Etiket: ertem eğilmez

  • Türkan Şoray ve ‘Sultan’ın Kanunları’

    Türkan Şoray ve ‘Sultan’ın Kanunları’

    Türk sinemasının yaşayan efsanesi Türkan Şoray, 60 yıllık parlak kariyeriyle müstesna bir yere sahip. Canlandırdığı kadın karakterler kadar, literatüre “Sultan’ın Kanunları” olarak geçen ve “öpüşmeme-sevişmeme” şartını kabul ettiren istekleri de meşhur. 1960’lı yılların ortasından itibaren gerek basının gerek yapımcıların gerekse seyircilerin hep konuştuğu, dillendirdiği bu kanunların yazılı belgesi ilk defa yayımlanıyor.

    Türk sinemasının büyük yıldızı Türkan Şoray 60. sanat yılını kutluyor. 1960’ta 15 yaşında rol aldığı “Köyde Bir Kız Sevdim”den bu yana 200’ü aşkın unutulmaz filmde oynadı; neredeyse tamamı başrol. Dile kolay! Dünyada da en çok filmde rol alan kadın sanatçılardan biri olan Şoray, sinemamıza sadece rolleriyle değil “kanunları”yla da damgasını vurdu.

    2012’de NTV Yayınları tarafından yayımlanan, 2017’de ise İş Bankası Kültür Yayınları’ndan tekrar basılan Sinemam ve Ben adlı kitabında şöyle diyor:

    “Zorlu Damat filminin çekiminde yönetmen Hulki Saner yanıma gelip ‘Bu sahnede öpüşmeniz lazım’ dedi. Şaşkın şaşkın yönetmenin yüzüne baktım. Yönetmen ne derse onu yapmalıydım; öyle söylüyorlardı ama ben o güne kadar hiç öpüşmemiştim, öpüşmek nasıl olur bilmiyordum. Sahne çekilirken tabii robot gibi tepkisiz durdum herhalde. Ayhan Işık oyuncu olarak ne kadar sıkıntı çekmiştir kim bilir…”.

    Türkan Şoray
    Başrolünü Ayhan Işık’la paylaştığı 1962 yapımı “Zorlu Damat” filmi, Türkan Şoray’ın rol icabı bile olsa ilk öpüşmesiydi
    Türkan Şoray
    “Türkan Şoray Kanunları”nın ilk defa yayımlanan belgesi, Şoray ve Tunç Film arasındaki sözleşme…

    İlk “öpüşme” sahnesini böyle anlatıyor Türkan Şoray ve aynı kitapta şöyle devam ediyor: “Zorlu Damat’ın bir sahnesinde eşkıyalar genç kıza işkence eder, sırtını kırbaçlar. Bu sahnenin çekimi için sırtımın tamamen çıplak olması gerekiyordu. Sette bulunan annemle konuştular. ‘Sırtta kırbaç izlerini görmek istiyoruz. Oyuncu olmak, film çevirmek için öpüşmek de gerekebilir sırtı açmak da’ deyip annemi ikna etmeye çalıştılar. Annem de mecburen ‘Peki’ dedi, sahne çekildi. Ama annem elinde bir örtü, çekim aralarında hemen beni örtmeye çalışıyordu”.

    Türkan Şoray

    Gecelik ve baby-doll’a veda

    Ancak bu şaşkınlıkla, acemilikle başlayan öpüşme ve çıplaklık sahneleri çok da uzun soluklu olmayacaktır Türkan Şoray’ın filmografisinde. 1964’te yılında Altın Portakal Film Festival’inde “Acı Hayat” filmiyle en başarılı kadın oyuncu ödülünü alan Türkan Şoray artık Türk sinemasının 1 numaralı kadın oyuncusudur.

    1964’te Kemal Film’in bir çekim için yolladığı davette Türkan Şoray’ın yanında getirmesi gereken giysi ve aksesuar olarak, “gecelik ve baby-doll” da vardır. Türkan Şoray’la 20 yılı aşkın hayat arkadaşlığı yapacak sevgilisi Rüçhan Adlı, Şoray’a davetiyeyi şu notu ekleyerek gönderir: “Gecelik ve baby-doll’lara bir son vermek zamanı gelmedi mi? Ne dersin hanım sultan?”

