Etiket: de gaulle

  • Alman işgali sonrası Fransız kurtuluş savaşı ve uzayan krizler çağı

    Alman işgali sonrası Fransız kurtuluş savaşı ve uzayan krizler çağı

    19-25 Ağustos 1944 tarihinde Nazilerden kurtulan Paris, dört yıllık işgal döneminde büyük insani acılar yaşadı. Kurtuluştan sonra başlayan dönem ise yine sancılı oldu. Alman işbirlikçilerin cezalandırılması, komünistlerle yaşanan siyasi krizler ve sonrasındaki Vietnam, Süveyş ve Cezayir krizleri, Fransa’yı uzun süren bir türbülansa soktu. 68 Mayıs’ına dek uzanan bir Fransız öyküsü.

    Dört yıllık işgal boyunca Alman askerlerini her zaman temiz ve ütülü üniformaları içerisinde izlemeye alışmış Parisliler, Normandiya’daki ateş çemberinden kurtulabilen perişan yaralıları, yorgun şoförleri, kuzeye çekilen kafileleri görünce kaderlerinin değişmekte olduğunu anladılar. İyi de, tam olarak ne zaman?

    Çıkarmadan 10 hafta sonra, Müttefik orduları Paris’in batısına ulaşmıştı ama kente girmeye niyetleri yoktu. Bu büyük metropol, diğer başkentler gibi yanıp yıkılacak mıydı? Kızılordu’nun Varşova’da yaptığı gibi, kenti ve ahalisini Almanların zulmüne terkedecekler miydi? Bununla birlikte, işbirlikçiler dışındaki ahali “la grande fuite des Fritz” (Almanların büyük kaçışı) dedikleri olayı büyük zevkle izledi.

    Paris yanacak mı?

    1944 Ağustos’unun sıcak günlerinde Paris işgal komutanı General von Choltitz, Hitler’in kesin emirlerine karşı Paris’i yakmayacak, Seine Nehri üzerindeki 45 tarihî köprüyü havaya uçurmayacaktı. Buna rağmen Müttefik orduları yaklaştıkça direniş yayılırken, şeref meselesi olarak sembolik bir Alman savunması olacaktı elbet. Bu duyulunca, Fransız general Leclerc’in Amerikalılar tarafından donatılmış 2. Zırhlı Tümen’i, Amerikan 4. Piyade Tümeni ile birlikte üç koldan Paris’e ilerlemeye başladı. Leclerc’in çok ama çok acelesi vardı. Ayaklanmaya dönüşen direnişte komünistler öne çıkabilir veya Amerikalılar şehre daha önce girip, de Gaulle’ün Fransa ve “Paris’in Fransız ordusu ve direnişçileri tarafından Müttefik ordularının yardımıyla kurtarıldığı” yalanını  çürütebilirlerdi. Tabii o an henüz bilmiyorlardı ama Choltitz de emre uymadığı için görevden alınabilir ve yakıp yıkma emri uygulanabilirdi.

    Paris kurtuldu!

    Paris’e ilk giren Fransız General Leclerc’in bölüğünden bir tankçı şehir kurtulduktan sonra 25 Ağustos 1944’te düzenlenen geçit sırasında halk tarafından selamlanıyor.

    Bu sırada Hitler, Jodl’a sorup duruyordu: “Brentt Paris?” (Paris yanıyor mu?) Hayır, Paris’te durum son derece karışıktı ama şehir yanmıyordu. Direniş yayılırken kente sığınan Petain hükümetinin üyeleri dağılıp daha kuzeye kaçmış, 20 bin kişilik Paris polisi “Albay Rol” takma adıyla öne çıkan komünist lider Tanguy’un teşvikiyle greve gitmişti. Ne var ki polis gücü çok kısa süre de Gaulle taraftarlarının kontrolüne geçmiş ve valiliği işgal ederek komünistleri ayazda bırakmışlardı. Komünistler buna karşı her yerde Almanlara saldırarak inisiyatifi kazanmak istedilerse de başarıları kısıtlı kaldı. Tanguy’un emri üzerine militanlar sokaklarda 400’den fazla barikat kurup savunmaya geçtiler.

    Şimdi birkaç gün geriye gidelim.

    Kente giriş

    Müttefik başkomutanı Eisenhower, Normandiya’dan kuzeye ilerlerken Paris’e girmeyi hiç istemiyor, bu büyük kentin asayişini üstlenmenin yanısıra, gıda ve petrol stoklarını eritmekten, ulaştırma sıkıntısını arttırmaktan kaçınıyordu. Hedefi, bu kenti “by-pass” ederek ilerlemekti. Ne var ki Paris’te ayaklanma ve katliam olasılığı ortaya çıkınca, Fransızların büyük ısrarı üzerine fikri değişmeye başladı. Bu arada, emir gelsin veya gelmesin, Leclerc bir emrivakiyle Paris’e yürümek üzere günlerdir gizlice petrol ve cephane biriktiriyordu. Nihayet 22 Ağustos günü Eisenhower, Paris’e girmekten kaçınamayacağını düşündü. Leclerc ve 4. Tümen birkaç saat içerisinde ileri fırladılar. Bu saatte artık Eiffel kulesine bile patlayıcı yerleştirildiği öğrenilmişti.

    Naziler Paris’i teslim ediyor Ağustos 1944’te Paris’in düşmesinden üç hafta kadar önce şehre askeri vali olarak atanmış Alman General Dietrich von Choltitz başkentin teslim edildiğine dair belgeyi imzalıyor. Choltitz Hitler’in şehri yakması emrine “tarihe Eyfel Kulesi’ni ve Paris’i yıkan adam olarak geçmek istemiyorum” diyerek karşı gelmişti.

