12 Eylül darbesinin ardından tüm partilerin kapatılıp yöneticilerine siyasi yasak getirilmesi, istikrar ve değişim vaadiyle yola çıkan yeni parti ANAP’ın ve Turgut Özal’ın önünü açmıştı. 1987’deki seçimlerden önce yasakların kalkmasıyla dengeler değişecek, ANAP’ın düşüş dönemi başlayacaktı.
Seksenli yıllara siyasal şiddetin ve huzursuzluğun gölgesinde giren Türkiye, 24 Ocak 198O’de alınan ekonomik kararlarla neo-liberal dönüşüm sürecine de adım atıyordu. Demirel azınlık hükümetinin aldığı ve tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen paketin bazı başlıkları ekonomide devletin rolünün kısıtlanması; dış ticarette serbestleşme ve ihracat teşvikleri; ihtiyaç duyuldukça devalüasyon yapılması; fînansal serbestleşme ve emek kesiminin kazançları ile sosyal haklarının kısıtlanmasını getiriyordu.
1983 seçimlerine katılan üç partinin lideri Özal, Calp ve Sunalp’in TRT’de Mehmet Barlas’ın moderatörlüğünde yapılan açıkoturuma katılması önemli bir yenilikti.
Türkiye ekonomisinin temel paradigmasını değiştiren, devletçi ekonomiden piyasa ekonomisine geçişi öngören 24 Ocak Kararları, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından IMF ve Dünya Bankası’yla birlikte hazırlanmıştı. Ancak sendikaların ve sol muhalefetin güçlü olduğu bir ortamda çalışanların birçok hakkını elinden alan kararları uygulamak zordu. 9 ay sonraki 12 Eylül 1980 darbesiyle bu zorluk bertaraf edilecek, kararlar adım adım uygulamaya konulacaktı. Nitekim Özal da darbecilerin kurdurduğu hükümette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak 1982’ye kadar görev aldı, ardından kendi partisinin başına geçti.
Yeni dönemin bilgisayarlı partisi Turgut Özal’ın 1987’de arkasında bilgisayarla poz verdiği fotoğraf büyük sükse yapmıştı.
Darbe sonrası siyasi faaliyetler tamamen yasaklanmış, tüm partiler kapatılıp varlıkları hâzineye devredilmişti. Yasama yetkisi artık Meclis’te değil, 5 darbeci komutandan oluşan Millî Güvenlik Konseyi’ndeydi. Yeni anayasanın 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulup kabul edilmesinden ve darbenin lideri Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasından sonra, siyasi faaliyetlerin birkaç ay içinde serbest bırakılacağı açıklanmıştı.
Millî Güvenlik Konseyi tarafından 22 Nisan 1983’te onaylanan yeni siyasal partiler yasası ise önemli bir kesime siyasetin kapılarını kapatıyordu. Yasaya göre 12 Eylül’den sonra kapatılan partilerin devamı niteliğinde parti kurulamazdı. Bu partilerin kurucuları ve her kademedeki yöneticileri, yeni partilerde kurucu, yönetici ve denetçi olamazdı. Kapatılan partilerin üyeleri yeni bir partinin üye çoğunluğunu oluşturamazdı.
Yasanın ardından kuruluş başvurusu yapılan 15 partiden 12’si Konsey tarafından veto edildi. İzin verilen üç partiden ilki, emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğinde darbecilerin isteğiyle kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi’ydi (MDP). 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ın lideri olduğu, kendisini merkez sağda tanımlayan Anavatan Partisi de Konsey’den onay almıştı. Üçüncü parti ise “Soldan da bir parti olsun” diye izin verilen, kurucularının çoğu 12 Eylül öncesi CHP’deki sağ kanat politikacılarından oluşan Halkçı Parti (HP) idi.
Epey renksiz ve heyecansız geçen seçim kampanyalarındaki önemli bir yenilik, seçime katılacak parti liderlerinin televizyonda gazetecilerin karşısına çıkıp soruları yanıtlamasıydı. Üç lider birlikte tartışma programına da katılmıştı. Gazetelerin siyasi reklam yayımlamasına da ilk defa izin verilen seçimlerde hem MDP hem ANAP reklam ajanslarıyla çalıştı. Gazeteci Mehmet Barlas’ın Turgut Özal’la yaptığı konuşmalarla ANAP mitinglerinin yer aldığı 10 binlerce video kasetin dağıtılması da bir yenilikti ve epey masraflıydı.
Erdal İnönü liderliğindeki SODEP, Halkçı Parti ile birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti adını aldı (üstte). Demirel yedi yıllık aradan sonra 1987 seçimleri öncesi DYP’nin başına geçti ve hemen sahaya indi (altta).
15 yıldır uygulanan seçim sisteminde de köklü değişiklikler vardı. Artık Cumhuriyet Senatosu yoktu; milletvekili genel seçimleri de 4 yerine 5 yılda bir yapılacaktı. Barajsız nispi temsil sistemi barajlı sisteme dönüşmüş, yüzde 10’luk ülke barajı ile seçim çevresi barajı getirilmişti. Ülke genelinde yüzde 10’un altında oy alan partiler milletvekili çıkaramayacağı gibi, seçim çevresi barajının altında kalanlar da seçilemeyecekti. Çevre barajı, bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların toplamının o çevreden çıkacak milletvekili sayısına bölünmesiyle hesaplanıyordu. Küçük partilerin Meclis’e girmesini olanaksız hâle getiren ikili baraj sistemi yetmezmiş gibi, o zamana kadar tek bir seçim bölgesi sayılan yüksek nüfuslu iller birden fazla seçim çevresine bölünmüştü. Seçim çevresi küçüldükçe çevre barajı yükseliyor ve bu da küçük partilerin aleyhine işliyordu.