    İşte daha sonra “Türkan Şoray Kanunları” olarak ün salacak; bir olgu olarak sinema literatüründe yerini alacak; aradan geçen yıllar sonra Türk sinemasının yeni kadın yıldızlarına “Benim Türkan Şoray Kanunlarım var öpüşemem” dedirtecek durumun ilk filizleri de böylece atılacaktır.

    Film yapımcılarının Türkan Şoray boykotu

    1960’ların ikinci yarısı Beyoğlu’ndaki sinemalarda cadde boyunca bütün sinema salonlarının panosunda tek bir isim okunur: Türkan Şoray. Sultan’ın altın çağıdır bu yıllar, 1964’te 13, 1965’te 11, 1966’da 14 filmde başrolde oynayacaktır. Ancak artık film sözleşmelerinde bazı yeni şartları vardır. Türkan Şoray, Rüçhan Adlı’nın tavsiyelerine uyacak hem de kendi yasalarını koyacaktır. “Seyircimiz bizi sevgilisi, eşi, kızkardeşi, ablası gibi görüyordu. Dolayısıyla soyunma ve öpüşme sahnelerinden rahatsız olabilirdi. Bazen yaşayan bir karakteri canlandırmak için gerekirse soyunmanın, sevişme sahnesi çevirmenin gerektiğini biliyordum ama benim için seyirciyle olan bağlılığım daha önemliydi. Sinemaya ilk girdiğim yıllarda çevirdiğim filmlerde öpüşmüştüm ama seyircimle bu güçlü bağ henüz oluşmamıştı” (Sinemam ve Ben) diye anlatacaktır bu yeni dönemi Şoray. Artık rol alacağı filmlerde öpüşmeyecek ve soyunmayacaktır. İsmi film afişlerinde, jeneriklerde en başta, ilk sırada yer alacaktır.

    Türkan Şoray
    60’ların altın kızı 1960’lar Türkan Şoray’ın altın çağlarıydı. Bütün sinema salonlarını onun adı süslüyordu. Ülkü Erakalın’ın yönettiği 1963 yapımı “Çalınan Aşk”ı her yıl çektiği onlarca filmden biri.

    Film yapımcıları boykot eder Türkan Şoray’ı. Kara listeye alır, biraraya gelerek anlaşma şartlarını değiştirmediği sürece Türkan Şoray’la film çevirmeyeceklerini açıklar.

    Yapımcı İrfan Ünal ”Türkan Şoray bu şartları iki yıl önce koysaydı belki kabul ettirebilirdi. Fakat bugün seyirci, Türkan Şoray’ı değil, iyi filmi tutuyor. O bakımdan gayretleri boşunadır. İsmin başa yazılması meselesine gelince; bu bir oyunculuk olanağıdır. Şayet Türkan Şoray gerçekten sinemaya bir şey verebilirse, o zaman ismi çok küçük dahi yazılsa bile seyirci ona gerçekten yer verir. Bunların dışında olanlar beni hiç ilgilendirmiyor. Çünkü prodüktör olarak Türkan Hanım’a film çevirtmeyi düşünmüyorum ve sinemacı olarak da onun oynadığı filmleri, sinemada oynatmayacağım” (Türkan Şoray-Bir Yıldız Böyle Doğdu, Agâh Özgüç) der.

    Türkan Şoray
    Lütfi Ömer Akad’ın 1968 yapımı “Vesikalı Yarim”i de her yıl çektiği onlarca filmden bir diğeri.

    Ancak bu boykot çok kısa sürer ve etkili olmaz. Aynı yapımcı İrfan Ünal bu açıklamadan kısa süre sonra, 1967’de, Türkan Şoray’ın başrolde olduğu “Kelepçeli Melek” filmini çevirecektir. Yapımcı Ertem Eğilmez, bu boykotun Türkan Şoray’ın lehine nasıl evrildiğini şöyle özetleyecektir: “Bu şartların meydana gelmesinde en büyük faktör Türkan Şoray değil, Türk sineması olmuştur. Önceleri boykot kararına uymak için bir dolu söz söyleyenler, sonradan ellerinde şeker ve çiçeklerle Şoray’ın kapısını çalmışlar ve ondan tarih vermesini istemişlerdir. Gayet tabii bunlardan sonra o da geleceğini garanti altına almak isteyecektir”.

