Etiket: feminizm

  • Savaşta ‘buyrun fabrikaya’ barışta ‘hadi şimdi yuvaya’

    Savaşta ‘buyrun fabrikaya’ barışta ‘hadi şimdi yuvaya’

    “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabalarının bir parçası.

    Dünyanın yarısını teşkil eden bir grubun asırlar­dır daha az hakka sahip olması ve bunun yakın zamana kadar geniş ölçüde son derece olağan kabul edilmesi gerçek­ten düşündürücü bir mesele. Üstelik bu, sadece dünyanın belli başlı bölgelerine has bir durum da değil.

    Modern dünyanın önemli ülkelerinden, endüstri devi, milyarder, para babası, fab­rikalar sahibi Alman Federal Cumhuriyeti’nde mesela -aklım­da yanlış kalmadıysa- kadınlar 50’li yılların sonuna dek kocala­rının ya da bekarlarsa babaları­nın izni olmadan sürücü ehliyeti alamıyor; 60’lı yılların sonuna dek bir başlarına gidip bir ban­kada hesap açamıyor; bankacılık işlemi yapamıyor. Yetmedi, yine Almanya’da 1977’ye kadar, evli bir kadının kocasının yazılı izni olmadan işe girip çalışması ya da iş kurması bile yasak. Ülkenin daha muhafazakar eyaletlerinde, mesela kadın öğretmenler evlen­dikleri anda öğretmenlikleri de sona eriyor. Artık çocuklar “fräu­lein meier” derken durduk yere “frau meier” demeye başlarlarsa kafaları karışır diye midir, nedir bilmiyorum.

    Tabii ilginç olan, kadınla­rın çalışmasına bu denli güç­lük çıkartan Alman Federal Cumhuriyeti’nin o meşhur “wirt­schaftswunder” yıllarında ihtiyaç duyduğu işgücünü başta Türkiye, İspanya, Arnavutluk, Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerden ithal etmesi; üstelik gelen “misafir işçiler”in karı-koca ikişer vardiya çalışmasına da hiç ses çıkarma­ması. Yani “Almanya Acı Vatan” filmindeki Hülya Koçyiğit, bir başına çıkıp geldiği Almanya’da çalışıp parasını kazanırken, Almanya’daki bir kadının Hülya Koçyiğit’in çalıştığı bandın ya­nında çalışması ancak ve ancak kocasının iznine bağlıydı.

    baris_uygur_2
    Kadınlar için oy hakkı talep eden Almanca afiş, 8 Mart 1914.

    Ha günümüzde güllük gülistanlık mı her şey? Aile içi tecavüze karşı yaptırımlar, Avustralya’da 1990, ABD’de 1993, Fransa’da 1994, Almanya’da 1997, İzlanda ve Belarus’ta ancak 2018’de kanunlaştı. Bugün dünyanın dörtte birinde de yasak falan değil; Türkiye’de 21. yüzyılda aile içi tecavüzü şevkle savunan profesör var. Üstelik bir alanda iyileşme var sanılır­ken, diğer tarafta daha da geriye gidebiliyor kadınların durumu: “Kadın sünneti” diye bir kavram sadece Sahralatı Afrikasında bir korkunç gelenekken, uluslararası kadın hakları kuruluşları yıllarca mücadele edip bu uygulamayı Afrika’da bir hayli azalttı ama, “whack-a-mole” misali bu sefer Irak’a, Afganistan’a, Suriye’ye fa­lan sıçrayıverdi. Kadın düşmanı ve kadın sünneti vaaz eden şeyh­ler bölge diktatörleri tarafından koruma altına alındı. Düşünün artık, gidilecek ne çok yol var.

    Tabii bunları Süleyman Demirel’in meşhur “Devlet Kürt olan vatandaşına kötü davranı­yor da, Türk olan vatandaşına daha mı iyi davranıyor?” lafı gibi; “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Zira dünyanın en büyük “azınlığı”, yine o dünyanın işine geldiğinde çalışma hayatı­na da atılıyor; erkeklerle eşit de oluyor; üzerine düşen/kendisine verilen görevleri yerine getiriyor; ama devran dönünce gerisin geri evine yollanabiliyor.

