Etiket: enver paşa

  • Resmî Türk Harp Tarihi Yazımının Başlaması ve İlk Eseri

    Resmî Türk Harp Tarihi Yazımının Başlaması ve İlk Eseri


    bugünkü genelkurmay atase başkanlığı’nın kurulması enver paşa’nın 11 nisan 1916 tarihli emriyle gerçekleşmiştir. aynı emirde harp tarihi şubesi’nin çanakkale’den başlayarak “harp tarihi” yazımına başlayacağı belirtilmiştir. 1916 yılında gerçekleştirilen bu çalışmayı, 1917 yılında 14. kolordu komutanı yusuf izzet met’in birinci dünya savaşı’na katılan komutanlardan hatıralarını talep etmek için başlattığı çalışma izlemiştir. ilk resmî askerî tarih çalışması olma özelliği taşıyan eser, kendisinden sonraki tarih yazımını da önemli oranda etkilemiştir.

    1. Dünya Savaşı Batı Cephesi
    I. Dünya Savaşı yıllarında Enver Paşa ve Kurmayları Galiçya Cephesi’nde.

    Resmî Türk harp tarih yazımı Birinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan tarihsel bir süreci kapsamaktadır. II. Meşrutiyet yönetiminin Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa’nın Genelkurmay teşkilat yapısında gerçekleştirmiş olduğu değişime bağlı olarak ortaya dört ana şube çıkmıştır. Bu hâliyle Birinci Şube eğitim, manevra ve harp tarihi işleri ile sorumluydu. Ancak bu düzenleme dönemin ihtiyaçlarını karşılayamaz durumdaydı. Nitekim birçok eğitim işi arasında harp tarihi yazmak mümkün değildi ve ayrı bir şube kurulması neredeyse zorunluluk arz etmekteydi. Bu bağlamda Balkan Savaşı öncesinde Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi yeni bir yapılanmaya gitti. Birinci Şube içerisinde eğitim, manevra ve Harp Akademileri kısımlarının yanında, Askerî Cerideler (Askerî Kayıt Defterleri) adıyla bir bölüme de karar verilmişti. Bu teşkilatlanma içerisindeyken Balkan Savaşı başlamıştı. Balkan Savaşı yenilgisinden sonra Harbiye Nazırı ve Genelkurmay Başkanı olan Enver Paşa, Almanların tavsiyelerine de uyarak Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Teşkilatı’nda bazı değişiklikler yapmış ve teşkilat yeniden dört ana şubeye ayrılmıştı. Buna göre Birinci Şube harekât, yayım ve harp tarihi kısımlarından oluşmuştu.

    Birinci Şube’deki harp tarihi yazım görevi şubenin bir kısmı tarafından yapılmaktaydı. “Harp Tarihi” kısmının ayrı bir şube olarak teşkilatlandırılması ve bugünkü Genelkurmay ATASE Başkanlığı’nın kurulması Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın 11 Nisan 1916 tarihli emri ile gerçekleşmiştir. Aynı emirde bu şubenin Çanakkale’den başlayarak harp tarihi yazımına başlanacağı belirtilmiştir.

    Harp_Tarihi_1
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eseri. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Harp Tarihi, Çanakkale Muharebeleri.
    Harp_Tarihi_2
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eserinin yazımına dair askeri arşiv belgesi. Liman von Sanders’in Türkiye’de Beş Sene isimli eserinden faydalanmak için yazışma yapan komisyon üyesi belgenin yanına çizim yapmış.

    Harp Tarihi Şubesi Çalışmalarına Başlıyor
    Bu gelişmeler üzerine ilk anda evrak ve belge toplanması çalışmalarına başlanmıştır. Bu amaçla Harp Tarihi Şubesi Müdürü Cemil Hoşcan tarafından 13 Mayıs 1916 tarihinde gönderilen yazıda, “Tarih-i Harp Şubesi Müdüriyeti ilave-i memuriyet olarak uhde-i aczime tevdi olundu.” denilerek şubenin kuruluşu ve gereklilikleri hakkında bilgi verilmiştir. Aynı yazıda, harp tarihi yazımına esas olacak vesika, harp ceridesi ve “defteri hatırat-ı devletlerinin iade edilmek üzere” toplanması istenilmiştir. Harp Tarihi Şubesi’nin kuruluş emri içerisinde de yer alan hâliyle ilk çalışma Çanakkale muharebelerinden başlamıştır.

    Buna göre ilk olarak Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Harp Tarihi, Çanakkale Muharebeleri kitabı hazırlanmıştır. Ancak bu eserde dikkat çeken ifade, başlığın altında yer alan “Müsvedde hâlindedir.” ibaresi olmuştur. Bu ibare aslında bir soru işaretini de beraberinde getirmekteydi. Eser müsvedde olarak hazırlanmış ve sadece Harp Tarihi Şubesi’nin bir çalışması olarak mı kalmıştı? Bu sorunun cevabını ATASE’den temin ettiğim belgelerde bulabildim.

    Türk Resmî Harp Tarihi Yazım Sorumluluğu Bronsart Paşa’ya Geçmişti
    Buna göre yazımı tamamlanan bu çalışma 12 Kasım 1916 tarihinden itibaren Karargâh-ı Umumi Erkan-ı Harbiyesi, Bronsart Paşa’nın emrine geçtiği için çalışmanın sonuçlandırılması da onun sorumluluğu altına girmiştir.

    Bronsart Paşa’nın 26 Aralık 1916 tarihli ve Bahr-ı Sefid Boğazı Mevki Müstahkem Kumandanı Nihad Paşa’ya yazdığı yazıda, müsvedde olarak hazırlanan çalışmanın sınırlı sayıda basıldığı ve basılan nüshalarına da numara verilmek suretiyle kayıt altına alındığı anlaşılmaktadır. Yine aynı yazıda eserin “mahrem” olduğu ve “yalnız kumandanlara” ve “alakadarlara” gönderildiği görülmektedir. Buradaki amacın ise eseri inceleyenlerin üzerine gerekli notları almak suretiyle Harp Tarihi Şubesi’ne göndermesi olduğu dikkat çekmiştir. Aynı zamanda bu çalışmayla iyi bir harp tarihi yazımı yapılmaya çalışıldığı, bu noktadaki amacın “Çanakkale Muharebatının büsbütün” maziye karışmasından evvel yapılmasının hedeflendiği ve bu süreçte “şimdilik” kumandanların görüş ve yorumlarının yeterli görüldüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca çalışma, yazıma konu olan tarihî gelişmelerin devam ettiği bir süreçte yazıldığı için komutanlara dair eleştirilere yer vermeyerek bunları “samimi vicdanlara” bırakmıştır.

    Harp_Tarihi_3
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eserinin yazımına dair askeri arşiv belgesi. Belgenin içinde yer alan ve Boğazlar Bölgesi’nde orduların konuşlanmasını gösteren krokidir. Birinci Ordu ibaresinin altındaki ok işaretinin sağ tarafındaki küçük cim “c” harfi cenup/güney anlamına gelmektedir. Aynı şekilde İkinci Ordu ibaresi üzerinde yer alan ok işaretinin sol tarafındaki küçük şın “ş” harfi şimal/kuzey anlamına gelmektedir.

    Devam eden yazışmalar takip edildiğinde müsveddeyi alan yetkililerin bazıları düzeltme ya da ekleme önerilerini Harbiye Nezareti Tarih-i Harp Şubesi’ne göndermiştir. Bu noktada yazışmaların ulaşılabildiği kişilere dikkat edildiğinde müsveddelerin, Harbiye Nazırı ve Müsteşarı gibi üst yönetime gittiği anlaşılmaktadır.

    Resmî Türk harp tarihi eserinin ilk bölümüne bir ön söz eklenmiştir. Bu ön sözde Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa, Osmanlı Devleti’nin siyasal ve askerî süreci -daha çok Balkan Savaşı ve sonrası- edebî bir yaklaşımla kaleme alınmıştır. Bu bölüm ayrıca Alman gemilerinin Osmanlı Devleti’ne sığınması -ki burası ilginçtir Almanya ile yapılan gizli antlaşmaya dair bilgi yer almamaktadır-, kapitülasyonların kaldırılması, Karadeniz olayı, Dünya Savaşı’na giriş gibi konuları kısmen detaylı sayılabilecek bir şekilde değerlendirmesi sebebiyle “Giriş” bölümü özelliği göstermektedir. Eserin bu kısmının son bölümünde ise Harp Tarihi Şubesi’nin görevlilerinin isimleri verilerek çalışmayı yapanlar açıklanmıştır. Diğer yandan “Giriş” olarak yer verilen kısa başlık altında ise bu çalışmanın üç bölümden oluşacak bir çalışma olduğu anlaşılmaktadır. Eser, tarih aralığı olarak seferberlik döneminden başlamak üzere 15 Aralık 1914’e kadar geçen olayları içermektedir. Yazıma esas olan kaynak ise Ön Söz’ünde de belirtildiği hâliyle harp cerideleri olmuştur.

    Harp_Tarihi_4
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eserinin içeriği. Çalışmanın müsveddesi üzerine alınan notlar.
    Harp_Tarihi_5
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eserinin yazımına dair askeri arşiv belgesi. Üst komuta kademesinin karargâh mahallerini gösterir çizim.
    Harp_Tarihi_6
    Resmî Türk harp tarihinin ilk eserinin içeriği. Çanakkale Boğazı’nın önünü gösteren çiz

    1916 yılında gerçekleştirilen bu çalışmayı, 1917 yılında 14. Kolordu Komutanı Yusuf İzzet Met’in Birinci Dünya Savaşı’na katılan komutanlardan hatıralarını talep etmek için başlattığı çalışma izlemiştir. Nitekim bu çalışmada elde edilen rapor ve belgeler de Harp Tarihi Şubesi’ne sunulmuştur. Aynı dönemde Mustafa Kemal (Atatürk) Arıburnu raporunu Harp Tarihi Şubesi’ne göndermiştir. Bu hâliyle Harp Tarihi Şubesi’nin yaptığı çağrının da etkisiyle toplanan rapor, ceride ve hatıraları 1920 yılı içerisinden başlamak üzere bir dizi konferans ve hazırlanan rapor takip etmiştir.

    Resmî Türk harp tarihinin bu ilk eserini günümüze değin hazırlanan eserlerle karşılaştırdığımızda Genelkurmay Basımevi tarafından 1976 yılında yayımlanan Birinci Dünya Harbinde Türk Deniz Harekâtı’nın sekizinci cildinin temeli sayılabilecek bilgileri barındırdığı görülmüştür. Yine 2020 yılında yayımlanan Müstahkem Mevki Komutanlığının Harp Cerideleri içerisinde bazı emir ve raporları ihtiva ettiği görülecektir. Bu hâliyle çok erken bir tarihte hazırlanan ve ilk resmî askerî tarih çalışması olma özelliği taşıyan eser, kendisinden sonraki tarih yazımını da önemli oranda etkilemiştir. #

  • Tarihi karanlık Bulgur Palas artık aydınlık kültürel miras

    Tarihi karanlık Bulgur Palas artık aydınlık kültürel miras

    1910’lu yıllarda yapımına başlanan Bulgur Palas’ın sahibi, savaş zengini ve İttihatçı “millî burjuva” Habib Bey’di. Atipik ve bölgeye aykırı mimarisiyle dikkati çeken bina, döneminde neredeyse tüm şehir manzarasına hakimdi. İBB Miras tarafından onarılan ve kültür merkezi olarak hizmete açılan Bulgur Palas’ın karanlık geçmişinden bugüne uzanan hikayesi…

    Hüseyin Cahit Yalçın, 70’li yıllarda yayımla­nan 7 gün dergisindeki “Tanıdıklarım” başlıklı seri yazısında, Bolu Mebusu Habib Bey’den şöyle bahsediyordu: “Güleryüzlü, canlı, nazik, girgin bir insandı. Boyu kısa ve tıknaz­dı. Meşrutiyet’ten sonra topla­nan birinci Meclis-i Mebusan’ın ilk günlerinde, cevval hâli, iltifatlı muameleleri, mahviyet ve nezaketi ile göze çarpıyordu. Ona en çok sempati davet eden şey, arkasındaki zabit üniforma­sı idi. İttihad ve Terakki’nin ilk kurucuları ve en büyük zahirleri genç zabitler olduğu için, Ru­meli’den gelmiş bu canlı ve zeki gencin sevilmesi pek tabii idi.”

