İstanbul gibi büyük kentlerde yük ve eşya nakliyatı yüzyıllar boyunca kelimenin tam anlamıyla hamalların sırtındaydı. Özellikle sırt ve sırık hamallığı çok tehlikeliydi ve hamalların yüzlerce kiloluk yükün altında ezilip ölmesi kimseyi şaşırtmıyordu. 1937’de yasaklanan hamallık, 1950’lerde Demokrat Parti döneminde yeniden serbest bırakılacaktı.
Türk Dil Kurumu’nun 1930’larda hazırladığı sözlüklerde “sırık hammalı” şöyle tarif edilir: “Sırıkla ağır eşya nakleden hammallar hakkında kullanılır bir tabirdir. Büyük fıçı ve variller ağırlıklarına göre iki yahut dört hammalla nakledilir. İki hammalla naklolunanlar bir sırığa geçirilir, hammalın biri önde, öteki arkada olmak ve sırığın uçları omuza konmak suretiyle taşınır. Ağırlığının fazlalığı hasebiyle dört hammala taşınanlar ise çaprasvari iki sırıkla ve hammalların ikisi önde, diğer ikisi de arkada olduğu ve sırıkla uçları keza omuza alınmış bulunduğu halde nakledilir.”
Kurumun 1938 sonrasındaki sözlüklerinde “hammal” kelimesinin bir m’si kaybolur; “sırık hamalı” açıklamasındaki tüm cümleler -di-li geçmiş zaman ile değiştirilir ve son bir cümle eklenir: “Sırık hamallığı cumhuriyet devrinde menedilmiştir.”
Sırt hamallarının taşıdığı yükün ağırlığı kimi zaman 200 kiloyu geçiyordu.
Sırık hamallığının (ve sırt hamallığının) neden yasaklandığını daha iyi anlamak için, bu işin özellikle İstanbul’daki tarihine bir gözatmak gerekir. İstanbul gibi binlerce yıldır liman işleten bir şehirde, malların bir yerden bir yere taşınması her zaman bir sorun olmuştur. Şehir Osmanlı kontrolüne geçtiğinde, mevcut yük taşıma nizamı korunur. Her pazarın, her iskelenin bir “yiğitbaşı”sı olduğu gibi bir “hamalbaşı”sı da vardır. Başkente Anadolu’dan ve Rumeli’den gelenlerin ilk yaptığı işlerden biri hamallıktır.
Hamallığın, iskele hamallığı, sırık hamallığı, sırt/arka hamallığı, sepet hamallığı, beygir hamallığı ve gümrük hamallığı gibi alt kolları vardır. Bunların dışında pazardan alınanları ve aşırı sarhoş olanları (“küfelik”) evlerine taşıyan küfeciler ile hasta taşıyan sedyeciler de hamal sınıfından sayılır.
Hamallık türlerinden en tehlikelisi hiç kuşkusuz sırık hamallığıdır. Yükün bağlandığı dayanıklı ve esnek sırıkların yaylanması, hamalların üzerine binen ağırlığı giderek arttırır. Sırığın üzerindeki yükün kayması ise genellikle felaketle sonuçlanır; sayısız sırık hamalı bu nedenle ezilerek ölmüş veya sakat kalmıştır.
Osmanlı döneminde bu mesleğin de kendi odaları, loncaları; başkethüda, kethüda, kethüda vekili, bölükbaşı, ihtiyarlar ve hamallar şeklinde giden bir hiyerarşisi vardı. İstanbul’da yaşayan birinin kendine ait ağır yükleri taşıması yasaktı; herkes yükünü hamala taşıtmak durumundaydı. İzmir doğumlu İtalyan gazeteci Willy Sperco, Yüzyılın Başında İstanbul kitabında bu durumu şöyle anlatır: “Fakir olsanız bile, kendinize ait ağır bir bavulu sırtınızda taşıyamazdınız. Ailenizin yardımıyla eşyanızı bir arabaya yükleyemezdiniz. Bu hakka yalnızca mahallenin hamalları sahipti ve nakliye ücretlerini de kendileri saptardı. Hamalların başkanı gelir, eşyanızı incelerdi.”
Sırık hamallığı en tehlikeli hamallık türlerinden biriydi. 1898’de gümrükte çalışan sırık hamalları (üstte) ve 1930’ların başlarında İstanbul sokaklarında fıçı taşıyan sırık hamalları. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Hamallar, aynı zamanda Yeniçeri Ocağı’nın da defterlerine kayıtlı oldukları için 1826’da Ocak ortadan kaldırılınca İstanbul bir süre hamalsız kaldı. Bu boşluğu yüzyılın sonlarına kadar Ermeni hamallar doldurdu. 26 Ağustos 1896’da hamal kılığına giren Ermeni Taşnaktsutyun militanlarının Osmanlı Bankası genel müdürlük binasını silah ve bombalarla basmasından sonra çıkan olaylarda çok sayıda Ermeni hamal öldürüldü ve mesleğe Kürt hamallar hakim oldu.
2. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’de, Avusturya ve Bulgaristan mallarını boykot eylemlerinde hamalların büyük rol oynaması; Selanik, İzmir ve İstanbul limanlarındaki grevler; 1909’da İttihat ve Terakki hükümetinin hamal loncasını ve gümrük hamallığı kethüdalığını kaldırmasıyla sonuçlandı.
Bu tarihe kadar hamallar, taşıdıkları yükten kazandıkları paranın bir kısmını haraç olarak loncaya verir; bir kaza ya da hastalık durumunda masraflar bu haraçlarla oluşturulan sandıktan karşılanırdı. Loncalarının kapatılması, hamalları sahipsiz bıraktı. 1910’larda ve cumhuriyetin ilk yıllarında, aşırı yükün altında ezilerek ölen hamallarla ilgili gazete haberlerine sıklıkla rastlanır.
1935’te gazetelerde hamallarla ilgili hararetli bir tartışma başlar. Bir grup, İstanbul’daki 4 bin hamalın insanlıkdışı koşullarda çalıştığına dikkati çekip sırt ve sırık hamallığının yasaklanmasını ya da hiç değilse taşınan yüklere sınırlama getirilmesini isterken; karşı grup ise şehrin engebeli, asfaltsız, taşlı yollarının yük taşıyacak motorlu araçlar için uygun ve yeterli olmadığını, İstanbul’daki ticaretin hamallığa muhtaç olduğunu savunur. Hamallığın zorluklarına dikkati çeken gazeteci Asım Us, Akşam gazetesindeki köşesinde şunları yazar:
“Bir adam bir silah ile öldürülürse bunun adı cinayettir. Herkes isyan eder. Halbuki İstanbul’da hamal denilen binlerce adam 100, 150 kiloluk ağır yükler altında her gün inleyerek tedricî surette ölüme gidiyorlar. Buna ses çıkaran yoktur. Sırt hamallığı hiç olmazsa makul şekle konmalı. Mesela 50 kilodan fazla bir adama yüklenemez diye.”
İstanbul’daki gümrüklerde çalışan Kürt hamallar 2. Meşrutiyet’in ilanının 10 Temmuz 1913’teki 5. yıldönümü kutlamalarında. Hamalların başı, o tarihte 136 yaşında olan Zaro Ağa (ortada), 1934’te 157 yaşında öldü ve Türkiye’nin en uzun yaşayan insanı oldu.
1935 Nisan’ında hamalların taşıyacağı yük İstanbul’da 50 kilogramla sınırlanır ama, hız kesmeden gelmeye devam eden ölüm haberlerine bakılırsa bunu pek umursayan olmamıştır. Başkent Ankara’da ise daha radikal bir karar alınır ve yılın sonunda sırt ve sırık hamallığı yasaklanır. Kararı alkışlayanlardan Falih Rıfkı Atay, Ulus gazetesindeki köşesinde şöyle yazar: “Ankaramız bu manzaradan kurtulmuştur. Hamallar küçük yükleri elde ve ağırlarını arabada taşımaktadırlar. Diğer şehirlerimizin niçin beklediklerini sorabilir miyiz? Acaba bize araba tekerleklerine elverişli düz yollar olmadığını mı söyleyecekler? Böyle bir iddia meşhur özür ve suç fıkrasını hatıra getirebilir. Daha kısasını söyleyeyim: İki büklüm cumhuriyet vatandaşı olamaz! Sırt ve sırık hamallarının ıstırabını seyretmeye daha uzun müddet tahammül etmek istemiyoruz!” 1936’da sırt ve sırık hamallığının tüm yurtta kaldırılması için ilk ciddi adım atılır ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya 4 Nisan 1936’da belediyelere bir genelge gönderip hamallığın kaldırılması için gerekli çalışmalara başlanması talimatı verir: “Ağır yükler altında iki büklüm ezilerek geçen hamalların vaziyeti, vatandaşlık gurur ve şefkatini zedeleyen bir manzaradır. Eşya nakliyatı hayvanlara veya makinelere havale edilmelidir. Yalnız yapılacak müdahaleler nakliyat işini sekteye uğratmamalıdır. İdareci reislerle belediyeciler ve ticaret odaları gibi alakadar teşkilat mensupları biraraya gelerek şehrin bütün nakliyat işlerini, mahalli şartları tetkik ederek gözden geçirmeli. Yapılacak ıslahat, bir plan dahilinde ve kademe kademe gerçekleştirilmelidir.”
İçişleri Bakanı’nın genelgesi hamallığın kaldırılmasına ilişkin hazırlıkları hızlandırır belki ama, ölümleri azaltma yönünde bir etki oluşturmaz. Nitekim ilk genelgeden 10 ay sonra Bakanlık belediyelere bir genelge daha göndererek bu defa sırt ve sırık hamallığının tamamen yasaklanmasını ister. Cumhuriyet gazetesi bu gelişmeyi 19 Şubat 1937’de şöyle duyurur: “Geçen gün Karaköy’de bir hamalın arkasındaki ağır yükle düşüp beyni patlayarak ölmesi üzerine, Dahiliye Vekaleti yeni bir tamimle sırt hamallığının men’ini istedi. Vekaletin isteği pek isabetlidir. Bu şekil yük taşıma hem halk hem de bizzat hamallar için tehlikelidir.”
Limanda bekleyen küfe hamalı çocuklar. İstanbul, 1920.
Yasal düzenleme yapılmadığı için bu genelge de etkili olmaz. Nihayet 1937 Ağustos’unda yeni yasa hazırlanır. Buna göre sırt ve sırık hamallığı bazı bölgelerde 1 Ekim 1937’den, ticaretin hareketli olduğu bazı bölgelerde ise 1 Kasım 1937’den itibaren yasaklanmıştır.
1950’de Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesinden sonra işler yeniden değişir. DP, dönemin kimi aydınlarının “Atatürk devrimlerine karşı bir tutum” olarak yorumladığı bir karar alarak hamallığı serbest bırakır!
Başta sırt ve sırık hamallığı olmak üzere Osmanlı döneminden miras kalan geleneksel hamallığın ortadan kalkması için, bu mesleği ikame edecek teknolojileri beklemek gerekecektir. Zaman içinde karayollarının gelişmesi ve motorlu taşıt sayısının artmasıyla nakliyat kolaylaşır; buna forklift gibi yük taşımada kullanılan iş makinelerinin hayatımıza girmesi de eklenince geleneksel hamallık tarihe karışır.
1935’TE İSTANBUL’DA BİR TRAJEDİ
Bir hamalın feci ölümü ve Nâzım Hikmet’in tepkisi
Bir sırt hamalının İstanbul Bahçekapı’daki feci ölümü, Cumhuriyet gazetesinin 12 Haziran 1935 tarihli haberinde şöyle aktarılır: “Çiçekpazarı hamallarından Pütürgeli Mehmet oğlu Hasan 200 kilo ağırlığında bir yük alarak Bahçekapı’ya doğru yürümeye başlamıştır. Fakat Hasan Ecza Deposu’nun biraz ilerisinde şoför Niyazi’nin 1821 sayılı otomobili kendisine çarpmış ve hamal beyin üstü, yükü ile beraber düşmüş ve hemen ölmüştür.”
Nâzım Hikmet, 14 Haziran 1935’te Tan gazetesinde Orhan Selim takma ismiyle yazdığı “İşin İçyüzü” başlıklı yazısını hamal Hasan’ın ölümüne ayırır:
“I
Otomobilde genç bir kadınla bir erkek var. Kadının dizlerinde paketler duruyor, erkeğin dizlerinde paketler.
II
Bir hamal gidiyor. Sırtında 250 kiloluk bir yük. Yarı belinden aşağı eğilmiş. Baltayla ortasından kırılmış kocaman bir ağaç gibi.
III
Bir ecza deposu. Balıkyağı şişeleri, tıraş sabunları, arpa, mercimek unları, fitil kutuları, zeytinyağı tenekeleri. Alışveriş. Depoya girip çıkan.
IV
Gazetelere bakılırsa, otomobildeki gençler bir eğlentiye gidiyorlar. Ecza deposunun yanındaki dükkandan, belki de ecza deposundan bir şeyler almak istiyorlar. Şoföre ‘Şuraya’ diyorlar, şoför oraya doğru giderken sırtında 250 kilo yük taşıyan hamalla çarpışıyor. Bu belki ufacık bir sarsıntıyla geçecek bir çarpışmadır. Fakat 250 kilo, kambur, kemikleri çıkmış bir sırtta tek durur mu? 250 kilo yıkılıyor hamalın kafasına, hamal ölüveriyor.
Pütürgeli hamal Hasan’ın ölüm haberi. 12 Haziran 1935, Cumhuriyet.
V
1. Otomobildekiler belki şoförün hamalı öldürmediğini söyleyecek biricik şahitlerdi, fakat geç kalmamak her şeyden üstündür. Hemen inip otomobilden kayboluyorlar.
2. Hamal ya ölmüş ya ölmemiştir. Daha belli değil. Onu kaldırıyorlar, ecza deposuna, Hasan Ecza Deposu’na sokmak istiyorlar, depodakiler kafasından kan sızan, müşteriye benzemeyen yaralı adamı içeri almıyorlar.
3. Kaldırımda ölenin arkadaşları diyorlar ki: ‘Cebinden 292 kuruş çıktı. Halbuki o beş lira biriktirip evdekilere göndermek istiyordu. Muradına eremeden öldü adamcağız.’
VI
Bütün bu numaralı yazıları yazmaktan kastım şu:
A. Belediyece 50 kilodan fazla yük taşımak yasak edildiği halde bu adamcağıza 250 kiloyu kim yükledi? Bunun hesabı sorulacak mı?
B. Otomobildeki iki yolcu kazanın aslını gördüklerine göre, en küçük bir insanca hareketten niçin sakınıyorlar?
C. Hasan Ecza Deposu kanunen yaralıyı içeri almaya borçlu değildir. Ancak, eğer gazetelerin yazdıkları doğruysa, böyle bir ödevi yapmaya vicdanen borçlu değil miydi?”
UNESCO 2011’de aldığı bir kararla 19 Şubat’ı Dünya Radyo Günü ilan etti. 20. yüzyılın en büyük buluşlarından olan radyo, günümüzde kullanılan birçok medya alanına teknolojisine öncülük etti. “Kulaklar”ın dünyaya egemen olduğu zamanlar geride kaldı ama, radyonun takipçileri yeni teknolojiler sayesinde her şeyi “duymaya” devam ediyor.
İnsanlık tarihinin en önemli buluşlarından olan radyo… Mucidi konusunda fikir ayrılıkları olsa da, Nobel ödüllü İtalyan elektrik mühendisi Guglielmo Marconi, uzun mesafeli radyo iletişiminin kurucusu sayılıyor.
19. yüzyılın sonlarında biliminsanları “kablosuz telgraf” için büyük çaba gösteriyordu. İlk telsiz sistemleri ve elektronik dalgalarla ses aktarma, öncelikle denizcilerin ve askerlerin ilgisini çekti doğal olarak. 20. yüzyılın hemen başlarında ise radyo alıcıları geliştirilmeye başlandı. Böylelikle radyo, bir kitle iletişim aracına dönüştü.
Genç Türkiye Cumhuriyeti de bu gelişmeye ilgisiz kalmadı. Aslında daha cumhuriyetten önce radyo ile tanışılmış; işgal güçleri Anadolu’yu terkederken Fransızlar Türkler’e bir telsiz-telefon bırakmıştı. Bu telsiz-telefon aracılığıyla, eğitimci Rüştü Uzel (1891-1965) liderliğinde bir öğrenci grubu İstanbul’da radyo yayını yapmak için çalışmaya başladı. 19 Mart 1923’te ilk deneme yayını Öğretmen Okulu’nda davetlilere yapıldı.
İlk yayınların yapıldığı Sirkeci’deki Büyük Postane’nin üst katında Mûsiki Cemiyeti saz heyeti icra sırasında (Fotoğraflar: Cengiz Kahraman arşivi).