    Kurtuluş Savaşı edebiyatında aradabir karşımıza çıkan bir “şehirli şaşkınlığı” vardır: Roman karakterleri veya tanıklar, savaş yıllarında erkeklerin çoğu cephe­ye gittiği için şehirlerde sokak te­mizliğinden fabrika işçiliğine her tür işte kadınların da çalışmaya başladığını kimi zaman şaşarak kimi zaman kızarak aktarır. Bu tabii Türkiye’ye has bir durum değil; zira 1. Dünya Savaşı’nda, savaşa giren tüm ülkelerde bir de “Vatan Cephesi” teşkil edilmiş; ülkelerin halkları topyekun hem cephede hem de şehirlerde ağır­lıklı olarak savaş için çalışmış.

    baris_uygur_1
    2. Dünya Savaşı döneminde hazırlanmış ABD’nin savaş propagandası görsellerinden. 1980’lerden itibaren feminist hareket tarafından da kullanılmıştı. Çizim: J. Howard Miller, 1943.

    Eğer aklımda yanlış kalma­dıysa dünya halklarının çoğu 1. Dünya Savaşı’na katılmakta is­tekli olduğundan; garibim İtalyan fütürist ressamları bile gönüllü olarak cepheye koştuğundan, bu gerideki cepheyi örgütlemek zor olmamış. Erkekler savaştayken kadınlar her tarafta çalışmaya başlamış. Lakin savaş bitip de oğlanlar eve dönünce, kadınlara “hizmetiniz için teşekkürler” de­nilmiş ve kadınlar tekrar evlerine gönderilmiş; erkekler de kaldık­ları yerden devam etmişler. Hani bazen “Cumhuriyet kurulduktan sonra kadının işgücüne katılımı azaldı” diyen arkadaşlar, bu duru­mun evrenselliğini ve zaten cum­huriyet öncesi kadının işgücüne katılımının da sadece seferberlik dönemiyle sınırlı olduğunu feci şekilde ıskalıyor. Neden, bilemem (Ha tabii bunlar şehirler için geçerli. Zira köyde asıl çalışanın genellikle kadın olduğunu, tüm “aktörler”in köy kahvesinde otu­rup “aktristler”in tarlada çalıştı­ğını zaten biliyoruz).

    Bu “Vatan Cephesi” operas­yonu 2. Dünya Savaşı’nda da yaşanmış. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaş propa­gandası, savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabası. Komik ama belki de istemeden 2. dalga feminizmin temellerini atmış bile olabilirler bu çabayla.

    Ama öyle ya da böyle ABD’de, Alman Federal Cumhuriyeti’nde, Fransa’da, İngiltere’de kadınlar özellikle 2. Dünya Savaşı sonra­sında zorlu mücadeleler vererek, örneğin kocanın izni olmadan da işe girip çalışabilme, babaya sormadan da ehliyet alıp araba kullanabilme, kimseye hesap vermeden bankada hesap aça­bilme gibi temel haklarını söke söke, tabiri caizse tırnaklarıyla kazıyarak almışlar. Tıpkı öncül­lerinin seçme/seçilme, kanun önünde eşitlik haklarını söke söke koparmaları gibi.

    Zaten bu hak kısmının da, sen talep bile etmeden “al gülüm” diye tepeden altın tepsi içinde verileni değil de, böyle tırnaklarla kazınarak kazanılanı daha bir lezzetli galiba.

  • Varoluşçu düşüncenin ve feminist hareketin öncü ismi

    “On ne naît pas femme; on le devient”: “Kadın doğulmaz, kadın olunur”. Simone de Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet adlı eserindeki bu açılış cümlesi, onun bakışaçısını özetliyordu. 20. yüzyıl felsefesine ve 2. dalga feminizme damgasını yazan Fransız yazar, özgün düşünce ve kavramlarıyla “dişi” kaderin/kimliğin yapısını sorguladı, sergiledi.