6 Kasım’da yapılan seçimlerde ANAP yüzde 45.1 oy ve 212 milletvekilliği kazanıp birinci olurken, HP yüzde 30.5’le 117, MDP yüzde 23.3’le 71 sandalye kazandı. Darbe lideri Kenan Evren’in seçimlerden bir gün önce yaptığı MDP’ye oy verme çağrısının etkili olmadığı anlaşılıyordu.
1983 seçimleri öncesinde veto edilen partiler “emanetçi” genel başkanlar ve veto yemeyecek yeni yöneticilerle seçim sonrasında faaliyete geçmişlerdi. Bunlardan biri de İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü liderliğinde kurulan Sosyal Demokrasi Partisi’ydi (SODEP). SODEP, 1984 yerel seçimlerinde yüzde 23.4 oranında oy alıp ANAP’ın ardından ikinci parti olmuş, Meclis’teki ana muhalefet partisi HP ise yüzde 8.8 oranında oy alabilmişti. İki parti 1985’te birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını aldı.
Yeni partilerin heyecanla hazırlandığı seçimler 1988’in Kasım ayında yapılacaktı ama 1987’de yasaklı siyasetçilerin yasağını kaldıran referandum siyaset dünyasında en az seçimler kadar heyecan yarattı. Yasağı kalkan Süleyman Demirel, Doğru Yol Partisi’nin (DYP), Bülent Ecevit Demokratik Sol Parti’nin (DSP), Alparslan Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) ve Necmettin Erbakan Refah Partisi’nin (RP) başına geçiyordu.
“Eski kurtlar”ın dönüşü en çok Başbakan Özal’ı tedirgin etmişti. Özal diğer partileri hazırlıksız yakalamak için baskın seçim kararı aldı ve 14 ay sonra yapılması gereken seçimlerin iki ay sonra yapılacağını açıkladı. Özal’ın 1984’ten beri TRT ekranlarında yayımlanan ve hükümetin icraatlarını anlattığı “İcraatın İçinden” adlı programda seçim vaatlerini anlatması da eleştirilere hedef olacaktı.
Referandumda kendi koydukları yasağın kalkmasından darbeciler de rahatsızdı. Kenan Evren, Cumhurbaşkanı sıfatıyla yurt gezilerine çıkıp askerin gerekirse yine müdahale edeceğini ve kimsenin “fazla havalara girmemesi” gerektiğini söylüyor; vatandaşlara “partilerin söylediklerine o kadar da kulak asmaym” tavsiyesinde bulunuyordu.
1987’de büyük partiler farklı kamuoyu araştırma şirketleriyle anlaşıp kendilerine özel anketler yaptırmaya başladılar. Seçim kampanyalarını profesyonel ajansların hazırlamasına da artık alışılmıştı. Yurtdışından kampanya danışmanlarının da getirildiği 1987 seçimlerinde, Yorum Ajans’ın SHP için hazırladığı limonlu kampanya büyük ilgi gördü. ANAP iktidarının halkı limon gibi sıktığının savunulduğu tam sayfa gazete ilanlarında “Beş yıl daha bir limon gibi sıkılmaya hayır” mesajı veriliyordu.
29 Kasım 1987’de yapılan seçimlerde halkın 93.3’ü sandığa gitti ve günümüze kadar aşılamayan bir katılım oranına ulaşıldı. 7 partinin katıldığı ama yalnızca üç partinin ülke barajını geçtiği seçimlerde ANAP yüzde 36.3 oyla 292, SHP 24.8’le 99, DYP ise yüzde 19,1 oyla 59 milletvekili çıkardı. Yüzde 10’luk ülke barajının etkileri de ilk defa bu seçimde görüldü. Barajı aşamayan 4 parti Meclis’e girememiş, DSP yüzde 8.6, RP ise yüzde 7.16 oy oranıyla Meclis dışında kalmıştı. Yalnızca bu iki partinin 4 milyon seçmeninin oyu boşa giderken, sistemin en çok yaradığı ANAP oyların yüzde 36.3’üyle Meclis’teki sandalyelerin yüzde 64.9’unu kazanıyordu.
MDP Genel Başkanı Sunalp’a 1983 seçimleri öncesi partisinin sembolü horoz hediye ediliyor.
Türk siyaseti 80’li yıllara bir dizi önemli gelişmeyle veda etti. 1989 yerel seçimlerinden SHP birinci çıkarken, 5 yıl önceki yerel seçimlere göre yüzde 20 oy kaybeden ANAP hezimete uğradı. Seçimi dördüncü sırada tamamlayan Erbakan liderliğindeki RP’nin yükselişi ve bir büyükşehir (Konya) ile 5 ilde belediye başkanlığını kazanması dikkati çekiciydi. Aynı yılın Ekim ayında Başbakan Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu; Yıldırım Akbulut önce başbakanlığa ardından ANAP genel başkanlığına getirildi.
İŞKENCECİ GENEL BAŞKAN Sunalp: ‘Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz’
Milliyetçi Demokrasi Partisini Kenan Evren’in isteğiyle kurup 1983 seçimlerine katılan Turgut Sunalp, emekli bir orgeneraldi. Sıradan bir subay değildi Sunalp. Uzun yıllar kontrgerilla faaliyetleri yürütmüş bir işkenceciydi.