Cumhuriyetin ilk yılında çıkan (21 Şubat 1924) kanunla, telsiz ve telefonla haberleşme yetkisi Posta Telgraf ve Telefon Müdüriyeti Umumiyesi’ne (PTT) verildi. 1 yıl sonra ise Radyo Tesisleri Kanunu çıkarıldı. Bu yasa ile ülke çapında telsiz şebekeleri kurulması öngörüldü ve ihale Fransız şirketi TSF’ye verildi. Şirketin Ankara ve İstanbul’da yaptığı vericiler 20-250 kW arasındaydı ve ülkenin Berlin’den Moskova’ya, Tahran’dan Londra’ya kadar dış dünya ile bağlantısını sağlıyordu. Bu antenler, birtakım eklentilerle radyo yayıncılığına da uygun hâle getiriliyordu.
Bu süreçte Mustafa Kemal’in inisiyatifi önemlidir. Yapılan bir radyo alıcısı Orman Çiftliği’ne götürülür. İstasyonlar aranırken, Sovyet radyosunun Rusça anonsu duyulur. Bir süre yayını dinleyen Mustafa Kemal “bakın propaganda yapıyorlar” der ve radyonun önemini vurgular. Bunun üzerine yeni bir radyo istasyonunun kurulması için çalışmalar başlatılır (Hale Yaylalı, “1927’den çokpartili döneme kadar Türkiye’de radyo yayıncılığı”, İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi). İlk resmî radyo yayını 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da başlar. O yıllardaki anons şöyledir: “Alo, alo, muhterem samiin (dinleyiciler). Burası İstanbul Telsiz Telefonu… Bugünkü tecrübe neşriyatımıza başlıyoruz…” Bu anons Fransızca olarak da tekrarlanır.
Radyo, alıcıların yaygınlaşmasıyla halkın temel iletişim aracı olur: Müzik yayınları, radyo tiyatroları, haberler, öğretici programlar…
Radyo bir dönemin en önemli haber ve eğlence kaynağıydı.
Radyo, Demokrat Parti döneminde iktidarın en önemli propaganda ve muhalefeti sindirme aracına dönüşür. Sonraki yıllarda ise darbeciler tarafından da çok sevilecek; 10’ar yıl arayla yapılan 3 askerî darbede de (27 Mayıs’taki darbenin bildirisi Albay Alpaslan Türkeş tarafından radyodan duyurulmuştu) ilk ele geçirilecek hedefler radyo binaları olacaktı.
Adı haksız yere 12 Eylül 1980 darbesi ile anılan ünlü sanatçı Hasan Mutlucan’ın okuduğu kahramanlık türkülerini, tüm Türkiye aslında 1974’teki Kıbrıs Savaşı ile radyodan duyacaktı. Savaş haberlerinin arasında Mutlucan’ın davudi sesinden “yine de şahlanıyor” türküsü yayımlanacak; Kıbrıs’tan gelecek haberleri merak eden halk radyoya büyük ilgi gösterecek ve ve radyo satışlarında patlama olacaktı.
Radyonun tahtı, 80’lerde televizyon ile sarsılmaya başladı. Artık televizyon olmayan ev yok gibiydi ve haberler de buradan izlenmeye başlanmıştı. Önce diziler, sonra futbol karşılaşmaları derken, “dinleme”nin yerini “izleme” alacak ve büyük radyolar önce ikinci plana, oradan eskicilere atılacaktı.
Radyo buna rağmen 1990’dan itibaren ikinci altın çağını yaşamaya başladı. Turgut Özal’ın 1980’den sonra uyguladığı liberal politikalar ve dünyada yaşanan teknolojik gelişmeler, özel yayıncılığın önünü açmıştı. 1990’dan itibaren onlarca özel radyo kuruldu. Bu, müzik piyasasının da inanılmaz ölçüde büyümesine neden olacak; devletin katı denetiminden kurtulan radyolar yüzlerce genç müzisyenin sesini duyurduğu “yeni kanallar” olacaktı.
21. yüzyılda ise dijital dönüşümle birlikte bambaşka bir boyuta ulaşıldı. Akıllı cep telefonları, bluetooth, internet derken; sohbet odaları, podcast’lerden oluşan muazzam bir medya mecrasına tanıklık edilecekti. Radyo gününüz kutlu olsun.
Geçen ayın en çok konuşulan konularından biri, Ankaragücü-Rize maçından sonra Ankaragücü Başkanı Faruk Koca’nın hakem Halil Umut Meler’i yumruklaması ve tekmelemesiydi. Türkiye’nin en üst seviye futbol liginde bir kulüp başkanının sahaya inip hakem dövmesi bir ilkti ama, hakemlerin saldırıya uğradığı ilk hadise bu değildi.
Günümüzün futbol hakemlerinin eski hakemlere göre daha az baskı altında olduğu futbol dünyasında kabul görmüş bir gerçektir. Herşeyden önce, bugünkü hakemlerin “takdir yetkisi”ni eski meslektaşları kadar kullanmalarına ihtiyaç yoktur; çünkü ofsayttan faule kadar futbolun birçok temel kuralı aradan geçen zaman içinde ayrıntılandırılmış, birçok olasılık gözönünde bulundurularak hakemin hangi durumda nasıl karar vermesi gerektiği daha net bir şekilde tespit edilmiştir.
Bir dönem hakemlerin en büyük korkusu, maçın sonucuna etki edecek hatalı bir karar vermek ve bariz bir hadiseyi gözden kaçırmaktı. Bugün ise “Video Yardımcı Hakem” uygulaması sayesinde maçı ekran başında izleyen yardımcı hakem, orta hakemin maçın gidişatını etkileyecek bir hatasını görürse düzeltmesi için hemen uyarı yapıyor.
Futbol kurallarının yakın takibi ve bu tür takviyeler birçok ülkede hakemlerle ilgili tartışmaları azalttı ama Türkiye bu ülkelerden biri olamadı. Hakemlerin hedef tahtasına konulması ve zaman zaman saldırıya uğraması ne yazık ki bizde eski bir “gelenek”. Bunun son örneği, 11 Aralık 2023’te, Süper Lig’in 15. haftasında MKE Ankaragücü ile Çaykur Rizespor arasındaki maçtan sonra hakem Halil Umut Meler’in uğradığı saldırıda yaşandı. Ankaragücü Başkanı Faruk Koca’nın bizzat başlattığı saldırıyı birçok medya kuruluşu “utanç verici” olarak tanımlarken, kimileri bunun bir ilk olduğunu yazıyordu. Türkiye’nin en üst seviye futbol liginde bir kulüp başkanının sahaya inip hakem dövmesi bir ilkti gerçi ama, hakemlerin saldırıya uğradığı ilk hadise tabii bu değildi.
11 Aralık’ta Ankara’daki Ankaragücü-Rize maçından sonra Ankaragücü Başkanı Faruk Koca ve yanındaki iki kişi hakem Halil Umut Meler’e saldırarak Türk futbol tarihinin utanç sayfalarında yerlerini aldılar.
Hakemlere yönelik saldırılara geçmeden, kısaca biraz daha öncesinden sözetmek gerekir. Türk futbolunun ilk dönemlerinde maçları yöneten hakemlerin çoğu kendi kulüpleriyle özdeşleşmiş isimlerdi. Örneğin 1912’de oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçında sarı-kırmızılı formayı giyen Aydınoğlu Raşit Bey, ertesi yıl oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçının hakemi olabilmişti. 1910’lu ve ‘20’li yılların meşhur hakemlerinden Galatasaraylı Yusuf Ziya Bey (Öniş), Fenerbahçeli Hikmet Bey (Barlan) ve Beşiktaşlı Şeref Bey’in maç yönetmesine kimse itiraz etmiyordu. Zaten futbol bilgisinin çok kısıtlı olduğu o yıllarda, hakemlik yapacak fazla kimse yoktu; sahaya çıkıp maç yönetmek bir nevi hatır-gönül işiydi.
Futbolun İstanbul’da giderek daha çok ilgi görüp yaygınlaşması hakemliğin standartlarını ihtiyacını doğurunca, 1932’den itibaren hakem kursları açılmaya başlandı. Kursun mezunlarından Adnan Akın, Tarık Özerengin, Samih Duransoy, Şazi Tezcan ve Sulhi Garan uzun yıllar boyunca Türk futbolunun en tanınmış hakemleri oldular.
31 Ocak 1960’ta İnönü Stadı’nda oynanan Fenerbahçe-Feriköy maçının bitiminde “Apartman Mustafa” olarak tanınan Feriköy yöneticisi Mustafa Pekgözlü, hakem Baha Kırçıl’ı iki yumruk atarak yere düşürmüştü. Pekgözlü, Başbakan Menderes’e yakın bir müteahhitti.
1930’lu ve ‘40’lı yılların gazetelerinde hakemlerin kararlarıyla ilgili tartışmalara pek rastlanmaz. Buna karşın, İstanbul Ligi’ndeki ve 1938’de düzenlenmeye başlanan Millî Küme’deki ‘üst seviye’ maçlardan küçük semt takımları arasındaki 3. Küme maçlarına kadar birçok karşılaşmada hakemlere fizikî saldırılar olduğuna dair haberler görmek mümkündür.
Türkiye’de bir futbolcunun hakem dövdüğü ilk maç, 23 Temmuz 1939’da Fenerbahçe Stadı’nda oynanan Galatasaray-Ankara Demirspor maçıdır. 80. dakikada oyundan atılan Demirspor kalecisi Necdet Erdem karara tepki gösterip hakem Tarık Özerengin’i yumruklamıştır.
23 Temmuz 1939’da Fenerbahçe Stadı’nda oynanan Galatasaray-Ankara Demirspor maçında oyundan atılan Demirspor kalecisi Necdet Erdem karara tepki gösterip ligin en genç hakemlerinden Tarık Özerengin’i (üstte) yumruklamıştı.
7 yıl boyunca Fenerbahçe’nin ve Millî Takım’ın kalesini koruyan Necdet, o dönemin en başarılı kalecisidir. Ankara Hukuk Fakültesi’ne girince Demirspor’a transfer olmuştur. Olaylı maçtan 3 hafta önce tıp fakültesini bitirip doktor olan Tarık Özerengin ise ligin en genç hakemlerinden biridir. Tutuklanıp cezaevine gönderilen Necdet’e ömür boyu futboldan men cezası da verilir. 5 hafta tutuklu kalıp kefaletle serbest bırakılan Necdet Erdem, hadiseden 3 ay sonra hakim karşısına çıkacaktır. Bu arada spor camiasından birçok kişi hakem Özerengin’i şikayetini geri çekmesi için ikna etmeye çalışır. Necdet’e verilecek ceza en az 1 yıldır; futbol hayatı zaten bitmiştir, ceza alırsa sabıkası olacağı için avukat olma hayalleri de sona erecektir. Karar duruşmasına günler kala, aracılar hakem Özerengin’i ikna etmeyi başarır ve genç hakem millî kalecinin özür dilemesi şartıyla şikayetini geri çekmeyi kabul eder.
Davanın ardından okulu bitirip avukat olan ve ömür boyu men cezası 7 yıl sonra kaldırılan Necdet Erdem, 1946’da sahalara dönerek iki sezon Galatasaray’ın kalesini koruyacaktır. Tarık Özerengin ise 1954’e kadar hakemlik yapmayı sürdürür.
7 Kasım 1948’deki hakeme saldırı ise felaketle sonuçlanır. Vefa Stadı’nda oynanan 2. Küme’deki Elektrik-Defterdar maçının hakemi Fikret Kayral, Defterdar takımından Adnan’ın saldırısına uğramış ve burnu kırılmıştır. İlk tedavisi sırasında tetanos serumu verilmediği için 10 gün sonra fenalaşıp yeniden hastaneye kaldırılan Kayral, 24 Kasım 1948’de hayatını kaybeder. Hakemin burnunu kıran futbolcu Adnan tutuklanır, 4 ay sonra serbest kalır.
Profesyonel dönem
1951’de Türk futbolunda profesyonelliğe geçiş kararı, futbolun gelişiminde önemli bir aşamaydı. Artık rekabet daha sert, maçlar daha gergindi. Hakemler üzerindeki baskı da artmıştı. 1952’de İstanbul Ligi, 1955’te ise Ankara ve İzmir Ligleri profesyonel oldu. Profesyonel liglerde görev yapabilecek kapasitede yeterince hakem olmadığı da kısa sürede ortaya çıkmıştı. Futbol Federasyonu bunun çözümünü Türkiye’ye yabancı hakem getirmekte buldu. 1950’lerin ikinci yarısında önemli maçların çoğunu da İtalyan Maurelli, İngiliz Dellow, Avusturyalı Grill, Bulgar Sotiro gibi hakemler yönettiler. 1960’ların sonunda yabancı hakemlere maç verilmekten vazgeçildi.
25 Kasım 1948 tarihli Hürriyet gazetesi, 3 hafta önce Vefa Stadı’nda oynanan Elektrik-Defterdar maçında Defterdarlı futbolcu Adnan’ın burnunu kırdığı hakem Fikret Kayral’ın hayatını kaybettiğini yazıyor.
Sonradan sırasıyla 1. Lig ve Süper Lig adlarını alacak Millî Lig’in 1959’da başlamasından sonraki ilk hakeme saldırı vakası ise 31 Ocak 1960’ta İnönü Stadı’nda, Fenerbahçe-Feriköy maçında yaşandı. Fenerbahçe’nin 3-2 kazandığı maçın bitiminde “Apartman Mustafa” olarak tanınan Feriköy yöneticisi Mustafa Pekgözlü, hakem Baha Kırçıl’ı iki yumruk atarak yere düşürmüştü. Naklen radyo yayını, dinleyicilere veda etmeye hazırlanan spiker Muvakkar Ekrem Talu’nun heyecan içinde söylediği “Apartman Mustafa hakemi dövüyor, işte hakem yere düştü” sözlerinden sonra bir anda kesiliyordu.
Apartman Mustafa’nın arkası epey sağlamdı. Futbolun gücünü çok erken farkeden ve 1950’de iktidara gelir gelmez bu alana da hakim olmak için büyük çaba gösteren Demokrat Parti, tüm kulüplerde kendi partililerini başkan ve yönetici yapma hedefini büyük oranda başarmıştı. 1960’a girilirken 3 büyük kulübün başkanı da Demokrat Parti milletvekiliydi! Apartman Mustafa da iktidara yakın kulüp yöneticilerinden biriydi. Kendisinin sıradan bir partili olmadığını da gazeteci Yalçın Doğan’ın Fenerbahçe Cumhuriyeti adlı kitabından öğreniyoruz: “1950’li yıllar İstanbul’da bir anlamda ‘imar yılları’ olarak tarihe geçti. Bir yandan Vatan Caddesi öte yandan Sahil Yolu, Demokrat Parti döneminde hizmete açıldı. Yeni yollar yapılırken, çok sayıda bina yıkılırken Menderes’in sağ kolu Apartman Mustafa idi. İstanbul’un imar hareketinde Apartman Mustafa’nın kamyonları binlerce ton toprak, çakıl, kum, çimento taşıdı. Apartman Mustafa, o dönemde ünlü bir deyim olarak kullanılan ‘her mahallede bir milyoner yaratma’nın en önde gelen örneklerinden birini oluşturdu”.
Apartman Mustafa o kadar güçlüydü ki, stattan çıkar çıkmaz karakola gidip şikayetçi olan hakem Kırçıl, olayı gören kimseyi tanıklık yapmaya ikna edemeyince şikayetçi olmaktan vazgeçmişti!
Birkaç gün sonra Apartman Mustafa’nın yöneticilikten değil ama sahalardan ömür boyu men edildiği haberi geldi. Bu cezayı alan kişi sahaya giremiyor, maçları tribünde yöneticilere ayrılmış bölümden de izleyemiyor, ama yöneticilik görevine devam edebiliyordu. Feriköyspor yönetimi Apartman Mustafa’yı 6 ay sonra, 24 Haziran 1960’ta, “takımın Avrupa kampındaki yakışıksız hareketleri” nedeniyle görevden uzaklaştırdı. Ancak bu göstermelik bir gerekçeydi. 27 Mayıs 1960’ta askerî darbe olmuş, devran dönmüş ve Demokrat Parti’nin tüm ileri gelenleri gibi Apartman Mustafa da gözden düşmüştü. Ortalık hafiften durulmaya başladıktan sonra, 1962’de Feriköyspor yönetimine geri döndü Apartman Mustafa. Ömrünün son zamanlarına kadar da görevini sürdürdü.
İzmir Atatürk Stadı’nda 19 Şubat 1973’te oynanan Altay-Fenerbahçe maçından sonra havaalanında Altay Divan Kurulu Üyesi Cevdet Sırtı’nın saldırısına uğrayan hakem Sabahattin Ladikli “Evde karısına, işte amirine kızan hırsını bizden alıyor” diyordu.
Türk futbolunun karanlık yılları diyebileceğimiz 1970’lere gelindiğinde, hakemlere saldırı vakaları artık sıradanlaşmıştı. 19 Şubat 1973’te Atatürk Stadı’nda oynanan Altay-Fenerbahçe maçını deplasman takımı 1-0 kazanmış, Altaylı taraftarlar maçın orta hakemi Sabahattin Ladikli’nin stattan ayrılmasını uzun süre engellemişti. Polis koruması eşliğinde havaalanına gidebilen Ladikli, stattan beri kendisini takip eden Altay Divan Kurulu Üyesi Cevdet Sırtı’nın saldırısına uğradı.