    Fransız varoluşçuluğunun ve biyolojinin kader olma­dığını savunan 2. dalga feminizmin önemli düşünür­lerinden Simone de Beauvoir… Onun fikirleri ve felsefi eserleri, erkek egemen akademinin de etkisiyle sevgilisi Jean-Paul Sartre’ın gölgesinde (!) kalmıştı. 1. Dünya Savaşı sırasında fakir­leşen -bir zamanların varlıklı-burjuva sınıfından bir ailenin kızıydı Simone de Beauvoir. İyi bir eğitim almış, henüz okul yıl­larında Maurice Merleau-Ponty, Claude Levi-Strauss gibi gele­ceğin önemli entelektüelleriyle tanışmıştı. Ömrü boyunca da Fransa’nın önde gelen akademik çevrelerinin içinde olacaktı.

    Sartre’la da yine gençlik yıllarında tanışmıştı; araların­daki ilişki onun ölümüne (1980) kadar sürecekti. Beauvoir, hem romanları hem felsefi eserle­riyle çok üretken bir yazardı. 1947’de yayımlanan Belirsizlik Ahlakı Üzerine, bugün varoluşçu düşüncenin önde gelen eserle­rinden biri olarak kabul ediliyor. Feminist hareket ve düşünce­nin mihenk taşlarından İkinci Cinsiyet eseri ise 1949’da çıktı. Çok ses getiren eser, Freud, En­gels ve Alfred Adler’ın kadınlar üzerine yazmış oldukları tezleri eleştiriyor ve toplum içerisinde cinsiyetin inşaı üzerine önemli savlar geliştiriyordu. Simone de Beauvoir Konuk Kız, Başkalarının Kanı ve Herkes Ölümlüdür gibi kurgu eserler yazdı; Mandarin­ler adlı romanı ile 1954’de Fran­sa’nın prestijli edebiyat ödülü Goncourt’u kazandı.

    Tarihte_Bu_Ay_1
    Beauvoir ve Sartre, devrimin erken dönemlerinde Küba’yı ziyaret edip Che Guevara ile röportaj yapmışlardı

    1-Sartre’ın gölgesi değildi, özel-özgün bir filozoftu

    Simone de Beauvoir’ın varo­luşçu felsefeye katkısı 90’lara kadar Sartre eksenli okunageldi. Genel kanı uzun süre, Sartre’ın varoluşçuluğuna Beauvo­ir’ın sadece feminist düşünce açısından katkı yapmış olduğu yönündeydi.

    İki düşünür, yakın ilişkileri nedeniyle birbirlerinin yazıla­rını yayımlanmadan önce okur ve bunlara katkıda bulunur­lardı. Beauvoir, kendine özgü varoluşçu bir fenomenoloji oluşturmuştu. Sartre dışında Heidegger, Kojeve, Husserl ve hatta Hegel’den esinlenerek -Sartre’ın mutlak özgürlük konseptine karşı çıkarak ve ondan farklı- bir özgürlük kon­septi oluşturmuştu. Belirsizlik Ahlakı Üzerine’de yine Sartre’ın Varlık ve Hiçlik eserindeki bilinç (zihin değil) gövde düalizmine karşıt ve onun yerine temel bir belirsizlik sunuyordu. Onun mücadelesi, toplumdaki ve hatta akademideki erkek egemen ba­kışaçısına karşıydı; bu nedenle felsefe alanında hakettiği yeri bulamadı. Ancak günümüzde Beauvoir hakkındaki bu yanlış kanı değişti; eserleri, barındır­dıkları özgün düşünce/konsept­lerle varoluşçu felsefe kanonuna (veya temel eserler arasına) girdi.

    France, Paris: Proces de l'ecrivain Georges Arnaud
    Feminist hareketin öncü isimlerinden Simone de Beauvoir, hayatı boyunca Fransa’nın önde gelen akademik çevrelerinin içinde olmuş ve varoluşçu felsefeye özgün katkılarda bulunmuştur.