    24’ü sabahı Fransız öncüleri şehre girdiler ama, çılgınca sokaklara dökülen ahali ilerlemelerini engelliyordu. O gece, Choltitz teslim olmadan önce subaylarına bir veda yemeği verirken sokaklarda silah sesleri ahalinin çığlıklarına, bunlar da gramafonlardan ve otomobillere monte edilen hoparlörlerden yayılan marşlara ve kiliselerin çanlarına karışıyordu. Bu sırada Amerikalı, Afrikalı askerler, her türden direnişçiyle birlikte kente doluyordu ama sahnedeki esas kişi De Gaulle olacaktı. 26 Ağustos günü komutanları onu dikkatle bir adım arkasından takip ederken, kente girdi. Bu askerî düzen ile liderliğini vurgulamaya büyük özen göstermişti.  Önce Meçhul Asker anıtına bir çelenk koydu ve Champs-Elysée’den yürüyerek Notre Dame’da kısa bir ayine katıldı. Akabinde taraftarlarının direniş sembolü olan valilik binasına geldi. Direniş liderliği iddiasındaki komünistler bunu hakaret addettiler.

    Gurur yürüyüşü General de Gaulle ve maiyeti şehrin kurtuluşu üzerine 26 Ağustos 1944’te yaptıkları geçitte Zafer Takı’nın bulunduğu Champs Élysées bulvarından aşağı doğru dini töreni gerçekleştirmek üzere Notre Dame Katedrali’ne yürüyor.

    Komünistlerin kaybettiği an

    Nihayet De Gaulle “Ulusal Direniş Komitesi” adı verilen karargahı ziyaret için Hotel de Ville’e geldi. Ona, balkona çıkıp aşağıdaki mahşeri kalabalığa komite adına okuması için bir bildiri hazırlamışlardı. Böylece Özgür Fransa’nın lideri değil, komitenin yürütme yetkilisi gibi görünecekti. De Gaulle kimsenin elini sıkmadan geçti. Belediye Konseyi Başkanı Georges Bidaut aklısıra tuzağını kurmuştu: “General, niçin balkona çıkıp aşağıdaki kalabalığın önünde Cumhuriyet’i ilan etmiyorsunuz?” dedi. De Gaulle onu buz gibi bir bakışla süzdü ve “Cumhuriyet hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Ben zaten Cumhuriyet hükümetinin başkanıyım. Niçin Cumhuriyeti ilan edecekmişim ki?..” diyerek balkona çıktı. Kısa bir hitap “de Gaulle, de Gaulle” dalgalarıyla kesildi. Komünistlerin akıllı olanları, o an partiyi yitirdiklerini anladılar.

    Direnişte öne çıkmaya çalışan komünistler, güvenilirliklerini aslında daha 1939 Ağustos’unda, Moskova’dan Fransız Komünist Partisi’nin Paris yakınlarındaki gizli telsiz istasyonuna gelen bir talimatla yitirmişlerdi. Almanlarla yapılan Ribbentrop-Molotof Antlaşması’nın üzerinden 12 saat geçmeden L’Humanité gazetesinin anti-faşist politikasını değiştirmişler; Hitler faşizmi yerine İngiliz emperyalizmini baş düşman yerine koymuşlar; 1939’daki savaş ilanını da “başkalarının savaşı” olarak nitelemişlerdi. Bu “kıvraklık”, Avrupa komünizminin çöküşündeki en önemli köşe taşlarından birisi olacaktı. Resmen SSCB politikalarını desteklemek zorunda kalan parti, Hitler Rusya’ya saldırınca tekrar politika değiştirecek, ancak bu arada liderleri de ordudan kaçıp Rusya’ya sığınacaktı.

    En son teslim olan Nazi kalesi Naziler Paris’i işgal ettiklerinde, birliklerini, ismini Prens Eugène’den alan kışlaya yerleştirmişti. Paris’in kurtuluşu için verilen mücadele sırasında 25 Ağustos akşamı Almanların direnişçilere en son teslim ettikleri kaleydi.

    Tüm bunların yanı sıra, Paris’i işgal eden Almanlardan “radyo yayını” için izin istemeleri, buna rağmen büyük baskı ve katliamlara uğramaktan kurtulamamaları, onlara olan güveni sarsmıştı. Stalingrad’dan itibaren sözedilmeye başlanan ve son aylarda artmış bulunan direnişleri, kaybettikleri itibarlarını tam olarak geri kazanamazdı. Ama De Gaulle’cüler de onların iktidara ortak olma riskini göze alamazdı. Kurtuluştan hemen sonra Fransa çok çalkantılı günlerden geçiyordu. Bir yandan işbirlikçiler yargılanarak veya yargısız ölüm cezasına çarptırılıyor, geri plana atılmaktan memnun olmayan direnişçilerin de huzursuzluğu artırıyordu. Kendisini her zaman Üçüncü Cumhuriyet’in koruyucusu olarak gören De Gaulle, kurtarılan her ilde kendi komiserlerini yetkili kılmaya ve komünistleri güçsüz bırakmaya çalışıyordu. Buna rağmen 1946’nın sonunda yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte yapılan seçimlerde Komünistler 618 sandalyenin 183’ünü almayı başardılar. Sosyalistler 105, Katolik Demokratlar (Halkçı Cumhuriyet Hareketi) 164 milletvekili çıkardılar; çünkü sağ partiler Vichy ile birlikte tavır aldıkları için  itibar kaybetmişti. Ayrıca işbirlikçilerin cezalandırılması için ısrar edenler de solculardı ve Fransa işbirlikçi sayısının çokluğuna rağmen bir bütün olarak işgalde çok acı çekmişti.

