 1975 sonbaharında sayısız Franco fıkrası anlatılıyordu: “Halk diktatörün penceresinin önünde toplanmış. Yatağında can çekişen Franco ‘Ne istiyorlar?’ diye sormuş. ‘Size veda etmeye gelmişler Caudillo’. Franco şaşırmış: ‘Nereye gidiyorlar?”

    Bir başka fıkra: “Franco hükümet toplantısında kalp krizi geçirerek ölmüş. Bakanlar donup kalmış. Sonra biri telaşla ayağa fırlamış: ‘Peki ama bu haberi ona kim verecek?” Stalin ölüm döşeğinde doktor müdahalesinden nasıl yoksun kaldıysa, Franco da aşırı müdahale nedeniyle son üç yılını can çekişerek geçirdi. Oysa, 1936’da İspanya Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanan, kanlı bir içsavaştan sonra 1939’da ülkeyi ele geçiren general, büyükbabasının 103 yaşına kadar yaşamasıyla övünürdü. Otuz yıl boyunca, İspanya’nın ve “Haçlı Seferi’nin Caudillo’su” (önderi), “Orduların Generalisimosu” olarak hüküm sürmüştü. 1970’te Luciano Rincón, Francisco Franco: Bir Mesihçiliğin Tarihi adlı kitabında durumu şöyle özetlemişti: “Franco İspanya’yı sadece konuşmayanları, yani ölüleri anlayabildiği bir Babil kulesine haline getirdi.”

    Franco 1970’lerde artık ülkesini anlayamaz hale gelmişti. İşçiler grev, öğrenciler eylem yapıyor, Bask Ülkesi’nde milliyetçi ayaklanmalar oluyor, enflasyon yükseliyor, birilerini idama mahkum ettirdiğinde dünyadan protestolar yükseliyordu. Artık “Franco’dan sonrası” tartışılıyordu.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Esirlere yaptırdığı anıta gömüldü Franco 1940-1959 arasında, İç Savaş’ta ölen taraftarları için bir anıt yaptırdı. Muhaliflerin “toplama kampı” adını taktığı inşaatta cumhuriyetçi mahkumlar çalıştırıldı. Franco öldükten sonra “Düşenlerin Vadisi” (Valle de los Caídos) denilen bu tartışmalı anıta gömüldü.

    Rejimin değişmemesini isteyen yakın çevresine “bunker” adı verilmişti; Hitler ile yapılan benzetme açıktı. Üstelik bunkerin içinde de çatlaklar vardı. Yıllarca İspanyolları rehin tutan Franco, sonunda kendi çevresinin rehinesi olmuştu. 17 Ekim 1975’te, hükümete başkanlık eden Caudillo’nun göğsüne üç elektrot takılmıştı. Yan odada üç doktor ekran başındaydı. Onbeş dakika sonra ekranlar çıldırdı. Hiçbir şeyden habersiz bakanların korkulu bakışları altında toplantıya ara verildi.

    Parkinson hastalığından muzdarip Franco’nun damarları, aldığı ilaçlar nedeniyle perişandı. 22 Ekim’de bu defa bir kalp krizi geçirdi, böbrekleri iflas etti. 3 Kasım’da 40 kiloya inmişti. Çevresinde damadının önderliğinde 23 hekim vardı. Arka arkaya üç kez müdahale edildi. Madrid gazetelerine başlık verildi: “Franco asker gibi askerlerin arasında ameliyat oldu!” İspanyollar ölüme karşı verilen destansı mücadeleyi saat saat izlediler.

    17-18 Kasım’da vücut ısısı 33 dereceye düşürüldü. 19 Kasım’da son anlarını yaşarken, Bilbao’da ETA militanları, Zaragoza’da öğrenciler tutuklanıyor, televizyon doğa belgeselleri gösteriyordu. Sabaha karşı öldü. Kurduğu rejim birkaç yıl içinde tarihe gömüldü.

