Etiket: fatih terim

  • Yaşlı Kıta’nın genç turnuvası: Avrupa Futbol Şampiyonası

    Yaşlı Kıta’nın genç turnuvası: Avrupa Futbol Şampiyonası

    Avrupa futbolunun millî takımlar düzeyinde en büyük organizasyonu 14 Haziran’da Almanya’da başlıyor. Türkiye’nin de katılacağı Euro 2024 şampiyonu, 14 Temmuz’da final maçıyla belli olacak. Portekiz, Çekya ve Gürcistan’la aynı grupta yer alan ay-yıldızlılar, 1960’tan beri bu şampiyonada 6. defa boy gösterecek. 64 yılın unutulmazları…

    Avrupa Futbol Şampiyo­nası, Dünya Kupası’ndan 30 yıl sonra düzenlen­meye başlasa da, fikir aslında daha önce ortaya atılmıştı. 1927’de Fransa Futbol Federas­yonu Başkanı Henri Delaunay, Avrupa’nın da kendisine ait bir turnuvası olması gerektiğini savunuyordu. Dünya futbolunun patronu, FIFA Başkanı Jules Ri­met teklifi elinin tersiyle iterken, kendi organizasyonunun peşine düşmüştü. 28 Mayıs 1928’deki FIFA Kongresi’nde ilk Dünya Ku­pası’nın 1930’da düzenlenmesine karar veriliyor; bu onur bağım­sızlığının 100. yılını kutlamaya hazırlanan Uruguay’a bahşedi­liyordu.

    1954’te UEFA’nın (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği) kurulmasından sonra Danimar­kalı Ebbe Schwartz başkanlık koltuğuna otururken, Delaunay genel sekreter olmuştu. Fran­sız yöneticiye göre nasıl Güney Amerika Futbol Konfederasyo­nu’nun Güney Amerika Şampi­yonası, FIFA’nın Dünya Kupası varsa, Yaşlı Kıta’nın da kendisine ait bir organizasyonu olmalıydı. 1955’te ölen Delaunay, fikrinin hayata geçtiğini göremeyecekti.

    Delaunay’in oğlu Pierre, hayatı boyunca Jules Rimet’nin gölgesinde kalan babasının düşünü gerçekleştirmeye kararlıydı, ancak bu pek ko­lay olmayacaktı. Kimileri maç takviminin çok dolu olduğunun altını çizerken, İngiltere Futbol Federasyonu Başkanı Sir Stanley Rous organizasyonun aşırı ticari bulunmasından endişeliydi. Yine de 27 üyenin 15’i turnuvanın lehi­ne oy verdi. Şampiyona 1960’ta başlayacak, 4 yılda bir düzenle­necekti (günümüze kadar bunun tek istinası pandemi döneminde yaşandı; covid-19 nedeniyle Euro 2020, 2021’de yapıldı).

    6 Temmuz 1960’ta Avrupa Uluslar Kupası adıyla başlayan organizasyonun ismi 1968’de Avrupa Futbol Şampiyonası olarak değişti. 1996’dan bu yana ise, düzenlendiği tarihin önüne eklenen “Euro” ibaresiyle anılıyor (Daha 1927’de Avrupa Futbol Şampiyonası fikrini ortaya atan ilk UEFA Genel Sekreteri de unutulmamıştı. Arthus-Bert­rand’ın tasarladığı 42 santimetre uzunluğundaki 6 kilogramlık Henri Delaunay Kupası, 12 orga­nizasyonda kullanıldıktan sonra EURO 2008’de ise biraz değişik­liğe uğradı, biraz da büyütüldü).

    1960’taki ilk turnuvanın elemelerinde 17 takım kozlarını paylaşmıştı. Turnuvaya başta karşı çıkan Federal Almanya, İtalya ve İngiltere gibi köklü ülke­ler yoktu. Bugünden farklı olarak elemeler değişik tarihlerde oy­nanıyordu; eşleşmeler arasında aylar vardı.

