Etiket: cumhuriyet gazetesi

  • Türk Modernleşmesinde Güzellik Yarışmalarının Rolü

    Türk Modernleşmesinde Güzellik Yarışmalarının Rolü


    cumhuriyet’in kurucu kadrosu, rejimin bekası ve modernleşme projesinin başarısı için ideal türk kadınının çağdaş, çalışkan ve özverili bir yurttaş; vatana ve millete faydalı nesiller yetiştirecek “iyi anne” ve “iyi eş” olmasını hedefler ve bunun için çeşitli inkılaplar yapar. kadının kamusal alandaki imajı ise inkılaplara doğrudan konu olmasa da ele alınan meselelerin başında gelir. atatürk döneminde düzenlenen güzellik yarışmaları, bu bağlamda osmanlı ile bağını keserek çağdaşlaşan yeni türk kadınının imajının ve ulusal öz güvenin yaratılmasında önemli bir işleve sahip olur. 

    İlk Güzellik Yarışmaları
    Türkiye’de ilk güzellik yarışması Miss Globe International’ın çatısı altında, 1925 yılında İpek Film Şirketi tarafından Melek Sineması’nda düzenlenir. Birinci olarak seçilen Araksi Çetinyan, sinemada yer gösterici olarak çalıştığından yarışma sonucunun şaibeli olduğu söylentileri çıkar, yarışma iptal olur.1 Cumhuriyet dönemindeki kurumsal güzellik yarışmalarının selefi sayılan ilk etkinlik ise Cumhuriyet gazetesi tarafından organize edilen “Güzel Bacak Yarışması”dır. 30 Ağustos 1925’te Atatürk’ün Kastamonu’da şapka giymesinden sonraki günlere rastlayan, 4 Eylül 1925 tarihinde, -şimdiki Gezi Parkı’nın yerinde bulunan- Taksim Bahçesi’nde yapılan yarışmayı, başvuruda bulunan dört kişinin arasından o sıra Amerikan Koleji’nde okuyan Enise isimli bir kız kazanır. Benzer bir yarışmayı 1931 yılında Vakit gazetesi de düzenler. “En güzel bacak kimin?” sloganıyla halka duyurulan, müstearla (takma ad) katılımın kabul edildiği organizasyona başvuran adaylardan bacak bileğinin, baldırın ve diz kapağının kalınlığı, bacağın uzunluğu gibi ölçülerin yanı sıra -çoraplı veya çorapsız- çekilmiş bacak fotoğrafları talep edilir. Aday olan kızlardan her gün birinin bacak fotoğrafı gazetede yayımlanır.2

    1930 Güzellik Yarışması Adayları
    1930 Türkiye Güzellik Yarışması finalistleri (Feriha Tevfik, ortada).
    KAYNAK: DEPO PHOTOS
    Güzellik_Yarismalari_2) IMG-20250305-WA0027
    Türkiye Güzelleri: Feriha Tevfik-1929, Mübeccel Namık Hanım-1930, Naşide Saffet Hanım-1931, Keriman Halis-1932, Nazire Hanım 1933.

    4 Şubat 1929 tarihinde, “Türkiye’nin en güzel kadını kimdir?” sorusuyla başlatılan başvuru sürecinde, Cumhuriyet gazetesi çeşitli yazı ve haberler yayımlayarak, Avrupa’da ve Amerika’da bu gibi yarışmalara katılan kızların sinema ve tiyatro yıldızlığına yükseldiği başarı hikâyelerini paylaşarak yarışmaya katılımı arttırmaya çalışır. Kadın bedenine atıfta bulunmaktan kaçınan gazete, daha ziyade yarışmanın yeni Türk kadını imgesi yaratmasına, kültürlü, eğitimli ve faziletli anneler ve kadınlar yetiştirilmesine hizmet ettiğini vurgular. Yarışmaya katılan adayların 16 ila 25 yaş aralığında olmaları gerektiği, yalnızca yüz güzelliği değil, endam tenasübünün (boy pos uygunluğu) de arandığı yarışmaya her “namuslu” Türk kızının katılabileceği, ırk, din ve mezhep farkı gözetilmeyeceği, “bar kadınlarının” yarışmaya katılamayacağı, arzu edenlerin yarışmaya müstearla katılabileceği gibi şartlar da halka iletilir.

