Etiket: fenerbahçe

  • İngilizlerin kadim geleneği: Yeni yıla futbolla başlamak

    Futbolun beşiği İngiltere’de Noel’den 1 gün sonrasına denk gelen ve “Boxing Day” adı verilen 26 Aralık’ta ve yılın ilk günü olan 1 Ocak’ta futbol maçları yapılması çok eski bir gelenek. Premier Lig’de atılan goller yeni seneyi müjdeliyor. Türkiye liglerinde de 1 Ocak maçlarının 60’lı yılların başından itibaren ayrı bir yeri var.

    Avrupa’da 1 Ocak uzun zamandır şöyle başlıyor: Önce Viyana Filarmoni Orkestrası yeni yıl konserini veriyor, ardından Premier Lig demir alıyor. Avusturya’nın başkentinde çalınan valsler ve polkalarla futbolun beşiği İngil­tere’de atılan goller yeni seneyi müjdeliyor.

    İngiltere’de yılın ilk günü futbol oynanması eski bir gelenek ve aslında herşey bir bayramdan kaynaklanıyor. Hıristiyan âleminin her sene büyük bir coşkuyla kutladığı Noel’de, Müslüman ülkelerde­kiler dışında dünya ligleri tatile giriyor. İşte İngiltere’de ve bir zamanlar İngiliz sömürgesi olan ülkelerde 26 Aralık bir zamanlar önemli bir tarihti. Noel’den 1 gün sonrasına denk gelen ve “Boxing Day” adı veri­len bu gün bir bayram olarak kutlanıyor, soylular yardımcı­larına hediyelerini veriyorlardı. O zamanlar hediyeler ahşap kutulara konuyordu. Yine 26 Aralık’ta kiliselere özel kutular konuyor ve yardıma muhtaç insanlar için para toplanıyordu.

    Spor_1
    1920 Noel’inde oynanan Brighton-Crystal Palace maçında tribünler.

    Boxing Day, ayrıca futbolun miladı olarak kabul ediliyor; zira İngiltere’de ilk maç 26 Ara­lık 1860’ta yapılırken, lig ancak 1888’de başlayabilmişti. Sosyal yaşamın oldukça kısıtlı olduğu, insanların kendilerine ortak eğlenceler aradığı bir zaman diliminde idareciler futbolun gücünün farkındaydı. İlk sezon­da 26 Aralık’ta yapılan maçlar bir geleneği doğuracak; ertesi yıl federasyon yeni bir uygula­maya giderek Noel arifesine de maç koyacaktı. Buna göre ezeli rakipler iki gün arayla oynuyor; tam bir futbol bayramı yaşanı­yordu.

    Zamanla ligdeki takımlar arttı, başka şehirlerin temsil­cilerinin sayısı da katlandı. Ku­lüpler artık bir kentten diğerine gitmek durumundaydı. Resmî tatil yüzünden seyahat zorlaştığından 24 Aralık’ta kimse oynamak istemiyor ve 1965’te buna son veriliyordu. Tabii ayrıca dinî gerekçelerle sahaya çıkmayanlar vardı. Bunlardan Swindon Town oyuncusu Harold Fleming ve Sunderland’in yıldızı Arthur Bridgett millî takım için de ter dökmüştü.

    Boxing Day’de maç yapma geleneğiyse hız kesmeden devam etti. 1963’ün 26 Aralık’ı ayrıca bir gol bayramıydı. Tüm liglerde 39 müsabakada fileler 157 defa sarsılırken, bunların 66’sı 1. Lig’de (günümüzün Pre­mier Lig’i) atılmıştı. Maç başına 6.6’lık gol ortalaması inanıl­mazdı. Fulham, Ipswich’i 10-1, Burnley ise Manchester Uni­ted’ı 6-1’lik skorla bozguna uğ­ratmıştı. İki gün sonra Ipswich Burnley’e 4, Manchester United da Fulham’a 5 atacaktı…

    Spor_2
    10 maçta 66 golün atıldığı 1963 Boxing Day’inde Fulham, Ipswich’i 10-1’lik skorla sahadan silmişti. Maçta 4 gol atan Graham Leggat, gol yemekten sıkılan Roy Bailey’ye yardım ederken…

    Eskiden 1 haftada takımlar 3 maça çıkarken, şimdi takımlar yaklaşık 10 günde 3 defa sahne alıyor ve muhakkak 1 Ocak’ta da futbol oynanıyor. Bu zorlu fikstürde kazanılan-kaybedi­len puanlar, sezon sonunda ki­min şampiyon olacağını, kimin düşeceğini belirleyebiliyor.

    Peki bir zamanlar bizim ülkemizde de yeni yılın ilk gününde top oynanıyormuş desem şaşırır mıydınız?

    1914-15 sezonuna kadar İs­tanbul Ligi’nin günü Pazar’dı. Hıristiyanların ve azınlıkların tatil günü futbol oynanırdı. İşte ilk defa 18 Aralık 1914’te İstan­bul Ligi, Müslümanların tatil günü Cuma’ya taşındı. 1 Ocak da takvimdeki sıradan bir yap­raktı; hâliyle maç yapılabilirdi. Bu topraklarda Miladi Tak­vim’in 1 Ocak 1926’da resmen yürürlüğe girmesinden sonra kutlanmaya başlayan yılbaşı, 1935’te resmî tatil olmuştu. An­cak futbol sahalarında heyecan devam ediyordu. Sadece İstan­bul değil, İzmir’de de yapılan lig maçları da dikkati çekiyordu. Millî Lig’in 1959’da başlamasıy­la birlikte futbol dünyamızda da yepyeni bir heyecan başlıyordu.

    Spor_3
    1956’nın Boxing Day’inde oynanan Londra derbisinde Arsenal, Chelsea’yi 2-0 yenmişti.

    1 Ocak 1961’de İstanbul’da Kasımpaşa-Karagümrük, İz­mir’de Vefa-İzmirspor müca­deleleri başladığında saatler 12.00’yi gösteriyordu. 2 saat sonra da Beşiktaş-Galatasaray derbisi başlamıştı. Bahri Altın­tabak’ın golü sarı-kırmızılıları o gün zirveye taşımıştı. Müsabakayı radyoda anlatan Halit Kıvanç, ertesi gün Milli­yet’te yayımlanan yazısında döktürmüştü: “Dünyanın en eski mesleğinin hangisi oldu­ğu tartışılıyormuş. Doktor ‘hiç münakaşaya lüzum yok’ demiş, ‘en eski meslek doktorluktur. Havva anamız Âdem babamızın belkemiğinden yaratıldığı gün doktorluk başladı’. Mimar ‘o bir efsane’ diye cevap vermiş, ‘dün­yanın ilk hâli taş, toprak, kaya, dağ, gelişi güzel bir manzara arzediyordu. İşte dünyayı biçime soktuğu için mimarlık en eski meslektir’. Bu sefer politikacı itiraz etmiş: ‘Taş, topraktan evvel insanları düşünelim. Dünyanın ilk insanları tam bir karışıklık içinde yaşıyorlardı. Bunları bir cemiyet nizamına sokmakla, politikacılık en eski meslek oldu’. Bu ana kadar söze karışmayan futbol hakemi birden yerinden fırlamış: ‘Evet’, demiş, ‘dünyanın ilk hâlinde tam bir karışıklık hü­küm sürüyordu. Ama o karışık­lığı kimin çıkarmış olduğunu hiç düşündünüz mü? Yaaa… ceddim olan ilk futbol hakeminin eseri idi bu kargaşalık…”

    1 Ocak 1962’de bu defa ezelî rakipler Fenerbahçe ile Galata­saray, Mithatpaşa Stadyumu’nda kozlarını paylaşmıştı. 13.45’te başlayan maçı yine Halit Kıvanç anlatmış, golü yine Bahri at­mıştı. Seneler sonra Türk Hava Yolları’ndan emekli olacak Bahri Altıntabak, yılbaşı derbilerinin golcüsü olarak nam salacaktı.

    Spor_4
    Premier Lig’de 22 Aralık 2018’de oynanan Huddersfield Town – Southampton maçında Southampton tribünleri.

    O döneme artık İstanbul’a tek büyük stadyum yetmiyordu. Bu gerekçeyle inşa edilen Ali Sami Yen’in galası hüzünlü başlamış­tı. Türkiye’nin Bulgaristan ile oynadığı hazırlık maçında çıkan yangında 1 kişi hayatını kaybet­miş, 20 Aralık 1964’teki düğün, cenazeye dönmüştü. Aylar sonra Belediye ile Beden Terbiyesi anlaşıyor; stadyum lig maçlarına tahsis ediliyordu. Bir zamanlar Mecidiyeköy’ün incisi olan futbol yuvasında kramponlar, çim sahayla ilk defa tanıştığında ise takvimler 1 Ocak 1966’yı göste­riyordu.