    Kaderin cilvesi, Türkiye’nin karşısına 1923’te tarihindeki ilk millî maçı yaptığı Romanya düşmüştü. 2 Kasım 1958’de Bük­reş’teki ilk randevu oldukça sert geçmiş, kaptan Turgay Şeren ilk yarıda sakatlanmıştı. Tabelada yazan 3-0’lık sonuç ağırdı. 26 Nisan 1959’daki rövanşta Lefter 2 gol atsa da rakip tur atlamıştı.

    2. turda Romanya-Çekoslo­vakya, Fransa-Avusturya, Por­tekiz-Yugoslavya eşleşmelerinin maçları yapılabilirken, General Franco idaresindeki İspanya, Sovyetler Birliği’ne gitmeyi reddedince elendi ve ilk yarı finalist Sovyetler oldu. Diğer eşleşme­lerden Yugoslavya, Fransa ve Çekoslovakya zaferle çıktılar. Artık 24 takımın mücadele ettiği organizasyona, 1960’ta sadece bu 4 ülke katıldı. Zamanla ekiplerin sayısı arttı; 1980’de 8, 1996’da 16 takımın mücadele ettiği şampi­yonada 2016’dan bu yana 24 ülke kozlarını paylaşıyor.

    Organizasyonun en başarılı ülkeleri 3’er defa zafere ulaşan Almanya ve İspanya. Katıldığı 5 turnuvada 14 defa fileleri sarsan Cristiano Ronaldo, şampiyonada en çok gol atan oyuncu unvanını koruyor.

    İşte 10 kareyle turnuvanın unutulmazları…

    1960

    ‘Pazartesi’ coşkusu

    1960’taki ilk turnuvanın yarı final randevularında, evsa­hibi Fransa’yı 5-4’lük skorla deviren Yugoslavya finalist olurken, Sovyetler Birliği de Çekoslovakya’yı 3-0’la geç­mişti. Bu maçın en unutulmaz anı, Sovyetler’in kalecisi Lev Yaşin’in şanından korkan Josef Vojta’nın penaltıyı auta atmasıydı. Kariyeri boyunca 150’den fazla penaltıyı kurtardığı iddia edilen file bekçisi, ülkesinin en büyük teminatıydı. 10 Temmuz’daki Yugoslavya-Sovyetler Birliği finali ise normal süresi 1-1 bitince uzatmalara taşındı; 113. dakikada Viktor Ponedelnik son sözü söyledi. Moskova saatiyle Pazartesi gününün ilk saatlerinde biten finalden sonra ülkede atılan manşetler şöyleydi: “Pazartesi, Pazar­tesi attı.” Evet, “Ponedelnik” Rusça “Pazartesi” demekti!

    Spor-Tarihi-1
    İlk Avrupa Şampiyonu Sovyetler Birliği kadrosu.

    1976

    ‘Panenka penaltısı’: Görülmemiş bir atış

    Yugoslavya’daki 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Çekoslovakya, turnuva tarihinde penaltılarla tayin edi­len ilk final maçını kazanıp Avrupa şampiyonu olarak taçlanmıştı. Normal süresi 2-2 biten mücadelenin uzat­ma dakikalarında tabela değişmeyince, seri penaltılara geçiliyordu. Almanların yıldızı Uli Hoeness kaçırıyor, son atışı kullanan Antonin Panenka topun dibine girdi­ğinde zaman donuyordu. O güne kadar görülmemiş bir atışa imza atarak topu kalenin ortasına yollayan futbol­cu, markalaşacak bir modayı başlatıyordu.

    Spor-Tarihi-2
    Antonin Panenka, ilk ‘Panenka penaltısı’yla ülkesine kupayı getiriyor.