    Habib Bey, İstanbul’da yaptır­dığı iki büyük bina ile ünlenmiş bir tarihî kişiliktir. Biri Rumelihisarı’nda diğeri Cerrahpaşa semtinde yaptırdığı, İstanbul ah­şap mimarisine aykırı iki binayla ünlenen meşhur bir İttihatçı’dır.

    Uzun yıllar Osmanlı Banka­sı’nın arşivinin korunduğu, aynı zamanda malzeme-depo binası olarak kullanılan görkemli “Bul­gur Palas”, Habib Bey tarafından yaptırtılmıştır. İstanbul’un 7 tepesinden biri olarak kabul edilen noktada inşa edilen bina, Cerrahpaşa-Davutpaşa semti­nin sırtında, Langa bostanlarına bakan bir konumdadır.

    Sahaftan_1
    Yapımı 1910’larda başlayan ve uzun yıllar Osmanlı Bankası arşivinin korunduğu Bulgur Palas’ın 1970’lerde çekilmilş fotoğrafı.

    1878’de Bolu’da doğan Mehmet Habib Bey, Harbiye Mektebi’ni bi­tirmiş bir topçu subayıdır. 1905- 1907 arasında Manastır’da İnşa­at-ı Askeriye hocalığı yapmıştır. Ordu içindeki siyasi örgütlenme­lere de dahil olan Mehmet Habib Bey, İttihad ve Terakki üyesi genç bir subay olarak karşımıza çıkar. Kâzım Karabekir tarafından İtti­had ve Terakki’nin Manastır’daki örgütlenmesi için önerilir ve kabul görür. Burada örgüt üyesi olarak tescil edilen Habib Bey, 2. Meşrutiyet öncesi siyasi faali­yette bulunmak ve örgütlenmeyi yaygınlaştırmak için, askeriye­den izinli olarak parti tarafından Kastamonu ve Bolu bölgesine gönderilir. Burada konuşmalar yapan Habib Bey, Kastamonu İtti­had ve Terakki Kulübü’nün tekrar açılmasını sağlar.

    Enver Paşa’nın yakın çevresin­den kabul edilen ve 2. Meşrutiyet sırasında önemli faaliyetlerde bulunan Habib Bey, 21 Ekim 1908 seçimlerinde Bolu Sancağı’ndan milletvekili seçilir; 2 dönem görev yapar. 1912 sonunda Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın iktidarında bazı Bakan ve milletvekillerinin tutuklanması sırasında hapse girenlerden biri de Habib Bey’dir. 1913 Ocak ayında serbest kalan Habib Bey tekrar siyasi faaliyetle­rine başlar; artık Enver Paşa’nın iktidarı vardır. Enver Paşa ile ar­kadaş olan Levazım Reisi İsmail Hakkı Paşa ve Bolu Milletvekili Habib Bey, buğday-arpa-bulgur gibi hububatın İstanbul ve askerî bölgelere sevki ayrıcalığından yararlanarak büyük bir ser­vet sahibi olurlar. Artık Habib Bey’e “Bulgur Kralı” denilmeye başlanmıştır. İttihad ve Terakki yönetiminin, savaş koşullarının da etkisiyle bir “millî burjuvazi” oluşturma girişimlerinin en güzel örneklerinden biri, Habib Bey’le somutlaşır.

    Sahaftan_2
    Buğday-arpa-bulgur sevkiyatı yapan Habib Bey bu iş üzerinden servet sahibi olunca kendisine “Bulgur Kralı” denilmeye başlanmıştır. Bulgur Palas ismi, bu vesile ile halk arasında yerleşmiştir.

    1918’deki son kongresi ile birlikte İttihad ve Terakki Partisi kendini feshetme kararı alır. Bu sırada Anadolu işgalleri başla­mıştır. Mart 1919’dan itibaren İttihatçı asker, idareci, aydınların tutuklanmasına girişilir. Mal­ta’da yargılanmak üzere tutuk­lanan kişiler listesinde, 2685 numaralı Mehmet Habib Bey de vardır. 2 Haziran 1919’da İngiliz gemisi Prenses Ena, tutukluları Malta’ya çıkarır. Ali Fethi Ok­yar, Şeyhülislam Mustafa Hayri Efendi, gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın gibi kişiler de bunlar ara­sındadır. Malta’da esaret hayatı yaşayan 140 kişilk ilk grup içinde yer alan Habib Bey, 20 Temmuz 1920’de özgürlüğüne kavuşur. Bu tarihten sonra Millî Mücadele saflarına katılmayan Habib Bey, Kuvayı Milliyecilere silah satmak gibi kimi ticari işler yapmaya çalışmışsa da bunu başaramaz; 1926’nın ortalarında kalp krizi sonucu 48 yaşında vefat eder.

    Sahaftan_3
    Emine Erdem’in 2001’de basılan kitabının konusu Bulgur Palas.

    Doğma büyüme Cerrahpaşalı olarak semt sakinlerinin pek se­vecen bulmadığı, hatta uğursuz ve gayrimeşru gözüyle baktığı Bulgur Palas binası; Habib Bey tarafından 1910’larda yaptırılma­ya başlanmış olmalıdır. İhtifalci Mehmed Ziya Bey’in 1920’de basılan İstanbul ve Boğaziçi isimli eserinde konak şöyle anlatılır: “Cerrah Paşa Camii’nin cenub-ı garbi cihetinde, Bolu mebus-ı sabıkı Habib Bey’in konağı vardır. Henüz natamam olduğu hâlde kargir ve hakikaten muhteşem olan bu konağın tarz-ı mücevheri üzre başlıklı mermer sütunları, somaki ve alçı işinden istalaktitli hücre mihrabiyeleri, salonları tefrik eden sütunların usul-i tertibi, velhasıl tarz-ı inşaının heyet-i mecmuasında görülen ahenk ve letafet temaşaya şayan­dır. ‘Cihannüma’sından Keşiş’e, Katırlı Dağları’na, Alemdağı’na, Çamlıca’ya, Boğaziçi’ne, Şişli ve Kağıthane sırtlarına, Bayrampa­şa Deresi vadisine, Yedikule’ye, Ayastefanos ve Çekmeceler’e kadar imtidad eden manzara pek şairanedir.” Henüz yayımlanma­mış “Cerrahpaşa Semti Tarihi” isimli kitabında H. Necdet İşli ise şöyle yazmaktadır:

    “BULGUR PALAS (1.109 ada, 52 parsel): İttihat ve Terakki partisinden Bolu eski mebusu Habib Bey tarafından Avrupai şato mimarisi tarzında inşa ettirilmiş, nefsi İstanbul’da bir benzeri daha bulunmayan bu binanın en yüksekteki kubbesini merhume mimar Mualla Anhe­ger ‘kardinal şapkası’ diye vasf eder ve ‘Bu çirkin binanın derhal yıktırılması lazımdır’ derdi. Altın para zamanında 120 bin lira sarf edilmiştir. Mehmet Ziya Bey, bu binayı Habib Bey konağı olarak anar ve umumi manzarasının güzelliğinden bahseder. Esas giriş kapısının yanında bahçede yer alan hizmetliler müştemila­tının duvarındaki İznik çinileri, bir yıldız, iki küçük pano ve bir sıra özel imalattır. Esas şato, binanın oturduğu cadde sevi­yesindeki arsanın deniz ciheti 5 metreyi aşan bir istinat duvarıyla korunmuştur. Bu kısmın önünde ve güneyden geçen Kürkçübaşı Çeşme Sokağı’nda bulunan sıralı ahşap evler arasında fevkala­de irtifa farkı vardır. Sokaktan Bulgur Palas arsasına yükseklik, tahminen 20 metre civarındadır. Binanın güneyinde boş hâlde olup daha sonra Bulgur Palas arazisine katılan arsa, evvelce Rum Panayot’un bostanı idi. Bu bostan içerisinde bulunan büyük su kuyusu, kuzeydoğu köşede, Abdülkadir Töre Köşkü’ne yakın noktada yer almaktaydı. 1930’lu paftalarda mülkiyet hanesinde Arthür Horosrit adı kayıtlıdır.”

    Sahaftan_4
    İBB Miras ekibi tarafından onarılan Bulgur Palas, 28 Şubat 2024’te kültür merkezi olarak ziyarete açıldı.

    İstanbul ve Bursa üzerine değerli araştırmalar yayımlamış olan şehir plancısı ve mimar Engin Yenal ise Bir Kent: İstanbul, 101 Yapı isimli çalışmasında şöyle der: “1922 tarihli bir yazısında Yahya Kemal ‘Vapursuzluk, tramvaysızlık, hiçbir şey, bu halkı, harap İstanbul’un sinesin­den çekemedi. Yalnız bir harp zengini bir defa İstanbul içinde bir saray yaptırmaya kalkıştı, umumun lanetine uğradı. Kur­duğu binaya Bulgur Palas dediler’ diyerek 1. Dünya Savaşı yılları ve sonrasında İstanbul halkının toplumsal psikolojisini bu denli etkileyen bir dizi olgunun ipuç­larını vermekteydi. Cerrahpaşa semtinin havasının latif, man­zarasının güzel oluşu, 19. yüzyıl sonlarında aralarında nazır, paşa ve şeyhülislamların da bulun­duğu Osmanlı seçkinlerinin konaklarının yaptırıldığı gözde semtlerinden biri olmasına yol açar. Ama ‘yeni zengin’, bir konak değil ‘asri’, gösterişli bir bina, bir saraycık istemektedir. Mimarı bilinmeyen, bodrum işlevi gören bir yarım kattan ve üç tam kattan oluşan iki kuleli hantal bir kitle; İstanbul’da belki dönemin en ga­ripsenen yapısıdır; çevrede süre­gelen alçakgönüllü insancıl yapı geleneğini, toplumsal değerleri hiçe sayarak yükselir. 1921 orta­larında ipotek için başvuruldu­ğunda, binanın bitmemiş hâline bile banka mimarı Mongeri’nin 250.000 lira gibi astronomik bir değer biçmesi; savaş yıllarında %200’lere, 300’lere çıkan enflas­yonla o denli yoksullaşan halkın elbette ki lanetine yol açacaktır!”