    FERDINAND MARCOS (1917-1989)

    On anayasa yazan ‘hukukçu’

    1986’daki hileli seçimi kabul etmeyen halkın sokağa dökülmesinden sonra ülkesini terketti, üç yıl sonra öldü.

    Filipinli yazar Ninotchka Rosca, Savaş Hali (1988) adlı romanında, ülkesinin simgesi olarak K Adası’nı anlatır. Sonsuz bir savaşın ortasında sonsuz bir bayram yaşanmaktadır. Marcos yönetimindeki Filipinler böyleydi: Bir yanda diktatörün eşi Imelda Marcos’un üç bin ayakkabısı, şık elbiseleri, güzellik kraliçesi yarışmaları, kumarhaneler, safari adaları; öte yanda gittikçe yoksullaşan ve sıkıyönetim altında boğulan bir halk. Bu rejim 1986’da hileli bir seçimi kabul etmeyen halkın sokaklara dökülmesiyle son buldu. Diktatör güya kazandığı seçimden 18 gün sonra ülkesini terkederek sadık müttefiki ABD Başkanı Reagan’ın kanatları altına sığınmak zorunda kaldı. 1989’da Honolulu’da öldü.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Ferdinand Marcos kendi anayasalarını (10 adet) kendisi yazacak kadar iyi bir hukukçuydu. 1965 ve 1969’da üstüste seçim kazanarak otoriter bir yönetim kurmuştu. Eski Amerikan sömürgesi Filipinler’de ABD tarzı bir başkanlık sistemi vardı ve anayasa üçüncü kez başkan olmasını engelliyordu. 1970’lerin başında Marcos kara kara düşündükten sonra bir anayasa kurulu topladı, Fransız usulü başkanlık sistemi için yeni bir anayasa hazırladı. İki anayasa arasındaki geçici sürede, devlet başkanı olarak hem eski anayasaya göre başkanın, hem de yeni anayasaya göre başbakanın tüm yetkilerine sahip olacaktı. Delegelerden çoğu bu sürenin kısa, Marcos ise mümkün olduğu kadar uzun olmasını istiyordu. İstihbarat şefi General Ver’in muhalif delegeleri tek tek huzuruna çağırmasıyla sorun halledildi. Ardından Marcos komünizm tehlikesinden söz etmeye başladı. Savunma Bakanı Enrile’nin boş Mercedes’ine ateş edilmesi, Manila civarındaki küçük patlamalar, komünist gerillalara atfedildi. Bu komploların ardından Marcos, 1972’de sıkıyönetim ilan etti. Artık ömürboyu diktatördü.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Propaganda fotoğrafı Dansçı, model, güzellik yarışması ikincisi Imelda Marcos, kocasının ölümünden sonra siyasi yaşamını sürdürdü. 2010’da seçimlerden az önce gazetecileri evinin bodrumuna davet etti, mumyalanmış kocasının cam tabutunu öperken bu fotoğrafı çektirdi. Milletvekili seçilmeyi başardı.

    Ancak bu diktatörlük, Singapur veya Güney Kore’dekiler gibi ekonomik mucize yaratmadı. Nüfusun üçte birini oluşturan 16 milyon Filipinli büyük bir ekonomik çöküş yaşadı. Filipinler’in Marcos’un servetinin peşindeki hukuki mücadelesi bugüne kadar sürdü ve 4 milyar dolar geri alındı. Imelda Marcos’un ayakkabılarının bir kısmı müzeye kaldırıldı. Geçen yıl mücevherlerine de el konulan Imelda Marcos, son beyanatlarından birinde şöyle diyordu: “Ben gösterişçi olarak doğmuşum. Bir gün adım sözlüklere girecek. Gösterişçi savurganlığa ‘Imeldifik’ diyecekler.”