    Spor_5
    Türkiye’de 1 Ocak derbilerinin golcüsü Galatasaraylı Bahri Altıntabak’tı.

    Kaderin cilvesi, mabedin kapılarını açtığı ilk günde Gala­tasaray sahne almamıştı. Beykoz ile Ankaragücü arasındaki randevuyu İstanbul temsilcisi kazanırken, fileleri havalandıran Niyazi’ydi. Gazeteleri, futbolcu­ların okşadığı “halı gibi yumuşak çim” haberleri süslüyordu. İyi bakılmayan Dolmabahçe Stad­yumu’nun zeminindeki kellik­lerle, hava koşullarını müteakip oluşan gölcükler o dönemin bir klasiğiydi.

    1 Ocak 1966’da Ali Sami Yen’e ayak basan ilk büyük kulüp Beşiktaş oldu. Günün ikinci karşılaşmasında Kartal, Hacet­tepe’yi tek golle geçerken, mikrofonda tahmin edebileceğiniz gibi yine Halit Kıvanç vardı. O gün Namık Sevik, çiçeği burnundaki stadyumu şöyle yazmıştı: “Fut­bolcu sahayı yadırgadı, seyirci yanındaki arkadaşını bulamadı. Hırslandı elini attı, şişe yok. Hakeme savrulacak minder yok. Küfür yok. Sakatlanma yok. Yok, yok, yok… Sanki Avrupa’da maç seyrediyormuş gibi oluverdik hepimiz”.

    1967’nin ilk günü yine bir derbi heyecanı yaşanıyordu. Halit Kıvanç’ın 1 Ocak’ta anlattığı her maçtaki gibi tabelada 1-0 yazıyordu. Fenerbahçe Beşik­taş’ı Abdullah Çevrim’in attığı golle geçerken, her iki takımda da Türk olmayan futbolcular hafiften yadırganmıştı. Evet, o tarihlerde müsabakaları yabancı hakemler yönetiyor, fakat genel­de bizimkiler oynuyordu. 1966’da yapılan değişiklikle takımlar iki yabancıyla sahaya çıkabiliyordu. Kanarya’da iki Yugoslav, Kar­tal’da ise bir Macar sahne almış­tı. Nereden nereye geldik…

    Yılbaşı, ligde son defa 1978’de kutlandı. Hem de ligin tüm takımları sahne almıştı. Lider Fenerbahçe Bolu’da kaybeder­ken, Milliyet gazetesi “Yeni yıl sarı-lacivertlilere uğur getirme­di” manşetini atmıştı. Son şam­piyon Trabzonspor Samsun’da 2 golle gülmüş; sezon sonunda ise Kanarya, evinde Boluspor’la berabere kalarak ipi bordo-ma­vililerin önünde göğüslemişti. Eski âdet uzun süre unutuluyor, 2015’in ilk gününde bu defa Türkiye Kupası’nda santralar yapılıyordu. Karadeniz fırtınası, Manisa’da 37 yıl önceki gibi 2-0 kazanıyordu.

    Spor_6
    2015’in yılbaşı gününde oynanan kupa maçında Trabzonspor Manisa’da 2-0 kazanmış, açılış golünü Serdar Gürler atmıştı

    İlk maç, ilk futbol stadı: Sandygate

    Spor_Kutu2
    Dünyanın ilk futbol takımı Sheffield’ın logosu.

    1860’ın Boxing Day’iydi. Sheffield’daki Sandygate Stadyumu’nda birtakım adamlar bir topun peşinden koşturu­yordu. O tarihte kimselerin bilmediği bu oyun neydi? Bazılarınıza güç gelse de sorunun cevabı basit; bugün milyar­larca insanın uğrunda yatıp kalktığı, trilyonlarca doların etrafında döndüğü futbol. 24 Ekim 1857’de İngiltere’nin Sheffield kentinde biraraya gelen iki kafadar bir kulüp kurmuştu. Onlardan Nathaniel Crestwick genel sekre­ter ve kaptan olurken, William Prest asbaşkanlık koltuğuna oturuyordu. Çok geçmeden kırmızı-siyahlılar kendi oyunlarını oynamaya başlıyordu. Kurallarını koyuyor, futbolun abecesini yazıyorlardı.

    Dünyanın ilk futbol kulübü olan Sheffield F.C. 3 yıl kadar yalnızları oyna­mış, 4 Eylül 1860’da Hallam’ın dünyaya gözlerini açmasıyla ansızın bir rakibe kavuşmuştu. İki ekip 26 Aralık 1860’da kozlarını paylaşıyor, tecrübesini konuş­turan Sheffield tarihin ilk maçını 2-0’lık skorla kazanıyordu. Bugün her iki kulüp de mücadelesine alt liglerde devam ediyor. Evet, bugün zerre kadarlar; ancak onların attığı minicik adımın artık nerelere vardığı aşikar. Bu maçın oynandığı ve aslen 1804’te kriket için inşa edilen, bugün kapasitesi sade­ce 1.300 olan Sandygate, Guinness Rekorlar Kitabı’nda ilk futbol stadyumu olarak kabul ediliyor. Sheffield F.C.’nin ise kapısında dünyanın en eski futbol takımı yazıyor. Hem FIFA hem de İngilte­re Futbol Federasyonu onları ilk olarak kabul ededursun, her 24 Ekim’de onlar konuşuluyor. En azından senede 1 gün!

    Spor_Kutu1
    1860’ta yapılan Sandygate, Guinness Rekorlar Kitabı’na göre dünyanın ilk futbol stadyumu.
  • Kadim futbol geleneğimiz: Sahaya inip hakem dövmek

    Geçen ayın en çok konuşulan konularından biri, Ankaragücü-Rize maçından sonra Ankaragücü Başkanı Faruk Koca’nın hakem Halil Umut Meler’i yumruklaması ve tekmelemesiydi. Türkiye’nin en üst seviye futbol liginde bir kulüp başkanının sahaya inip hakem dövmesi bir ilkti ama, hakemlerin saldırıya uğradığı ilk hadise bu değildi.

    Günümüzün futbol ha­kemlerinin eski hakem­lere göre daha az baskı altında olduğu futbol dünyasında kabul görmüş bir gerçektir. Her­şeyden önce, bugünkü hakemle­rin “takdir yetkisi”ni eski mes­lektaşları kadar kullanmalarına ihtiyaç yoktur; çünkü ofsayttan faule kadar futbolun birçok temel kuralı aradan geçen zaman için­de ayrıntılandırılmış, birçok ola­sılık gözönünde bulundurularak hakemin hangi durumda nasıl karar vermesi gerektiği daha net bir şekilde tespit edilmiştir.

    Bir dönem hakemlerin en büyük korkusu, maçın sonucuna etki edecek hatalı bir karar ver­mek ve bariz bir hadiseyi gözden kaçırmaktı. Bugün ise “Video Yardımcı Hakem” uygulaması sayesinde maçı ekran başında iz­leyen yardımcı hakem, orta hake­min maçın gidişatını etkileyecek bir hatasını görürse düzeltmesi için hemen uyarı yapıyor.

    Futbol kurallarının yakın takibi ve bu tür takviyeler birçok ülkede hakemlerle ilgili tartış­maları azalttı ama Türkiye bu ül­kelerden biri olamadı. Hakemle­rin hedef tahtasına konulması ve zaman zaman saldırıya uğraması ne yazık ki bizde eski bir “gele­nek”. Bunun son örneği, 11 Aralık 2023’te, Süper Lig’in 15. haftasın­da MKE Ankaragücü ile Çaykur Rizespor arasındaki maçtan sonra hakem Halil Umut Meler’in uğradığı saldırıda yaşandı. Anka­ragücü Başkanı Faruk Koca’nın bizzat başlattığı saldırıyı birçok medya kuruluşu “utanç verici” olarak tanımlarken, kimileri bunun bir ilk olduğunu yazı­yordu. Türkiye’nin en üst seviye futbol liginde bir kulüp başkanı­nın sahaya inip hakem dövmesi bir ilkti gerçi ama, hakemlerin saldırıya uğradığı ilk hadise tabii bu değildi.

