Etiket: diplomasi tarihi

  • Hatay’da Sürüncemeli Yıllar

    Hatay’da Sürüncemeli Yıllar


    ankara antlaşması sonrasında fransa ile ilişkilerin geliştirilmesi için barış ortamının doğması beklenmiş, lozan’dan bir buçuk yıl sonra paris’e büyükelçi olarak atanan cevat (ezine) bey 6 şubat’ta güven mektubunu sunmuştu. yüz yıl önce bu ay ankara’nın gündemine giren iskenderun sancağı meselesi, on dört yıl boyunca sürüncemede kalacak, 1939’da nihai sonuca ulaşılana kadar fransa ile türkiye arasında diplomatik bir sorun olacaktı.

    Savaş sonrası eski Osmanlı sınırları dışında ve Fransa’nın yetkisi altında kalan topraklarla iyi komşuluk ilişkileri kurmak ve Türkiye’nin çıkarlarını kollamak için harekete geçen Dışişleri Bakanlığı, Suriye’deki manda yönetimiyle görüşmekteydi. Sağ kolunu Çanakkale’de kaybeden Fransa Yüksek Komiseri General Henri Joseph Étienne Gouraud, Dürzi isyanıyla uğraşırken sol elini dostluğa uzatacak mıydı? Paris ile Ankara’nın güney sınırını diplomasiyle çözmesi için gereken koşullar henüz oluşmamıştı. Fransa hem dost hem düşmandı.

    Tam_Bir_Asir_Once_1
    5 Temmuz 1939 günü Hatay’ın ilhakı sonrasında kente giren Albay Şükrü Kanatlı.

    1921’de Kilikya’daki savaşın sonlanması ve Mudanya Mütarekesi sürecinde Mustafa Kemal Paşa’nın güvenini kazanan Fransa’nın gayriresmî temsilcisi Henry Franklin-Bouillon, bu kez Milletler Cemiyeti’nin Fransa mandasına emanet ettiği Suriye sınırı üzerine müzakere ediyordu. Sınır meselesini bir anlaşmayla çözme çabası, İskenderun Sancağı’nın gelecekte yaşayacağı sorunların da başlangıcı oldu.

    Ankara Antlaşması’nın beşinci başlığında İskenderun bölgesi için özel bir idari rejim kurulması hükmüne yer verilmişti. Bölgedeki Türklerin kendi kültürlerini yaşayabilmesi için her imkânın sunulacağı, Türkçenin de resmî dil olacağı not edilmişti. Geçen üç yıl boyunca bu konuda bir ilerleme sağlanamamış olması, başlı başına yeni bir sorun yaratıyordu.

    Manda yönetiminin başlangıcından beri bölgedeki Araplarla Türkler bloklaşmış, Fransız yönetiminin hakemliğine duyulan güven zedelenmişti. Ne var ki bu iki kesimde de fikir birliği yoktu. Türkiye’ye katılma yanlısı Türklerle bağımsız sancak isteyenler ayrışıyordu. Araplar da ikilemdeydi. Kimi mandanın sürmesini kimi bağımsız bir Suriye Cumhuriyeti’nin parçası olmayı hayal ediyordu.

    Tam_Bir_Asir_Once_2
    İskenderun’da Arap protestosu.

    “Kişisel Mesele”nin Kökenleri
    Mustafa Kemal Paşa 1923’ün Mart ayında yaptığı yurt gezisinde Çukurova kavşağındaki Yenice’ye uğradığında halk tarafından karşılanmıştı. Beraberindeki Adana Mebusu Damar Zamir (Arıkoğlu), o güne dair izlenimlerini şöyle aktarmıştı: “Kalabalık, istasyon ve yolu doldurmuştu. O sevinci tasvir etmek kolay değil. Gözyaşları dökenler gördüm. Paşanın ayağını bastığı toprağı öpmek için kendini yere atanlar vardı. O müthiş kalabalığın candan sevgisinin cazibesine kapılan Mustafa Kemal, Latife Hanım’la yan yana, bizler de arkalarında yürüyerek ilerledik. (…) Baraja giden yol kavşağına vardığımızda, solumuzda siyah giyinmiş bir grup ellerinde siyah bayraklar tutuyordu. Başlarında Mursaloğlu Tayfur [Sökmen] duruyordu. Acı ve feryatla paşayı selamladılar. Bazıları ağlıyordu. Paşa durakladı. Tamamı Hatay’dan gelmişti. On beş yaşlarında, baştan aşağı siyahlar içinde bir kız ağlayarak Hatay’ın anavatandan ayrı kalmasını, Fransızların zulüm ve işkencesi altındaki beş yüz bin Türk’ün cehennem azabı yaşadığını anlattı ve ‘Ne olur paşam bizleri de kurtar. Bu zalim Fransızların esaretinde bırakma. Sana yalvarırım, bütün Hataylılar yalvarıyor; bizi de hürriyete, anavatana kavuştur.’ dedi. Bizim gözyaşlarımız da onunkilere katıldı. Paşa önümde olduğu için gözlerini göremedim fakat Latife Hanım da ağlıyordu. Paşa tatlı ve gür sesiyle, ‘Türk milleti asla mahkûm ve esir kalamaz. Rahat olun.’ dedi.”