    Türkan Şoray’da o günleri şöyle anlatıyor: “Film prodüktörleri biraraya gelerek toplantı yapıyor ve ben bu anlaşma şartlarını kaldırmadığım sürece bana film teklif etmemeyi kararlaştırıyorlar. Bu karardan bir gün sonra, birçok prodüktör birbirinden habersiz ve gizlice, bana sadece kendi firmasına film çekmem için sözleşme imzalatmaya geldi”.

    Türkan Şoray
    Sözleşmedeki film
    Sözleşmede “Kamelyalı Kadın” olarak anılan 1982’de ismi “Seni Kalbime Gömdüm” olarak değiştirilen filminin afişi. Film, Tunç Film tarafından Fevzi Tuna’nın yönetmenliğinde çekildi.

    Türk sinemasının, Hammurabi Kanunları kadar meşhur “Türkan Şoray Kanunları” ilk kez 20 Mayıs 1967 tarihli Pazar dergisinde belgesiz olarak doğaçlama maddeler halinde yazılarak yayımlanır. O tarihten bu yana ünü her geçen gün artarak dillere pelesenk olan bu kanunlar, film sözleşmelerinde yer aldığı şekliyle hiç ortaya çıkmaz. Bugüne dek meraklılarına sunulmaz. Peki bu kanunlar yapımcılar ile Türkan Şoray arasında yapılan film sözleşmelerinde nasıl kayda geçmişti? İşte arşivimizdeki belgede, Türkan Şoray’ın Tunç Film’in sahibi Altan Günbay ile yaptığı, 1982’de adı daha sonra “Seni Kalbime Gömdüm” olarak değiştirilerek gösterime giren ve Cihan Ünal ile başrolleri paylaştığı, sözleşmede geçen ismiyle“Kamelyalı Kadın” filmine dair yaptığı film anlaşması var. Bu aynı zamanda “Türkan Şoray Kanunları”nın geçerli olduğu son film olmasıyla da ilgi çekici. Sözleşmedeki maddeler, “mutlak ve değişmez şartlar” olarak belirtilmiş.

    Film anlaşmasının maddeleri şöyle:

    1. Aşağıda taraflardan, Türkan Şoray için (T. Şoray), Tunç Film Altan Günbay için, (T. Filim) diye bahsolunacaktır.
    2. T. Şoray, T Filmin çekimine 1 Ekim 1981’de başlayacağı (Kamelyalı Kadın) adlı filimde baş rol oynamağı aşağıda yazılı maddelerdeki şartlar dahilinde oynamağı kabul eder.
    3. Filim çekim başlangıç ve süresi: (1 Ekim 1981) ile (15 Kasım 1981) tarihleri arasındadır. Fevkalade hallerde film çekim süresi yedi gün uzayabilir.
      Mutlak ve değişmez şartlar:
      a. Türkan Şoray müstehcen sahne çevirmez.
      b. T. Şoray açık saçık sahne çevirmez, öpüşmez.
      c. T. Şoray’ın adı jenerik, lobi, gazete, televizyon ve bilimum reklam yayın organı ve materyelinde başta tek ve iri puntolarla diğer isimlerden büyük yazılır.
      Bilumum reklam yayınlarından evvel T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      Filmin jeneriğinde, filmin fragmanında T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      Filmin çekim tarihinden evvel çekim senaryosunun T. Şoray’a teslim edilmesi ve beğeni mutabakatın, senaryo için yazılı olarak alınması şarttır.
      Filim çekiminden on gün evvel T. Şoray’a çekim senaryosu teslim edilmesi şarttır
    4. Çekilecek filmdeki baş erkek oyuncu, rejisör, kameraman, ve diğer oyuncular ve ses dublörü için T. Şoray’ın mutabakatı şarttır.
      T. Şoray ister ise ve T. Film de arzu ederse T. Şoray kendi sesini seslendirebilir. T. Şoray bu seslendirme için hiçbir ücret talep etmez.
    5. Modern konularda T. Şoray kostümleri kendi imkanları ile temin eder. Tarihi ve köy konularında Tunç Filim kostümleri temin eder.
    6. T. Şoray Pazar günleri istirahat eder çalışmaz.
    7. İstanbul dışı çekimlerde T. Şoray’ın ve yardımcılarının, iaşe ve otel masrafları T. Film’e aittir.
    8. T. Şoray oynayacağı baş rol karşılığında Tunç Filimden …… TL alacaktır. Bu ücretin stopaj vergisi Tunç Filim tarafından karşılanır.