    Yazar Emine Erdem’in Bir Yerde Bir Gül Ağlar isimli kitabın­da, Bulgur Palas’ın 6-7 Eylül’de uğradığı saldırıdan sözedilir. 15 sene önce Kadıköy’de, sahaf Ruhi Okuş’a Habib Bey’in evrak-ı met­rukesi gelmiştir; ondan da rah­metli Yavuz Selim Karakışla’ya geçmiştir. Habib Bey’in anılarını içeren defterlerin dostumuz Karakışla’nın kütüphanesinde korunduğunu belirtelim.

    İstanbul’un bu aykırı ve bü­yük yapısı, başarılı işlere imza atan İBB Miras ekibi tarafından onarıldı; 28 Şubat 2024 tarihinde Belediye Başkanı Ekrem İma­moğlu tarafından kültür merkezi olarak ziyarete açıldı. Eski köklü mahallelinin çok azaldığı bu semtte yaşayanlar artık binaya korkusuzca girip gezecek; en üst kattaki “Cihannüma”dan İstanbul ve civarını gözlemleyebilecek.

  • 1. Dünya Savaşı’nda kıtalararası hava saldırısı

    1. Dünya Savaşı’nda kıtalararası hava saldırısı

    İngiliz uçakları 1916 Nisan’ında İstanbul üzerine gelerek Bakırköy ve Zeytinburnu’ndaki askerî hedeflere bomba atmıştı. Bu saldırıda yer alan pilot K. S. Savory, 9 Temmuz 1917’de Handley Page O/100 model uçakla İstinye Koyu’nda bulunan Goeben (Yavuz) ve Breslau’yu (Midilli) hedef almış, hafif hasar verdirdikten sonra üssüne dönmüştü. Uçak 23 Mayıs’ta Londra’dan kalkmış, Fransa-İtalya-Yunanistan-Mondros üzerinden İstanbul’a gelmişti. Aynı uçak daha sonraki görevinde Haydarpaşa Garı’nı bombalayacak, sonrasında Suvla Körfezi’ne mecburi iniş yaparak suya gömülecekti. 

    Peşlerindeki İngiliz donanmasını atlatan Goeben zırhlısı ve Breslau kruvazörü, 1914 yılının 10 Ağustos’unda Çanakkale’ye, 11 Ağustos’ta İstanbul’a geldiler. İtilaf Devletleri’nin İstanbul’da bulunan büyükelçileri bu duruma hemen itiraz ettiler. Zira Ağustos sonunda savaş fiilen başlamış, ancak Osmanlı Devleti henüz savaşa girmemişti. Tarafsızlık kuralı gereği ya bu iki gemiyi Boğaz dışına çıkarmalıydı ya da silahlarından arındırmalıydı. Sonunda bir çözüm olarak bu iki geminin Almanya’dan satın alındığı İtilaf Devletleri’ne bildirildi. Gemiler Yavuz ve Midilli isimlerini alarak Alman mürettebatıyla birlikte Türk donanmasına katıldılar. 

    Goeben ve Breslau 600 yıllık İmparatorluğun sonunu getiren savaşa girilmesinin gerekçelerinden en önemlisi Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçarak Çanakkale’ye gelen iki Alman savaş gemisi Goeben ve Breslau olmuştu. Solda Goeben, sağda Breslau Tarih 15 Haziran 1916, Alman Zeplini SL-10 tarafından İstinye üzerinden çekilen fotoğraf. 

    İki ay sonra, 29-30 Ekim 1914’te bu iki gemi Amiral Souchon komutasında Türk tarafından sadece Enver, Cemal ve Talat Paşaların bilgisi dahilinde Karadeniz’e çıkarak harp ilan etmeksizin Rus limanlarına saldırdılar ve savaşın fitilini ateşlediler. 

    Haydarpaşa-İstinye-Büyükdere rotasıyla Karadeniz’e çıkan donanmaya saat 17:00 itibariyle Yavuz’dan “Gemilerdeki gizli emir zarflarını açınız” mesajı çekilmişti. Zarfta saldırı planının yanında “Türkiye’nin geleceği için gerekenin azamisini yapınız” emri verilmekteydi. Özellikle 28 Mart 1911’de denize indirilen dönemin son teknoloji ürünü Goeben-Yavuz muharebe kruvazörü, Türk halkının da moral kaynağı olmuştu. 

    Dönemin kartpostallarında Karadeniz baskını ve Goeben zırhlısı 

    Tarihî görevin tecrübeli ‘talihlisi’ 

    1916 sonlarında İngilizlerin Kraliyet Donanma Hava Servisi’nden (RNAS) Filo Komutanı Kenneth S. Savory son derece gizli bir görev için Ege’deki görevinden donanma karargahına geri çağrılmıştı. 

    Donanma Hava Departmanı tarafından verilen brifingden sonra kendisinden İngiliz bombardıman uçaklarının en yeni ve en büyüklerinden biriyle Osmanlı Devleti’nin başkentini ve donanmasının en güçlü silahı olan Yavuz zırhlısını vurma olasılığını araştırması ve bir plan tasarlaması istendi. Savory’nin bu göreve seçilmesindeki ana sebep, 14-15 Nisan 1916 akşamı Türk başkentine yapılan hava saldırısında yer alarak edindiği tecrübeler ve yeni görevde yaşanması muhtemel tehlikelerden haberdar olmasıydı. 

    Bu ilk görevinde, 14 Nisan Cumartesi akşamı Limni’den kalkış yapan B.E.2Cs uçağının ekibi, filo komutanı Smyth-Piggott, teğmenler K. S. Savory, C. W. Dickinson ve J. H. W. Banarto’dan oluşuyordu. Uçak, yağmur ve gökgürültülü bir havada 360 mil uçtuktan sonra gece saat 22.30’da İstanbul üzerine gelerek Bakırköy’e, Zeytinburnu’ndaki barut fabrikasına ve Yeşilköy’deki uçak hangarlarına 11 bomba ile beraber çeşitli propoganda beyannameleri atmıştı. Savory’nin yeni görev için seçilmesinde, bu operasyonda edindiği deneyim rol oynamıştı. 

    Planlama ve hazırlıklar 

    Başta bir Handley Page O/100 model ağır bombardıman uçağıyla yapılacak torpido saldırısı düşünülüyor olsa da, gemilerin anti-torpido ağları ile korunduğu fikri ağır bastığından saldırının 112 librelik bombalarla yapılması kararlaştırıldı. 

    Plan dahilinde uçulması gereken yol çok uzundu. Olası kötü hava şartları ve aşılması gereken engel-ler sebebiyle sefer oldukça zorluydu. Handley Page filosunun bulunduğu Kent’teki Manston’dan, Yunan adası Limni’ye kadar uçulacak yaklaşık iki bin mil mesafe vardı ve bu rota iki yüzer millik mesafelerde molalar verilecek şekilde çizildi. Planlama sürecinde uçulacak rotanın hemen hemen tamamının deniz üzerinde olmasından dolayı, görevde kullanılacak olan O/100 uçağını yüzebilecek şekilde modifiye edilmesi istenmiş, fakat bu düşünce üretici firma tarafından uygulanabilir bulunmamıştı. 

    Artık tarihin ilk kıtalararası bombalamalarından birini gerçekleştirmek için gerekli kapsamlı hazırlıklar tamamlanmak üzereydi. Bu görevde yer alacak uçuş ekibi, komutan Savory ile birlikte yardımcı pilot teğmen Mc Clellan, seyrüsefer subayı teğmen P. T. Rawlings ve iki uçak teknisyeninden oluşuyordu. 

    Nisan 1916’da İstanbul’u bombalayan BE.2c uçağı. Solda Savory ve sağda Dickinson. 

    Uçulacak yolun uzunluğu sebebiyle göreve tahsis edilen 3124 kuyruk numaralı O/100 uçağına ekibin konforu için hamaklar ve yeterli miktarda yiyecek stoku yüklenmişti. Yapılan hazırlıklar çerçevesinde yeni bir Rolls-Royce Eagle IV motor yapmaya yetecek kadar yedek parça uçağa yüklendi. Ayrıca gövdenin üstüne bağlanmış olan dört kanatlı yedek bir pervane ve kişisel ekipmanlar da vardı. 

    Zorlu rota, uzun yolculuk 

    23 Mayıs 1917 tarihinde güzel bir havada üç buçuk saatlik bir seyirle İngiltere Hendon’dan Fransa’ya ulaşılarak Paris yakınlarında Villacoublay’e iniş yapıldı. Ertesi günkü varış noktası Lyon yakınlarındaki Fort Bron havaalanıydı. Buradan da Rhône vadisi takip edilerek Frejus’a ulaşıldı. Düşük görüş şartları buradan yapılacak olan Pisa seyrini üç gün erteleyecekti. Fransa’yı terkettikten sonra İtalya sahil şeridinde yapılan bu uçuşta karşılaşılan kuvvetli rüzgarlar sebebiyle, Savory deniz üzerinde dört yüz feet irtifaya kadar alçalmak zorunda kalmıştı. 

    Ertesi günkü Roma seferi tamamen yağmur altında yapıldı; hava şartları ekibe yardımcı olmuyordu. Roma’dan direkt olarak Selanik’e uçma planı ise beraberinde acilen çözülmesi gereken yeni bir problem getiriyordu: Sorun, Arnavutluk’un yüksek dağlarıydı. Bunun için yapılan yeni düzenlemeye göre en emniyetli rotanın Napoli ve Otranto üzerinden Adriyatik Denizi’ne çıkmak olduğuna karar verildi. 

    Bir sonraki gün kısa bir seyirle Napoli’ye ulaşıldı fakat İngilizleri burada yeni bir sorun bekliyordu. Böylesine büyük ve yeni nesil bir bombardıman uçağının İtalya hava meydanlarına uğramış olması basında yer almıştı ve bu İngilizler için başlı başına bir istihbarat açığı olacaktı. Tek teselli son varış noktasının deşifre edilmemiş olmasıydı. Sonunda 3 Haziran’da Otranto’ya varıldı. 

    İtalya’dan sonraki durak olan Selanik için kalkış yapıldıktan sonra Arnavutluk dağlarının haritalar-da gösterilenden daha yüksek olduğu ve yüklü uçağın bu bölgeyi katedemeyeceği anlaşıldığından Otranto’ya geri dönmek zorunda kalındı. Burada bazı yedek parçaların indirilerek gemiyle gönde-rilmesine karar verildi ve böylelikle uçağın ağırlığı azaltıldı. Sonunda sarp dağlar aşılarak 7 Haziran’da Selanik’e iniş yapılabildi. Ertesi gün, Haziran ayının ilk haftasının sonunda 3124 kuyruk numaralı O/100 uçağı Mondros’a ulaştı. O ana kadar uçulan 1955 mil, toplamda 31.5 uçuş saatinde katedilmişti. 

    Zahmetli rota İngiltere’den Mondros’a uçulacak rota Akdeniz kıyıları üzerinden Adriyatik denizi olarak çizilmişti. Katedilmesi planlanan 1955 millik uçuşta toplam sekiz iniş yapılacaktı. 

    Sona doğru 

    3 Temmuz öğleden sonra uçağa bombalar yüklendi. Her şey, herkes uçuş için hazırdı. Karanlık çökerken kalkış yapıldı; fakat öngörülemeyen sıcak güney rüzgarının içinde kalan iki adet Rolls-Royce Eagle motor aşırı ısınmıştı, soğutulmalarında sorun yaşanıyordu. Yüklü uçak ani olarak irtifa kaybetmiş ve Savory denize temas etmemek için birkaç bombasını bırakmak zorunda kalmıştı. Göreve devam edilemeyeceği anlaşılınca, kalan bombaları da Bolayır’a atan uçak mecburen geri döndü. 