    Gundem_Hakem_1
    11 Aralık’ta Ankara’daki Ankaragücü-Rize maçından sonra Ankaragücü Başkanı Faruk Koca ve yanındaki iki kişi hakem Halil Umut Meler’e saldırarak Türk futbol tarihinin utanç sayfalarında yerlerini aldılar.

    Hakemlere yönelik saldırıla­ra geçmeden, kısaca biraz daha öncesinden sözetmek gerekir. Türk futbolunun ilk dönemlerin­de maçları yöneten hakemlerin çoğu kendi kulüpleriyle özdeş­leşmiş isimlerdi. Örneğin 1912’de oynanan Fenerbahçe-Galata­saray maçında sarı-kırmızılı formayı giyen Aydınoğlu Raşit Bey, ertesi yıl oynanan Fenerbah­çe-Galatasaray maçının hake­mi olabilmişti. 1910’lu ve ‘20’li yılların meşhur hakemlerinden Galatasaraylı Yusuf Ziya Bey (Öniş), Fenerbahçeli Hikmet Bey (Barlan) ve Beşiktaşlı Şeref Bey’in maç yönetmesine kimse itiraz etmiyordu. Zaten futbol bilgisi­nin çok kısıtlı olduğu o yıllarda, hakemlik yapacak fazla kimse yoktu; sahaya çıkıp maç yönet­mek bir nevi hatır-gönül işiydi.

    Futbolun İstanbul’da giderek daha çok ilgi görüp yaygınlaş­ması hakemliğin standartlarını ihtiyacını doğu­runca, 1932’den itibaren hakem kursları açılmaya başlandı. Kursun me­zunlarından Adnan Akın, Tarık Özerengin, Samih Duransoy, Şazi Tezcan ve Sulhi Garan uzun yıllar bo­yunca Türk futbolunun en tanınmış hakemleri oldular.

    Gundem_Hakem_5
    31 Ocak 1960’ta İnönü Stadı’nda oynanan Fenerbahçe-Feriköy maçının bitiminde “Apartman Mustafa” olarak tanınan Feriköy yöneticisi Mustafa Pekgözlü, hakem Baha Kırçıl’ı iki yumruk atarak yere düşürmüştü. Pekgözlü, Başbakan Menderes’e yakın bir müteahhitti.

    1930’lu ve ‘40’lı yılların gazetelerinde hakemlerin kararlarıyla ilgili tartışma­lara pek rastlanmaz. Buna karşın, İstanbul Ligi’ndeki ve 1938’de düzenlenmeye başlanan Millî Küme’deki ‘üst seviye’ maçlardan küçük semt takımları arasındaki 3. Küme maçlarına kadar birçok karşılaşmada hakemlere fizikî saldırılar olduğuna dair haberler görmek mümkündür.

    Türkiye’de bir futbolcunun hakem dövdüğü ilk maç, 23 Tem­muz 1939’da Fenerbahçe Stadı’n­da oynanan Galatasaray-Ankara Demirspor maçıdır. 80. dakikada oyundan atılan Demirspor kale­cisi Necdet Erdem karara tepki gösterip hakem Tarık Özerengin’i yumruklamıştır.

    Gundem_Hakem_2
    Gundem_Hakem_3
    23 Temmuz 1939’da Fenerbahçe Stadı’nda oynanan Galatasaray-Ankara Demirspor maçında oyundan atılan Demirspor kalecisi Necdet Erdem karara tepki gösterip ligin en genç hakemlerinden Tarık Özerengin’i (üstte) yumruklamıştı.

    7 yıl boyunca Fenerbahçe’nin ve Millî Takım’ın kalesini koru­yan Necdet, o dönemin en ba­şarılı kalecisidir. Ankara Hukuk Fakültesi’ne girince Demirspor’a transfer olmuştur. Olaylı maçtan 3 hafta önce tıp fakültesini bitirip doktor olan Tarık Özerengin ise ligin en genç hakemlerinden biridir. Tutuklanıp cezaevine gönderilen Necdet’e ömür boyu futboldan men cezası da verilir. 5 hafta tutuklu kalıp kefaletle serbest bırakılan Necdet Erdem, hadiseden 3 ay sonra hakim karşısına çıkacaktır. Bu arada spor camiasından birçok kişi hakem Özerengin’i şikayetini geri çekmesi için ikna etmeye çalışır. Necdet’e verilecek ceza en az 1 yıldır; futbol hayatı zaten bitmiştir, ceza alırsa sabıkası ola­cağı için avukat olma hayalleri de sona erecektir. Karar duruşma­sına günler kala, aracılar hakem Özerengin’i ikna etmeyi başarır ve genç hakem millî kalecinin özür dilemesi şartıyla şikayetini geri çekmeyi kabul eder.

    Davanın ardından okulu bitirip avukat olan ve ömür boyu men cezası 7 yıl sonra kaldırılan Necdet Erdem, 1946’da sahalara dönerek iki sezon Galatasaray’ın kalesini koruyacaktır. Tarık Öze­rengin ise 1954’e kadar hakemlik yapmayı sürdürür.

    7 Kasım 1948’deki hakeme saldırı ise felaketle sonuçla­nır. Vefa Stadı’nda oynanan 2. Küme’deki Elektrik-Defterdar maçının hakemi Fikret Kayral, Defterdar takımından Adnan’ın saldırısına uğramış ve burnu kırılmıştır. İlk teda­visi sırasında tetanos serumu verilmediği için 10 gün sonra fenalaşıp yeniden hastaneye kaldırılan Kayral, 24 Kasım 1948’de hayatını kaybeder. Hakemin burnunu kıran fut­bolcu Adnan tutuklanır, 4 ay sonra serbest kalır.

    Profesyonel dönem

    1951’de Türk futbolunda profesyonelliğe geçiş kararı, futbolun gelişiminde önem­li bir aşamaydı. Artık rekabet daha sert, maçlar daha gergin­di. Hakemler üzerindeki baskı da artmıştı. 1952’de İstanbul Ligi, 1955’te ise Ankara ve İzmir Ligleri profesyonel oldu. Profes­yonel liglerde görev yapabilecek kapasitede yeterince hakem olmadığı da kısa sürede ortaya çıkmıştı. Futbol Federasyonu bunun çözümünü Türkiye’ye yabancı hakem getirmekte buldu. 1950’lerin ikinci yarısında önemli maçların çoğunu da İtalyan Ma­urelli, İngiliz Dellow, Avusturyalı Grill, Bulgar Sotiro gibi hakemler yönettiler. 1960’ların sonunda yabancı hakemlere maç veril­mekten vazgeçildi.

    Gundem_Hakem_4
    25 Kasım 1948 tarihli Hürriyet gazetesi, 3 hafta önce Vefa Stadı’nda oynanan Elektrik-Defterdar maçında Defterdarlı futbolcu Adnan’ın burnunu kırdığı hakem Fikret Kayral’ın hayatını kaybettiğini yazıyor.

    Sonradan sırasıyla 1. Lig ve Süper Lig adlarını alacak Millî Lig’in 1959’da başlamasından sonraki ilk hakeme saldırı vakası ise 31 Ocak 1960’ta İnönü Stadı’n­da, Fenerbahçe-Feriköy ma­çında yaşandı. Fenerbahçe’nin 3-2 kazandığı maçın bitiminde “Apartman Mustafa” olarak tanı­nan Feriköy yöneticisi Mustafa Pekgözlü, hakem Baha Kırçıl’ı iki yumruk atarak yere düşürmüştü. Naklen radyo yayını, dinleyicile­re veda etmeye hazırlanan spiker Muvakkar Ekrem Talu’nun heye­can içinde söylediği “Apartman Mustafa hakemi dövüyor, işte hakem yere düştü” sözlerinden sonra bir anda kesiliyordu.

    Apartman Mustafa’nın arkası epey sağlamdı. Futbolun gücünü çok erken farkeden ve 1950’de iktidara gelir gelmez bu alana da hakim olmak için büyük çaba gösteren Demokrat Parti, tüm kulüplerde kendi partilile­rini başkan ve yönetici yapma hedefini büyük oranda başar­mıştı. 1960’a girilirken 3 büyük kulübün başkanı da Demokrat Parti milletvekiliydi! Apartman Mustafa da iktidara yakın kulüp yöneticilerinden biriydi. Kendi­sinin sıradan bir partili olmadı­ğını da gazeteci Yalçın Doğan’ın Fenerbahçe Cumhuriyeti adlı kitabından öğreniyoruz: “1950’li yıllar İstanbul’da bir anlamda ‘imar yılları’ olarak tarihe geçti. Bir yandan Vatan Caddesi öte yandan Sahil Yolu, Demokrat Parti döneminde hizmete açıldı. Yeni yollar yapılırken, çok sayıda bina yıkılırken Menderes’in sağ kolu Apartman Mustafa idi. İstanbul’un imar hareketinde Apartman Mustafa’nın kamyon­ları binlerce ton toprak, çakıl, kum, çimento taşıdı. Apartman Mustafa, o dönemde ünlü bir deyim olarak kullanılan ‘her ma­hallede bir milyoner yaratma’nın en önde gelen örneklerinden biri­ni oluşturdu”.