Siyasete atıldıktan sonra da “İşkence vardır ve olmaya devam edecektir” gibi saptamalar, “Sahte ilaç üretenleri asmalı” gibi öneriler yapıyordu. Partisinin tabanı olmadığı eleştirilerine “Taban benim içimde, başka tabana ne hacet?” karşılığını vermiş, “komünizmin yan sanayi ürünleri” diye tanımladığı “hümanistlerin” partisiyle uğraştığını öne sürmüştü. Sunalp geçmişte Moskova Büyükelçiliği’nde askerî ataşelik yaptığı için sol kültüre hakim olduğu ve bu sayede komünistlerin (ve tabii hümanistlerin) aklından neler geçtiğini anladığı iddiasındaydı.
“Kendisindeki cevheri” farkeden gazeteciler adım adım izledikleri MDP liderinden tuhaf demeçler alabilmek için birbiriyle yanşıyor, Sunalp da hiçbirini eli boş göndermiyordu. “Kamuoyu MDP’yi tanımıyor, partinizin temel görüşleri nelerdir?” diye soran bir gazeteciye “Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz” deyip başka birşey söylememişti. Diğer sağ partilerle birleşip birleşmeyecekleri sorusuna “Şimdi biz koskoca generaller ortalıkta parti kurmak için dolaşan 30-40 yaşındaki adamların karşısına dikilip selam durarak ‘Buyurun mareşalim, size katılıyorum’ mu diyelim?” yanıtını verdi. MDP’ye “devlet partisi” denilmesini kabul etmeyen ve “Ağırbaşlı, efendi olduğumuz için böyle sanılıyor” diyen Sunalp, partisinin sembolü horozu da “müminleri sabah namazına kaldıran horoz” diye açıklıyordu.
Sunalp, Nokta dergisine verdiği bir söyleşide ise 1971’de gözaltındaki bir kadına copla tecavüz edilmesinden sorumlu tutulduğu hatırlatılınca, “Bizim 21 -22 yaşlarında aslan gibi delikanlılarımız var. Eğer bir kıza bu biçimde işkence edecek olsalar, sopaya niye ihtiyaç duysunlar ki?” diyecek ve hafızalara bu sözleriyle kazınacaktı.
Yolsuzluk ve rüşvet, şüphesiz modern devlet-kapitalizm öncesinde de hatta çok eski devirlerden beri vardı. Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygulama biçimleri de gelişti. 20. yüzyılda yolsuzluğu önlemek için gerek tek tek ülkelerde gerekse uluslararası düzeyde yasalar çıkarıldı, antlaşmalar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memurum işini bilir” hâlâ geçerli. Döneminde, dünyayı sarsan 5 büyük hadise…
Yolsuzluk, Dünya Bankası’nın basit tanımına göre, “devlet görevlilerinin kişisel çıkar için özel sektörden rüşvet kabul/talep ederek iktidarlarını kötüye kullanmasıdır”. Elbette Dünya Bankası kurulmadan; kapitalizm, özel sektör, modern devlet ve diğerleri ortaya çıkmadan yüzyıllar önce de yolsuzluk vardı. Hatta tüm dünyaya eşit olarak dağıtılmıştı. Eskiden beri halk, vergi veya hediye adı altında rüşvet toplayan sütü bozuk, hırsız devlet görevlilerini bilir; bunlar hakkındaki hikayeler kulaktan kulağa dolaşır, kimi zaman da abartılırdı.
Örneğin eski rejimlerde valilerin belli bir ücreti olmazdı; yönettikleri bölgenin yerel halkından kendileri ve ekipleri için vergi toplarlardı. “Deli Petro” olarak bildiğimiz Rus Çarı 1. Piyotr’un reformlarından önce Rus valilerinin uyguladığı bu yönteme “kormlenye” (kelimesi kelimesine: “beslemek”) denirdi. Halk, beslemek zorunda olduğu bu memurlardan hiç hoşlanmazdı. Bazı tarihçilere göre “kormlenye”, Rus halkının gözünde yolsuzluğu, devletin olağan bir özelliği hâline getirmişti.
Yolsuzluk her zaman olmasa da kimi zaman düzenbazlık ve sahtekarlıkla elele gider. Örneğin 18. yüzyıl başında İspanya veraset savaşlarından mali yıkımla çıkan İngiltere ve Fransa’da iki “balon” patlamıştı. İskoçyalı John Law, Fransa’yı borçlarından kurtaracağına ikna ederek Amerika ile ticaret yapacak bir “Mississippi şirketi”ni kurup hisselerini piyasaya sürdü. Bunlar öyle bir spekülasyona yolaçtı ki kurduğu saadet zinciri kısa süre sonra 1719’da çöktü. İngiltere’de ise John Blunt adlı bir girişimci, kamu borcunu kurduğu Güney Denizi adlı şirketin sermayesine dönüştürmek, sonra da hisselerini halka satmak üzere İngiliz hükümetini ikna etti. Bu balon da 1720’de patladı. Aynı dönemde İskoçyalı bir düzenbazın Amerika’da “Poyais” adlı hayali bir ülke adına tahvil çıkardığı bile görüldü.
ABD’de kongre üyeleri demiryolculardan aldıkları rüşvet sonucu trene dönüşmüş, ülkenin adı da “Amerika Demiryolları Devletleri” olarak değişmiş. Thomas Nast’ın karikatürü, 1880.
Bu hadiselerde şüphesiz kamunun sorumluluğu büyüktü; ancak bu girişimlere izin veren devletler için “yolsuz”dan çok “basiretsiz” sıfatı daha uygundu. Seçkinler saadet zincirlerinden nasiplenmişti ama sonuçta zincir koptuğunda onlar da servetlerini kaybetmişti.