    1980

    Papa’yı görmesi yetti

    1980’de turnuva İtalya’daydı. Federal Almanya kazanır­ken, Horst Hrubesch finalde Belçika karşısında yıldız­laşmıştı. Futbolun zarif oynandığı günlerde, gücün tem­silcisiydi “Çirkin Kral”. Hava toplarının mutlak hakimi, amatör kümeden 1. lige 24’ünde, millî takıma ise ancak 28’inde yükselebilmişti. Türkiye’de futbol rönesansı­nı başlatacak Jupp Derwall’in pek güvendiği santrfor, 1980’deki şampiyonada bir türlü gol atamıyor, sürekli izin alarak ortadan kayboluyordu. En son seferinde du­rumdan şüphelenen Derwall oyuncusunu otelin kapı­sında beklemiş, futbolcusunun “onu gördüm hocam, Papa’yı gördüm” dediğini duymuştu. Bu motivasyonla finale çıkan Hrubesch, Jean-Marie Pfaff’ı 2 defa avlaya­rak kupayı getirmişti.

    Spor-Tarihi-3
    Finalde 2 gol atarak Almanya’yı şampiyonluğa taşıyan Horst Hrubesch.

    1988

    Tarihe geçen gol: van Basten’in volesi

    Federal Almanya’da düzenlenen 1988’deki turnuva, Berlin Duvarı’nın gölgesinin yansıdığı son turnu­vaydı. Finalde Hollanda, Sovyetler Birliği’ni yenerek tarihindeki ilk büyük zaferini kazanmıştı. Frank Rijkaard- Ruud Gullit- Marco van Basten’den oluşan Portakallar’ın efsanevi üçlüsü, önce Almanya’da döktürecek, ardından yeniden buluştukları Mi­lan’da kupalara ambargo koyup dönemin unutul­mazları arasına gireceklerdi. 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın gol kralı da olan van Basten’in fi­nalde dar açıdan attığı vole hâlâ jenerikleri süslüyor; dünya döndükçe hatırlanacağa benziyor.

    Spor-Tarihi-4
    Marco van Basten’in volesi Rinat Dasayev’in üstünden ağlara gidiyor.

    1992

    ‘Plajlardan gelenler’ diye küçümsendiler

    İskandinavya’daki ilk Avrupa Futbol Şampiyonası 1992’de İsveç’te düzenlendi; kupa Danimarka’ya git­ti. Finalde Almanya’yı devirerek zafere ulaşan Dani­marka’nın kalesinde devleşen Peter Schmeichel peri masalının kahramanıydı. Birçoklarının, turnuvaya son anda katıldıkları için “plajlardan geldiler” dediği Danimarka, yoğun kanaatin aksine çok motive ol­muştu ve zafere ulaştı.

    Spor-Tarihi-5
    Danimarka zaferini kutlarken…

    1996

    Türkiye turnuvaya ‘merhaba’ diyor

    İngiltere’de düzenlenen Euro 1996, Türkiye için bir milattı. Daha önce 1954 Dünya Kupası’na katılan ülkemiz, o zamandan beri büyük organizasyonlara hasretti. İlk defa turnuvaya giden ay-yıldızlılar tarihe geçerken, Ahmet Çakar da aynı şampiyonada maç yöneten ilk Türk hakemi olmuştu. Milliler ilk sınavında Hırvatistan’a son dakikalarda teslim olurken, pozis­yonda Goran Vlaović’i “düşürmeyen” Alpay Özalan sonradan fair-play ödülü alacaktı. Portekiz’den sonra son şampiyon apoletli Danimarka’ya da yenilen Fatih Terim’in öğrencileri ne puan alabilmişti ne de gol ata­bilmişti. İlk Avrupa Şampiyonası maceramız tatsızdı; fakat ülke futbolunda devrim yaşanması yakındı…

    Spor-Tarihi-6
    Alpay’ın rakibini düşürmediği o an.

    2000

    İçimizdeki İrlandalılar!