    Gundem_Hakem_6

    Apartman Mustafa o ka­dar güçlüydü ki, stattan çıkar çıkmaz karakola gidip şikayetçi olan hakem Kırçıl, olayı gören kimseyi tanıklık yapmaya ikna edemeyince şikayetçi olmaktan vazgeçmişti!

    Birkaç gün sonra Apartman Mustafa’nın yöneticilikten değil ama sahalardan ömür boyu men edildiği haberi geldi. Bu ceza­yı alan kişi sahaya giremiyor, maçları tribünde yöneticilere ayrılmış bölümden de izleye­miyor, ama yöneticilik görevine devam edebiliyordu. Feriköyspor yönetimi Apartman Mustafa’yı 6 ay sonra, 24 Haziran 1960’ta, “takımın Avrupa kampındaki yakışıksız hareketleri” nedeniyle görevden uzaklaştırdı. Ancak bu göstermelik bir gerekçeydi. 27 Mayıs 1960’ta askerî darbe olmuş, devran dönmüş ve Demokrat Parti’nin tüm ileri gelenleri gibi Apartman Mustafa da gözden düşmüştü. Ortalık hafiften durulmaya başladıktan sonra, 1962’de Feriköyspor yönetimine geri döndü Apartman Mustafa. Ömrünün son zamanlarına ka­dar da görevini sürdürdü.

    Gundem_Hakem_7
    İzmir Atatürk Stadı’nda 19 Şubat 1973’te oynanan Altay-Fenerbahçe maçından sonra havaalanında Altay Divan Kurulu Üyesi Cevdet Sırtı’nın saldırısına uğrayan hakem Sabahattin Ladikli “Evde karısına, işte amirine kızan hırsını bizden alıyor” diyordu.

    Türk futbolunun karanlık yılları diyebileceğimiz 1970’lere gelindiğinde, hakemlere saldırı vakaları artık sıradanlaşmıştı. 19 Şubat 1973’te Atatürk Stadı’n­da oynanan Altay-Fenerbahçe maçını deplasman takımı 1-0 ka­zanmış, Altaylı taraftarlar maçın orta hakemi Sabahattin Ladik­li’nin stattan ayrılmasını uzun süre engellemişti. Polis koruması eşliğinde havaalanına gidebilen Ladikli, stattan beri kendisini takip eden Altay Divan Kurulu Üyesi Cevdet Sırtı’nın saldırısına uğradı.

    Gundem_Hakem_8
    Günaydın gazetesi, 4 Nisan 1976’da İnönü Stadı’nda oynanan Galatasaray-Beşiktaş maçından sonra bir Galatasaray taraftarının hakem Doğan Babacan’a saldırmasını “Öfkeli seyirci bir kafa vuruşu ile hakemi nakavt etti” diye duyurmuş.

    Ancak sürekli töhmet altında kalıp dayak yiyen hakemlerin makus talihinin döndüğü istis­nalar da yok değildi. 1966-1993 arasında hakemlik yapan İhsan Türe, 19 Ekim 1980’de Mersin’de oynanan ve deplasman takımı­nın 1-0 kazandığı Mersin İdman Yurdu-Galatasaray maçı sonrası kendisine saldırmaya çalışan birini uçan tekme atarak yere sermiş, polisler saldırganı hakem Türe’nin elinden zor almıştı. Saldırganın talihsizliği, İhsan Türe’yi tanımıyor olmasıydı. Türe’nin dövüş sporları uzmanı bir astsubay olduğunu, senelerdir askerî okullarda ve komando bir­liklerinde yakın dövüş ve hayatta kalma eğitimi verdiğini bilseydi muhtemelen saldırmadan önce bir defa daha düşünürdü!

    Polisin kurtardığı Mersinli saldırgan kadar şanslı olma­yanlar da vardı. 2 Aralık 1984’te oynanan Kocaelispor-Beşiktaş maçının hakemi de İhsan Tü­re’ydi. Evsahibi maçı kazanırsa liderlik koltuğuna oturuyordu; ancak son dakikada gelen Be­şiktaş golü buna engel olmuştu. Kocaelisporlu futbolcular gole ofsayt gerekçesiyle itiraz etseler de Türe golü verdi ve ortalık karıştı. Takviye polis ve jandar­ma birliklerine rağmen olaylar bastırılamıyordu. Hakemler 2 saat statta mahsur kaldı ve ancak polis araçları eşliğinde ayrılabil­diler.

    Polislerin il sınırına ka­dar geçirdiği hakemler kendi araçlarıyla yola devam ederken, kendilerini otomobille gizlice takip eden 5 fanatik Kocaelispor taraftarı önlerini kesecek ve İhsan Türe’nin Tanrının Küçük Oğlu (2002) adlı anı kitabındaki anlatımıyla olaylar şöyle gelişe­cekti: “Ellerinde sopalarla ve galiz küfürlerle bizim arabaya hamle ettiklerinde beylik silahımı çekip havaya iki el ateş ettim ama adamlar bana mısın demiyor. Biri gömleğinin önünü yırtarak açtı, ‘vur ulan vur’ diye üstümüze geliyor. Ayaklarına doğru ateş edince bir an bocalar gibi oldular. (…) ‘Hepinize rest çekiyorum ama teke tek’ dedim, ‘en delikanlınız gelsin’. Yakın dövüş ve öldürme sanatını bilen bir hocaysanız, rakibin gücünden istifade ederek onu kolayca altedebilirsiniz. Ben o ana kadar yediğim küfürlerden ve çok stresli bir müsabakadan sonra kontrolümü tamamen kaybetmiştim. Ne olduğunu an­layamadan diz kapağına attığım tekmeyle rakibimi önce şoka sokmuş, sonra da çok rahat kırı­lan sağ omuz kemiğini kırmış­tım. Sonrası artık kolaydı. Kırılan burnu, dağılan çenesiyle, zanne­diyorum öldü diyerek onu hırıltı­ları ve kırılan kemikleriyle yerde bıraktım. Rakibime vurmaktan benim de iki el parmağım kırıl­mıştı (…) Dayak yiyen rakibim 1 yıl sonra elinde çikolata paketi ve çiçekle evime geldi. Yediği sopayı unutamamış”.

    Gundem_Hakem_9
    1966-1993 arasında hakemlik yapan İhsan Türe (ortada) kendisine yönelik iki saldırı girişimini sert bir şekilde bertaraf etmişti. Saldırganların talihsizliği, ünlü hakemin aynı zamanda dövüş sporları uzmanı bir astsubay olduğunu bilmemeleriydi.
  • Futbolun asırlık çınarı Vefa’lı ‘Kör Galip’in vedası

    Türk futbolunun 1920’lerde doğan kuşağının son temsilcisi Galip Haktanır 30 Eylül 2023’te, 102 yaşında vefat etti. “Kör Galip” olarak tanınan ve futbola Darüşşafaka’da başlayan Haktanır, döneminde de “3 büyükler” olarak kabul edilen Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe’de oynamış, 13 yıl formasını terlettiği Vefa’yı da “4. büyük” yapmıştı.

    Galip Haktanır 1921’de İznik’te doğdu; henüz bebekken ailesiyle Yunan işgalinden yeni kurtulmuş olan İzmir’e yerleşti. Babası, Fikret olan ismine kazanılan zaferin ardından Galip’i eklemişti. Futbol tarihimize “Kör Galip” lakabıyla geçmesine yolaçan hadise ise İzmir’deki ilk günlerinde yaşandı. Anne tarafı Balkan göçmeni olduğu için, aile Alsancak’ta Rumların boşalttığı bir eve yerleştirilmişti. Annesi evdeki mangalı yaktığı zaman, Yunan askerlerinin bunun içine sakladığı mermiler patladı. Parçalardan biri sağ gözünü sıyırarak geçerken Galip’in gözkapağı ve gözünün kalıcı şekilde aşağı doğru kaymasına yol açtı. Anılarında (Vefa’nın Galip’i, İletişim Yayınları, 2015) o olayı “doktorların dediğine göre sağ gözümün ve kapağının hareketini sağlayan sinirler harap olmuş. Böylece küçük yaşta Yunanların tuzağına düşen bir gazi olmuştum” diye anlatacaktı.