Günaydın gazetesi, 4 Nisan 1976’da İnönü Stadı’nda oynanan Galatasaray-Beşiktaş maçından sonra bir Galatasaray taraftarının hakem Doğan Babacan’a saldırmasını “Öfkeli seyirci bir kafa vuruşu ile hakemi nakavt etti” diye duyurmuş.
Ancak sürekli töhmet altında kalıp dayak yiyen hakemlerin makus talihinin döndüğü istisnalar da yok değildi. 1966-1993 arasında hakemlik yapan İhsan Türe, 19 Ekim 1980’de Mersin’de oynanan ve deplasman takımının 1-0 kazandığı Mersin İdman Yurdu-Galatasaray maçı sonrası kendisine saldırmaya çalışan birini uçan tekme atarak yere sermiş, polisler saldırganı hakem Türe’nin elinden zor almıştı. Saldırganın talihsizliği, İhsan Türe’yi tanımıyor olmasıydı. Türe’nin dövüş sporları uzmanı bir astsubay olduğunu, senelerdir askerî okullarda ve komando birliklerinde yakın dövüş ve hayatta kalma eğitimi verdiğini bilseydi muhtemelen saldırmadan önce bir defa daha düşünürdü!
Polisin kurtardığı Mersinli saldırgan kadar şanslı olmayanlar da vardı. 2 Aralık 1984’te oynanan Kocaelispor-Beşiktaş maçının hakemi de İhsan Türe’ydi. Evsahibi maçı kazanırsa liderlik koltuğuna oturuyordu; ancak son dakikada gelen Beşiktaş golü buna engel olmuştu. Kocaelisporlu futbolcular gole ofsayt gerekçesiyle itiraz etseler de Türe golü verdi ve ortalık karıştı. Takviye polis ve jandarma birliklerine rağmen olaylar bastırılamıyordu. Hakemler 2 saat statta mahsur kaldı ve ancak polis araçları eşliğinde ayrılabildiler.
Polislerin il sınırına kadar geçirdiği hakemler kendi araçlarıyla yola devam ederken, kendilerini otomobille gizlice takip eden 5 fanatik Kocaelispor taraftarı önlerini kesecek ve İhsan Türe’nin Tanrının Küçük Oğlu (2002) adlı anı kitabındaki anlatımıyla olaylar şöyle gelişecekti: “Ellerinde sopalarla ve galiz küfürlerle bizim arabaya hamle ettiklerinde beylik silahımı çekip havaya iki el ateş ettim ama adamlar bana mısın demiyor. Biri gömleğinin önünü yırtarak açtı, ‘vur ulan vur’ diye üstümüze geliyor. Ayaklarına doğru ateş edince bir an bocalar gibi oldular. (…) ‘Hepinize rest çekiyorum ama teke tek’ dedim, ‘en delikanlınız gelsin’. Yakın dövüş ve öldürme sanatını bilen bir hocaysanız, rakibin gücünden istifade ederek onu kolayca altedebilirsiniz. Ben o ana kadar yediğim küfürlerden ve çok stresli bir müsabakadan sonra kontrolümü tamamen kaybetmiştim. Ne olduğunu anlayamadan diz kapağına attığım tekmeyle rakibimi önce şoka sokmuş, sonra da çok rahat kırılan sağ omuz kemiğini kırmıştım. Sonrası artık kolaydı. Kırılan burnu, dağılan çenesiyle, zannediyorum öldü diyerek onu hırıltıları ve kırılan kemikleriyle yerde bıraktım. Rakibime vurmaktan benim de iki el parmağım kırılmıştı (…) Dayak yiyen rakibim 1 yıl sonra elinde çikolata paketi ve çiçekle evime geldi. Yediği sopayı unutamamış”.
1966-1993 arasında hakemlik yapan İhsan Türe (ortada) kendisine yönelik iki saldırı girişimini sert bir şekilde bertaraf etmişti. Saldırganların talihsizliği, ünlü hakemin aynı zamanda dövüş sporları uzmanı bir astsubay olduğunu bilmemeleriydi.
2017 anayasa değişiklikleriyle yürütme yetkisi cumhurbaşkanına verilince, devlet yönetiminde 150 yılda oluşan kavramlar, kurallar ve kurumlarla birlikte siyasal denge ve denetim mekanizmaları da sarsılmıştı. Günümüzde Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini kısıtlayan öneriler de, esas olarak yargı denetimini sınırlandırmaya yönelik.
Anayasa tarihimizin başlangıcı olarak kabul edilen Kânûn-ı Esâsî’nin (1876) yolunu, Gülhane Hatt-ı Hümâyunu (3 Kasım 1839) ile başlayan Tanzimat döneminin kanunlaştırma hareketleri açtı. Kânûn-ı Esâsî ile de parlamento ve hükümet kuruldu; Meclis önünde sorumlu hükümet ile parlamenter rejim doğdu.
1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk işi, kendi içinden Bakanları seçmek oldu. İlk Anayasa ile yürütmenin adı “Büyük Millet Meclisi Hükümeti”ydi.
Cumhuriyetin ilanıyla, cumhuriyet ve hükümet özdeşleşti. 1924’te Bakanlar Kurulu’nun Meclis tarafından seçimi yerine, Meclis’e karşı sorumluluk ilkesi benimsendi. 1924 Anayasası döneminde, cumhuriyet tarihinde ilk siyasal münavebe (siyasal iktidarın el değiştirmesi) Mayıs 1950’de gerçekleşti.
1961 Anayasası’yla ve başbakanın “eşitlerarası birinci” konumuyla, klasik parlamenter rejim kuruldu. 1982’de ise yetkili cumhurbaşkanı ve güçlü başbakan statüsü ile parlamenter rejim çerçevesi sürdürüldü.
Cumhuriyet’in 3 anayasası da, yönetim biçimi olarak şu üçlü ortak paydada buluşur:
• Hükümetin genel siyaseti Bakanlar Kurulu tarafından belirlenir.
• Bakanlar, bireysel ve toplu olarak TBMM’ye karşı sorumludur.
• Devleti temsil eden cumhurbaşkanı ve hükümet birbirinden ayrıdır.
2017 değişikliğine göre ise “Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir” (Madde 104).
2017’deki değişiklikle, hükümet ve kurul halinde siyasal karar düzeneği kaldırılarak devlet yönetiminde radikal bir değişikliğe gidildi. 2017’de kurulan yönetim, kısaca şu dört özelliği ile ortaya çıktı:
• Devlet başkanlığı ve yürütme yetkilerinin tümü tek kişide (cumhurbaşkanı) toplandı.
• Cumhurbaşkanı için çok sayıda unvan ve yetkiye karşın, siyasal sorumluluk öngörülmedi.
• Yasama ve yürütme arasında denge ve denetim düzeneklerinin yokluğu nedeniyle, hesap verebilir bir yönetim ortadan kalktı.
• Cumhurbaşkanı, aynı zamanda parti genel başkanı oldu.
İsmet İnönü, 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nde düzenlenen törenden ayrılırken. 27 Mayıs 1964.
Anayasal gelişmeler sürecinde, 1961 Anayasası, hukuk devletini ilk kez anayasal norm olarak düzenlemiş ve Anayasa Mahkemesi’ni kurmuştu. 1961 Anayasası, yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetiminde merkezileşmiş, tekelci ve belirleyici yetkiye sahip olmakla birlikte, Anayasa Mahkemesi ve derece mahkemeleri arasında göreceli de olsa bir paylaşım öngörmüştü. İtirazda bulunan mahkemenin kendi kanısına göre anayasaya aykırılık iddiasını çözümlemesi, bunun tipik örneği idi.
Demokrat Parti mirasçısı olarak Adalet Parti çevreleri, Anayasa Mahkemesi’nin meşruluğunu sürekli sorguladı. Süleyman Demirel’in “Hükümetin üstünde Danıştay, TBMM üstünde Anayasa Mahkemesi ile bu memleket idare edilemez” sözü 1960’lı yılların ikinci yarısına damgasını vurdu. 12 Mart 1971 askerî muhtırası sonrası silahların gölgesinde gerçekleştirilen anayasa değişikliği sırasında yeni düzenlemeler yapıldı. 1982 Anayasası ise, üyelerin belirlenmesinde TBMM’yi tümüyle dışladı. Buna karşılık anayasaya uygunluk denetim yetkisini Anayasa Mahkemesi ile sınırlı tutup, merkezî denetim ağırlıklı bir düzenleme öngördü. Böylece, normların anayasaya uygunluk denetiminde Anayasa Mahkemesi, genel yargı düzeni karşısında daha farklı ve bir üst konuma taşınmış oldu. Adli ve idari yargı düzeninde yer alan mahkemeler için de, Anayasa’ya uygun karar verme yükümlülüğü sürmekle birlikte, Anayasa’ya uygunluk denetiminde işlevleri, Anayasa’ya aykırılık itirazı ve 5 ay içinde Anayasa Mahkemesi’nden yanıt gelmez ise, yasayı uygulamakla sınırlı kılınmış oldu.
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşunun önünü açan 1961 referandumunda oy kullanırken.
9 Temmuz 1961 Yeni Sabah, 12 Temmuz 1961 Cumhuriyet gazetesi manşetleri.
Buna karşılık Anayasa Mahkemesi, 1993’te denetimini etkili kılmak amacıyla yürürlüğün durdurulması kararının da yetkisi içinde olduğuna karar vererek içtihadi yolla yeni bir yetki alanı yarattı. 2001 anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi hükümlerine dokunmamakla birlikte, özgürlükler anayasa hukukuna katkısı sonucu, Anayasa Mahkemesi’ne çok önemli denetim ölçütleri sundu. 2004 değişikliği ise, insan hakları alanında uluslararası hukuka açılım sürecini pekiştirdi.
Anayasa Mahkemesi 2008’de iki önemli karar verdi: Başörtüsüne ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve AKParti’ye hazine yardımından yoksun bırakma yaptırımı uyguladı. 2010 anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi’nin üyelik yapısını yeniden düzenledi. Aynı değişiklikle tanınan bireysel başvuru yolu, Anayasa Mahkemesi’nin konumunu öteki yargı düzenlerine göre ileri derecede farklılaştırdı. Ulusal düzeyde başvurulabilecek son merci hâline getirilen Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne başvuru öncesi ulusal “süzgeç işlevi” ile donatıldı.
8 Kasım 1982 tarihli Cumhuriyet gazetesi haberi.
2017 anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanına dokunmadı ama Anayasa Mahkemesi üyelerinin belirlenmesinde cumhurbaşkanını belirleyici konuma getirdi. Bununla birlikte hükümetin kaldırılması sonucu gensoru da kalktığı ve Meclis soruşturması işlevsiz kılındığı için Anayasa Mahkemesi’nin önemi daha da arttı. Hâliyle, anayasanın üstünlüğünü sağlama bakımından Anayasa Mahkemesi, merkezî bir konuma yerleşti.
Anayasa Mahkemesi’nin işlevi, 9 Temmuz 2018’den itibaren daha da öne çıktı. Anayasa Mahkemesi, yasalar ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleri üzerinde denetimi sırasında, cumhuriyetin temel organlarına ilişkin hükümlere aykırılığın yanısıra, hak ve özgürlüklere aykırılıklara da işaret etti.
Anayasa Mahkemesi, denetimi sırasında hak ve özgürlük özneleri arasındaki eşitsizliği dengeleyici ölçütler kullanmalıdır. Konuya hak ve özgürlükler açısından bakıldığında, 1987- 2004 ekseninde yapılan değişiklik maddelerinin içerik ve sistematik olarak nihaî yorum yetkisi de Anayasa Mahkemesi’nindir. Madde 13 (hak ve özgürlüklerin güvenceleri) ve Madde 14 (hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamaması) tipik örneklerdir. 2010’da tanınan bireysel başvuru yolu da, Anayasa Mahkemesi’ni baş aktör durumuna getirmiştir.
2017 anayasa değişikliği teklifi mecliste beşte üçlük çoğunluğu sağladı ve halk oylamasına gidildi.
Özetle, Anayasa Mahkemesi’nin, yargı düzenleri üzerinde hiyerarşik konuma sahip olup olmadığı tartışması yersiz olup, konuya anayasal görev, yetki ve işlevler açısından yaklaşmak gerekir. Ne var ki kimi siyasal söylemler tam tersi yöndedir.
14 Mayıs 2023 yasama seçimlerinde, henüz hakkındaki yargı kararı onanmayan (yani bir “hükümlü” olmayan) “tutuklu sanık” Can Atalay, Türkiye İşçi Partisi’nden Hatay milletvekili seçildi; avukatları, Atalay’ın mazbatasını Hatay Adliyesi’nden aldıktan sonra tahliyesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdular. 13 Temmuz’da Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Atalay’ın tahliyesi ve hakkındaki yargılamanın durması istemini reddetti. Atalay’ın avukatları 1 hafta sonra bireysel başvuru hakkından yararlanarak “seçilme ve siyasî faaliyette bulunma” hakkının, tahliye talebinin reddedilmesi nedeniyle de “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkının ihlal edildiğini öne sürerek Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. 28 Eylül 2023’te Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Atalay’ın da aralarında bulunduğu sanıkların mahkumiyetlerini onadı. 25 Ekim’de ise Anayasa Mahkemesi, Atalay’ın seçilme hakkı” ve “kişi hürriyeti ve güvenliği” haklarının ihlal edildiğine karar vererek, tahliye kararını uygulamaya koyması için kararını İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise, 30 Ekim’de karar verme yetkisinin Yargıtay’da olduğunu belirterek dosyayı Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne gönderdi.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 8 Kasım 2023’te Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma kararı verdi.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi ise, 8 Kasım 2023 günlü kararı ile Anayasa Mahkemesi kararına uymama ve Anayasa Mahkemesi’nin karara katılan üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunma kararı verdi.
Böylelikle cumhuriyetin 2. yüzyılının ilk 2 haftasında, “siyasal denge ve denetim düzeneklerinden arındırılmış bulunan anayasal düzeni yargısal denetimden de arındırma tasarımı” denilebilecek bir durum karşısında kalınmıştır.
Türkiye Barolar Birliği, 10 Kasım 2023’te Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunan Yargıtay’ı protesto etti.
Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerlere o kadar tutulmuşdur ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine karşın hakimiyet-i milliye ilkesini hayata geçirebilmiştir.
Hatırlanacağı üzere bir ara “Türkiye, Malezya mı oluyor?” ya da “Türkiye, Malezya olur mu?” tarzında sorular ortalığı sarmıştı. Biz tarihçiler bu sorulara gülmüş ve “Türkiye ne zaman Malezya’ya benzemişti ki bundan sonra da benzesin?” sorusuyla yanıt vermiştik. Bu yanıt, Türkiye’nin kendine özgü bir birikimi olduğu anlamına geliyordu.
Şöyle bir bakalım tarihimize. Devletin bir yanda Yunan isyancılarıyla, diğer yanda da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yla bile başa çıkamaz hâlde olduğu, eski başkenti Edirne’nin Rus ordusu tarafından işgal edildiği, bütün bunlara ek olarak da maliyesinin iflasın eşiğinde olduğu bir sırada 2. Mahmut adında devrimci bir sultanımız oldu. Arkasından da Tanzimat adını verdiğimiz reformlar süreci başladı.
Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl da ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerleri o kadar benimsemiş, onlara o kadar tutulmuş ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine ve kendisini çepeçevre saran sayısız olumsuzluğa karşın Sultan Vahdettin’e karşı ayaklanmış, hakimiyet-i milliyeden vazgeçmek istemediği için. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde gene açmış parlamentosunu Anadolu’nun ortasında ve cumhuriyeti kurmuş. Bir müddet sonra da “46 ruhu”nu yaratmış ve 1950’de Beyaz İhtilâl’i gerçekleştirmiş.
Bayraklar ve Atatürk fotoğraflarının altında bir Cumhuriyet Bayramı hatırası…
Ülkemiz bugün de büyük bir buhran içinde. Ekonomimiz kötüleşmiş, uçan kuşa borçlanmış vaziyetteyiz. Adalet dizgesi öyle bir çökmüş ki, Anayasa’mızdaki “hukuk devleti” ilkesi şaka gibi duruyor ve sürekli ihlâl ediliyor. Bu durumun 28 Mayıs’tan sonra da sürme olasılığı var.
Ancak muhalefet hareketi, 28 Mayıs’ta alacağı sonuç ne olursa olsun, saygı uyandıran bir canlılık ve yaratıcılık sergiledi. Bu harekete katılanlar neredeyse tabularını törpüler hâle geldiler. Türküyle Kürdüyle, Sünnisiyle Alevisiyle, milliyetçisi ve sosyalistiyle bir demokrasi arayışı ortaya çıktı. Bugün birçokları belki itiraf etmeyeceklerdir ama, bu arayışın güleryüzlü yoğunluğu, kendilerini muhalefet cephesinde konuşlandıranları bile şaşırttı.