    1999’un Kasım ayıydı. Birlik ve be­raberliğe en çok ih­tiyaç duyduğumuz günlerdi. Ekonomik kriz, iki deprem, sel derken yüzler gül­meyi unutmuştu. İşte bu koşullarda İrlanda’yla Euro 2000’e gitmek için play-off’ta buluşuyor­duk. İki maçın sonunda turnuvaya gitme hakkını kazanan Türkiye’de milyonlar mutluydu. Karşılaşmadan sonra coşan teknik direktör Mustafa Denizli, literatüre müthiş bir hediye veriyordu. Bir zamanlar yakın arkadaşı olan Hıncal Uluç’a ithafen söylediği “içimizdeki İrlandalılar” deyimi böyle doğ­muştu. Futbol sahasında edilen laf, kısa sürede birçok alanda kullanılacaktı. 2000 yılındaki turnuvayı Fransa kazanacak, Türkiye çeyrek final oynayacaktı.

    650888100
    Mustafa Denizli, İrlanda maçında.

    2004

    Yunanistan mucizesi

    Portekiz’de düzenlenen Euro 2004’e Türkiye ka­tılamamıştı. Play-off’ta karşımıza çıkan ve Türk basınının “Çek bir Letonya” manşetleriyle küçümsediği Baltık ülkesi turnuvaya giderken, biz yine büyük bir organizasyonu ek­randan izlemiştik. Ancak Avrupa Şampiyonası’nın sonun­da daha büyük bir sürpriz yaşanacaktı. Kimsenin şans vermediği Yunanistan zafere ulaşırken, Alman teknik direktör Otto Rehhagel’in oynattığı savunma futbolu öne çıkmıştı. Sonradan Galatasaray’a transfer olacak Çek Mi­lan Baros gol kralı olurken, Komşu’nun kaptanı Theodoros Zagorakis en iyi oyuncu seçilmişti.

    Spor-Tarihi-8
    2004’ün sürpriz şampiyonu Yunanistan.

    2008

    Kabustan rüyaya…

    Euro 2008’in rengi Türkiye’ydi. Yarı finalde Almanya’ya son dakikada boyun eğen ay-yıldızlılar gösterdiği performansla akıllara kazınmıştı. Portekiz yenilgisiyle turnuvaya başlayan Fatih Terim’in öğrencileri, uzatmalarda gelen İsviçre galibiyetiyle nefes almıştı. Çekler karşısında son 15 dakikaya iki farklı geride giren millîler, kazanmayı başarınca gruptan çıkmıştı. Çeyrek finaldeki Hırvatistan randevusunda yaşananları, usta bir Hollywood senaristi bile yazamazdı. 119. dakikada Ivan Klasnić ağları bulduğunda üzülmüş, 122’de havalara uçmuştuk. Semih’in şutu bizim için rüyaydı, onlar için kabus. Sonrası malum penaltılar, milyonlar için sanki bir film şeridindeki anlar; o zaferden sonra koşan futbolcular…

    Spor-Tarihi-9
    Çeyrek final zaferinden sonra millî futbolcular.

    2021

    Son şampiyon İtalya

    Avrupa Futbol Şampiyonası’nın 60. yılını onurlan­dırmak adına 11 ülkede 11 şehirde düzenlenen son turnuva, her açıdan istisnaydı. Pandemi yüzünden 2021’de oynanabilen, buna rağmen Euro 2020 adıyla anılan organizasyonun galasında İtalya, Türkiye’yi 3-0’lık skorla devirmişti. Bir dönem Galatasaray’ı çalıştıran Roberto Mancini’nin idaresinde gök-ma­vililer kupaya uzanırken, yarı finalde İspanya’yı, fi­nalde de İngiltere’yi penaltılarla yenmişti. O takımın “Savunma Bakanı” Leonardo Bonucci turnuvanın en iyi 11’ine seçilecek, kış transfer döneminde de Fener­bahçe’ye gelecekti.