    Bu olayın üzerinden iki yıl geçmiş ama çözüme yönelik adım atılamamıştı. Türk muhacirler Adana’da eylemler yapıyor, yerel basın aralıksız kampanya yürütüyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın 1925 başında Dörtyol’daki sınır karakoluna yaptığı ziyaret, bir ölçüde Fransızların dikkatini çekmiş, gerilim bir süreliğine de olsa azalmıştı.


    “on beş yaşlarında, baştan aşağı siyahlar içinde bir kız ağlayarak hatay’ın anavatandan ayrı kalmasını, fransızların zulüm ve işkencesi altındaki beş yüz bin türk’ün cehennem azabı yaşadığını anlattı ve ‘ne olur paşam bizleri de kurtar. bu zalim fransızların esaretinde bırakma. sana yalvarırım, bütün hataylılar yalvarıyor; bizi de hürriyete, anavatana kavuştur.’ dedi. paşa tatlı ve gür sesiyle, ‘türk milleti asla mahkûm ve esir kalamaz. rahat olun.’ dedi.”

    Uluslararası Hukuk ve Diplomasi Altyapısı Kuruluyor
    Günümüzden tam bir asır önce Ali Fethi (Okyar) Bey, yeni büyükelçi olarak Paris’e atandı. Muhatap Fransa’ydı ve ilişkiler çok boyutluydu. Ankara’daki çabaların temelinde yeni rejimi tutundurmak ve uluslararası tanınırlığını sağlamak yatıyordu. Yenice’de Mursaloğlu Tayfur ve Hataylılara verilen sözün tutulabilmesi buna bağlıydı.

    Tam_Bir_Asir_Once_3.1
    Ankara’da inşaatı tamamlanan ilk büyükelçilik binası olan Almanya Sefarethanesi.
    Tam_Bir_Asir_Once_3
    Ankara’da Ziraat Bankası inşaatı, 1925.

    Hükümet farklı ülkelerin temsilcilikleri olarak kullanılması için sefarethaneler inşa etmeye başlamış, Ankara’nın tam anlamıyla başkent kimliği kazanması için çalışıyordu. Cumhurbaşkanı ilk tamamlanan bina olan Almanya Büyükelçiliği’ni bizzat teftiş etmiş, tüm ayrıntılarıyla ilgilenmişti. Yeni TBMM binası ve görkemli bir Ziraat Bankası inşa ediliyor, başkentte Avrupai ölçütlerde bir bayındırlık hamlesine girişiliyordu.

    Yüz yıl önceki nisan ayının gelişmelerinden biri de Fransa’nın Albert Sarraut’yu büyükelçi olarak Ankara’ya atamasıydı. Yirmi üç yıl milletvekilliği, dört kez sömürge bakanlığı deneyimi olan Sarraut, bu görev önerildiğinde Pierre Loti ve Claude Farrère’in romanlarına konu olan bir ülkeyi keşfetme arzusu ve yaratıcısını tanıma isteğiyle kabul ettiğini söyleyecekti.

    Avrupa’da artık “Yeni Türkiye” olarak adlandırılan Ankara’daki gelişmeler Amerikalıları da ilgilendiriyor, Merian C. Cooper ve Ernest Schoedsack tarafından çekilen ilk etnografik belgesel filmlerden biri olan Grass: A Nation’s Battle for Life (Otluk: Bir Ulusun Yaşam Savaşı) gösterime giriyordu.