    “Mine” filmi ile değişen durumlar

    Türkan Şoray

    Kendisi de bu hadiseden bir dönüm noktası olarak bahsedecektir: “Mine filmi oyunculuk kariyerimin dönüm noktalarından biridir. Bu filmde kendi koyduğum tabuları yıllar sonra ilk kez yıktım. Filmdeki sevişme sahnesini senaryonun dramatik kurgusu içinde olması gerektiğine inanmıştım. Bu Mine’nin üstündeki baskılara bir çeşit başkaldırısıydı. Bu sahneler kadının bedeninin, cinselliğinin ticari bir meta olarak kullanılması değildi. Mine’nin gerçek kişiliğini yaşatmak için bu sahnelerin şart olduğuna inanıyordum” (Sinemam ve Ben, Türkan Şoray).

    Türkan Şoray
    Kurallar yıkılıyor
    1982’de daha sonra eşi olacak Cihan Ünal’la birlikte “Mine”yi çekerken filmin karakteri Mine’yle birlikte Türkan Şoray da kurallarını yıktı. Şoray, bu sahnelerin Mine’nin gerçek kişiliğini yaşatmak için gerekli olduğuna ikna olmuştu.

    ‘SULTAN’IN KANUNLARI’

    Türkan Şoray: ‘Seks filmleri’ furyasında basının uygun gördüğü bir tanımlamaydı…

    “Tabii bu ‘Türkan Şoray Kanunları’ sözünü medya yakıştırdı. Onlar böyle uygun gördü ve bir-iki kere yazılınca da günümüze kadar böyle adlandırıldı. Ben sadece sözleşmemde olması gereken maddeleri koymuştum. Seyircimin benden ne talep ettiğini sezinlemiştim ve onlarla bağlarımı sıcak tutmak, onlarla olan ilişkimdeki samimiyete gölge düşürmemek adına talep ettiğim maddelerdi. Aynı zamanda tabii kendimi korumak adına konulan maddelerdi bunlar. Zira o dönem seks filmleri furyası vardı ve filmler bu ağırlıktaydı. Bunun dışında gerçekten “Türkan Şoray Kanunları” diye bir kavramı ben icat etmedim. Bu, başta da söylediğim gibi medyanın uygun gördüğü bir başlıktı. Seyircime olan saygım, sevgim ve bağımla ilgili kendimi koruma adına sözleşmeye koyduğum maddelerdi…”

    *Türkan Hanım, yayımladığımız belge ve konuyla ilgili görüşlerini, talebimiz kendisine ulaştıktan hemen sonra (yarım saat içinde) iletmiştir. Teşekkür ediyoruz.

    UZMAN GÖZÜYLE

    ‘Melek kadın’ ile ‘şeytan kadın’ ayrımı TV ve yabancı dizilerle ortadan kalktı’

    BURÇAK EVREN

    Türkan Şoray

    Türk sinema ortamında “Türkan Sultan’ın Kanunları” olarak konuşulan maddeler, aslında Türk sinemasının derebeyleri olan yapımcıları hizaya sokmak için verilmiş bir ültimatomdu. Bu ültimatom, tümüyle olmasa da çoğunlukla sinemayla uzak-yakın bir ilişkisi bulunmayan mesleklerden bu alana giren, tecimsel amaçlardan başka hiçbir kültürel, sanatsal ve de estetik kaygılara sahip olmayan yapımcıların egemenliğindeki sinemamızdaki durumu ve düzeyi tüm çıplaklığı ile ortaya koyar.

    Diğer taraftan bu “kanunlar” sinemamıza egemen olan star sisteminin kimi sağlıksız yanlarını da ortaya çıkarır. Zira bunlar, iyi bir filmin oluşmasını sağlayacak istek ve arayışlardan daha ziyade starın kendisini korumasına ilişkindir. Bunlar ayrıca Türk sinemasındaki kadın oyuncuların o dönemdeki konumunun da bir göstergesi gibidir.