    Spor-1
    Vefa’nın 21 Eylül 1948’de İnönü Stadı’nda Yunanistan takımı Apollon’u 4-0 yendiği maça çıkan ilk 11’i. Ayaktakiler: Abdullah, Bülent Varol, Turhan, Muammer, Mustafa, Şükrü, Galip Haktanır. Oturanlar: Zeki, Tahtabacak İsmet, Recep, Nevruz.
     

    7 yaşındayken babasını kaybeden Galip, 1929’da İstanbul’a, Rami semtinde yaşayan dedesinin yanına gönderildi. 1932’de, ilkokulun 4. sınıfında sınavı kazanarak Darüşşafaka’ya girdi. Futbola burada, arkadaşlarıyla birlikte çoraplar ve yataklardan pamuk parçalarını sökerek yaptıkları bez toplarla başladı. Bez toplarla oynanan maçlar sayesinde okulda ünlenmişti. Büyükler bile kendi aralarındaki maçlarda onu takımlarına alıyorlardı. 1939’da 8. sınıfta okuduğu sırada, Haliç kıyısındaki Feneryılmaz kulübünün genç takımına katıldı. 9. sınıfta, Darüşşafaka Lisesi takımına girdi ve Taksim Stadı’nda yapılan okul maçlarında oynadı. Galip Haktanır futbolun dışında okul voleybol takımı kaptanı, masa tenisinde ortaokul birincisi ve ilk defa 1939’da düzenlenen Atatürk Koşusu birincisi olan komple bir sporcuydu.

    Okul maçlarında Beşiktaşlı yöneticilerin dikkatini çekince, sınıf arkadaşı kaleci Faruk Hızal’la birlikte siyah-beyazlı kulübün B takımına alındı. Santrfor olarak oynadığı maçlarda çok başarılı olunca A takımı kadrosuna da girdi. Ancak o tarihlerde öğrencilerin kulüplerde resmen oynaması yasaktı; bu nedenle A takımında ancak özel maçlarda oynayabiliyordu.

    Spor-2
    13 Ekim 1946’da Şeref Stadı’nda oynanan Beşiktaş-Vefa maçında şutu çeken Galip Haktanır. Beşiktaş’ın iki efsane futbolcusu Süleyman Seba (Haktanır’ın arkasında) ve Hakkı Yeten pozisyonu izliyor.

    11. sınıfa geçtiği sırada, bir yabancı takımla yapılan maçta, bir başka okul arkadaşının oynatılmamasını protesto ederek Galatasaray’a geçti. Henüz lise son sınıfta olduğundan, yine özel maçlarda oynayabiliyordu. Ancak sezon ortasında çoğunluğu Fenerbahçe’yi tutan lise arkadaşlarının onu yaka-paça sarı-lacivertli kulübe götürmesiyle, kendi ifadesiyle “metazori” biçimde Fenerbahçeli oldu. Burada oynadığı maçlarda, kapatılan Güneş kulübünden gelenler ve eskiler arasında takımın adeta ikiye bölündüğünü görmüştü. Beşiktaş’la yapılan bir maçta, bu durumun saha içine yansımasının ardından vapurla İstanbul’a geçerken Vefalı bir gruba rastlaması onun geleceğini şekillendirecekti. Darüşşafaka mezunu Vefalı futbolcu Latif, kendilerine katılmasını teklif edince Galip hiç düşünmeden kabul etti.

    Spor-3
    Galip Haktanır, 1948-1950 arası 6 kez millî formayı giydi.

    1942’de Darüşşafaka Lisesi’ni bitiren Galip Haktanır, 1942-43 sezonundan itibaren Vefa’nın lisanslı futbolcusu olarak İstanbul Ligi’nde oynamaya başladı. Artık çoğunlukla santrhaf olarak görev yapıyor, ancak takımın nerede eksiği varsa orayı dolduruyordu. Hatta bir maçta kaleci sakatlanıp çıkmak zorunda kalınca, kaleye bile geçmişti (o yıllarda sakatlık durumunda dahi oyuncu değiştirmek yasaktı). O zamanlar yaygın olan WM sisteminde, iki bekin ortasında oynayan santrhafların başlıca görevi, rakip santrforu tutmaktı. Ancak çok yönlü bir oyuncu olan Haktanır, santrhaf olarak başladığı birçok maçta takımı yenik durumdaysa forvete geçiyor ve attığı gollerle oyunun sonucunu değiştiriyordu. Aynı kuşağın futbolcusu olan Lefter, yıllar sonra bir söyleşide onun futbolculuk vasıflarını, “Vefalı Galip defansta tek başına konuşurdu. Ortada, sağda, solda, her yerde o idi. Bitmek bilmeyen bir enerjisi vardı” diyerek özetleyecekti. İslâm Çupi de 1940’ların sonundaki Millî Takım’ı analiz ederken şu satırları yazmıştı: “Santrhaf mevkii ise yumuşak stili, topa sahip olduğu an oyunu kontralara götürme anlayışı çok değişik, hatasız pas yüzdesi yüksek, defansif fonksiyonları bir forvet ustalığında yapan Vefalı Kör Galip’e bırakılmıştı. (…) Türk Millî Takımı kişisel yetenekleri ve yaratıcılıkları çok yüksek oyuncularla, saha içinde Bülent-Galip ikilisini defansta kullanım biçimi ile çeyrek yüzyıl sonra dünya futbolunun gündemine gelecek stoper-libero kavramlarını çok önceleri uygulamış filozof bir ekipti”.

    Galip Haktanır’ın katılmasıyla birlikte Vefa adeta seviye atlamıştı; daha önce İstanbul Ligi’nin orta sıralarında yer alan bir takımken artık dördüncülüğe yerleşmişti. Takımı için ne kadar önemli bir futbolcu olduğu, ayağı kırıldığı için hiç oynayamadığı 1944-45 sezonunda Vefa’nın yedinci olmasından anlaşılabilir. 15 ay sonra sahalara döndüğünde eskisinden de iyi durumdaydı. Bu durum takımın performansına da yansımıştı. Galatasaray’ı geride bırakan Vefa, tarihinde ilk defa ligi üçüncü sırada bitirdi. 1946-47 sezonuysa yeşil-beyazlı kulübün tarihindeki en parlak yıl oldu ve lig şampiyonluğu averaj farkıyla Fenerbahçe’ye kaptırıldı. Artık Vefa kulübü, spor basını tarafından günümüzdeki Trabzonspor’a benzer şekilde “dördüncü büyük” olarak görülüyordu.

    Spor-4
    Darüşşafaka Lisesi takımı 1939’da Taksim Stadı’nda. Futbolcuların soğuktan titrediğinin anlaşıldığı fotoğrafta, 18 yaşındaki Galip Haktanır sağdan üçüncü.

    Vefa’nın zirveye çıktığı bu dönemde Galip Haktanır da kendi kariyerinin zirvesine çıkarak Millî Takım’a seçildi ve 30 Mayıs 1948’de, İstanbul’da Avusturya’ya 1-0 yenildiğimiz maçta ilk defa ay-yıldızlı formayı giydi (bu maç İnönü Stadı’nda ve 12 yıl aradan sonra ülkemizde oynanan ilk millî maçtı). Galip Haktanır 1948-1950 arasında 5 defa A, 1 defa B olmak üzere toplam 6 defa millî oldu. O yıllarda millî maçların çok seyrek oynandığı ve ay-yıldızlı formanın adeta üç büyüklerin tekelinde olduğu gözönüne alındığında, onun ne kadar iyi bir futbolcu olduğu daha iyi anlaşılır. Bu dönem için belirtilmesi gereken bir diğer husus, Haktanır’ın Fenerbahçe’nin 1948’de Atina’ya, 1951’de Suriye ve Lübnan’a yaptığı seyahatlere katılmasıdır. Ayrıca 1950’de Galatasaray’ın Avusturya ve Yugoslavya ekipleriyle yaptığı maçlarda da oynamıştır. O yıllarda kulüplerimizin yabancı takımlarla yaptığı müsabakalar bir millî maç havasında oynandığından, diğer takımlardan mevkilerinin en iyisi olan iki veya üç takviye futbolcu alınıyordu. Galip Haktanır da böylece lise yıllarından sonra tekrar Fenerbahçe ve Galatasaray forması giymişti.