    Tam_Bir_Asir_Once_4
    General Gouraud ve subayları Halep’te, Fedan Şeyhi Mücim bin Muhaid’in madalya töreninde.
    Tam_Bir_Asir_Once_5
    Antakya Lisesi öğrencilerinin protesto gösterisi.

    İskenderun Sancağı’nda Çözümsüzlük
    General Gouraud göreve geldiğinden beri Hatay, İskenderun ve Kırıkhan’ın kazalarını kontrol altında tutuyor, İskenderun Sancağı’nı Halep merkezli otonom bir bölge hâline getirmeye çalışıyordu. İskenderun’da sancağın bütçesini yürütmekten sorumlu idari konsey kurulmuş, her kazada istihbarat memurları görevlendirilmişti. Konsey manda yönetimi denetiminde bir yerel yönetim gibi çalışıyordu.

    Suriye’nin genelinde manda yönetimine karşı isyana bu sancaktaki Arap-Türk çatışması da eklenince Gouraud’nun işi daha da zorlaştı. Türk ve Arap gençlerin zorunlu olarak bir araya geldiği, Antakya Sultanisi’ndeki öğrenci çatışmaları okuldan taşıyor, iki tarafın gençleri mahalle güvenliğini sağlamak için örgütlenip geceleri nöbet tutuyordu.

    Manda yönetimi, okulu lise olarak düzenleyip Arapça ve Türkçe ikili öğretim düzenine geçerek çatışmayı dindirmek istedi ve programa Fransızca verilen ortak yurttaşlık bilgisi derslerini ekledi. Ne var ki üzerlerinde oluşan Fransız tahakkümünden iki blok da şikâyetçiydi. Konu Halep’teki yıllık manda yönetimi mebuslar toplantısında ele alındı. Antakya mebuslarının verdiği önergeyle okulun Türk ve Arap lisesi olarak ikiye ayrılması teklif edildi. Teklif hemen kabul edildi ve 166 öğrenci iki ayrı kısımda eğitime devam etti. Bu ayrım da sorunu çözmeyince birçok öğrenci okulu bıraktı. Hatay’ın ileri gelenleri bunun üzerine Türk öğrencileri anavatanda okutma girişiminde bulundu. Millî Eğitim Bakanlığı, Antakya Lisesi’nden gelen öğrencilerin hangi sınıftan olursa olsun tüm okullara kabul edilmesi talimatı verdi ve çoğunlukla en yakın merkezler olan Adana ve Gaziantep liselerine gönderildiler.

    Manda yönetimi son olarak Halep ve Şam’ı tek devlet durumuna getirdi. İskenderun Sancağı’yla ilgili olarak da mevcut rejim korunmakla beraber bölgeyi Suriye Devleti’ne bağlayan bir kararname yayımlandı. Böylece sancağın siyasi statüsünün kısa vadede çözüme kavuşma olasılığı da ortadan kalktı. Fransa sanki İngiltere’nin Şeyh Sait İsyanı’yla Musul konusunda edindiği kazanıma benzer bir avantaj elde etme niyetindeydi.

    Sonuçta bir yıl önce Yenice’de Mustafa Kemal Paşa’ya yakaranların çektiği çile devam ediyordu. İskenderun Sancağı’nda yaşayan Türkler gözlerini anavatana dikmiş, Ankara’dan iyi bir haber gelmesini bekliyordu. Görüşmeler basından takip ediliyor, en küçük haber bile umut ışığı olarak görülüyordu.

    Tam_Bir_Asir_Once_6
    Hatay Devleti bağımsızlığını kutluyor, 1937.
    Tam_Bir_Asir_Once_6.1
    27 Ocak 1937 tarihli Kurun’da Hatay’ın bağımsızlığa kavuşma haberi.

    1925’teki bu durumun giderek normalleşmesi beklenirken izleyen yıllarda Suriye Cumhuriyeti kuruldu ve iş daha da içinden çıkılmaz oldu. Şam yönetimi İskenderun Sancağı’nda Türklüğe dair bütün izlerin yasaklanması için manda yönetimine baskı yapmaya başladı. Türkiye’den okullara gönderilen ders kitaplarının toplanıp Atatürk resimlerinden arındırılması gibi vakalar yaşandı.