Kapitalizm geliştikten sonra, 1934’te Fransa’yı sarsan “Stavisky Skandalı” yolsuzlukla hilenin birbirine karıştığı bir başka örnekti. Alexandre Stavisky adlı bir Rus mültecinin kurduğu düzen, küçük Bayonne kentinin kredi kurumu (Fransa’da fakir halkın borçlanabildiği bu kurumlar belediye tarafından işletiliyordu) adına sahte bonolar çıkararak başlamıştı. Güya Ticaret Bakanlığı’nın ve Bayonne Belediyesi’nin denetlediği bu bonolar, sigorta şirketleri tarafından satın alınmıştı. Balon patladığında Stavisky intihar etti veya kimilerine göre öldürüldü, hükümet çöktü, Fransız siyaseti kökten sarsıntıya uğradı ve bir darbe girişimi güçlükle önlendi.
Ancak yolsuzluğun mutlaka bir düzenbazın tezgahından kaynaklanması gerekmiyordu. 19. yüzyıldan itibaren devletten onay almak veya onunla iş yapmak isteyen girişimciler, sık sık rüşvet dağıtmak zorundaydı. Örneğin İngiltere ve ABD’de ilk demiryolları özel girişimciler tarafından bir plan dahilinde değil, karmakarışık bir şekilde kurulmuştu. Bir demiryolu kurmak isteyen, parlamento veya kongreden onay almak zorundaydı, bu da fiiliyatta milletvekillerine, kongre üyelerine rüşvet dağıtmak demekti. Ara ara skandallar patlıyor, az sonra unutuluyordu. Ancak sonuçta demiryolları da inşa ediliyordu.
Le Petit Journal’in kapağında Stavisky skandalını araştıran polisler bir baskın yapıyor
Para ve sermaye piyasaları geliştikçe, yolsuzluğun uygulama biçimleri de gelişti. 1970’lerde patlak veren Lockheed skandalına baktığımızda, rüşvetin dağıtılma şekli bize komik denecek kadar safça gelebilir. Paralar ilgili ülkelerin politikacılarına bizzat bavulla taşınarak ulaştırılıyordu. Japon başbakanı Tanaka’ya gönderilen para, Guam ve Hong Kong üzerinden gönderilmişti; bir müttefiki desteklediğini sanan bir takım düşük rütbeli CIA ajanları parayı büyük zorluklarla, golf çantalarıyla taşımışlardı. Japonya sınırında polise yakalanma korkusuyla terleyen bu kuryeler, yüklerini Tokyo’da Peder Jose diye bilinen gerçek bir İspanyol rahibe teslim ediyorlardı. Bugünkü elektronik para dolaşım ağı, kripto paralar, okyanuslardaki ufak tefek adalarda kurulu paravan şirketler ve ne olduğunu bilmediğimiz diğer dolambaçlı yollar henüz gelişmemişti. Ancak temelde her şey aynıydı: Bir şirket, mallarını satabilmek için alıcı ülkelerin yöneticilerine rüşvet ödemişti.
20. yüzyılda yolsuzluğu önlemek için gerek tek tek ülkelerde gerekse uluslararası düzeyde yasalar çıkarıldı, antlaşmalar imzalandı. Ancak “bal tutan parmağını yalar”, “benim memurum işini bilir” gibi sözler hâlâ geçerli. Tarihten seçtiğimiz örneklere yakından baktığımızda yolsuzluğun, algılanış biçiminin ve yolaçtığı skandalların aslında hep aynı temel özellikleri taşıdığını görüyoruz.
Maaşa bağlanan kral
İngiltere Kralı 2. Charles’ın 1670’te Fransa Kralı 14. Louis ile gizli bir antlaşma imzalayıp para kabul etmesi, ülkede kralla ilgili bir kuşku ve dedikodu dalgasına yolaçmıştı. Eskiden kralların birbirlerine çıkar sağlamak için ödemeler yapmaları doğal karşılanırdı. Ancak 17. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de hem hükümdarı denetleme arzusundaki bir parlamento vardı hem de Protestanlığı Katolik Fransa’ya karşı korumaya dayalı bir milliyetçi siyaset doğmuştu.
2. Charles, kendi parlamentosundan tiksiniyordu; çünkü babası 1. Charles parlamento öncülüğündeki bir devrim sonucu tahtını, dahası kafasını kaybetmiş; genç oğlu yıllarca Avrupa’da sürgün olarak yaşamıştı.1660’ta tahta çağrıldığında parlamentoya bağlı kalacağına yemin etmek zorunda kalmıştı ama, mümkün olduğu kadar bağımsız davranmak istiyordu. Avam Kamarası ile dengeyi kurmak için ip üstündeki cambaz gibi hareket etmeyi ilke edinmişti.
Para uğruna Fransa’ya köle oldu İngiltere Kralı 2. Charles’ın portresi, John Michael Wright (üstte). 2. Charles’ın Katolik dinine inandığını, buna karşılık Fransa’nın ödeme yapacağını taahhüt eden ve iki yüzyıl gizli kalan Dover Antlaşması (üstte, sağda).
2. Charles’ın aynı zamanda kuzeni Fransa Kralı 14. Louis ise Avrupa’daki gücünü perçinlemenin peşindeydi. Hedefi, bugünkü Belçika ve Hollanda’yı dize getirmekti. Kuzeyindeki bu topraklara saldırmak için kuzeniyle anlaşmak isteyen Fransa kralı, aracı olarak erkek kardeşinin eşi Orléans düşesini kullandı. Bu genç kadın, 2. Charles’ın çok sevdiği kızkardeşiydi; 1670 sonunda iki ülke arasında yapılan Dover Antlaşması’nın mimarı oydu. Aslında iki antlaşma imzalanmıştı. Bunlardan 22 Mayıs 1670 tarihli olanı, o meşhum gizli antlaşmaydı. Gizli tutulmasının nedeni, İngiltere kralının “Katolik dinine inandığını” belirtmesi ve “Roma Kilisesi’yle barıştığını ülkesi için uygun bir zamanda açıklamasını” öngörmesiydi. Buna karşılık Fransa, İngiltere kralına para ödeyecekti. Sürekli para sıkıntısı çeken ve elisıkı parlamentonun tahsis ettiği bütçeyle ihtiyaçlarını karşılayamayan 2. Charles için bu çok önemliydi.