    Spor-5
    Galip Haktanır’ın Şeref Stadı’ndaki İstanbul-Peşte karmaları maçında rakip ceza sahasında oluşturduğu tehlike. 19 Ocak 1947.

    Baba Hakkı’nın, hakemlerin bile çekindiği otoriter bir kaptan olduğu herkesin malumudur. Vefa’da 24 yaşında kaptanlığa getirilen Galip Haktanır da bu türden bir futbolcuydu. Sigara içen takım arkadaşları onu görünce sigarayı telaşla gizlerdi. Hakemlerle diyalogunu ise, kendisinden dinlediğimiz bir anıyla örnekleyelim: “Bir Vefa-Galatasaray maçı yapıyoruz. Saha çamurluydu. Galiba ikinci devreydi. Bir baktım bizim Kazım sahanın dışına çıkıyor. ‘Gel buraya, nereye gidiyorsun?’ dedim. ‘Hakem beni oyundan attı’ dedi. ‘Nasıl atarmış, hadi gir oyuna devam et’ dedim. Oyuna girdi ve maç öyle bitti. Maçtan sonra anlattığına göre Galatasaraylı Coşkun Özarı ile birbirlerine çamur atmışlar. Hakem sadece Kazım’ın hareketini görünce çıkmasını söylemiş. Ben, ‘Bu oynayacak’ dedim mi oynardı o futbolcu, başkası müdahale edemezdi”.

    Spor-6
    1950’de Ankara’da oynanan Türkiye-Fransa B millî maçında Galip Haktanır takım kaptanıydı. Soldaki hakem, Türk futbolunun unutulmaz hakemlerinden Sulhi Garan (üstte). Galip Haktanır, Vefa’da antrenörlük yaparken bir Altınordu maçında (altta).
    Spor-8

    1950’de Galatasaray onu transfer etmek için 3 bin liralık çek vermişti. Ertesi gün evinin önüne toplanan taraftarların “bizi bırakma” ricaları üzerine hiç düşünmeden çeki Galatasaray’a iade etti. 3 yıl sonra Adalet kulübünün 7 bin liraya ilaveten ayda 800 lira maaş şeklindeki muazzam teklifini de reddedecekti. 1949’da millî maç için Viyana’ya gittiklerinde, bir spor mağazasını gezerken beğendiği yeşil-beyaz formaları satın alıp kulübüne hediye edecek kadar da eli açıktı.

    İlk defa 1964’te Manisa’da düzenlenen antrenörlük kursuna katılan Galip Haktanır, böylece Türkiye’nin ilk diplomalı antrenörlerinden oldu. Ancak onun antrenörlüğü daha Vefa’da oynadığı sırada genç takımı çalıştırmasıyla başlamıştı. Bu sırada Rahmi Denizöz ve Melih Ilgaz gibi yetenekli gençleri A takımına kazandırdı. 1951’de de A takımında hem oynamış hem antrenörlük yapmıştı. 1955’te futbolu bırakınca, para kazandığı esas işine, mobilyacılığa vakit ayırmaya başladı. Vefa’da oynarken Kapalıçarşı’da bir mobilya imalat ve satış dükkanı açmış, daha sonra mağazayı Bahariye Caddesi’ne taşımıştı. Ancak Vefa kulübü ne zaman kötü gidiş sonucu antrenörü gönderip başı sıkışsa onu çağırmış, o da kulübünün yardımına koşmuştu. Vefa dışında Eyüp, Süleymaniye ve Beylerbeyi kulüplerinde antrenörlük yaptı. Eyüp, onun çalıştırdığı 1959-60 sezonunda İstanbul Mahalli Lig şampiyonu oldu. Eyüp’ü çalıştırdığı sırada Vefa düşme tehlikesi yaşayınca yöneticiler yine ondan yardım istediler. Böylece sezonun son birkaç haftasında iki takımı birden çalıştırdı ve Vefa küme düşmekten kurtuldu. 1970’lerde antrenörlüğü bırakan Galip Haktanır, bu defa umumi kaptan ve futbol şubesi sorumlusu olarak Vefa’ya hizmete devam etti. 1974’te Türkiye Birinci Ligi’nden düşen Vefa, eski günlerine dönmek amacıyla 1980’lerin başında ülkemizdeki ilk sponsorluk anlaşmalarından birini yaparak Vefa Simtel adını aldığında, Galip Haktanır da bu girişimden ümitli olan yöneticilerden biriydi.

    Spor-7
    Turgay Şeren’in gazeteci dayısı Mithat Perin’le birlikte 1952-53’te çıkardığı Sinespor dergisinin kapağında dört büyük takımın kaptanları: Hüseyin Saygun (BJK), Fikret Kırcan (FB), Muzaffer Tokaç (GS), Galip Haktanır (Vefa) .

    Ne var ki bu birliktelik uzun sürmedi ve birkaç yıl sonra dağıldı. Vefa kulübüyse, en başarılı dönemini yaşadığı Kör Galip’in, Tahtabacak İsmet’in, Tenekeci Garbis’in oynadığı parlak günlerine dönemediği gibi zaman içinde Üçüncü Lig’e ve oradan amatör kümeye düştü. Bu çöküş sürecini üzüntüyle izleyen Galip Haktanır, belki o günlerin bir daha geri gelmeyeceğini de hissederek, futbol dünyamızda pek alışıldık olmadığımız şekilde anılarını kaleme aldı. Anılarını okurken Galatasaray’ın sunduğu imkanlardan duyduğu memnuniyeti ve okul arkadaşlarının zoruyla Fenerbahçe’ye götürülmesinden duyduğu üzüntüyü öğreniyoruz. Kendi kişiliği gibi mütevazı, iddialı hedefleri olmayan bir kulübün kaptanı ve en başarılı futbolcusu olarak futbol tarihimizin unutulmaz isimleri arasına girdi.

  • Bir şehir efsanesi: GS-FB dostluğu

    Bir şehir efsanesi: GS-FB dostluğu

    Türkiye’de futbol maçlarında olay çıktığı zamanlarda eski günlerin kavgasız, gürültüsüz maçlarından söz edip centilmenlik nostaljisi yapmak adettendir. Ancak bundan tam 90 yıl önce oynanan bir Galatasaray-Fenerbahçe maçında yaşananlar bunun pek de gerçek olmadığını ve futbolda şiddetin kökenlerinin çok eskiye gittiğini gösteriyor.

    Bundan 90 yıl önce, 12 Haziran 1925’te Galatasaray ve Fenerbahçe arasında Taksim Stadı’nda oynanan Tayyare Kupası maçı, son derece olaylı, kavgalı ve küfürlü geçmişti. Fenerbahçe’nin 1-0 kazandığı maça dönemin gazete ve dergileri de geniş yer ayırmış ve yaşananları eleştirmişti.

    O yıllarda çıkan Gol mecmuası, bugünkü spor gazetelerine benzer şekilde çoğunluğu futbol haberlerinden oluşan bir spor dergisiydi. 15 günde bir çıkan dergide, haberlerin yanı sıra maç analizlerine ve “tenkit yazılarına” da yer veriliyordu.

    Fenerbahçe kalecisi Şekip (Kulaksızoğlu) ve Zeki Rıza (Sporel) olaylı maçın devre arasında dinleniyor. Zeki Rıza limonunu bitirmek üzere.

    Dergi, olaylı Galatasaray-Fenerbahçe maçıyla ilgili de uzunca bir yazıya yer vermişti. İmzasız olmasına rağmen yazı büyük ihtimalle derginin yazı işleri müdürü Refik Osman Bey tarafından kaleme alınmış. Günümüzde futbol karşılaşmalarında önü alınamayan küfür ve şiddet olaylarının bir gelenekten beslendiğini açıkça ortaya koyan, “Galatasaray-Fenerbahçe Faciası” başlıklı yazıya bakılırsa seyircilerin küfürleri, oyuncuların tekme tokat kavgaları maçın önüne geçmiş. Tam 90 yıl önce yazılmış olan bu yazı, hiç şüphe yok ki herkese tanıdık gelecektir.

    Gol, Sayı: 2, 23 Haziran 1925

    İşte dergideki ‘Galatasaray-Fenerbahçe Faciası’ başlıklı yazı:

    Galatasaray-Fenerbahçe arbedesi, karışıklığı çok şükür ki nüfusça zayiat olmadan halkın yuhaları ve oyuncuların birbirlerini döğmeleri, tekmelemeleri arasında ve Fener’in bir gol yapmasıyla hitama erdi.