    Spor-Tarihi-10
    İtalya zaferini kutluyor.
  • Denizli: Öncü bir hoca artçı bir kahraman…

    Türk futbolunun simge isimlerinden Mustafa Denizli, 71 yaşında Altay’ı Süper Lig’e taşıyarak benzersiz bir başarıya daha imza attı. Teknik direktörlük kariyeri ulusal ve uluslararası çapta onlarca “ilk”le dolu Denizli; profesyonel hayatında “yerleşik düzen”e ve “yerleşik kanaatler”e bilgiyle-görgüyle karşı çıkan bir rol model oldu. Türk futboluna yön veren bir ışığın kısa hikayesi.

    Telefonda “Mustafa De­nizli’yi yazar mısınız?” dendiğinde duyduğum heyecanı ancak radyo ya da televizyonda anlatabilirim. Özne oysa, bende konu kapa­nır. İyi de #tarih dergi. Müeddep bir üsluba haiz olmak iktiza eder. Hem müeddep hem edip olunmalı. Üslubu­nu, oturuşunu, kalkışını, keli­melerin pozisyon sadakatini, cümlelerin dikine oyununu bileceksin. Anlamların geçiş oyunlarına, hikayenin akın sürekliliğine, konuların atak sonlandırmalarına hâkim olacaksın. Bir de kahramanın öyle naif ki… Eskaza okursa, iyi şeyler hissettsin… Zira o, bu satırların yazarı dahil ol­mak üzere birkaç kuşağa “iyi şeyler” hissettirdi; ışık oldu; çünkü o aslında “Işık”tı…

    Girit’ten göçen Kahveci Mehmet Ali Bey ve Selanik­li Pembe Hanım, 10 Kasım 1949’da doğan oğullarına iki isim düşündüler… Biri Işık, diğeri Mustafa. Öyle uygun isimlerdi ki bunlar… Ülkeye hem aydınlık hem lider ola­caktı beyaz kundaktaki ak­ça-pakça erkek çocuğu. Gü­nün anlam ve önemini haiz Mustafa ile aydınlığın sembo­lü Işık. Muhtemeldir ki onlar da ismiyle bu kadar müsem­ma olacak bir evlat tahayyül edememişlerdi…

    Türk futbolunun ışıklı yolu Euro 2000’de Türkiye Millî Takımı, İtalya, evsahibi Belçika ve İsveç ile aynı grupta mücadele ederken yönetimde Mustafa Denizli vardı.

    Küçücük çocukken kim­seye haber vermeden İzmir’e maça gidişini; tüm Çeşme’nin akşama kadar onu aradığını; mahalle terzisi amcanın onu Beşiktaş’lı yaptığını, 1965-83 arasında Altay’da oynayıp “Büyük Mustafa” olduğunu; teknik direktörlük hayatın­daki başarılarını onunla ilgili her yazıda okumanız müm­kün.

    Ülke onun aşkını da oku­du, evliliklerini de… Mah­kemesine de tanıklık etti, amigonun ona kafa atması­na da… Hepsini yaşadık, gör­dük. Hepsinde sahiciydi… Tü­münde “mış gibi yapmadan” kamuoyunun önüne alnı ak çıktı. Aşkının peşine İsrail’e gitti; hapse girdi orada. Onla­rı da okuduk, gördük, bildik. O delişmen İzmirli de aynı adamdı; 37 yaşında Millî Ta­kım teknik direktörüyken kimsenin giymediği “bla­zer”ı giyen “gentilhomme” da. 80’lerin ortasında “bla­zer” giymek! Galatasaray yar­dımcı antrenörüyken Millî Takım’da teknik direktör ol­mak! Günün moda deyimiy­le devrelerimiz yanmıştı. Ba­balarımız “Blazer giymekle olmaz o iş” diyen gazetelerin izinde gidedursun, o yoluna devam etti.