    İşbirlikçileri temizleme

    1944’teki kurtuluş sonrasında ülkenin önündeki önemli sorunlardan birisi de işbirlikçilerin ve hainlerin “temizlenmesi” idi. Fransızlar bu iş için “épuration” (saflaşma/arındırma/tasfiye) terimini kullanmışlardır ki 1930’larda Rusya için kullanılan “purge” teriminin aynısıdır. Aslında işbirlikçilerin “cezalandırılması” daha 1942’de tek tük başlamış olup, kurtuluş günlerinde bir furya halini almıştı. Olayların sıcaklığı içerisinde öldürülenleri, halk veya askerî mahkemeler tarafından yapılan idamlar izledi. İkinci aşamada özel mahkemeler kuruldu. Önde gelen işbirlikçiler için 1944 sonlarında özel bir Yüksek Mahkeme faaliyete geçti.

    1945 sonuna kadar idam edilen veya öldürülenler için verilen rakamlar son derece farklı olup 10.000 ile 100.000 arasında değişmektedir. Uzun süre 50.000 rakamına inanıldı ama, çok sonraları bunun 10.000’in biraz üzerinde olabileceği görüşü ağır bastı. Bu konuyu araştırmak için kurulan sayısız komitenin net bir rakam ortaya koyamaması şaşırtıcı değildir. Çoğu işbirlikçi hiçbir kayıt veya resmî karar olmadan öldürülmüş olup, 1 milyondan fazla savaş esiri ve gene buna yakın miktarda köle işçi ülkeye henüz dönmemiş; birçoğu açlık, hastalık veya başka nedenlerle yollarda hayatını kaybetmiş; bir kısmı izini kaybettirmiş; bazıları dünyanın uzak köşelerine kaçmış; bir bölümü SS’lere veya diğer Alman birliklerine katılmıştı. Ayrıca sorumluları veya suçluları korumak için birçok iz örtülmüş, belgeler imha edilmiş, bunların sahteleri tanzim edilmişti. Gerçek rakam ebediyen karanlıkta kalacaktır.

    Mareşal Pétain ve Coco Chanel

    Bu ortamda, halkın her şeye rağmen “Verdun kahramanı” olarak hatırladığı Mareşal Pétain’in idam cezası müebbet hapse çevrildi ve kendisi 1951’de Yeu adasında öldü. Laval ise hapishanede zehir yuttu ama ertesi sabah midesi yıkandıktan sonra ölüm cezası infazı gerçekleşti. Kaderinin mareşalden farklı olacağını herkes biliyordu. Toplamda 160.287 dava açıldı, 7.037 idam cezası verildi ve bunlardan sadece 1.500’ü uygulandı. İlk idam edilenler arasında Fransız gazeteci ve direniş lideri Georges Mandel’i öldüren milisler ve işbirlikçi gazeteciler vardı. 10 bine yakın kişi ise çoğu ilk haftalarda olmak üzere mahkemesiz öldürülmüştü. De Gaulle de bazı tanınmış kişilerin cezalarını hapse çevirdi ama, örneğin işbirlikçilikle iftihar eden Robert Brasillach gibileri idam edildi. Sözkonusu kişi dönek olmadıklarını, işgali severek kabul ettiklerini söylemiş, Müttefikler ilerlerken de “biz korkak değiliz” diye böbürlenmiş, teslim olup mahkemede ölümü bir şeref sayacağını ifade etmişti. De Gaulle onun idamını imzalarken “belki  adalet idamını gerektirmiyor ama devletin bekası bunu talep ediyor” demişti. Bu arada bazı tanınmış kişilerin işbirlikçilikleri görmezden gelindi. Örneğin işgalcilerin hayranı ve Yahudi düşmanı Coco Chanel, Amerikalı askerlere “5 Numaralı” parfümünden yüzlerce şişe dağıtarak yeni döneme uyum sağlarken tutuklandı ama kısa sürede serbest kaldı. Birçokları sadece aşağılanma ile kurtuldu. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra, yeni yakalanan birkaç kişi dışında hapiste kimse kalmamıştı.

    Saçları ‘sıfıra vurma’

    Öldürülenlerin çoğu, direnişçilerle son derece acımasız bir mücadeleye girmiş olan faşist Fransız milis kuvveti üyeleriydi. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collobos horizontales) bekleyen ceza ise saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Elbette bu arada kaçmayı başaran sayısız suçlu olduğu gibi, kişisel garez ve iftira kurbanı olanlar da az değildi. Yargılama ve cezalandırmaların çoğu ilk yıllarda sona erdi ama sonradan yakalananların işlemleri 50 yıldan daha fazla sürdü. “Lyon Kasabı” olarak bilinen Klaus Barbie 1980’lerin sonlarında yargılanırken, yardımcılarından Touvier 1994’de; Gironde bölgesindeki Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesini sağlayan Maurice Papon ise 1996’da hakim karşısına çıktı. Paris’teki büyük insan avını örgütleyen polis şefi René Bosquet ise 1993’de yargılandı. Büyük olayların hesabı kolay görülmüyor ve o nesiller hayatta kaldıkça sürüyor ve gene tam bitmiyor.

    Yatay işbirliğinin cezası: Saç kazıma İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collabos horizontales) bekleyen ceza saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağı ihtimali yüksekti.

    İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağını öne sürmek mümkündür. Paris’e girdiği zaman Fransa için konuşan direnişçiler değil, kendisiydi ve daha uzun bir süre ülkesinin kaderinde başrolü oynayacaktı.

