Etiket: fatih sultan mehmed

  • Donanma yenilgisi üzerine Fatih’in dahiyane planı

    İstanbul’un fethi ile ilgili en çok merak ve heyecan uyandıran konulardan biri son kuşatma sırasında gemilerin karadan yürütülmesidir. Araştırmacıların çoğu, gemilerin yürütüldüğünden emin ama güzergah herhalde hep tartışmalı kalacak.

    20 Nisan’da alınan büyük donanma yenilgisinin ardından Sultan bütün vezirleri ve
    kumandanları büyük bir meşveret meclisinde topladı. 4 düşman gemisinin Osmanlı donanmasını yenip Haliç’e girmeyi başarması, kuşatma aleyhinde olanları cesaretlendirmişti. Bu mecliste Çandarlı ve taraftarları, “Son bir saldırı yapalım, sonuç alınmazsa çekilelim” diye karşı çıktılar.

    Liman (Halic) tarafı “mesdûd” olup o taraftan kuşatma olmaması Padişâh’ın asla hatırından çıkmıyordu, emr etti: “Kadırgalar ve büyük kayıklardan bir niçe gemileri kal’a (Galata kulesi) ensesinden” Boğaz denizinden kurudan çekdirip Halic’e indireler.
    Tursun Beg

    2. Mehmed’in ise karşı çıkanlara rağmen, donanma yenilgisinin rövanşını almak için başka bir planı vardı. Donanmanın hiç değilse bir kısmının Haliç’e geçirilmesi için yaptığı bu cüretkar plana göre, gemiler karadan yürütülecekti! 22 Nisan sabahı öküzlerin çektiği, yüzlerce askerin de sağdan soldan halatlarla dengelediği hafif tekneler, kızaklar üzerinde Galata sırtlarına çıkartılıp Kasımpaşa tarafından kaydırılarak Haliç’e indirildi. Bu ahşap teknelere bindirilen okçular alçak kıyı surlarına iskeleler kurup içeriye ok yağdırarak yeni bir cephe açtı. Ayrıca Galata’daki Cenovalıların Haliç yolundan Bizans’a yardımını da önlediler.

    resim_2024-08-25_185923732
    Osmanlılar kuşatmanın son günlerinde Haliç üzerinde bir köprü kurmayı denediler. Böylece Haliç surlarına saldırabilecekler ve şehri Haçlılar gibi buradan sıkıştırabileceklerdi. Ahşap köprü denemesi başarıya ulaşamadı ama bu sayede kara surlarındaki şiddetli çatışmalara katılan bazı Bizans askerleri bu alana çekildiği için kentin savunması zayıflatılmış oldu. Belki de bu proje yeni bir cephe açmaktan çok Bizans savunmasını zayıflatmayı amaçlayan bir taktikti.
  • Sirkeci ile Galata arasında 600 metrelik deniz engeli

    Bizans, başkenti korumak için 1.200 kadar halkadan oluşan 17 ton ağırlığında bir zincirle Sirkeci-Galata arasını kapatmıştı. Kuşatma boyunca Osmanlı donanması birkaç kez zinciri geçmeyi denese de son güne kadar başarılı olamamıştı.

    Anadolu askerlerinden bazıları 14 Aralık’tan itibaren Beykoz taraflarına gelmeye başlamıştı. İmparator Konstantinos, civardaki köyleri boşaltıp halkını şehir surlarının içine getirtti. Kuşatma öncesi Avrupa’dan beklenen yardım bir türlü gelmediği için surlar kentin neredeyse tek fizikî güvencesiydi. Bu o kadar kritikti ki bazı harap kilise ve mezarlıkların taşları bile surların güçlendirilmesi için kullanılmıştı.

    Bir diğer önlem ise Haliç’in girişine gerilen zincirdi. 2 Nisan’da Galata ile Sirkeci arasına bağlanan zincir, kuşatma boyunca denizde bile yanabilen meşhur Rum ateşiyle desteklenmiş; son güne kadar Osmanlı donanmasının Haliç’ten şehre girmesini engellemişti. Aslında Antik Çağ ve Ortaçağ’da liman girişlerini bir zincir ile kapatmak yaygın bir güvenlik tedbiriydi. İstanbul’daki durumu farklı kılan, zincir çekilen Sarayburnu-Haliç arası mesafenin epey uzun oluşuydu. Bu engel sadece saldırılardan korumuyor; kentten kaçmaya kalkışacak gemilere de engel oluyordu.