    Türk sinemasının neredeyse resmî türü olan melodramlar, karakterden daha çok tipler üzerine inşa edilmiştir. Bunun sonucu kadın oyuncular “şeytan” ya da “melek” olarak ikiye ayrılmış; “melek kadın”lar fahişe, kötü, düşmüş ya da düşürülmüş olsa da asla öpüşmemiş, soyunup bedenini gösterip yatağa girmemiş; ancak onların yerine karakter olarak tanımladığımız yardımcı oyuncular bu olumsuz eylemlerin tümünü fazlasıyla gerçekleştirmişlerdir. Yani “melek kadın” ne kadar masum, fahişe olsa de ne kadar namusluluk halesiyle kuşatılmışsa; onun bir gölgesi olan “şeytan kadın” da bir o kadar cinselliğini kullanarak namussuz ve bir o kadar pervasız olmuştur. Bu durum erkeğin erdemini, zaafını, bazen de gücünü açıklayan bir araç olarak ortaya çıkar.

    Sinemamızda “melek kadın”la “şeytan kadın”ın tek bir insanda, yani tiplemeden uzaklaşıp bir karakterde buluşması ise ancak televizyonun ortaya çıkıp, ulusal düzeyde yayına başlaması, yabancı dizilerin yaygınlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Yani Türk sineması öpüşmenin, yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini tek bir kadın olarak ancak Müjde Ar’da görüp benimseyecek, böylece beyazperdede tiple karakter arasındaki farkı algılama olanağı bulacaktır.

    Sinemamızda “melek kadın”la “şeytan kadın”ın tek bir insanda, yani tiplemeden uzaklaşıp bir karakterde buluşması ise ancak televizyonun ortaya çıkıp, ulusal düzeyde yayına başlaması, yabancı dizilerin yaygınlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Yani Türk sineması öpüşmenin, yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini tek bir kadın olarak ancak Müjde Ar’da görüp benimseyecek, böylece beyazperdede tiple karakter arasındaki farkı algılama olanağı bulacaktır.

    Türkan Şoray biraz geç de olsa Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Mine” filmiyle kendi yasalarını bilerek ve isteyerek çiğnemiş; sevdiği adamla yatağa girip sevişmenin sevginin doğal bir uzantısı olduğu gerçeğini yansıtmış; ancak bu filmin bitiminde, yatağa girdiği oyuncu ile evlenerek bu durumu bir anlamda meşrulaştırmıştır.

  • Golü yiyen langırt oldu

    Golü yiyen langırt oldu

    19. yüzyıl sonlarında Avrupa’da oynanmaya başlayan langırt Türkiye’ye 1950’li yıllarda geldi. Gelir gelmez gençler arasında bir salgın gibi yayılan oyun, öğrencileri okuldan uzaklaştırdığı, bağımlılık yarattığı ve kumar oynamaya alıştırdığı gerekçesiyle 1968’den beri yasak.

    Masa futbolu ya da daha yaygın olan adıyla langırtın ilk ortaya çıkışıyla ilgili kesin bir tarih veremesek de, Uluslararası Masa Futbolu Federasyonu’nun (International Table Soccer Federation / ITSF) verilerine dayanarak, oyunun 1880’li veya 1890’lı yıllarda, Fransa ya da Almanya’da ortaya çıktığını söyleyebiliyoruz.

    Golü yiyen langırt oldu

    Langırtın Türkiye’ye girişiyle ilgili de çeşitli rivayetler var. Son Havadis gazetesinin 11-17 Ekim 1965’teki “Langırt Faciası” adlı yazı dizisine göre, oyun Türkiye’ye 1956 yılı sonlarında, Ankaralı bir memur tarafından getirilmiştir. Bu memur, yurtdışında gördüğü oyunu “maç makinesi” adıyla Türkiye’ye getirip Ankara Bahçelievler’de açtığı küçük bir salonda oynatır, gördüğü ilgi üzerine birkaç ay sonra Beyoğlu Mis Sokak’ta ikinci salonu açar ve bundan sonra İstanbul’un birçok yerinde irili ufaklı langırt salonları boy göstermeye başlar.

    1 Ekim 1989 tarihli Nokta dergisinin ünlü yönetmen Ertem Eğilmez’i anlatan dosyasında ise, langırtı Türkiye’ye getiren ilk kişinin Eğilmez olduğu yazar. Buna göre, Eğilmez arkadaşlarıyla girdiği yayıncılık işi batınca 1957’de para kazanabilmek için langırt makineleri ithal edip Beyoğlu’ndaki ilk salonları açmış, buradan kazandığı sermayeyle sinema sektörüne yatırım yapmıştır.

