Etiket: fatih sultan mehmed

  • İstanbullu Platon

    İstanbullu Platon


    medici ailesi’nin yardımlarıyla inşa edilen floransa’daki cappella deı magı (mecusiler şapeli) ismini benozzo gozzolı’nin çizdiği “üç mecusi’nin hz. isa’nın doğuşunu müjdeleyişi” tablosundan alır. bu tablolarda mecusiler, bir kraliyet alayı hâlinde yolda resmedilir. pek çoğu matruş ve avrupai kostümler kuşanmış kalabalıklar arasında sakallı, esmer çehresi ve muzip bakışları ile birisi dikkat çeker. bu zat, istanbullu hemşehrimiz georgios gemistos “plethon”dur.

    Türklere Karşı İki Kilisenin Birleşme Gayreti
    Katolik Kilisesi’nin on yedinci ekümenik konseyi olan Floransa Konsili, kilise içerisindeki bir dizi sorunun yanında çok önemli bir gündeme daha sahipti. 1439 senesinde Ortodoks Kilisesi ile birleşme arayışı masaya yatırıldı. Hristiyanlığın bu iki büyük şubesi görünürde inanç bildirgesine eklenecek “filioque” (ve Oğul’dan) sebebiyle, gerçekte ise Roma’nın ikiye bölünmesiyle başlayan kiliseler arası ayrışmalar nedeniyle asırlar boyunca çatışmış, gerilen ipler nihayet 1054 senesinde karşılıklı sövgüler ve aforozlar eşliğinde kopmuştu. İstanbullu Patrik I. Mihail Kirularios, Papa IX. Leo’ya kardeş yerine baba demektense bu iki kiliseyi ebedî olarak ayırmayı tercih etmiş, ilerleyen yıllarda Latin işgali ve Haçlı Seferleri’nin yıpratıcı etkileri iki kilise arasındaki gerilime tuz biber ekmişti. 

    Istanbullu_Platon_1) Benezzo Gozzoli'nin çizdiği  Capella dei Magide bulunan freskin Gemistos Plethon'u gösterdiği düşünülüyor_
    Benezzo Gozzoli’nin çizdiği Cappella dei Magi’de bulunan freskin Gemistos Plethon’u gösterdiği düşünülüyor.

    Konsil’in toplandığı tarihte Kutsal Ruh “Baba’dan” mı yoksa “Baba ve Oğul’dan” mı gelir sorusunu Hristiyan teologlar tartışabilirdi ancak tartışma kabul etmeyecek bir hakikat vardı; “Türk orduları İstanbul kapılarına gelmişti.” Bunun üzerine İmparator VIII. Johannes Paleologos ve Papa IV. Eugene arasında 6 Temmuz 1439 tarihinde “Laetentur Caeli” (Cennetler Sevinsin) olarak anılan birleşme belgesi imzalandı. 

    Istanbullu_Platon_2) Papalığın yasakladığı ilk matbaa baskısı kitabın yazarı mirondola
    Papalığın yasakladığı ilk matbaa baskısı 900 Tez kitabının yazarı Pico Della Mirandola.

    Aristoculuktan Neo-Platonculuğa
    Gemistos, Floransa Konsili’nin dikkat çekici simalarındandı. Avrupalı akranlarının gizem perdesinin ardında izlediği bir dünyadan geliyordu. Bu yetmezmiş gibi her iki kilisenin de asırlardır bir iman gibi benimsediği Aristoculuğa karşı Platon’un fikirlerini müdafaa ediyor, bu nedenle çevresinde “İkinci Platon” ya da “Plethon” olarak anılıyordu. Avrupalılar o devirde antik kaynakları ancak Müslümanların tercümeleri üzerinden okurken Plethon bu kaynaklarla haşır neşir olarak yetişmiş, bilgisi sayesinde bir ilahiyatçı olmamasına rağmen imparatorun danışmanı olarak “Birleşme Konsili”ne katılmıştı. “Irk ve kültür bakımından Helen olmak” Plethon için önem arz ediyordu. Onun görüşleri, Rönesans arifesinde aranan bir taze kandı. Etrafında çok geçmeden İtalyanlardan oluşan bir öğrenci grubu oluştu. “Platon’a adanmış gönülleri teskin için” De Diferentiis olarak bilinen bir eser kaleme alarak Neo-Platonculuğu müdafaa etti. Belki bundan da önemlisi “Neo-Platoncuların İncili” olarak bilinen Keldani Kehanetleri kitabını İtalyan muhataplarına tanıttı. Ona göre bu kitap Zerdüşt’ten gelen -hemen kendisini Mecusiler kervanında resmeden freski hatırlayalım- bilgelikleri taşıyordu; gerçek bilgelik de Antik Çağlardan beri belirli şahıslar eliyle yaşatılan kültürlerüstü bir bilgelikti.1


    “gemıstos’un derslerine katılan marsılıo fıcıno, hocasının mora yarımadası’ndaki mistra’ya dönüşünden sonra accademıa platonıca’yı (platon akademisi) kurdu. bu akademi için ‘rönesans’ın kurmay karargâhı’ demek herhâlde hata olmaz.”

    Gemistos’un derslerine katılan Marsilio Ficino, hocasının Mora Yarımadası’ndaki Mistra’ya dönüşünden sonra Accademia Platonica’yı (Platon Akademisi) kurdu. Bu akademi için “Rönesans’ın Kurmay Karargâhı” demek herhâlde hata olmaz. Okul, kendisi de katılımcıları arasında bulunan Lorenzo de Medici ve Medici Ailesi’nce destekleniyordu. Her ne kadar bir akademi olduğu iddiasında ise de daha çok bir fikir kulübüydü. Söz gelimi bugün bildiğimiz tarot kartları ilk olarak burada katılımcıların öğretileri anlamasını kolaylaştırmak için tasarlanmıştı. Bu akademiden Pico Della Mirandola’nın De Hominis Dignitate (İnsanlık Onuru Üzerine Söylev) eseri bugün Rönesans hümanizminin kurucu metni sayılmaktadır. Bu eserde Mirandola, insan fıtratının “her şey olmaya müsait” olduğunu vurguluyor, insanın gayretine ve mükemmelleşme arzusuna önem atfediyordu. Ona göre eski dünyada birer zanaatkâr olarak görülen sanatçılar aslında “Tanrı’nın ilahiliğinin bir tezahürü”ne ulaşan ustalardı. Zanaattan sanata dönüşüm süreci bu fikirler ışığında başladı. Ne tuhaftır ki “Aydınlanmaya” giden yoldaki en önemli taşlar, her türden Neo-Platoncu, kabalist, simyacı ve sihirbaz tarafından döşenmekteydi. Mesela Mirandola’nın bu kitabı takip eden 900 Tez’i Papalık tarafından “Katolik inancına ve insan ırkına düşman sanatları [Büyü kastedilmektedir.] öğrettiği” gerekçesiyle yasaklanmış, Papalığın yasakladığı ilk matbaa baskısı kitap olma “şerefine nail olmuştu”. Neo-Platoncular arasında büyü, kâinatın gizli niteliklerini (qualitas occulta) keşfetmek için bir araç olarak görülüyordu. “Magia Naturalia” (Doğal Büyü) ile modern bilimin ilişkisi Aydınlanma Çağı’nın bilim tarihi yazımında dışlanmış, bu düşünürlerin görüşleri “okült” olarak damgalanarak değersizleştirilmiştir. Ne var ki 1800’lere kadar mesela simya ile kimyayı keskin bir biçimde birbirinden ayırmak için geçerli bir gerekçemiz bulunmamaktadır. Bu nedenle Gemistos Plethon’u yarattığı etki bakımından modern dünyayı inşa eden önemli isimlerden biri olarak tarif etmek yerinde olacaktır. 

    Istanbullu_Platon_3) Serez'deki Timiou Prodromou Manastırı'nda Bulunan, Gennadius Scholarius'a ait tasvir
    Serez’deki Timiou Prodromou Manastırı’nda bulunan, Gennadius Scholarius’a ait tasvir.
    Istanbullu_Platon_4) Trapezuntius
    Trabzon asıllı Georgios (Trapezuntius).

    Gennadius’un İtirazı
    Gemistos’un katıldığı Konsil’in imza ettiği “Cennetler Sevinsin” metnine dönecek olursak; bu metnin Hristiyan dünyasının tamamına sevinç getirmediği muhakkaktır. Söz gelimi Konsil’in katılımcılarından Gennadius Scholarius, akıl hocası Efesli Markos’la birlikte Konsil’in azılı düşmanı hâline geldi. Gennadius, Ayasofya’da gerçekleştirilen “uniat” (birlik) ayinlerine tiksinti ile bakan Rumlardandı. Edward Gibbon eserinde onu şöyle konuşturur: “Ey Zavallı Romalılar neden Hakk’ı terk ettiniz? Neden Tanrı yerine İtalyanlara güveniyorsunuz? Böyle giderse şehrinizi kaybedeceksiniz.” 

    Hakikaten de çok geçmeden İstanbul düşecek, o sırada “birlikçi” İstanbul halkını protesto ederek Pantokrator Manastırı’na kapanan (Zeyrek Camii) Gennadius ise şehrin yeni sahibi olan Fatih Sultan Mehmed tarafından Patrik ilan edilecektir. Gennadius birleşmeye olduğu kadar eski hocası Gemistos’a da tepkiliydi. Ona göre Gemistos’un akıl hocası Eliseus adında bir Yahudi idi. Gennadius mektubunda Eliseus’u “Barbarların maiyetindeki en etkili kişilerden biri” olarak anmaktadır ki bu “barbarlar” Adrianapolis’i Edirne hâline getiren Türklerden başkası değildir. Anlaşılan o ki Gennadius, Gemistos’un görüşlerinin Türklerin maiyetinde bulunan bir Yahudi filozofun etkisinde oluştuğunu söylüyordu. Yahudiler arasında İbn Rüşdçülüğün ve İşrak felsefesinin yaygın olduğu, bunların İslam dünyasından alınma görüşler olduğu düşünülürse bu mümkündür ancak bu irtibat hakkında Skolarius’un mektubundan başka bir delil bulunmamaktadır. 

    Georgios da Gemistos’a Karşı: “Platoncu Komplo” Gerçek miydi?
    Gemistos’un bir başka rakibi, yine soydaşı olan Trabzon asıllı Georgios’tu. Trapezuntius olarak bilinen bu zat, Latin Kilisesi’ne intisap ederek Katolikleşmişti. Belki de kendisi gibi Rum asıllı olan Gemistos’un elde ettiği başarıdan rahatsız olduğundan onun hakkında akıl almaz bir komplo teorisi ileri sürdü. Buna göre Platon’la başlayan ve Judeo-Christian öğretiyi hedefe koyan bir şeytani akım vardı. “Sarazenlerin Peygamberi” yani Hz. Muhammed ikinci Platon’du. Gemistos ise ondan sonra gelen sapkındı:

    “(…) Ben kendim Floransa’da onu duydum (…) birkaç yıl içinde tüm dünyanın tek ve aynı dini benimseyeceğini iddia ederken (…). Ve ona bunun İsa’nın mı yoksa Muhammed’in mi dini olacağını sorduğumda, hiçbiri olmayacağını, daha ziyade paganizmden çok da farklı olmayan bir din olacağını söyledi. Bu sözlerden derinden rahatsız olarak, o noktadan sonra her zaman bu adamdan nefret ettim ve ondan zehirli bir engerek gibi korktum.”2

    Gerçekten de Gemistos, dinlerin ötesinde bir bilgeliği ima eder; Zerdüşt bilgelerinden Helen filozoflara geniş bir kadroya sempati beslediği de açıktır. Ölümünden sonra Mora Despotu Demetrios’un eline geçerek ifşa edilen ve 1460’ta artık Patrik olan Gennadius tarafından yakılan gizli eseri Nomoi, (Kardinal Bessarion sayesinde günümüze ulaşan metnine bakılacak olursa) Yunan paganizmi ve Zerdüştlüğün ilginç bir karışımıdır. Ne var ki burada Gemistos’un -Platon’un görüşlerini aktardığından ya da en azından aktardığını düşündüğünden- bu “sapkınlık”ta ne kadar ileri gittiğini kestirmek mümkün değildir. Trabzonlu Georgios’un Plethon hakkındaki komplo teorilerini, “kariyerist” bir keşişin hırslarını yansıtmakla itham edebiliriz. Nitekim Gemistos’un talebesi Bessarion’un Papa olacağından korkması bunun göstergesidir. Eserinde onu “Dördüncü Platon” olarak anar. 