Dolayısıyla artık demokrasinin de ülkeye özgü birikimin önemli bir bileşeni olduğunu ve günlük yaşamımızda şahit olduğumuz olumsuzluklar ne olursa ve ne kadar sert olursa olsun, Türkiye’nin doğru yolda olduğunu söyleyebiliriz.
KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI MÜCADELESİ – 1934
Küçümsendiler, karalandılar ama eşit yurttaşlığı elde ettiler
Türkiye’de kadınlar birçok Batılı ülkeden önce eşit vatandaşlık haklarına ulaştı. Bu büyük başarının arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek 1980’lere kadar unutturulan Türk süfrajetlerinin mücadelesi vardı.
Belediye seçimlerinde seçme hakkını 1930’da kazanan Türk kadınları, milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını da 5 Aralık 1934’te elde etti. 8 Şubat 1935’de ilk defa meclis seçimlerine katılan kadınlar, 18 sandalye elde etti.
Türkiye’de kadınlar, eşit vatandaşlık haklarına birçok Batılı ülkeden (örneğin Fransa’dan) önce ulaşmıştı; ancak bunun arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek unutturulan bir mücadele vardı. Nezihe Muhittin, Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs gibi Türk süfrajetleri, 1923’te kuruluşuna izin verilmeyen Kadınlar Halk Fırkası ve ardından Türk Kadınlar Birliği, kadını, entelektüel erkek sohbetlerinin sembolik nesnesi olmanın ötesinde siyasi aktör olarak ortaya çıkarmayı başarmıştı.
Henüz ne cumhuriyet ne de Cumhuriyet Halk Fırkası varken, Nezihe Muhiddin başkanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırkası’nın programına göre kadınların siyasi hakların yanında eğitim, iş hayatına katılma, savaş durumunda askerlik yapma gibi talepleri de vardı. Ancak hükümetten uzun süre ses çıkmamıştı. 8 ay sonra Dahiliye Vekaleti’nin fırkanın kurulmasına izin vermediğini bildirmesi ise soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bir görüşe göre, kadınlar seçim hakkına sahip olmadığına göre parti de kuramazlardı. Bunun üzerine 7 Şubat 1924’te Kadınlar Birliği kuruldu. Yunus Nadi’nin başını çektiği gazeteciler, o sıralarda Nezihe Muhiddin’i ve Kadınlar Birliği’ni eleştiriyor, “Kadınlar Meclis’e girip manto modasını tartışacaklar” diye alay ediyorlardı.
11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda kadınların seçme ve seçilme hakkını kutladığı mitingden… (DEPOPHOTOS)
Nezihe Muhiddin 1927’de birlikten ihraç edildi, birlik de 1930’da “artık kadının bütün haklarını elde ettiği” gerekçesiyle kendi kendini feshetti. Nezihe Muhiddin, unutulmuş ve hayalkırıklığına uğramış bir öncü olarak 1958’de bir akıl hastanesinde öldü.
1935 seçimlerinde “müfrit” (aşırı) olmayan 18 kadın nihayet TBMM’ye girmişti ama bağımsız kadın hareketi de yarım asır sürecek bir uykuya dalmıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Meclis’te kadın oranı %5’i bile bulmamıştı. 1935’te %4.5 olan kadın milletvekili oranı, sonraki seçimlerde azalış göstermiş, 2007’ye kadar bu oran aşılamamıştı.
14 Haziran 1993’te hükümeti kurmakla görevlendirilen Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçse de, “cinsiyete duyarlı” politikalar izlememesi dolayısıyla kadın hareketi tarafından “kaçırılmış bir fırsat” olarak değerlendirilmişti.
Yeni dönemde Meclis’te 121 kadın milletvekili olacak. Hedeflenen yüzde 50’ye yaklaşılamasa da %20’nin biraz üzerindeki bu oran, cumhuriyet tarihi boyunca kadınların Meclis’te elde ettiği en yüksek temsil düzeyi.
1950 SEÇİMLERİ
Seçmenler sandığa koştu tek parti iktidarı tarih oldu
14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde 27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Demokrat Parti %89.3’lük katılım rekoru kırılan seçimleri kazanmıştı. En önemlisi de seçmenlerin oylarıyla iktidarı değiştirmesi ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamasıydı. Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu.
Türkiye’de 1908’den beri sürmekte olan parlamento için seçim yapma geleneği, ilk defa 1946 seçimlerinde halk iradesi öğesini de içermişti. Zira 2. Meşrutiyet ve Millî Mücadele dönemlerinde çok partili seçimler yapılmakla birlikte, genel oy hakkına geçilmemiş; bu hakkın kanunlaştığı 3 Nisan 1923’den sonra ise Demokrat Parti’nin kurulduğu 1946’ya kadar çok partili seçim yapılmamıştı.
Tarihe “şaibeli” diye geçen, oy sayımında usulsüzlüklerin yaşandığı 21 Temmuz 1946 seçimlerini CHP kazandı ama Demokrat Parti Meclis’e girdi ve etkin bir muhalefet oluşturdu.
Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk göstergesi 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şaibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım kuralı uygulanacak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK da yargı denetimini sağlayacaktı.
CHP, Demokrat Parti ve 1948’de Demokrat Parti’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin katıldığı 1950 seçimleri gergin bir bayram havası içinde geçti. Vatandaşlar ilk defa sandıklara akın etmişler, %89.3’lük bir katılım rekoru kırmışlardı. Sandıklar kapandıktan sonra sayım işlemlerini kontrol etmişlerdi.
Seçimlerin sonunda %55.2 oy oranıyla birinci olan Demokrat Parti 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin %85.4’ünü almıştı. CHP %39.6 oy oranına karşılık 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi %4.6’yla bir milletvekilliği kazanmıştı.
27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı. Kutlamalar, yeni iktidarın kurulması boyunca, yani 3 hafta kadar sürmüştü.
Adnan Menderes başbakanlığındaki 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı, demokrasiye inananlar açısından tam bir hayalkırıklığı oldu. Ancak bütün bu olumsuzluklar, 1950’deki iktidar değişikliğinin Türkiye siyasi kültürüne bir şey katmadığı anlamına gelmemeli. Belki siyaset sahnesinin ön saflarında olanlar için fazla bir şey değişmemiş; millî irade, kültür ve değerleri başkaları tanımlar, bu tanımlara uymayanları da başkaları cezalandırır olmuştu. Ancak sahnenin arka saflarında olan ve 4-5 yılda bir yoklananlar için durum artık eskisi gibi olmayacaktı. Seçmen, oyuyla ilk kez iktidar değiştirmiş ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştı.
Seçimlerin ertesi günü zafer sarhoşu Demokrat Partili vatandaşlar. O gün başlayan kutlamalar tam 3 hafta sürecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
1973 SEÇİMLERİ
Halka dönük politika CHP’yi zafere taşıdı
1973 seçimlerinde Ecevit’in liderliğindeki CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti. 1977’de de devam ettirilen başarının arkasında CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’in sosyal demokrat çizgisi ve siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin yeni bir demokrasi arayışı yatıyordu.
CHP’nin 1966’da benimsediği “ortanın Solu” düşüncesi partide çatlak yaratmıştı. Genel Sekreter Bülent Ecevit sosyal demokrat politikaları savunurken, karşı çıkan pek çok vekil partiden ayrılmıştı. 1972’de Ecevit’in genel başkan seçilmesinden sonra, 34 yıldır CHP’nin lideri olan İsmet İnönü de partiden istifa etmişti.
14 Ekim 1973 seçimlerine bir yıldan az kala İnönü’nün ayrılması kamuoyunda CHP’nin tarihî bir hezimet yaşayacağına yoruluyordu. CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti.
Başarının mimarı hiç şüphesiz CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’ti. Sosyal demokrat çizgi, gitgide politize olan ve sadece seçimlerde oy vermeyi değil siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin arzusunun, yeni bir demokrasi arayışının sonucuydu ve başarılı olmuştu. Yeni CHP’nin özellikle kent yoksullarına yönelik politikaları da meyvesini verecek, parti 1973 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük belediyeleri 1980 darbesine kadar elinde tutmayı başaracaktı. CHP’nin 1977 seçimlerini %41.4’le oy rekoru kırarak kazanmasının sebebi de bu politikalardı.
1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.
1983 SEÇİMLERİ
Darbecilerin desteği sandıkta ters tepti
1980 darbesinin üç yıl ardından yapılan ilk seçimlerde yeni kurulan 15 partiden yalnızca 3’üne izin çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in seçime iki gün kala açıkça MDP’ye destek vermesi ters teperken, halk o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışan Turgut Özal’ın partisini tercih etmişti.
Kenan Evren liderliğindeki cuntanın 12 Eylül 1980’de yaptığı darbenin ardından tüm siyasi partiler kapatılmıştı. Üç yıl sonra sözde demokrasiye dönülecek ve seçimler yapılacaktı ama yeni kurulan 15 partiden yalnızca üçüne seçimlere katılma izni çıkmıştı: Emekli Orgeneral Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), genel başkanlığını Turgut Özal’ın yaptığı merkez sağdaki Anavatan Partisi (ANAP) ve merkez solda konumlanan Halkçı Parti (HP).
Seçimlerin, darbecilerin desteklediği MDP ile ANAP arasında geçmesi bekleniyordu. Ancak değişim vadetmesi, o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışması Özal’ı kısa sürede bir adım öne geçirmişti.
Seçimlere iki gün kala Cumhurbaşkanı Kenan Evren halka seslenerek Özal’ı suçladı ve “İcraatımızı devam ettirecek bir yönetimi işbaşına getireceğinize inanıyorum” sözleriyle MDP’ye açık destek verdi. Ancak bu konuşma sandıkta ters tepecek ve ANAP kimsenin beklemediği bir zafere ulaşıp % 45.1’lik oy oranıyla seçimi kazanacaktı. Özal’ın partisi 212 milletvekilliği alırken, seçimleri üçüncü tamamlayan MDP ise %23.3 oyla 71 milletvekili çıkarabilmişti.
Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ile Diyarbakır’da bir mitingde… (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
SÜREKLİ AYDINLIK İÇİN BİR DAKİKA KARANLIK EYLEMLERİ – 1997
Susurluk kazası sonrası sivillerin temizlik çağrısı
Susurluk Kazası yıllardır Türkiye’de olan biten pek çok karanlık hadiseyi açıklayan devlet-siyaset-mafya ilişkilerini gözler önüne serdi. Bu hukuk dışı ilişkiler ağının aydınlatılması talebi, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri ile kitleselleşecek, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından birine dönüşecekti.
3 Kasım 1996’deki Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye bambaşka bir gündeme uyanmıştı. O gün Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bir kamyona arkadan çarpan Mercedes’i süren polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ, üzerinde sahte kimlik bulunan kontrgerilla mensubu Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us aynı araç içinde öldü. İktidar partisi DYP’nin milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. Bucak aynı zamanda aracın sahibiydi. Kazanın ardından otomobilin bagajından çok sayıda silah çıktı. Bazı silah ve mermiler Özel Harekat Daire Başkanlığı envanterine kayıtlıydı. İsrail’den alınan bu silahların “kaybolduğu” söyleniyordu.
Bu hukuk dışı ilişkiler ağı, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından biri olan “Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık” eylemlerine de kapı açmıştı. Kazanın ardından küçük bir grup, olayın aydınlatılması için toplumu harekete geçirecek bir yol bulmak üzere toplandı. Daha sonra “Aydınlık için Yurttaş Girişimi” olarak anılacak grubun içinde yer alan Avukat Mebuse Tekay, o günleri şöyle anlatıyordu: “Bütün Türkiye Susurluk konuşuyor, ama herkes ‘Ben tek başıma ne yapabilirim ki?’ diye düşünüyordu. Sanki biri bir şey yapsa hepimiz katılacaktık. Birkaç arkadaş sessiz kalmamaya karar verdik. Öyle bir şey yapmalıydık ki isteyen herkes buna katılabilmeli, ama yaygın bir katılım olmasa da biz kendi tepkimizi gösterebilmeliydik.” Sonunda Avukat Ergin Cinmen, parlak bir fikir buldu: Her akşam saat 21.00’de evlerin ışıkları söndürülecekti. Toplumun her kesimine hitap edebilmek için eylemi hiçbir siyasi partiyle ilişkilendirmeme kararı verildi.
Susurluk Kazası’nın ardından başlayan “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri, sokağa da taşmıştı.
1 Şubat 1997 gecesi başlayan eylem giderek kitleselleşti. Halk, eylemi kendi yaratıcılığını kullanarak çeşitlendirmeye başladı: Işıklar yakılıp söndürülüyor, balkonlara çıkılarak düdükler, tencerelerle ses çıkartılıyordu. Eylem sokağa da dökülmüştü, yurttaşlar mumlarıyla protestolar düzenlemeye başlamıştı.
Kaza sonrası oluşturulan kamuoyu baskısının sonucunda İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa etti. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı olay hakkında dava açarken TBMM’de de araştırma komisyonu kuruldu. Tepkilerin büyük bir bölümü Susurluk’a yönelirken, önemli bir kısmı da Refah-Yol hükümetini hedef almaya başlamıştı. Bu noktada televizyon kanallarında “askerî lojmanlardan eyleme destek veriliyor” haberleriyle birlikte eylemlere polis müdahaleleri de başladı. Kazadan dört ay sonra 28 Şubat sürecini başlatan ve “postmodern darbe” diye nitelendirilen Millî Güvenlik Kurulu toplantısı yapıldı. 18 Haziran’da Refah-Yol hükümeti düşmüş, Başbakan Necmettin Erbakan istifa etmişti. ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu ANASOL-D hükümetinin vaatlerinden biri ise Susurluk’un aydınlatılmasıydı.
1 MART TEZKERESİ / 2003
Türkiye savaşa hayır dedi tezkere Meclis’ten geçemedi
2000’lerin başında, Türkiye en zorlu ekonomik, diplomatik ve siyasi krizlerinden birinden geçerken, kimse Irak’ı işgal etmeye hazırlanan ABD’nin taleplerinin reddedilebileceğini düşünmüyordu. 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesi için toplanan her kesimden savaş karşıtı, aksini ispat edecekti.
Kasım 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde, hem Türkiye hem de dünya çok çalkantılı bir dönemden geçiyordu. Türkiye, 2001 sonunda topladığı tüm vergilerle borç faizlerini bile ödeyememişti. Dış politikada yalnızlaşmış; Ecevit döneminde başlatılan AB uyum süreci ise askerî ve sivil bürokrasi tarafından ciddi bir dirençle karşılanmıştı.
Dünyada ise 11 Eylül saldırılarının artçı sarsıntıları sürüyordu. Ekim 2002’de ABD Kongresi, Irak’a askerî operasyon düzenlenmesine izin vermişti. 2002 başında dönemin başbakanı Ecevit, Washington’a davet edilmiş, Türkiye’nin ciddi şekilde ihtiyaç duyduğu ekonomik yardımlar teklif edilmişti. Henüz genel seçimler yapılmadan Recep Tayyip Erdoğan da “geleceğin başbakanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlanmıştı. Kısacası, ABD’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin de “Maaş bile ödeyemeyecek duruma düşeriz” diyen Erdoğan’ın söylediği gibi ABD’ye ihtiyacı büyüktü.
Ancak pazarlıklar çekişmeli geçiyor, uzayan süreçte zaman kazanan savaş karşıtı cephe güçleniyordu. “Türkiye Irak’a girmezse parçalanır” diyen köşe yazarlarına, zarar edeceklerini açıklayan iş insanlarına rağmen on binlerce insan, Türkiye’nin her yerinde protestolara katılıyordu. Türkiye kamuoyu %90’lara varan bir çoğunlukla bu savaşa karşıydı. Oya Baydar, o günleri “Müslüman muhafazakar kesimle Çağdaş Yaşamcı’lar, Doğu Perinçek’çilerle ÖDP’liler, Dilipak’la Barış Girişimi’nden Osman Kavala, Hrant Dink, hepimiz yan yanaydık” diye anlatıyordu.
1 Mart Tezkeresi’nin oylanması öncesi düzenlenen savaş karşıtı protestolardan… (ALİ ÖZ ARŞİVİ)
Irak’a Türk askerinin gönderilmesi ve Türkiye topraklarında 62.000 ABD askeri bulundurulmasını öngören Başbakanlık Tezkeresi işte bu ortamda Meclis’te oylamaya sunuldu. Oylamadan önce alışılmadık bir ikili, Şanar Yurdatapan ve Abdurrahman Dilipak, Genel Kurul Salonu’nun önünde yan yana dikilmişti. Dilipak, tokalaşmak için uzatılan elleri yakaladığı gibi burnuna götürüyor, “Henüz kan kokmuyor” diyerek son darbeyi vuruyordu. Tezkerenin oylandığı sırada 100.000’e yakın insan Sıhhiye Meydanı’nda Türkiye’nin en büyük savaş karşıtı mitingi için toplanmıştı.