    Türkiye’deki ilk salonları kimin, hangi tarihte ve hangi şehirde açtığı kesin olmasa da, ilk makinelerin ABD’den ithal edildiği kesindir. 2. Dünya Savaşı öncesinde Almanya’da çok yaygın olan, ama savaşla birlikte unutulmaya yüz tutan langırt, oyunla savaş sonrası Almanya’da tanışan ABD askerleri tarafından Atlantik ötesine götürülmüş ve popüler olmuştur. Futbolun gelişmemiş olduğu ABD’de oyunun bu kadar sevilmesi ilginçtir. Oyun ABD’ye ulaştıktan sonra girişimciler ilk ABD malı makineleri üretip hem iç pazarda satarlar, hem de başka ülkelere ihraç ederler.

    Oyunun Türkiye’ye girdikten hemen sonra hızla yaygınlaşıp bir tutku haline gelmesi ve tartışmalara yol açması uzun sürmez. 1957 yılının Ekim ayında İstanbullu bazı veliler çocuklarının langırt oynayarak kumara alıştığını söyleyip oyunun yasaklanmasını ister. Aslında oyun salonlarında yalnızca langırt yoktur, başta tilt ve rulet olmak üzere başka oyunlar da oynanabilmektedir ve eğer gençler kumara alışacaksa langırttan başka alternatifler de bulabilirler. Ancak o yıl langırt patlaması yaşanmıştır ve hedefte langırt vardır.

    Golü yiyen langırt oldu
    1960’lı yıllarda langırt masaları dini bayramların en büyük eğlencesi olan bayram yerlerinin de en gözde oyunuydu.

    19 Aralık 1957’de tepkiler iyice artınca oyun salonu işletmecileri bir basın toplantısı yapar. Salon sahiplerine bakılırsa langırt kesinlikle kumar olmadığı gibi bir çeşit “bilek sporu”dur. Evet, 18 yaşından küçüklere oynatmak hatadır ve bundan böyle küçük yaştakileri salonlara sokmayacaklardır. Zaten İstanbul’da topu topu 30-40 salon vardır (Ancak bu rakam biraz şüphelidir, zira aynı gün Emniyet İstanbul’da 6 bin langırt makinesi ve çoğu ruhsatsız yüzlerce salon olduğunu açıklamıştır).

    1960‘lı yıllara gelindiğinde neredeyse bütün şehirlerde langırt salonları açılmış ve “sorun” daha da yaygın hale gelmiştir. 1961-1962 öğretim yılı başlarken İstanbullu ve Ankaralı veliler “gençler arasında bir salgın gibi yayılan” langırtın yasaklanması için bir basın açıklaması yaparlar. Bunun üzerine birkaç göstermelik baskın yapılır ve bazı salonlar kapatılır.

    Langırtla ilgili ilginç bir nokta ise, oyunun 1960’lı yıllarda çalışmaya giden ve aralarında üst düzey langırt oyuncularının olduğu Türk işçiler aracılığıyla Almanya’ya yeniden girip popüler olmasıdır.

    Golü yiyen langırt oldu
    Langırt, Türkiye’ye girdiği 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren büyük tartışma konusu oldu. Gazeteler yıllarca “langırt tehlikesi”ne dikkat çeken haberler yaptılar.

    Türkiye’de ise işler hâlâ karışıktır. 25 Nisan 1964’te Akşam gazetesi “Langırtın Zehirlediği Çocuklarımız” adlı bir yazı dizisi yapar. Okuldan kaçıp langırt salonlarına giden ve “kumar batağına saplanan” liselilerin konu edildiği yazı dizisine konuşan gençlerin pek okulla ilgisi yoktur gerçi. Değme kumarbaza taş çıkaracak şeyler söyleyen gençlerden biri “Eğer langırt olmazsa parasına iskambil oynuyoruz. O da olmazsa tavla. Onu da bulamazsak parasına tek kale maç yapıyoruz” demektedir. İsmi açıklanmayan bir salon sahibi de aynı kanıdadır; langırt zararlı olmadığı gibi bu sayede gençler çanak, poker gibi tehlikeli kumar oyunlarından uzak durmaktadır.

