1923 Haziran’ında 73 yaşında ölen Pierre Loti, gençliğinden itibaren defalarca geldiği Türkiye’ye âşık, müstesna bir romancıydı. Onun özellikle İstanbul’da yaşadıkları, yazdıkları ve bıraktığı izler; Osmanlı döneminin sonlarından istiklal mücadelesi veren bir millete koşulsuz destek verilmesine ve yürekten bir sevgiye uzanır.
İkisi de deniz subayı, iki Fransız yazarın Türklere ve İstanbul’a sevgisini unutamayız: Louis Marie Julien Viaud / Pierre Loti (14 Ocak 1850-23 Haziran 1923) ve Claude Farrère (1876-1957). Aralarında kuşak farkı olsa da Türklere sevgilerini, Türk kültürüne hayranlıklarını, özgürlük ve egemenlik haklarımıza saygı gösterilmesini en zor günlerimizde dünya kamuoyuna duyurarak bağımsızlığımızı savunmuşlar, evrensel kamuoyuna Türkleri ve Türk kültürünü tanıtırken kendi kültürlerine de eserler kazandırmışlardır.
Fransız deniz subayı Julien Viaud yazar olduktan sonra Pierre Loti adıyla tanındı. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
23 Haziran 2023 tarihi, Pierre Loti’nin ölümünün 100. yılı. İstanbul’da silinmez izleri olan, kitapları, anıları okunan-anlatılan bu aydın-ozan için Türkiye ve Fransa kültür çevrelerinin bir “Pierre Loti Yılı” gündeme getirmeleri beklenir.
Biz Loti’yi bir zamanlar Hasköy’de, Çemberlitaş’ta, Eyüp’te, “Bizden biri olmuştu” denebilecek izlerinden, en çok da ilk romanı; Hasköy’deki kira evinde yazdığı Aziyade’deki anılarından, Eyüp’teki kır kahvesinden, Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul ve Pierre Loti adlı, fotoğraflar da içeren eserinde anlattıklarından tanırız.
Pierre Loti’yi anarken onunla birlikte, Türklerin son zor dönemi Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk ulusuna destek veren, Loti gibi asker kökenli Fransız yazar Claude Farrère’i de anmak gerekir. Bu ikilinin adları, tarihî İstanbul’un iki önemli caddesinde yaşatılıyor sadece: Piyer Loti Caddesi, Klod Farer Caddesi…
Kendi ülkesi Fransa’da bahriye subayı iken adı Julien Viaud imiş ama Piyer Loti olarak tanınmayı tercih edermiş. Bu müstearın (takma ad) subay kimliğiyle karıştırılmasını da onaylamaz, “Siz Julien Viaud değil misiniz?” sorusuna yanıt vermezmiş. Loti’nin Türklerle ilk teması ve ilk aşkı, 1870’lerde genç bir deniz subayı olarak ayak bastığı, Avrupa kıtasının en batıdaki limanı Selânik’tedir. Orada tanıyıp sevdiği kız da, adını anı-roman içerikli ilk kitabına verdiği Çerkes güzeli Aziyade olmuş.
Türklere ve Türk kültürlerine ısınışı daha sonraki gelişlerinde İstanbul’dadır. Buradaki bütün temaslarını anlattığı kitap ve yazılarında, hayranlıktan da öte “âşıkane” melankolik bir duygusallık vardır. Onun bu yaklaşımı, Avrupa devletlerinin Doğu uygarlıklarına ve Türk dünyasına sömürge ve düşman gözüyle bakışlarına da bir reddiyedir. Şiirsel nesir içerikli eserleri Fransa’da yankı bulur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında Fransa’nın Türkiye’ye dostane yaklaşımında Pierre Loti eserlerinin etkisi tartışılmaz.
Bu bakışla duygusal birkaç cümle yazmak gerekiyor: İşgal ordularının İstanbul’u boşaltma kararı aldıkları, Lozan Antlaşması’nı imza aşamasına geldiği 1923 yazında, Loti de C. Farrère’in yorumuyla: “Cami, mezarlık detayları, şark köşeleri ile dolu odasında ölmeye hazırlanıyormuş!” Şu hâlde onun son günlerinin Türklerin kurtuluşu haberleriyle çakışması, “müsterih” öldüğüne yorumlanabilir.
SELAM, ŞÜKRAN VE HEDİYE
Mustafa Kemal’den ünlü yazara övgü
Millî Mücadele’nin kritik bir evresi olan 1921’de, Yunan kuvvetlerinin Gediz Irmağı’nı geçtiği günlerde, Loti’nin Türkleri destekleyici mektubu ve Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı orduda ve kamuoyunda heyecan uyandırır. Yine 20 Ekim 1921’de Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın gündeme gelmesinde Loti ve Farrère’in girişimleri vardı. Mustafa Kemal Paşa bu samimi dostluk çabaları için Loti’ye yazdığı mektupta Türk milletinin kendisine selam ve şükranını bildirirken, TBMM adına da özel dokunmuş bir Türk halısı gönderilmişti.
Mustafa Kemal’in mektuptaki “Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için Türk Milletinin beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, İstiklâl Mücadelesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları arasında dokunan bu halı şahitlik edecektir” cümleleri, içten ve dokunaklıdır (Sadi Borak, Atatürk’ün Özel Mektupları, Varlık Yayınevi, 1970).
FARRÈRE’İN SON ZİYARETİ
Bir çift göz: Aziyade’nin hayali
Pierre Loti’nin 23 Haziran 1923’te ölümü üzerine, dostu Claude Farrère onu son ziyaretini çok kuvvetli satırlarla anlatmıştı:
“… Seyahata olan büyük iptilâsına rağmen son günlerini geçirmek için ecdadından kalma eve çekilmiş, orada tam bir inziva içinde ve şark seyahatlarından getirdiği hatıralarla dolu köşesinde kendisine kat’i darbeyi vuracak olan ölümünü beklemişti… Loti’nin son günlerini bir hayal dolduruyordu. O da uzaktan müphem bir surette insan şekli alır gibi, başı ve omuzları olan çiçekli yahut sarıklı mezar taşları arasından bakan gayet mahzun bir çift gözün, Aziyade’nin gözlerinin, ona ‘ruhum senindir Loti’ der gibi oluşudur”.
İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI
Şinasi Hisar’ın kaleminden ünlü yazarlarımızın Loti hakkında düşünceleri
Tevfik Fikret Piyer Loti’den bahsederken hem hayran oluyor, hem hakkında isyan ediyordu. “Kalem değil bir sihirle yazıyor” diye medh ediyor, fakat o zamanın mutaassıpları kadar mutaassıp oluşuna kızıyordu.
Yahya Kemal Piyer Loti’nin İstanbul hatıralarına ait kitabından bahsederken tıpkı Tevfik Fikret gibi “Loti’ninki sanat namına bildiğimiz şeylerden hiçbiri değil, büyüdür” diye metih ediyor, fakat basit bir görüşme kurbanı olarak, İstanbul’un iç mahallelerinde, camilerinde, mezarlıklarında gezinen bu mucizevi şairi en değme medenilerimiz tanımıyorlar; yeni nesil de bizim küflerimizi sevmekle Loti’nin bizimle eğlendiğini zannediyordu.