Charles ölene kadar Louis’den para tırtıklamaya devam etti. Gizli antlaşma ancak 1830’da tarihçi Lingard tarafından açıklanacaktı. 2. Charles’ın İngiltere’deki şöhreti bundan çok zarar gördü. Hatta 19. yüzyıl tarihçisi Macaulay, onun için “Fransa’nın Kölesi” tanımını kullandı. 2. Charles’ın Fransa’dan aldığı toplam para, Fransız para birimi “livre tournois” olarak 9 milyon 950 bini (o dönemde 746 bin Sterlin) buldu. Bu miktar, aşağı yukarı kralın (yani devletin) 1 yıllık bütçesine eşitti.
O dönemde Kral’ın Fransa’dan para aldığını bilen, hatta buna aracılık eden bazı bakanlar da vardı. Bunlardan Lord Danby ibretlik bir cezaya çarptırıldı. 1678’de 2. Charles, ülkesindeki Fransız düşmanlığının yükselişini bahane ederek rüşvet miktarını artırmak için başlıca bakanı Lord Danby’ye emir verdi. Danby iki ülke arasında gizlice aracılık yapan Montagu’ye yazdığı iki mektupta Fransa’dan yılda 6 milyon Livre “tırtıklamak” için gereğini yapmasını istedi. Başbakan Danby bu mektupları unutmuş olacak ki birkaç ay sonra Montagu ile kavga ederek onu görevinden attı. Montagu intikamını hemen aldı: Danby’nin Fransa’dan para talep eden iki mektubunun Avam Kamarası’nda yüksek sesle okunmasını sağladı. Gerçi mektupların altında kralın “Bu mektubu onaylıyorum. C. R.” şeklinde bir notu vardı ama Meclis Başkanı bu bölümü okumamayı tercih etti; böylece Danby sanki Fransa’dan kendisi rüşvet istiyormuş gibi ortada kalakaldı. Kral onu hemen feda etti; Danby de kendini Londra Kulesi’nde buldu.
Charles, Fransa Kralı’nın erkek kardeşinin eşi ve Dover Antlaşması’nın mimarı olan kız kardeşiyle.
Kraliçenin elmas gerdanlığı
Fransız Devrimi’nden dört yıl önce, 1785’te patlak veren “Elmas Gerdanlık Skandalı”, Kraliçe Marie Antoinette’in temsil ettiği kraliyetin ve Kardinal de Rohan’ın temsil ettiği kilisenin imajına ağır bir darbe vurdu. Bu gerdanlık, saray kuyumcuları Boehmer ve Bassenge tarafından tasarlanmış gösterişli bir parçaydı. Toplam 2.800 karat ağırlığında 647 elmastan oluşuyordu. Kuyumcular değeri 2 milyon Frank’ı bulan bu ucubeyi satacak müşteri bulmakta zorlandılar. İlk başvurdukları kişi olan Kraliçe Marie Antoinette, savurganlığıyla bilinmesine rağmen teklifi geri çevirdi. Gerdanlığın resmi İstanbul dahil Avrupa’daki bütün sarayları dolaştıysa da alıcı bulunamadı.
Bir hırsız çetesi o sırada işe karıştı. Fransa’nın en eski ailelerinden birine mensup Kardinal de Rohan’ın kraliçe tarafından hiç sevilmediğini bilmeyen yoktu. Kont ve Kontes de Lamotte adlı, kim oldukları tam bilinmeyen bir karı-koca, Kardinal’e yaklaşarak kraliçenin gerdanlığı almak istediğini, ama paraya sıkışık olduğunu, onun adına ilk avansı öderse Kardinal’e minnettar kalacağını iddia ettiklerinde; epeyce saf olduğu anlaşılan Kardinal hemen teklifi kabul etti. Kontes Jeanne de Lamotte, güya kraliçenin arkadaşıydı. Üstelik iddiasını kraliçenin ağzından yazdığı sahte mektuplarla kanıtlamıştı. Kardinal hemen 30 bin Frank avansı verdi. Ancak biraz da şüphelenerek kraliçeyle gizli bir görüşme ayarlamalarını istedi. Karı-koca Marie Antoinette’e çok benzeyen bir fahişe bularak kraliçe gibi giydirdiler, Versailles Sarayı’nın halka açık bahçelerinde uzaktan kardinale gösterdiler.
‘Elmas gerdanlık’ hadisesi
16. Louis döneminde Fransa’da büyük skandala yolaçan elmas kolyenin zirkondan yapılmış kopyası, Breteuil Şatosu’nda sergileniyor (üstte). Skandalın ardından ömürboyu hapis ve kırbaçla cezalandırılan Kontes de Lamotte (üstte, sağda).
Lamotte çiftinin amacı hem kardinali tırtıklamak hem gerdanlığa el koymaktı. Kardinalden aldıkları avansın bir miktarını ve güya kraliçenin yazdığı, geri kalan ödemeyi Kardinal aracılığıyla yapacağını belirten bir mektubu Boehmer ve Bassenge’a vererek karşılığında gerdanlığı aldılar. Kont de Lamotte elmasları satmak üzere hemen İngiltere’nin yolunu tuttu.