    2-Karıştığı skandallar

    Beauvoir’ın da Jean-Paul Sartre’ın da, ilişkileri sırasında birçok farklı sevgili­leri oldu. Simone de Beauvoir biseksüeldi ve hemcinslerinden de sevgilileri vardı. Öğretmen olarak görev yaptığı Paris’teki Moliere Lisesi’nde, henüz 15-16 yaşında olan kız öğrencisini istismar ettiği, Bianca Bienenfeld hatıratını yayımladığında ortaya çıkacaktı. Beauvoir’ın cinsel istismar konusundaki tartışmalı yaklaşımı 1977 ve 1979’da ya­yımlanan Fransa’daki “Rıza Yaşı Yasalarına Karşı Dilekçe”lerle devam etti. Cinsel ilişkide rıza yaşının 13’e kadar indirilmesini öneren ve aslında pedofilinin ya­sallaştırılması talebinde bulunan dilekçelerde dönemin Foucault, Sartre, Deleuze, Barthes, Lyotard ve daha birçok önde gelen doktor, psikolog ve düşünürünün de imzası vardı!

    3-‘Feminizmin kahramanı’ yaftasını kabul etmedi

    1. dalga feminizm, kadınların oy hakkı, hukuk karşısında eşitlik gibi temel hak ve özgürlükle­rini savunurken, Beauvoir’ın öncülerinden olduğu 2. dalga feminizm kadınların aile içinde, işyeri ilişkilerindeki konumla­rına, cinsellik konusuna ve fiili eşitsizliklere yoğunlaşıyordu. İkinci Cinsiyet adlı eseri toplum­sal cinsiyet konusunu tartışmaya açmış ve büyük yankı uyandır­mıştı. Feminist hareketin ve düşüncenin önemli (belki de yaşadığı dönemde en önemli) sesi olduğunu bilmesine rağmen, kendine biçilen “feminist teori­nin şöhreti/ünlü ismi” kalıbını röportajlarında da, özel hayatın­da da hiçbir zaman kabul etmedi. Bir röportajında neden “pozitif kadın kahramanlar” yaratmadığı sorulduğunda, bunun “anlamsız ve problemli” olduğu söyleyecek­ti. 1974’de Fransız L’Arc dergisi­nin bir sayısını kendisine ithaf etme önerisini kabul etmedi; bir grup feministin çalışmaları üze­rine odaklanılmasını önerdi.

    Tarihte_Bu_Ay_3
    Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet kitabının özel tasarımlı ve sayılı sayıdaki ilk baskısı. Kitap kapağını ünlü modernist ressam Mario Prassinos tasarlamıştı.

    4-Ömrünün büyük bölümünü seyahatlerde geçirdi

    Beauvoir, genellikle beraberinde Sartre’ın da olduğu birçok seya­hate çıktı. Bunların bir kısmında gittiği yerlerin önemli devlet adamlarıyla görüştü; onlarla röportaj yaptı ve dönemin güncel siyasi konularında aktif rol aldı. Küba Devrimi sonrası Küba’ya gitti; İsrail ile Mısır arasındaki 6 Gün Savaşı patlak vermeden önce iki ülkeye ziyarette bulun­du. ABD’ye, Sovyetler Birliği’ne, Çin Halk Cumhuriyeti’ne giderek buralarda görüşmeler yaptı.

    Belirli bir amacı olan tüm bu gezilerin haricinde en çok gitmeyi ve yaşamayı sevdiği yer ise Roma’ydı. 1950 ve 1960’larda Sartre’la Roma’ya gelir, yılın 3-4 ayını burada geçirirlerdi. Aynı pansiyon ve otellerde kalır, çokça gelmiş olmalarına rağmen turis­tik turlara katılırlardı. Roma’daki arkadaşları Carlo Levi, Alberto Moravia ve Renato Guttuso gibi Sol görüşlü İtalyan yazar ve sa­natçılardı.