    “Ne facia idi! Bir ormandan odun yarar gibi birbirlerini baltaladılar. Birbirlerini döğdüler, birbirlerini tokatladılar! Ya hele o nihayetsiz küfürler ne idi! Hatta zavallı futbol oyunu bir aralık katır tepişmesine döndü. Oyun her dakikada duruyor her dakikada bir patırtı ve niza çıkıyordu.”

    Haftalardan beri sabırsızlıkla beklenen Galatasaray-Fenerbahçe Tayyare Kupası maçı yalnız davetiyeler elinde gelen birkaç yüz kişinin karşısında tatsız, cansız, tokatlı ve küfürlü bir boğuşmadan sonra nihayet buldu. Galatasaray-Fenerbahçe maçından bir gün evvel akşam gazetelerinin birinde:

    “İşte yarın herkes sarı-kırmızı ve sarı-laciverdin ne olduğunu anlayacaklardır” gibi deli saçmasını okurken içimden gülüyordum.

    1920’li yıllarda bir Galatasaray-Fenerbahçe maçı öncesinde Taksim Stadı’nın önünde bekleyenler. Eski maçlardan birinde çekilmiş bir fotoğraf da stada asılmış.

    Hakikaten sarı-laciverdin ve sarı-kırmızının ne meta‘ [mal] olduğunu anladık.

    Galatasaray-Fenerbahçe hadisesi spordaki ahlakın, terbiyenin seviyesini de gösterdi. Memleketin spor hayatındaki varlığını yaratan bu güzide kulüpleri ma‘hud maçtan evvel ve sonra birbirlerini severek, öperek ayrılmalarını görmek isterdik.

    Netice ne olacaktı? Bir kulübün diğer kulübe galebesi değil mi?

    Utanınız efendiler, utanınız!…

    Spor bu demek değildir. Karşı karşıya oynadığınız ve çarpıştığınız oyuncuların hepsi de bu mavi semanın altında beraber yaşadığınız, beraber bu havayı aldığınız kardeşlerinizdi.

    Ne facia idi! Bir ormandan odun yarar gibi birbirlerini baltaladılar. Birbirlerini döğdüler, birbirlerini tokatladılar!

    Ya hele o nihayetsiz küfürler ne idi!

    Hatta zavallı futbol oyunu bir aralık katır tepişmesine döndü. Oyun her dakikada duruyor her dakikada bir patırtı ve niza çıkıyordu. Ne oluyoruz? Neredeyiz?

    Herkese hamiyet, nezahet, ahlak tavsiye eden çorbacılar… Her gün ballandıra, ballandıra meddahlıklarını yaptığınız güzidelerinizi görünüz. Vay gidi güzideler vay! İşte arslanlar, kaplanlar, yavuzlar birbirlerini yediler ve stadyumda halk da bu boğa döğüşünü kemal-i zevkle temaşa etti. Sanki ortalıkta yenecek bir şikâr [av] mı vardı.

    Galatasaray kadrosunun, Taksim Stadı’nda 1924-28 yılları arasında çekilmiş bir fotoğrafı. Cengiz Kahraman arşivi

    Galatasaray-Fener faciasından sonra Fenerbahçelilerin taşkınlığı da ne idi? Kazanılan maşrapa [kupa] büyük bir merasimle Balıklı’ya Patrikhane’ye patrik gider gibi gürültülerle gitti!

    Bu çirkin hallerin fenalıkların en mühim sebeplerini bunlarda buluyoruz.

    Fenerbahçeliler maçı kazandıktan sonra Galatasaraylı kardeşlerinin ellerini sıkarak onları teselli edeceklerdi.

    İğrenç ve manasız bir surette devam eden bir kulüpçülük yüzünden aramızdan yarınki maçlarda birkaç kişi eksilecek ve yalnız sevdiklerimizi rahmetle anacağız.

    Veyahut mezar taşlarının üzerlerine “Galatasaray’dan şehit Ahmet Efendi”, “Fenerbahçe’den şehit Mustafa Efendi” gibi cümleleri ve medhiyeleri hatta mersiyeleri yazacağız ve hiç olmazsa içimizde cennetlik sporcular çıkmış olacaktır.

    Galatasaray-Fenerbahçe faciası; mahallelerdeki tulumbacı kavgalarını aratacak kadar parlaktı. Ne yazsak nafile! Yazıla yazıla bıkıldı. Biraz bu efendileri güzideleri, unutalım da belki akılları başlarına gelir.

    Birbirinizi yiyiniz, bol bol yiyiniz, katığınız kuvvetli olsun efendiler… 

    MAÇIN ELEŞTİRİSİ

    “Top havadan uçtu”

    Dergide bir başka imzasız “tenkit” yazısı ise “Galatasaray-Fener” başlığı ile çıkmıştır. Bu yazıda her iki takım futbolcularının maçtaki performansı yorumlanmakta ve eleştirilmektedir. Yazının giriş paragrafı şöyledir:

    “Galatasaray-Fenerbahçe maçının neresini tenkit etmeli ve tenkide nereden başlamalı. Bir maçı tenkit edebilmek için oyunun tarz-ı cereyanını, sanatını, inceliğini görmek icap eder. Top havadan oynandı, havada uçtu. Ne Fenerbahçe’nin ‘kombinezonu’ ne Galatasaray’ın seri akını vardı”. Yazının devamında her iki takımın 11’inde görev alan futbolcuların teker teker performansları değerlendirilmekte eleştiriler, övgüler sıralanmaktadır. İşte bunlardan bazıları:

    FENERBAHÇE

    “Kaleci Şekip Bey; uzun zamandan beri Fener kalesinde göremediğimiz bu kaleci, maç esnasında her zamanki gibi asabi idi. Top tutarken adeta titriyordu.

    Kadri Bey (Müdafaa hattı): Kadri Bey, Fenerbahçe müdafaasında ve takımında en iyi oynayan oldu.

    İsmet Bey: Merkez haf (orta saha) oyuncusu İsmet Bey’e gelince; eski asabiyetinden, çocukluğundan eser yoktu. Kendisine karşı yapılan korkunç favullere rağmen aldırmıyordu. Pasları yine mükemmeldi. Yan pasları, plase şutları kuvvetli idi.

    Zeki Bey (Muhacim hattı): Zeki Bey’in oyunun sonlarına doğru takımını galibiyete isal etmekle (taşımakla) beraber on metre dahilinde kaçırdığı ve dışarı vurduğu şutlar şerefini hırpalayacak kadar büyük nakısalardandır (eksikliklerdendir)”.

    GALATASARAY

    “Kaleci Ulvi Bey: Galatasaray’ın ve spor hayatının en genç kalecisi olan Ulvi Bey de geçen tenkitlerimizden sonra kusurlarını görmemek çok şayan-ı memnuniyettir. Topları muntazam tuttu, hele Alaaddin Bey’in iki şutunu büyük bir maharetle atlattı.

    Mehmet Bey (Müdafaa hattı): Yalnız yemek için yaratılmış; işi gücü adam yemek, tehlikeli mıntıkaya bir oyuncu geldiği zaman tekme vurmaktır. Bu futbol zeka oyunudur.

    Kemal Bey (Merkez haf hattı): Bugün müdafaa gibi oynadı. Diğer oyunları daha güzeldi. Çok geri kalıyordu. Havada iken topu kapması cidden iyi idi.

    Leblebi Mehmet (Muhacim hattı): Galatasaray’ın ve Türkiye’nin en iyi sağ muhacimi (sağ açığı) olan Leblebi, dün yine güzel oynadı. Aldatma pasları, sürüşleri çok güzeldi. Kornerleri mükemmeldi.

  • Önce vatan sonra kupa

    Önce vatan sonra kupa

    Bu sezon 19. şampiyonluğunu kazanan Fenerbahçe’nin tarihi hem sportif başarılardan hem de kahramanlık hikayelerinden yana zengin. Kulübün ilk tüzüğünün ikinci maddesi, kurucularının vatan savunmasında üstlendikleri rolün en önemli tarihsel kanıtını sunuyor.

    Sultan 2. Abdülhamit döneminde, Müslüman Türkler için cemiyet kurmak ve mevcut cemiyetlere üye olmak yasaktı. O yıllarda futbol Müslümanlar tarafından günah sayıldığından, özellikle İstanbul’da gayrimüslimler, Levantenler ve Avrupalılar tarafından ilgi görüyor, Kadıköy’ün çayırlarında top koşturan İngilizlere ancak Rum gençleri eşlik edebiliyordu.