Halid Ziya ise şöyle yazıyordu: “Ben onun yalnız Türklüğe dost sıfatıyla değil, Fransız edebiyatının en büyük mefahirinden biri olması itibariyle meftunu idim. Bütün zamanlarını öyle bir meczubiyetle okumuş, tatmış idim ki, bugün, her şeye karşı meclub olabilmek istidadı sönmüş olmakla beraber hâlâ eserlerinden kalan intibalar ruhumda intizar etmektedir. O güne kadar bu adamı ne uzaktan ne de yakından görmemiştim ve hakkında bana kadar gelen tenkit mırıltılarının müeyyidesini bulmak korkusu ile ona temas etmekten de çekinmiştim. O gün sarayda görünce bu korkum tahakkuk etti. Onun, boyunun kısalığını daha saklamak için yüksek ökçeler, benzinin uçukluğunu örtmek için bir kadın gibi boyalarla görünce bu garip ve gülünç kıyafet bende eserlerinden alınan meftunâne hazzın üzerine bir sis perdesi germiş olmasın diye hemen kaçtım”.
Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde Piyer Loti hakkında hem muhabbetsizliğini hem de muhabbetini yanyana ifade etmiş: “Loti nereye giderse oranındır. Çin’de Çinli, Madam Krizantem memleketinde Japon, Hint’de İngiltere’nin varlığını yadırgatacak ve Hintli ve Türkiye’de Aziyâde’nin âşığı bir Türk, hem de hâlis Türk’dür!”
2023 yılında, Fransız Kültür Enstitüsü ve İBB’nin inisiyatifiyle, Pierre Loti’nin İstanbul’daki ayak izlerini takip eden gezi güzergahları tanımlandı. Yazarın şehirde geçirdiği zamanları, ilgilendiği alanları incelediğimizde; gerek yaya gerek atla ya da kayıkla yaptığı gezintilere baktığımızda, ”Loti İstanbul’u öylesine, yüzeysel olarak tanımıştır” diyemeyiz.
Pierre Loti, Fransız Deniz Kuvvetleri’ndeki görevleri kapsamında, Türkiye’ye 8 kez gelip kısa süreler (1870, 1876-1877, 1887, 1890, 1894, 1903-1905, 1910 ve 1913’te) geçirmiş, bazı gelişlerinde ise daha uzun süreli kalmıştır. (Ağustos 1876-Mart 1877, Eylül 1903-Mart 1905). Toplamda İstanbul’da geçirdiği zaman yaklaşık 3 yıl kadardır; bu süre zarfında İstanbul’un değişik yerlerinde yaşamıştır
İsmi Eyüp semtiyle özdeşleşen Pierre Loti, başında fesiyle “İstanbul efendisi” pozu vermiş. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Çemberlitaş semtinde, Yeniçeriler Caddesi No. 15’teki binaya 1920 Temmuz ayında yerleştirilmiş bir hatıra plakasında, Loti’nin o evde 27 Ağustos-17 Eylül 1910 tarihleri arasında ikamet ettiği kayıtlıdır.
Ne var ki, Loti’nin anısını taşıyan yerler arasında en tanınmış olanı “Pierre Loti Kahvesi” adıyla anılan kahvehanedir. Gerçekten de yazar, sık sık geldiği Eyüpsultan sırtlarından Haliç’i seyretmeyi sevmiş ve rivayete göre, Bezgin Kadınlar (Les Désenchantées) romanını yazmaya da orada başlamıştır.
Zaten Haliç’in fotoğrafını kendisi bu muhteşem seyir terasından çekmiştir:
Gemilerdeki subay kabinleri ya da birkaç gece geçirdiği otel odaları dışında (Hôtel d’Angleterre’de 1887 ve 1890’da; Pera Palas’ta 1904-1905 kışında; Tarabya Oteli’nde), İstanbul’da 1910 ve 1913’te Kandilli’de Ostroroglar yalısında, Fransız büyükelçisinin Ortaköy’deki yazlık rezidansında, hatta 1903-1904’te Taksim Fransız Hastanesi’nde (halen İstiklâl Caddesi’ndeki Fransız Kültür Merkezi) kaldığı günleri de saymak gerekir.
Türk makamlarının 1913 Ağustos-Eylül aylarında Fatih semtinde, Çarşamba Caddesi’nin ucundaki küçük bir sokakta kendisine tahsis ettikleri lojmandan da bahsetmek gerekir.
Bu lojmandan seyrettiği manzarada görebildiği yerler arasında evvelce Hasköy’de oturduğu ev de vardı: “Benim tam karşımda ve üzerimde, bir zamanlar içinde yaşadığım evcağızım ve suyun kenarındaki küçük caminin tahtaları eskimiş o aynı iskelesi”.
Pierre Loti’nin İstanbul’daki yaşamı en çok Eyüp semti ile özdeşleşmiştir; o kadar ki, Eyüp tepesinin bir bölümü günümüzde onun adıyla anılır. Aziyade romanı orada geçer. Kuruçeşme sokağında oturmuştur: “Badem ağaçlarının altında mermer bir çeşme vardır; kulübem de hemen onun yanıbaşında”.
Aslında Eyüp’ün gölgesinde kalan bir başka semt daha vardır: Loti’nin yazılarında adı “Caski”, “Kaski” ya da “Hacıköy” olarak geçen ve sadece Doğu’nun Hayaleti (1892) romanında oturduğu yer olarak bahsettiği Hasköy: “Avrupa yakasında, Pera’daki evimi terkedip önce oraya yerleştim; Aziyade’yi Selânik dönüşünde ilk kez orada ağırladım. İki ay kadar orada gizlenip yaşadık; ancak ondan sonra karşı kıyıda kabristanlar semtinde bir ev bulmayı başarabildik. Daha güvenli olan o ilk sığınağımızı da, her ihtimali düşünerek muhafaza etmiştik; zaman zaman keyifli bir kaçamak için oraya da geliyorduk”.
1876-1877 kışında o evin resmini çizmiştir. Resimde, ağaçların yaprakları dökülmüştür; ayrıca çok değer verdiği bir sokak çeşmesi de vardır:
(Bleu Autour Yayınları)
Türkiye’ye her gelişinde Topkapı Mezarlığı’nda asıl adı Hatice olan Aziyade’nin kabrini ziyaret etmesinin yanısıra bu semte gelmekten de geri kalmaz.
1887’de “Evim de orada, akşam güneşinin güzelliğinde, birdenbire bana bütün gerçekliğiyle görünüyor (…) Açık havada, küçük bir kahvenin önünde, sonbaharın soldurduğu asma yapraklarıyla örtülü çardakların altından görüyorum onu”; Mayıs 1890’da “Evim hâlâ yerli yerinde, ortasında Mermer çeşme olan o küçük meydanda duruyor. Ve karşıdaki küçük kahveyi taptaze yapraklarıyla örten asmalı beşiğin altında oturuyorum. Burada hiçbir şey değişmemiş”; Mayıs 1894’te “Küçük evim bahar güneşinin altında ısınıyor”; Kasım 1903’te “Küçük evim, orada hâlâ ayakta duruyor; oysa Eyüp’teki çoktan yıkılıp gitmiş. Hasköy’deki ev! (…) Buradan hâlâ gördüğüm birinci kattaki odanın gösterişsiz eşyaları, bugün artık hazin ve değerli anılara dönüştü…” diye yazar.