Aradan zaman geçti. Ama kraliçe hâlâ Kardinal’e yüz vermiyordu. Boehmer ve Bassange ise hâlâ paranın geri kalanını alamamışlardı. Kraliçeye doğrudan başvurmaktan başka çare kalmamıştı. Skandal ancak o zaman ortaya çıktı. Marie Antoinette, hiç güvenmediği Kardinal’in de kendisi gibi aldatıldığını anlamadı; komplonun onun başının altından çıktığına inandı. Aynı görüşte olan Kral 16. Louis o kadar öfkelenmişti ki bütün sarayın toplandığı bir ortamda Kardinal’in tutuklanmasını emretti. Saray Bakanı Breteuil’ün herkesin ortasında “Kralın emriyle Kardinal’i tutuklayın!” diye bağırması, sarayda ve ülkede bomba etkisi yarattı.
Kral ve Bakanları daha serinkanlı davransaydı, olayı tam anlamıyla araştırmadan kamuya açıklamanın kendi imajları açısından felaket olacağını öngörebilirlerdi. Ancak gerek hemen yakalanan Kontes de Lamotte’un gerekse Paris Parlamentosu tarafından yargılanan Kardinal de Rohan’ın mahkeme süreci, hükümdarın istediği sonucu vermedi. Bir fahişenin kraliçe gibi giyinmesi, kardinalin de onu uzaktan görüp Marie Antoinette zannetmesi kralın onurunu çok zedelemişti. Buna rağmen Paris Parlamentosu sonunda Kardinal’i akladı. Dinadamı, Fransa Kraliçesi’nin kendisine bir “geceyarısı randevusu” verdiğine inanmak gibi bir “küstahlığa” kapıldığı için özür diledi; görevlerini bıraktı ama serbest kaldı. Kontes de Lamotte ise halkın önünde cellat tarafından kamçılandıktan sonra, “voleuse” (hırsız) anlamındaki bir V harfiyle damgalanarak ömür boyu hapse gönderildi.
Louis ve “bütün kötülüklerin anası” kabul edilen Marie Antoinette’in aşağılandığı bir dönem karikatürü.
Elmas gerdanlık hadisesinin tek ciddi sonucu, kraliyete olan güvenin tamamen yıkılmasıydı. Halk, bütün kötülükleri temsil eden Kraliçe’nin geceyarısı bir kardinalle saray bahçesinde buluşmasını tam da onun karakterine uygun bir davranış olarak görmüştü. Bu arada Londra’daki Kont de Lamotte gerdanlığın elmaslarını kuyumculara satmıştı. Boehmer ve Bassenge iflas ettiler. İki kuyumcunun Kardinal’in ailesine açtıkları dava 1867’ye kadar sürdü. O tarihte Fransız monarşisi çoktan yıkılıp gitmişti.
Başbakan hapse girdi
Lockheed skandalı, bir şirketle çok sayıda devletin üst düzey yöneticileri arasında kurulmuş rüşvet ağı olarak 20. yüzyılın en önemli yolsuzluk olaylarından biriydi. 1970’lerde zor durumdaki Amerikan Lockheed şirketi askerî ve sivil uçaklarını satabilmek için Japonya, Batı Almanya, Hollanda, İtalya gibi gelişmiş, demokratik sayılan “1. Dünya” ülkelerinin Bakanlarına, prenslerine, hatta başbakanına para dağıtmıştı. Lockheed’in ve onun lisansıyla üretim yapan diğer şirketlerin müşteri ağı genişti, Türkiye’den Suudi Arabistan’a, İran’dan Endonezya’ya kadar uzanıyordu. Gerçi bu ülkeler Batı kamuoyunun gözünde o kadar önemli değildi; çünkü yolsuzluğun bu az gelişmiş ve otoriter devletlerin bir parçası olduğuna inanılıyordu.
Skandalı ABD Senatosu’nun bir soruşturma komisyonu ortaya çıkardı. Frank Church’ün başkanlık ettiği komisyon 1975’te büyük şirketlerle ilgili yolsuzluk iddialarını araştırmaya başladı. Önce Northorp mercek altına alındı ama şirketin komisyona ifade veren başkanı “Biz kendimize Lockheed’i örnek almıştık” deyince, dikkatler ona döndü. Lockheed’in hesaplarından paranın izini süren komisyon üyeleri rüşvet ağının ne kadar geniş olduğunu anlayınca, durum Hazine Bakanı William Simon’a iletildi. Komisyonun önerisi şuydu: “Bu yöntemleri durdurmanın en etkili yolu, Lockheed’den para alan yabancı görevlileri ve ödemeleri yapan sözde pazarlama danışmanlarının isimlerini açıklamaktır. Bu önlem, ileride Amerikan şirketleriyle iş yapan yabancı görevlilerin rüşvet taleplerini durduracaktır”.
Japonya’da milat: Lockheed skandalı Lockheed 1970’lerin başında geliştirdiği L-1011 TriStar yolcu uçağını (üstte) satmak için çok rüşvet dağıttı. Tokyo’da 1976’ya “Lockheed Yılı” adı verildi. Yolsuzluklara karşı gösteriler yapıldı (altta sağda).
Ancak öneriyi uygulamak kolay değildi; çünkü Lockheed’in avukatları ABD’nin güçlü Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’a başvurarak bu isim açıklama konusunun ABD’nin “dost ve müttefikleri” için ne kadar korkunç olacağını hatırlattılar. Kissinger’ın müdahalesi tam istenen sonucu vermedi. Church Komisyonu 4 Şubat 1976’da tetiği çekti. Para alanlar arasında Alman ve İtalyan bakanlar, Hollanda Kraliçesi Juliana’nın kocası Prens Bernhard ve Japonya’nın bir önceki başbakanı Tanaka Kakuei de bulunuyordu. Hollanda Prensi Bernhard kendisine soru soran gazetecileri “ben böyle şeylerin üstündeyim” diye tersledi. Haklıydı: Hollanda hükümeti tarafından himaye edildi. Almanya ve İtalya’daki bakanlar şöyle bir sarsıldılar; bazıları istifa etti ama fazla bir sonuç çıkmadı. Dünya bu vesileyle süper yatını Lockheed’den tırtıkladığı rüşvetlerle alan Suudi arabulucu Adnan Kaşıkçı ile tanıştı ama onun da kılına zarar gelmedi.