    Komplo teorisyeni keşişin ilginç bir yönü daha vardır ki kaydetmeye değer. Trabzonlu Georgios, Sultan II. Mehmed’e yani Fatih’e mektup yazarak kendisini Hristiyanlığa davet etmek istemiştir. Ona göre Son İmparator, Yecüc Mecüc kavminin lideri olan Mehmed’dir. Ne var ki Son İmparator’un Hristiyan olması gerekir. Bu nedenle yazılarında ondan “Manuel” olarak bahseder.3 Georgios, Platonculuğa dair teorilerinden vazgeçmese de Hz. Muhammed hakkındaki iddialarını terk etmişe benzemektedir. Hristiyan dünyayı tehdit eden Müslüman bir sultanı mesih mertebesine yükseltmesi hiç şüphesiz başını ağrıtacaktır. Bu nedenle casusluk suçlaması, hapis ve sürgünle karşılaşsa da bu görüşlerinden rücu etmez ve Roma’da yoksulluk içerisinde vefat eder. Gemistos’un diğer rakibi Gennadius ise tam aksine Fatih’le olan uyuşmazlıkları nedeniyle patriklikten istifa eder, Serez’de bir manastırda ölür.4

    Istanbullu_Platon_5) Plethon'un Rimini'de bulunan Mezar Kitabesi
    Plethon’un Rimini’de bulunan mezar kitabesi.
    Istanbullu_Platon_5) Rimini'de Bulunan Sigismondo Pandolfo Malatesta'nın yaptırdığı katedral ; Plethon'un kabri burada bulunuyor
    Sigismondo Pandolfo Malatesta’nın Rimini’de yaptırdığı katedral. Plethon’un kabri burada bulunuyor.

    Rönesans’ın Kayıp Halkası Bizanslı Bilgelerdi
    Bu yazıda sadece birkaçına yer verebildiysek de Rönesans’a giden yol, memleketimizden İtalya’ya giden Bizanslı bilgelerin emekleriyle döşenmiştir. Bizanslılar zaman zaman birbirleri ile çatıştı ancak Avrupalılara aşina olmadıkları bir düşünce evreninin kapılarını açmakta da başarılı oldu. Bunların başında gelen ve Rönesans’ın ruh babası olan Gemistos Plethon -muhtemelen fetihten hemen önce- Mora’da Mistra kasabasında dünyaya gözlerini yumdu. 1465 senesinde talebeleri onun kemiklerini Türk toprağı hâline gelen Mora’dan Venedikli tüccarların yardımıyla kaçırdı. Günümüzde naaşı İtalya’nın Rimini kasabasında şu mezar anıtının altında yatmaktadır:

    “Çağının en büyük filozofu Bizanslı Gemistus Plethon’un ölümlü kalıntıları, Türk hükümdarına karşı verilen Peloponnesos Savaşı’nın komutanı Pandolfo’nun oğlu Sigismondo Pandolfo Malatesta tarafından buraya getirilmiş ve bilgili insanlara olan tutkusundan esinlenerek 1465 yılında buraya yerleştirilmiştir.” #

    DİPNOTLAR
    1  Wouter J. Hanegraaff ve Joyce Pijnenburg, Hermes in the Academy içinde, “The Pagan Who Came from the East: George Gemistos Plethon and Platonic Orientalism”, Amsterdam University Press, Amsterdam, 2009, s. 33-50.
    2  John Monfasani, George of Trebizond: A Biography and a Study of His Rhetoric and Logic, Leiden, 1976, s. 39.
    3  Manuel, Mesih’in isimlerinden biri olan Immanuel’in kısaltılmış bir versiyonudur.
    4  John Monfasani, Collectanea Trapezuntiana: Text, Documents, and Bibliographies of George of Trebizond, Mediaval & Renaissance Text & Studies, C. 25, Center for Mediaval and Early Renaissance Studies State University of New York, New York, 1984, s. 564-574.
  • Mühür: İmzadan önce tarihe vurulan damga

    Mühür: İmzadan önce tarihe vurulan damga

    Bugünkü şekliyle bir “imza atma”nın olmadığı dönemlerde (2. Meşrutiyet öncesi), her türden belgeyi doğrulamak, tanıklığını kaydetmek ve sahiplenmek üzere mühür kullanılırdı. Basılan mühürler hem teknik hem anlam olarak farklılıklar gösterir; sade vatandaştan padişaha kadar herkes için bir kimlik niteliği taşırdı. “Hakkedilen” tarihten…

    Tarihte ortaya çıktığı ilk zamanlardan günümüze, çeşitli madenlere, kıy­metli taşlara kazınan adların, işaret ve şekillerin; bir kağı­da, ürüne, hatta sürü ve otlak hayvanlarına basılmasıyla, mutlaka bir aidiyet, mülkiyet, sahiplenme ve kimlik beyanı noktasında önem arz eden ob­jelere mühür adı verilir. Farsça “mühür” sözcüğü, Türkçede “damga”, Arapçada “hatem” kelimeleriyle aynı anlama geldiği hâlde bu üç lisana aynı derecede nüfuz etmiş, yayılmış ve günümüzde kullanılmakta­dır. Mühür, Osmanlı diploma­tiği (belgebilimi) açısından da önemlidir.

    Osmanlılar’da 2. Meşruti­yet’e kadar bugünkü usullerle bir imza kültürü oluşmamıştı. Böyle olmakla birlikte, Osmanlı devrinde vakfiye, hüccet, ilam, fetva gibi ilmiye mensuplarının ürettiği belgelerde kişilere ait stilize ve gayet sanatlı imzalar kullanılırdı; ancak bu usul diğer Osmanlı bürolarında üretilen belgelere nadiren yansımıştır. Maliye teşkilatının merkezi olan Bâb-ı Defterî bürolarında her kalemin “kâtip gülü” olarak adlandırılan imza niteliğinde işaretleri vardır; ancak bunlar görevlilere ait olmadıkları gibi, herhangi bir evrakta bulundu­ğu takdirde o evrak üzerinde işlem yapılan büroları temsil eder. Kimi dönemlerde beratla­rın arkalarında görülen tuğraya benzeyen stilize imzalar ise defterdarlara aittir.

    1belge_1
    Uluslararası anlaşmaların kozak içindeki balmumunu mühürlemekte kullanılan, Osmanlı armalı, büyük ebatlı, fildişi saplı, gümüş mühür.

    Osmanlı toplumunda yaygın olarak kullanılan mühürler, genellikle resmî, şahsi ve vakıf mühürleri olarak 3 kategoride tasnif edilir. Devlet makam­ları veya devlet görevlilerinin birbirleriyle yaptıkları resmî yazışmalar ile kişiler ara­sında teati edilen mali veya kişisel konulara ilişkin sivil evraka itibar edilebilmesi için belgelerde mutlaka mühür aranırdı. Mühürsüz belgelere itibar edilmez; okuma-yazma­sı olmayanlar mühür sahibi olmak ister; mühür kazdırmaya ekonomik gücü yetmeyenler de evraka parmak basarlardı. Mühür sahibi olmak isteyen biri, mutlaka ruhsatı veya kefili olup esnaf kethüdasına bağlı olan mühürcülere müracaat ederek yasal bir mühür kazdı­rırdı. Sert bir cismin zeminini kazımak anlamına gelen “hâkk” sözcüğünden türeyen “hakkak”, “mühür kazıyan” demektir.

    Mühürcü/hakkak esnafının dürüst, namuslu, sahtekar­lıktan uzak, işinin ehli, hattat ve hakkaklıkta usta veya bir ustanın “icazetli şakirdi” olması istenirdi. Başkasının adına veya kendi adına da olsa geçmiş tarihli mühür kazdırılması­na sıkı yasaklar getirilmişti. Şahıslara yapılan mühürler ilk önce hakkakın tuttuğu örnek defterine basılır, bir anlamda kayıt altına alınırdı. Her isteyen hakkak olamaz; bu kişilerin sayıları kontrol altında tutulur; sık aralıklarla sayımları yapılıp birbirlerine kefil olduklarına dair belge alınır; aralarına “yaramaz”ların karışmamasına azami dikkat gösterilirdi.

    Geleneğe bağlı, usta-çırak ilişkisiyle yetişen hakkaklar, mahlas olarak ustalarının isimlerini alırlardı. Mühürle­re kendi isimlerini kazımaya başladıkları 18. yüzyıl sonun­dan, mühürcülerin yavaş yavaş ortadan kalktığı cumhuriyetin ilk zamanlarına kadar Yümnî, Resâ, Azmî, Avnî, Fennî gibi usta isimlerinin mühürlerde sıklıkla görülmesinin sebebi budur. Hakkakların işlerine karşılık alabilecekleri ücretler narh defterlerinde belirtilmiş, işçiliği ve malzemesi sıradan olan mühürlerin haricinde usta sanatkarların elinden çıkma, kıymetli taş veya madenlere kazıtılan mühürler için pazar­lıkla ne tespit edilirse verilmesi kararlaştırılmıştır.

    Hakkak esnafının isimleri­nin, iskan ettikleri yerlerin, ça­lıştıkları mevkilerin belirtildiği 23 Ekim 1722 tarihli bir sayım defterinde (BOA. MADd. 3135); “Serhakkak” kişinin Avni Yusuf Çelebi, “Mühürcüler Kethüda­sı”nın Aziz Yusuf Çelebi olduğu kayıtlıdır (kaynaklarımızda yer almayan bu sıradışı duruma bakılırsa, adı kethüdadan daha önce adı yazılan serhakkâkın itibarı daha yüksek olmalı). Bu sayımda Bedesten dışı semt­lerde 20, Bedesten civarında 33 hakkak isim isim listelenmiştir. Bedesten civarında yoğunlaş­ma bu tarihten sonra artarak sürmüş ve devletin sonuna ka­dar günümüzde Beyazıt semtin­deki Sahaflar Çarşısı’nın bulun­duğu mevki Hakkâklar Çarşısı olarak nam salmıştır. Taksim Atatürk Kitaplığı’nda kayıtlı Hakkâklar ve Sahaflar Çarşı­sı’nın istimlakinden önce fiyat takdiri için hazırlanan 14 Mayıs 1915 tarihli haritada (HRT. 7188), 80 parça küçük ebatlı dükkan işaretlenmişse de, bunların çok azı mühürcü dükkanıdır. Toplumdaki ihtiyacın gitgide azaldığı bu tarihlerde, mühürcü esnafı 1928 Harf Devrimi’n­den sonra eski yazıyla mühür kazıyamadığı ve yeni yazıya da uyum sağlayamadığından epeyce azalmıştır. Halkın imza alışkanlığı kazanarak işlemler­de eskisi gibi mühür kullanma­ması da, esnafın azalmasına yol açacaktır.

    1belge_2
    “Sened-i Derdest Sandığı” ibareli üç parçalı mühür. (Osmanlıdan Günümüze Tapu Arşivi, Ankara 2012)

    Sahteciliğe karşı sıkı önlem­ler alınmasına rağmen, Osmanlı devrinde nadiren de olsa kimi mühürcülerin sahte mühür kazıdıkları tespit edilmiştir (BOA.A.MKT.MHM.473/83; BOA.A.MKT.NZD. 75/29). Hatta hakkak olmayan amatörlerin, dolandırıcılık maksadıyla 3. Se­lim’in kız kardeşi Esma Sultan’a izafe ettikleri bir mührü kazı­maya cesaret ettikleri; o mühür­le basılmış hükümleri sağa-sola gönderdikleri vakidir (BOA.HAT. 32327 ve ekleri).

    Sultan 2. Mahmud, sahte mühürle mektup yazma faili bir suçluyu, aslında idamı gerek­tiği hâlde affettiğini belirterek, kendisinin bir daha serbest bırakılmamak üzere Magosa Kalesi’nde kalebent olarak cezalandırılmasını emretmiş­tir (BOA.HAT. 51167). Bütün bunlardan öte tarihimizdeki en büyük mühür sahtekarlığı, Kanunî devrinde Rüstem Paşa’nın Şehzade Mustafa’ya kurduğu komplodur. Şehzade Mustafa’nın ağzından ve onun mührüyle mühürlü mektuplar­da, babasına yönelik bir darbe teşebbüsü uydurarak ihbar eden Rüstem Paşa’nın bu oyunuyla, Kanunî öz oğlunu gözünü kırp­madan cellatlara teslim edebil­miştir!

    Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren kendi yönetim anlayış­larını ve bürokrasilerini oluş­turduklarında, kendilerinden öncekilere kayıtsız kalmadılar. Sâsâni, İlhanlı, Selçuklu Devlet­lerinden miras kalan egemenlik alameti unsurlarını da be­nimsediler. Baştaki padişahın mutlaka bir tuğrası olduğu gibi, bir mühür yüzüğü de olmalıydı. Osmanlılar’daki en önemli mü­hür, padişah mührüydü. Genel­likle “Mühr-i Hümayun” adıyla anılan bu mühürden her tahta çıkan padişah 3 veya 4 adet yap­tırır; zümrüt üzerine kazınmış olanı yanında tutar; altın mü­hürlerden birini hasodabaşına diğerini de Harem’deki kethüda kadına verirdi (kethüda kadına her zaman verildiği üzerinde kaynakların ittifakı yoktur). Sadrazamdaki padişah mührü­nün ise iktidarla veya azledil­meyle doğrudan alakası vardır. Biri için “mühre nail oldu” denildiğinde o kişiye sadaretin tevcih edildiği; “mührü alındı” denildiğinde sadrazamlıktan azledildiği anlaşılırdı.