    İşgal ardından ilk yılları

    Fransız komünistleri ve siyasi muhalefet

    Fransa’da savaşın hemen sonrasında koalisyon hükümetlerinde yer alan komünistler iktidara ortak oldular. Belçika ve İtalya’da da benzer bir durum görüldü. Doğu Avrupa’da Rus işgali altında bölgelerde komünistler diğer partileri koalisyondan atarak iktidara getirildi. 1947’nin Mayıs ayında (bu ülkede bütün olaylar Mayıs’a denk geliyor sanki) Fransa’da Sosyalist Paul Ramadier ve İtalya’da Hıristiyan Demokrat de Gasperi komünistleri hükümetten uzaklaştırdı. Belçika’da da sosyalist Henri Spaak iki ay sonra aynı yola gitti. Bu tarihten sonra hep muhalefette kalacaklardı. Bunun üzerine sendikalardaki güçlerini kullanarak büyük grev dalgaları yaratmaya giriştiler ama parlamentoların itibarını azaltmayı başaramadıkları gibi, işçi hareketleri de bölündü ve bunların büyük kısmı komünistlerin denetiminden çıktı. Keza, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya girmesine izin vermediği Marshall yardımları ekonomik yeniden inşayı hızlandırınca, bunu engelleyerek iktidara gelme koşulları oluşturmaya çalışan komünistler daha da destek yitirdiler, zira öncülük iddia ettikleri yeniden inşayı gerçekleştirecek kaynakları yoktu.

    Komünistler bununla birlikte Dördüncü Cumhuriyet boyunca muhalefete devam ettiler. 1956 seçimlerinde hâlâ 150 milletvekilleri vardı. Çoğunlukla merkez partilerinden oluşan zayıf koalisyonlar istikrarlı bir yönetim yaratamayınca De Gaulle’cü hareket öne çıktı ve general bir kez daha ülkesinin kurtarıcısı olarak büyük yetkilerle yönetime geldi. 1959’un Ocak ayında başlayan yeni dönemde parlamentonun başkan üzerindeki denetim yetkileri kısıtlanmıştı ama bu yönetim ülkede hızlı bir büyüme, refah ve istikrar sağladı. De Gaulle bu dönemde sadece ülkesinde değil, Avrupa’da ve dünyada da etkili bir lider oldu. Bu nedenle, rejimin içte ve dıştaki büyük başarılarına rağmen Mayıs 1968’de patlak veren hareket şaşırtıcıdır. Burada De Gaulle’cülerin çaresizlikleri, buna rağmen Haziran seçimlerini kazanmaları ve ertesi yıl yapılan referandumu az farkla da olsa tekrar yitirmeleri, siyasi tarihçileri daima hayrette bırakan bir olaylar dizisidir.

    Fransız İhtilali’nden günümüze

    1792’den 1958’e beş cumhuriyet

    Fransa’da cumhuriyet Devrim’in üçüncü yılında, 1792’de kuruldu. İlk Cumhuriyet Napoléon’un kendisini imparator ilan ettiği 1804’te sona erdi. Onun sürgüne gönderilmesinden sonra 18. Louis’nin getirildiği “Bourbon restorasyonu” dönemi vardır. 1830’da hanedan değişikliği geçiren krallık, 1848’de tekrar sona erdi ve bu tarih ile 1851 arasında kısa bir İkinci Cumhuriyet yaşandı. Bu cumhuriyet de 3. Napoléon’un yeni bir imparator olarak gelmesiyle sona erdi. Ne var ki Fransa’yı sürüklediği Alman savaşı kendisinin de sonu oldu. 1870 ile 1946 yılları arasında çalkantılı bir hayat süren (ve en uzun cumhuriyet olma özelliğini hâlâ koruyan) Üçüncü Cumhuriyet kuruldu. Bu cumhuriyetin aslında işbirlikçi Mareşal Pétain tarafından kurulan Vichy rejimi ile 1940’ta sona erdiğini ileri sürenler olmuşsa da, Charles de Gaulle bunu reddetmişti. Bazı direnişçiler (örneğin 1944 Temmuzunda Vercors Platosu’nda iyi hazırlanmayan bir ayaklanmaya girişip Alman paraşütçüleri tarafından imha edilen büyük grup) ilk iş olarak Üçüncü Cumhuriyet’i tekrar ilan etmişlerdi. Yani direnişçilerin Paris’te Charles de Gaulle’den cumhuriyetin ilanını beklemeleri beklenmedik bir olay değildi. O ise Petain’in başından beri kanun dışı olduğunu ileri sürüp ülkede düzeni sağlamaya girişti; akabinde ülke için yeni bir anayasa yapılmasına girişildi; bu 1946’da tamamlandı.

    1946-1958 yılları arasındaki Dördüncü Cumhuriyet istikrarlı olmadı. Savaş sonrasının yeniden inşaı ve Vietnam Savaşı ile Süveyş krizlerinin üzerine gelen Cezayir meselesi ülkeyi sürekli gerdi ve 1958 Mayısında içsavaşın eşiğine getirdi. Nihayet Charles de Gaulle’ü geri çağırmaktan başka bir çare bulunamadı.

    Dördüncü Cumhuriyet’i yıkan esas faktörün sömürge imparatorluğunu koruma çabası olduğu söylenmiştir ve bu doğrudur; çünkü büyük ülkeler arasında sadece Fransa on beş yıl boyunca aralıksız olarak savaşmıştı. Mağluplar, yani Almanya, Japonya ve İtalya yeniden inşa için var güçleriyle çalışırken, Fransa enerjisinin bir kısmını umutsuz davalara harcadı. Sonuçta Charles de Gaulle geri çağırılınca, başkanlık yetkilerini artıran yeni bir anayasa koşulunu dayattı. Böylece 1958’de başlayan ve hâlâ süren Beşinci Cumhuriyet kuruldu. Bundan tam 10 yıl sonra, 1968 Mayısında başlayan kriz ise ertesi yıl Charles de Gaulle’ün referandumu küçük bir farkla yitirdikten sonra çekilmesiyle sonuçlandı, ama cumhuriyet artık istikrara kavuşmuştu.