    Aynı gece Türk savunmasını şüphelendirmemek adına birkaç B.E.2Cs ve Henry Farman uçağı aynı bölgeye gönderildi. İki gün sonra 5 Temmuz’da uçuş için elverişli bir günde Handley Page’e bir kez daha bombalar yüklendi; ekip motor çalıştırdı ve kalkış rulesine başlandı. Fakat tam o esnada yaşanan lastik patlamasıyla Savory kalkıştan vazgeçecek ve tarihî görev bir kez daha ertelenecekti. Patlayan lastiğin tamir edilmesinden sonra ertesi akşam üçüncü kez İstanbul için kalkış yapıldı ama daha yolun yarısında karşılaşılan olumsuz hava koşulları ekibin bir kez daha geri dönme kararı almasına sebep olmuştu. 

    İngiliz basınında bombardıman “Savory ve Dickinson’un İstanbul görevi İngiltere’de gazete ve dergilerin manşetlerine taşınırken, basın Edirne’nin de bombalandığından bahsediyordu” 

    Sonunda 9 Temmuz akşamı saat 20.47’de Limni’den sorunsuz teker kesen O/100, Çanakkale-Şarköy üzerinden uçarak mehtaplı bir gecede İstanbul semalarına ulaştı. Yeşilköy Hava Okulu üzerinden Zeytinburnu’na ulaşan Savory, buradan Üsküdar istikametine devam etti ve Maslak rotasını takiben geceyarısına beş dakika kala hedefine ulaştı. İstinye koyunda demirli olan Yavuz’un Savory tarafından farkedilmesi çok da zor olmayacaktı. 

    Şaşan hedefler ve nihai sorti 

    Uçuş ekibi, gelinen onca yoldan sonra yapılacak bir hatayla başarısızlığa uğramamak ve gözü ku-lağı burada olan komuta kademesini hayalkırıklığına uğratmamak için kısa bir keşif turu planladı. Bunun için gemiye paralel iki tur atıldı. Zaman gelmişti; son turdan sonra uçak yaklaşık sekiz yüz feet yükseklikten dört bomba bıraktı. Detaylı keşfe rağmen yapılan bu ilk saldırıda Yavuz isabet almamıştı. İngilizlerin varsayımına göre iki bomba yakınlardaki bir bahçeye düşerken diğer ikisi rıhtımda bulunan bir ya da iki denizaltıya isabet etmişti. 

    Atlantik’i de geçti Atlantik Okyanusu’nu uçarak geçen Arthur Brown John Alcock dönüşte ’Sir’ ünvanı ile ödüllendirildi. Alcock sadece birkaç ay sonra bir Vickers deniz uçağını Paris’e götürürken Normandiya yakınlarında düşerek 18 Aralık 1919’da hayatını kaybedecekti 

    Fakat aslında onların düşündüklerinin aksine bunlar denizaltı değil birbirlerine bordalanmış olan Numune-i Hamiyet ve Yadigar-i Millet torpido botlarıydı. İlk sortinin sonunda Numune-i Hamiyet küçük çaplı bir hasar almış olsa da Yadigar-i Millet torpidobotu yaklaşık 45 dakika sonra batacak ve toplam zayiat Numune-i Hamiyet torpidosunda 4 şehit, Yadigar-i Millet torpidosunda ise 25 şehit ve 9 yaralı olarak kayıtlara geçecekti. 

    İlk saldırının başarısızlığı Savory’i daha dikkatli bir şekilde yapacağı ikinci sortiye hazırlamıştı. 

    Bu kez bırakılan dört bombadan biri, ışıkları kapatılan Yavuz’a direkt bir vuruş yaptı. Uçuş ekibi gemi vurulduktan sonra Haliç’e paralel uçarak önce Alman kadrolarına karargah görevi yapan S.S General gemisine ardından da Harbiye Nezareti binasına 1300 feet’den ikişer bomba bıraktı. Nezaretin avlusundaki bir ahıra isabet eden bombanın burada bulunan iki hayvanı öldürdüğü ve başka zayiat olmadığı daha sonra öğrenilecekti. 

    HANDLEY PAGE TYPE O/100YAPI: Çift kanatlı, ahşap gövde, Cam vizör, ekip ve motorların koruması için zırhlı kaplama (ağırlık sebebiyle daha sonra çıkartılmıştır). EKİP: Dört ya da beş (pilot, rasıt ve iki ya da üç silahçı). MOTOR: İki adet Rolls Royce 260hp Eagle II, V-12 silindir su soğutmalı motor. BOYUTLAR: Kanat genişliği 30,5m, uzunluk 19,1m, yükseklik 6,1m. SEYIR SÜRATI: 6500 ft (1850m) irtifada 76mph (122kph) 
    MAX SEYİR İRTİFASI: 8500ft (2590m). SİLAH DONANIMI: Bir ya da iki 7.7mm Lewis makinalı tüfek. MAX BOMBA KAPASİTESİ: Bomba kompartımanında sekiz adet 250lb (93kg) ya da on altı adet 112lb (42kg) ve gövdenin dışında 626kg bomba taşıma kapasitesi.

    Bu arada Türk savunması da boş durmuyor, gecenin karanlığında İngiliz uçağına mermi yağdırıyordu. Saldırı yaklaşık 35 dakika sürmüş, görev sonunda Mondros’a iniş ise saat 03.40 civarında gerçekleşmişti. İniş sonrası yapılan kontrolde uçakta yirmi altı mermi girişi bulunmuş, ayrıca motorlardan birinin de aldığı hasardan dolayı görev yapamaz hale geldiği anlaşılmıştı. 

    Çelişen açıklamalar, çıkarılan dersler 

    Operasyondan sonra İngiltere Doğu Akdeniz Kuvvetleri’nin yayımladığı resmî tebliğde “Deniz uçaklarımız pazartesi gecesi İstanbul önlerinde bulunan Türk-Alman donanmasına başarı ile taarruz etmişlerdir. Özellikle harp gemileri ve denizaltılarla emniyeti sağlanan Yavuz zırhlısının yeri tespit edilerek 800 kademden bombardıman edilmiş ve atılan bombalardan isabet alan gemide yangın çıkmış, bu taarruzdan sonra uçaklar Türk Savaş Ofisi’ni bombardıman etmiş ve bu harekatta Türkler gafil avlanmış, uçaksavarlar bombalar atıldıktan sonra çalışmaya başlamış ve harekata katılan uçaklar kayıp vermeden üsse dönmüşlerdir” deniliyordu. 

    Saldırı sonrası yapılan resmi Türk açıklaması ise biraz farklıydı. Tebliğde “Saldırıda bir destroyerin batırıldığı ve bir nakliye gemisinin hasar gördüğü, ancak Yavuz’un vurulmadığı” bildiriliyordu. Resmî rapora göre bombalar, S. S. General’in yakınlarına düşmüş ve Harbiye Nezareti’ne yakın bir kitapçı tahrip edilmişti. Türk tarafı toplam zayiatın 29 ölü ve 5 yaralı olduğunu ifade ediliyordu. 

    Sonuçta operasyon Savory için başarılı sayılabilirdi: Yavuz batırılamasa da görev yerine getirilmiş ve görevden tek parça olarak kayıpsız geri dönülmüştü. 

    1917’deki bu son saldırıdan sonra Türk Başkomutanlığı, Muhaberatı Havaiye Komutanlığı adında yeni bir komutanlık kurma kararı aldı. Bu birim “Çeşitli yönlerden İstanbul’a doğru gelen düşman uçaklarını haber vermekle görevli bütün birlikler veya gözetleme postalarından gece ve gündüz alınan haberleri telgraf veya telefonla ve diğer muhabere araçlarıyla Başkomutanlığa, Yeşilköy Hava İstasyonu’na, hava savunma birliklerine, donanmaya, emniyet müdürlüğüne ve merkez komutanlığına bildirecek, şehir güvenlik görevlileri de ışıkların söndürülmesini sağlayacak”tı. 

    Son uçuşunu da İstanbul’a yaptı 

    11 Temmuz 1917 İstanbul’a yapılan hava saldırısı İngiliz gazetelerinin manşetlerinde yer almıştı. 

    İstanbul’un bombalanması görevinden sonra yedek parça eksikliğinden dolayı O/100 uçağı Limni adasında kalmaya devam etti. Burada kaldığı sürede ekip değiştirerek denizaltı keşif görevlerinde, 4 ve 7 Ağustos’da Bandırma’ya, 1 Eylül’de de Edirne’ye yapılan hava saldırılarında kullanıldı. 

    Limni’den sonra Thasos’da bulunan yorgun Handley Page, son uçuşunu gene İstanbul’a yapacaktı. 30 Eylül 1917 günü Haydarpaşa tren istasyonunun bombalanması görevine katılan uçak, yağlama borularından birinin kırılması üzerine motor kaybı yaşamış ve bombalarını bıraktıktan sonra Suvla Körfezi’nin beş mil kuzeyinde denize acil iniş yapmak zorunda kalmıştı. Yaklaşık iki saat su üzerinde kalan uçağa yardım gelmeyince, mürettebat teğmenler Wise, H. R. Aird ve John W. Alcock kıyıya yüzmeye karar vermiş, ardından da Türk birliklerince esir alınarak İstanbul’a getirilmişti. 

    Mütareke sonrası biten esaretin ardından İngiltere’ye dönen ve Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden emekli olan Teğmen John Alcock, iki yıldan daha kısa bir süre sonra Arthur Whitten Brown ile beraber 14 Haziran 1919 tarihinde bir Vickers Vimy uçağı ile Atlantik Okyanusu’nu 16 saat 12 dakikada geçerek ismini havacılık tarihine yazdıracaktı. 

    İlk defa kıtalararası bombardıman görevine katılarak tarihe ismini yazdıran ve muhtemelen hâlâ Çanakkale Suvla Körfezi açıklarında bir yerde bulunmayı bekleyen 3124 kuyruk numaralı bombardıman uçağı ise havacılık meraklıları ve tarihseverler için ilgi kaynağı olmaya devam ediyor. 

  • Kudüs düşmedi biz teslim ettik!

    Tarih 9 Aralık 1917’ydi. Bundan tam 100 yıl önce İngiliz ordusu tarafından alınan Kudüs, 401 yıllık Osmanlı yönetiminden, 730 yıllık İslâm hakimiyetinden çıkmış oluyordu. Üç büyük din tarafından kutsal sayılan bu tarihî şehir Osmanlı kuvvetleri tarafından savaşmadan terkedilmiş, hiçbir komutan bunun sorumluluğunu üstlenmemişti. Yakın tarihimizin hüzünlü sayfalarındaki acı gerçekler…

    İngiliz Kumandanlığına,
    Her milletçe mukaddes olan Kudüs-i Şerif’te iki günden beri bazı emakine (mekanlara) obüsler düşmektedir. Hükümet-i Osmaniyece emakin-i diniyeyi (dini mekanları) tahripten vikâyeten (kaçınarak) asker kasabadan çekilmiş ve Kamame ve Mescid-i Aksa gibi emakin-i diniyenin muhafazasına memurlar ikâme edilmiştir. Tarafınızdan da bu yolda muamele edileceği ümidiyle işbu varakayı belediye reisi vekili Hüseynizade Hüseyin Bey ile gönderiyorum efendim. Kudüs Müstakil Mutasarrıfı İzzet 8-9/12/33 (8/9 Aralık 1917)

    Kudüs şehri, Selahaddin Eyyübi tarafından Haç­lılardan geri alınışının 730, Yavuz Sultan Selim tara­fından Osmanlı Devleti’ne ka­tılmasının 401. yılında 9 Aralık 1917’de, tam 100 yıl önce İngiliz ordusunca işgal edildi. 9 Aralık 1917’de şehrin ilerisindeki cep­he hattının savunulamaz hale gelmesi üzerine “üç dince kutsal sayılan bu şehrin tahrip olma­sına meydan vermemek için” Osmanlı ordu komutanlığınca tahliye edilmesi, tartışmalı bir durumu da günümüze kadar ge­tirmiştir.