    1965‘ten itibaren langırta karşı olanlar seslerini iyice yükseltir. Yeni İstanbul gazetesi Ekim ayında langırta karşı “Türk gençliği feci bir akıbete sürükleniyor” başlıklı bir kampanya başlatır. Gazeteye bakılırsa, iş çığrından çıkmıştır, langırt makinesi üreticileri sipariş yetiştirememektedir. Böyle giderse koca bir nesil langırt yüzünden kumarbaz ve -niyeyse- uyuşturucu bağımlısı olacaktır. Kampanya, “Gençlerimizi batağa sürükleyen langırta karşı” Meclis’in göreve çağrılmasıyla biter.

    16 Ocak 1966 tarihli Milliyet, langırt salonu işletenlerin polisle işbirliği yaptığını ve rüşvet karşılığı ruhsatsız salonları işletmelerine göz yumulduğunu yazar. Bu iddianın sahibi langırtın yasaklanması için kanun teklifi hazırlayan iki senatör ve bir milletvekilidir. Bu haberden iki gün sonra Ankara’daki okulların okul aile birlikleri sırf bunun için toplantı yapıp bütün senatör ve milletvekillerine mektup gönderir.

    9 Şubat 1966’da Cumhuriyet’inbirinci sayfasında “Tilt ve langırt oynayanları akıl hastalığı tehdit ediyor” başlıklı bir haber görüyoruz. Habere göre tilt zengin semtlerde, langırt ise fakir semtlerde oynanmakta ve her sınıftan gençler kumar batağına sürüklenmektedir. Yalnızca kumarbazlık tehlikesi de beklemez gençleri, aynı zamanda “Oyun oynayan genç istediğini elde edemezse, yani oyunu kazanamazsa bir aşağılık duygusuna kapılmakta, bu da onu akıl hastalığına kadar sürüklemektedir”.

    11 Mart’ta Yeni İstanbul, ismini vermediği bir doktora dayanarak yaptığı haberde langırtın gençleri delirttiği iddiasını bir kez daha gündeme getirir. Doktor, iddiasına göre son birkaç yılda langrt yüzünden akıl sağlığını yitiren çok sayıda genci tedavi etmiştir.

    Langırt düşmanlarına ilk müjdeli haber 19 Mart 1966’da Danıştay’dan gelir. Danıştay, langırtın kumar aleti sayılması gerektiğine karar verir. Aynı günlerde Meclis’te de bir grup milletvekili ve senatör, langırtın yasaklanmasıyla ilgili kanun teklifinin son halini vermektedir. Teklife göre langırt yalnızca turistik belgesi olan dükkanlarda bulundurulabilecek, bunun dışındaki salonlarda langırt oynanması yasaklanacak, oynatmakta ısrar eden salon sahiplerine hapis cezası verilecektir. Teklif, Meclis’te birkaç kez değişikliğe uğradıktan ve ilk görüşmenin üzerinden iki buçuk yıl geçtikten sonra 13 Aralık 1968’de kabul edilir. 27 Aralık 1968’de Resmî Gazete’de yayımlanan 1072 sayılı yasaya göre “Umuma mahsus veya umuma açık yerlerde her ne ad altında olursa olsun kazanç kasdiyle oynanmasa dahi rulet, tilt, langırt ve benzeri baht ve talihe bağlı veya maharet isteyen, otomatik, yarı otomatik el veya ayakla kullanılan oyun alet veya makinaları ile benzerlerini bulundurmak veya çalıştırmak veya yurda sokmak yahut imal etmek yasaktır”.

    Ancak yasaya göre kentlerdeki turistik belgesi olan işletmeler dışında sayfiye yerlerindeki salonlar ruhsat aranmaksızın langırt oynatabilecektir. Şehirlerde langırt makinesi olan salonlar bir yıl içinde bu makinelerden kurtulacaktır. Bu tarihten sonra langırt makinelerinin şehirlerden yazlık bölgelere göçü başlar. Uzun yıllar boyunca yurdun dört bir köşesindeki sayfiyelerin olur olmaz her yerinde langırt makinesi bulunmasının sebebi de budur.

    1967’deki yasak kararı 1970’li yıllarda gevşer ve büyük şehirlerde langırt salonları yeniden açılmaya başlar. Ancak oyun bir daha 1960‘lı yıllardaki parlak günlerine geri dönemeyecektir. Yasada 2008 yılında yapılan değişiklik, langırt yasağını devam ettirir. Bu kez, sayfiye yeri vurgusu da yoktur, yani oyun artık her yerde yasaktır.