Loti’nin tuttuğu günlüklerden hareketle yazdığı ve büyük aşkı Aziyade’yi anlattığı ilk romanı 1879’da yayımlanmış ama hiç ilgi görmemişti.
21 Ocak 1905’te, İstanbul’a veda etmeden önce, iki arkadaşıyla çıkıp fotoğraf çekerler:
Son defa 2 Eylül 1913’te, “Değişen hiçbir şey yok, (…) bir zamanlar içinde yaşadığım evcağızım ve suyun kenarındaki küçük caminin tahtaları eskimiş o aynı iskelesine, akşamları gizli sığınağıma geldiğimde kimbilir kaç kez ayağımı endişeyle basmışımdır”.
Bütün bu adreslere ve gerek yaya gerek atla ya da kayıkla yaptığı gezintilere bakarsak, ”Loti İstanbul’u öylesine, yüzeysel olarak tanımıştır” diyemeyiz. O da bunu şöyle açıklıyor: “İstanbul, halkının hayatına; bu Doğulu, gürültücü, renkli, çekici fakat muhtaç halkın yaşamına gerçekten karışmış olduğum, dünyadaki tek kenttir”.
Defalarca İstanbul’a gelen Pierre Loti, kendi ifadesiyle “hiç farkına varmadan giderek Türkleşiyor”, kendi yurduna beslediği coşkulu sevgiyi Türkiye için de hissediyordu. 5. defa Türkiye’ye gelişinde (1903) yaşadığı karmaşık ilişkiler ünlü romanı Les Désenchantées’ye (Gönül Kırgınları) ilham verecek ve kitap büyük bir başarı kazanacaktır.
Pierre Loti, Fransız donanmasına bağlı gemilerde aldığı görevler sayesinde çeşitli ülkeleri tanıma fırsatını buldu; Türkiye bunlardan biridir. Büyük yakınlık duyduğu Türkiye’ye giderek bağlandı ve burayı ikinci yurdu saydı. Öyle ki, Balkan Savaşı sırasında, 1. Dünya Savaşı sonrasında Sèvres Antlaşması ile Türkiye haritadan silinmek istendiği sırada sesini yükseltti; durmadan, yılmadan Türkiye’yi savundu.
Loti 1870’te asteğmen olarak katıldığı uygulama gezisi sırasında İzmir’e gelmişti.
Pierre Loti on yıl aradan sonra 1887’de geldiği İstanbul’da büyük aşkı Aziyade’yi aradı ama öldüğünü ve Topkapı Mezarlığı’na defnedildiğini öğrendi. Sevgilisini arama öyküsünden bir de yapıt çıkaracaktı: Doğu’daki Hayalet.
Günlüğüne düştüğü notlara göre şehir onda üstünkörü bir izlenim bırakmıştır. Türkiye’ye bir sonraki gelişi 1876’dadır. Aradan geçen sürede Tahiti’ye sonra Senegal’e gitti. Tahiti’de Kraliçe Pomare’nin nedimeleri ona sonraları yapıtlarını imzalayacağı tropikal bir çiçeğin adını taktılar: Loti. Senegal’de düş kırıklığıyla biten bir aşk yaşadı. Teğmenliğe yükseldi, Paris dergilerinde desenleriyle süslediği röportajları yayımlanmaya başladı. 1876’da Fransa ve Almanya’nın Selanik konsoloslarının öldürülmesi üzerine Batılı güçler tarziye talebinde bulundular ve gözdağı vermek amacıyla Selanik’e çok uluslu bir donanma gönderdiler. Teğmen Julien Viaud’nun görevli olduğu Fransız savaş gemisi bu donanmanın bir parçasıydı.
Loti Selanik’te dolaşırken, dövüşen iki leyleğe bakmak için durunca, tesadüf bu ya, Aziyade ile gözgöze gelir. Aziyade yaşlı tacir Abidin’in 4 hanımından biridir; iki gencin dostları, hizmetçileri araya girer, gizli buluşmalar ayarlanır. Bir gönül eğlencesi gibi başlayan ilişki giderek tutkulu bir aşka dönüşür. Julien beklenmedik bir emirle İstanbul’daki Fransız karakol gemisine atanır ve Selanik’ten ayrılıp İstanbul’a gelir. Osmanlı başkentinde ilk kalışı 1 Ağustos 1876’dan 17 Mart 1877’ye kadar sürecektir.
Viaud önce Beyoğlu’nda sapa bir yerde Haliç’e ve Tarihî Yarımada’ya bakan bir eve yerleşti. Tanıştığı bir Ermeni din adamından ilk Türkçe derslerini aldı. Gönlünce yaşıyor, hayatın tadını çıkarmak istiyordu. Giderek Türk âdetlerini benimsemeye, kaftan giymeye, nargile içmeye başladı. Daha sonra Eyüp’te bir eve taşındı. Kısa sürede mahalle halkının tanıdığı, sevdiği bir insan oldu. Bu arada Aziyade’nin kocası tacir Abidin, evini Selanik’ten İstanbul’a taşımıştır. Aziyade kocasının sık sık iş yolculuklarına çıkmasını fırsat biliyor, gelip Eyüp’te kalıyordu. Viaud kendi deyişiyle “hiç farkına varmadan giderek Türkleşiyor”, kendi yurduna beslediği coşkulu sevgiyi Türkiye için de hissediyordu.
Julien Viaud’nun 1877 Rus Harbi’nden önce İstanbul’dan ayrılmasıyla bu aşk da son bulur. Abidin tüm olup bitenlerin farkına varır, hanımıyla ilgilenmez olur; evin kuzeye bakan bir odasına kapanan Aziyade zamanla hasta düşer ve ölür. Viaud ise geçmişin özlemiyle kıvranır ve sürekli tuttuğu günlüğünden hareketle bir roman yazar: Aziyade. Roman hiç ilgi görmez. 1 yıl sonra La Nouvelle Revue’de tefrika edilen Le Mariage de Loti ise büyük yankı uyandıracaktır.
Mısır seyahatlerinden birinde Mısır Tanrısı Osiris pozu veren Pierre Loti. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Pierre Loti bu hadiseden 10 yıl sonra ikinci defa İstanbul’a gelir. Artık üsteğmenliğe yükselmiştir ve ünlü bir yazardır. Romanya Kraliçesi Elizabeth, edebiyat dünyasındaki adıyla Carmen Sylva’nın çağrısına uyareak Bükreş üzerinden İstanbul’a gelir. Amacı, gençlik günlerinin üzerini örten külleri deşmek, Aziyade’nin öldüğünden emin olmaktır. İstanbul’da kaldığı 3 gün boyunca Aziyade’nin akıbetini araştırır. Beklenmedik gelişmelerle dolu bu arayış mezarlıkta son bulur. Aziyade’nin mezarı bundan böyle İstanbul’a her gelişinde ziyaret edeceği kutsal bir yer olacaktır. Mezarın yerini arayışının öyküsünden yeni bir yapıt çıkar: Fantôme d’Orient (Doğu’daki Hayalet).