    29 Mayıs’ta zincire doğru denizden hücum başlamış, zinciri aşan gemilerdeki askerler Haliç’ten şehre girmişlerdi. Yalnız Bahçekapı’da Vasilios Burcu, buradaki Giritli gemicilerin ısrarlı direnişi sonucu ele geçirilememiş, Fatih bunların İstanbul’dan ayrılmalarına izin vermişti.

  • Boğaz’ı kesen hisarla iki yakadan tam kontrol

    Mehmed, ilk iş olarak Yıldırım Bayezid döneminde Boğaz’ın en dar yerinde inşa edilen Güzelcehisar’ın (Anadolu Hisarı) karşısına Boğazkesen (Rumeli) Hisarı’nı yapacak; böylece iki taraftan toplarıyla Boğaz’da tam kontrol kuracaktı.

    Kente ulaşan suyolunun kontrolü, ilkçağlardan itibaren önemli bir konu olmuş; Yıldırım Bayezid döneminde Boğaz’ın en dar yerinde kıyıya Güzelcehisar ya da Anadolu Hisarı denen küçük bir yapı inşa edilmişti. Böylece Osmanlılar artık İstanbul Boğazı’nın kıyılarına yerleşmişti. Karaman seferinden dönen 2. Mehmed, Çanakkale Boğazı Latinler tarafından kapatıldığından Edirne’ye gitmek için İstanbul Boğazı’nda Anadolu Hisarı civarından karşıya geçmek zorunda kalmıştı. Bu geçiş sırasında Boğaz’ı ve kıyıyı inceleyen padişah, eski hisarın karşısında yeni bir hisar yapımı için hazırlıklar başlatmıştı. 26 Mart 1452’de başlayan inşaat inanılmaz bir hızla devam etmiş ve Ağustos ayında tamamlanmıştı. Yeni hisar, Boğazkesen ya da Rumeli adları ile anılacaktı. Bugün artık, Boğaz geçişini kestiğini ima eden ilk adı unutulmuştur.

    “Fatih büyük bir stratejist idi. Rumeli Hisarı yapıldıktan sonra, bir Venedik gemisi Karadeniz’den gelmiş, kontrolü dinlemeden geçmek istemiş, iki taraftan top ateşiyle batırılmıştır. Fatih’in emriyle, artık İstanbul Boğazı’na gelen her gemi Rumeli Hisarı’na uğrayacak, izin alacaktır. Boğazkesen Hisarı’nın inşaı, Türklerin Boğazlar’a egemenliği tarihinde bir dönüm noktasıdır”.
    Halil İnalcık

    Anadolu Hisarı, Ortaçağ; Rumeli Hisarı, Yakın Çağ mimarisinin özelliklerini taşır. Tam bir kırılma dönemi yapısı olan Rumeli Hisarı’nda Avrupa etkileri görülür. İslâm ve Bizans dünyasında görülen kalelere benzemez. 15. yüzyılın top teknolojisine göre yapılan üç büyük kuleyle, hisar sanki Batılı bir mimarın elinden çıkmış gibidir. Fatih’in İtalyan rönesansının figürleriyle yakın ilişkide olduğu bilinir. Büyük ihtimalle tasarımda bunun etkisi vardır.

    Bir Osmanlı efsanesi de hisarın yerinde bulunan bir Frenk manastırından bahseder: Buradakiler Fatih’in ordusunu görünce zünnarlarını/kemerlerini çözüp atmış, ruhban cübbelerini çıkarmış “Biz Müslüman olmuş idik, sizi bekliyor idik” diyerek hisarın çizimlerini sunmuş ve bu hisar onların rehberliğinde inşa edilmiştir. Bu efsane, Frenk tarzı tasarıma bir gönderme gibidir.