    1belge_3
    Sultan Abdülmecid’in saltanatının başlarındaki ekonomik krizde, o zamana kadar kullanılan altın-gümüş madeni paraların yerine geçmek üzere ilk defa 1840‘ta çıkarılan “kaime” örneği. Para basmak için baskı kalıplarının hazırlanmasına vakit olmayınca elyazısıyla hazırlanan bu ilk kaimelerde padişahın mührü en üstte basılıdır. Alt soldaki Maliye Nazırı Saib Paşa’nın mührüdür. Büyük mühürde ise 250 kuruşluk bu kaimenin yıllık %12.5 oranıyla 31.25 kuruş faiz getirisi olduğu garanti edilir (BOA. HAT. 1633-12).

    Cülus ile tahta oturan padi­şahın ilk işi, ölen veya tahttan indirilen eski padişahın sad­razam ve diğer iki görevlideki mühürlerini aldırıp, Topkapı Sarayı Hazine Dairesi’ne teslim ettirmek olurdu. Nadiren kare, genellikle beyzi (oval) şekilli, kıymetli maden ve mücevher­lerden imal edilmiş bu mühür­ler, günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunmaktadır.

    3. Ahmed veladet-i hümayun kutlamasına çağrılacak kişiler listesini kendi eliyle yazdıktan sonra tuğralı kare mührüyle mühürlemiştir (TSMAe. 494/7). Osmanlı Hazinesi ölümün­den saltanatın sonuna kadar Yavuz Sultan Selim’in vasiyeti gereği onun mührüyle mühür­lenmiştir. Padişahlar saltanat sürdükleri zaman diliminde, Hazine’den her para aldıkla­rında, oranın görevlilerince hazırlanmış tezkirelere mü­hürlerini basarak belgeyi teslim ederlerdi. Kurdukları kütüpha­ne vakıflarındaki kitaplara da mühürlerini basarlardı. Bugüne intikal eden saray kütüphane­leri ve sultanların vakıf kütüp­hanelerindeki yüzlerce yazma eserde; en eskisi Fatih Sultan Mehmed’in mühründen başla­yarak Sultan Reşad’a kadar çok sayıda padişahın mührü bası­lıdır (Padişah adına hazırlanan mülkname, name-i hümayun, berat ve fermanlarda ise mühür kullanılmaz, bunlara tuğra çekilirdi).

    Valide sultan ve padişah kızlarının mühürleri de önem sırası itibarıyla önde gelenler­dendir. 16. ve 17. yüzyılda kadın­ların saltanat üzerindeki etki­lerinin arttığı zaman diliminde, valide sultanların yabancı hükümdarlara gönderdikleri mektuplarda kendi mühürleri basılıdır. Sadrazamlar, padişah mühründen hariç kendileri­ne de şahsi mühür yaptırırdı. Padişahın vekil-i mutlakı olarak gerektiği yerde padişah mührünü, gerektiği yerde de kendi mühürlerini kullanırlar­dı; ancak mühürlerinde sadra­zam olduklarına dair bir ibare bulunmazdı. İlk defa Keçeciza­de Fuad Paşa’nın sadrazamlığı sırasında “vezir-i azam” sıfatı mühre ilave edilmiş ve sonraki sadrazamlarda da öylece âdet olmuştur. Beylerbeyi mühürleri ise normalden daha büyük, 3-5 santimetre çapında, genellik­le beyzi olurdu. Bu mühürleri mektuplarının sağ marjına yanlamasına basarlar, yanına da mutlaka “pençe” adı verilen stilize tuğra benzeri sembolü çekerlerdi.

    1belge_4
    4. Murad’ın Hazine’den cep harçlığı olarak aldığı 625 kuruş için Ruznamçe’ye kaydedilmek üzere padişah tarafından kendi mührüyle mühürlenerek verilen teslim belgesi (24 Mart 1629), (BOA.HAT. 1446-28).

    Fatih döneminden itibaren yüzyıllar boyunca, şeyhülis­lamların yazdıkları fetvaları imza formülüyle kendi elleriyle imzalaması geleneği var­dır. Bununla birlikte mühür basmaları pek istenilmemiş olsa da, hastalığına binaen bazı şeyhülislamların fetva kağıtla­rını mühürledikleri görülüyor. Şeyhülislam Hamidîzade Mus­tafa Efendi, meşihati sırasında (1789-1791) ilmiye teşkilatının işlerine daha fazla zaman ayırabilmek kaygısıyla yazışma ve fetvaları imzalamak yerine mühürlemeyi usul edinmişti.

    Birden çok yetkilinin karar aldığı ve diğerlerinin tasdiki olmadan tek kişinin karar ve­remediği durumlarda/kurum­larda, güvenlik gerekçesiyle 3-4 parçalı mühürler kullanılırdı. Patriklerin, bazı tapu kalem­lerinin mühürleri böyledir. 2, 3 veya 4 ayrı yetkilideki her parçanın, mührün tutamak ye­rindeki vidalı bölüme aynı anda bağlanmasıyla mühür tek parça haline getirilip kullanılabilirdi.

    20. yüzyılın başına kadar uluslararası antlaşmalarda, altın ve gümüş “kozak”ların içindeki kırmızı mühür mumu üzerine büyük devlet armaları veya mühür basılırdı. Bun­ları her ülkenin birbirlerine göndermesi kaidesine uyan Osmanlılar da antlaşmaları aynı şekilde onaylamışlardır; arşivde bu kozaklardan çok sayıda bulunmaktadır.

    1belge_5
    Bosna ve Priştine’de kimi kaza ve köylerdeki imam ve muhtarların kullanımı için İstanbul’dan gönderilen mühürlerin tatbik defteri, 1866.

    Her mührün üzerine ya­zılanlar, kişinin meşrebine, zevkine, isteğine göre değişir­di. Sadece tek isimden ibaret mühür olabildiği gibi, baba adı, mesleği, lakabı ve bir dua cümlesi iliştirilmiş, her noktası doldurulmuş istifli mühürler de çoktur. İstifi aşırıya kaçan ve harflerin içiçe geçmişliğinden ötürü okunamayan mühürlerin kullanılmaması gerektiğine dair genelgeler de neşre­dilmiştir. 16-18. yüzyıllarda mühürlerde çoğunlukla Farsça deyişler, Arapça “kelam-ı kibar” denen sözler, Kuran’dan alınma ayetler yer alır (BOA.C.EV 6126). 19. yüzyıldan itibaren Türkçe ibareli mühürler çok daha faz­ladır. Erzurum Müftüsü Ahmed Dursun’un mühründeki “Lûtf-i Mevla’ya dayansın Dursun” iba­resinde olduğu gibi, kimi zaman mizahi unsurlar içeren metin­ler de konulurdu (BOA.A.M.1/71).

    Mühürlerde hüsn-i hattın her çeşidi kullanılsa da, talik yazısı en çok benimsenen yazı türüdür. Nesih, sülüs çeşitleri de ihmal edilmez. Eflak/Boğdan voyvodalarının mühürlerinde olduğu gibi kimi zaman resim de bulunur. Adı Şahin Mano­laki olan bir saray terzisinin mühründe, şahine pek benze­mese de bir kuş resmedilmiştir (Ankara İl Halk Kütüphanesi Yazmaları, 3262). Osmanlı Devleti’nde görevli İngiltere, Fransa, Almanya gibi büyük ülkelerin büyükelçileri dahi, bir zorunluluk olmadığı hâlde 18. ve 19. yüzyıllarda mühürlerini Türkçe ve Arap elifbasıyla ka­zıtmışlardır. Antet uygulama­sının başladığı 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, sefaret kağıtlarının antetleri de buna uygun klişelerle basılmıştır. Ünlü tarihçi Hammer’in Viyana Millî Kütüphanesi’ndeki bazı kitaplarının temellükünde kullandığı Arapça mühürler, meşhur ustaları Rahmi tarafın­dan 1793’te ve Azmi tarafından 1808’de hâkk edilmiştir.

    1belge_6
    Günümüzde İstanbul-Polonezköy olarak bilinen eski adıyla Adampol yerleşiminin mührü. Ay-yıldız ve Polonya devletinin arması olan kartalın bir arada bulunmasına Sultan Abdülmecid tarafından izin verilmiştir. Çevresindeki yazı Lehçe olup, ortada eski yazılı Türkçe metinde “Adampol Polonya Çiftlik İdaresi” yazmaktadır.

    18. yüzyıldan itibaren belge sahipleri, yazışmalarda un­van-makam adlarını belirtme­dikleri gibi kimi zaman isim­lerini de ihmal ederek sadece “bende” rumuzu veya yazısıyla yetinir. İsim yazdıklarında da Siyavuş, Mesih, İbrahim diye kısaca yazıp, belgenin arka yüzüne mühür vurmakla kimlik faslını geçiştirir. Kişinin mührü kağıdın arka yüzüne, önde isim yazılan yerin tam arkasına gelecek şekilde basılır. Bu sayede herhangi bir nedenle mektubu, borç senedini veya belgeyi iptal etmek istedikle­rinde, kağıt üzerinde isim ve mührün yazılı olduğu bölümü tek seferde yırtmak, kesip çıka­rabilmek mümkün olur. Birden çok kişinin imzaladığı mahzar türünden belgelerde ilk zaman­larda ön yüze isimler yazılıp mühürler arkaya basılmışken; 18. yüzyıl başından itibaren ön yüze basılıp altına isimler ya­zılmıştır. Osmanlı yazısı sağdan sola yazılmasına rağmen, belge altlarına basılan mühürler soldan başlar. Mazbata, mahzar türünden belgelerde en soldaki mühür en rütbeli, yüksek mev­kili kişiye aittir.

    Merkez bürolarına gerek taşra teşkilatlarından gelen tahriratlar olsun, gerekse vakıf görevlilerinden gelen yazılar olsun; kaleme gelir gelmez yapılan ilk iş “mührünü tatbik etmek”tir. Merkez bürolarında, hangi görevde olursa olsun taş­radaki her memur mührünün bir örneği mutlaka bulunur ve bunlar “tatbik defteri” adı veri­len büyük defterlere yapıştırıl­mak suretiyle arşivlenirdi. Taş­radan gelen yazı, kalem şefinin mührün üzerine yazdığı ‘tatbik’ yazısıyla tatbikçiye havale edi­lir; bu görevli bürodaki defterde yapışık mühürle karşılaştırdı­ğında sorun çıkmamışsa, kalem memuru belgedeki mührün üzerine “mutabıktır” (birbiriyle uyumlu) şerhini düşerek işlem­lerin yürütülmesi için süreci başlatır. Taşradaki görevlilerin ölüm, azil, istifa gibi sebeplerle yerine başkaları geldiğinde, ilk iş onun tatbik mührünün tatbik defterine kaydedilmesidir.

    1belge_7
    Yeniçeri Ağası Muharrem Ağa’nın 1664-1665 tarihli badem mührü. Yeniçeri ağaları bürokratik işlemlerde kağıdı katlayarak bu mührün yarısını kağıda basarlardı. ”Muharrem. Ağa-yı Yeniçeriyân-ı Dergâh-ı Âlî Aleyke İttikâlî, 1075” ibareli.

    Kimi görevliler dedelerinden, babalarından kalma mühürle­ri de kullanmışlardı. Bunlar o devrin büroları açısından sorun çıkarmamış olsa da, günümüz­deki tarih araştırmalarında büyük karışıklıklara yol açabilir. Örneğin Tepedelenli Ali Paşa’nın 1787-1822 arasında Yanya-Tır­hala bölgesini elinde tuttuğu yıllarda İstanbul ile yazışma­larında kullandığı mühürde 1104 (1692-93) tarihi yazılıdır. Babasının adı Veli, dedesinin adı Muhtar olan Tepedelenli, bizim bilemediğimiz bir büyüğünün veya bir başkasının 1104 tarihli ve Ali yazan mührünü kullanır­ken; bu durum ilgili mührü tanı­yan kalem memurları açısından sorun teşkil etmiyordu. Ancak günümüzde belgenin kağıt ve yazı özelliklerine pek dikkat et­meyen biri, Tepedelenli’ye ait ta­rihsiz bir belgede 1104 tarihli bir mühür gördüğü takdirde hemen belgeyi o tarihle sınıflandıracak ve aşağı yukarı 80-120 yıllık bir hataya sebep olacaktır.

    1belge_8
    Sultan 1. Abdülhamid’in kızı Hibetullah Sultan’ın 1789 tarihli kare mührü. “İsmetlü
    Hibetullah Sultan kerime-i Sultan Abdülhamid Han – 1203” ibareli.

    İşte bu gibi nedenlerden ötürü, Osmanlı Arşivi’nin tasnif çalışmaları içinde en önem­li meselelerden biri, tarihsiz belgelerin tarihlerinin tespitidir. Bu tür belgelerin tarihleri tespit edilemezse, araştırmacılar açı­sından sağlıklı bir değerlendir­meye tabi tutulmaları mümkün olmaz. Belgebilimi olan “diplo­matik” kurallarıyla, yazıbilimi olan “paleografya” teknikleri kullanılarak tarih tespiti yoluna gidilir. Dolayısıyla arşivcilikte en meşakkatli hususlardan biri tarihsiz belgelerin tarihlenme­sidir. Bu zorluğu aşmanın doğru yolu, kaime, mektup, arz vs. belge türündeki mührün aidi­yetinin sağlıklı bir şekilde tespit edilmesidir.