    1933’te Cumhuriyet’in onuncu yılı kutlamalarına sancaktaki Türkler de katıldı. Hatay’dan Ankara’ya kutlama telgrafları çekilip Cumhuriyet Bayramı kutlandı. Ertesi yıl Sancak Yüksek Komiseri Durieux, sınır sorunlarıyla ilgili olarak bir Türk heyetini Antakya’ya davet etti. Bunu haber alan sancak Türkleri, Mustafa Kemal Paşa şerefine şenlik düzenleyip Arap düşmanlığına karşı Türkiye’ye katılma taleplerini seslendirdi.

    Manda yönetiminin Arapları memnun etmek için aldığı her karar, yeni çatışmalara yol açmaya devam etti. Sonuçta yüz yıl önce patlak veren sorun, Atatürk’ün son yıllarındaki iradesiyle önce bağımsızlık statüsünü getirdi, günümüzden 86 yıl önce de Hatay’ın ilhakıyla çözümlendi. #

    KAYNAKÇA
    Arıkoğlu, Damar Zamir, Hatıralarım, Tan, 1961.
    “Atatürk’ün Büyükelçiliği Ziyareti”, https://tuerkei.diplo.de/tr
    Gentizon, M.P., “Le réveil de l’Orient Angora”, L’Illustration, 25 Aralık 1926.
    Çalışlar, İzzeddin, Cumhuriyete Doğru 52 Hafta, Remzi Kitabevi, 2023.
    Karakoç, Ercan, “Atatürk’ün Hatay Davası”, Bilig, sayı 50, 2009.
    Khoury, Basile, “Le processus d’annexion du Sandjak d’Alexandrette”, ifpo.hypotheses.org 4 Temmuz 2013.
    Miller, Joyce Laverty, “The Syrian Revolt of 1925”, International Journal of Middle East Studies Vol. 8, No. 4, Cambridge University Press, Ekim 1977.
    Yamaç, Müzehher, “Atatürk Döneminin Son Kazanımı İskenderun Sancağı-Hatay”, Akademik Bakış, cilt 17, sayı 33, Kış 2023.
    Yavuz, Bige, “Fransız Gözüyle Atatürk Devrimi Üzerine Genel Değerlendirmeler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cilt 19, sayı 56, 2003.
    Yerasimos, Stefanos, “Le sandjak d’Alexandrette: formation et intégration d’un territoire”, Revue de l’Occident musulman et de la Méditerranée, sayı 48-49, 1988.
  • Zümrüt Hançer

    Zümrüt Hançer


    tarih boyunca, diplomatik ilişkilerde sembolik hediyeler büyük bir yere sahip olmuştur. bu hediyeler bazen ülkeler arasındaki dostluğu pekiştirmek, iş birliğini artırmak bazen de üstünlük kurma arzusunu göstermek amacıyla sunulmuştur. ancak bazı durumlarda ise bu hediyeler tarihin akışını değiştirebilecek olayların da fitilini ateşlemiştir. zümrüt hançer, sultan ı. mahmud ile nadir şah arasında yaşanan ve tarihe damgasını vuran böyle bir diplomatik hikâyenin öznesidir.

    Zümrüt_Hancer_3) FlzViG6WYAA46tI kopya
    Sultan I. Mahmud’un Nadir Şah’a hediye edilmek üzere yaptırdığı ancak Şah’ın ani ölümü üzerine saray hazinesine kalan Zümrüt (Topkapı) Hançer.

    Bir Hükümdar Gider
    Lale Devri’nin kandili, Patrona Halil’in hamam suyuyla sönüp de III. Ahmed iki oğluyla Saray-ı Hümâyûn’daki dairesinde zorunlu istirahate çekilince yeğeni Şehzade Mahmud, Osmanlı tahtına buyur edildi ve yeni hükümdarın 24 senelik saltanatı da böylece başladı (1 Ekim 1730). 

    Sultan I. Mahmud, İstanbul sarayında saltanat yoluna çıkarken yüzyıllarca birbirlerinin bileğini bir türlü arzularınca bükememiş olan Safevîler hattında da kılıç sesleri yükseldi. Horasan emirlerinden ve Afşar Türkmenlerinden Nadir Şah’ın Patrona Halil İsyanı’nı fırsat bilerek pek çok yeri Safevî mülküne dâhil etmesiyle iki imparatorluğun sınırı yeniden ateş hattına döndü.