    Fransa tarihinde Birinci ve İkinci Cumhuriyetlerden sonra çok uzun aralar olup, bu dönemlerde kraliyet ve imparatorluk rejimleri geri gelmiştir. Üçüncü Cumhuriyet ise sadece sürgündeki Charles de Gaulle tarafından yaşatılmıştır. Böylece ancak Dördüncü ve Beşinci Cumhuriyetlere geçişin kesintisiz olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Dördüncü Cumhuriyet sürekli istikrarsızlık içinde, birbiri ardına gelen koalisyon hükümetleriyle geçmişti. Bu durum Beşinci Cumhuriyet’in tahkim edilmiş, daha güçlü bir başkanlık sistemine dönüşmesiyle sonuçlanmıştı; ancak bu sistem içerisinde meclis yetkisiz ve güçsüz kalmamıştır.

  • ‘Fransa’nın canı sıkıldı’, kendiliğinden hareket klasik liderleri tanımadı

    ‘Fransa’nın canı sıkıldı’, kendiliğinden hareket klasik liderleri tanımadı

    1968 baharında üniversitelerde başlayan gösteriler işçilerin de katılımıyla kitlesel bir hal almış, kamuoyunun sempati ve desteği de göstericilerden yana dönmüştü. Yüzbinler Paris’te gösteri yapmaya başlamış, kendiliğinden gelişen büyük hareketlenme herhangi bir liderin veya partinin veya örgütün kontrolünü reddetmişti. Ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu.

    Paris’in banliyösü Nanterre’de öğrenciler, Vietnam savaşına karşı gösteride tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılması için 22 Mart’ta fakültenin yönetim binasını işgal ederler. 2 Mayıs’ta üniversitede bir “anti-emperyalist” gün ilan edilip dersler engellenince, idare üniversiteyi kapatır.

    Ertesi gün hareket, kent merkezindeki Quartier Latin ve Sorbonne’a yayılır. Mayıs 68 başlamıştır. 400 göstericinin yerleştiği Sorbonne’un rektörü, aşırı sağcıların herhangi bir müdahalesine engel olmak gerekçesiyle polisi çağırır ve sıkı bir çatışmadan sonra okul boşaltılır ama gösteriler sokaklara yayılır. Aralarında başlıca öğrenci sendikası yöneticisi Jacques Sauvageot, Daniel Cohn-Bendit, Henri Weber, Brice Lalonde, José Rossi, Alain Krivine, Guy Hocquenghem, Bernard Guetta ve Hervé Chabalier’nin bulunduğu 574 kişi tutuklanır. Yaralı sayısı da hatırı sayılır düzeydedir: 279 öğrenci, 202 polis.

    6 Mayıs’ta öğrenciler daha hazırlıklıdır. Sonuç: 300 yaralı polis ve 442 tutuklama.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Paris sokaklarında direniş Paris’in 3. ve 4. bölgelerinin sınırındaki Arşivler sokağında öğrenciler ve işçiler birlikte gösteri yürüyüşündeler.

    Komünist Partisi ve Maoist Parti devrimin öğrencilerden değil işçilerden geleceğini bildirerek harekete mesafe alır. Komünist Partisi denetimindeki büyük sendika CGT’nin genel sekreteri Georges Séguy, öğrenci hareketini işçi sınıfını maceraya sürüklemekle suçlar. Birkaç gün içinde bu geleneksel örgütlerin tabanlarının yönetimlerini pek de ciddiye almadıkları ve kendi bildiklerini okuyacakları görülecektir.

    Bu arada 7 Mayıs’ta daha sonra da kendi alanlarında önemli similar olacak Siné, Wolinski, Guy Hocquenghem, André Glucksmann, Bernard Kouchner ve diğerlerinin kurduğu bir gazete sokaklarda 100 bin satışa kadar ulaşır.

    10 Mayıs’ta liseli ve üniversiteli 20 bin öğrenci Quartier Latin’i işgal ederek bir dizi barikat kurarlar. 6-7 bin polisin katıldığı operasyonla sabah düzen sağlanır. 125 araba yanmış ya da tahrip edilmiş durumdadır. Sokaklar savaş görmüş gibidir. Kaldırımlar sökülmüştür. 247 polis yaralanmış, 469 kişi gözaltına alınmıştır. Bu kendiliğinden patlamada Alain Krivine ve Daniel Cohn-Bendit gibi sözcülerin bulunduğunu eklemek gerek.

    Bütün bu çatışmalar sırasında polisin orantısız güç kullanmasıyla öğrencilere olan sempati artar. Marsilya’dan Strasbourg ’a irili ufaklı işgal ve gösteriler başgösterir.

    13 Mayıs’ta öğrenciler, işçiler, memurlar Fransa’nın her yerinden Paris’e akın eder. Kentin bütün ana arterleri göstericilerle dolup taşar. Gösterici sayısı 500 bin iken polis olayı küçültmek için 200 bin rakamını verir.

    Sendikacılar, öğrenci çevresinden gelen ve kendi geleneksel sloganlarının çok ötesine taşan taleplerin işçileri etkilemesine karşıdırlar ama, işçiler arasında bir radikalleşmenin önü alınamaz.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Quartier Latin’de işgal 10 Mayıs 1968’de liseli ve üniversiteli öğrenciler Quartier Latin’i işgal ederek polise karşı barikatlar kurmuştu. Savaş alanına dönen sokaklarda kaldırımlar sökülmüş, 125 araba yanmış ve tahrip edilmişti. İşgali engellemek için 6-7 bin polisin katıldığı operasyonda 247 polis yaralanmış, 469 kişi de gözaltına alınmıştı.