    OSMANLI ARŞİVİ’NDE MÜHÜR

    Kaybolmayan izlerin peşinde

    Arşiv belgeleri üzerinde Osmanlı Arşivi personeli tarafından yürütülen mühür çalışmaları, haleften selefe devrolunan bir gelenekti. Günümüzde, Yazma Eserler Başkanlığı’nda kitap mühürleri üzerine daha kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir.

    Günümüze kadar mühürler üzerinde yapılan çalışmaların çoğu, sanat tarihi ve estetik kapsa­mındadır. “Belge bilimi/diplomatik” noktasından en derli toplu çalışma, Mübahat Kütükoğlu’nun Osmanlı Belgelerinin Dili (1994) adlı eserin­de “Mühür” başlığı altında ortaya konulmuştur. Akademik çalışmalar öncesinde Osmanlı Arşivi’nin Ha­zine-i Evrak adıyla anıldığı Osman­lılar’ın son döneminde kurulan ilk tasnif komisyonlarından itibaren; mühürlerin aidiyeti konusundaki ilk diplomatik çalışmalarının Hazine-i Evrak’ta (günümüzde Osmanlı Arşi­vi) başladığını söyleyebiliriz. İ. Hakkı Uzunçarşılı, arşivdeki araştırmaları sırasında Haşim Efendi’nin (So­yadı Kanunu ile “Durgun” soyadını almıştır) mühür ile ilgili çalışmalarını görmüş ve yararlanmıştır.

    1belge_Kutu
    Osmanlı Arşivi’nde Fehmi Pekol’un düzenlediği, Kemal Çolpan’ın devam ettirdiği 1956 tarihli mühür katalogu.

    Arşivin eski genel müdürlerin­den Mithat Sertoğlu’nun “Mekkî” nisbesiyle anmasından dolayı, Haşim Efendi’nin 1862-63’de Mek­ke/Taif’te doğan Abdullah Haşim Efendi olması gerekir. Bu zatın, Ali Emiri Efendi’nin 1920’de kurulan komisyonundan önce 1919’da Hazine-i Evrak Tasnif Komisyonu reisi olan Hüseyin Haşim Efendi ile aynı kişi olup olmadığı tespit edile­memiştir. Osman Ergin tarafından kitaplaştırılan Muallim Cevdet’in arşiv çalışmalarına dair hatıratta; Haşim Efendi’nin okuyamadığı Dul­kadiroğulları’ndan Şah Budak’a ait bir mührü 4 gün uğraştıktan sonra okuyabilmesinden ötürü Muallim Cevdet’in duyduğu kıvanç nakledilir.

    Mithat Sertoğlu, 1945’te göreve başladığında tanıdığı ve 4 bin civarında mühür klişesini ezbere bilen Ahmet Hamdi Tanyeli adlı arşiv görevli­sinin, görme kaybı olduğu halde en silik mühürleri dahi kolaylıkla okuduğunu belirtir. Kültür tarihimizde önemli bir yeri olan A.H. Tanyeli, meşhur Bekir Ağa Bölüğü’ne adını veren Bekir Ağa’nın oğlu olup, sahaf­lık tarihimizin en önemli simalarındandır. Tanyeli’yi Haşim Efendi’nin talebesi olarak nitelendiren Ser­toğlu, kendinin de 8 bin ci­varında klişe tespit ettiğini belirtir; ancak Tanyeli’den bunları gerektiği gibi öğre­nemediğinden yakınır.

    Arşiv belgeleri üzerinde Osmanlı Arşivi personeli tarafından yürütülen mühür çalışmalarının haleften selefe devrinin bir gelenek haline geldiği anlaşılıyor. Mühür çalışmaları, Tan­yeli’den sonra Ferit Tümeren, Fehmi Pekol, Kemal Çolpan, Murteza Dede tarafından sürdürüldü. Ne var ki 80’lerden itibaren bu gelenek zinciri kopmuş; tüm bu çalışmalardan da Fehmi Pekol’un düzenlediği ve Kemal Çolpan’ın devam ettirdiği 1956 tarihli yaklaşık 400 sayfalık elyazması bir mühür katalogundan başka eser kalmamıştır.

    Topkapı Sarayı Müzesi Arşi­vi’nde tasnif çalışmalarını yürüten ekipten İbrahim Kemal Baybura ise, belge üzerine basılı 1.669 mühür­den oluşan bir koleksiyon meydana getirmiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Top­kapı Sarayı’nda korunan mühürleri tanıtan bir katalog neşretmiştir. Deniz Müzesi ile Askerî Müze’de korunan mühürler ayrıntılı şekilde kataloglanmıştır. Günay Kut ile Ni­met Bayraktar’ın yazma eserlerdeki kitap mühürlerini tespit çalışmaları, bu konunun ilk kitabını ortaya çıkar­mıştır. Günümüzde, Yazma Eserler Başkanlığı’nda kitap mühürleri üzerine daha kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir. Başkanlığın web sitesi üzerinde oluşturulan katalog kamuya açıldığı gibi, interaktif mü­hür okuma alıştırmaları da yapıla­bilmektedir.

  • Osmanlılardan günümüze siyasetin dinî pencereleri…

    Osmanlı Devleti’nde siyasetle tarikatların ilişkisi, daha kuruluş döneminde Osman Gazi’nin Şeyh Edebâli’yle yakınlaşması ve kızıyla evlenmesiyle başlamıştı. Cumhuriyet döneminde tekkelerin kapatılmasından sonra doğan boşluğu ise “cemaat” adı verilen tarikat benzeri yapılar doldurdu. Dünden bugüne siyasi iktidarların dinî yapılarla imtihanı.

    Tekke kelimesinin kökü Farsça “tekye”den gelir. Derviş denen tasavvuf ehlinin mürşid denen şeyhin etrafında toplandığı yerlere tekke adı verilirdi. Her tekkenin zaman içinde oluşmuş bir yolu, erkânı ve adabı vardı ki bu yola kısaca “tarikat” denirdi.

    Tasavvuf adını verdiğimiz İslâm mistisizmi, bir yanda Sün­nî İslâm şeriatının 8. yüzyılda ortaya çıkması, diğer yanda da siyasal yaşamın zorladığı bir dizi seçeneğin gerçek imana zarar verme olasılıklarına bir tepki biçiminde doğmuştu. Nitekim şeriat, biçimciliği ya da zahirî davranışı ön plana çıkarıyor, siyasal yaşam ise gerçek mü­minlerin ahlaken kabul edeme­yecekleri birçok edim ve eylemi sineye çekmeyi gerektirebili­yordu. Böylece birçok Müslüman gerçek imanı ve Tanrı sevgisini kendi içlerinde aramaya, dünya işlerinden olabildiğince uzak kalmaya yöneldi. Hakikatin pe­şinde tutulan bu bireysel yol, 11.- 13. yüzyılların istilalar, savaşlar, siyasal karışıklıklar ve istik­rarsızlıklar ortamında beliren tarikatlarla birlikte, toplumsal bir olgu haline geldi.

    Karışıklık dönemine özgü toplumsallaşma ise beraberinde ister istemez siyasallaşmayı da getirdi. Bazı tarikatlar isyancı­lığa, bazıları ise kendi devletle­rini kurmaya yöneldi. Birçoğu ise süregiden bu karışıklıklar içinde görece küçük toplulukla­rını korumaya, onlara barışçıl bir düzen ahlakını aşılamaya yöneldi. Bu dönemin sonların­da Türkleşme ve İslâmlaşma süreçleri geniş çapta tamam­lanmış olan Anadolu, İlhanlılar döneminde artık barışa kavuş­muştu. Ancak, toplumsal istik­rarın sağlanması, tarikatların siyasallaşması olgusunun sonu olmadı. Toplum katında saygın­lıkları olan bu kurumlar, siyasal önderler tarafından kullanılma­ya çalışıldı ve kullanıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin Şeyh Edebâli’yle yakınlaşması ve sonuçta kızıyla evlenmesidir.

    Osmanlı beyleri, beylikten devlete geçiş sürecinde gerek din âlimleriyle gerekse şeyh­lerle iyi geçinmişler; onların tavsiyelerini almışlardı. Yine de stratejik kararlarda son söz her zaman devlet adamlarınındı.

    Kapak_Dosyasi_3
    15.yüzyılın başlarında yaşamış olan Bektaşî pirlerinden Kaygusuz Abdal

    Devletin kuruluş evresi 1453’te İstanbul’un fethiyle tamamlandı ve hayati öneme sahip bu şehrin alınışı Türklerin bölgenin tek hakimi olduğunu da göstermiş oldu. Birbiri ardına elde edilen zaferler ve gerçek­leşen fetihlerle bir imparator­luk dönemi başlarken, bu güce erişmede orduyu, halkı manevi açıdan motive eden örgütler arasında Anadolu’nun ve Rume­li’nin her köşesindeki tekke ve zaviyelerdeki şeyhlerin de rolü vardı. Fuad Köprülü 1919’da yaz­dığı İlk Mutasavvıflar kitabında, Ömer Lütfi Barkan da 1942’de kaleme aldığı “İstila Devirlerin­de Kolonizatör Türk Dervişleri” makalesinde sözkonusu süreç­lerden ayrıntılarıyla bahseder.

    Ancak fetihten sonra Ana­dolu’da onca tarikat ve tekke varken, uzunca bir zaman İstanbul’da bir tek tekkenin açılmaması düşündürücüdür. Fatih Sultan Mehmet, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Ak­şemseddin gibi devrinin en iyi hocalarından dersler almıştı. Devletin yeni başkentte ve yeni bir düzende yapılanması sürer­ken, ağırlık tekke-tarikat yerine medrese öğretimine verildi ve örneğin şehre ilk yerleşenler­den olan Fatih’in sevgili hocası Akşemseddin bile burada kısa bir süre kaldıktan sonra Göy­nük’e göçtü ve orada vefat etti. Bu dönemde daha çok seyyah dervişlere rastlandı. Yine devrin ileri gelenlerinden Molla İlahî de, Fatih’in baskın politikasın­dan çekinerek hacca gitmiş, bir tür “gönüllü sürgün” olan haccı 40 yıl sürmüş, İstanbul’a ancak padişahın vefatından sonra dönebilmişti.

    Yeni başkentte ilk tekkelerin açılması için 2. Bayezıt’ın 1481’de tahta çıkması beklenecek, şeh­rin önemli tasavvuf ocakların­dan olan Kocamustafapaşa Tek­kesi ile şehrin ilk mevlevihanesi olan Kulekapısı (Galata) Mevle­vihânesi bu dönemde açılacaktı. Tarikatların devlet kontrolüne girmesi de bu dönemde gerçek­leşmişti. Tekkelerin faaliyetleri yakından takip edildiği gibi, yeni bir tekkenin kuruluşu, kimler tarafından desteklendiği, para kaynakları da izleniyordu.

    Kadı, müderris, vaiz ve âlim yetiştiren medreselerle, hayatı tasavvufi merkeze odaklayan tekkeler yüzyıllar boyu büyük bir çekişmenin tarafları oldu. Bu çekişme genellikle devlet gücü­nü arkasına alan medreselilerin lehine sonuçlanmış olsa da, tekkeler asırlarca ayakta kala­bilmeyi başarmıştı. Bu başarı­da halkın ve ordunun desteği önemli rol oynamıştı.

    Osmanlı toplumunda tekke­ler sosyal hayatın farklı alanla­rıyla da ilişki kurmuştu. Tekke şeyhlerinin çoğu devletin üst kademesinde görev alanlarla sıcak ilişkiler içindeydi. Ahi tek­keleri ve fütüvvet teşkilatı aracı­lığıyla iktisadî hayatla içiçe olan tasavvufî kültür, Bektaşî-Yeni­çeri ilişkileri sebebiyle ordu ile tarikat “etle tırnak” gibiydi.

    Osmanlı döneminde tari­kat-siyaset ilişkisi denilince akla gelen ilk örneklerden biri Pa­dişah 1. Ahmet ile Celvetî şeyhi Aziz Mahmut Hüdai Efendi’nin yakınlıklarıdır. Aziz Mahmut Hüdai, Saray’ın gözünde büyük itibara sahipti. 1. Ahmet devrin­de Osmanlı sularında sadece İngilizler ve Fransızlar kendi bayraklarıyla ticaret yapabi­liyorlardı. Diğer devletlerin gemilerinin ticaret yapabilmesi için de bu iki ülkenin bayrağını çekmeleri gerekliydi. Hollan­dalı diplomat Cornellius Haga, İngiliz ve Fransızlara boyun bükmekten bıkmış, yetkililerle yaptığı görüşmelerde de kendi bayrağıyla ticaret yapma imti­yazını koparamamıştı. Sonunda 1615’te Üsküdar’daki tekkeye girmenin bir yolunu buldu ve maruzatını padişahın sevdiği ve saydığı şeyh efendiye anlatmayı başardı. Üsküdar’daki dergahtan saraya yollanan yazı ve sözlü arabuluculuk girişiminin ardın­dan, Hollanda sancağı taşıyan gemilere de Osmanlı sularında ticaret izni verildi.