Erdoğan o dönemde henüz başbakanlık koltuğuna oturmamış bir genel başkanı olarak meclis grubuna hâkim olamamıştı. AK Parti’nin grup kararı almadığı ve oylamanın gizli yapıldığı oturumda AK Parti’den 97 milletvekilinin de katkısıyla 264 kabul, 250 ret, 19 çekimser oy kullanıldı. Gerekli olan salt çoğunluğa ulaşılamadığı için Hürriyet’in bir gün sonraki manşetiyle “Sonuç evet, karar ret” oldu.
Bu sonuç, hem hükümet hem de ABD için bir şok etkisi yarattı. 14 Mart 2003’te Erdoğan başkanlığında kurulan 59. hükümet bu sefer 30 fireyle “Sınırlı Tezkere”yi kabul etti. Bir gün sonra, 20 Mart 2003’te Irak’ın işgali başladı.
Savaş karşıtları işgale engel olamamıştı ama Türkiye’yle ilgili oluşan “paralı asker” algısını kırmış, en önemlisi de çok farklı kesimlerden insanların ortak bir amaç için mücadele edebileceğini göstermişti.
AB İLE TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİ – 2005
Avrupa ile ilişkilerin zirvesi Türkiye’de demokrasi ümidi
1959’da başlayan ama uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zirve noktası, 2005’te Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin resmen başlamasıydı. Bu Türkiye açısından bir diplomatik zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi.
Avrupa Birliği’nin öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958’de kurulduktan kısa bir süre sonra, 31 Temmuz 1959’da, Türkiye topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’in yaptığı başvurudan dört yıl sonra, 1963’te AET, üyelik koşulları hayata geçirilinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanmasını önerdi. İlişkiyi resmileştiren Ankara Antlaşması, 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi.
Türkiye’den kaynaklı siyasi ve ekonomik sebeplerle uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen AET ile ilişkiler 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından resmen askıya alındı. 1980’lerin ikinci yarısında Türkiye girişimlerde bulunsa da Avrupa ile ilişkiler daha çok iç siyaset malzemesi olarak kullanılıyordu.
1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile 1999’da Helsinki’de yapılan ve Türkiye’nin adaylığının resmen onaylandığı AB zirvesi, ilişkiler açısından önemli dönüm noktalarıydı. Ancak görüşmelerin gidişatı Türkiye’nin üyeliğinin zor olduğunu gösteriyordu, ta ki 2002’ye kadar.
3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AK Parti’nin seçim vaatlerinden biri AB üyeliği için çaba göstermekti. Nitekim iktidara gelir gelmez çalışmalara başladılar ve Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi sonucunda Türkiye’nin kriterleri karşılaması şartıyla müzakerelerin başlayacağı duyuruldu.
2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle üyelik müzakerelerinin başlamasına farklı dillerde “Evet” diyen Avrupalı parlamenterler.
Türkiye, Kopenhag Kriterleri başlığı altında toplanan şartları yerine getirmek için bazı önemli adımları atınca AB’nin 2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle tam üyelik müzakerelerinin 2005’te başlatılması kararı alındı. Bu karar, neredeyse yarım asırdır AB’nin kapısını aşındıran Türkiye için büyük bir zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi. 15 Aralık 2004’teki toplantıda Avrupalı parlamenterlerin aralarında Türkçenin de bulunduğu tüm Avrupa dillerinde “evet” yazan dövizleri kaldırıp verdikleri poz, zaferin sembolüne dönüşmüştü.
AB, Türkiye’ye Kopenhag siyasi kriterlerinin uygulanması, siyasi reformların içselleştirilmesi, sivil toplumla diyalogun güçlendirilmesi gibi kriterler sunmuştu. Ancak AB içinde Türkiye’yi istemeyen muhafazakar liderler de boş durmuyor, süreci yavaşlatmaya çalışıyordu. Ardından, 2004’te Kıbrıs’ın AB üyesi olması ve Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açmak istememesiyle başlayan bir kriz dönemine girildi. Bu krizle birlikte Türkiye-AB müzakere süreci durakladı, AK Parti de eski “hevesini” yitirince AB’ye üyelik çabaları rafa kaldırıldı.
MEDENİ KANUN VE TCK REFORMLARI / 2002-2005
Dünya yerinden oynadı kadınlar özgür olunca…
Kadın hareketi, son 25 yılda devleti dönüştürmeyi başaran en önemli gruplardan oldu. 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen Türkiye, 2000’lerin ilk yarısında Medeni Kanun ve TCK kampanyalarında kadınların mücadelesini konuşuyordu. Kampanyalar başarıya ulaşmış, yasaların ruhu kadın bakış açısıyla değiştirilmişti.
Kadın hareketi, Türkiye’de tarihi boyunca en umutsuz anlarda, en sert saldırılar karşısında bile direnmenin sembolü oldu. 12 Eylül darbesi sonrası, toplumun hemen bütün örgütlü kesimleri büyük yara almışken, kadın hareketi kendisini ilk toparlayanlardan biriydi. Bu çabalar, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başlarında zirveye ulaşarak, Türkiye’nin kadın hakları konusunda hızlı bir dönüşüme girmesine kapı açtı. Bu dönem kadınlar, özellikle yasal reformlar için yaptıkları kampanyalarla öne çıktı.
Bu kampanyalar sonucunda ilk önce 1 Ocak 2002’de Medeni Kanun değişti. Aile reisliği yalnızca erkeklere tanınmış bir hak olmaktan çıktı, “evlilikte edinilmiş mallara eşit katılım” yasaya girdi. Kadınlar artık çalışmak için eşlerinden izin almak zorunda değildi; evlendiklerinde isterlerse kendi soyadlarını da koruyabiliyor, miras paylaşımında erkeklere öncelik tanıyan maddelerden kurtuluyorlardı.
17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü. (MURAT ÇELİKKAN ARŞİVİ)
Medeni Kanun Kampanyası’nın verdiği heyecanla kadın örgütleri, Nisan 2002’de Türk Ceza Kanunu Çalışma Grubu’nu kurdular. Temel amaçları, mevcut TCK’nın ataerkil ruhunun izlerini silmek ve kadınların yasada birey olarak kabul edilmesini sağlamaktı. 1926’da yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda kadının bedeni ve cinselliği eşinin, ailesinin ve toplumun malı sayılıyordu. Bu yüzden, tecavüz, taciz gibi cinsel suçlar “toplum ve aile düzenine ve genel ahlaka zarar veren davranışlar” olarak tanımlanıp, gerektiği gibi cezalandırılmıyordu. Kadınların bekar veya evli olması, cinsel suçlara verilen cezaları etkiliyordu.
Kadınlar, önce bütün yasayı tarayıp kadının insan haklarını ihlal eden, ayrımcılığı meşrulaştıran, kadınların bedensel bütünlüğünü yok sayan maddeler listelemişti. Ardından kadın bakış açısıyla alternatif bir yasa metni hazırlanmıştı. 3 yıllık kampanyanın ardından 2005’te yürürlüğe giren Yeni TCK’da yaklaşık 30 madde değiştirilmişti.
Burada cinsel suçlar “Kişilere Karşı Suçlar” başlığına alınmış, tecavüz faillerine karşı evlilik yoluyla verilen cezasızlık ortadan kaldırılmıştı. Eski yasada suç olmayan “evlilik içi tecavüz” dünyadaki çoğu ülkeden önce, TCK’da suç olarak ele alınmıştı. Eski yasa kadınlar arasında bekaret ve medeni durumlarına göre ayrımcılık yapıyordu. Örneğin bekar bir kadını kaçırmanın cezası, evli bir kadını kaçırmanın cezasından daha hafifti. Bu tip maddeler kaldırılmıştı.
Bu sırada Türkiye’de ilk kez “namus” kavramı da tartışılmaya başlanmış; “namus cinayetleri”nde ceza indirimine gidilmesi kısıtlanmıştı. Ayrıca edep, töre, ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi ataerkil ve ayrımcı ifadeler kanundan çıkartılmıştı.
Deniz Kaynak’ın Nisan 2021’de #tarih’e yazdığı “Kağıt üzerinden hayata eşitlik-özgürlük savaşı” yazısından kısaltılarak alınmıştır.
HRANT DİNK’İN CENAZESİ – 2007
Onca uğursuzluğa rağmen tekrar yeşeren ümit ve heves
Hrant Dink’in öldürülmesi, gazeteci suikastlarının gelenek hâline geldiği Türkiye’de beklenmedik bir tepki yaratmış; 100 bin kişinin kendiliğinden toplandığı cenaze töreni, nadir bir toplumsal birliktelik örneği olmuştu. 16 yıldır tekrarlanan anmalar, cinayetin aydınlatılmasına yönelik ısrarın hatırlatıcısı olmaya devam ediyor.
Agos gazetesinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık sayfalardan biriydi. 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte giderek daha keskin hâle gelen toplumsal ayrışmaların habercisi olan cinayet, sadece Türkiye Ermenileri arasında değil, neredeyse tüm toplumda yankı bulan bir acı yaratmıştı. Öyle ki, tarihi boyunca gazetecilere karşı suikastların gelenek hâline geldiği bir ülkede, bu olayın bu denli yüksek sesli bir karşı çıkışın sembolü olacağını, büyük ihtimalle ne cinayetin planlayıcıları ne de Dink’in cenaze töreninin düzenleyicileri öngörebilmişti.
Dink’in cenaze töreninde siyasi görüşü, hayatta durduğu yer birbirinden geceyle gündüz gibi farklı on binlerce kişi, hiç kimse onları oraya çağırmadan toplanmış; “Hepimiz Hrant’ız” dövizlerinin Osmanbey’den Yenikapı’ya uzandığı görkemli yürüyüşte Türkiye’de nadir görülen bir toplumsal birliktelik sergilenmişti.
Bu toplumun ilacını başka hiçbir yerde değil ancak birbirinde bulabileceğini son soluğuna dek tekrarlayan, “Biz yaşadığımız cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık” diyen Hrant Dink olmadan geçen 16 yılda da her 19 Ocak’ta bu yürüyüşler tekrarlanmaya devam etti. Yıldırım Türker’in Nisan 2015’te #tarih’e yazdığı gibi “Hrant siyasi olarak yalnızca hakları rahatlıkla gasp edilebilen, ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalan Ermenileri temsil etmiyordu. Öyle olsaydı bütün mutsuzların, bütün itirazı olanların, bütün hak hukuk peşinde koşturanların ufkunda böylesine güçlü bir ışık olarak varolmazdı. Hrant, bizatihi bir öneriydi. Bir hayat önerisi. Dayanışmanın, adil paylaşımın, kardeşliğin, coşkunun, şefkatin, karşılıklı anlayarak, hissederek varılan barışın temsilcisiydi. Onu tehlikeli kılan da işte bu ulaşabildiği geniş alandı. Hrant, hepimiz için Heves’i temsil ediyordu. Küsmeden, içini acılaştırmadan, hevesini bir an olsun kaybetmeden anlamaya ve anlatmaya çalışan o adamın varlığı, yakınında olmasak da sanki gelecek hissimizi diri tutuyordu. Hem ne güzel bir memleketti burası. Onca uğursuza rağmen Hrant gibi bir adam da yeşeriyordu bu topraklardan.”
16 yıldır, her 19 Ocak’ta binlerce insan Şişli’de vurulduğu yerde Hrant Dink’i anmaya devam ediyor.
SPORDA KADIN BAŞARILARI
Önyargıları yıkıp geçtiler madalyalarla cevap verdiler
Meclis’te, akademide, üst düzey yöneticilik pozisyonlarında temsil oranları tartışıladursun, kadınlar önce Türkiye’nin Olimpiyat kafilesinde erkek sayısını aştı. Aşmakla da kalmadılar, judodan tekvandoya, halterden basketbol ve voleybola elde ettikleri başarılarla “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” (citius, fortius, altius) oldular.
Son yıllarda Türkiye’de spor alanında bir devrim yaşanıyor. Özellikle kadınlardaki sıçrama çok çarpıcı. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, bazılarının bunu ailelerinden bile sakladıkları bir ülkede elde edilen dereceler özellikle anlamlı.
Türkiye’nin Olimpiyat serüveni 1908’de başladı; Türk kadın sporcular ilk defa 1936’da sahnede boy gösterdi. Tarihin en politize spor organizasyonunun açılışı Berlin’de Nazi selamlarıyla yapılırken, eskrimde mücadele eden Halet Çambel ile Suat Fetgeri mihmandarlarının önerisini reddetmiş, Hitler’le tanışmaya gitmemişlerdi!
Millî voleybolcumuz Eda Erdem, 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda.
2000’lerle birlikte kadın sporcularımızın önlenemez yükselişi başladı. Takvimler 14 Ağustos 2004’i gösterdiğinde, Atina’da 48 kiloda yarışan haltercimiz Nurcan Taylan, dünya rekorunu kırarak altın madalya kazanan ilk kadın sporcumuz oldu. Bugün ise bir zamanlar iki kadın sporcuyla çıkılan Olimpiyat yolunda, kafilenin neredeyse yarısını kadınlar oluşturuyor.
Hemcinslerinin cinayetlere kurban gittiği, spor yapan kadınların başarılarından çok şortlarının konuşulduğu topraklarda kadın voleybolunun sıçrayışı, iyi işleyen bir sistemin azimle birleşmesi karşısında engellerin bir bir yıkılabileceğinin sembolü olmaya devam ediyor.
Ekolden bahsetmemizin mümkün olmadığı topraklarda, kadın voleybolunun tıkır tıkır işleyen sistemi, fabrika gibi oyuncu üretiyor; altyapılardaki yetenekler durmadan üstyapıya taşınıyor; bir oyuncu gittiğinde yeri hemen dolduruluyor; dünyanın en büyük yıldızlarıyla harmanlanan kulüp takımları arka arkaya büyük başarılara imza atıyor.
MERVE DİZDAR – 2023
‘Umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime…’
Bu yıl 76. Cannes Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın “Kuru Otlar Üstüne” filmindeki performansıyla alan Merve Dizdar, ödül konuşmasında bu topraklarda kadın olmanın doğurduğu güç ve direncin, imza attığı başarıdaki rolünü anlattı ve ödülü de kadınlara armağan etti.
Dizdar, ödül konuşmasında filmde canlandırdığı “Nuray” karakterine gönderme yaparak “Nuray, inandığı şeyler ve varoluşu için mücadele veren ve bu uğurda bedeller ödemek zorunda bırakılmış bir kadın. Onu tanımak ve anlamak için uzun uzun çalışmak isterdim ama ne yazık ki yaşadığım coğrafyada bir kadın olmak, Nuray’ın duygusunu doğduğum günden beri ezbere bilmeyi gerektiriyor. Bu ödülü, Nuray ve onun gibi kadınların mücadelesine güç verebilmek için; kendisine layık görülenlere boyun eğmeyip eyleme geçen, bu uğurda her şeyi göze alan ve ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime ve Türkiye’de hakettiği güzel günleri yaşamayı bekleyen tüm mücadeleci ruhlara armağan ediyorum” dedi.
1963’te vefat eden Türkiye’nin-Türkçenin en büyük şairlerinden Nâzım Hikmet, ülkesindeki hayatının büyük kısmını hapiste geçirdi. Eserleri uzun yıllar boyunca yasaklandı. Başka kitaplarda, dergilerde, filmlerde adının anılması bile yasaktı. Nâzım Hikmet’in yazdıkları, cesur insanların yayınları.
Bundan tam 60 yıl önce, 3 Haziran 1963’te Moskova’da hayatını kaybeden Nâzım Hikmet, tek bir vasiyet bırakmıştı geriye; “Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, -öyle gibi de görünüyor- Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani…”. Türkçenin büyük şairi Nâzım Hikmet’in 60 yıldır Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmesi yasak. Tıpkı yaşadığı dönemde isminin bile memleketinde 28 yıl boyunca yasaklanmış olması gibi. Kitaplarda, dergilerde, filmlerde Nâzım Hikmet’in ismini anmanın yasak olduğu yıllara ve her şeye rağmen onun ismini anan yürekli insanlara dair kronolojik bir panorama.
Nâzım Hikmet, İpekçi Film’in sahibi ve dostu yapımcı İhsan İpekçi ile birlikte. 1937’de Ar stüdyolarında çekilmiş bir fotoğraf
21 Ocak 1937 tarihli Haber gazetesinde tutuklama haberi
1936-1937
Komünist ve gizli cemiyet başkanı!
Yeni Asır’ın Nâzım’ın tutuklandığını duyuran haberi.
27 Aralık 1936 tarihli Haber gazetesi, Nâzım Hikmet’in tevkif edildiğini duyurur: “Şair ve muharrir Nâzım Hikmet evvelki gün tevkif edilmiştir. Bugün öğrendiğimiz bu tevkifin sebebi hakkında resmî makamlardan malumat almak, Pazar olmak dolayısıyla mümkün olmamıştır”. Haber gazetesinin 3 gün sonra, 30 Aralık 1936 tarihli haberinin başlığı ise “Komünistlikten nezaret altına alınanlar”dır. Nâzım Hikmet komünist propaganda yapmaktan, Nurkalem fabrikası işçileri ve “Demiri şerbet yapanlar” isimli yazısı nedeniyle Fatma Nudiye Yalçı ile birlikte nezarettedir.