1890’da Romanya’ya yaptığı ikinci bir yolculuktan dönerken yine İstanbul’a uğrar ve 4 gün kalır. Sultan 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’nda verilen yemeğe davet edilir. Bu yolculuktan çıkan yapıt ise Constantinople en 1890’dır (İstanbul 1890). Kutsal Topraklar’a yaptığı yolculuğun ardından Fransa’ya dönerken yine İstanbul’a uğrar. Loti Türkiye’ye bu dördüncü gelişinde Fransız elçisiyle birlikte Bursa’yı ziyaret eder. Bu yolculuğunu La Mosquée Verte’de (Yeşil Cami) anlatır.
1903’te İstanbul’daki Fransız elçiliğine bağlı karakol gemisi Vautour’a komutan atanır, 53 yaşındadır ve romancı olarak ününün doruğundadır. Beşinci defa Türkiye’ye gelmiştir. Resmî görevlerinin yanısıra ilk gençlik yıllarında olduğu gibi başında fes, elinde tesbih tek başına sokaklarda dolaşır. Derken görünüşte genç bir Türk kadınından gelen bir mektup, bu dingin yaşamı altüst edecektir. Müslümanlığı seçmiş bir Fransızın torunları olan iki kız kardeş Zennur ve Nuriye, bir inceleme gezisi amacıyla İstanbul’da bulunan arkadaşları Fransız gazeteci Marc Hélys ya da gerçek adıyla Marie Amélie’yle birlikte Loti’ye bir mektup yazarlar; çok sevdikleri yazarı yakından tanımak amacıyla randevu isterler. Buluşmaya gelirken yüzlerini peçeyle örten 3 genç kadın, Loti’nin içtenliğinden çok etkilenir. Buluşmalar birbirini izler. Üç genç kadın yazacağı bir romanla genç Müslüman kadınının özgürleşme davasına katkıda bulunması yolunda Loti’yi etkilemeye çalışırlar. Marc Hélys’in Loti’nin ölümünden sonra Le secret de Désenchantées’yi (Gönül Kırgınlarının Sırrı) yayımlamasıyla bu ilişkiler ortaya çıkacaktır. Öte yandan Loti’nin yaşadığı bu karmaşadan çıkardığı ünlü romanı Les Désenchantées (Gönül Kırgınları) büyük başarı kazanır.
Emekliye ayrılan Loti, 1910’da 6. defa İstanbul’a gelir ve 9 hafta kalır. Birkaç gün Kandilli’deki yalıda Kontes Ostrorog’un konuğu olur. Ne var ki Loti, Tarihî Yarımada’da bir evde kalma konusunda ısrarlıdır. Genç bir subay evini ona kiraya vermeye razı olur (Çemberlitaş Divanyolu’ndaki bu ev, Ostrorog yalısı dışında Loti’nin İstanbul’da kaldığı evler içinde bugün de yerinde duran tek evdir. 20 Temmuz 1336 (20 Temmuz 1920) tarihli İleri gazetesinin haberine göre, binaya Pierre Loti’nin bu evde kaldığını belirten Fransızca ve Türkçe bir mermer levha asılmıştır. Levha bugün hâlâ yerinde durmaktadır). Kısa süre sonra hastalanan Loti hastaneye kaldırılır. Taburcu olduktan sonra Fransa konsolosunun yazlık konutunda uzun bir nekahet dönemi geçirir.
Bir daha İstanbul’a dönmeyeceğini düşünen Loti 1913’te bir defa daha şehre gelir; 15 Ağustos’tan 17 Eylül’e kadar kalır. Bu son ziyaretinde Osmanlı Devleti’nin resmî konuğudur ve “kara gün dostu” diye anılır; çünkü 1911 İtalya ile Trablus Savaşı, sonra 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında Türkleri savunmuştur. Bu gelişinde Edirne’yi ve Trakya’daki savaş alanlarını ziyaret eder. Kendisi için özel olarak hazırlanmış bir evde ağırlanır ve 17 Eylül 1913’te İstanbul’dan imparatorluk töreniyle uğurlanır. İstanbul’a son iki yolculuğunu anlatan Suprêmes Visions d’’Orient (Doğu Düşleri Sone Ererken) sağlığında çıkan son kitabıdır.
Anadolu’da ilk dönemlerdeki göçmen İslâmı, zamanla yerini kalıcı ve yerli bir İslâm’a bıraktı. Türkçe bu dini taşıyan bir dil haline geldi. Bu dönemde halk arasında Peygamber soyuna bağlılık, dinî kahramanların yüceltilmesi gibi eğilimler ve derviş grupları ortaya çıktı.
AHMET T. KARAMUSTAFA
Anadolu’nun İslâmlaşması çok boyutlu, çok katmanlı ve uzun süreli bir olgudur. Henüz bu tarihi layıkiyle yazdığımız söylenemez. Cumhuriyet dönemi tarihçiliğinde yarımadanın İslâmlaşması Malazgirt Savaşı ile başlayan Türkleşme süreciyle neredeyse özdeşleştirilerek bu güçlük göz ardı edilmiş, İslâmlaşma adeta tek eksenli bir olguya indirgenmiştir. Oysa Anadolu İslâmı’nın karmaşıklığı ve çeşitliliğini yeniden keşfetmeye çalışmanın vakti çoktan gelmiştir.
Bizans’ın 1071’de Selçuklulara karşı uğradığı Malazgirt yenilgisinin Anadolu’nun kapılarını Türkmenlere açtığı, Rum varlığının giderek aşınmaya yüz tuttuğu bilinen gerçeklerdir. Ancak Anadolu’nun İslâm’la tanışıklığının çok daha önce, daha ilk Müslüman Arap fetihleri döneminde başladığı unutulmamalıdır. Bu dönem ve mekanların tarihini henüz Anadolu’nun İslâmlaşması hikayesine yerleştirebilmiş değiliz. Yerli halklar olan Ermeniler, Gürcüler, diğer Kafkasyalılar, Kürtler ve Rumlar, ayrıca bu bölgelere göçmen olarak giren Araplar, İranlılar, sonra da Türkler arasında Müslümanlık acaba nereye kadar, nasıl, hangi biçimlerde yayılmıştı? Bu soruya cevap verecek durumda değiliz. Yine de Anadolu İslâmının temel taşlarından biri olan Seyyid Battal Gazi destanıyla bugün Türkiyeli Türkler için bir kimlik sembolü haline gelmiş Dede(m) Korkut kitabının Malazgirt öncesi dönemden öğeler barındırdığını hatırlarsak, Anadolu’da İslâm’ın tarihini niçin Emevi, Abbasi dönemlerinden başlatmamız gerektiği biraz olsun anlaşılmış olur.
Kuzeydoğu Anadolu’nun en eski camilerden Menuçehr Camii, 11. yüzyılda Kars’ta Ani kentine inşa edilmişti. Caminin minaresinde Arapça ‘Bismillah’ yazıyor.