    AUGUSTO PINOCHET (1915-2006)

    Yaptıkları yanına kâr kaldı

    1988’de diktatörlüğü bırakmak zorunda kaldı ama 18 yıl daha yaşadı. İşlediği insanlık suçlarının bedelini ödemeden gitti.

    5 Ekim 1988’de Şili halkı tarihî bir referandumda oy kullandı. Pinochet’in sekiz yıl daha başkan olarak kalmasını isteyenler “Evet”, istemeyenler ise “Hayır” diyecekti. Bir sürpriz oldu: Referanduma katılanların yüzde 56’sı “Hayır” dedi. Şili’yi sosyalistlerden ve ekonomik darboğazdan kurtarmakla, Chicago ekolünün neoliberal politikalarını uygulayarak ekonomik gelişmeyi sağlamakla övünen generalin sonu böyle başladı. Genelkurmay Başkanı Augusto Pinochet’in Cumhurbaşkanı Salvador Allende’yi devirdiği ve kendisini “Ulusun Yüce Şefi” ilan ettiği 11 Eylül 1973 darbesiyle Şili, serbest piyasayla acımasız siyasi baskının elele yürüdüğü, 20. yüzyıl sonuna özgü yaygın bir şemanın uygulandığı ülkelerden biriydi (bir diğeri de Türkiye olacaktı).

    Diktatörler ve hazin sonları

    Parlamentonun, parti ve sendikaların kapatıldığı, 3.200 muhalifin “kaybolduğu”, 30 bin kişinin tutuklanarak işkence gördüğü, nüfusun yüzde 2’sini oluşturan 200 bin kişinin sürgüne gittiği ülke 15 yıl sonra verdiği “Hayır” oyuyla diktatörü iktidardan uzaklaştırmayı başarmıştı. Pinochet başkanlığı bıraktı, ama genelkurmay başkanlığını 1998’e kadar sürdürdü, ardından kendi yaptığı anayasaya göre ömür boyu senatör oldu.

    1998 sonbaharında tedavi için gittiği Londra’da, İspanyol savcı Baltasar Garzón’un talebi üzerine hastanede gözaltına alındı. Savcı onu 1970’lerde Şili’de 94 İspanya vatandaşına yapılan işkencelerden, İspanyol diplomat Carmelo Soria’nın öldürülmesinden suçlayarak dava açmış ve Büyük Britanya ile İspanya arasındaki suçluların iadesi anlaşmasına dayanarak tutuklanmasını istemişti. Ancak bir buçuk yıl sonra İngiltere “bozuk sağlığı” nedeniyle Pinochet’in ülkesine dönmesine izin verdi. Şimdilik kurtulmuştu ama 2001’de bu defa Şilili yargıç Juan Guzmán Tapia, emekli general hakkında insan haklarını çiğneme suçuyla dava açılmasını kabul etti. Pinochet’i yine “bozulan akıl sağlığı” kurtardı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Devlet töreni yapılmadı Şili Cumhurbaşkanı Salvador Allende, 1973’te darbe yapan askerlerin kuşattığı ve havadan bombaladığı başkanlık sarayında intihar etmek zorunda kalmıştı. Pinochet öldüğünde, devlet töreni yapılmadı ama askeri tören yeterince şatafatlıydı.

    Üç yıl sonra hakkında bir vergi kaçakçılığı davası açıldı. ABD Senatosu’nun bir soruşturmasına ve Şili mahkemelerinin raporlarına göre, Pinochet’in yabancı bankalardaki serveti 28 milyon doları buluyordu. Pinochet, 2006 sonunda 91 yaşında öldü. Ailesine bıraktığı milyonların “zekice yapılmış yatırımlar” olduğuna karar verildi.

    Zamanla Şili’de Pinochet hayranlarının sayısı azaldı ve 2013’te, darbenin anısına 11 de Septiembre (11 Eylül) adı verilmiş olan caddeye eski adı (Nueva Providencia) yeniden verildi.