    İlk Resmî Türkiye Güzellik Yarışması
    Resmî ilk “Türkiye Güzellik Yarışması” Cumhuriyet gazetesinin öncülüğünde 1929 yılında gerçekleşir ve bu gelenek 1933 yılına dek devam eder. Bu dönemde güzellik yarışmalarının Cumhuriyet gazetesi tarafından organize edilmesi tesadüfi değildir. Zira Cumhuriyet gazetesi resmî ideolojinin o günkü yayın organı olduğundan, muhakkak ki böyle bir organizasyon iktidar kadrolarının isteği ve siyasi hedefleri doğrultusundadır. Nitekim bu etkinlikler, önemli siyasi hadiseler gibi manşette yer bulur.


    “4 şubat 1929 tarihinde, ‘türkiye’nin en güzel kadını kimdir?’ sorusuyla başlatılan başvuru sürecinde, cumhuriyet gazetesi çeşitli yazı ve haberler yayımlayarak, avrupa’da ve amerika’da bu gibi yarışmalara katılan kızların sinema ve tiyatro yıldızlığına yükseldiği başarı hikâyelerini paylaşarak yarışmaya katılımı arttırmaya çalışır.”

    Yarışmaya 125 kişi başvurur ve adayların başvuru sırasında gönderdiği fotoğraflar her gün gazetede yayımlanır. Adayların seçimi sırasında okurların da fikri alınır, hatta gazeteye kuponla fikir beyan eden okurlara kura ile hediyeler verilir. Böylece yarışmanın halk arasında popülerleşmesi sağlanır. 

    Başta Bedia Muvahhit, Abdülhak Hamit Tarhan ve eşi Lüsyen Hanım, Halid Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Cenap Şahabettin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, İbrahim Çallı, Vasfi Rıza Zobu, Nazmi Ziya Güran, Namık İsmail ve Mesut Cemil Tel olmak üzere hatırı sayılır isimlerden meydana gelen bir jüri, final yarışmasında Feriha Tevfik’i birinci, Semine Nihat’ı ikinci, 1925 yılında Melek Sineması’nda düzenlenen yarışmada birinci seçilen ve sonrasında tacını yitiren Matmazel Araski’yi ise üçüncü olarak belirler. Feriha Tevfik bu yarışmadan elde ettiği derece sayesinde çeşitli filmlerde, tiyatro oyunlarında rol alır, plak doldurur. 

    “Millî Bir Vazife”
    1929 yılında yapılan güzellik yarışması, zaman zaman muhafazakâr ve muhalif eleştirilere hedef olsa da Türk halkı tarafından olumlu karşılanır. Kadının statüsü ve dış görünüşüne dair geleneksel algıyı değiştirmede bir merhale olur. Öyle ki bu rüzgârı arkasına alan Cumhuriyet gazetesi 9 Ocak 1930 tarihinde “millî bir vazife” diye nitelendirdiği bir başka yarışma daha düzenler. Çeşitli mağazalar, terzihaneler, kuaför salonları yarışmaya destek vereceğini açıklar. Kırk dört başvurunun arasından Mübeccel Namık Hanım birinci, şansını bir kez daha denemek isteyen Feriha Tevfik ise ikinci olur. Paris’te düzenlenen Avrupa Güzellik Yarışması’na ve Rio de Janeiro’daki Dünya Güzellik Yarışması’na katılan Mübeccel Namık Hanım, bu yarışmalarda derece alamaz ancak yurt içinde ve yurt dışında Türk kadınının değişimini ele alan çok sayıda yazıya konu olur. Basında Mübeccel Namık Hanım’ın voleybol oynamasının, bu yarışmada öne çıkmasında etkili olduğu vurgulanır, Türk kızları spora teşvik etmeye çalışılır. 

    Güzellik_Yarismalari_3) Feriha Tevfik birinci, Semine Nihat ise ikinci -IMG-20250305-WA0039
    1929 yılında gerçekleştirilen güzellik yarışmasında Feriha Tevfik birincii (solda), Semine Nihat ise ikinci olur.
    Güzellik_Yarismalari_4) NaşideSaffet2
    1931 yılındaki yarışmada Naşide Saffet Hanım birinci olur.

    Mübeccel Namık Hanım’ın katıldığı uluslararası yarışmalarda derece alamaması, yarışmalara duyulan ilgiyi bir müddet için azaltsa da Cumhuriyet gazetesinin tanıtımları sayesinde 1931 yılındaki yarışmaya katılım yoğun olur. Finalde Naşide Saffet Hanım birinci, Saniha Hanım ikinci, Selma Hanım üçüncü seçilir. Naşide Saffet Hanım’ın öğretmen oluşu çeşitli tepkilere yol açar ve Maarif Nezareti’nden kendisine uyarı gelir. Öğretmenliği bırakan Naşide Saffet Hanım daha sonra katıldığı Avrupa Güzellik Yarışması’nda dördüncülük derecesine erişir, bunun yanı sıra güzel göz kraliçesi de seçilir. 