Malazgirt’ten Rum Selçuklularının 12. yüzyılın son çeyreğinde Anadolu’da hakimiyetlerini pekiştirmelerine kadar geçen süre içinde elimizde İslâm hakkında kaynak yoktur. Geniş kitleler şöyle dursun, yönetici sınıfın (yani ilk Rum Selçuklularının, Danişmendlilerin, Mengüçeklilerin, Saltukluların) bile dindarlığı hakkında karanlıkta sayılırız. 12. yüzyılın son çeyreğinden itibaren hem yazılı kaynaklar hem de birçoğu bugün ayakta duran mimari eserler şehirlerde yaşayan seçkin zümrelerin dinî yaşamlarına ışık tutmaya başlar. Bu dönemde Anadolu -Bizans’ın elinde kalan Batı, Kuzeybatı ve Karadeniz sahili hariç olmak üzere- bir fetih alanı ve uç boyu olmaktan çıkarak cami, medrese, darülhadis, zaviyeleriyle darü’l-İslâmın yeni bir uzantısı haline gelir. Müslüman nüfus henüz her yerde azınlıktadır, üstelik siyasi-hukuki İslâmlaşma süreci yüzyılın ikinci yarısında Moğol İlhanlı hâkimiyetiyle sekteye uğrayacaktır. Yine de yarımada bundan böyle dönüşü olmaksızın bir İslâm ülkesi olma yolundadır. Buna rağmen, Selçuklu ve İlhanlı döneminde Anadolu İslâmı hâlâ bir tür göçmen İslâmı’dır. İlim, marifet ve edebiyat dili önce Arapça sonra da Farsçadır; Türkçeyse daha yeni yeni yazıya geçmektedir. Müslüman nüfusun çoğunluğunun Türkçe konuştuğu bir ortamda yazılı ve sözlü kültür arasındaki bu belirgin kopukluk yüzünden yalnızca eğitimli seçkinlerin dini görüşleri hakkında bilgi sahibiyiz.
16. yüzyıldan dervişân tasviri. Dervişler 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da İslâmın şekillenmesinde önemli bir rol oynadı.
13. yüzyıl boyunca fıkıhta Hanefilik ve Şafi’iliğin, kelamda da Eş’ariliğin ağır bastığı İslâmi ilimlerde bir hareketlilik görülmez. Tasavvuftaysa tam tersine adeta bir yıldızlar şöleninden söz edilebilir. İbn ‘Arabi’yle (ö. 1240) onun ilk takipçisi Sadreddin Konevi’den (ö. 1274) Mevlana Celaleddin Rumi’ye (ö. 1273), Necmeddin Razi’den (ö. 1256) Fahreddin ‘Iraki (ö. 1289) ve Evhaddeddin Kirmani’ye (ö. 1238), 1200’lü yılların Anadolusu, tasavvuf tarihinin en seçkin simalarından önemli bir kısmını kendine çekmiştir. Arapça ve Farsça yazan bu mutasavvıflara Türkçenin en yetkin mutasavvıf şairi Yunus Emre’yi de (ö. 1320?) eklersek Anadolu’nun bu yüzyılının tasavvuf tarihinde ne denli ayrıcalıklı bir yer tuttuğu daha iyi anlaşılır.
Mengücek Beyi Behram Şah döneminde basılan sikkenin (1167) ön yüzünde Bizans tarzında bir elinde mızrak bir elinde açık kitap tutan söz konusu melik ‘kılıç ve kalem’ sahibi (sahib-i seyf ve’l-kalem) olarak betimlenmiş.
14. yüzyıl başlarında Beylikler dönemine girildiğinde Anadolu yavaş yavaş yeni bir kimliğe bürünür. İlim dili hâlâ Arapçadır, şeriat çerçevesinde kalan tasavvufun diliyse hem Arapça hem de Farsçadır ama artık ilmi nitelikli Türkçe eserler yazılmaktadır. Ancak Türkçe yazılan eserler artık zamanın ilim düzeyini yansıtmakla birlikte daha geniş bir kitleyi hedef alan popüler eserlerdir. Bu tip eserlerin ilk belirgin örneği Âşık Paşa’nın (ö. 1332) tasavvufi bir meşreble yazılmakla birlikte aslında halka bazı temel İslâmi bilgileri sunmayı hedefleyen Garibnâme’sidir. Hatta Yunus Emre’nin Risaletü’n- nushiyye’sine de bu gözle bakmak mümkündür. Sözü geçen eserleri daha sonra Hibetullah ibn İbrahim’in Sa’atname’si (14. yüzyıl?), Kutbeddin Mehmed İzniki’nin (ö. 1418) Mukaddime’si, Yazıcıoğlu Ahmed (ö. 1465) ve Mehmed (ö. 1451) kardeşlerin eserleri, özellikle Muhammediyye, Dürr-i Meknun ve Envarü’l-’aşıkin, izler. Tabii bunlara Süleyman Çelebi’nin (ö. 1422) Mevlid adıyla bilinen Vesiletü’n-necat’ını da eklemelidir. Çoğu bir tür ilm-i hal olarak görülebilecek bu eserler hem gittikçe genişleyen Türkçe okuyucu kitlesine hem de Muhammediyye ve Mevlid gibi manzum olanları yüksek sesle okunduklarında okuma yazma bilmeyenlere hitap ederler. Bu aşamada Yunus Emre’nin, tasavvufi aşk mektebine dayanan dindarlık biçimini sevgi şiirine dönüştürmede gösterdiği inanılmaz başarısıysa geniş halk kitlelerinin gönlüne akan diğer gür bir İslâmlaşma ırmağının kaynağını oluşturur. Böylelikle Türk.e gitgide bir İslâm dili haline gelir. Burada söz konusu olan İslâm, Kur’an ve hadis ilimleri, tefsir, fıkıh ve kelamın çetrefil bahisleri değil, daha çok Peygamberin hayatı, ibadetin gerekleri, Müslüman ahlakı ve ahireti konu alan, ilk dönem İslâm tarihiyle İslâmi ilimlerin ve şer’i tasavvufun hep birlikte damıtılarak gündelik yaşama yedirilmiş bir biçimidir. Bu şehirli İslâm’ın tarihi aynı zamanda Sünni Hanefi Müslümanlığın her biçiminin Anadolu’da Türkçe konuşanlar arasında yavaş yavaş giderek yayılmasının tarihidir. Gözlerimizi seçkinlerden Anadolu halklarına çevirip de geniş halk kitlelerinin İslâm’la tanışıklıklarının ne olduğu sorusuna yanıt bulmaya çalıştığımızda manzara değişir. Ermeni, Gürcü, Kürt, Rum, Süryanilerin en azından bir kısmının Müslümanlaşmış olduğuna kesin gözüyle bakabilsek de bu süreci aydınlatmaktan aciziz (bunlar arasında yalnız Kürtlerin bütünüyle Müslümanlaştığı, diğerlerinin çoğunluğunun Hıristiyan kaldıkları unutulmamalıdır). Ancak gayrimüslimlerin, İslâm’ı giderek Türkçe süzgecinden geçmiş biçimiyle tanımış olacakları, onlar arasından Müslüman olanların da tabiri caizse “Türkçe İslâma” girmiş olmaları gerektiğini düşünmemiz doğaldır. Nitekim 14. yüzyıl sonlarında gelişen devşirme uygulamasıyla Müslüman olan Rumelili Hıristiyan oğlanlar İslâm’ı Türkten öğrenir. Bu durum İslâm’a Osmanlılarla Kuzeybatı Anadolu ve Rumeli fetihlerinde işbirliği yaparak giren ünlü akıncı aileleri Köse Mihal, Evrenos, Turahan ve Malkoç oğulları için de böyledir. Anadolu’da, sonra Rumeli’de, Müslümanlık giderek Türkçe gömleğine bürünmektedir.