Asıl fırtına Japonya’nın başına patladı. 6 Şubat 1976’da Lockheed’in başkan yardımcısı senatoda verdiği ifadede Tanaka’ya başbakanken Japon havayolu şirketi ANA’nın 21 adet L-011 sivil Lockheed uçağı alması için 1.8 milyon Dolar rüşvet ödediklerini açıkladı. Tanaka başbakanlık koltuğunu aynı partiden Miki’ye bırakalı sadece 2 ay olmuştu. En büyük cazibesi dürüst şöhreti olan Miki, Tanaka’nın tutuklanmasını, bir süre hapiste yatmasını sağladı. Ancak Tanaka 1993’te ölünceye kadar Liberal Demokrat Parti’nin gölgedeki en güçlü adamı olarak kalacaktı.
Korkutucu bir başka nokta, Japonya’daki rüşvet ağının tam ortasında Kodama Yoşiyo adlı bir eski savaş suçlusunun bulunmasıydı. Kodama, 1930’larda ülkesinin Çin’i işgali sırasında burada yağmaya dayanan büyük bir servet yapmıştı. Savaştan sonra yargılanmaktan kurtulmuş, yeraltı dünyası teşkilatı Yakuza ile yakın ilişkiler kurmuştu. Eski başbakan Tanaka, Japon seçkinleri tarafından feda edilip hapse gönderilirken, kimse Kodama’ya dokunmadı; ölene kadar siyaset ve kirli para ilişkilerinin ortasında yaşamaya devam etti.
Lockheed skandalı, yolsuzluğa karışanları yeterince cezalandırmamış olabilirdi ama Japonya ve ABD’de önemli değişikliklere yolaçtı. ABD 1977’de FCPA olarak bilinen yabancı ülkelerdeki yolsuzluklarla ilgili bir yasa çıkardı. Olay, savaş sonrası Japonya’da kurulan muhafazakar seçkin siyasetinin kara yüzünü sergileyen, önemli reformların kapısını açan bir milat haline geldi.
Lockheed şirketi ise sonraki yıllarda pek çok değişikliğe uğradı. Bugün Lockheed Martin adıyla dünyanın en büyük savunma sanayii şirketi olarak F-35 projesinin üreticisi durumunda.
Çin imparatorunun dünürü
Konfüçyus ilkelerine göre katı hiyerarşik bir toplum olan Çin’de insanın üstlerine her vesileyle hediye vermesi köklü bir gelenekti. Çinli âlimler öteden beri hediye ile rüşveti birbirinden ayıran sınırın ne olduğunu tartışırdı. Ama hangi standart uygulanırsa uygulansın, Heşen’in (1750-1799) bütün gücü elinde toplayan bir vezir olarak elde ettiği servet yüksek mevkiiyle açıklanacak gibi değildi. Çin tarihine yolsuzluk şampiyonu olarak geçti.
İddialara göre serveti şöyle sıralanıyordu: Konaklarındaki oda sayısı 3 binden fazlaydı, 32 kilometre karelik toprağa sahipti, bir sürü banka şubesi, 75 rehin dükkanı, her biri 1000 tael (Çin para birimi) eden 100 büyük külçe altını, milyonlarca gümüş külçesi, 58 bin sterlini (İngiliz Doğu Hindistan şirketiyle iş ilişkileri kurmuştu), en yüksek kalitede sayısız ginseng (Uzakdoğu’da sağlık açısından çok değerli olan bir bitki), 10 büyük incisi (bunlar o kadar kaliteliydi ki, idam fermanında imparator kendi tacında bile böyle inciler bulunmadığını belirtmişti), sayısı 1000’i geçen yeşim muskası, 10 büyük yakutu, 40 safiri, 40 gümüş yemek takımı, 7000 değerli kıyafeti, 14 bin 400 top en iyi kalite ipeği, 550 tilki postu, 460 Avrupai giysisi, 61 bin tunç eşyası, 100 bin porselen kapkacağı, 606 erkek hizmetkârı ve hareminde 600 cariyesi vardı. Toplam servetinin Çin’in 15 yıllık bütçesine eşit bir rakama, 1 milyar 100 milyon gümüş Tael’e ulaştığı söyleniyordu.
Bugün tarihçiler bu servetin iddia edilen kadar olmadığında hemfikir olsalar bile, Heşen iktidarda kaldığı sürece iş hayatına hep ilgi duymuş, bizzat sarraflık yapmış, Hindistan’daki İngilizlerle ticari ilişkilere girmiş, kıyafetleriyle göz kamaştırmış ve kuşkusuz mağrur tavrıyla kendine çok düşman edinmişti. En büyük sorun fazla hızlı yükselmesiydi. Evet, Mançuların önemli klanlarından biri olan Niohuru ailesinin bir üyesiydi; akıllı, yakışıklı ve yetenekliydi ama Pekin’deki Yasak Şehir’de muhafız subayı olarak başladığı kariyerinde 1 yıl gibi kısa bir sürede en tepeye ulaşmış, Vergiler Kurulu başkan yardımcısı, Saray Bakanı ve Büyük Danışman gibi devletin zirvesindeki mevkilere ulaşmıştı. Bu sırada henüz 30 yaşındaydı. İmparator Çiyenlong (saltanatı 1735-1796, emekli imparator olarak 1796-1799) onda bir cevher görmüş olacak ki, ölene kadar önünü açtı ve yetkilerini artırdı. Hatta en sevdiği kızı Prenses He Şiayo’yu, vezirinin oğluyla büyük bir düğün yaparak evlendirdi. İmparator 65 yaşındayken doğan bu küçük kızına çok düşkündü. Prensesin 300 bin gümüş Tael’lik çeyizi, dört ablasından çok daha fazlaydı.