    Karşı taarruzla mağlubiyet kuyusundan yeniden su içmeye mecbur olan Safevîler, Osmanlı ordularının Tebriz ve Herat’a girmesiyle barış antlaşması talebinde bulununca rahat bir nefes alındı, lakin bu antlaşmanın hem Sultan Mahmud’u hem de bu yolda fitili ateşleyen Nadir Şah’ı memnun etmemesi, İsfahan tahtında esecek sert rüzgârların da habercisi oldu (1732). 

    Bir Hanedan Gelir 
    Hâl böyle olunca siyaset silahına davranan Nadir, önce Şah II. Tahmasb’ı tahtından indirdi ve ardından da tahta henüz kundağa sarılı olan Veliaht Şehzade Abbas’ı bırakıverdi. Önce saltanat naibi ünvanını üzerine alan Nadir, bu kısmi iktidar gücüyle Osmanlı sınırına her an at sürmekten geri durmadı fakat Acem diyarının büyük şehirlerinde siyaset kazanı kaynayınca, 1735 senesine değin verdiği mücadeleler neticesinde Safevî topraklarını hem Osmanlı taarruzundan hem de Rus baskısından azat etti. 

    Zümrüt_Hancer_1) Sultan I. Mahmud (Silsilenâme-i Osmâniyye
    Sultan I. Mahmud, Silsilenâme-i Osmâniyye.
    Zümrüt_Hancer_2) Nadir Şah
    İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu Nadir Şah.

    Nadir, ortaya koyduğu bu zafer ve istikrar çemberini yeniden Safevî halkına emanet edebilmek için tertip ettiği büyük kurultayda, vazifesinin tamama erdiğini ve yeniden Horasan Emirliği’ne dönmek arzusunda olduğunu haber verdi. Gelin görün ki bu arzusu kabul görmeyerek tahtı devralması teklif edildi. Yüzyıllardır iki Türk imparatorluğu arasında parlayan kılıçların sık sık kınından çıkmasına neden olan “aşırı Şii anlayışının terk edilip ılımlı Caferi mezhebinin benimsenmesi”ni şart koştu. Bu şart kabul edilerek Safevî Hanedanı’na son verildi; İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu ve ilk hükümdarı olan Nadir, Şah ünvanıyla 8 Mart 1736 tarihinde Acem tahtına geçti.

    Bugüne Yadigâr Sınırlar 
    Nadir Şah’a göre eğer iki imparatorluk arasında bir çatışma kararlaştırılmış ise bunun nedeni dinî değil dünyevi olmalıydı. Bu sebeple de meseleleri anlamak için daha çok diplomasiye başvurulmalı ve netice beklenmeliydi. Elbette bütün bunlar saltanatın yeni ve derin siyasetinin bir parçasıydı. Buna mukabil Sultan Mahmud da bu yeni diplomasi hamlesini bütünüyle kabul etmek yahut görmezden gelmek şeklinde bir tavır almaksızın olup biteni temkinlice takip etmekte; gerçekleşen olumlu yahut olumsuz hamlelere misliyle karşılık vermeye gayret etmekteydi. 

    Bu yeni siyaset sayfasında elçiler de karşılıkların en mühimlerinden olarak iki saltanat arasında birbiri ardınca endam gösterdi. Nadir Şah’ın on bir senelik saltanatı içinde Devlet-i Nadiriyye’den Devlet-i Osmaniye’ye dokuz elçi gönderilirken buna yedi elçi ile karşılık verilmiş, son elçi teatisi 4 Eylül 1746 senesinde imzalanan II. Kasr-ı Şirin yahut diğer adıyla Kerden Antlaşması’nın delegelerce onaylanmasından sonra gerçekleşmiştir. Senelerdir devam eden savaşların neticesi yine 1639’da imza edilen Kasr-ı Şirin Antlaşması sınırlarına dönülmek olunca, bu amansız güreşin meydanları titreten yiğit pehlivanları da görünmez olmuştu. 

    Elçiye Emanet Bir Hazine
    Meydanları titreten yiğitler görünmez olurken, görünür olanların ihtişamı da onların esamisini okutmaz olmuştu. Şöyle ki Osmanlı delegeleri henüz İstanbul’a dönmeden Babıali’ye ulaşan müjdeler üzerine, Nadir Şah’ın huzuruna varmak için Rum Beylerbeyi payesiyle büyükelçi tayin edilen Kesriyeli Ahmed Paşa’nın ve yaklaşık bin kişilik maiyetinin yolculuğunun hazırlıkları da o anda başlamıştı. 

    Hediyelerin pek çoğu Enderûn-ı Hümâyûn Hazinesi’nden yani İç Hazine’den çıkarılmakla, bir kısmı satın alma ve sipariş usulü ile tedarik edildi. Böylece Nadir Şah tarafından gönderilen ve Hindistan ganimeti olan 500 kese üzerindeki birbirinden değerli hediyelere misliyle karşılık verilerek, 800 kesenin üzerindeki hediyeler birbiri ardınca sıraya dizildi. Hediye adedi 850 parçaya yaklaşmış, değerleri ise 50 kuruş ila 70.000 kuruş arasında değişmişti. Bu hediyelerin ne büyük bir hazine olduğunu tayin edebilmek adına Topkapı Sarayı’ndaki inşası 19.570 kuruşa mal olan III. Ahmed Kütüphanesi’ni terazinin bir kefesine koymak bile tek başına yeterlidir. 

    Değerli taşlarla bezenmiş, cevherlerle süslenmiş eşyalar arasında en kıymetli şey 70.000 kuruş değerinde bir raht takımıydı. Onu 60.000 kuruş değerinde bir kılıç; her biri 30.000’er kuruş değerinde sorguç, samur kürk, tirkeş; 25.000 kuruş değerinde altın kuşak takip etmekteydi. “Zümrüt Hançer” ise 20.000 kuruş değeriyle yedinci sırada yer alıyordu. Hançerin sahip olduğu iri zümrütleri ve işçiliği sebebiyle elçilik heyetini yüzyıllar sonra dahi dünya sahnesinde canlı tutacağını kim bilebilirdi ki?

    Zümrüt_Hancer_4) Hediyelerin Kayıtı Olduğu Defter
    Hediyelerin kayıtlı olduğu defter.
    Zümrüt_Hancer_5) Topkapi_Knife_04_1993

     Zümrüt-misal Dosttan Zümrüt Hediye
    “Güzel duaların gün yüzüne çıkardığı kıymetler, zevk verici övgülerin ışıldattığı inciler, ay ile birlikte gecenin karanlığını aydınlatan cevher, firuze gibi felekler tacıyla beraber nur ve safa incisini dip mahzenden çıkaran, zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi, huzura çıkılmak için İrem gibi az bulunur makam, felek mertebeli yüce hazret […] Gazi Sultan Mahmud Han!”

    1746 senesinde taraflarca arzu edilen sulh sağlanınca, Nadir Şah’ın seneler evvel gönderdiği bu mektup Sultan Mahmud’un aklına düşmüş olacak ki, “zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi”nden zümrütlü bir hançeri de hususi bir yadigâr olarak hazırlatmıştı. 

    “Şeritli güvez kadife zarflı, dîbâ keseli” mahfazası içinde takdime hazırlandığı haber verilen 35 santim uzunluğundaki hançerin üzerindeki üç büyük yüksek kaliteli ve kabaşon kesimli zümrüt, kabzasının yalnızca bir tarafında; dördüncü iri zümrüt, hançerin tepesinde yer alan İngiliz saatinin kapağında; beşinci ve diğerlerine göre daha küçük olan yuvarlak zümrüt ise hançerin uç kısmında yer almıştı. Altın zemine sahip hançerin üzerinde ayrıca bir büyük, on iki orta ve yüz yirmi dört küçük elmas ise hançerin ihtişamını daha da artırmıştı. Kının ortasında oluşturulan boşluk alanda ise devrin resim zevkini ortaya koyan sepet içindeki pek canlı meyve ve çiçek tasviri mînâ-kârî tarzda yapılmıştı. 

    Kime Niyet Kime Kısmet
    Mayıs 1747 tarihinde Bağdat’a ulaşan Ahmed Paşa, Bağdat ve Kasr-ı Şirin yoluyla Haziran 1747 tarihinde Sermil’e geldi, burada gerçekleşen elçi mübadelesinin ardından kendisi Hemedan’a, İran elçisi ise Bağdat’a doğru hareket etti. 


    “ahmed paşa, hemedan’a gelip nadir şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı.”

    Ahmed Paşa, Hemedan’a gelip Nadir Şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde Şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı. Gelin görün ki bu durum Ahmed Paşa’ya haber verilmeyerek kendisinin hareketine devam etmesine gayret gösterilirken, o esnada çoktan Osmanlı sınırını geçen hediyelere karşılık bu hediyelerin İran’da kalması arzu edilmişti. Fakat elçilik heyetinin bilhassa yemek konusunda sıkıntı çekmeye başlaması üzerine yapılan tahkikatta olup bitenlerin aslı işitildiğinden, Ahmed Paşa bir oyuna gelmemek adına Bağdat’a dönmeye karar vermişti. 

    Zümrüt_Hancer_FlzVid9XgAA0V63 kopya

    Maiyetindeki askerler sayesinde mümkün olan en hızlı şekilde sınırı geçerek yeniden Bağdat’a giren Ahmed Paşa’nın ilk işi Sultan’ın hediyelerini Bağdat Cephaneliği içine yerleştirerek üst düzey bir güvenlik tedbiri almak oldu. Lakin ikinci bir emre kadar orada beklemeye koyulan Ahmed Paşa’nın kısa süre sonra vefat etmesi, bu hikâyenin ümit edildiği şekilde tamamlanamayacak sonunun da onsuz yazılacağını aşikâr etti (Temmuz 1748). 

    Haziran 1747’de İran’a dâhil olmasına rağmen Haziran 1750’de hâlâ Bağdat Cephaneliği’nde bekleyen hediyelerin, gelişmelerin beklenilen biçimde gerçekleşmemesiyle yeniden İstanbul’a getirilmesi öngörülmüştü. Bu tarihte ne durumda olduklarını tespit için İstanbul’dan bir görevli gönderilerek Bağdat’ta bir heyet huzurunda tahkikatı yapıldı. Ancak yine de hediyelerin nakli için kesin karar Şubat 1752’de verildi.

    Sarayın Gözdeliğinden Dünyanın Sahnesine 
    Diğerleriyle beraber yeniden İstanbul’a dönen “Zümrüt Hançer”, o tarihten itibaren padişahların gözdesi olmayı başardı. Öyle ki diplomatik bir hediye olarak hazırlanmasına rağmen, daha sonra İran başta olmak üzere sair Doğu ve Batı memleketlerine gönderilen elçilik hediyelerinin hiçbirinin arasına dâhil edilmedi. Sarayda hususi eşyalar arasında muhafaza edilerek, gerektikçe ihtişam sergilemek için padişahlarca kullanıldı. Lakin hikâyesi yine de tamamlanmadı.

    Zümrüt_Hancer_6) Topkapı 1964 - Afiş

    İmparatorluk çağının kendi ihtişamı içinde yerini bulan, ardından Cumhuriyet devrinde kıymetli bir yadigâr olarak sergiye açılan hançerin, yönetmenliğini ve yapımcılığını Jules Dassin’in üstlendiği, dış mekân çekimlerinin tamamının İstanbul’da yapıldığı, dünya sinemalarında altı dilde yayınlanan 1964 yapımı Topkapı filminin doğrudan konusu olması, onu bir anda dünyanın gündemine ve 20. yüzyılın en meşhur mücevherleri arasına taşıdı. O tarihten sonra “Zümrüt Hançer”in adı dünya halkları nazarında “Topkapı Hançeri” olarak yeniden tescil edildi ve bu tanınırlık Topkapı Sarayı Koleksiyonu tarafından da kabul görerek hakkında pek çok yazı kaleme alındı.

    Topkapı Hançeri’nin maddi kıymetine gelince. Böyle eserlerin pahasını manevi ve tarihî değerleri itibarıyla biçmek mümkün değilse de bugünkü tahmini değerini ortaya koyabilmek adına 2003 senesinde Tokyo Metropolitan Art Museum’da gerçekleşen sergi için 50 milyon dolara sigortalandığını söylemenin bu konudaki merakları bir nebze olsun gidereceği kanaatindeyiz. #