    Kudüs Almanların etkisiyle mi savaşmadan terkedilmişti? Kudüs’ün tahliyesi emrini kim vermişti? Kudüs tahliye edilme­yip savunulabilir miydi?

    Bütün bu sorulara bir cevap bulabilmek için Filistin Cephe­si’nde 1914 yılı Aralık ayından 1917 yılı Aralık ayına kadar tam üç yılda neler olmuştu, kısaca hatırlamakta fayda vardır.

    Kanal Harekâtı’ndan Gazze’ye

    Osmanlı ordusunun Sina-Filis­tin cephesinde oynayacağı rol daha Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girmeden önce Eylül 1914’te Enver Paşa ile Almanlar arasında yazılmıştı. Filistin cep­hesinde ilk hareket Ocak 1915’te başladı. Süveyş Kanalı’nı tehdit ederek Mısır’da çok sayıda İngi­liz askeri tutmak için yapılan 1. Kanal Harekâtı başarısız olduğu gibi, İngilizleri de uyandırmıştı. Kasım 1915’te Çanakkale cephe­sini teftiş için gelen İngiliz Sa­vaş Bakanı Lord Kitchener, Mı­sır garnizonunu da teftiş etmiş­ti. Kitchener, Kanal’ı da gezmiş, Mısır’daki İngiliz ordusunun Kanal’ın batı kıyılarında yaptı­ğı tahkimatı eleştirerek, Mısır garnizonu komutanı General Maxwell’e “Siz mi Kanal’ı koru­yorsunuz, Kanal mı sizi?” diye­rek savunma hattının Kanal’ın doğu kıyısında hazırlanmasını emretmişti. Nitekim Ağustos 1916’da girişilen 2. Kanal Sefe­ri’nde Osmanlı ordusu Kanal’ın sularını bile göremeden Roma­ni’de mağlup olarak geri çekile­cekti.

    Filistin cephesindeki birlik­ler Cemal Paşa’nın komutanı olduğu 4. Ordu’ya bağlı olmak­la birlikte Alman subayı von Kress, 1917 Kasım ayına kadar bu cephedeki Osmanlı ordusu­nun stratejisine yön veren isim olarak görev yaptı.

    Kanal seferlerinin başarı­sızlıkla sonuçlanması üzerine Sina-Filistin cephesinde taktik üstünlük artık İngilizlerin eline geçmişti.. 1917’ye kadar İngi­liz ordusunun Sina cephesinde stratejisi savunmaya dayalı olup, Türk ordusu ile Kanal arasında Tih Çölü’nü bulunduracak şe­kilde hedef belirlemişti. Bu doğ­rultuda Gazze-Birüssebi hattını ele geçirmek için 26-27 Mart ve 17-20 Nisan tarihleri arasında iki kez taarruz etti. Her iki mu­harebede de silah, mühimmat ve asker sayısı bakımından iki kat üstün durumdaki İngiliz ordu­su Gazze’yi fedakarca savunan Türk birlikleri karşısında mağ­lup oldu.

    2. Gazze yenilgisinden sonra Filistin cephesindeki ordu ko­mutanı olan General Murray görevden alınmış, Haziran ayında General Edmund Allenby tayin edilmişti. Batı cephesinde Al­manlara karşı parlak muharebe­ler veren bu komutanın Filis­tin’e tayini İngilizlerin buraya verdikleri önemi göstermektey­di. İngiliz hükümetinin Allen­by’e verdiği yeni hedef, 1917 yılı sonuna kadar Türklerin Kudüs kuzeyine atılarak, kutsal şehrin ele geçirilmesiydi. Allenby, bü­tün yaz aylarını Gazze-Birüssebi hattına yapacağı kati taarruzun hazırlığını yapmakla geçirdi.

    Türk tarafına gelince… Gaz­ze’de kazanılan iki zafer ileriye dönük planlamalar açısından son derece yanlış kararlar alın­masına, hatalı tercihler yapıl­masına sebep olmuştu. Her ay­rıntıyı hesap ederek hazırlık ya­pan Allenby’nin aksine, Filistin cephesindeki Türk ordusu birlik komutanlarının ısrarlı talepleri­ne rağmen takviye edilmiyor, ye­tersiz beslenen ve istirahat yüzü görmeyen askerlerin durumun­da düzelme yapılamıyordu. Tam aksine, Mart 1917’de Irak’ta cep­hesinde kaybedilen Bağdat şeh­rinin geri alınması gibi bir fikre kilitlenen Enver Paşa, Alman­ya’dan bu iş için gelecek silah, mühimmat ve asker yardımıyla şehri geri almak istiyordu. Bu­nun için kurulan Yıldırım Or­dular Grubu komutanlığına da 1914-16 yılları arasında Alman­ya Genelkurmay Başkanlığını yapmış General Falkenhayn ge­tirilmişti.

    Bir acayip heyet


    Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Selim El-Hüseyni, 9 Aralık 1917’de başında bulunduğu grupla beyaz bayrak taşıyarak şehrin teslim edildiğini bildiriyordu. Yafa yolundan batıya doğru bu şekilde ilerleyen “heyet”, İngiliz 19. Tabura mensup 60. Londra Tümeni devriye görevi yapan iki çavuşa ellerindeki teslim mektubunu vermek isteyince bu fotoğraf çekildi.

    Enver Paşa’nın, Filistin cep­hesine taarruz için İngilizlerin olağanüstü hazırlık yaptığı bir zamanda Bağdat’ın geri alınma­sı için neredeyse eldeki bütün kuvvetleri seferber etmesi anla­şılır gibi değildi. Oysa 1917 ya­zında Osmanlı ordularının mü­cadele ettiği cephelerden Doğu cephesinde Ruslar, ülkedeki devrim ve karışıklıklar dolayı­sıyla çözülmeye başlamış ve bu­radaki tehlike fiilen sona ermiş­ti. Irak cephesinde 1916’da elde edilen Kutülamare Zaferi çok çabuk harcanmış, İngiliz ordusu bir sene geçmeden Kutülama­re’yi aldığı gibi hemen ardından da Bağdat’ı işgal etmişti. Bu cep­hede Bağdat’ı ele geçirmekle İn­gilizler hedeflerine ulaştığından, yeni bir hareket beklenemezdi.

    Geriye İngilizlerin henüz hedeflerine ulaşmadıkları Fi­listin cephesi kalmıştı. İngiliz hükümetinin bölgeye şöhret­li bir komutanı tayin etmesi ve cepheyi yeni bir taarruz için sürekli takviye etmesi, Osman­lı başkumandanlığınca maale­sef layıkıyla değerlendirilemedi. Enver Paşa’nın Filistin’deki teh­didi fark edip Yıldırım Ordular Grubu’nu bu cepheye yönlendi­rişi, 1917 Eylül ayını bulmuştu. Ancak oldukça geç kalınmış, 31 Ekim 1917’de Filistin’in kapısı sayılan Gazze-Birüssebi hattına yönelik İngiliz taarruzu başla­dığında Türk ordusu hazırlıksız yakalanmıştı.

    Gazze-Birüssebi hattına ya­pılan İngiliz taarruzunun ilk he­defi Birüssebi idi. 31 Ekim günü baskına uğrayan Birüssebi, aynı gün İngilizlerin eline geçti. İngi­liz ordusunun ikinci hedefi Gaz­ze idi. Allenby, iki kez mağlup ol­dukları Gazze’ye karşı çok daha büyük kuvvetlerle taarruz etti. Gazze’yi savunan Türk birlikle­ri üç kat üstün İngiliz ordusuna beş gün direndikten sonra 8 Ka­sım’da mevzilerini tahliye edip geri çekilmek zorunda kaldı.

    Gazze-Birüssebi hattında uğranılan mağlubiyet yalnızca Gazze’nin kaybına değil, aynı za­manda muharebede ağır zayiata uğrayan, düşman süvarileri ve uçaklarının saldırıları altında sürekli geri çekilerek dağılan or­duların savaş kudretini kaybet­mesine ve bunun neticesi olarak da Filistin’in kaybına sebep ol­muştu.

    Kudüs etrafında muharebeler

    Gazze’nin kaybedilmesiyle ri­cat eden 8. Ordu birlikleri iki tümenden oluşan İngiliz-An­zac süvarilerinin sıkı takibinden kendilerini kurtaramadı. Filis­tin’in batısında deniz ile dağla­rın başladığı arazi üzerinde ku­zeye doğru gerileyen 8. Ordu, 16 Kasım’da Yafa’yı de terk ederek bu şehrin hemen kuzeyindeki Avca nehrine kadar çekildi ve burada bir savunma hattı kur­maya muvaffak oldu.

    8. Ordu’nun 70 km.’lik bir geri çekilişi üzerine Filistin’in dağlık kesimiyle Lut Gölü ara­sında bulunan 7. Ordu birlikle­ri sağ yanlarının açıkta kalması üzerine mecburen ricat ederek Kudüs’ün güneyine kadar çekil­diler.

    Yıldırım Ordular Grubu’nu oluşturan iki ordu, birbirinden kopuk bir şekilde ikiye ayrıl­mıştı. Bu durum İngiliz ordusu komutanı Allenby’nin tam da istediği şeydi. Allenby, Yafa ku­zeyine çekilen 8. Ordu’yu yeterli bir kuvvet ayırarak izole ettikten sonra doğuya dönmüş ve Ku­düs’ü savunan 7. Ordu üzerine yürümüştü.

    Gazze-Birüssebi hattının ya­rılmasından sonra Kudüs önüne kadar gerileyen Osmanlı kuv­vetlerinin başında, Yıldırım Or­dular Grubu Komutanı olarak General Falkenhayn bulunuyor­du. Falkenhayn, karargahının bulunduğu Halep’ten Kudüs’e ancak Birüssebi cephesi yarılıp Gazze düşmek üzereyken gel­mişti.

    Kudüs’ün ne şekilde savu­nulacağına dair karar, 14 Kasım 1917’de cepheye gelen Başko­mutan Vekili Enver Paşa ile yapılan görüşmelerden sonra alındı. Falkenhayn Kudüs’ü ha­riçten savunarak, bir kale mu­harebesine girmek istemiyordu. Kudüs’teki mevziler mümkün olduğu kadar uzun süre savunu­lacak, ancak bir kuşatma tehdidi ile karşılaşıldığında tahliye edi­lecekti. Enver Paşa bu toplantı­da Falkenhayn’a olan güvenini yineledikten sonra bu savunma kurgusuna onay vermişti.