    Ülkemizde tuhaf bir anla­yış var: “Fatih Terim-Musta­fa Denizli-Şenol Güneş üçlü­sü hoca yetiştirmiyor!” Yani sanılıyor ki teknik direktör dediğin adam yetiştirir! Zan­nediyorlar ki usta-çırak iliş­kisiyle adeta ayakkabıcı-sa­raç yetişir çim kokusunda… Olmaz tabii. Usta vardır da, çırak yoktur. Usta kimseye bir şey öğretemez. Çırak yeri­ne koyduğun yardımcı hoca, eğer talepkar ise öğrenir! Us­ta durduk yerde “bak bu böy­le olur” demez; çırak sorarsa “öğretir”. Mesele çıraktadır. Mesele yardımcı antrenörün öğrenme açlığıdır. O sebep­le artık Mustafa Denizli ile özdeşleşmiş bir sözü bir kere daha hatırlatalım: “Derwall benim hocam değil okulum­dur!” Bir iş idaresi öğretisi olarak insan kaynakları şir­ketlerinin kapısına asılması gereken bir cümle…

    18 yıllık hasreti Denizli bitirdi TFF 1. Lig Play-Off final maçında 26 Mayıs’ta karşı karşıya gelen Altınordu ve Altay mücadelesinde Süper Lig’e yükselen Altay oldu. 18 yıllık hasreti, 18 yıllık oyunculuk kariyerinden 38 yıl sonra Denizli bitirdi.

    Denizli’yi teknik direktör­lük gibi bir meslek erbabı ve­ya bir futbol emekçisi olarak görmek de yanlış. Hayattaki en büyük şanslarımdan biri olarak, 2008’lerden bu yana dost meclislerinde bulunma fırsatı, evine girip-çıkma ay­rıcalığını yaşadım. Buralar­da olunca da Mustafa Deniz­li’nin bir yaşam ustası oldu­ğunu, teknik direktörlüğün ise onu ancak tek bir yönüyle tarif edebileceğini görüyor­sunuz.

    “Futbolda top hep bekle­mediğim köşeden geldi” di­yen Albert Camus’den mül­hem hocayla sohbet, hep beklemediğin yerlerden açı­lır. Daha doğrusu 19 yıllık profesyonel futbol yaşamın­da binlerce defa yaptığı gibi, ortayı hep o açar. Düşünebil­memiz için. Anlayamazsın neyi-nereden-nasıl ve hangi bakışla sorduğunu… Mese­lesi sadece futbol olanların, hayatta hiçbir şeyden anla­mayacaklarının göstergesidir Hoca. Onu tanıyınca, 80’ler­de, 90’larda “ülke gidişatına aykırı” hareketlerinin anla­mını anlamaya başlarsınız.

    Halil Sezai “İsyan” şarkı­sını yapmadan 30 sene evvel ülkeye, ülke futbolunun gi­dişatına isyan etmişti. Risk al­mıştı… Ülkemizde risk almak, “risk almazsan hiçbir şeyin ol­maz” anlayışıyla hep olumlan­dırılır. Sanki her risk alan, ba­şarılı çıkmış gibi savaşından… Hayır. Somut bir örnekle anla­talım:

    Mustafa Denizli, Derwall’in yardımcısı… 2 puanlı sistem… 1987 öncesi. Galatasaray için kritik maç. 2. Dünya Savaşı’nı yaşamış üstad Derwall, bazı maçlarda 1 puanın kıymeti­ni bilerek takıma savunma da yaptırıyor. 1-1 devam eden mü­cadelede (Boluspor maçı gali­ba, İnönü Stadyumu) oyuncu değişikliği hakkını bek Sefer Karaer’den yana kullanmak is­tiyor. Yardımcısı Denizli, mev­zuyu farkedince bir boşluktan istifade yan hakemin yanı­na forvet Savaş Koç’u gönde­riyor; zira amacı maçı kazan­mak. Derwall’in beraberliği yeterli görmesine isyan ediyor. Derwall olayı farkediyor. Genç yardımcısına dönüp “Musta­fa, bu seninle çıktığımız son maçtı!” diyor. Kalan dakikalar­da… Evet, tahmin ettiğiniz şey oluyor… Savaş Koç’un golüyle Galatasaray rakibini yeniyor. Derwall, Mustafa Denizli’ye sa­rılıp teşekkür ediyor. Peki, Se­fer’in yerine Savaş tercihi ya­parken Denizli’nin aklından ne geçiyor? “Yaptığımın doğru ol­duğuna ama haddimi aştığıma eminim. ‘Bak Mustafa’ dedim kendi kendime, “Bu hamlen, bu had aşımın doğru çıkarsa ka­zandık, kazandık. Kazanama­dın… Doğru Çeşme’ye… Artık orada balık mı tutarsın, baban gibi kahvecilik mi yaparsın bi­lemem…”