    Başlıksız-1
    Gemilerin Haliç’e, bugünkü Kasımpaşa koyunun yerindeki dolgu alandan indirildiği konusunda bugün birçok araştırmacı hemfikir. Ancak gemilerin bu kara yolculuğuna nereden başladığı tartışmalı. Dolmabahçe’den Tophane’ye kadar birçok yerden sözedilse de eski Tophane koyundan başlayıp Galata Kulesi’nin arkasından Kasımpaşa’ya inen rota en mantıklısı gibi görünüyor.
    Zincirin bir ucu, Galata yönünde bugünkü Yeraltı Camii’nin yerindeki Kastellion denilen güçlü bir kuledeydi. Zincirin diğer ucunun bağlı olduğu Sirkeci’deki Kentenarion kulesinden iz kalmamıştır. Bu kule, muhtemelen bugünkü Sirkeci arabalı vapur iskelesi civarındaydı.
  • ‘Yenilmez Osmanlı’ imajı Malta adasında yıkılmıştı

    ‘Yenilmez Osmanlı’ imajı Malta adasında yıkılmıştı

    Büyük Osmanlı kuvvetleri 11 Eylül 1565’te Malta’yı fethedemeyince geri çekilmek zorunda kalmış, Avrupa’daki yenilmezlik algısı büyük darbe yemiş, bu mağlubiyet Batı’da yüzyıllarca anlatılan, kutlanan bir hadiseye dönüşmüştü. 6 yıl sonraki İnebahtı Muharebesi (1571) ve 118 yıl sonraki 2. Viyana Seferi ise “yenilmez Osmanlılar” düşüncesini fiilen değiştirecekti.

    Genç Sultan Süleyman 1522’de Fatih Sultan Mehmed’in yapamadığı­nı yapmış; St. John-Hospitalier Şövalyeleri’ni Rodos’ta mağlup ederek adadan sürmüştü. Ön­ce Sicilya’ya çekilen ve 1523’te yurtsuz kalan şövalyeler 7 yıl bo­yunca Kandiye (Girit), Messina, Viterbo ve Nice şehirlerinde yer edinmeye çalıştı. Sonunda şö­valyelerin büyük üstadı Phillipe Villiers de L’Isle Adam, Kutsal Roma İmparatoru 5. Karl (Şarlken) ile anlaştı. Malta, komşu ada Gozo ve Kuzey Afrika’daki Trablus liman kentini şövalyele­riyle birlikte teslim aldı (karşı­lığında imparatora her sene bir Malta şahini gönderecekti!).

    Yenilmez Osmanlı
    Malta Kuşatması sırasında şehit düşen Turgut Reis.

    Akdeniz’de doğu-batı aksın­da merkezî konumda ve Kuzey Afrika ve Sicilya’ya çok yakın olması nedeniyle Malta adası yüksek stratejik bir konumdaydı. Kuzey Afrikalı Müslüman kor­sanlara karşı 1099’da Kudüs’te kurulmuş olan bu Haçlı şövalye tarikatından hem Papa hem de 5. Karl çok şey beklemekteydi.

    Şövalyeler kendilerini Malta’da yerleşik görmüyorlardı ama…

    Rodos’un kaybı sırasında da şö­valyelerin başında olan de L’Isle Adam, bu nispeten az gelişmiş adalara yerleşirken, aklında hep Rodos’u Osmanlılardan geri al­mak vardı. Malta’da yerleşik ola­rak kalma düşüncesi ise ancak 1565’ten itibaren kabul gördü. Bugün ise bu Katolik şövalye ta­rikatının devamı olan SMOM (Malta Hükümran Askerî Tari­katı), toprağı olmamasına rağ­men uluslararası hukuk açısın­dan hükümran bir antite olarak kabul edilmektedir.

    Osmanlılar 1551’de Malta limanlarını hedef almaya başlamıştı

    Özellikle 16. yüzyılda Osmanlı­ların deniz gücündeki üstünlü­ğü, donanmasının veya kendi­ne bağlı korsanların düşman sahillerine sürpriz saldırıların­da yatıyordu. Bu aynı zamanda, sahillerden önemli ölçüde tut­sak/köle alınmasını sağlıyordu. Yine böyle bir ani saldırı, Sinan, Salih ve Turgut Paşalar tarafın­dan 1551’de Malta’daki şövalye­lere karşı yapıldı. Birgu ve Sant’ Angelo tahkimatlarının sağlam­laştırılmış olduğunu gören Si­nan Paşa, adanın içlerindeki eski başkent Mdina kentine ilerle­di. Tam bu sırada desteğe gelen gemiler, demirlemiş Osmanlı donanmasına saldırınca Sinan Paşa, komşu ada Gozo’ya saldır­dı ve burayı ele geçirerek halkın büyük çoğunluğunu köleleştir­di. Ardından yine şövalyelerin kontrolündeki Trablus’a yöneldi.

    Yenilmez Osmanlı
    Osmanlı donanması Malta’da Osmanlı donanmasının Malta’ya gelişini gösteren bir fresko (üstte). Malta’nın savunma haritası (altta).