    Tarihteki ilk “yabanıl” genel grev

    Sorumluların da beklemediği bir şekilde 13 Mayıs’taki sembolik grev o gün sona ermez ve izleyen günlerde hızla yayılır. İki açıdan tarihsel bir önemi vardır bu genel grevin: Tarihin ilk “yabanıl grevi” (grève sauvage: sendikaların kontrolü dışında genel iş bırakma) olmasının yanısıra, tüketim toplumunda bir ülkeyi felç eden ilk genel grevdir.

    Grevler fabrika işgalleriyle çoğalır. 24 Haziran’a kadar sürecek olan bu dalganın ortasında 22 Mayıs’ta 10 milyon ücretli grevdedir. Sendikalar bu patlamanın ardından yavaş yavaş hareketin başına geçmeye başlarlar. Öğrencilerin işçilerle ilişkilerini kesmek için fabrika kapılarını kapatırlar. Öğrencileri engellerlerken kendi işçilerini diğer fabrikalardakilerden yalıtmış olurlar.

    Gelişmeler karşısında kendini pek güvende hissetmeyen Komünist Partisi, sendikalar aracılığıyla Başbakan Pompidou’nun görüşme talebini olumlu karşılar. Yapılan görüşmelerde 1936’dan beri görülmemiş kazanımlar elde edilir. Asgari ücret %36 artar. Sendikaların fabrika içinde çalışmaları sağlanır.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    68 Paris barikatları Paris sokaklarında polise karşı direnen gençler kaldırım taşı, kapı, pencere ellerine ne geçerse barikatlara katıyor, böylece 1871’in ünlü Paris Komünü barikatlarının nostaljisini de yaşatmış oluyorlardı.

    Görüşmeler sürerken grev hareketi derinleşir ve siyasallaşır. Mitterand dahil çeşitli siyasetçiler değişik hükümet formülasyonları peşindedir. Kimse general De Gaulle’ün yeniden ipleri eline alacağına inanmaz.

    De Gaulle 29 Mayıs’ta ortadan kaybolur. Kendi ifadesiyle çekilmeyi de düşünmüştür. Almanya’da Cezayir savaşı sırasında kirli bir geçmişi olan general Jacques Massu ile görüşür. Ordunun desteğini alınır. Karşılığında Massu’ye iade itibar verilecektir. De Gaulle 30 Mayıs’ta döner ve millet meclisini fesheder. De Gaulle’ün kültür bakanlığını da yapmış olan ünlü romancı, eski solcu André Malraux’nun da düzenleyicisi olduğu büyük bir yürüyüş, 300 bin kişinin katılımıyla Champ-Elysées’de gerçekleşir. De Gaulle çekilmeyeceğini ve başbakanı da değiştirmeyeceğini ilan eder. Erken seçim ilanını işçiler arasında en nüfuzlu parti olan Komünist Partisi kabul eder.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Polis şiddetine karşı omuz omuza Gösteriler sırasında polisin gaz ve copuna karşı gençler birlik olmanın verdiği cesaretle önemli bir direniş gerçekleştirdiler. Birçok defa polisle karşı karşıya gelen kadın ve erkek öğrenciler polisin yoğun şiddetine maruz kalmıştı.

    Bazı yerlerde polisle çatışmalar olsa da grevler ağır ağır sönümlenmeye başlar. 12 Haziran’da radikal sol örgütler feshedilir. 14 ve 16 Haziran’da Odéon ve Sorbonne polis tarafından pek zorlanmadan boşaltılır. 23-30 Haziran genel seçimleri De Gualle’cülere millet meclisinde mutlak bir çoğunluk kazandırır. Ancak De Gaulle’ün de yeri doldurulmaz olmadığı anlaşılmıştır.

    22 Mart’tan De Gaulle’ün gidişine

    22 Mart’tan itibaren daha ziyade kendiliğinden bir hareket olarak gelişen hadiseler, herkese açık genel meclislerde doğrudan demokrasi ile alınan kararlarla, özellikle yönetim binalarının işgaline yönelik doğrudan eylemlerle protesto hareketinin yaygınlaşmasına yolaçmıştır. Açıkça herhangi bir kurumsallaşmaya karşı çıkarak öğrencilerin öz-örgütlenmesi, dönemin temel özelliklerinden biridir. Serge July, Daniel Cohn-Bendit gibi liderler öne çıkmış olsa da, bunlar genel öğrenci kitlesinin çok değişik görüşlerini temsil etmekten uzaktılar. Dolasıyla hareketin tek bir sözcüsü olduğu söylenemez.

    Mayıs 68’in gelişimi içinde iki yörünge vardır; bir yanda öğrenciler diğer yanda işçiler. Her iki hareket çok büyük kitleleri seferber etmişse de, bir kaynaşma, buluşma sözkonusu olmamıştır. Bunda her iki kesimin güdülerinin birbirinden farklı olmasının önemli bir rolü vardır.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Paris’te öğrencilerin yanısıra işçiler de sokak gösterilerinde yerlerini aldı.

    Yine de itiraz edenlerin birleştiği bir nokta var: 1958’de bir tür darbeyle, Cezayir Savaşı vesilesiyle iktidara gelen De Gaulle rejimine karşı olmak. Bu rejimin şahsında köhnemiş üniversite yapısına, tüketim toplumuna, geleneksel değerlere ve kurumlara ve nihayetinde kapitalizme bir itiraz vardır. Dünyanın bir dizi ülkesindeki olayların tetiklenmesine katkıda bulunan Fransa’nın kendisi de bu olaylardan etkilenmiştir.