21 Ocak 1937 tarihli gazetelere yansıyan haberlerde ise, “Komünistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım Hikmet’in tutuklandığı yazılacak ve şair 1937’nin ilk birkaç ayını cezaevinde geçirecekti.
27 Aralık 1936’da çıkan Haber gazetesinin ilk sayfasında gözaltı haberi.
Haber gazetesinin 30 Aralık 1936 tarihli haberi.
1937 -1942
Cismini gösterdi ama ismini kullanamadı
Nâzım’ın yazıp yönettiği “Güneşe Doğru” filminin reklam afişeti.
Şairin senaristliğini yaptığı “Kıskanç” filminin afişi.
1937 başındaki gözaltı ve tutukluluk, Nâzım Hikmet’in kişisel tarihi kadar bibliyografyası için de dönüm noktasıdır. Artık adı iyiden iyiye “komünistlikle” anılan ve milliyetçi çevrelerin olduğu kadar dönemin Hitler yanlısı nasyonal sosyalist çevrelerin de hedef tahtasında bulunan 35 yaşındaki genç Nâzım Hikmet için 1937 yılı, henüz adı konulmamış bir yasağın da başlangıcıdır. Çok daha sonra, 1 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı Otobiyografi şiirinde kayıt düştüğü dizelerin miladı işte bu 1937 yılıdır: “Yazılarım otuz-kırk dilde basılır / Türkiye’mde Türkçemle yasak”. 1937’den başlayarak 1965’e kadar tam 28 sene Türkiye’de onun ismiyle hiçbir kitabı basılamayacak; kitaplarda, dergilerde, filmlerde ancak takma isimlerle yer bulabilecektir.
1936’da yayımlanan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Milli Gurur Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanına Zeyl, Sovyet Demokrasisi, Alman Faşizmi ve Irkçılığı kitapları, Nâzım Hikmet yaşarken kendi ismiyle Türkiye’de basılan son kitaplarıdır.
Öyle ki 1937’de Nâzım Hikmet’in yazıp yönettiği tek uzun metrajlı filmi olan “Güneşe Doğru”, 28 Ekim 1937’de İstanbul İpek ve İzmir Elhamra sinemalarında gösterime girecek; ancak ne ilanlarda ne filmde Nâzım Hikmet’in ismine rastlanamayacaktır. Sonraki senelerde İpekçi kardeşlerin dostluğu ve desteğiyle senaristliğini yapacağı “Tosun Paşa” (1939) filminde Mümtaz Osman; “Şehvet Kurbanı” (1940) ve “Kahveci Güzeli” (1941) filmlerinde M. İhsan; 1942’de gösterime giren “Kıskanç” filminde ise Mümtaz Osman mahlaslarıyla yer alacaktır. Bu filmlerin afişlerinin ortak özelliği ise senarist isminin afişlerde yer almamasıdır.
1938-1939
12.5 yıl sürecek hapis hayatı başlıyor
Nâzım Hikmet, 17 Ocak 1938’de bu defa Harp Okulu öğrencilerini isyana teşvik iddiasıyla tutuklandı. Toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılacak, 15 Temmuz 1950’ye kadar çoğunluğu Bursa Cezaevi’nde olmak üzere aralıksız 12 yıl 6 ay hapis yatmak zorunda kalacaktı. Cezaevi süreci, onun isminin üzerindeki yasağı daha da perçinleyecekti.
Kağıtta Kalmıyacaktır ve kapağında Nâzım’sız soyadı.
Şair 1939’da 16 sayfalık Kağıtta Kalmıyacaktır-Bir Memleket Davasının Vesikalara Dayanan Hikayesi broşürünü Mehmet Ran ismiyle yayımlayabilecekti.
1943
Tolstoy tercümesi ve ipekçilik broşürü
Harb ve Sulh romanının kapağı. Çevirmenler: Nâzım ve Zeki Baştımar.
İpekçilik üzerine bilgi veren broşürler. İsimsiz yazar ve ressam: Nâzım Hikmet.
Dünya Savaşı sürerken, Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi’ndedir. Tolstoy’un Harb ve Sulh romanı, 1943’te Millî Eğitim Bakanlığı’nın Maarif Vekaleti tarafından 4 cilt 8 kitap olacak şekilde yayımlanmaya başlanır. Eserin çevirmeni, Zeki Baştımar ile birlikte Nâzım Hikmet’tir ama, kitaplarda ismi kesinlikle anılmayacaktır. Nâzım’ın Bursa Cezaevi’nden Piraye Hanım’a gönderdiği 28 Şubat 1943 tarihli mektup şu satırlarla başlar: “Karıcığım, parayı, yani dünkü mektubumda yazdığım seksen lirayı aldım. Zeki Baştımar’dan Tolstoy tercümesine mahsuben gelmiş. Derhal sana 60 lira daha yolladım. Bu suretle hesabı şaşırmayalım ve eline ulaşıp ulaşmadığını kontrol için tekrarlıyorum: 60+50+20+60=190 lira göndermiş oluyorum. Lütfen aldıkça bana yazarsın ve aldıklarınla gönderdiklerimi karşılaştırmış oluruz. İpek broşürleri meselesi de oldu, hem kırdırmaya lüzum kalmadan. Benden dört broşür istiyorlar. On gün içinde teslim edilecek”.
Mektupta geçen “ipek broşürleri” meselesi, Nâzım Hikmet’in Bursa Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliği için yazıp resimlediği 7 adet ipekçilik üzerine broşürdür. İpekçiliği ve buradan oluşturulan işleri özendiren broşürler de yazar ismi olmadan yayımlanacaktır.
Yığın dergisinin 1 Ekim 1946 tarihli ilk sayısının arka kapağında İbrahim Sabri imzalı Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan bir şiiri.
1946
Memleketimden İnsan Manzaraları
Nâzım Hikmet, Bursa Hapishanesi’nde büyük eseri Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaktadır. Bu destandan çeşitli parçaları 1946’da dönemin ilerici dergileri Yığın, Yürüyüş ve Yeni Ses dergilerine gönderir; şiirler “İbrahim Sabri ve Nureddin Eşfak” imzalarıyla yayımlanacaktır.
Nâzım Hikmet, 20 Ocak 1946’da Bursa Cezaevi’nde yazdığı “Dokuzuncu Yıldönümü” şiirinde, “bir odaya kapatılmakla başladı maceram. dokuzuncu yılı biteli üç gün oluyor” diye not düşer yasaklılığının dokuzuncu yılına. 1937’nin başındaki tutukluğunu, isminin yasaklandığı o yılı milat almıştır: “Yasaklar dünyasındayım. Yârin yanağını koklamak: yasak / Çocuklarınla yemek yiyebilmek aynı sofrada: yasak / Aranızda tel örgü ve gardiyan olmadan konuşmak kardeşinle, ananla: yasak / Yazdığın mektubun kapatmak zarfını ve zarfı yırtılmamış mektup almak: yasak / Yatarken lambayı söndürmen: yasak / Tavla oynaman: yasak / ve yasak olmayan değil, yüreğinde gizleyip elde kalabilen şey: sevmek, düşünmek ve anlamak”.
Bursa Cezaevi’nde İhsan İpekçi’nin Nâzım Hikmet’i ziyaretlerinden birinde çekilmiş bir kare.
Nâzım Hikmet’in Ahmet Halit Kitabevi ile yaptığı sözleşme (Nâzım Hikmet Vakfı Arşivi).
1949
La Fontaine’den masallar Türkiye’den acı gerçekler
Nâzım Hikmet 1949’da, mahpusluğunun aralıksız 11. yılında Ahmet Halit Kitabevi ile bir La Fontaine kitabının çevirisi için anlaşır. Bu defa da “Ahmet Oğuz Saruhan” takma adıyla yaptığı çevirilerden oluşan kitap, La Fontaine’den Masallar ismiyle kitaplaşacaktır.
Şairin “Ahmet Oğuz Saruhan” adıyla çevirdiği La Fontaine’den Masallar kitabı
Ahmet Halit Kitabevi ile yapılan sözleşme, Nâzım Hikmet’in ismini anmanın yasak olduğu yıllara dair de tarihî bir ibret vesikasıdır. Kitap, Nâzım’ın müstear bir isim kullanması şartıyla basılmış ve yayımcı tarafından hazırlanan belge de bunu hukuken garanti altına almıştır: “Bütün hukuku Ahmet Halit Kitabevine ait olmak ve dilediği zaman dilediği kadar basıp satmak hakkına malik bulunmak ve müstear bir isim kullanmak şartile manzum olarak tercüme ettiğim Lafonten masallarının tercüme hakkını tamamını aldım. Hiçbir ilişiğim kalmadı”.
Bu kitap, Nâzım Hikmet’in takma adıyla Türkiye’de basılan son eseri olacaktır.
1955
Nâzım Hikmet şiir kitabının yurda girmesini yasaklayan 29 Kasım 1955 tarihli kararname.
Bir utanç vesikası da Demokrat Parti döneminden
Nâzım Hikmet 1950 Temmuz’unda 12.5 yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakılır ve yaklaşık 1 yıl sonra da tekrar Türkiye’yi terketmek zorunda kalır. 1955’te yurtdışında yayımlanmış bir Nâzım Hikmet şiir kitabının dahi yurda girmesi yasaklanmıştır. Bu yasak için çıkarılan Celal Bayar, Adnan Menderes ve akanların imzalarını taşıyan kararname şu ifadelerle başlar: “Şair Nâzım Hikmet’e ait ve üzerinde adı bulunmayan şiir kitabının yurda sokulmasının ve dağıtılmasının menedilmesi…”
Orhan Seyfi: Nâzım Hikmet – Hayatı ve Eserleri.
30’LU, 40’LI, 50’Lİ YILLAR
Baskıya boyun eğmeyenler
Nâzım Hikmet yasağı ülkede bütün hoyratlığıyla sürerken her şeye rağmen onun adını anan, şiirlerinden örnekler yayımlayan yürekli yazar ve yayıncılar azdır ama yok değildir. 1937’de Ahmed Cevad, Nâzım Hikmet, Hayatı, Seçme Şiir ve Yazıları başlığıyla Çığır Kitabevi’nden; Orhan Seyfi ise Nâzım Hikmet, Hayatı ve Eserleri ismiyle Cumhuriyet Kitaphanesi’nden iki ayrı seçme antoloji şiir kitabı yayımlar.
Orhan Burian 1946’da basılan Kurtuluştan Sonrakiler şiir antolojisi kitabında Nâzım Hikmet’in ismini de anar. Döneminde çıkan diğer antolojilerde Nâzım Hikmet ismine rastlanmaz!
Yalçın Kaya da bağımsız olarak kendi imkanlarıyla 1950’de Nâzım Hikmet Hayatı, Edebi Şahsiyeti Hakkında Hükümler, Şiirlerinden Örnekler adlı bir broşür -kitap yayımlar.
Yön Dergisi Yayınları’ndan basılan Nâzım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı.
1964-1965
Yön dergisinin başarısı Nâzım yasağının kırılması
Yön dergisinin 30 Ekim 1964 tarihli sayısında “YÖN, Bir Demagojiyi Daha Yıkıyor” kampanyası.
Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Yön dergisi 30 Ekim 1964 tarihli 83. sayısında “YÖN, Bir Demagojiyi Daha Yıkıyor” başlığı ile Nâzım Hikmet’in şiirlerini Türkiye’de yayımlama kampanyası başlatır. Döneminde büyük ve çok cesur bir kalkışmadır bu. O sayıdan itibaren her sayıda Nâzım Hikmet imzasıyla o güne kadar Türkiye’de yayımlanmayan şiirler çıkmaya başlar. Yön dava edilir ama yılmaz. Derginin bu kampanyası Nâzım Hikmet yasağını kırar ve 28 yıl sonra Türkiye’de ilk defa Nâzım Hikmet’in ismiyle bir şiir kitabının yayımlanmmasının önü açılır. Mart 1965’te Yön Yayınları tarafından şairin Kurtuluş Savaşı Destanı eseri basılır.
Nâzım Hikmet’e okurun ve yayıncıların ilgisi büyük olur. Aynı yıl İstanbul’da İzlem, Pınar, ve Evren Yayınları, Ankara’da Dost Yayınları, İzmir’de Kovan Kitabevi şairin kitaplarını basmaya başlar. Yön dergisi, 83. sayısında başlayan Nâzım Hikmet kampanyasını 30 Temmuz 1965 tarihli 122. sayısında şu zafer satırlarıyla sonlandırır: “Bugün artık Nâzım’ın şiir kitapları basılmakta, çeşitli dergilerde şiirleri yer almaktadır. Demagoji yıkılmıştır. Bu sebeple Nâzım’ın hiçbir yerde yayınlanmamış en yeni beş şiirini okuyucularımıza sunarak Nâzım kampanyasına son veriyoruz”.
Yayınevi sahibi Mehmet Ali Ermiş’in ifade verirken fenalaşıp vefat etmesini duyuran gazete haberi.
1967
Yaşamak güzel şey ve yayıncının trajik ölümü
Nâzım Hikmet kitapları yayımlanmaya başlanmış, ama bunları basan yayıncılar hakkında peşpeşe davalar gelmiştir. Gün Yayınları sahibi Mehmet Ali Ermiş de bu davalardan payını alanlardandır. Ermiş 1967’de Türkiye’de ilk defa Nâzım Hikmet’in tek romanı olan Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanını yayımlar. Romanda komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle 12 Nisan 1968’te sorguya alınır ve sorgu sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder.
İstanbullular hazırlıkları uzun süre önce başlayan 500. fetih yılı kutlamalarını dört gözle beklemişti ama, 29 Mayıs 1953’teki törenler büyük hayalkırıklığı yaratmıştı. Devlet ricalinin, dostluk rüzgarlarının estiği Yunanistan’ı rencide etmemek için ilgi göstermediği kutlamalar ve canlandırmalar, basında çadır tiyatrosuna benzetilmişti.
İstanbul’un 500. fetih yılı kutlaması fikri, ilk defa 1939’da gündeme gelmiş; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün talimatıyla İstanbul Valiliği’nde oluşturulan “Güzideler Komisyonu” 1953’e kadar tamamlanması hedeflenen bir plan hazırlamıştı. İstanbul’un imarıyla ilgili önemli atılımlar içeren plan, tek parti iktidarına yönelik “Ankara imar edilirken İstanbul kendi hâline bırakıldı” eleştirilerine yanıt vermeyi de amaçlıyordu. Planda Fatih döneminden kalma yapıların onarılması; yeni yolların ve parkların açılması; modern otel, okul ve tiyatro yapılarının inşa edilmesi gibi maddeler vardı. Ancak maliyet 140 milyon lira olarak hesaplanınca hiçbiri hayata geçirilemedi.
1942’de fethin 500. yılına yönelik yeni bir plan açıklandı. Fatih’in görkemli bir heykelinin dikilmesi, spor alanları inşa edilmesi ve kentin yaz olimpiyatlarına evsahipliği yapması hedeflerinin olduğu bu plan da, 1944’te açıklanacak sonraki plan da, 2. Dünya Savaşı döneminin zorlu ekonomik koşullarında bir defa daha rafa kalktı.
Önde Yeniçeri kıyafetli askerler, arkada mehter takımı Beyazıt’tan geçiyor.
Savaşın bitiminden sonra, 1946’da kurulan Bakanlıklararası komisyon ise ancak 1949’da yeni bir plan hazırlayabildi. Zaman daraldığı için bu planda yollar, meydanlar yoktu. 19 milyon liralık bütçe hazırlanmış, bunun bir bölümü Fatih dönemi eserlerinin onarımına, bir bölümü de kültür ve sanat projelerine ayrılmıştı. Hürriyet gazetesinin 6 Nisan 1949 tarihli haberine göre Tekel Bakanlığı gerekli masrafları karşılamak için Tekel ürünlerine zam yapacak ve 500. yıl için özel ürünler çıkaracaktı.
20 Şubat 1950’de kurulan “İstanbul’un Beşyüzüncü ve Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği” de Bakanlıklararası komisyona katkı sunmaya başladı ama, Mayıs ayında Demokrat Parti iktidara gelince konu bir süreliğine gündemden düştü. Sonradan İstanbul Fetih Cemiyeti adını alan dernek, 1951’den itibaren kutlamalara çok az kaldığı yönünde uyarılar yapmaya başladı. Nihayet 1952’de derneğin hazırladığı program önerisi hükümet tarafından kabul edilince 500. yıl kutlamalarının çerçevesi belli oldu.
Zaman darlığı nedeniyle Topkapı Sarayı’ndaki Çinili Köşk’ün açılması ve bazı çevre düzenlemeleri dışında kalıcı olmayan etkinlikler içeren programda; bir Fetih sergisinin açılması; Fatih’in türbesinin etrafının temizlenmesi; fener alayları ve havai fişek gösterileri yapılması; özel tiyatro gösterileri, konserler ve spor turnuvaları düzenlenmesi yer alıyordu. Surların dışındaki büyük bir alanda da Fatih’in ordugahının ve top mevzilerinin canlandırması yapılacaktı.