Ancak Türk halkın Müslümanlığı, şehirli seçkinlerinkinden çok farklıdır. 1240’ta Selçuklu yönetimini bir hayli zorlayan Babai isyanına katılan Türkmenlerin dinî görüşleri bugün bizler için müphem kalsa da, yer yer şeriat halkası dışına taşan bir evliya inancı besledikleri besbelli, Peygamber soyuna aşırı bir bağlılık göstermiş olmaları da olasıdır. İşte bu dönemden 16. yüzyılda Anadolu’da Osmanlı hakimiyetini sarsan Kızılbaş ayaklanmalarına kadar geçen üç yüzyıl boyunca halkın Müslümanlığını anlamak istiyorsak onların Peygamber soyunu yüceltme, bu soya bağlanma kaygısını ve buna bağlı olarak gelişen evliya inancını layıkiyle incelememiz gerekir.
Mevlâna ile Şems’in karşılaşıp dost oluşlarını betimleyen bir Osmanlı minyatürü.
İslâmlaşma sürecinde Peygamber soyuna sıkı sıkıya yapışarak seyyid ve şerifleri yüceltmenin, hatta kendi soyunu bu soya bağlamanın önemi hâlâ yeterince araştırılmamıştır. Büyük bir olasılıkla bu olgu Türkmenler ve Kürtler arasında Anadolu’da ilk olarak Vefailik silsilesinin Babai isyanıyla öne çıkmasıyla belirir. Vefailik, 11. yüzyılda Irak’ta yaşamış, annesi Kürt olmakla birlikte soyu baba tarafından İmam Zeyne’l-’Abidin aracılığıyla Hz. Ali’ye çıkan Bağdat’lı Ebu’l-Vefa Tacü’l-’Arifin (ö. 1107) adlı bir şeyhden inen bir silsiledir. Çocuğu olmayan Ebu’l-Vefa’nın soyu hem evlat edindiği erkek akrabaları hem de diğer evlâtlıkları tarafından sürdürülmüş, bir şekilde bölgedeki Türkmenler ve büyük olasılıkla Kürtler arasında da kabul görerek bu soya bağlılık onların Müslümanlığının bir parçası haline gelmiştir. Babai hareketinin önder belirlediği Baba İlyas da aslen Horasanlı görünmekle birlikte Ebu’l-Vefa’ya birkaç kuşak öteden bağlanarak bu silsilenin bir halkası olmuştur.
Ejderle insan davulda buluştu 13. yüzyıla tarihlenen tunç davul, üzerindeki ejder ve insan başlı, kûfi yazı kuşağıyla Türklerin eski kültürü ile İslam sonrası kültürün harmanlandığı önemli bir örnektir.
Peygamber soyuna bağlılık, bu bağlamda Hz. Ali’yle onun soyundan olanlara duyulan sevgiyle saygı, hatta bazı seyyid ve şerifleri veli düzeyine çıkartmak, bundan böyle Anadolu halk Müslümanlığının ana öğelerinden biri olmuştur. Yalnız Baba İlyas ve Vefailerin değil, Hacı Bektaş gibi velilerin de seyyid olduklarına inanılmış, Türkmenler arasında Müslümanlaşma sürecinin bir parçası olarak ortaya çıkan ocak düzeninin merkezinde de seyyidler yer almışlardır. Yani bugün Alevi ocakları olarak tanıdığımız yapının k.kü bazı Türkmen ve Kürt topluluklarının İslâmlaşma süreci boyunca seyyidlik çevresinde yeniden yapılanmalarına dayanmaktadır. Bu açıdan halkın önemli bir kısmı için İslâma girmenin seyyidlere bağlanarak Peygamberin soyuna tutunabilmek anlamına geldiği söylenebilir. Çoğu zaman bir Şiilik belirtisi olarak görülegelmiş Hz. Ali ve oniki imam sevgisinin de bu gözle görülerek yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bu olguyu yalnızca Şiiliğe bağlamak yanıltıcı olur.
Lambert de Vos’un yaptığı 1574 tarihli resim albümünde iki Bektaşi dervişi.
Seyyidliğin yanısıra, yer yer onunla özdeşleşmiş olarak, evliya inancı da geniş halk kitlelerinin İslâmi inanç ve kılgılarının oluşmasında çok önemli bir etmen olmuştur. Kökleri İslâmın erken dönemlerinde yatan evliya inancı 9.-11. yüzyıllarda hem Müslüman halk arasında belirgin bir kılgı öbeği (yatırlar ve onlar etrafında oluşan edimler) hem de tasavvuf ehli elinde özgül bir kavram .rgüsü olarak ortaya çıkar. Tanrı’nın kullar arasında emirlerini yerine getirmekle yükümlü velileri bulunduğuna, bu velilerin hem hayattayken hem de ölümlerinden sonra dünyada ilahi kudretin bir tür dışavurumu olarak faaliyet gösterdiklerine inanmak olarak özetlenebilecek evliya inancı, evliya oldukları düşünülen kişilerin belirmesine, giderek yatırların ve yatır merkezli ziyaret, adak gibi kılgıların oluşmasına yol açar. Aynı zamanda velayet, yani velilik kavramı, tasavvuf akımı içinde de birçok mutasavvıfça işlenerek zenginleşir. İşte bu evliya kültü ve tasavvufi velayet kavramı İslâmlaşmaya başlayan Anadolu’da da kısa sürede devreye girer. Bir yandan tasavvuf erbabı velayet kavramını temel alan kutb-ı zaman, insan-ı kâmil, silsile (yani veliler zinciri) gibi söylemlerini ve mürşide, yani yaşayan velilere bey’at etmek, kendini mürşide teslim etmek gibi edimlerini halk arasında bir ağ gibi örerken bir yandan da halk İslâm kahramanı olarak belirlediği bazı şahsiyetleri kutsamaya, yani velileştirmeye başlar. Tabii, halkça kutsananların bir kısmı tasavvuf ehli tarafından kabul görmez, ya da tersine mutasavvıflarca veli sayılanların bir bölümü hiçbir zaman halkça kutsanmaz. Bu örtüşmezliğin en belirgin örnekleri gaza kahramanlarıyla şeriat dışı yaşayan derviş takımlarıdır. Halk yalnız mutasavvıfları değil belki de onlardan çok abdalları, babaları, gazileri velileştirmiştir.