    MOBUTU SESE SEKO (1930-1997)

    Afrika’nın büyük hırsızı

    Ülkesini soyup soğana çevirdi. Soğuk Savaş’ın sonu, onun da sonu oldu. Fas’a sığındı, birkaç ay sonra öldü.

    İsviçre 2007’de eski diktatör Mobutu’nun İsviçre bankalarındaki hesaplarının dondurulduğunu, 8 milyon İsviçre Frangı tutarındaki bu servetin Kongo’ya geri verileceğini açıkladığında ülkede büyük bir hayalkırıklığı yaşandı. Zira Kongolular diktatörün servetinin en az 1 milyar dolar olduğuna inanıyorlardı; ülkelerinde, Mobutu’nun ipleri elinde tuttuğu yıllar boyunca kleptokrasinin mükemmel bir örneği yaşanmıştı.

    Asker ve polislerin yağma turuna çıktığı, hastanelere rüşvetle hasta kabul edilen ülkede Mobutu bir mitingte halka, “Hadi gidin çalın, ama fazla çalmayın çünkü yakalanırsınız” demişti. Kendi kabilesi Ngbandi’nin yaşadığı Gaobalite’de “Cangılın Versailles’ı” denilen bir saray, Paris’e yapacağı alışveriş gezilerini bekleyen Concorde’u için bir havaalanı, bir hidroelektrik santralı, doğduğu köy N’dangi’de bir liman, yeraltı tüneliyle ulaşılan bir nükleer sığınak yaptırmıştı.

    Mobutu, uzun iktidarını Soğuk Savaş’a borçlu olanlardandı. Lumumba’nın bir komünist olduğunu öne sürerek ABD ve Belçika’nın desteğini alan Mobutu, 1965’te diktatörlüğünü kurdu. 1970’de yaptırdığı başkanlık seçiminde 157 oya karşılık 10.131.699 oy alma “başarısını” gösterdi.

    Diktatörler ve hazin sonları

    Ancak onu diktatörlere özgü tuhaflıklar listesinde üst sıralara çıkaran, 1966’da başlattığı “authenticité” (aslına dönüş) kampanyası oldu. Joseph Mobutu 1971’de ülkesinin adını Zaire yaptı, Kongo Nehri Zaire Nehri, para birimi de Zaire oldu (Üç Z devrimi). Hıristiyan adlarının terkedilmesini isteyerek kendi ismini de değiştirdi: Mobutu Sese Seko Kuku Ngbendu Wa Za Banga. Bu ismin kelimesi kelimesine çevirisi “Dokunulmadık tavuk bırakmayan yorulmaz güçlü horoz”, mecazi anlamı ise “Herşeyi yakıp yıkarak zaferden zafere koşan dayanıklı büyük savaşçı”ydı.

    Diktatörler ve hazin sonları
    Kinşasa kaplanı Mobutu’nun kendine taktığı isimlerden biri de Kinşasa Kaplanı’ydı. Kurduğu Halkçı Devrim Hareketi (MPR) adlı partinin ideolojisine ise “mobutizm” deniliyordu. Parti Mobutu’nun ölümünden sonra çeşitli hiziplere bölündü.

    Batılı kıyafetleri yasaklayarak, “abacost” dediği (kelime Fransızca “kahrolsun kostüm” anlamındaki “à bas le costume”ün kısaltmasıydı) Mao tarzı cekete büründü, leopar kürkünden beresini taktı, eline bastonunu aldı. Ama Mobutu’nun en büyük suçu doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin yerlerinden biri olan ülkesini soyup soğana çevirmesiydi.

    Soğuk Savaş’ın bitmesi, Mobutu’nun sonunu getirdi. 1997’de, Kabila önderliğindeki asilerin zaferi üzerine Fas Kralı II. Hasan’ın yanına sığındı, birkaç ay sonra prostat kanserinden öldü.