    Mayıs’ta yükselen öğrenci hareketiyle, Haziran 1936 Halk Cephesi dönemini de aşan 20. yüzyılın en büyük genel grevinin patlak vermesiyle, ülke tam anlamıyla felç olmuştu. Devletin neredeyse tatile çıktığı bu günlerde her yerde meclisler kuruluyor, sokak toplantıları düzenleniyor; herkes derdini anlatmak için söz alıyor, liselerden tiyatrolara, işletmelerden, fabrikalardan olmadık mekanlara toplum kaynıyordu.

    Dünyanın ve hayatın köklü bir dönüşümü özlemiyle yürütülen bu tartışmalar bir devrimci yanılsamaya yol açmış olsa da, ortada devrim yapacak bir örgütlenme veya bir iktidar perspektifi bulunmuyordu. Her ne kadar radikal solcular sokak gösterilerinde “iktidar emekçilere” deseler de, bu bir özlemden öteye gitmiyordu. Oysa emekçilerin siyasal partileri ve sendikaları, bu sloganı sokaklarda yükseltenleri tehlikeli “provakatörler” olarak görüyorlardı. Sonuçta onlar da geleneksel toplumun bir parçası olmuşlardı. Dolayısıyla ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu. Radikal solun çeşitli renklerinin hareketin önsaflarında olması, hareketin bütününü temsil etmek ve yönlendirmek açısından bir şey ifade etmiyordu.

    Fransa Mayıs 68’ini bütün hızlı akışına rağmen her tarihsel olay gibi evrelerine ayırmak mümkündür. 3 Mayıs’tan genel grevin patlak verdiği 13 Mayıs’a kadar esas olarak öğrencilerin gündemi belirlediği; hemen hemen toplumun bütünü etkileyen genel grevden hükümetle müzakereye oturulan 27 Mayıs’a kadar işçi sınıfının damgasını taşıyan ve nihayet bu tarihten genel seçimleri yapıldığı 30 Haziran’a kadar kurumsal siyasetin öne çıktığı dönemler. 30 Haziran erken seçimiyle kamuoyunda bir dönüş olur, grevler sonlandırılırken; Sorbonne ve Odéon gibi itiraz merkezleri polis tarafından boşaltılmıştır.

    68’in açtığı yoldan 70’li yıllarda yeni hareketler gelişir. Özyönetim girişimleri, ekoloji, feminist hareket boyverir. Sendikal alanda, gençlik örgütlenmelerinde yeni gelişmelerle toplumsal ve kültürel alanda bir dizi kazanım da 68’in ürünü olarak kabul edilir.

    Kurumsal siyaset açısından da ilginç bir tarihi vaka vardır. Millet Meclisi seçimlerini açık farkla kazanan De Gaulle, Nisan 1969’da bütün ağırlığını koyarak bir referanduma gider ve kaybettiği takdirde çekileceğini belirtir. Referandum sonucunda kaybeder ve belirttiği gibi çekip gider.


    KANLA KARIŞIK OLİMPİYATLAR

    Meksika’da gösteriler ve devlet terörü

    1919’dan beri iktidarda olan devlet partisine karşı demokratik haklar için düzenlenen gösteriler, 1968 Ekim başında ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür. 7 Ekim 1968’de Mexico’da başlayan Olimpiyat Oyunları, şu sloganla tanıtılır: “Barış içinde herşey mümkündür!” , Paris dünyaya herşeyin mümkün olduğuna dair bir inancı aşılarken, Meksika’nın başkenti de hareketlenmişti. Millet Meclisi ve katedralin ortasında gösterilere kapalı olan büyük Zocalo meydanı, demokratik haklar ve siyasi mahpusların serbest bırakılması talebiyle işgal edildi. Bu mahpusların kimisi 1959’daki bir grevin önderleri kimisi 1966’dan beri içerde olan çeşitli sol gruplara mensup kişilerdi.

    Polis göstericilere meydanı dar etti. Gerekçe, Ekim ayında yapılacak 19. Olimpiyat Oyunları için kamu barışının sağlanmasıydı. 30 Temmuz şafağında paraşütçüler, makineli tüfek alayı, hafif tanklarla ve bazukalarla üniversiteye saldırdı. Ağustos ve Eylül aylarında üniversite gençliği, eski ve yeni siyasi mahpusların özgürlüğü için tekrar kampanyalar düzenledi. Hareketin yönetimini bir ulusal grev konseyi üstlenmişti. Bildiriler ve toplantılarla görüşlerini açıklayan öğrenciler, polisle çatıştılar. Basın tamamıyla hükümet tarafından denetlendiği için, gösterilerdeki ölü ve yaralı sayısı hakkında kesin bilgi edinilemez.

    Üniversite rektörü Javier Barrs Sierra, açıkça hareketi destekler. 7 Ağustos’ta kent halkının büyük desteğiyle yapılan bir gösteride, gençler Zocalo meydanını işgal ederler ve ardından içerdekilerin serbest bırakılması için hapishaneye yönelirler. 13 Eylül’de yeniden büyük bir gösteri yapılır. Hükümet üniversiteyi kontrol etmek üzere askerleri gönderir.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    1968’de Mexico City’deki “Zócalo” da zırhlı arabalar.

    1919’dan beri iktidarda olan bir devlet partisine karşı, demokratik haklar için başlatılan bu gösteriler, başkan Gustavo Diaz Ordaz’ın emriyle 2 Ekim’de ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür.

    Hareket 68 gün sürmüştür ve ancak 1971’de serbest kalmaya başlayacak olan binlerce tutuklu pahasına düzen sağlanır. Çeşitli yazar ve gazeteciler, olayda CIA’in parmağı olduğuna dair görüş belirtirler.