    Kapak_Dosyasi_4
    Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında Bektaşî tekkeleri de kapatılarak bazıları yıktırılmış, çoğu ise Nakşîbendîliğe geçmişti. Tekkenin son şeyhlerinden Nafî Baba İstanbullular tarafından sevilen ve sayılan bir Bektaşî büyüğüydü.

    Osman Gazi-Şeyh Edebâli ilişkisinden hatırlanacağı üzere, daha başlangıcında siyaset-ta­rikat işbirliği olan Osmanlı Devleti’nin tarihi aynı minvalde sürmüştür. Hatta bu nedenle bazı yorumcular, biraz abartılı bir biçimde olsa da, tarikatların modernlik öncesi Osmanlı Dev­leti’nde siyasal partilerinkine benzer işlevleri olduğunu öne sürmüştür. Nitekim taşrada vali olan şehzadeler, tahta çıktık­larında hocalarını, lalalarını ve itimat ettikleri diğer kişileri önemli mevkilere getirirlerdi. Bunlar arasında çoğu zaman ta­rikat mensupları, hatta şeyhleri bulunduğundan, devlet memur­luklarında da değişiklikler olur, birçok görev o tarikat ehline verilirdi. Bu da tarikatlar ara­sında rekabete ve çekişmelere neden olurdu. Bilinen en önemli rekabetlerden biri de, padişah­ların tahta çıktıklarında Eyüp’te yapılan törende yeni padişaha kılıcını Mevlevîler’in mi, yoksa Nakşibendîler’in mi kuşatacağı­na ilişkin olanıdır. Tabii cami­lerin ve medreselerin de hangi tarikatça yönetilip yönetilmeye­ceği “iç siyaset” açısından önem­li bir meseleydi.

    19. yüzyılın ilk yarısında tekkelerde genel bir bozulma­dan sözetmek mümkündür. Asli işlevini yitiren tekkelerin bir çatı altında toplanması ve tek bir merkezin kontrolünde bulundurulması için devlet bu dönemde çalışma başlattı ve Tanzimat Fermanı’nın ilanından 27 yıl sonra 1866’da tekkeler­deki bozulmanın önünü alabil­mek, kontrollerini sağlamak için Meclis-i Meşayih kuruldu. Bu Meclis son şeklini 1916’da yapılan düzenlemeyle almış ve tekkelere tanınan pek çok ay­rıcalığa son vererek tarikatları ulemanın kontrolüne bırakmış­tı. Böylelikle tarikatlar bütün ayrıcalıklarını ve muafiyetlerini kaybettiler.

    Cumhuriyetin ilanının ar­dından 1925’te yürürlüğe giren kanun uyarınca Türkiye gene­linde faaliyet gösteren bütün tekkelerin kapatılması kararı alındı. Bu karar, bazı yorum­cularca bir laiklik önlemi ya da tarikatların varlığına son verme çabası biçiminde, yanlış değer­lendirilmiştir. Rejimin bu yolla yapmak istediği, tıpkı 12 Eylül rejiminin dernekleri kapatmak­la gerçekleştirmeye çalıştığı şey, yani toplantı özgürlüğünü kısıtlamaktı. Yoksa tarikatları yasaklamak ya da bitirmek gibi radikal bir girişim değildi.

    Diğer yandan tekkelerin kapatılmaları büyük bir şo­kun yaşanmasına ve boşluğun doğmasına sebep olmuştu. Bu boşluk özellikle merkezden uzak kentlerde şekillenen cema­atler eliyle dolduruldu. İslâmî literatürde başka anlamlarda kullanılan “cemaat” kavramı ilk defa tarikat benzeri bir hareketi isimlendiriyordu. 1920’lerin sonunda şekillenmeye başlayan ve 1946-1950 döneminden sonra ortaya çıkan bu oluşumlar, uygulamaları ve örgütlenme yapıları açısından tarikatlardan farklıydı.

    Kapak_Dosyasi_5
    İstanbul’un en eski tekkelerinden olan Kâdirî Âsitânesi’nin İstanbul-Tophane’deki bir toplantısından.

    1946 seçimlerinden sonra “cemaat” deyimi duyulmaya başlandığı gibi gayriresmi yak­laşımlarla da devletle uzlaşma çözümleri aranır oldu. Bu yeni süreçte ilk başarıyı Mevlevîler elde etti ve bir tarikattan çok sembolik bir kültür topluluğu haline gelmeyi önemsedi. De­mokrat Parti yöneticileri ile ters düşse de mücadelesinden vaz­geçmeyen Said-i Nursî risalele­riyle; devletle pasif mücadeleye girerek çalışmalarını yeraltında yürüten ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğinde şekil­lenen Süleymancılık akımı ise cumhuriyet döneminde Kur’an-ı Kerim’in unutturulduğu endişe­siyle yıllarca hafız yetiştirerek İslâmi bilimlerin yayılmasına çalışmışlardı. 1970’lerde hayli güçlenen Süleymancılar sonraki yıllarda güç kaybedecekti.

    Cemaatler tarikatlara göre çok daha esnek, müdavimlerin kolaylıkla devam edebilecekleri yapılanmalardı. Tekkelerde gö­rülen zikirlerin ve ağır ritüel­lerin yerini belirli periyodlarla tekrarlanan sohbetler almıştı. Bir başka farklılık da şuydu: Osmanlı Devleti’nin tekke ve tarikatları tanımasına karşı­lık Cumhuriyet Türkiyesi’nde yapılanan cemaatler resmen tanınmadıkları için ortaya çı­kışlarından itibaren kontroldışı gruplar oldular.

    Tekkeler vakıf gelirleri ile ayakta dururken cemaatler ekonomik faaliyetlere de yöne­lerek şirketler kurdular, medya aracılığıyla seslerini duyurmaya başladılar. Zenginlerden alınan bağışlar, toplanan zekat para­ları, kurban derileri, açılan okul­lardan elde edilen gelirler gibi kaynaklar edindiler. Halbuki tekkelerde böyle bir yapılanma tarihin hiçbir döneminde sözkonusu değildi.

    Kapak_Dosyasi_Kutu1c

    TİCÂNİLER

    Cemaat bahane, ticaret şahane

    Türkiye’de 1946’dan sonra kendini gösteren ve “cemaat” olarak adlan­dırılan tarikat benzeri yapılardan birisi de Ticâniler’di. Kendilerini, Cezayir’de 18. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan Ti­câniyye tarikatının takipçisi olarak tanım­lıyorlardı. Kemal Pilavoğlu adlı kişi 1930’lu yıllarda Ticâniyye şeyhi olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış ve gizli faaliyetler yürütüp topladığı müritlerle güç kazanmıştı. Hukuk eğitimini yarıda bırakan Pilavoğlu, Anka­ra’da kitapçılık yapıyordu.

    Kamuoyu Ticânileri 1949’da TBMM’de yaptıkları Arapça ezan okuma eylemiy­le tanıdı. 1951’de ise Türkiye’nin dörtbir yanındaki 47 Atatürk heykeliyle büstünü tahrip ederek gündeme geldiler. Heykel­lere saldırılar infial yaratınca, Demokrat Parti iktidarı Temmuz 1951’de Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkardı. Atatürk heykellerine zarar verenlere 10 yıla kadar hapis cezası öngören kanunun çıkmasıyla birlikte saldırılar kesildi.

    Kapak_Dosyasi_Kutu1a
    Kapak_Dosyasi_Kutu1b
    1951’in yaz aylarında Ticânilere yönelik operasyonlarda 280 kişi cumhuriyet aleyhine faaliyetlerde bulunmaktan yargılanmıştı.

    Meclis’te kanun görüşmeleri sürerken Kemal Pilavoğlu ve 280 müridi cumhuri­yet aleyhine faaliyetlerde bulunmaktan tutuklanmıştı. 7.5 yıl hapis ve 5 yıl sürgün cezasına çarptırılan Pilavoğlu 1958’de hapisten çıkınca Bozcaada’ya sürgüne gönderildi. Burada ilk iş olarak şaraplık üzüm yetiştirilen araziler satın alıp pek­mez üreterek şarapçılığın önünü kesmeye çalıştı. Bunun dışında hayvancılık yaptı; bakkal, kasap ve fırın açtı; inşaat işine girdi. Karın tokluğuna çalıştırdığı yüzlerce müridi sayesinde adanın ticaretini ele geçiren Pilavoğlu, kısa sürede 172 parça gayrimenkulün sahibi olmuştu.

    İşleri iyi gidince sürgün cezası bittikten sonra da adada kalan Pilavoğlu, hedefini “Bozcaada’yı Müslüman olmayanların gi­remeyeceği bir turizm adasına çevirmek” diye açıklıyordu. Ancak, 1973’te karısının ihbarıyla yapılan baskında 3 erkek çocuk­la uygunsuz vaziyette yakalanınca işler değişti. Yakalandıktan sonra, çocukken Pilavoğlu tarafından istismar edildiğini söyleyen başka müritler de ortaya çıkıp ifade verdiler. Tutuklanıp cezaevine konulan ve büyük prestij kaybına uğrayan Pilavoğlu’nun müritleri başka cemaatlere yönelmişti. Pilavoğlu, yargılanmasının sürdüğü 1977’de ölünce Türkiye’de Ticâ­nilik de tarihe karıştı.

    Murat Toklucu

  • İkona ve minyatürlere karşı çok ‘kırıcı’ davranan insan…

    Hıristiyanlıkta ikona kırıcılık (8. yüzyıl), İslâmiyet’te tasvirin yasaklanması (9. yüzyıl)… Minyatür/tasvir sanatı bu tarihten itibaren gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim bir uzlaşım yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi portresini çizdirecek kadar resme düşkün, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.

    Resmin Tevrat’tan başla­yan yasaklanma öyküsü garip maceradır. Hıris­tiyanlıkta 8. yüzyılda bir süre yasaklanıp ikonalar kırıldık­tan sonra yine dini anlatmak amacıyla serbest bırakılır. Böyle bir yasak, 9. yüzyılda âlimler üzerinde uzlaşana kadar İslâ­miyet’te kesinlik kazanmadı. Kesinleştiği andaysa muta­savvıf ressamlar “bu dünya bir görüntü dünyasıdır; duyularla algılanan nesneler birer göl­geden ibarettir ve bu gölgeler idea’ların yansımalarıdır” diyen Platon’a kulak verdiler; Tanrı’nın yaratma yetkisinin nişanesi olan duyusal dünyayı taklide girişmeksizin, soyut/ kavramsal bir ressamlığa yönel­diler. Böylece iki boyutlu, gölge ve perspektif içermeyen bir minyatür/tasvir sanatı doğdu ve gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim tam bir uzlaşım da yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi port­resini çizdirecek kadar resme düşkünken, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.

    3. Murad ve 3. Ahmed gibi oturak ve kitap meraklısı padişahlar bir dolu resimli kitap hazırlattılar; oğullarının sünnet düğünlerini “düğün fotoğrafçısı” gibi görevlendir­dikleri nakkaşlara resimlettiler; meşhur Osman ve Levnî böyle sivrildi. Görünüşe göre reaya da bu resimli kitapları seviyordu. Evliya Çelebi Seyahatnâme’sin­de, Bitlis’te bir şehnâmenin resimlerini karalayan Kadızâ­deli yobazın tartaklanıp paşa eliyle para cezasına çarptırıldığı ballandırılarak anlatılır. Ağus­tos 2022’de Eyüp Sultan türbe­sinde bir çinideki Rumi motifte “şeytan tasviri” gördüğünü iddia eden birkaç zevat da böyle bir ikonakırıcılık yapıp asırlık çinilere çekiçle saldırmıştı; Ka­dızâdeli kadar ceza görmediler! Yine aynı yıl Da Vinci’nin şöh­retli Mona Lisa’sı birkaç “iklim aktivisti”nin boyalı saldırısına uğradı (güya ki niyetleri tasviri kırmak değil imiş…). Demem o ki hâlen 21. asırda birçok resim ve tasvir varoluş mücadelesini sürdürüyor.

    identifier W.593.000213|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
     — Oyna oğlum oyna, heh şöyle ellerini de aç… Ceyb-i fakiranemize üç benek mangır girsin! Hem gariplerin aklıyla oyna hem de yarının tek Tanrılı dünyasında yaşayacak heykeltıraşların ekmeğiyle…
    Laklakiyat_2
    — Efendim gölgesi olmayan tasvirleri de kıracak mıydık, arkadaşlar bir tane kırmış da?
    — ?
    identifier W.593.000251|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
    — Roma medeniyetinin eyü yanlarını alacan böyle, bi makascuk.
    — Ehehe… Günah değil mi ağam öyle?
    — Tapmadığın sürece sorun yok. Bencesi…

    Laklakiyat_4
    — Yok beğim abdest veren otomat ben değilim, kendisi sarayın hamamında bulunur. Şarapdar otomatım ben, ak cinnü var kızıl cinnü var, ne arzu buyurulur?.. Haram mı? Hangisi, şarap mı, heykel misal gölge sahibi bir otomat olmam mı, yoksa Cezerî Efendi’mizin bir de kalkıp tasvirimi kağıda işlemiş olması mı? O işi ulema bilür. Ak cinnü mi, kızıl cinnü mi?
    Laklakiyat_5
    — “Dünyaya iki İbrahim geldi, biri put yıktı biri put dikti” derler merhum Süleyman Han veziri-yiçün. Ben dahi put diktüm amma İbrahim Paşa misali değül, iğne ilen, ehe ehe. Pabuccu esnafınun maharetlerüni arz etmek gâyemiz beğim, gelme üstüme. Maharet sahnesünde yasak yok, ibadet secdesünde var. “Devr-i Lale ensâliyüz biiiz, zamânumuz geçmiiiş…”
    Laklakiyat_6
    — Heykel: Vıağğğr! Hem el ayağum oynar hem kükrer idim, puttan daha put, şirkten daha şirk olsam gerek idi. Amma şenlik nizamı, Hünkâr Murad huzurunda arz-ı endâm etdim… Yine de o tasvirimi karalayanı bulur isem aha bu topuz ilen… Sana ne etdiler yılan?
    — En sağdaki yılan başı: Benim dahi alt çenemi kırdı Sultan Mehmed spor içün. Keşke tasvir diye kırsa-yidi hiç olmaz ise manidar olur idi.

    Şaka bir yana… 1: Üç adam elle oynatılan Multan putuna tapınır. Acâibü’l-mahlûkât, derleyen Muhammed el-Tûsî, res. ?, Farsça, 16. yy. Walters Sanat Müzesi, W.593, 103a. – 2: Hz. Süleyman, önünde secde edilen Rum Kralı’nın portresini kırdırır. Tuhfetü’l-acâib, derleyen el-Tûsî, res. ?, 1388, Farsça. Fransa Ulusal Ktp., Supplément Persan 332, 165a. – 3: İki adam çıplak heykele dokunur. Acâibü’l-mahlûkât, Walters, W.593, 122a. – 4: Saki otomat. Yazan ve çizen Cezerî, Kitâb fî marifeti’l-hiyel. TSMK, A. 3472 – 5: Bir ayakkabı esnafı 1720 sünnet şenliğinde omzunda dikim maharetlerini gösteren bir kız kuklasıyla geçiş yapar. Vehbî, Surnâme, res. İbrahim, 1720-28. TSMK A. 3594, 154a. – 6: 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde geçiş yapan hareketli ve sesli korkunç otomatlar. İntizâmî, Surnâme-yi Hümâyun, 1582-95, res. Osman. TSMK H. 1344.

  • Fethin 500. yıl kutlamaları kimseyi memnun etmemişti

    İstanbullular hazırlıkları uzun süre önce başlayan 500. fetih yılı kutlamalarını dört gözle beklemişti ama, 29 Mayıs 1953’teki törenler büyük hayalkırıklığı yaratmıştı. Devlet ricalinin, dostluk rüzgarlarının estiği Yunanistan’ı rencide etmemek için ilgi göstermediği kutlamalar ve canlandırmalar, basında çadır tiyatrosuna benzetilmişti.

    İstanbul’un 500. fetih yılı kutlaması fikri, ilk defa 1939’da gündeme gelmiş;
    Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün talimatıyla İstanbul Valiliği’nde oluşturulan “Güzideler Komisyonu” 1953’e kadar tamamlanması hedeflenen bir plan hazırlamıştı. İstanbul’un imarıyla ilgili önemli atılımlar içeren plan, tek parti iktidarına yönelik “Ankara imar edilirken İstanbul kendi hâline bırakıldı” eleştirilerine yanıt vermeyi de amaçlıyordu. Planda Fatih döneminden kalma yapıların onarılması; yeni yolların ve parkların açılması; modern otel, okul ve tiyatro yapılarının inşa edilmesi gibi maddeler vardı. Ancak maliyet 140 milyon lira olarak hesaplanınca hiçbiri hayata geçirilemedi.

    1942’de fethin 500. yılına yönelik yeni bir plan açıklandı. Fatih’in görkemli bir heykelinin dikilmesi, spor alanları inşa edilmesi ve kentin yaz olimpiyatlarına evsahipliği yapması hedeflerinin olduğu bu plan da, 1944’te açıklanacak sonraki plan da, 2. Dünya Savaşı döneminin zorlu ekonomik koşullarında bir defa daha rafa kalktı.

    resim_2024-08-25_235133257
    Önde Yeniçeri kıyafetli askerler, arkada mehter takımı Beyazıt’tan geçiyor.

    Savaşın bitiminden sonra, 1946’da kurulan Bakanlıklararası komisyon ise ancak 1949’da yeni bir plan hazırlayabildi. Zaman daraldığı için bu planda yollar, meydanlar yoktu. 19 milyon liralık bütçe hazırlanmış, bunun bir bölümü Fatih dönemi eserlerinin onarımına, bir bölümü de kültür ve sanat projelerine ayrılmıştı. Hürriyet gazetesinin 6 Nisan 1949 tarihli haberine göre Tekel Bakanlığı gerekli masrafları karşılamak için Tekel ürünlerine zam yapacak ve 500. yıl için özel ürünler çıkaracaktı.

    20 Şubat 1950’de kurulan “İstanbul’un Beşyüzüncü ve Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği” de Bakanlıklararası komisyona katkı sunmaya başladı ama, Mayıs ayında Demokrat Parti iktidara gelince konu bir süreliğine gündemden düştü. Sonradan İstanbul Fetih Cemiyeti adını alan dernek, 1951’den itibaren kutlamalara çok az kaldığı yönünde uyarılar yapmaya başladı. Nihayet 1952’de derneğin hazırladığı program önerisi hükümet tarafından kabul edilince 500. yıl kutlamalarının çerçevesi belli oldu.

    Zaman darlığı nedeniyle Topkapı Sarayı’ndaki Çinili Köşk’ün açılması ve bazı çevre düzenlemeleri dışında kalıcı olmayan etkinlikler içeren programda; bir Fetih sergisinin açılması; Fatih’in türbesinin etrafının temizlenmesi; fener alayları ve havai fişek gösterileri yapılması; özel tiyatro gösterileri, konserler ve spor turnuvaları düzenlenmesi yer alıyordu. Surların dışındaki büyük bir alanda da Fatih’in ordugahının ve top mevzilerinin canlandırması yapılacaktı.

    Açıklanan program, 1939’dan beri görkemli kutlama beklentisi içinde olanları hayalkırıklığına uğratmıştı. Türk Milliyetçiler Derneği’nde toplanan ve 1952’de Fetih Yıllarını Aydınlatma Derneği’ni kuran Nihal Atsız çevresi başta olmak üzere birçok grup tepki gösteriyordu.

    resim_2024-08-25_235138715
    29 Mayıs 1953 gecesi Perşembe Pazarı’nda yapılan ve Haliç’i aydınlatan havai fişek gösterisi.

    Artık zorlu savaş yılları geride kalmıştı ve ekonomi hiç olmadığı kadar iyiydi. Bu koşullarda Demokrat Parti iktidarının İstanbul’un fethinin 500. yılını çok daha görkemli bir şekilde kutlaması beklenirdi; ancak Türkiye ile Yunanistan arasında esen dostluk rüzgarları buna engel oluyordu. İyi ilişkilerin zirveye ulaştığı 1952’de Yunanistan Kralı Paulos Türkiye’yi ziyaret etti, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes de Yunanistan’a gitti. Karşılıklı resmî ziyaretler, imzalanan antlaşmalar, ortak spor ve sanat etkinlikleri, iki ülke arasında ticareti artırma çabaları tüm yıla yayılmıştı. Yunanistan’daki Türk-Yunan Birliği’nin Türkiye’deki muadili olarak, başkanlığını İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın yaptığı Türk-Ellen Dostluk Derneği kurulmuştu. Böyle bir ortamda İstanbul’un fethinin görkemli bir şekilde kutlanması Yunanistan’ı üzebilirdi; bu bakımdan törenler olabilecek en sade şekilde yapılacaktı. Aynı zamanda Türk-Ellen Dostluk Derneği’nin başkanı olan İstanbul Valisi Gökay’ın 8 Şubat 1953’teki “Törenler yakın-uzak dostları rencide edecek tarzda olmayacaktır” açıklaması da bunu doğruluyordu.

    resim_2024-08-25_235143304
    Fatih Camii önünde toplanmış kalabalık mehter takımını bekliyor. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Açıklanan programdan memnun olmayanlara bir darbe de, 29 Mayıs’a üç gün kala bazı etkinliklerin iptal edilmesiyle geldi. Surların temsilî olarak topa tutulması, programdan çıkarılmıştı. Halkın en çok merak ettiği, bir kadırganın geçit resmine katılmasından da vazgeçildi; törenlerde birebir boyutunda kadırga yerine küçük bir modelinin yer alacağı açıklandı.

    Her şeye rağmen 10 binlerce İstanbullu 29 Mayıs 1953 Cuma günü kutlamaların yapılacağı Topkapı-Aksaray-Fatih güzergahını doldurmuştu. Sabah, Vali Gökay’ın konuşmasıyla başlayan törenlerin sonrasına ise kargaşa hâkim oldu. Ertesi günkü Hürriyet gazetesi yaşananları şöyle aktaracaktı:

    “Ulubatlı Hasan’ı canlandıran Yeniçeri kıyafetli er kaleye tırmanarak şanlı bayrağımızı ve Fatih’in bayrağını kalenin üstüne dikmiştir. Bunu müteakip Yeniçeri, mehter ve ordu birliklerinin bir geçit resmi yapması gerekirken tedbir alınmaması nedeniyle ortalık bir anda karışmış ve yabancı diplomatlar, azınlık temsilcileri, mebuslar, malul gaziler, askerî ve sivil erkanla yerli ve yabancı basın mensuplarının bulunduğu alan bir anda ana-baba günü hâlini almıştır. Emniyet ve intizamı temin edecek şahıslar ve bu işleri organize edecek bir merci bulunmaması nedeniyle kadınlı erkekli davetliler ve bilhassa yabancı davetliler bu hâl karşısında şaşkına dönerek Topkapı’ya doğru akan insan seline kendilerini kaptırarak sürüklenmeye başlamışlardır”.

    resim_2024-08-25_235148199
    Fetihin 500. Yılı için yapılan canlandırmalar gazeteler tarafından gülünç bulunmuş ve çadır tiyatrosuna benzetilmişti.  CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Fatih Camii avlusunda yapılan törenin ikinci bölümünde de izdiham nedeniyle düzen sağlanamayacak, polisler birçok noktada vatandaşlara palaska ile hücum edecekti. Gece yapılan görkemli fener alayı ve havai fişek gösterisi de gündüz yaşananların gölgesinde kalmıştı.
    Kutlamalara Cumhurbaşkanı Bayar’ın İzmir’deki NATO karargahını ziyaret etmesi, Başbakan Menderes’in de İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in 2 Haziran’daki taç giyme törenine gitmeye hazırlanması gerekçesiyle katılmayışı da basında eleştiriliyordu. Fetih günü canlandırmalarını bazı gazeteler çadır tiyatrosuna benzetirken; Hürriyet gazetesi başyazarı Sedat Simavi “Kadırga yerine sandal sürüdük, takma bıyıklı Yeniçeri ve Levent taklitleri dolaştırdık ve bunun ismini de 500. yıldönümü koyduk” diye yazmıştı.

    İstanbul’da fethin 500. yılı kutlanırken Yunanistan’da ise yas törenleri ve ayinler düzenleniyordu. Bayar ve Menderes’in törenlere katılmaması Yunan basınında olumlu karşılanmış, Türk hükümetinin “basiret gösterdiği” yazılmıştı. Fetih yıldönümü kutlamalarından 2 hafta sonra Yunanistan Başbakanı Papagos’un Türkiye’yi ziyaret etmesi de fetih kutlamalarının dostluğa zarar vermediğini gösteriyordu.

    DÖNEMİN GAZETELERİ

    ‘Ele güne rezil olduk’

    resim_2024-08-25_235157146
    30 Mayıs 1953, Hürriyet

    Uzun zamandır beklenen 29 Mayıs 1953’teki Fetih kutlamalarında yaşanan düzensizlik ve aksaklıklar basın tarafından sert bir şekilde eleştirilmişti. Ertesi günün bazı gazetelerinde şunlar yazıyordu: Akşam: “İstanbullular kutlama töreni için hazırlanması gereken programın yüz binde birinin provasını seyretmiş oldu”.

    Dünya: “Kutlama programı tam bir fiyaskoyla neticelendi. Bütün milletle alay edercesine yapılan törenlerde İstanbullular aradığını bulamamanın ıstırabını yaşadı”.

    Hürriyet: “Programsız ve intizamsız bir hercümerç içinde cereyan eden kutlama töreni bir yüzkarası halinde idi. Hem halk azap çekti hem ele güne rezil olduk”.

    Milliyet: “On binlerce İstanbullu güneşin altında yandı, tutuştu, ezildi, dayak yedi. Sonunda itile katıla sözüm ona 500’üncü fetih yılını kutladı. Fatih Sultan Mehmet Han eğer merasimde gördüğümüzün binde birini yapsaydı, İstanbul hâlâ Konstantinopolis olurdu”.
    Ulus: “Biz bu acıyı 500 yılda bile unutamayacağız”.