    Rodos’tan sonra sıra Malta’ya gelmişti

    St. John-Hospitalier Şövalye­leri Tarikatı’nın kuruluş amacı, Kutsal Topraklar’da hacılar için hastane yapımına destek olmak­tı. Zaman içerisinde askerî bir tarikata dönüşen bu yapı, Mal­ta’ya taşındıktan sonra Osmanlı/ Müslüman ticari ve askerî filo­larına karşı korsanlık faaliyetle­rine başladı. Venedikliler bile bu şövalye tarikatını Hıristiyanlığın simgesi haçı yağma için kulla­nan korsanlar olarak tasvir et­meye başladı. Korsanlık faaliyetlerinde zirve­ye çıkan ise Gaskonyalı soylu bir aileden gelen Mathurin Rome­gas olacaktı. Romegas, Berberî/ Osmanlı korsanlarının Batı Ak­deniz kıyılarında yaydığına ben­zer bir korkuyu Doğu Akdeniz kıyılarına kadar yaydı ve 1564’te Anadolu kıyılarında el koydu­ğu bir gemiyle zirveye ulaştı: Müsadere ettiği bu Sultana adlı kalyonda İskenderiye ve Kahire valileri, Hac’dan dönen Sultan Süleyman’ın gözde kızı Mihri­mah’ın süt annesi gibi önem­li kişiler ve yüklü miktarda para bulunuyordu. Bu, Osmanlıların denizlerdeki üstünlüğü algısı­na vurulan ağır bir darbeydi. Şö­valyelerin Malta’dan yürüttüğü korsanlık aktivitelerinden bıkan artık yaşlanmış Kanunî, bu olayı “savaş sebebi” (casus belli) ka­bul ederek daha önce Rodos’tan sürdüğü bu tarikatı Malta’dan da kovmak için hazırlıklara başladı.

    Yenilmez Osmanlı

    Adanın girişindeki Aziz Elmo kalesi düşmüş, ancak devamı gelmemişti

    Sicilya Kral Naibi Don Garcia, koyun ağzına doğru uzanan yarı­madanın en ucundaki yıldız tab­ya Aziz Elmo Kalesi’nin önemi­ne dikkati çekmiş; buranın kay­bedilmesi durumunda savaşın da kaybedileceğini söylemişti.

    İspanya Kralı Habsburg Hane­danı’ndan 2. Felipe’den yeter­li desteği alamayan Don Garcia ve şövalyeler, Osmanlı kuvvet­leri karşısında sayıca çok azdı. Savaşın başlamasından yaklaşık 40 gün sonra, 23 Haziran’da Aziz Elmo Kalesi düştü. Bu hem Don Garcia hem de büyük üstad La Valette için büyük bir derbeydi. Protestan hükümdar Elizabeth bile, düşmanı olan Katolik 2. Fe­lipe’ye bağlı Malta’daki hadise­den, tüm Hıristiyan dünyasının tehlikeye düşme ihtimalinden endişe duyduğunu belirtmişti. Cerbe Kuşatması’nda (1560) kü­çük düşen ve donanması yoko­lan İspanya Kralı Felipe ise tek­rar büyük bir mağlubiyete uğra­maktan korktuğu için adaya yeni bir takviye göndermekte isteksiz kalmıştı.

    Kalenin düşmesi sırasında do­nanmanın en önemli ve tecrü­beli kumandalarından Turgut Paşa (Turgut Reis), başına isabet eden bir dost ateşi sonucu öldü. Kalenin alınması Osmanlılar için galibiyetin yolunu açacak; ancak Turgut Paşa’nın ölümü muharebenin seyrini değiştire­cekti.

    Malta yenilgisi Osmanlı algısındaki ilk ve en büyük kırılmaydı

    Malta’da Don Garcia’nın da ba­şarılı stratejisiyle gelen zafer sonrası, yenilmez sayılan Os­manlıların imajı oldukça sarsıl­dı. Hadise hem akabinde hem sonraki yüzyıllarda Batı’da en çok kutlanan ve hatırlanan hadi­selerden birine dönüştü. Bundan yaklaşık 150 sene sonra Voltaire (1694-1778), “hiçbir şey yoktur ki ‘Büyük Malta Kuşatması’ndan daha fazla bilinsin” demiştir. Bu mağlubiyet, 6 yıl sonraki İnebah­tı Muharebesi’nde (1571) Habs­burgların ve Papalık’ın başını çektiği Kutsal İttifak’ın zaferini de hazırladı.