    Kutsal şehre saygı İngiltere’nin Mısır Seferi Kumandanı General Allenby, bir “fatih” edasıyla at üstünde değil, yaya olarak girmiş ve kutsal şehre saygısını bu şekilde göstermişti.

    İngiliz ordusu Kudüs’ü ele geçirmek üzere 20 Kasım’da ha­rekete geçmişti. Kudüs’ün düş­tüğü 8 Aralık 1917’ye kadar, şeh­rin 6-7 km. etrafındaki mevziler olumsuz şartlara rağmen Türk birliklerince fedakarca mücade­le edilerek 18 gün boyunca savu­nulacaktı. 1-7 Aralık günlerinde saldırı hazırlıklarını tamamla­yan Allenby, 7/8 Aralık gecesi Kudüs’ün batı ve güneyindeki Türk mevzilerine taarruz etti.

    Yağmurlu ve sisli bir hava, İngiliz birliklerinin Türk mevzi­lerince fark edilmeden yaklaş­masına imkan verdi. 8 Aralık sabahı saat 5’te başlayan İngiliz taarruzu tam bir baskın etkisi yaratarak Türk siperlerine yö­neldi. Savunma görevini zaten gönülsüz olarak kabul etmiş olan 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Kudüs’ü tahliye et­mek için müsaade istedi. Bu talep Falkenhayn’da şok etkisi yaptı. O, Kudüs mevzilerinin da­yanabileceğini düşünüyor; hiç olmazsa takviye kuvvet olarak gelmekte olan 1. Tümen ve Al­manların Yıldırım Ordular Gru­bu için gönderdikleri Alman As­ya Kolu’nun cepheye ulaşacağı 13 Aralık gününe kadar cephe­nin tutulmasını istiyordu.

    Ne var ki 20. Kolordu da­yanabilecek durumda değil­di. Büyük bir yığınak ve hazır­lık devresinden sonra başlayan taarruzda İngiliz ordusunun üç tümeninden oluşan (15-20 bin asker) kuvvetine 20. Kolordu 3.800 tüfekten oluşan bir kuv­vetle 14 km.’lik bir cephede di­renmeye çalışıyordu. Buna rağ­men 12 saat boyunca direnebil­miş olması bile büyük başarıydı.

    Hüseyni ve grubundan şehrin teslim mektubunu General Shea ve beraberindeki İngiliz temsilciler.

    8 Aralık akşamı 7. Ordu Ko­mutanı Fevzi Paşa, mevzilerini savunamaz hale gelen 20. Kolor­du birliklerine geri çekilme emri verdi. Birlikler 8/9 Aralık gecesi sabaha kadar Kudüs’ü tahliye ederek şehrin kuzey ve doğu­sundaki yeni savunma hattına çekildi.

    Ordunun çekilmesi üzeri­ne Kudüs’te bulunan memurlar ve resmî görevliler de Kudüs’ü boşalttı. Kudüs Mutasarrıfı İz­zet Bey, şehri terketmeden önce Belediye Başkanı Hüseyin Selim El-Hüseyni’ye İngiliz komutan­lığına iletilmek üzere bir mek­tup bıraktı. İngiliz komutanlı­ğına hitaben yazılan mektupta, “Kudüs’ün tahrip edilmesinin önüne geçmek için ordunun geri çekildiği, şehirdeki kutsal me­kanların korunması” talep edi­liyordu.

    9 Aralık 1917 sabahı son er ve son memurunun şehri ter­ketmesiyle Kudüs’teki 401 yıllık Osmanlı yönetimi sona eriyor­du.

    Teslim edilen şehir

    9 Aralık 1917 sabahı saat 8.30’da, Kudüs’ün batısından çıkan bir heyet, İngiliz cephe hattına doğru yürüyordu. Bu acayip grup, elinde uzun bir sopaya takılmış beyaz bayrak tutan bir öncünün arkasında, birkaç sivil ile birkaç ünifor­malı polisten oluşan 10 kişilik bir heyetti. Heyetin içindeki­lerden birisi Kudüs’ün Arap asıllı Belediye Başkanı Hüse­yin Selim El-Hüseyni idi. Ya­nında polis müdürü Hacı Ab­dülkadir de vardı.

    Belediye Başkanı Hüseyin Selim Bey, önceki gece şehir Os­manlı askeri ve memurları tara­fından tahliye edilmeden önce Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey ta­rafından İngiliz Ordu Kuman­danlığı’na hitaben yazılan teslim mektubunu taşımaktaydı. Bele­diye başkanı da şehrin anahtarı­nı takdim edecekti.

    ”General Allenby To Enter The Holy City Today”


    The Daily Mirror gazetesi 11 Aralık 1917 tarihli sayısında, Kudüs’ün İngilizler tarafından ele geçirildiği haberiyle çıkmıştı.

    Bu ilginç topluluk Yafa yolu boyunca batıya doğru ilerleye­rek İngiliz cephe hattına yaklaş­tı. Hüseyin Selim Bey, kendisine tevdi edilen bu alışılmadık gö­revin şaşkınlığı içinde karşısına çıkan ilk İngiliz üniformalı kişi­ye mektubu vermek istedi. An­cak bunlar kahvaltı için su arayan 60. Londra Tümeni’ne bağlı 20. Londra taburunun iki aşçı­sıydı. Aşçılar mektubu almayı reddettiler ve daha ileriye yürü­yerek aynı tümenin 19. taburu­na mensup devriye görevi yapan iki çavuşa rastladılar. Çavuşlar meseleyi anladıktan sonra tes­lim mektubunu almaya çekindi­ler ama bu tarihî anı fotoğrafla­dılar ve teslim heyetini gerideki iki topçu binbaşının yanına gö­türdüler. Binbaşılar da mektu­bu almak istemedi, heyeti daha gerideki komutanlarına yönlen­dirdiler. En sonunda Topçu Yar­bay Bayley, onları kabul ederek sohbet etti. Bu sırada 60. Tümen Komutanı Tuğgeneral Shea, bağlı bulunduğu Kolordu Komu­tanı Korgeneral Chetwode’a da­nıştı ve onun onayı ile saat 11’de Allenby adına teslim mektubu­nu kabul etti. Şehrin anahtarını alan 60. Londra Tümeni’ne bağlı 180. Tugay Komutanı Tuğgene­ral Watson, belediye başkanı ile birlikte yanında 10 silahlı asker olduğu halde Kudüs’e ilk giren İngiliz subayı oldu.

    General Allenby Kudüs’te

    11 Aralık 1917 Salı günü Ku­düs’ün kuzeyinde muharebe­lerin devam ettiği tepelerden top sesleri duyulurken, Gene­ral Allenby, Yafa Kapısı’ndan (Bâbü’l-Halil) ihtişamlı bir tö­renle şehre girdi.

    Allenby, saygısını göstermek adına kutsal şehre yaya girmişti. Hemen yanında ülkelerini tem­sil eden birer Fransız ve İtalyan subay vardı. Yafa Kapısı’nda Al­lenby’yi İskoçya, İrlanda, Galler, Avustralya, Hint, Yeni Zelanda, Fransa ve İtalya askerlerinden oluşan karma bir muhafız kıta­sı karşılamıştı. Böylece Allenby, müttefik ülkeleri onore ediyor­du.

    Bildiri: Kutsal şehirde sıkıyönetim Allenby’nin şehrin ordusu tarafından ele geçirildiğini ve sıkıyönetim ilan edildiğini halka açıklayan bildirisi, Fransızca (üstte, solda) ve Arapça (üstte, sağda) okunmuş, Almanca ve Türkçe okunmamıştı.

    Allenby Kudüs’te Davut Ku­lesi’nin önünde şehir halkına hi­taben hazırlanan beyannameyi İngilizce, Fransızca, Arapça, İb­ranice, Yunanca, Rusça ve İtal­yanca olmak üzere tam yedi dil­de okuttu. Beyanname Türkçe ve Almanca okutulmamıştı. Al­lenby özet olarak “Kudüs’te sıkı­yönetim ilan edildiğini, herke­sin telaş ve korkuya kapılmadan işine devam etmesini, üç büyük dince kutsal sayılan şehirdeki kutsal mekanların, dinî yapıla­rın koruma altında olduğunu” bildirmişti.

    Böylece Kudüs, Birüssebi Muharebesi’yle başlayıp kesin­tisiz 40 gün süren çarpışmalar neticesinde, 730 yıl sonra Müs­lümanlar’ın elinden çıkmış oldu.

    Kudüs’e 9 Aralık 1917 günü ilk giren İngiliz subayı 60. Tümen 180. Tugay Komutanı General Watson ve Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Selim el-Hüseyni.

    Tahliye emrini kim verdi?

    8 Aralık gecesi İngiliz taarru­zunun şiddetlenmesi üzeri­ne Osmanlı ordusunun şehri tahliye etmesinin sorumlusu olarak, başta Falkenhayn ol­mak üzere cephedeki Alman komutanlar gösterilir. Bu iddi­aya göre Almanlar, orduyu geri çekerek bu kutsal şehrin zarar görmesinin önüne geçmek is­temişlerdi.

    Genelkurmay resmî tarihi ve Kudüs’ü bizzat savunan bir­liklere komuta etmiş subayların hatırat ve günlüklerine bakıldı­ğında, birbirinden farklı anla­tımlara rastlanmaktadır. Bu ba­kımdan Kudüs’ün tahliye edil­mesi konusu tartışmaya açık bir hale gelmiştir.

    14 Kasım’da Kudüs’te ya­pılan toplantıda Enver Paşa ve Falkenhayn, Kudüs’ün hariçten savunulması görüşündeydi ve kutsal şehirde bir kale muhare­besi yapılmasından kaçınılma­sına karar verilmişti. Bu karara göre, şehrin haricindeki mevzi­ler tutulamaz hale gelince, Ku­düs’ün tahliyesine onay verilmiş olunuyordu.

    Kudüs şehri coğrafi ve do­ğal yapısı bakımından aslında savunmaya uygun bir konum­daydı. Fakat Kudüs’ün saldırıya açık batı ve güney yönlerinde­ki tepeler hattı, önceden sağlam bir şekilde tahkim edilmemişti. Mevcut savunma hattı yetersiz olup, 14 km.’lik cephe hattı ya­lınkat siperlerden oluşmaktaydı ve bu hattı savunan 20. Kolordu sadece 4 bin tüfekten oluşan za­yıf mevcuduyla bu görevi başa­rabilecek güçte değildi; sürek­li muharebelerle bitkin düşen, yeterince beslenemeyen, soğuğa karşı korunamayan askerlerden oluşmaktaydı.

    Kudüs’ün batısındaki tepele­ri savunan 26. Tümen Komuta­nı Albay Fahrettin Bey’in (Al­tay) hatıratı askerlerin bu acıklı halini anlatır:

    “Aralık ayının 7. günü akşa­mı şiddetli bir soğuk çıktı. İn­sanı iliklerine kadar ıslatan kar gibi bir yağmur yağmaya başla­dı. Askerlerin çoğu yazlık elbise içinde ayakkabı ve çamaşırları perişan, kaputları, portatif ça­dırları eksik olarak acıklı halde siperlerde düşmanı bekliyorlardı. Kolordu daha önce bu eksik­liklerin menzilce ikmal edile­ceğini bildirdi fakat hiçbir şey gelmedi. Askerimizin bu perişan hali içimi sızlattı ve ‘bir şey bu­lunamıyorsa ibadethanelerde­ki halı ve kilimlerin bir kısmı­nın siperdeki askere örtü olarak gönderilmesini’ rica ettim, o da olmadı. İşte böyle her bakımdan zayıf bir durumda iken soğuk­larla beraber geceleri bastıran sis durumu daha kötü bir hale soktu. Türk askerleri bütün bu kötü ve dayanılması mümkün olmayan kahredici şartlara rağ­men vatani görevlerini yapmak­tan, canlarını vermekten çekin­meden, olanca güçleri ile bütün gece ve bütün gün savaşıp durdular”.