    Efsane oldu, yuvaya döndü Dönemin Millî Takımlar Teknik Direktörü Mustafa Denizli, 1998’de Avrupa Şampiyonası Elemeleri için Almanya’da (üstte). Mustafa Denizli, parlak başarılarla örülen kariyerini, başladığı yerde Altay’da noktalamayı tercih etti (altta).

    Evet, hayat ona büyük ba­şarıları da, devasa hüzünleri de armağan etti.

    Yaklaşık 1 yıl önce bir soh­bette kendine has gülümseyiş­lerden birini etrafa adeta “ışık” gibi saçarken ağzından kaçırdı belgeselinin çekildiğini. Kalaba­lık bir ekip hummalı bir çalışma yapıyormuş. Zamanının çoğu­nu belgesel işlerinin aldığını, sinopsisi çoktan geçtiğini, kos­tümlü provaya ramak kaldığını biliyordum. Ta ki… Altay Baş­kanı Özgür Ekmekçioğlu’nun sosyal medyadaki o çağrısını görene kadar. Osman Özköylü ile yollarını ayıran İzmir ekibi, “efsaneyi yuvaya” çağırıyordu. Belgesel için daha müthiş bir fi­nal olamazdı. “Ücretinin hayır kurumlarına bağışlanması kay­dıyla” teklifi kabul ettiğini pek de nazlanmadan açıkladı. Altay ona “sefer görev emri” vermiş­ti. İzmir’e gitti, göreve başla­dı… Gerisini antrenör ekibin­den kardeşim Gökhan Karaas­lan’dan alıntılıyorum:

    “Bu görev Mustafa Hoca için bir ‘iş’ değildi. Bunun en önemli göstergesi de alacağı üc­reti Mehmetçik Vakfı ve Şehit ve Gaziler Vakfı’na bağışlama­sı oldu. Futbol hayatı boyun­ca yaptığı her hareketiyle öncü olan Mustafa Denizli, tüm dün­yanın zorlu bir süreçten geçtiği bu dönemde futbol literatürü­ne bir kere daha geçti. Göre­vi kabul etmeden birkaç ay ön­ce bir televizyon programında ‘Şampiyon başladım, şampiyon bitireceğim’ açıklamasında bu­lunmuştu. Göreve başladığımız­da takım matematiksel olarak Playoff’a kalmayı garantilememişti. Takımla ilk toplantısın­da mesajı çok açıktı: ‘Parantezi burada açtım, şimdi burada bir­likte kapatacağız’. Aklında tek bir hedef vardı. 18 sene futbolcu olarak görev yaptığı takımını, Büyük Altay’ı şampiyon yapıp 18 yıldır hasret kaldığı Süper Lig’e taşımak… Ligde kalan son 2 maçını ka­zanarak adını Playoff’a 5. sıra­dan yazdırdı. Playoff’ta rakip­leri zorluydu. Yarı finalde kar­şılaştığı İstanbulspor’a ligde 2 maçta da mağlup olmuştu. An­cak takım Denizli’nin gelişiy­le birlikte öyle bir hava yakala­mıştı ki, adını finale yazdırdık­tan sonra soyunma odasında tek yürek olmuş hep bir ağızdan o meşhur Büyük Altay marşını söylüyordu. Maç sonrası, takım kamp yaptığı yere döndü ve fi­nalde karşılarına çıkacak ra­kipleri beklemeye başladı. Son düdük, Altınordu demişti. Tıpkı İstanbulspor’da olduğu gibi Al­tınordu karşısında da ligde oy­nanan 2 maç kaybedilmişti. An­cak takım artık inanıyordu. Bu sene şampiyondu. Maç sonrası toplanıp ‘Mustafa Denizli, şam­piyon yap bizi’ tezahüratlarıy­la bu inancını herkese gösterdi. Büyük Altay’ın sadece inan­maya ve takım olmaya ihtiyacı vardı. Ligin böylesine kritik bir döneminde bunu ancak Büyük Altay’ın Büyük Mustafa’sı başa­rabilirdi. Takım Mustafa Deniz­li ile öylesine kenetlendi ki as­lında Altay final maçına çıkma­dan şampiyon olmuştu”.