    Ülkemizde ilk futbol maçları 1870’li yıllardan itibaren önce İzmir ve o dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu toprakları içerisinde yer alan Selanik’te oynanmaya başlamıştı. 1894 yılında İzmir’de İngilizler tarafından kurulan “Football Club Smyrna” takımını, 1897 yılında İstanbul’da, İngiliz, Rum ve Ermeni gençlerinden meydana gelen “Kadıköy Football Association” takımının kuruluşu izleyecekti.

    Önce vatan sonra kupa
    Fenerbahçe’nin ilk şampiyon kadrosundan Ahmet İzzi Bey Çanakkale’de şehit düştü.

    Futbola düşkün Türk gençleri futbol takımı kuramıyor, Müslüman kimlikleriyle varolan takımlara giremiyordu. Bu hevesli gençlerden bazıları takma isimlerle yabancı takımlarla sahaya çıkıyordu ama sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Çoğu, yabancılar arasındaki maçları izleyip iç geçirmekle yetinmekteydi.

    1907 yılının bir bahar akşamüstü, futbol tutkunu Kadıköylü üç genç bugünkü Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın yükseldiği Papazın Çayırı’nda yabancı takımların bir maçını izlemiş Moda’daki evlerine doğru yürüyorlardı. Nurizade Ziya Bey (Songülen), Ayetullah Bey ve Necip Bey (Okaner) adlı üç gencin de aklında aynı soru vardı: “Neden biz de bir takım kurup onların karşısına çıkmayalım?”

    Önce vatan sonra kupa
    Gayemiz, gençleri savaşa alıştırmak
    Kulübün takip ettiği maksat ve gaye, memlekette terbiye-i bedeniye ve fikriyenin tamimine çalışmak ve şübbân-ı vatanı mübâreze-i hayata ve meşâkk ve esfâr-ı askeriyeye alıştırmaktır (Kulübün kuruluş amacı, ülkede bedensel ve zihinsel eğitimin yayılmasına çalışmak, vatan gençlerini hayat kavgasına, zorluklara ve savaş şartlarına alıştırmaktır).
    Önce vatan sonra kupa

    Yolda başlayan bu sohbet Necip Bey’in Moda Beşbıyık Sokak’taki evine (bugünkü Lütfü Bey Sokak’ın olduğu yerde) geldiklerinde bir kulüp kurma fikrine dönüşmüştü. Hararetle konuşmayı sürdürdüler. En önemli mesele para meselesiydi. Aileden zengin Nurizade Ziya para işini halledeceğini söyledi. Sıra takımın ismine gelmişti. Oturdukları salonun penceresinin tam karşısında Fenerbahçe Burnu ve üzerindeki mehtap görünüyordu. Ayetullah Bey, “Şu güzelliğe bakın” deyince üçü de manzaraya baktı ve hepsinin ağzından aynı isim döküldü: Fenerbahçe.

    Önce vatan sonra kupa
    İlk iki kupa Fenerbahçe futbol takımının 10 Eylül 1909’da Strugglers’i 1-0 yenerek kazandığı ilk kupa.
    Önce vatan sonra kupa
    İlk iki kupa 1911-1912 sezonunda İstanbul Lig’ini birinci bitiren Fenerbahçe’nin ilk şampiyonluk kupası.

    Kulübün ilk rengi olan sarı-beyaza da karar verilince Fenerbahçe efsanesinin doğuşu tamamlanmış oldu. Ertesi gün Beyoğlu’ndaki meşhur Baker mağazasından forma, şort, top ve ayakkabı alınacak, Galata’daki bir matbaaya antetli zarf ve kağıt siparişi verilecekti.

    Önce vatan sonra kupa
    Fenerbahçe’nin ilk amblemini 1910’da Topuz Hikmet tasarlamıştı.

    23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesi bütün ülkede sevinçle karşılanırken, halk Meclis-i Mebusan adlı Millet Meclisi’nin kurulmasıyla gelen özgürlükleri kutluyordu. Ülkeye gelen özgürlükler arasında dernek kurma özgürlüğünün tanınması da vardı. Bir jimnastik kulübü olarak 1903 yılında kurulan ve daha sonra kovuşturmaya uğrayıp “futbol oynamamak kaydıyla” özel izin verilen Beşiktaş ile Fransız Mektebi Takımı hüviyetiyle bir futbol kulübü olarak 1905 yılında kurulan Galatasaray yasal birer kuruluş durumundaydı. Meşrutiyetle birlikte o güne kadar varlıklarını kayıtlara geçiremeyen diğer Türk kulüpleri, tescil işlemlerini yaptırarak resmi birer kuruluş haline gelmeye başladılar.

    Fenerbahçe Futbol Kulübü kurucu üyeleri de Nurizade Ziya Bey (Songülen) başkanlığında Üsküdar Mutasarrıflığı’na müracaat ettiler ve 24 Aralık 1908 Cuma günü kulüp kuruluşlarını mutasarrıflığa onaylattılar. Fenerbahçe Futbol Kulübü’nü takiben; Vefa, Anadolu, Beykoz futbol kulüpleri de 1908 senesinde kuruluşları onaylanan öncü Türk futbol kulüpleri arasında yerlerini aldılar.

    Fenerbahçe Futbol Takımı, 1909-1910 sezonunda ilk kez katıldığı “İstanbul Şampiyonluğu Ligi”ni 1911-1912 döneminde hiç yenilmeden kazandı. Bu ilk şampiyonlukla İngiliz ve Rum takımlarının şampiyonlukları sona erdi ve bu tarihten itibaren Türk futbolundaki şampiyonluklar artık tamamen Türk takımlarının tekeline geçti.

    ‘Fenerbahçe asi kuvvetlere silah ve cephane yolluyor’

    Mücadele yeşil sahalarla sınırlı değildi fenerbahçe için. İlk şampiyon kadrodaki futbolculardan Sadık, Ahmet İzzi ve Arif Beyler Çanakkale’de şehit olmuş; Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Anadolu’ya silah aktarmada sporcu ve üyeler etkin bir rol oynamıştı.

    Bu harekâtın ilk merkezi, aynı zamanda askerî depo olan Haydarpaşa’daki Askeri Tıbbiye binasıydı. Fenerbahçe üyelerinin büyük bölümünü oluşturan tıbbiye öğrencileri, işgal kuvvetlerince el konulmuş cephaneyi Selimiye Kışlası’ndan çalarak Tıbbiye binasına gizliyor, geceleri Karacaahmet Mezarlığı’ndan sırtlarında taşıyarak Dereağzı’ndaki kulüp binasına ulaştırıyordu. Sandallarla Moda Burnu açıklarındaki taka ve mavnalara boşaltılan malzeme, buradan Boğaz’ı geçip Karadeniz’e açılarak, Anadolu Hükümeti’nin tek iskelesi olan İnebolu’ya ulaşıyor, oradan da Anadolu içlerine gönderiliyordu.

    Önce vatan sonra kupa
    Kurtuluş Savaşı’nda Fenerbahçe üyelerinin Anadolu’ya silah kaçırmasını anlatan bir canlandırma kulubün müzesinde bulunuyor.

    “Futbolda 50 Yıl Yaşadıklarım” adlı kitapta Yavuz İsmet (Uluğ) konuyla ilgili anılarını şöyle anlatır: “Tıbbiyenin beşinci sınıfına gelmiştim. Fenerbahçeli futbolcu, atlet, boksör 14 sporcu Selimiye Kışlası’nın cephanelerine dadanmıştık. Gece olduğu zaman sessizce, başında nöbet beklenen cephaneliklere sokuluyor, mavzerleri teker teker çalarak sırtımızdaki çuvallar ile İbrahim Ağa Çayırı’na taşıyorduk. Çayırda milislerimizle buluşup silah çuvallarını onlara teslim ediyorduk. Onlar da Atatürk ordularına ulaştırmak üzere Karadeniz sahillerine götürüyorlardı. Cephaneliklerden silah çalmamız aylarca sürmüştü.”

    İşgal ordularının komutanı General Harrington’ın 1920’de kulübün kapısına 2,5 ay süreyle kilit vurması da Fenerbahçe’nin milli mücadeleye verdiği desteğin kanıtlarından sayılmalıdır. Generalin kulübe yolladığı kapatma kararında şu üç madde vardır:

    1- Fenerbahçe Kulübü, İttihat ve Terakki Fırkası’nın bir şubesi olup, siyasi faaliyetler için maske olarak kullanılmaktadır.

    2- Fenerbahçe Kulübü, Müttefik Kuvvetler’e karşı düşmanca tutum izlemektedir.

    3- Fenerbahçe Kulübü, Anadolu’daki asi kuvvetlere silah ve cephane sağlayıp asker göndermektedir.