    Falkenhayn, muhtemelen cephedeki askerin halini iyi bil­mediğinden Kudüs’ün şiddetle müdafaa edilmesini istiyordu. 8 Aralık günü İngiliz taarruzu­na karşı koyamayan 20. Kolor­du Komutanı Ali Fuat Paşa’nın birliklerini geri çekmek isteme­si, Falkenhayn’ın karargahında şok etkisi yaratmıştı. O, yolda olan takviye kuvvetler yetişin­ceye kadar cephenin tutulması­nı istiyordu. Bu münasebetle Ali Fuat Paşa’nın bağlı bulunduğu Fevzi Paşa’yı (Çakmak) telefon­la arayarak:

    – “Ali Fuat Paşa cesaretini yitirmiş, kendisine cesaret vere­mez misiniz? Kudüs’ü muhafaza edemez misiniz?” diye sorar.

    Fevzi Paşa:

    – “Mevzilerini terkeden as­kerler düşman tarafından ta­kip edilerek Kudüs’ün kenarına kadar gelmiştir. Elimde ihtiya­tım yoktur. Durumun muhafa­za edilmeye çalışılması tehlikeli olacaktır. Bu geceden faydala­narak malzeme ve kıtalar geriye alınmazsa, ağır toplar ve cep­haneler kurtarılamayacak ve 20. Kolordu büsbütün perişan olacaktır. Ali Fuat Paşa maki­ne başında çekilme emri bekli­yor. Emri imzalayarak iki saate kadar ben de geride bulunan El-Bire’ye gideceğim” cevabı­nı verir.

    Genelkurmay resmî tari­hinden aldığımız bu diyalogdan anlaşılan, Falkenhayn’ın Fevzi Paşa ve Ali Fuat Paşa’nın görüş birliğine varmaları üzerine tah­liyeye kerhen razı olduğudur.

    Kudüs ve civarını savunan 7. Ordu Komutanı Fevzi Paşa, olayların tam göbeğinde olması­na rağmen, tutmuş olduğu gün­lüğünde Kudüs’ün tahliyesini son derece sıradan birkaç cümle ile geçiştirir:

    “8/9 Aralık’ta El-Bire’ye (Kudüs’ün kuzeyinde) geldim. Düşman saat 03’ten itibaren Beyt-i İksa, Ayn Kerim ve Bey­tüllahm cephesine iki piyade ve bir süvari tümeniyle taarruz ederek, Beytüllahm cephesinde­ki taarruz def edildi ise de Ayn Kerim ve Beyt-i İksa (Kudüs’ün batısındaki tepeler) düşman ta­rafından zaptedilerek, kuvvetli topçu kullanarak bütün birin­ci hattımızı işgal ve kıtaatımızı El-Burç, Lifta, Kudüs’ün batı ve güneyine çekilmeye mecbur et­ti. El-Burç’taki düşman taarruz­ları piyade muharebesiyle ve di­ğer cephelerde topçu ve piyade ateşiyle durdurulduysa da (20. Kolordu Kumandanı) Ali Fuat Paşa’nın müdafaa imkanı gör­memesi üzerine Kudüs’ün tahli­yesine karar verdim”.

    Yafa Geçidi


    İngiliz muhafızlar Yafa Kapısı önünde, 9 Aralık 1917. Allenby, sıkıyönetim bildirisinde şehir sakinlerinin “meşru işlerine sekteye uğrama korkusu olmadan” devam etmesini ve “bütün kutsal yapıların, abidelerin, geleneksel yerleşim alanlarının, vakıfların, kutsal emanetlerin ve geleneksel ibadet mekânlarının, üç dinden hangisi olursa olsun, var olan örf, adet, kişilerin inançlarına uygun olarak yerlerinde tutulacağını ve korunacağını” bildirmişti.

    Kudüs’ü doğrudan doğruya savunmakla görevli iki tümen­den oluşan 20. Kolordu’ya ko­muta eden Albay Ali Fuat Bey, kolordusunun kuvvetinin yeter­sizliğini bildiğinden bu görevi kabul etmek istememişti. Bal­kan Savaşı’nda Yanya’da tümen komutanlığı yapmış ve muha­sara edilen kalede Yunan ordu­suna esir düşmüş olduğundan, Kudüs’te aynı akıbete uğramak­tan çekinerek kendisine başka bir vazife verilmesini istemişti. Buna rağmen Falkenhayn, ona itimat ettiğini söylemiş ve ken­disini generalliğe terfi ettirerek ikna etmişti.

    Ali Fuat Bey, Kudüs’ün tah­liyesi konusunda odak nokta­sında olan bir komutan olarak hatıralarında bundan fazla söz etmez, aksine Kudüs savunma­sından dolayı Cemal ve Falken­hayn Paşalar tarafından tebrik edildiğini söyler:

    “Filistin’de iki buçuk ay de­vam eden kanlı muharebelerden sonra Kudüs’ü vermek zorunda kalmış, fakat Nablus’un güne­yinde yapılan düşman taarru­zunu durdurmuştuk… Kudüs’ü 20. Kolordu kumandanı sıfatıyla ben müdafaa etmiştim. Bun­dan bir tefahür (gurur duyma) vesilesi çıkaracak değilim. Eğer bir muvaffakiyet payımız varsa bunu benimle beraber dövüşen kahraman ve fedakar silah arka­daşlarıma borçluyum”.

    31 Ekim 1917’de Birüssebi mevzilerinde İngiliz taarruzuna uğrayarak esir olmaktan kılpa­yı kurtulan 3. Kolordu Komuta­nı Albay İsmet Bey (İnönü), bu muharebelerde Kudüs’ün kuze­yindeki mevzileri tutmaktaydı. Hatıratında Kudüs’ün tahliyesi­ne dair fazla bir şey yoktur:

    “Biz 3. Kolordu ile Kudüs’ün kuzeyinde El-Bire-Ramallah mıntıkasında bulunuyorduk. İngilizler Yafa’dan sonra Ku­düs’te 20. Kolordu’ya doğrudan doğruya taarruz ettikleri gibi Ramallah’ta 3. Kolordu’ya da ay­nı zamanda taarruz etmişlerdi. Cephe kumandanı mukaddes şehir içinde muharebeyi arzu etmediğinden Kudüs, Aralık ayı­nın ilk haftasında tahliye edildi. Kudüs’ün kaybolması tabiatıyla umumi bir teessür yaratmıştı”.

    Muharebe alanı


    Muharebe Kutsal şehre zarar vermemek adına sadece Kudüs’ün dışında gerçekleşmiş fakat yine de Nebi Samuel (İsmail Peygamber) türbe ve camii gibi kutsal mekanlar hasar görmüştü.

    İngiliz Cephesi’nden Nebi Samuel muharebe alanı.

    Buraya kadar yaptığımız alıntılardan anlaşılan şudur ki; Kudüs, bizzat savunmasında bu­lunan Türk komutanların talep ve onayı ile tahliye edilmişti. Falkenhayn, Kudüs’ün tahliyesine karşı olmakla birlikte kolor­du ve ordu komutanlarının fi­kirbirliğine varmaları sonucun­da durumu kabullenmiştir.

    Buna rağmen Kudüs’ün Al­manlar tarafından bilerek tah­liye edildiği görüşü, bölgedeki Türk komutanlardan Cemal Pa­şa’nın hatıratında dillendirilir:

    “Daha Kudüs düşmemişken orayı savunan kolordu kuman­danı Ali Fuat Paşa’dan aldığım özel bilgiye göre General Fal­kenhayn Kudüs’ün savunulması taraftarı değildi. Görüşüme göre bundan büyük hata ve Osmanlı saltanat hukukuna bundan açık ihanet düşünülemez. Falken­hayn kutsal beldenin mübarek makamlarının top mermileriyle harap olmasına sebep olacağın­dan buna kesinlikle razı olma­yacağını bir konuşmasında Ali Fuat Paşa’ya söylemişti. Bun­dan daha gülünç bir düşünce olamazdı. Kudüs şehri Haçlılar zamanında önce Müslümanlar tarafından Haçlılara karşı son­ra Haçlılar tarafından Selahad­din Eyyübi’ye karşı savunulma­mış mıydı? Önce caiz olan bir şey bugün neden caiz olamıyor­du? Şayet Kudüs’teki mübarek makamların harap olmaması isteniyorsa Hıristiyan olan İngi­liz ordusunun bu şehre saldır­maktan ve top ateşi açmaktan kaçınması gerekirdi. Herhal­de biz şehir ilerisinde savunma yapacağımızdan şehre düşecek mermiler bize değil İngilizlere ait olacaktı”.

    Falkenhayn’la birlikte Filis­tin cephesine gelen Alman Bin­başı Von Papen’in hatıratı da Cemal Paşa’yı destekleyici ma­hiyettedir:

    “Falkenhayn’a Kudüs’ün düşman bombardımanı ile tah­rip olması halinde bu kutsal şehrin yıkımının faturasının Al­manlara kesileceği ikazı yapa­rak tahliye edilmesini teklif et­tim. Falkenhayn bunu bir prestij meselesi yaparak reddetmişti. ‘Verdün’ü kaybettim. Başka bir savaşı kaybetmek üzereyim ve siz bana tüm dünyanın gözü­nü diktiği bir şehri boşaltmamı söylüyorsunuz. Mümkün değil!’ dedi. Ama ben vazgeçmek ni­yetinde değildim. Kutsal yerle­rin mahvedilmesinin yanında prestijin ne önemi olabilirdi? Hemen İstanbul’daki Alman bü­yükelçisi Kont Bernstorff’a bir telgraf çekerek, Enver Paşa’nın Kudüs’ün tahliyesi konusuna müdahale etmesini rica ettim. Aynı zamanda Alman Genel Ka­rargahın’a da bir telgraf çekerek bu geri çekilmenin nedenlerini ve gerekliliğini açıkladım. Şehri boşaltma emri 7 Aralık’ta veril­di ve hemen ertesi günü uygu­landı”.

    Von Papen ve Cemal Pa­şa’nın anlatımlarına bakılırsa, Falkenhayn’ın tahliye yanlısı ol­duğu anlaşılır. Öte yandan Türk resmî tarihine girmiş yukarda­ki Falkenhayn-Fevzi Paşa di­yaloguna bakıldığında ise Türk komutanların aksine Falken­hayn’ın son ana kadar Kudüs’ün savunulmasını, tahliye edilme­mesini istediği görülür.

    Falkenhayn, Kudüs mevzile­rinin en azından bir hafta daha tutulmasını çok arzu ediyordu. Bu zaman zarfında yetişecek olan taze bir tümen ve Alman­ya’dan gelen “Alman Asya Kolu” ile İngilizler’i durdurabileceği­ni düşünüyordu. Ancak her şe­yin bir tahammül sınırı vardı ve Kudüs’ü savunan kuvvetler artık birkaç yüz kişiye düşmüştü.