  • Fatih’in kahramanlığı yetmedi

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi

    Üç yıl önce İstanbul’u alan muzaffer komutan, 1456’da Belgrad Kalesi’ni kuşattı. Fatih Sultan Mehmet, iki ateş arasında kalan ordusunu bozgundan kurtardı. Belgrad 1521’de fethedilecekti.

    Yirmidört yaşındaydı. Ordusunun ileri hatlarının düşman taarruzu karşısında bozgun halinde çekilmesine duyduğu öfke çok büyüktü. Yeniçeri ağasına karşı- taarruz emretti. Hasan Ağa, sonucunu bilerek ölümüne doğru atını sürdü. Sonra öyle bir an geldi ki, Sultan, yeniçeri ağasını öldüren süvari ile burun buruna geldi. Büyük İskender hikayeleri ile büyümüş bu genç “savaşçı kral” için kılıcı ile düşmanını biçmek zor olmadı. Yanındaki iki kişi ile birlikte atının üzerinde muharebenin içine daldı, savaştı. Bu sayede, korkunç bir bozguna uğramak üzere olan 60.000 kişilik ordusu, komutanlarının kaçmadığını ve muharebenin içinde olduğunu görünce toparlandı, taarruzu geri püskürttü. 22 Temmuz 1456.

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi
    Belgrad Kalesi’nden Kalemeydan ve Sava nehri görüntüsü, arkada Yeni Belgrad’ın gökdelenleri.

    Kostantıniyye fatihi, “Kayser-i Rum”, Sultan Mehmet Han bu muharebede başından ve bacağından yaralandı. 18 gün önce Tuna ve Sava nehirlerininkesiştiği çok stratejik bir yerde bulunan Belgrad kalesini kuşatmaya başladığında kendinden emindi. Üç sene önce koca İstanbul şehrini fethetmişti. Babasının 16 sene önce kuşatıp alamadığı bu şehri de alıp, Macaristan’ın kapısını açacaktı…

    Ancak, İstanbul’un fethi sırasında karargahında komutanları arasında yaşanan güç çekişmeleri ve kıskançlıkların benzeri, burada da tekrar ortaya çıkmıştı. Karaca Paşa, Tuna’nın öteki yakasında toplanmış Macar Kralı Hunyadi komutasındaki ordunun, karşı kıyıya asker geçirilerek durdurulmasını ısrarla teklif etmişti. Diğer paşalar “Öte yakadağı düşmanın bize ne zararı var…” diyerek, genç başkomutanın sadece gemiler ile nehir üzerinde yapılan blokaj ile yetinmesini sağladılar.

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi
    “Fatih’in Belgrad Kuşatması”, Nakkaş Mehmet, Hünername 1584, Topkapı Sarayı Müzesi.

    14 Temmuz’da Macar ve Haçlı güçleri, Osmanlı nehir ablukasını başarılı bir muharebe ile etkisiz hale getirip, ordularını Tuna’nın Belgrad yakasına geçirdiler. Bunun sonuçları çok ağır oldu ve aslında kaleyi fethettiklerini sanan Osmanlılar, kalenin içinde ve dışında gerçekleşen ani karşı taarruzlar sonucu panik halinde insiyatifi yitirdiler. Siperine düşen bir top mermisi sonucu şehit olan Karaca Paşa bu yenilgiyi göremedi. Toplarını, gemilerini ve binlerce askerini kaybeden Osmanlı Ordusu, Fatih’in cesareti sayesinde çok daha feci bir bozgundan kurtulup geri çekildi. Belgrad’ın fethi 65 sene sonrasına kalmıştı.

    6. yüzyılda İmparator Justinianus tarafından inşa edilen Belgrad kalesi, 15. yüzyılda esaslı bir yenileme gördü. 1521-1867 arasında Türk yönetiminde kaldı. Bugün hâlâ kullanılan Türkçe “Kalemeydan” adını da o döneme borçlu. Nehirlerin buluşma noktasına bakan “Defterdar Kapısı”, yüzyıllar önce olmuş büyük olayların gerçekleştiği harp meydanını bugün sessizce seyrediyor. Şehirdeki kiliselerin çanları ise, Avrupa’nın çoğu yerinde olduğu gibi, hep tam öğle saatinde çalıyor ve Türklerin Belgrad surları dışındaki yenilgisini hatırlatıyor!