Açıklanan program, 1939’dan beri görkemli kutlama beklentisi içinde olanları hayalkırıklığına uğratmıştı. Türk Milliyetçiler Derneği’nde toplanan ve 1952’de Fetih Yıllarını Aydınlatma Derneği’ni kuran Nihal Atsız çevresi başta olmak üzere birçok grup tepki gösteriyordu.
29 Mayıs 1953 gecesi Perşembe Pazarı’nda yapılan ve Haliç’i aydınlatan havai fişek gösterisi.
Artık zorlu savaş yılları geride kalmıştı ve ekonomi hiç olmadığı kadar iyiydi. Bu koşullarda Demokrat Parti iktidarının İstanbul’un fethinin 500. yılını çok daha görkemli bir şekilde kutlaması beklenirdi; ancak Türkiye ile Yunanistan arasında esen dostluk rüzgarları buna engel oluyordu. İyi ilişkilerin zirveye ulaştığı 1952’de Yunanistan Kralı Paulos Türkiye’yi ziyaret etti, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes de Yunanistan’a gitti. Karşılıklı resmî ziyaretler, imzalanan antlaşmalar, ortak spor ve sanat etkinlikleri, iki ülke arasında ticareti artırma çabaları tüm yıla yayılmıştı. Yunanistan’daki Türk-Yunan Birliği’nin Türkiye’deki muadili olarak, başkanlığını İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın yaptığı Türk-Ellen Dostluk Derneği kurulmuştu. Böyle bir ortamda İstanbul’un fethinin görkemli bir şekilde kutlanması Yunanistan’ı üzebilirdi; bu bakımdan törenler olabilecek en sade şekilde yapılacaktı. Aynı zamanda Türk-Ellen Dostluk Derneği’nin başkanı olan İstanbul Valisi Gökay’ın 8 Şubat 1953’teki “Törenler yakın-uzak dostları rencide edecek tarzda olmayacaktır” açıklaması da bunu doğruluyordu.
Fatih Camii önünde toplanmış kalabalık mehter takımını bekliyor. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Açıklanan programdan memnun olmayanlara bir darbe de, 29 Mayıs’a üç gün kala bazı etkinliklerin iptal edilmesiyle geldi. Surların temsilî olarak topa tutulması, programdan çıkarılmıştı. Halkın en çok merak ettiği, bir kadırganın geçit resmine katılmasından da vazgeçildi; törenlerde birebir boyutunda kadırga yerine küçük bir modelinin yer alacağı açıklandı.
Her şeye rağmen 10 binlerce İstanbullu 29 Mayıs 1953 Cuma günü kutlamaların yapılacağı Topkapı-Aksaray-Fatih güzergahını doldurmuştu. Sabah, Vali Gökay’ın konuşmasıyla başlayan törenlerin sonrasına ise kargaşa hâkim oldu. Ertesi günkü Hürriyet gazetesi yaşananları şöyle aktaracaktı:
“Ulubatlı Hasan’ı canlandıran Yeniçeri kıyafetli er kaleye tırmanarak şanlı bayrağımızı ve Fatih’in bayrağını kalenin üstüne dikmiştir. Bunu müteakip Yeniçeri, mehter ve ordu birliklerinin bir geçit resmi yapması gerekirken tedbir alınmaması nedeniyle ortalık bir anda karışmış ve yabancı diplomatlar, azınlık temsilcileri, mebuslar, malul gaziler, askerî ve sivil erkanla yerli ve yabancı basın mensuplarının bulunduğu alan bir anda ana-baba günü hâlini almıştır. Emniyet ve intizamı temin edecek şahıslar ve bu işleri organize edecek bir merci bulunmaması nedeniyle kadınlı erkekli davetliler ve bilhassa yabancı davetliler bu hâl karşısında şaşkına dönerek Topkapı’ya doğru akan insan seline kendilerini kaptırarak sürüklenmeye başlamışlardır”.
Fetihin 500. Yılı için yapılan canlandırmalar gazeteler tarafından gülünç bulunmuş ve çadır tiyatrosuna benzetilmişti. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Fatih Camii avlusunda yapılan törenin ikinci bölümünde de izdiham nedeniyle düzen sağlanamayacak, polisler birçok noktada vatandaşlara palaska ile hücum edecekti. Gece yapılan görkemli fener alayı ve havai fişek gösterisi de gündüz yaşananların gölgesinde kalmıştı. Kutlamalara Cumhurbaşkanı Bayar’ın İzmir’deki NATO karargahını ziyaret etmesi, Başbakan Menderes’in de İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in 2 Haziran’daki taç giyme törenine gitmeye hazırlanması gerekçesiyle katılmayışı da basında eleştiriliyordu. Fetih günü canlandırmalarını bazı gazeteler çadır tiyatrosuna benzetirken; Hürriyet gazetesi başyazarı Sedat Simavi “Kadırga yerine sandal sürüdük, takma bıyıklı Yeniçeri ve Levent taklitleri dolaştırdık ve bunun ismini de 500. yıldönümü koyduk” diye yazmıştı.
İstanbul’da fethin 500. yılı kutlanırken Yunanistan’da ise yas törenleri ve ayinler düzenleniyordu. Bayar ve Menderes’in törenlere katılmaması Yunan basınında olumlu karşılanmış, Türk hükümetinin “basiret gösterdiği” yazılmıştı. Fetih yıldönümü kutlamalarından 2 hafta sonra Yunanistan Başbakanı Papagos’un Türkiye’yi ziyaret etmesi de fetih kutlamalarının dostluğa zarar vermediğini gösteriyordu.
DÖNEMİN GAZETELERİ
‘Ele güne rezil olduk’
30 Mayıs 1953, Hürriyet
Uzun zamandır beklenen 29 Mayıs 1953’teki Fetih kutlamalarında yaşanan düzensizlik ve aksaklıklar basın tarafından sert bir şekilde eleştirilmişti. Ertesi günün bazı gazetelerinde şunlar yazıyordu: Akşam: “İstanbullular kutlama töreni için hazırlanması gereken programın yüz binde birinin provasını seyretmiş oldu”.
Dünya: “Kutlama programı tam bir fiyaskoyla neticelendi. Bütün milletle alay edercesine yapılan törenlerde İstanbullular aradığını bulamamanın ıstırabını yaşadı”.
Hürriyet: “Programsız ve intizamsız bir hercümerç içinde cereyan eden kutlama töreni bir yüzkarası halinde idi. Hem halk azap çekti hem ele güne rezil olduk”.
Milliyet: “On binlerce İstanbullu güneşin altında yandı, tutuştu, ezildi, dayak yedi. Sonunda itile katıla sözüm ona 500’üncü fetih yılını kutladı. Fatih Sultan Mehmet Han eğer merasimde gördüğümüzün binde birini yapsaydı, İstanbul hâlâ Konstantinopolis olurdu”. Ulus: “Biz bu acıyı 500 yılda bile unutamayacağız”.
Yeni İstanbul: “Beş yüzüncü yıl kutlama törenleri intizamsız oldu. Polis halktan bazı kimseleri yüz numaraya hapsetti, seyircilere palaska ile hücum etti. Tören yerinde rezalet çıktı”.
CHP iktidarı çok partili sisteme geçiş kararının ardından seçimleri 1 yıl geri çekti ve daha örgütlenmesini tamamlayamayan Demokrat Parti karşısında avantaj sağladı. Tarihe “hileli seçim” olarak geçen 1946 seçimlerinde yargı denetimi olmadığı gibi günümüzdeki seçimlerin tersine oylar açık kullanılıp gizli sayılmıştı.
2. Dünya Savaşı’nın sona erip dünyanın yeniden şekillenmeye başladığı 1945’te, Türkiye de büyük değişimlere gebeydi. 1923’ten beri devam eden tek partili sistemden çok partili sisteme geçileceğinin ilk işaretini, Nisan ayında Birleşmiş Milletler’in kuruluşuyla sonuçlanacak San Francisco Konferansı’na katılan Dışişleri Bakanı Hasan Saka vermişti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de savaşın resmen sona ermesiyle birlikte demokratik açılım yapılacağını açıklayınca, çok partili sisteme geçileceği anlaşılmış oldu.
İlk çok partili seçimin şerefine çiçeklerle süslenmiş bir sandığa oyunu atan vatandaşlar.
Mayıs 1945’te Meclis’te görüşülen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çok partili sisteme geçişin önemli dönüm noktalarından biriydi. Tarım arazilerinin toprak ağası olarak adlandırılan kişilerin elinde toplanmasını önlemeyi, topraksız ve az toprağı olan köylülere arazi vermeyi, tarım arazilerinin sürekli işlenmesini sağlamayı amaçlayan kanun tasarısı CHP içindeki muhalefeti öne çıkarmıştı. Büyük toprak sahibi milletvekilleri mülkiyet hakkının ihlal edildiğini, topraksız köylülere yalnızca devlet arazilerinin verilmesini savunuyordu. Kanunun kabulünden sonra muhalif ekip başta serbest seçimler olmak üzere bir dizi demokratikleşme talebinin bulunduğu önergeyi 7 Haziran 1945’te parti yönetimine sundu. “Dörtlü Takrir” adı verilen önergeyi sunan Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan CHP’den ihraç edilirken, Celal Bayar istifasını sunarak partiden ayrıldı.
Kamuoyu, CHP’den kopan muhaliflerden yeni parti beklentisi içindeydi. Ancak ikinci parti hamlesi, istifacılardan önce, iş insanı Nuri Demirağ’dan geldi. Demirağ’ın Millî Kalkınma Partisi’ni (MKP) kurmak için 7 Temmuz 1945’te yaptığı başvuru iki ay sonra kabul edildi. Amerikan sistemine hayranolduğunu söyleyen Demirağ, devletçiliğe düşman olduğunu belirtiyordu. Bu durum hayli ilginçti çünkü Türkiye’nin en zenginlerinden biri olan Demirağ, servetini (ve soyadını) tek parti döneminde devletten aldığı demiryolu ihalelerine borçluydu. Demirağ kimi zaman Celal Bayar’a kimi zaman Adnan Menderes’e mâledilecek “Türkiye 15 yıl içinde küçük Amerika olabilir” sözlerinin de sahibiydi.
Demirağ’ın İstanbul’daki evinin bahçesinde gazetecilere verdiği kuzu ziyafetleri nedeniyle halk arasında “Kuzu Partisi” olarak tanınan MKP, aynı dönemde kuruluş başvurusu yapılan ve “ıvır- zıvır partisi” olarak nitelendirilen çok sayıda parti gibi siyasi arenada varlık gösteremeyecekti. Bu partilerden en ilginç olanı, ismini kurucusu Halil Güden’den alan Güden Partisi’ydi. “Güdenizm” ideolojisini savunduğu açıklanan parti, yeterli kurucu sayısına ulaşamadığı için ilk girişim sonuçsuz kalmış; Halil Güden partisini ancak 1951’de kurabilmişti.
Herkesin dört gözle beklediği asıl “ikinci parti”, CHP içindeki muhaliflerin kuracağı partiydi. Nihayet, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti (DP) kurulunca, iktidarın karşısına gerçek bir muhalif güç çıkmış oldu. Kurucuları partinin adını ABD’deki Demokratlardan esinlenerek koymuş, Amerikalı Demokratların Cumhuriyetçiler karşısındaki konumunu hatırlatır şekilde yeni partiyi “CHP’nin birazcık solunda” diye tanımlamıştı.
Eski sihirbaza yeni numaralar Akbaba dergisinin karikatüründe, ünlü sihirbaz Zati Sungur seçim sandığına gidip çeşitli numaralar öğrenmek istediğini söylüyor.
Tek parti döneminin son genel seçimi 1943’te yapıldığı için, yeni seçimin 1947’de olması gerekiyordu. Ancak yeni kurulan DP’yi hazırlıksız yakalamak isteyen CHP, seçim tarihini 21 Temmuz 1946’ya çekti. Seçimlerde “geniş bölgeli çoğunluk sistemi” uygulanacaktı. Bu sistemde belirli bir seçim çevresinde en çok oyu alan partinin bütün adayları seçilmiş oluyor, aralarında çok az oy farkı olsa bile diğer partilerin hiçbir adayı seçilemiyordu.
CHP, DP’nin seçimlerin adli denetim altında yapılması ve günümüzdeki gibi “gizli oy açık sayım” yapılması teklifini de kabul etmemişti. Böylece açık kullanılan oyların sayımı gizli yapıldı. Sayılan oylar hemen yakılacağı için sonuçlara itiraz etmek de mümkün olmayacaktı.
Yaşanan usulsüzlükler ve yargı denetimi olmaması nedeniyle DP’lilerin şaibeli ilan ettiği seçimleri, oyların %85.4’ünü aldığı açıklanan CHP kazandı. Meclis’teki 465 sandalyeden 395’ini CHP alırken, DP örgütlenmesini tamamlayamadığı 16 ilde seçime katılamadı ve %13 oranında oyla 66 milletvekili çıkarabildi. 4 de bağımsız aday milletvekili oldu.
Propaganda yasakları
Tek parti iktidarı 1946 seçimlerinde bir yandan çok partili sisteme geçiş kararını almakla övünüyor, diğer yandan DP’nin seçim çalışmalarını engellemeye çalışıyordu. DP miting başvuruları birçok yerde, Gaziantep Valiliği’nin “Antep’te çok rakı içilir, sarhoş çok olur. Asayiş bozulur, açıkta toplantıya izin verilemez” gerekçesi gibi sudan gerekçelerle geri çevrilmişti.
Seçimlere 18 gün kala alınan kararla partilerin açıkhava toplantıları da yasaklanmış, yalnız kapalı alanlardaki toplantılara izin verileceği açıklanmıştı. O yıllarda her yerde parti toplantısı yapacak kapalı alan bulmak kolay değildi; sinema ve lokal sahipleri de yerlerini DP’ye kiralamaya çekiniyordu. CHP ise Halkevi ve halk odaları başta olmak üzere birçok yerde toplantı düzenleme olanağına sahipti.
Demokrat Parti iktidarının devrildiği 27 Mayıs darbesiyle başlayan 1960’larda üç seçim yapıldı. 1961 seçimlerinde ordunun bastırmasıyla ilk kez koalisyon hükümeti kurulurken, sonraki iki seçimden Demokrat Parti’nin devamı olarak kurulan Adalet Partisi ve genç lideri Süleyman Demirel zaferle çıktı.
Ellilerin ikinci yarısında tırmanışa geçen ve 1960 ilkbaharında zirveye ulaşan siyasi gerilim 27 Mayıs askerî darbesiyle sonuçlanmış, DP iktidarının devrilmesinden sonra yönetim Millî Birlik Komitesi’nin (MBK) eline geçmişti. Yeni Anayasa’yı ve seçim kanununu 38 subaydan oluşan MBK ile üyeleri atama-seçim karışımı bir usulle belirlenen Temsilciler Meclisi’nin oluşturduğu Kurucu Meclis hazırladı.
TBMM artık 450 sandalyeli bir Millet Meclisi ve 150 sandalyeli Cumhuriyet Senatosu olmak üzere iki kanattan oluşacaktı. Millet Meclisi’ni denetleme mekanizması olarak oluşturulan ve halk arasında “okumuşlar meclisi” olarak anılan Senato’ya seçilebilmek için 40 yaşını bitirmek ve üniversite mezunu olmak gerekiyordu. Eski seçim sistemi de terkediliyor ve seçim çevresi barajlı nispi temsil sisteminin uygulanacağı açıklanıyordu. Bu sistemde her seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların o çevreden seçilecek milletvekili sayısına bölünmesiyle seçim çevresinin barajı belirleniyordu. Bu sayının altında kalan partiler o çevreden milletvekili çıkaramıyordu.
1964’te 40 yaşında Adalet Partisi’nin genel başkanı olan Süleyman Demirel, çok kısa sürede Türk siyasetinin en önemli figürlerinden birine dönüştü.
Ordu, Demokrat Parti’yi kapatmış, birçok üyesini hapsettiği partinin tüm örgütünü dağıtmıştı. Buna karşın CHP ve Bölükbaşı liderliğindeki CK-MP’nin örgütsel yapısı ayaktaydı. Siyasi partilerin faaliyetlerine 12 Ocak 1961’de izin verilince 13 parti daha kuruldu. Yeni partiler arasında DP’nin devamı olduğu iddiasındaki Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP) de vardı.
Asker faktörü
Darbenin gölgesinde yapılan 1961 seçimleri renksiz ve heyecansız seçim kampanyalarına sahne oldu. Bunun en önemli sebebi, seçimlere 1 ay kala DP’lilerin yargılandığı davaların ağır cezalarla sonuçlanması ve Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam edilmesinin yarattığı şoktu.
15 Ekim 1961’de yapılan seçimleri yüzde 36.7 oy oranıyla 173 sandalye kazanan CHP birinci tamamladı. İkinci sıradaki AP yüzde 34.7’yle 158, CKMP yüzde 14’le 54, YTP 13.7’yle 65 milletvekili çıkarmıştı. Partiler Cumhuriyet Senatosu seçimlerinde de yakın oranlarda oy aldı.