    Peki ordu komutanı olarak Falkenhayn cephedeki vaziye­ti bilmiyor muydu? Falkenhayn bu hususu Kudüs düştükten sonra başkomutanlığa gönder­diği raporda belirtmek ihtiyacı hissetmiş. Falkenhayn bu rapor­da, “Aralık ayının 7’sine kadar düşmanın Kudüs’e taarruza ha­zırlandığına dair hiçbir belirtiye rastlanmadığını, 7 Aralık günü cephenin durumunu sorduğu 7. Ordu ve 20. Kolordu kumandan­larının durumu emin gördük­lerini bildirdiklerini” söyleye­rek düşmanın vaziyeti hakkında doğru bilgi sahibi olmayan cep­he kumandanlarını itham eder.

    Kudüs 8/9 Aralık gecesi tah­liye edildi. Resmî tarihe yan­sıyan çekilme emrini veren 7. Ordu Komutanı Fevzi Paşa, 9 maddelik emrin 3. Maddesinde, “Kutsal bir şehri düşman tah­riplerinden korumak amacıyla Kudüs’ün boşaltılmasına karar verilmiştir” demekteydi.

    Kudüs şehitleri


    Muharebe alanlarından Tell El-Ful’da şehit düşen Türk askerleri. 8 Aralık gecesi İngiliz taarruzunun şiddetlenmesi üzerine Osmanlı ordusu şehri sonuna kadar savunmayıp tahliye etmişti.

    Bu ifade biraz da artık sa­vunma kudretini yitirmiş, düş­mana direnme gücü kalmamış bir ordunun geri çekilirken sı­ğındığı bir gerekçe olarak gö­rülebilir. Dolayısıyla “Kudüs Almanlar tarafından tahrip ol­masın diye bilerek tahliye edil­di” sözünün çok da gerçekçi olmadığı, tahliye işinin Filistin cephesinde yapılan hataların bi­rikimi sonucunda direnme gücü kalmayan Türk ordu ve kolordu komutanlarının ortak aldıkla­rı bir karar olduğunu söylemek mümkündür.

    Filistin’in ve dolayısıyla Ku­düs’ün kaybı, 1916 ve 1917 yılla­rında yapılan hataların, alınan yanlış kararların neticesidir. Bu­nun başsorumlusu da hiç şüp­hesiz Harbiye Nazırı ve Başko­mutan Vekili Enver Paşa’dır.

    1916 yılında yaklaşan İngi­liz tehdidini görmezden gelip en seçme birlikleri -Almanların gö­nülsüz davranmalarına rağmen- Avrupa cephesine göndermesi, Enver Paşa’nın en büyük hata­sıydı. 1916 başında Çanakkale cephesinin kapanması üzerine buradan boşa çıkan kuvvetleri, Avrupa cepheleri yerine Irak ve Filistin cephesine göndersey­di, Bağdat’ın kaybı ve Gazze-Bi­rüssebi savunmasının kırılma­sı büyük ihtimalle mümkün ol­mayacaktı. Avrupa cephelerine gönderilen 110 bin asker (en eği­timli, en iyi donanımlı askerler), bu iki cephenin ayakta kalması­nı sağlayacaktı.

    Enver Paşa’nın Filistin’deki tehdidi fark edip Yıldırım Ordu­lar Grubu’nu bu cepheye yön­lendirişi, 1917 Eylül ayını bul­muştu. Ne yazık ki Yıldırım Or­dular Grubu’nun hangi cephede kullanılacağına dair yaz ayları boyunca süren tartışmalar Filis­tin cephesinde acilen alınması gereken tedbirlerin gecikmesine sebep oldu. Kesin olarak söyle­nebilir ki, 2. Gazze Muharebe­si’nden 3. Gazze Muharebesi’ne kadar geçen altı ayın dört ayı boşa geçirilmiş, yitirilen zaman Filistin’in kaybedilmesine sebep olmuştur.

    Bu hususta son sözü döne­min harp tarihçisi Yarbay Meh­met Nihat Bey’e bırakalım:

    “Enver Paşa, Nisan 1917’den itibaren Eylül ayı sonuna kadar tam altı ay elinin altındaki esas kuvveti yönelteceği hedefte te­reddüt etti. Memleketin Irak ve Filistin istikametlerinin iki kuvvetli İngiliz ordusunun teh­didi altında olmasına rağmen Avrupa cephelerine gönderdi­ği birlikleri geri getirmekte çok geç kalmış, Romanya’daki 6. Ko­lordu’yu orada bırakmış ve asıl tehdidin geldiği Filistin cephe­si bu sebepten dolayı 3. Gaz­ze-Birüssebi Muharebesi’ne çok olumsuz şartlarda yakalanmış­tır. Eğer vaktinde ve zamanında kesin bir karar verilip bu karar azimli bir şekilde uygulansay­dı, hiç şüphesiz ki 1917 senesi, Filistin’de Allenby’nin felaketi­ne değilse bile önemli başarısız­lıklarına şahit olacak ve harbin vaziyeti muhtemelen başka bir istikamet alacaktı”.

  • Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı

    Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı

    5 Ağustos 1914’te Almanya Osmanlı Devleti’nden savaşa katılmasını talep etti. 9 Ağustos 1914’te Sadrazam Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında toplanan sadece altı bakan, Almanları oyalayacak bir karar metni oluşturdu. Ama bu kararların arkasında durul(a)mayacaktı. 

    Avusturya ile Sırbistan arasındaki gerginliğin 28 Temmuz 1914’te işi silaha bırakması üzerine Avrupa’da iki kutba ayrılmış devletler arasında genel bir savaşın ayak sesleri de işitilmeye başlamıştı. 1 Ağustos’ta Almanya ve Rusya, 3 Ağustos’ta Fransa, 5 Ağustos’ta İngiltere savaşa girdiler.

    Bu hengamede Osmanlı Devleti aradığı müttefiki bulmuş, Almanya ile Temmuz’un son günlerinden itibaren üzerinde çalışılan bir ittifak metnini 2 Ağustos’ta imzalamıştı. Antlaşma gizli idi ve Sadrazam Said Halim Paşa’dan başka kabinedeki bakanlardan yalnızca Enver ve Talat’ın haberi vardı. 2 Ağustos 1914’te seferberlik ilân edilip Meclis tatil edildiğinden, devlete ait bütün kararlar “Meclis-i Vükelâ” yani Bakanlar Kurulunca alınmaktaydı. Ancak bu kararlar da zaman zaman kendilerine güvenilen “muteber” ve “mutemet” bakanlarla alınmış, diğerleri haberdar edilmemişti.

    5 Ağustos’tan itibaren Avrupa’da savaş iyice sertleşince, Almanya Osmanlı Devleti’nden aralarındaki antlaşma hükümlerine uymasını ve savaşa katılmasını talep etmeye başladı. Ancak daha seferberlik tamamlanmamıştı, devlet harbe hazır değildi ve daha önemlisi savaşa girip girmemek konusunda kabinenin mutemet üyeleri arasında bile uyuşma yoktu. Talat ve Enver dışındakiler savaşa atılmakta acele edilmemesi taraftarı idiler.

    İşte bu konuları görüşmek ve bir yol haritası çıkarmak üzere Sadrazam Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında, 9 Ağustos 1914 günü bir Bakanlar Kurulu toplantısı yapıldı. Tabii bu toplantıda bakanların hepsi yoktu.

    Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı

    Toplantı sonucu alınan kararlar Said Halim Paşa’nın kendi isim ve armasını taşıyan antetli bir kağıda not edildi. Yusuf Hikmet Bayur bu kararların Talat Paşa’nın el yazısı ile yazılmış olduğunu belirtir.

    Bakanlar Kurulu (11 üyeden sadece 6’sıyla) o kritik günlerde durumu görüşmüş ve bir yol haritası çizmişti. Toplantıda alınan kararlar, içinde bulunulan duruma ve şartlara uygun, gayet isabetliydi. Öncelikle savaşın gidişatı netlik kazanıncaya kadar beklenerek aceleci davranılmaması ve bunun Almanlara hissettirilmemesi öngörülmüştü.

    Alınan kararların en önemlisi üçüncü maddedeydi. Osmanlı hükümeti Balkanlar’da tarafsız durumdaki Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan’la imzalanacak üçlü ya da dörtlü bir antlaşma ile batı sınırlarını güven altına almak istiyordu. Ayrıca, bu güvenlik çemberi oluşturulmadan savaşa girmeye yönelik adım atmaktan kaçınılmasının vurgulanması da akıllıca bir siyasetti.

    Maalesef bu yol haritasının hükümlerine riayet edilmedi. 1914 Ekim ayında, bu kararların aksine hareket edilmeye başlandı. Savaşa girmeye hevesli Enver ve Talat, Cemal Paşa’yı da saflarına katarak sadrazam ve diğer kabine üyelerinin haberi olmadan kararlar almaya başladılar.

    Ekim ayında savaş taraftarı bakanlar, 9 Ağustos’ta alınan kararların altına attıkları imzanın arkasında durmamış, yukarıdaki kararların birinci maddesindeki “bekle-gör” politikasını terketmiş, üçüncü maddede belirtilen, “şartlar oluşmadan savaşa yönelik harekette bulunulmayacak” kararına da uymamıştır. Balkan ülkeleri ile bir antlaşma yapılmadan ve özellikle de Almanya’nın Marne’da mağlup oluşu ve savaşın uzayacağının kesinleştiği bir dönemde Osmanlı Devleti hesapsızca son savaşına girdi.

    Bekleyelim, görelim Almanlara hissettirmeyelim

    9 Ağustos 1914 ‘te Bakanlar Kurulunca alınan kararlardır.

    Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı
    Talat Paşa’nın elyazısıyla
    Bakanlar Kurulu’nun altı üyesinin imzasını taşıyan karar metni, Said Halim Paşa’nın kendi isim (Mehmed Said) ve armasını taşıyan antetli bir kağıda not edildi. Talat Paşa metni kendi elyazısıyla kağıda geçirdi.

    1- Şimdilik takip edilecek hareket tarzı, savaş durumu açıklık kazanıncaya değin vakit kazanmaktan ibaret olacaktır. Olayları aceleye getirmekten kaçınılacaktır ve bu durum Almanlara hissettirilmeyecektir.

    2- (Alman Büyükelçisi) Baron Wangenheim’ın askerlikle ilgili işlere, General Liman’ın (von Sanders) siyasi muamele ve işlere müdahale etmeyecekleri kendilerine bildirilecektir.

    3- Bir taraftan Romanya ve Bulgaristan’la diğer taraftan da Yunanistan’la müzakere kapıları aralanacaktır ve bu müzakerelerden kesin bir sonuç alınmadan (savaşa girmeye yönelik) fiili harekete geçilmeyecektir.

    4- Rusya ve Fransa sefirleriyle görüşülecektir.

    5- Askerin ve ahalinin ihtiyaçlarının sağlanması için Harbiye, Dahiliye ve Maliye bakanlarından oluşan bir komisyon kurulacaktır.

    (Toplantıya katılan Bakanlar Kurulu üyelerinin imzaları)

    Günümüz Türkçesine göre sadeleştirilmiştir.

    1.Dünya Savaşı’na Doğru dosyasının diğer yazıları için:
    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı