PEN Yazarlar Derneği tarafından verilen PEN 2024 Şiir Ödülü, Enis Batur’a verildi. Enis Batur, “Şiir, düşünürü, biliminsanını, sanatçıyı, hepsinden önemlisi ondan vazgeçmeyen tiryaki okurunu… bütün olumsuz dış koşulların tehdidine karşın koruyacaktır” diyor.
Yayın Kurulu üyemiz Enis Batur, PEN Yazarlar Derneği tarafından verilen Türkiye Şiir Ödülü’ne layık görüldü. Enis Batur, “PEN Şiir Ödülü’ne layık bulunan şairden, ödül geleneği bir bildiri kaleme alması bekleniyor. Düşündüm: Ülkenin bu hâlinde, dünyanın şu hâlinde bir şairin bildirecek nesi kalmış olabilir? Gizlisi saklısı yok: Ahval konusunda safkan karamsarım. Ama bu, beni ‘iş’ime özen ve inatla bakmaktan alıkoymuyor. Yıllardır tekrarlıyorum ‘iş’ime bakma kararımı, kararlılığımı. Küçük Prens’in çekirdek sözündeki gibi: Kişi gülünden sorumlu. İkiye ayırıyorum güzergahımı, şiir ekseninde: Bir, başkalarının şiirlerine, eski-yeni, yerli-yabancı ayırmaksızın, karınca kararınca ilgi gösteriyorum – üzerilerinde düşünerek, haklarında yazarak, unutulanlara ışık tutma çabası vererek. İki, burcumda şiir kurarken, olabildiğince ince ayar yapma işlemlerine dikkat kesilme, az okunmayı göze alarak ‘mürekkebe su katmadan’ yazma tercihimi sürdürüyorum. Şiire pek gereksinme duyulmayan, sözümona duyulduğundaysa şairden nümayiş yapması, gürültü çıkarması beklenen bir dönemden geçiyoruz – doğrusu, diyorum, beklenmedik şeyler yapmak. ‘Şairin çabası artık beyhudedir’ demeye mi getiriyorum, hayır: Şiir, düşünürü, biliminsanını, sanatçıyı, hepsinden önemlisi ondan vazgeçmeyen tiryaki okurunu Hayat’ın yüksek bir basamağına yerleştirdiği için, anlamını ve değerini bütün olumsuz dış koşulların tehdidine karşın koruyacaktır: Okunarak, ezberlenerek, dilden dile çevrilerek, bestelenerek. PEN Şiir Ödülü, koyu bulutlar arasından bir anlığına güneş, beni kutlu kıldı; seçenlere teşekkür ederim” dedi.
Ağır kitap tutkunları öldüğünde sık görülen tablo, ardından kütüphanesinin yollanmasıdır… Sahaf dükkanlarında, ikinci el kitapçılarda toplanmış anıların ölçümünü yapmak kimsenin, kitapçının bile elinde değildir. Her birinde paramparça ama derin bir tarih bekler; hiçbir arkeoloğun bütün tabakalarını ayrıştıramayacağı kazı alanlarıdır.
Bir ayrıntıya yeniden bakma amacıyla, Deleuze-Guattari’nin Qu’est-ce que la Philosophie nüshasını yerinden -uzun ara sonrası- çıkarıp masama getirdim. İlgili bölümü (“Giriş”i) okurken yandı kafamda bir yanyolu aydınlatan lamba: Kitabın bendeki anısı birden canlanıp önüme dikileyazdı.
Onu çıkar çıkmaz (1991 yazı) edinişimi, alır almaz okuyuşumu, okur okumaz sırasını sabırsızlıkla bekleyen Turhan Ilgaz’a verişimi, onun hemen okuyup çevirmeye karar verişini, yayın hakkını alışımızı, çeviri sürecinde yaptığımız düşünce alışverişlerini ayrıntılarıyla anımsadım masamda.
Kitaplığımdaki kitapların barındırdığı anı toplamı üzerinde düşünmeye koyuldum ardından. Bütün kitapların belki değil, birçoğunun satın alınış, armağan ediliş zamanlarına ve başka yerlemlerine ilişkin verilerden başlayan, okunuş süreçlerine bağlı verilerle genişleyen “ağ”, her rafta yanyana dizilmiş anı kesitlerinin duruşuna ait bir hayal penceresi açmakta gecikmedi. Bir şairin, Edip Cansever ya da Aragon; bir düşünürün, Nermi Uygur ya da Spinoza, kitaplarını barındıran her bağımsız rafta, raf diliminde sıkıştırılmış ilişki zamanları bulunduğunu algılayabiliyordum.
Yazarımız Enis Batur, kütüphanesinin küçük bir bölümünün önünde (Sema Aslan, Benim Kitaplarım, Doğan Yayınları, 2009)
Raftan rafa, binlerce kitabın içindeki anı halkaları bitiştirilecek olsa, yarım yüzyılı aşan bir takvimde birikmiş anıların yazımı tek bir üst kitaba sığamayabilirdi. O toplamı, kütüphaneyi oluşturan kişiden başkasının okuması beklenemez; üst kitabı bir tek “sahip” kaleme alabilir.
Birçok geniş kütüphane kurmuş okur, edindiği her kitaba tarih düşer. Kimileri mekan belirtkelerini kullanmayı savsaklamaz: Kent ismi, semt ismi, kitabevi ismi önsayfalardan birinde yerini alır. Sık rastlanan bir ritüel: Kişinin adını ve seçtiği bir simgeyi taşıyan bir ex-libris iç kapağa yapıştırılır. Damga ya da mühür seçeneğini yeğleyenler de vardır.
Bu “yerlem”ler (koordinatlar) kütüphaneden içeri adımını atan nesnenin sırasını saptar. Bazı okurların, kitabın en arka sayfasına okuma tarihleri düştüğüne tanık olunur. Her veri, sözkonusu kitabı ağırlayan okurun ‘anı defteri’ne dahil öğeler arasındadır. Buna karşılık, “ikinci el” kitapların ‘ilk okur’dan başlayarak kendi anıları olur, bünyesinde belirtkeler üstüste biner: Sahaflardan aldığımız kitapların yaşamöyküsünü, sizi önceleyen bölümleri nedeniyle, yazamazsınız! Gelgelelim, düşsel sahneler pekâlâ kurabilirsiniz: Thomas Whittemore’un Seniha Sami Moralı’ya imzaladığı The Mosaics of St. Sophia At İstanbul’un bendeki anısı Emin Nedret İşli’nin Turkuvaz’ından 1993’te kitabı edinişimle başlıyorsa da, Whittemore’un Semiha Hanım’a kitabını imzalayışı gözümün önünde canlanıyor. Kitabın künyesi çetrefil: Paris’te, Rue de Lille 4 numaradaki The Byzantine İnstitute Inc. için Oxford University Press’de 1936’da basılmış. Dörtbir yanından gizem fışkıran bu nüsha, ben yeryüzünden çekip gidince kimbilir hangi adreste yeni ‘anı’lar edinecek.
Ağır kitap tutkunları öldüğünde, sık görülen tablo, ardından kütüphanesinin yollanmasıdır. Defalarca tanık olduğum duruma ilk defa Ankara’da rastgeldiğime daha önce de değinmiştim: Hayrullah Örs’ün yalnızca kütüphanesi değil, okul karneleri dahil özel arşivi de satıştaydı!
Bu parçalanma, acımasız deneyim; ama, korunmuş kütüphanelerde de anıların çoğu kaybolacaktır. Kimi işaretler kalır: İmzalı kitaplar, derkenar notları arkeolojik yaklaşımlarla değerlendirilir bazen. Bir tasarımı gerçekleştiremedim bu bağlamda: Yusuf Atılgan’ın notlayarak okuduğu Zuhuri Danışman elinden 6 ciltlik Naima Tarihi’nin okur haritasını çıkaramadım. Atılgan, bitiremediği son romanının konusunu o kaynaktan süzmüştü.
Walter Benjamin, Paris’teki Bibliothèque Nationale’in okuma odasında, 1937 (üstte). Benjamin, 18 yaşından beri okuduğu tüm kitapların listesini tutmuştu (altta).
Değer buluyorsa, kütüphanesinin kitabını kurmayı düşünebilir okur(yazar) -benim gözümde anlamlı yaşamöykü metinlerinin arasına girebilecek örnektir. Orada kişisel bir takvim, şahsa özgü bir kronolojik akış bekler. Gelgelelim bir “edinme defteri” baştan tutulmamışsa, hikayeyi kurmanın tek yolu kütüphane sahibinin belleğinden yararlanmasından geçecektir. Edindiği kitapların ön sayfasına tarih düşmek, birkaç bin kitabı tek tek tarih sırasına göre dizmeyi kolaylaştırmaz!
“Okuma defteri” başka: Onun takvimi farklıdır. Walter Benjamin’inki günışığına çıkarılmıştır. Bilge Karasu’nunkini Mustafa Arslantunalı koruyor; belki bir gün yayımlanacaktır. Okuma defterleri de yaşamöyküsel dökümlerdir, tutanın güzergahına ışık düşürürler.
Pek çok kitapseverin nesneye ait fetişler topladığına, biriktirdiğine tanık olunur. Üçboyutlular, ‘efemera’ kapsamına girenler, başkalarına imzalanmış kitaplar, özgün ciltler, yazarlara ait belgeler kütüphanenin türevleridir. Bir çoğu kütüphanenin raflarını istila ederek asıl sakinlerin önünü kapatacak ölçüde sırnaşıklaşır!
Sahaf dükkanlarında, ikinci el kitapçılarda toplanmış anıların ölçümünü yapmak kimsenin, kitapçının bile elinde değildir. Herbirinde paramparça ama derin bir tarih bekler; hiçbir arkeologun bütün tabakalarını ayrıştıramayacağı kazı alanlarıdır.
Bütün bunlar Evren içinde bir başka Evren olduğunun göstergesi değil midir?