Hiçbir partinin tek başına iktidar olamadığı seçimlerde halkın yetkiyi DP’nin devamı partilere vermek istediği anlaşılsa da askerlerin bunu kabul etmesi mümkün değildi. YTP ve CKMP, CHP’nin koalisyon teklifini reddedince, ordunun da zorlamasıyla Türkiye’nin ilk koalisyonu olan CHP-AP hükümeti kuruldu. 1965 seçimlerine kadar dört ayrı koalisyon hükümeti görev yapacaktı.
İsmet İnönü, 1961 seçimleri sonrasında kurulan üç koalisyon hükümetinde son kez başbakanlık yaptı (üstte). Akbaba, 1965 seçimlerini güzellik yarışmasına benzetmişti (altta).
Adalet Partisi (AP), 27 Kasım 1964’teki kongrede Süleyman Demirel’i genel başkanlığa getirirken, Türk siyasetinin gelecek 40 yılına damga vuracak en önemli siyasi figürlerinden birini de seçiyordu. 40 yaşındaki yeni lideriyle atağa kalkan AP, 1965 seçimlerinin favorisiydi.
1965 seçim kampanyalarında birçok yenilik göze çarpıyordu. Siyasi parti liderlerine yüzlerce araçtan oluşan seçim konvoyları eşlik ediyor, o zamana kadar daha çok davul-zurna çalınan ve küçük grupların slogan attığı mitinglerde binlerce kişi hep bir ağızdan slogan atıp parti bayrağı sallıyordu.
Seçimlere ilk defa bir sosyalist parti, Mehmet Ali Aybar liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) de katılacaktı. 1965 seçimleri öncesi diğer partilere verilen hazine yardımından mahrum bırakılan TİP’in yurdun çeşitli yerlerinde yaptığı seçim etkinlikleri Sağcı grupların saldırısına uğradı.
1965 seçimlerinin en büyük yeniliği ise “millî bakiye” (ulusal artık) sisteminin uygulanacak olmasıydı. Bu sistemin temel özelliği, il seçim çevrelerinde sonuçlara yansımayan oyların “millî seçim çevresi”nde değerlendirilmesi ve boşa gitmemesiydi.
Örneğin, 10 milletvekili çıkaran ve 1 milyon geçerli oy kullanılan bir ilde, milletvekili çıkarmak için gerekli oy sayısı 100 bindi. 330 bin oy alan parti 3 milletvekili çıkarıyor, kalan 30 bin oyu “artık oy” olarak “millî seçim çevresi”ne ayrılıyordu. Başka bir parti bu kentte 99 bin oy aldıysa vekil çıkaramayacak, ama oyları yine “millî seçim çevresinde değerlendirilecekti. 10 vekil çıkaran bu kentte 7 milletvekilliği bu şekilde dağıtılabildiyse, açıkta kalan üç milletvekilliği de “millî seçim çevresi”ne aktarılıyordu. İkinci aşamada, illerde açıkta kalan milletvekillikleri partilerin “millî seçim çevresi”nde biriken artık oylarına göre dağıtılacaktı. Sözgelimi, açıkta kalan milletvekilliği sayısı 50, artık oy toplamı 5 milyon ise milletvekili çıkarabilmek için 100 bin artık oy gerekliydi. 100 bin artık oyu olan parti 1,500 bin artık oyu olan parti 5 milletvekilliği kazanıyordu.
10 Ekim 1965’te yapılan seçimlerde AP yüzde 5.9’la 240, CHP yüzde 28.8’le 134, CK-MP’den ayrılan Bölükbaşı’nın kurduğu Millet Partisi yüzde 6.3 oyla 31, YTP yüzde 3.7 ile 19, TİP yüzde 3 ile 15, CKMP yüzde 2.2 ile 11 milletvekilliği kazandı.
Millî bakiye sistemi sayesinde oylar boşa gitmemiş, alınan oy oranıyla çıkarılan milletvekilliği sayısı paralellik göstermişti. Sözgelimi TİP yüzde 3 oy olarak 450 sandalyenin yüzde 3’üne karşılık gelen 15 milletvekilliği kazanmıştı. Yüzde 2.2’lik oy oranıyla 11 milletvekili çıktıran CKMP’nin adayları ise hiçbir ilde seçilecek oy sayısına ulaşamamış, tamamı artık oylarla seçilmişti.
İlk kez bir sosyalist parti seçimlerde 1965 seçimlerinde 15 milletvekilliği kazanan Türkiye İşçi Partisi’nin lideri Mehmet Ali Aybar esi Siret Hanımla oyunu kullanırken.
Küçük partilerin yararına işleyen millî bakiye sistemini “millî felaket” olarak nitelendiren AP iktidarı 1969 seçimlerine 1 yıl kala bu sistemi kaldırdı ve 1961’de uygulanan seçim çevresi barajlı nispi temsil sistemini geri getirdi. Ancak Anayasa Mahkemesi değişiklikleri iptal edince sistem barajsız nispi temsil sistemine dönüştü. 1983’e kadar bu sistem yürürlükte kalacaktı.
1961 Anayasası’nın getirdiği örgütlenme serbestliğinin, dünyada yükselen eğilimin ve parlamentodaki TİP’in etkisiyle 1960’ların ikinci yarısında Türkiye’de sol yükselişe geçmişti. Bu durum CHP’ye de yansıyacak, 1965’te önce İnönü’nün telaffuz ettiği “ortanın solu” düşüncesi 1966’da partinin resmî görüşü olarak benimsenecekti. “Ortanın solu” düşüncesine karşı olan 48 milletvekili ve senatör ise CHP’den ayrılıp Güven Partisini kurdu. Sağ cenah da bu dönemde hareketliydi. CKMP 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını aldı ve Alparslan Türkeş genel başkan oldu.
Tek başına AP
12 Ekim 1969’da yapılan seçimlerde AP oy kaybına uğrasa da yüzde 46.6 oy oranıyla 256 milletvekili çıkararak Millet Meclisi’nde bir kez daha tek başına çoğunluğu sağladı. Çok partili yaşama geçildikten sonraki en düşük oyunu alan CHP yüzde 27.4’le 143 vekil çıkarırken, Güven Partisi yüzde 6.6 oy oranı ve 15 sandalye ile üçüncü parti oldu. Millet Partisi yüzde 3.2 ile 6, MHP yüzde 3 ile 1, halk arasında “Alevîlerin partisi” olarak nitelendirilen Türkiye Birlik Partisi yüzde 2.2 ile 6 vekillik kazanmıştı. TIP’in oyları 3’ten 2.8’e geriledi; oy kaybı çok değildi ama seçim sistemi değiştiği için 15 olan vekil sayısı ikiye düşüyordu. YTP ise yüzde 2.2 oy oranıyla 6 sandalye kazanmıştı.
1969 seçimlerinin ilginç bir özelliği bağımsızların yüzde 5.6 oy alınası ve tam 13 bağımsız adayın milletvekili seçilmeyi başarmasıydı, Meclis’e giren bağımsızlardan biri de AP’den milletvekili adaylığı Demirel tarafından veto edildiği için Konya’dan bağımsız aday olan ve iki milletvekili seçtirecek kadar oy alıp seçilen Necmettin Erbakan’dı.
50’li yıllarda yapılan üç genel seçimi de kazanan Demokrat Parti, seçimlerde uygulanan “geniş bölgeli çoğunluk sistemi” sayesinde Meclis’teki ezici çoğunluğu hep elinde tutmuştu. Bu durumun yarattığı güç sarhoşluğu, demokrasi vaadiyle iktidar olan partinin demokrasiden uzaklaşmasına ve adeta bir parlamento diktatörlüğü kurmasına yol açtı.
Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk göstergesi, 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şaibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım uygulanacak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK de yargı denetimini sağlayacaktı.
Demokrat Parti yandaşları 1950 seçimlerindeki zaferi günlerce kutladı.
1948’de DP’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin de katıldığı 1950 seçimlerinde birçok ilk yaşandı. Tasarımcı elinden çıkmış seçim afişleri kullanıldı, Hürriyet gazetesi büyük kentlerin meydanlarına sandık koyarak ilk seçim anketini yaptı; partilere radyodan propaganda yapma hakkı verildi. İktidar partisinin mitingleri kalabalık göstermek için civardan insan taşımasına da ilk defa bu seçimlerde rastlanacaktı. Kayseri’deki bir CHP mitingine köylerden insan taşıması, muhalif basın tarafından “hayret verici ve gülünç” diye yerden yere vurulmuştu.
1946’da CHP’nin işine yarayan adaletsiz seçim sistemi bu defa DP’ye yarıyordu. Yüzde 55.2 oy oranıyla birinci olan DP 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin yüzde 85.4’ünü almıştı. CHP yüzde 39.6 oy oranına karşılık sadece 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi yüzde 4.6’yla 1 milletvekilliği kazandı. Meclis’e 1 de bağımsız milletvekili girdi.
Birçok yerde vatandaşlar sandıkların kapanmasının ardından sayım işlemlerini kontrol edip oylarına sahip çıkmışlardı. Seçmenin oyuyla iktidar değiştirebileceğinin kanıtlanması büyük bir zaferdi. CHP lideri ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de ordunun üst kademesinden gelen “seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebiliriz” mesajına “millî irade nasıl tecelli ettiyse başta ben olmak üzere bütün devlet birimleri saygı göstermelidir” yanıtını veriyordu.
27 yıllık tek parti iktidarı son bulmuş, DP Genel Başkanı Celal Bayar cumhurbaşkanı olurken partinin yeni genel başkanı Adnan Menderes başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Yeni dönemle birlikte cumhurbaşkanlarıyla başbakanlar arasındaki güç dengesi başbakanlar lehine dönecek, 2014’e kadar başbakanlar hep daha güçlü pozisyonda olacaktı.
1954 seçimleri
Akbaba dergisi, 1957’de seçim yasasında değişiklik yaparak muhalefetin işbirliği imkanının önünü kapayan DP’yi kapağına taşımıştı.
1953’e kadar ekonominin iyi gitmesi ve özellikle kırsal kesimde refahın yükselmesi DP’yi 1954 seçimlerinin de favorisi kılıyordu. Nitekim 2 Mayıs’taki seçimlerde oy oranını yükselten iktidar partisi yüzde 58.4 oy oranıyla 541 milletvekilliğinden 503’ünü aldı. CHP yüzde 35.4’le yalnızca 31 vekil çıkarırken, Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) yüzde 5.3’le 5 sandalye kazandı. Malatya, Kars ve Sinop’ta CHP, Kırşehir’de CMP birinci olmuş; kalan tüm illerde ipi DP göğüslemişti. 2 de bağımsız milletvekili vardı.
Normalde bu kadar büyük bir zafer kazanan iktidarın kendine olan güvenini tazelemesi ve muhaliflere daha hoşgörülü yaklaşması beklenirdi ama, 1954 seçimleri Menderes iktidarının demokrasiden uzaklaşmasının ve âdeta bir parlamento diktatörlüğü kurmasının milâdı oldu. DP, Meclis açıldıktan hemen sonra yargı bağımsızlığını ve üniversite özerkliğini hiçe sayan bir dizi antidemokratik yasa çıkardı. Yeni düzenlemelerle seçim öncesi radyoda propaganda günleri de bitiyor, devlet radyosunun kapıları muhalefete kapatılıyordu.
Gazeteleri de büyük baskı altına alan iktidarın en inanılmaz hamlesi ise seçimlerde birinci olamadığı iki kenti cezalandırması oldu. Hedeflerden biri CHP’nin birinci çıktığı, İnönü’nün memleketi Malatya’ydı. DP iktidarı Malatya’yı ikiye bölüp ilçesi Adıyaman’ı il yaptı. Malatya yine şanslıydı, çünkü yüzölçümünün ve nüfusunun bir bölümünü kaybetse de il olarak kalmaya devam edecekti. Asıl ceza, Osman Bölükbaşı liderliğindeki CHP’nin birinci olduğu Kırşehir’e verildi. Niğde’ye bağlı bir ilçe olan Nevşehir il yapılırken, il olan Kırşehir ilçe yapılıp Nevşehir’e bağlandı.
Yaşananlar DP içinde de rahatsızlık yaratmıştı. Partiden ayrılan 19 milletvekili 1955 sonunda liberal merkez parti çizgisindeki Hürriyet Partisi’ni kurdu. Basında da ilk seçimlerden beri DP’yi destekleyen birçok gazete ve gazeteci iktidardan desteğini çekmişti.
1957’nin ilkbaharında işçi sendika birlikleriyle federasyonları kapatıldı, birçok yüksek yargıç emekli edildi. 27 Haziran’da çıkarılan Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ise muhalefetin miting ve etkinlik yapmasını olanaksız hâle getiriyordu. Kanunun ilk kurbanı, Rize’de kendisine “hoşgeldiniz” diyen bir esnafın elini sıktığı için 6 ay hapis cezasına çarptırılan CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’ti!
Demokrat Parti’nin iki lideri Celal Bayar ve Adnan Menderes bir seçim gezisinde.
İktidar Mayıs 1958’de yapılması gereken seçimleri de önce 27 Ekim 1957’ye çekti, arkasından seçim yasasını değiştirerek muhalefet partilerinin ortak liste çıkararak ya da birbirlerinin listesinden aday göstererek güçbirliği yapmalarının önünü kesti. Muhalefet ise hem antidemokratik uygulamaların hem de ekonomide kötü gidişin sandığa yansıyacağını umuyordu ama seçimlerde DP yüzde 48.6, CHP yüzde 41.4, CMP 6.5 ve Hürriyet Partisi yüzde 3.5 oranında oy aldı. DP, oy oranı 10 puan düşmesine rağmen 610 milletvekilliğinden 424’ünü kazanmış; CHP 178, diğer iki parti 4’er milletvekili çıkarmıştı.
“Geniş bölgeli çoğunluk sistemi”nin ne kadar adaletsiz olduğu bir defa daha ortaya çıkıyordu. Örneğin 10 milletvekili çıkaran Gaziantep’te DP yüzde 48 oy oranıyla birinci partiydi. İkinci CHP’nin oy oranı ise yüzde 47.3’tü ve iki parti arasında yalnızca 1000 oy fark vardı. Buna rağmen DP birinci olduğu için 10 milletvekilliğinin tamamını kazanmış, nüfusun yarısının CHP’ye verdiği oylar boşa gitmişti.
DP seçimden önce dışarıdaki etkinliklerini yasakladığı muhalefeti, seçimden sonra Meclis’te de susturma çabasına girişti. Artık Meclis’te hükümete yalnızca Cuma günleri 1 saat için soru sorulabilecek ama Bakanlar canları istemezse yanıt vermeyebilecekti. Muhalefet partileri 1950’den beri ilk defa toplam muhalefet oyundan az oy sılan DP iktidarının bir azınlık iktidarına dönüştüğü propagandası yapmaya başlamıştı. Partiler arası ittifak arayışları da yoğunlaşacak, 1958’de Türkiye Köylü Partisi CMP’ye, Hürriyet Partisi CHP’ye katılacaktı. DP de muhalefetin hamlelerine karşılık Vatan Cephesi’ni kurarak partiyi güçlendirme çabasına girişti.
1959’da İsmet İnönü ve CHP’lilere Uşak ve İstan-bul-Topkapı’da düzenlenen saldırılarla iyice artan siyasi gerilim, iktidarla muhalefet arasındaki iplerin tamamen koptuğunu gösteriyordu.
VATANDAŞIN HAKLI İSYANI: “Partizan Radyo Dinlemek İstemeyenler Derneği“
Demokrat Parti iktidarının 1954 seçimlerinden sonra kapılarını muhalefete kapattığı radyo, 1960’a kadar siyasetin en hararetli tartışma konularından biri oldu. İktidar muhalefeti engellemekle kalmıyor, devlet radyosunu propaganda aracı olarak da kullanıyordu. 1958’de iş öyle bir hâle gelmişti ki DP’nin kurduğu Vatan Cephesi’ne katılan binlerce kişinin adı radyodan tek tek okunmaya başlanmıştı, isim okuma faslı kimi günler iki saat sürüyordu.
Duruma tepki gösterenler 1 Aralık 1958’de İstanbul’da “Radyolarda Partizan Yayınları Dinlemek istemeyenler Derneği”ni kurdu. Dernek başkanı Bedri Çalışkur “radyodaki partizan neşriyatla mağdur edilenler, dernek vasıtasıyla teselli edilecek, asabı bozulan vatandaşlara tıbbi ve psikolojik yardımda bulunulacaktır” diyordu.
Olayın duyulmasıyla Türkiye’nin dörtbiryanından binlerce kişi üyelik başvurusunda bulunmuştu. Meselenin hükümet aleyhinde kampanyaya dönüşmesinden rahatsız olan iktidar, polis baskınıyla derneği kapattı. Açılan davada dernek kurucuları “devletin radyosuyla alay ettikleri için” para cezasına çarptırıldı.