    Yeni İstanbul: “Beş yüzüncü yıl kutlama törenleri intizamsız oldu. Polis halktan bazı kimseleri yüz numaraya hapsetti, seyircilere palaska ile hücum etti. Tören yerinde rezalet çıktı”.

  • Türklerin İstanbul’daki en eski hatıraları Beyazıt’ta

    Fatih Sultan Mehmet’in emriyle inşa edilen ve 1455’te tamamlandığı düşünülen Saray-ı Atik-ı Hümâyun; harem, köşkler, kasırlar ve içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçeden oluşuyordu. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra Eski Saray adıyla anılan yapının yerinde bugün istanbul Üniversitesi var. Ancak kimi izler hâlâ duruyor.

    Fatih Sultan Mehmet, fetih sonrası bugünkü Beyazıt ile Süleymaniye arasında, şimdi İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke’nin bulunduğu alanda Saray-ı Atik-ı Hümâyun olarak bilinen sarayı yaptırmıştı. 1455’te tamamlandığı düşünülen yapı, Topkapı Sarayı’ndan önce inşa edildiği için “Eski Saray” olarak adlandırılmış, Topkapı Sarayı ise “Yeni Saray” olarak anılmıştır.

    Neredeyse hiçbir anıtsal kalıntısı günümüze ulaşmayan Eski Saray hakkındaki bilgilere, tarihsel kaynaklarda rastlıyoruz. Edirneli tarihçi Ruhi’ye göre mimarı Edirne Sarayı ile Üç Şerefeli Cami’yi de yapan Usta Musliheddin’dir. İmrozlu tarihçi Kritovoulos Historia adlı kitabında, Fatih’in kentin en uygun ve güzel yerinde bir saray inşa ettirdiğini yazmıştır. Mikhael Doukas, Sultan’ın sarayını yaklaşık “8 stadionluk” büyük bir araziye yaptırdığını belirtir.

    Târîh-i Ebü’l Feth adlı eserinde Tursun Bey, sarayın dört köşeli sağlam duvarlarla (surlarla) çevrili bir alana yapıldığını aktarır. Sarayda avlular içinde harem, köşkler, kasırlar ve arz odası bulunmaktaydı. Tursun Bey’in bildirdiğine göre geniş saray alanı içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçe de vardı.

    resim_2024-08-25_193852221
    Eski Saray’ın bulunduğu İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşkesi.

    Bilindiği üzere Osmanlı saraylarının kökeni Önasya geleneğini taşır ve Yeni Assur Dönemi’ne (MÖ 900-610) değin uzanır. (Bu konuyu ilk defa arkeoloji ve sanat tarihi kamuoyunun gündemine getiren yazı, dergimizin Mart 2020 tarihli 70. sayısında yayımlanmıştı). Osmanlı saraylarının değişmez unsurları olan ve Tursun Bey’in aktardığı bilgilerden Eski Saray’da da bulunduğu anlaşılan birun, enderun, arz odası ve harem; Assur saraylarında baba-nu, bitanu, taht odası ve harem isimleriyle yer alır. Aralarında 2 bin yıldan uzun zaman olan bu iki imparatorluğun benzerlikleri bununla da bitmez. Assurlu-lar saraylarına yakın yerlere, içlerinde köşkleri, sulak alanları ve av hayvanları da bulunan geniş bahçeler yapmışlardır. Bu gelenek Geç Demir Çağı’nda (MÖ 6. yüzyıl) Perslere (Akha-imenidlere) geçmiştir. Tursun Bey’in bahsettiği av hayvanları ile dolu büyük bahçeler, bu kadim Önasya geleneğinin Türk sarayındaki bir devamı olmalıdır. Sarayda 1474-1481 arasında görev yapmış olan Giovanni Maria Angiolello, bahçede bir göl bulunduğunu, hayvan kükremeleri ve kuş ötüşlerinin birbirine karıştığını aktarır.

    resim_2024-08-25_193856984
    Eski Saray’ın kalıntıları üzerine inşa edilen İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında Fatih Sultan Mehmed dönemine ait bazı izler halen görülebilir. Yerleşke’nin duvarında 15. yüzyıl duvarının kalıntıları.

    Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatüründe Eski Saray; tek kapısı (Bab-ı Hümayun) bulunan dikdörtgen plan şemasına sahip surları, bahçeleri olan dış avlusu (birun) ve altıgen bir duvar içinde bulunan iç avlusu (enderun) ile resmedilmiştir. Tek kapı (Bâbüsselâm) ile girilen Enderun’da birbirlerine yakın olarak inşa edilmiş yapılar topluluğu gözlenir. Minyatürden anlaşıldığı kadarıyla Bab-ı Hümayun ve Bâbüsselâm aynı aks üzerinde değildir. Beyazıt Camii’nin (1506) minyatürdeki konumuna göre doğuda yer alan Bab-ı Hümayun taç kapı özelliği gösterir. Bâbüsselâm ise kuzeye bakmaktadır. Buna karşın 16. yüzyıl Fransız coğrafyacısı Nicolay de Nicholas, Eski Saray’da iki kapı bulunduğunu, kapılardan birinin harem ağaları tarafından korunduğunu, diğerinin ise kullanılmadığını aktarır. Evliya Çelebi ise özellikle sarayı çevreleyen surlar üzerinde durmuş ve bunların hendekleri ile burçları olmadığını belirtmiştir.

    Birçok büyük yangınla tahrip olan yapı, önemli onarımlar da geçirmiştir. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra daha çok haremi ile dikkat çeken Eski Saray, iktidardan düşen padişahların anneleri, eşleri ve cariyelerinin barınması için kullanılmıştır. Saray haremine gönderilen bu kadınlar gözden düşmeleri ve unutulmaları nedeniyle sürekli gözyaşı dökmüşler; bu bakımdan Eski Saray halk arasında “Gözyaşı Sarayı” olarak anılmıştır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla Eski Saray ve bahçeleri Seraskerîye’ye tahsis edilir. 1866’da ise bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan Harbiye Nezâreti binası yapılır.

    resim_2024-08-25_193900980
    Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatürü.

    Günümüzde Eski Saray kalıntılarının üzerinde oluşturulan İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında, Fatih Sultan Mehmet dönemine ait bazı izler ve hatıralar gözlenebilmektedir. Yerleşkeyi çevreleyen duvarın Süleymaniye Külliyesi’ne uzanan kuzeybatı bölümünden başlayıp, kuzey duvara ve oradan da Süleymaniye Kapısı’na (Sarı Kışla Kapısı) ulaşan bölümünde 15. yüzyıl duvarının kalıntıları mevcuttur. 1864-1866 arasında inşa edilen duvardan 10-15 cm dışarıda bulunan, arkaik özellikler gösteren ve farklı bir örgü sisteminde imal edilmiş olan duvar kalıntısında yer alan monoblok taşların varlığı dikkati çekicidir. Kuzey duvarı üzerinde kemer kalıntıları dahi gözlenebilen kapatılmış bir kapı bölümü de ilginçtir. Büyük olasılıkla 19. yüzyılda kapatılmış bu kapı, Kanunî Sultan Süleyman dönemindeki yenileme sırasında inşa edilen Süleymaniye Kapısı olmalıdır.

    Bunlara ek olarak, Yangın Kulesi yakınında istiflenmiş Roma-Bizans dönemi mimari kalıntıları arasında bulunan mukarnaslı bir sütun başlığının da Eski Saray’a ait olduğu düşünülebilir. Ayrıca Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin doğusundaki alanda, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından yapılmakta olan arkeolojik kazılarda açığa çıkan payandaların da Eski Saray’ın surları ile ilgisi bulunmaktadır. Bu bağlamda İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke içinde bulunan sözkonusu mimari bulguların, Türklerin İstanbul’daki bilinen en eski hatıraları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

  • Bir imparatorluğun temelleri şehrin sokaklarından yükseldi

    Mehmed artık büyük bir Fatih’ti. Surlar içine sıkışmış bir şehri değil, büyük Roma/ Bizans imparatorluğu’nu ele geçirmişti. Osmanlı Devleti hem islâm dünyasının büyük gücü olmuş, hem de Roma-Bizans mirasının kültürel zenginliğini taşımaya başlamıştı.

    29 Mayıs günü öğlene doğru, Osmanlı ordusu şehre kısmen hâkim oldu. Sonrasında bizzat Fatih de, beraberinde 200 solak ile şehre girdi. Onu genç hanımların attığı çiçekler arasında, zırhlar içinde beyaz atıyla şehre girerken gösteren tablolar sanatçıların hayalgücünün ürünüdür.

    Fatih öncelikle Ayasofya’ya doğru yöneldi ve kentin bu en büyük yapısına girdi. Bu sırada bir mermeri tahrip etmekte olan askeri, “Sizin aldığınız hazineler ve esirler size artık yeter, şehrin yapıları ise bana aittir” diye uyardı. Tursun Bey’e göre Ayasofya’nın kubbelerine kadar çıkmış, şehri buradan seyretmiş ve kentin harap durumuna bakarak, “Perdedari mi küned der tak-ı kisra ankebut/ Bum nevbet mi zened der kal’a-i Efresyab (Örümcek, Kisra’nın penceresinde perdedarlık yapıyor; Baykuş, Efresyab’ın kalesinde mızıka çalıyor)” şeklinde Farsça bir beyit okumuştu. Yapının içine girdiğinde büyük bir hayranlık duyan Fatih, din adamlarının ve halkın ayaklarına kapanması sonucu onlara hayatları ve inançları konusunda teminat vermiştir.

    Ekran görüntüsü 2024-08-25 190727
    Osmanlı dönemi boyunca inşa edilen en büyük külliye olan Fatih Külliyesi, benzersiz bir yapı topluluğu oldu. Osmanlı-İslâm mimarisinin tasarım geleneklerine bağlı olmakla birlikte, külliyenin ortasındaki cami, etrafındaki büyük meydan, meydanın çevresindeki medrese, hastane, tabhane gibi yapılar ile adeta bir İtalyan rönesans anıt alanı ortaya çıktı.

    “Fatih, harap bir şehir olarak aldığı Kostantiniyye’yi vakıflara dayanan külliye-imaretleriyle muhteşem bir Türk-İslâm şehri olarak yeniden inşa etmiştir. Türk Hakan ve İslâmî Sultan unvanlarından sonra Kayser-i Rum sıfatıyla Tuna ile Fırat arasında, İstanbul ve Boğazlar ekseninde, eski mutlak merkeziyetçi Doğu Roma İmparatorluğu’nu ihyâ etmiş; Doğu Roma’nın köylü raiyyet statüsünü, vergi kanunlarını Raiyyet Kanunnâmesi’yle ve Osmanlı-Türk devlet nizamını Fâtih Kanunnamesi’yle düzenlemiştir. Osmanlı imparatorluk düzeni, yüzyıllar boyunca bu temel üzerinde ayakta kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun her bakımdan gerçek kurucusu İstanbul Fâtihi Sultan Mehmed’dir.”
    Halil İnalcık

    Sonrasında yapıda şükür namazı kıldığı ve camiye çevrilmesi için hemen çalışmalara başlandığı söylenir. 1 Haziran’da Ayasofya ilk Cuma namazı için camiye çevrilmiş ve minberinde Fatih adına hutbe okunmuştur.

    Şehrin fetihten sonra dönüşümü çok hızlı olmuştu. Mimari, sosyal yapı ve nüfus hızla değişti. Başlangıçta Fatih, kentin ikinci büyük kilisesi olan Havariyyun Kilisesi’ni Rum Patrikhanesi’ne tahsis etmiş; ancak bakımsız kalan yapının çevresindeki Hıristiyanlar azalınca Patrikhane buradan taşınmıştı. Harap yapı yıkılmış ve yerine Fatih Külliyesi inşa edilmişti.

    resim_2024-08-25_190820821
    Şehre ilk bakış Fatih, Ayasofya’nın kubbesine çıktığında onu Bizans Sarayı’nın ve Hipodrom’un yıkıntıları karşılamıştı. (İllüstrasyon: ntv tarih’in Mayıs 2013 sayısı için Ethem Onur Bilgiç’in yaptığı illüstrasyon, Engin Irız’ın fotoğrafıyla birleştirilmişti)
  • Kara surları o gün aşıldı, kahramanların adı unutulmadı

    İstanbul uzun bir kuşatmadan sonra 29 Mayıs sabahı başlayan büyük bir taarruz ile fethedildi. Surlara ilk bayrak diken asker, zaman içinde “Ulubatlı” olarak somut bir kişilik kazanırken Haliç’ten şehre giren Cebe Ali Bey, Cibali semtine adını miras bıraktı.

    Aslında 2. Mehmed kenti harap olmadan almak istiyordu. Ama Bizanslılar başından beri teslim olma önerilerini kabul etmediler. Şehri savunanlar surların mazgallarında korunuyorlardı. Osmanlı ordusu ise açıkta olduğu için ciddi kayıplar veriyordu. 2. Mehmed bir yandan bu çetin savaş koşullarıyla, bir yandan içeride kuşatmanın kalkmasını isteyen ulemayla uğraşıyordu. Kuşatmayı hızla sonuçlandırmak zorundaydı.