Kapı tokmağında Türk-İslâm sentezi Artuklu döneminde 13. yüzyıla tarihlenen Cizre Ulu Camii’nin kapı tokmağı, üzerindeki ejder, arslan ve kartal figürleriyle Türk ve İslâm kültürlerinin sentezini yansıtıyor.
13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da dindarlıkları şeriat dairesi dışında şekillenmiş bir dizi derviş takımı belirir. Bunlar arasında kökleri Anadolu dışında yatan Kalenderiler, Haydariler ve Camilerle Anadolu’ya özgü olan Bektaşiler ve Rum Abdallarını sayabiliriz. “Rum Abdalları” aslında dağınık oldukları anlaşılan yerli derviş takımlarını toplu halde tanımlamak için 15. yüzyıl sonu 16. yüzyıl başlarında Aşıkpaşazade (ö. 1484’ten sonra) ve Vahidi (ö. 1523’ten sonra) gibi yazarların kullandıkları bir ifadedir; bu adlandırmadan yola çıkarak gerçekte Anadolu ve Rumeli çapında “Abdalan-ı Rum” adlı bir örgüt bulunduğunu düşünmek doğru olmaz. Anlaşılan Anadolu’da 13. yüzyıl ortalarından başlayarak Türkçe (ve belki Kürtçe) konuşan birçok yerli derviş türemiş, bunlar 14. ve 15. yüzyıllarda çoğalarak halk arasında kutsanmış, Hacı Bektaş, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Şücaettin Veli ve Otman Baba gibilerinin çevresinde kalabalık derviş grupları oluşmuştur. Bunlar arasında yalnız Hacı Bektaş, Yeniçerilerce benimsenmesi sonucu Osmanlılarca kalıcı kabul görmüş, bu nedenle de Osmanlılar, şeriatı öne süren yeni hukuki düzenlemelere gittiklerinde, ulemaya bağlı mutasavvıflarca şeriat dışı görülen derviş takımlarının büyük çoğunluğu eninde sonunda Bektaşilik bünyesinde erimişlerdir. 13. ve 14. yüzyıllar boyunca Farsça konuşan Kalenderiler, Haydariler ve Camiler gibi yabancı derviş takımları, zaten oldukça zayıflamışlardır ve Bektaşilik içerisinde erimeleri herhalde zor olmamıştır.
Derviş dindarlığı büyük ölçüde tasavvuftan esinlenmekle birlikte şeriat söylemi ve kılgısından uzaktır. Bugün bize oldukça yabancı olan bu dervişlerin düşünce ve inanç dünyasına girmek bir hayli zordur. Ancak Kaygusuz Abdal gibi geride yazılı eser bırakmış olan birkaçının yazdıklarından hareketle genelde Tanrı’nın dünyada, özellikle de insanda içkin olduğuna inanarak insanı yücelttikleri, ahireti bu dünyadaki yaşamdan ayrı bir olgu olarak görmeyip cennet, cehennem, kıyamet gibi kavramları kendi dünyevi yaşamlarına uyarladıkları, ulemâdan, şehirli mutasavvıflardan ve şeriat anlayışından uzak durdukları söylenebilir. Velayet, mürşid-i kamil, yol adab ve erkanı gibi tasavvufi kavram ve yaklaşımları da derviş dindarlığında temel yer tutar. Bu dindarlık biçiminin geniş halk kitlelerinin Müslümanlaşmasında, özellikle de bugün Alevilik adını verdiğimiz dindarlık biçiminin oluşmasında çok önemli bir rol oynadığı anlaşılır.
Roma lahdinde Müslüman emir Danişmendli emiri Halifet Gazi’nin Amasya’daki kümbeti 13. yüzyıl başlarına tarihleniyor. Gazi, burada bir 2. yüzyıl Roma lahdinde yatıyor. Altta mumyalanmış cesetlerin bulunduğu cenazelik, üstte bir ziyaret yeri ve mescit bulunan bu erken dönem yapılara kümbet denir. Zamanla cenazelik ortadan kalktı ve mezar anıtları türbeye dönüştü.
Abdal, baba, dede gibi adlarla tanınan dervişler dışında halkça kutsanan bir başka takım da gazilerdir. Bir kısmı Eyüp Sultan, Battal Gazi, Ebu Müslim gibi tarihi kişilikleri Malazgirt öncesine uzanan, bir kısmı da Sarı Saltuk, Kızıl Deli gibi Anadolu ve Rumeli’nin İslâma açılmasında önemli roller oynadıkları anlaşılan bazı savaş kahramanları zamanla kutsanarak velileştirilmiş, bunlarla gazayla ilgileri olmayan dervişler birbiriyle kaynaşmışlardır. Battalname, Saltukname gibi halk destanlarındaki kahramanların velileştirilmesi ve seyyidleştirilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. Battal Gazi, Sarı Saltuk zamanla derviş dindarlığına da girmiş, türbeleri, bilhassa Seyyid Gazi türbesi, Rum Abdallarının çok rağbet gösterdikleri bir mekan haline gelmiştir.
Figürlü çiniler Selçuklu çini sanatının en özel parçalarının yer aldığı Kubad-abad Külliyesinin Büyük Saray bölümünden çini örnekleri, Konya Karatay Müzesi.
Beylikler ve erken Osmanlı dönemi Anadolu halk İslâmı bize işte böyle renkli, çeşitli, tekdüze olmayan bir tablo sunar. Bu dönem boyunca bir yandan şeriate dayalı Sünni Hanefi dindarlık biçimleri –Bayramilik gibi tasavvufi yollar da dahil olmak üzere– büyük ve orta boy yerleşim merkezlerinde yayılırken, diğer yandan İslâmı herşeyden önce Peygamber soyuna tutunmak, seyyidleri sevmek, yüceltmek olarak gören ve şeriate aşina olmayan geniş kitleler, dervişleri, seyyidleri, gazileri velileştirerek Anadolu’yu yatır ve peygamber ocağıyla dolu bir İslâm diyarı haline getirmiştir.
HÜLASA DER İLM-İ TIB
Anadolu’daki Türkçe ilk eser bir tıp kitabıydı
Türklerin Anadolu’ya göçünün birçok ayrıntısı bilinmez. Merak edilen konulardanbiri de Anadolu’ya göç eden Türklerin yazdığı eserlerdir. Bu süreçle ilgili araştırmalar yapan Mikhail Bayram 2,5 asırda 250’nin üzerinde eser yazıldığını bildirmiştir. Bunların 14’ünün müellifi belli değildir. Geriye kalan eserlerin 145’i Farsça, 68’i Arapça, 15’i Türkçe birkaçı da Ermenice ve Süryanice yazılmıştır. Bunlar içinde tespit edilebilen en eski telif eser bugün Konya Koyunoğlu Kütüphanesinde 12049 numaralı Hakim Bereket tarafından kaleme alınan tıp ile ilgili Tuhfe-i Mübarizi adlı Farsça eserdir. Eserin girişinde yazarı aslında kitabı Arapça yazdığını ve Farsçaya tercüme edip Emir Mübazüriddin Halifet Gazi’ye sunduğunu Danişmendli hükümdarının da eseri çok beğenip ‘bunun Türkçe yazılsaydı çok değerli bir eser olacağını’ belirttiğini anlatır. Müellifin yazdığı bir tıp kitabı da Türkçe Hülasa der İlm-i Tıb adıyla hükümdara sunulmuştur. Bu iki eser ve Tabiat-nâme isimli küçük bir Türkçe mesnevi bir arada ciltlenmiştir.