    Armalar değişti, başarı sabit Yıllar içinde ceketteki armalar değişmiş, ama Denizli’nin “yerleşik kanaatler”e bilgi ve görgüyle meydan okuyan tutumu değişmemişti (üstte). Mustafa Denizli, Altay’ı Süper Lig’e taşımasının ardından Başkan Özgür Ekmekçioğlu ile birlikte (altta).

    Aynen öyle olmuştu… Final maçından bir gece önce heye­canı öyle yüksekti ki sağlığı bo­zulmuştu. Sabaha karşı 05.00’te terler içinde uyanıp, ardından 4 serum yedi. Olimpiyat Stadı’nın rüzgarına karşı hasta-hasta di­renirken, üzerinde bir mont da­hi yoktu. Mert Nobre’nin üşü­düğünü farkedip beyaz eşofma­nüstü teklif etmesini reddetti. Tribünden görebiliyordum. Esas duruşunu, üzerindeki kı­yafetin armonisini bozmak iste­miyordu. Kolay mıydı Fahrettin ALTAY’ın askeri olmak? 18 se­nelik hasreti, 18 yıllık oyuncu­luk kariyerinden 38 yıl sonra sona erdirmek? Kolay mıydı Al­tay’ı Süper Lig’e çıkarmak?

    Üşüdü, üşüdü, üşüdü ve ısın­dı… Isıttı… Yine “ışığı” yaktı… Yi­ne içindeki kahramanı çıkardı… Yükseltti, büyüttü Altay aşkını. Marşta olduğu gibi. Şerefli ko­ca bir ülkünün parçası, İzmir’in parlak yıldızı olmak… Kudretiy­le-kuvvetiyle 18 yıl sonra “Şen Altay” diye bağırıp onun başın­da Süper Lig’e gelmek…

    Lider dediğin deniz fenerine benzer biraz! Işığıyla yönlen­dirir diğerlerini. Çeşme’de so­kakta top oynayan sarışın erkek çocuğunun mahalle maçların­dan, Olimpiyat Stadı’ndaki Altı­nordu finaline kadar 60 yıl hep böyle geçti. Üzüldü, sinirlendi, kızdı, yoruldu, bazen uslandı bazen uslanmadı; ama hiç vaz­geçmedi.

    Bir sohbette ustamız Atti­la Gökçe “Hocam son olaydan ötürü üzüldün mü?” diyerek uğ­radığı haksızlığın onda yarattığı insani etkiyi sormuştu. “İçimde camlar parçalandı” dedi.

    Şimdi o camlar da ışıl ışıl. Bir otobiyografiye son say­fa, bir biyografiye kitap arkası, bir belgesele son kare ancak bu kadar oturabilirdi. Altay’da ka­zandığı zafer ile 71 yaşında yine IŞIL IŞIL Mustafa. Işımaya de­vam et.