    “Sultan gecikmeden son bir genel saldırı kararı alınması gerektiğini anladı. Agriboz’da demirlemiş olan Venedik donanması İstanbul üzerine hareket için elverişli rüzgâr bekliyordu. Donanma 29 Mayıs’ta harekete geçtiği zaman Kostantiniyye’nin düştüğü haberi geldi.” Halil İnalcık

    resim_2024-08-25_190157851
    Ulubatlı’nın gölgesinde unutulan fetih şehitleri Günümüzde fetih şehitleri, Ulubatlı Hasan sembolünün gölgesinde kalarak unutulmuştur. Kentin içinde birçok yerde tek tek görülen mezarlar, halk rivayetlerinde fetih şehitleri adıyla anılır. Bunların envanteri yoktur. Surların etrafındaki mezarlar ise, birçok şehidin birarada gömüldüğü yerler olmalı. Bunlara “Şüheda kuyusu” deniyor.
    resim_2024-08-25_190342194
    15. yüzyıldan beri ‘nezarette kalan’ evliya Bugünkü Cibali semtine adını veren Cebe Ali Bey, kuşatmanın son günü büyük saldırıda, beraberindeki gazi dervişlerle birlikte Kasımpaşa’dan Cibali’ye deniz üzerinden “yürüyerek” geliyor. Bugün adını taşıyan kapının çevresini fethedip burada şehit düşüyor. Kapı önüne defnedildiği yerin üzerine Cibali Karakolu inşa ediliyor. Türbesi hâlâ karakolda.

    26 Mayıs günü toplanan Meşveret Meclisi’nde 29 Mayıs için genel taarruz kararı alındı. İstanbul’un surları nihayet 29 Mayıs sabahı, alacakaranlıkta başlayan büyük saldırı ile saatler içinde aşıldı. Dönem kaynakları, özellikle bugün Topkapı-Edirnekapı arasında kalan surlarda büyük gedikler açıldığını bildiriyor. Başlangıçta yıkılan duvarlar hemen onarılırken, aralıksız devam eden saldırılar karşısında artık buna yetişilemeyince duvarın arkasına kazılan bir hendekle savunma güçlendirilmeye çalışılmıştı, ama bu da Osmanlı askerlerini durdurmaya yetmemişti. Sonunda bir grup asker, surların bir kulesine sancak dikmeyi başardı. Ancak bugün surlara çıkıp sancak diken askerlerden yalnızca Ulubatlı Hasan hatırlanıyor. Bazı araştırmacılar onun gerçekte varolmadığını düşünse de Ulubatlı Hasan bugün fetih denilince akla ilk gelen isimlerden biri.

    Tarihsel kişiliklerle efsanelerin birbirine karıştığı hikayelerden birinin kahramanı da bugünkü Cibali semtine adını veren Cebe Ali Bey’di. Bazı kaynaklar Cebe Ali Bey’in beraberindeki dervişlerle Haliç’i “yürüyerek suya batmadan” geçtiğini, bugün kendi adıyla anılan kapıdan şehre girdiğini anlatır. Rivayete göre buradan kente girenler hızla ilerlemiş ve kara surlarını aşanlarla Aksaray çevresinde karşılaşmış, Ayasofya’ya doğru ilerlemişlerdi.

  • Akşemseddin’in kerameti büyük zaferin alameti

    İstanbul’un fethinin manevi önderlerinden, Sultan 2. Mehmed’in hocası Akşemseddin’in, Arapların istanbul kuşatmalarında şehit düşen sahabe Eyüp el-Ensari’nin mezarını bulması, kuşatmanın çok kritik bir anında orduya moral vermişti.

    Lağımlar, yürüyen kuleler, karadan ilerleyen gemiler, Galata sırtlarından atılan havan topları… İstanbul kuşatması sırasında dönemin savaş teknolojisi için oldukça ilerici sayılabilecek teknikler kullanılmıştı. Ama Ortaçağ insanının dünyaya bakışı, günümüz insanından farklıydı. Bugün nasıl başarıldığına şaşırdığımız hadiseler onlara o kadar ilginç gelmiyordu. Onları etkilemek ve motive etmek için manevi işaretler çok daha önemliydi.

    Sultan 2. Mehmed’in hocası Akşemseddin’in İslâm peygamberinin sancaktarı Eyüp el-Ensari’nin mezarını buluşu, kuşatmanın çok zorlu bir anında gelen manevi işaretlerden kabul edilmişti.

    Kuşatma, neredeyse 2 aydır devam ediyordu. Defalarca surlara saldıran Osmanlı ordusu başarılı olamayınca, kalabalık ordugahta sıkıntılar başlamıştı. Akşemseddin, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretinde evinde misafir kaldığı, savaşlarda sancağını taşıyan ve Arapların İstanbul kuşatmaları sırasında İstanbul önlerinde şehit düştüğü rivayet edilen Eyüp el-Ensari’nin mezarını bulabilmek için istihareye yatmıştı. Bu sırada mezarın tam da seccadesini yaydığı yerin altında olduğunu hissetmiş, toprak kazılınca üzerinde İbranice ya da Arapça “Burası Eyüp El Ensari’nin mezarıdır” yazılı bir taş bulunmuştu.

    Haber ordu içinde duyulunca büyük heyecan yaşanmış; bu mucize, şehrin çok yakında ele geçirileceğinin işareti sayılmıştı.

    resim_2024-08-25_190157851
    Şifa, kısmet, derman ve Eyüp Sultan… Tespit edilen mezar etrafında fetihten hemen sonra bir külliye inşa edilince surların dışında güçlü bir yerleşim oluştu. Eyüp Sultan kent halkının hayatının bütün önemli dönemeçlerinde ziyaret ettiği, kılavuzluğunu ve yardımını istediği bir isim hâline geldi. Hastalar, evlenmek isteyenler, yaramaz çocuklar, büyük bir işe başlayacaklar, hacca gidecekler, sünnet-nişan-düğün yapanlar uğurlu bir başlangıç için burayı ziyaret ettiler; ediyorlar. Çok güzel bir İstanbul manzarasına bakan Eyüp Sultan mezarlığı da İslâm dünyasının en büyük tarihî mezarlıklarından biri olarak biliniyor. Osmanlı tarihinin birçok önemli ismi burada gömülü.
  • Sana dün bir drone’dan baktım aziz İstanbul!..

    Sana dün bir drone’dan baktım aziz İstanbul!..

    İstanbul’un 1453’te Sultan 2. Mehmed tarafından fethedilmesinin ardından yaşadığı hızlı değişim, Petrus Gyllius’un (1490-1555) “Hiçbir Türk doğduğu kenti hatırlamaz” sözünü hatırlatır. Drone görüntüleriyle, kentin 15. yüzyıl ortasından bugüne geçirdiği dönüşümün kilit noktaları.

    Olağanüstü konumu ile geniş bir coğrafya­nın merkezi İstanbul, Bizans’ın başkenti olmanın ötesinde, Bizans kimliğini şekil­lendiren ve Akdeniz havzasının tarihine, kültürüne yön veren bir merkezdi. Asırlar boyunca büyük orduların saldırısına uğrayan ve defalarca kuşatmaya maruz kalan kara surları, dünyanın en önemli savaş alanlarından biridir.

    Bugün pervasızca kullandığı­mız bu alanda, özellikle 5. yüzyıl­dan sonra çok kanlı çarpışmalar yaşandı. İstanbul’un Vikingler, Bulgarlar, Slavlar, Ruslar, İranlı­lar, Araplar, Latinler, Selçuklular, Haçlılar ve Osmanlılar tarafın­dan defalarca kuşatılması, dünya tarihinin önemli olayları olarak hâlâ değişik şekillerde hatırlanır. Kent için verilen bazı savaşların sonunda birçok “kahraman ve düşman mitosu” gelişmiş, bunlar kent ve dünya tarihine kaydedil­mişti. Tüm bunlar olurken İstan­bul hem doğudan hem batıdan gelen saldırılardan, savaşlardan yorgun düşmüş ve sonunda çok geniş bir coğrafyanın siyasi ve kültürel başkenti olma özelliği­ni yitirip surlarının çevresine çekilen -adı hâlâ Roma İmpara­torluğu olsa da- küçük bir devlete dönüşmüştü.

    1453’te Osmanlılar, bu uzun sürecin sonunu ve günümüze kadar ulaşan yeni devrin başlangıcını hazırlayan kuşatmayı başarıyla sonuçlandırınca, İstanbul yeniden güçlü bir devletin başkenti hâline geldi. Osmanlılar kentteki Akdeniz kültürünün güçlü köklerine, Asya’nın içlerine kadar uzanan yeni kültür kökleri ekledi. Şehir bundan sonra hızla hem batı Türklerinin hem çevre halkların kültürel merkezi hâline gelecek, hepsinin tarihinde silinmez izler bırakacaktı.

    Ancak başlangıçta fetih beklenen büyük heyecanı yaratmamıştı. Fetihnameler yollanan İslâm ülkeleri kendi dünyalarına çekilmişti; büyük tepkiler vermediler. Batı dünyası tereddütteydi. Yıllarca kendilerinden yardım isteyen kente önce “yanlış” mezhebini değiştirmesi ve Roma’nın üstünlüğünü tanımasını tavsiye etmişlerdi. Vadettikleri yardımı, bir türlü göndermediler. Venedikliler, Cenovalılar surlarda Bizans halkına yardım etse de Konstantinopolis’e sığınan bir Osmanlı şehzadesi ve adamları da surlardaydı. Diğer tarafta, Osmanlı ordusundaki Macar topçuları, Sırp lağımcıları da unutmamak gerek.

    Kuşatma ve fetih ile ilgili çok karışık noktalar vardır. Fethe doğrudan şahitlik eden kaynaklar çok azdır. Kaynakların çoğu daha sonraki dönemlerde yazılmıştır. Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, Türkçe metinlerin bir kısmı garip hikayeler ve menkıbelerle doludur.

    resim_2024-08-25_175704279

    Dönüşen İstanbul

    Kentin yaşadığı değişim ve dönüşümler Anadolu’dan Balkanlar’a, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bölgelerden kaynaklanmıştır ve bu coğrafyaları da etkiler. İstanbul artık hem Doğu’nun hem Batı’nın başkentidir. Diller, dinler, her çeşit inanç grubu için bir merkeze dönüşür. Hiç şüphesiz Fatih, onun değişimindeki en önemli karakterlerden biridir. Hükümdar kentten beslendiği gibi kent de onun zengin dünyasından beslenir.

    16. yüzyıl inanılmaz bir değişim dönemidir. Kentin her köşesinden yeni anıtlar yükselir. Akdeniz coğrafyasının her yerinden özellikle eski kentlerden gelen renkli mermerler, yapı malzemeleri bu yeni binaları süslemeye başlar.

    17.yüzyılda muhteşem anıtlar inşa edilmeye devam eder. İstanbul 18. yüzyılda Kuzey Hindistan’dan Batı Avrupa’ya kadar birçok kültür bölgesi ile ilişki içinde, masal yapıları ile dolar. Muhteşem meydan çeşmelerinden sebillere, kütüphanelerden kuş evlerine ve dev anıtlara kadar sayısız yapı çok ince bir işçilikle bezenir.

    En büyük ve köklü değişimlerin yaşandığı dönem ise 19. yüzyıl olur. Başkent, Batı Avrupa’nın hızla gelişen ve değişen dünyasından etkilenir. Bu yüzyılın ortalarına doğru, başta ordu olmak üzere birçok devlet kurumunda köklü yenilikler yapılır. Kentte Avrupa başkentlerindeki gibi saraylar, devlet daireleri, Bakanlıklar, okullar, hastaneler, istasyonlar, oteller, hanlar inşa edilir. Değişim kentin fiziki görünümünü de etkiler; eski görkemli kostümlerin yerine yenileri giydirilir.

    20. yüzyılda ise dönüşüm hızlanarak devam eder. 1950’lerden itibaren Osmanlı başkentinin anıtsal ahşap mimarisi yavaş yavaş yokolmaya başlar. Nihayet içinde bulunduğumuz yüzyıla da, günümüze kadar süren bir “değişim rüzgârı”yla gireriz. Öyle ki kent, artık 20 yıl önceki kent bile değildir.

    İstanbul, Petrus Gyllius’un (1490-1555) “Hiçbir Türk doğduğu kenti hatırlamaz” tespitini haklı çıkarırcasına çok hızlı değişti, değişmeye devam ediyor. Fethin topografyası üzerinde yaşıyor olmamıza rağmen, fetih izlerini takip etmek giderek zorlaşıyor. Bu dosyamızda, hem son kuşatmanın kimi hâlâ canlı anılarını hatırlatmaya hem de fetihten günümüze kadar kentin yaşadığı önemli mimari değişimlere ışık tutmaya çalıştık.

    resim_2024-08-25_175511730
    1493’te Hartmann Schedel tarafindan kaleme alınan Nürnberg Kroniği’nden Bizans döneminde Konstantinopolis panoraması.