Heşen’in açgözlülüğüyle ilgili söylentiler, saraydaki düşmanları tarafından durmadan körükleniyordu. En büyük hatası, Çiyenlong’un veliahtını da kendisine düşman etmek olmuştu. Nihayet Çiyenlong öldükten sadece beş gün sonra, yeni İmparator Ciyaçing tutuklanmasını emretti. Yapılan soruşturmadan sonra yeni imparator, Heşen’i 20 ayrı suçtan ölüme mahkum eden uzun bir ferman yayınladı. Suçlar arasında servet edinmesinden çok “imparator babamın gücüne meydan okumak” ve “iktidarı kötüye kullanmak” gibi iddialar yer tutuyordu. Heşen, en korkunç cezaya (yavaş yavaş kesilme) mahkum edilse de imparator belki kızkardeşini düşünerek ona bir ipek sicim yollamakla yetindi, yani intihara mahkum etti.
Say say bitmeyen bir servet
Veziri Heşen’i desteklemekten hiç vazgeçmeyen Çiyenlong, Çin’in en uzun süre tahtta kalmış imparatorlarından biriydi. Heşen, sonunda servetiyle neredeyse onu geride bırakmıştı.
Beyaz Saray ve viski çetesi
ABD Başkanı Ulysses S. Grant döneminde (1869-1877) patlak veren Viski Çetesi skandalı, viskiye uygulanan verginin birkaç kat arttırılması sonucu ortaya çıkmıştı. Missouri eyaletinin St. Louis kentindeki viski üreticileri, bu yükten kurtulmanın yolunu devletin üst düzeyinde yer alan iki generalle işbirliği yapmakta buldular. Bunlardan John McDonald yoksul bir ailenin çocuğuydu; çeşitli işlerde çalıştıktan sonra Amerikan İçsavaşı sırasında kazanan tarafta çarpışarak tuğgeneralliğe kadar yükselmişti. Daha sonra Missouri eyaleti defterdarı olmuştu. Diğer general Orville E. Babcock ise Westpoint Akademisi’nden mezun meslekten bir askerdi. İç savaşta Ulysses S. Grant ile aynı cephede bulunmuş, generalliğe kadar yükselmiş, silah arkadaşı başkan olunca o da özel sekreterlik görevini üstlenmişti. Başkanın arkasındaki karanlık güç olarak biliniyordu.
Viski Çetesi davasında 238 kişi yargılandı.
St. Louis’deki viskiciler bu iki adamın şemsiyesi altında Vergi İdaresi memurları, depo sahipleri, polis ve eyalet yetkililerinden oluşan geniş bir örgüt kurdular. Ürettikleri viski için ödemeleri gereken verginin sadece yarısı ceplerinden çıkıyor, bunun bir miktarı devlet memurlarına dağıtılıyor, geri kalanı devlet hazinesine giriyordu. Bir süre sonra hazine bakanlığına getirilen Benjamin Bristow, viski vergi gelirinin düşük düzeyinden kuşkulanarak olayı soruşturmaya karar verdi. Ancak başkanın özel sekreteri Orville Babcock, çetenin muhbiriydi. Beyaz Saray’da atılan her adımı St. Louis’deki ortaklarına bildiriyordu. Bu telgraflar şifreli bile değildi. Örneğin: “Şimdilik onları durdurmayı başardım. Sylph”. Özel sekreterin telgrafları “Sylph” diye imzalamasının nedeni, St. Louis’yi ziyaret ettiğinde viskicilerin onu bu isimle anılan güzel bir kadınla tanıştırmasıydı…
Hazine Bakanı attığı her adımda karşısına çıkan engelleri görünce, soruşturmasını özel dedektiflerle, viski teşkilatının içine sızan muhbirlerle sürdürdü. Dosya oluşturulduğunda başkandan operasyonu başlatmak için onay almak kolay olmadı. Çünkü çetenin en önemli iki üyesi, eski silah arkadaşlarıydı.
Başkan Grant’in arkasındaki güç Orville Babcock.
Sonunda başkan ABD tarihinde ilk kez skandalı soruşturmak için bir özel savcı atadı. 10 Mayıs 1875’te 238 kişi hakkında dava açıldı, bunlardan 110’u mahkum edildi, 3 milyon dolarlık vergi cezası toplandı.
Başkanın özel sekreteri Orville Babcock’un yargılanması bir sonraki yıla kaldı. Başkan ondan kolay kolay vazgeçmek istemiyordu. Mahkeme karşısına çıkmasını engelleyemedi ama Babcock nasıl olduysa temize çıktı. Özel sekreterlik görevini bırakmak zorunda kaldı ama başkanlık süresi bitinceye kadar Ulysses E. Grant’a hizmet etmeyi sürdürdü.
ABD’de pekçok yolsuzluk skandalı patlamıştı ama viski çetesinin bir özelliği vardı. İçsavaştan muzaffer çıkan yeni seçkinler savaş alanlarında kurdukları ilişkileri sivil hayatta da pervasızca kullanmış, kendilerinde her şeye hak görmüşlerdi.