Eserin sunulduğu Halifet Gazi Amasya’da yaşamış Selçukluların Sinop ve Samsun civarındaki seferlerine katılmış, Amasya valiliği sırasında 1232’de Gürcistan’a yapılan bir seferde şehit olmuştur. Amasya’da kendi adıyla anılan kümbete defnedilmiştir. Eser muhtemelen 13. yüzyılın başında yazılmıştır. Anadolu’da ilk Türkçe eseri hazırlayan Hakim Bereket’in kim olduğu hakkında bilgi yoktur. Muhtemelen Halifet Gazi’nin Amasya’da inşa ettiği medresede müderrislik yapmıştır. Bazı araştırmacılar Harzemli olduğu düşüncesindedir.
Koyunoğlu Şehir Müzesi ve Kütüphanesi, No: 12049
AMASYA’DA BULUNAN MEZAR
İddia kanıtlandı: Türk kızı 1000 yıldır orada
ŞEVKET DÖNMEZ
Amasya yakınındaki Oluz Höyük’te 2007’de keşfedilen Ortaçağ mezarlığı, ilk kez NTV Tarih dergisinde (Ocak 2012, 36. sayı) “1000 Yaşındaki Türk Kızı” başlığıyla duyurulmuştu. Kazı sırasında arazi gözlemine dayanarak, bu bireylerin 10 – 11. yüzyıllarda yaşamış yerleşik olmayan insanlar olduğunubelirtmiştik. Bireyler, İslâm gelenekleriyle gömülmüşlerdi. Ancak, 6 yaşındaki bir kız çocuğunun mezarından çıkan tunç küpeler ile fibula, mezarların Geç Roma dönemi kiremitleriyle oluşturulması, İslâmiyet dışı ölü gömme geleneklerine ve mezarlık sahiplerinin malzeme bulmakta zorlandığına işaret ediyordu. İlk aşamada mezarlığın göçebe bir Oğuz (Türkmen) aşiretine ait olabileceği sonucuna varılmıştı. 2013’te kazının antropoloji uzmanı Prof. Dr. Yılmaz Selim Erdal tarafından iki iskelet üzerinde yaş tayini amacıyla Tokyo Üniversitesi’nde C14 analizleri yaptırıldı; bu bireylerin 1020 – 1077 arasında ölmüş olduğu kesinleşti. Mezarlık bireylerinin, kazının daha 7. yılında 100’ü aşması, aşiretin kalabalıklığına işaret ediyor. Oluz Höyük dışından taşınarak mezarlarda kullanılan Geç Roma Dönemi kiremitleri, topluluğun çevreyi iyi bildiğini gösteriyor. Bu veriler, aşiretin en az 100 – 150 yıldır bölgede olduğunu, Kuzey – Orta Anadolu’da öncü Türk grupların 10. yüzyıldan itibaren dağınık da olsa görünmeye başladığını ortaya koyuyor.
Kemik ete bürünmüştü Oluz Höyük kazı alanında (ortada) bulunan mezarın 1000 yaşında bir Türk kızı olduğuna dair tahminler NTV Tarih dergisinin 36. sayısında duyurulmuş, bilgisayar ortamında kemik kalıntılarına uygun bir yüz çizilmişti.
MÜSLÜMAN-HIRİSTİYAN İLİŞKİLERİ
Diyalogun kitabını yazdılar
Müslümanlarla Hıristiyanlar birbirlerinin dini hakkında ne düşünüyordu? Erken Osmanlı döneminden iki örnek olay, onların oturup din hakkında tartıştığını gösteriyor. Selanik Başpiskoposu Grigorios Palamas, 1354’te Osmanlılara esir düştü. Orhan Gazi’nin elindeyken Selaniklilere yazdığı mektupta Türklerle yaptığı dinî konuşmaları anlattı. Palamas’a göre Türkler ısrarla “Biz sizin peygamberinize inanıyoruz, siz neden bizimkine inanmıyorsunuz?” sorusunu sordular. Bir başka belge de, Yıldırım Bayezid’in yanında 1390- 91 arasında rehin olarak bulunan müstakbel Bizans İmparatoru 2. Manuel Palaiologos’un bir Müslüman din adamıyla yaptığı tartışmaları anlattığı 26 Diyalog adlı eserdi. Sonradan yazdığı bu diyaloglarda Palaiologos, Hıristiyanlığı İslamiyet karşısında nasıl savunduğunu anlatmıştı. Palamas ve Palaiologos’un anlattığı bu konuşmalar gerçekte nasıl olmuştu, hatta olmuş muydu, bilmek mümkün değil; ama bu belgelerin varlığı bile, o dönemde iki din ve kültürün arasındaki ilişkilerin sadece askeri ve ticari olmadığını gösteriyor.
DİNLERİ AYRI, EFSANELERİ AYNI
Digenes Akritas ve Battal Gazi kardeşti!
Battal Gazi adlı kahramanın Hıristiyan Bizanslılarla mücadelesi, Battalnâme adlı bir Anadolu destanıdır. Efsanelere göre 8. yüzyılda Eskişehir, Afyon, Kayseri veya 9- 10. yüzyılda Malatya’dayaşamıştır. Anlatılarda Emevi, Abbasi, Selçuklu dönemlerini yaşar. Bazen bir Arap emir, bazen bir Türk, bazen bir seyyid olur. Sevgili atı Attar ile maceradan maceraya koşar. Keşiş elbiselerine bürünerek manastırda Hıristiyanlarla tartışmalara girer. Devlerle, cadılarla savaşır, perilerle dost olur. Bizans kayserinin amca oğluyla güreşe tutuşur. Yenilen Bizanslı din değiştirip Battal Gazi’nin en yakın dostu olur. Battal, bir savaşta bugün Seyitgazi denen yerde ölür. Bir başka rivayette bu kalenin tekfurunun kızı Battal’a aşık olur. Ona yazdığı mektubu taşa sarıp atar ama taş Battal’a çarpıp onu öldürür. Unutulan türbesi Alaeddin Keykubad’ın annesi Ümmü Hatun’un gördüğü bir rüya sayesinde bulunur. Bugün Eskişehir, Seyyitgazi’de Battalgazi türbesi vardır.
12. yüzyılda yazılmış Digenes Akritas destanı ise, Battalnâme’nin Bizans’taki karşılığıdır. Digenes “çift soylu” demektir. Bu Hıristiyan kahramanın babası Müslüman Arap, annesi bir Rum Ortodoks’tur. Destan 9. – 11. yüzyıllarda Bizans’ın Araplara karşı saldırıya geçtiği dönemi anlatır. Digenes, haydut ve canavarlarla savaşır ancak destan barışçıl bir dünyayı tanımlar. Digenes sonunda Fırat kıyısında yaptırdığı sarayda, eşi Evdokya ile birlikte ölür.