    7 Ekim 1968’deki Olimpiyat Oyunları, ünlü yazar George Orwell’in 1984 kitabındaki göndermeleri aratmayacak şu döviz altında başlar: “Barış içinde herşey mümkündür!” Olimpiyatlarda ise madalya kürsüsüne çıkan iki siyah Amerikalı, Tommy Smith ve John Carlos, ulusal marşları çalınırken Kara Panter örgütünün simgesiyle, kalkan yumruklarıyla ölenlere selam gönderirler.


    1968 KENT MUHAREBELERİ!

    Japonya: Zengakuren veya ‘şehir gerillası’

    50 yıl önce Ocak ayında başlayan gösteriler hızla kitlesel bir karakter kazandı; Zengakuren adındaki gençlik örgütü özellikle üniversitelerde ve sokaklarda büyük işgaller gerçekleştirdi, protestolar düzenledi. Çok şiddetli yaşanan olaylar, ancak 68 sonlarında yatışacaktı.

    68’in renkli bir ülkesi de Japonya’dır. Burada da Batı’da olduğu gibi eğitim sistemine yönelik ciddi bir karşı çıkış sözkonusudur. Öte yandan savaşın acılarını yaşamış ülkede, ABD’nin Vietnam Savaşı’na karşı da bir tepki vardır.

    O dönemde Japonya’nın ayırdedici özellikler eden biri, hızlı ekonomik büyümenin insan ve çevre üzerindeki tahribatıydı. Japonya’daki olaylar Mayıs 68’den yaz sonuna kadar öğrencilerin üniversiteleri işgal edip bütün faaliyetleri durdurmasıyla başladı. Kuzey Vietnam’ı bombalayan uçaklar, Japonya’daki Okinawa Amerikan üssünden hareket ediyordu. Ayrıca Amerikan savaş gemileri de Japon limanlarında ağırlanıyordu. Kore savaşından beri Japonya, Amerikan ordusu için vazgeçilmez bir üs işlevi görüyordu. Ülke 1951 San Fransisco Antlaşması’yla ABD’nin sadık bir müttefiki olmuştu.

    ABD’ye ve onun Vietnam’a müdahalesine karşı şiddetli gösteriler, 1963’den itibaren Zengakuren (1959’da aşırı sol tarafından kurulan, Japon Öğrencileri Özerk Komiteleri Ulusal Birliği) tarafından başlatılmıştı. Zengakuren o dönemde Japonya’daki toplam üniversite öğrencisinin üçte biri kadar, yani 700 bin üyeye sahipti (400 yerde örgütlüydü). 68’de mücadele keskinleşmiş ve öğrenciler Amerikan güçlerini hedef almışlardı. Ocak ayında Sasebo limanına yanaşacak uçak gemisini engellemek için binlerce öğrenci polisle çatışmıştı. Mart ayında Tokyo’da bir Amerikan askerî hastahanesinin yapılmasına karşı gösteri düzenlendi. Nihayet 29 Nisan’da göstericiler Okinowa üssünü işgal ederek Amerikan birliklerinin geri çekilmesini talep ettiler.

    Fransa’nın canı sıkıldı
    Havalimanı protestosu Yeni Tokyo Uluslararası Havalimanı’nın inşasına karşı yapılan Zengakuren protestosu.

    Japonya’daki hareketin ayırdedici özelliği, gösterilerin ateşli olmasa da silahlı ve aşırı şiddetli oluşuydu. Kaskları ve bambudan mızraklarıyla Zengakuren üyeleri özel polisle çatışmak için birlikler halinde örgütlenmişti. 68 sonbaharında Zengakuren Tokyo’nun merkezinde gerçek bir “kent gerillası” savaşı başlattı. Çatışma, öğrenci ve işçi göstericilerle düzen güçleri arasında çok sert cereyan etti.

    Nisan ayından itibaren Fransa ve ABD’de olduğu gibi liseli ve üniversiteliler, Vietnam Savaşı ile birlikte kendilerini doğrudan ilgilendiren taleplerle, sınav seçme sistemine ve harçlara karşı başlattıkları hareketle 200 üniversiteyi işgal etmişlerdi. Kampüslerde polisin yanısıra milliyetçi ve aşırı sağcı gruplarla da çatıştılar.

    Öte yandan yüksek ve hızlı büyümenin yarattığı tahribata karşı mücadelede, Kyushu adasındaki Minamata kentine de sıçradı. Buradaki Chisso kimya işletmesi, uzun yıllardır metal artıklarını denize döküyordu. Yerel halk ve balıkçıların birinci derecede etkilendiği (yüzlerce ölü) bu durumdan kurtulmak için “Minamata hastalığı”na karşı büyük bir mücadele başlatıldı (tazminat talepleri ancak bir dizi davadan sonra 1995’te gerçekleşecekti). Tokyo’nun kuzeyindeki Narita’da başlayan havaalanı inşası da bölge sakinlerini ayaklandırmış, çiftçiler göstericilere katılmıştı.

    15 Haziran’da ABD’nin Vietnam müdahalesine karşı onbinlerce insanın katıldığı büyük bir gösteri düzenlendi. Yaz boyunca üniversite işgalleri arttı ve öğretim üyeleri de öğrencileri desteklemeye başladı. Ekim sonunda Zengakuren’in öncülüğündeki hareket simgesel mekanlarda eylemler başlattı; işçiler ve öğrenciler üç gün boyunca parlamentoyu, ABD büyükelçiliğini, polis merkezini kuşattılar. Olaylar üç yüz yerleşim bölgesine yayıldı. Esas çatışmalar Tokyo ve Nihon Üniversitelerinde cereyan eder. Nihayet Kasım 68 ve Ocak 69’da polisin buralara yerleşmesiyle rejim huzara kavuşur.