    Güzellik_Yarismalari_5) KerimanHalis4
    Keriman Halis, Belçika’da düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması’nda “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilir.

    Dünya Güzellik Kraliçesi: Keriman Halis
    1932 yılında düzenlenen yarışmada, edebiyat ve sanat dünyasının başını çektiği maruf isimlerden oluşan jüri, Keriman Halis’i güzellik kraliçesi seçer. Fevziye Okulları’ndan mezun, Fransızca bilen, yüzmeye, biniciliğe, dikiş dikmeye ve yemek yapmaya ilgisi olan Keriman Halis’in büyük dedesi Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi, bir diğer dedesi Sultan Abdülaziz’in başmabeyincisi Hurşit Bey, amcası operet bestecisi Muhlis Sabahattin Ezgi, halası ise bestekâr Neveser Kökdeş’tir. Keriman Halis, sahip olduğu niteliklerin yanı sıra kökleri Osmanlı’ya dayanan, sanatla iç içe bir aileden gelmesi sebebiyle basının ilgisini çeker. 

    Noter huzurunda yapılan yarışmadan sonra mazbatasını alan Keriman Halis’in şerefine Taksim Bahçesi’nde bir parti tertip edilir ve bu partiye daha önceki güzellik kraliçeleri de davet edilir. Parti halka açık, sokaklara ve caddeye taşan yirmi bin kişiye yakın bir kitlenin katılımıyla gerçekleşir.3


    “keriman halis daha sonra belçika’da düzenlenen dünya güzellik yarışması’nda ‘dünya güzellik kraliçesi’ seçilir ve bu başarı uzun bir zaman ülke gündeminden düşmez. o, artık yeni türk kadınının idolüdür. cumhuriyet gazetesi ve diğer gazeteler ise ‘türklük’ kavramına vurgu yaparak bu başarının türklüğün batı ile rekabetinde kazandığı zaferin bir nişanesi, asırlardır dört duvar arasında kalan ve örtünmek zorunda bırakılan kadınlara haklarının teslimi olduğunu işaret eder.”

    Keriman Halis daha sonra Belçika’da düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması’nda “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilir ve bu başarı uzun bir zaman ülke gündeminden düşmez. O, artık yeni Türk kadının idolüdür. Cumhuriyet gazetesi ve diğer gazeteler ise “Türklük” kavramına vurgu yaparak bu başarının Türklüğün Batı ile rekabetinde kazandığı zaferin bir nişanesi, asırlardır dört duvar arasında kalan ve örtünmek zorunda bırakılan kadınlara haklarının teslimi olduğunu işaret eder. 

    1933 yılında ise o güne dek Turkuaz Salonu’nda gerçekleşen yarışma, bu kez Maksim Salonu’nda tertip edilir, sonuçları Tokatlıyan Oteli’nde açıklanır. Nazire Hanım birinci, Feriha Hanım ikinci olur. Ne var ki sonuçlara şike karıştığına dair olumsuz haberler çıkınca 1929 Ekonomik Buhranı sebep gösterilerek uzun bir müddet güzellik yarışması düzenlenmez. 1951’de yapılan yarışmada ise güzellik kraliçesi Günseli Başar olur. Günseli Başar, 1952 yılında Avrupa Güzellik Yarışması’nda birinci seçilir ve ülkemizin ilk Avrupa güzeli ünvanını alır. 

    Güzellik_Yarismalari_5.1) Keriman Halis-IMG-20250305-WA0032
    Keriman Halis’in “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilmesi Cumhuriyet gazetesinin manşetinde.
    Güzellik_Yarismalari_6) MübeccelNazım
    1930 yılı Türkiye güzeli Mübeccel Namık Hanım.

    Beden ve Moda Algısındaki Değişim
    1930’lu yıllarda bu yarışmaların, toplumun dikkatini beden ve güzellik kavramına çekmesiyle kadınların bedenleriyle ilişkileri değişir. Gazetelerde ve dergilerde nasıl genç kalınacağı ve güzel olunacağıyla ilgili görüş ve öneriler geniş bir kesim tarafından ilgiyle takip edilir, 

    kozmetik ve güzellik ürünlerinin reklamlarına yer verilir. Güzellik kavramı ve ölçülerinin ne olduğu çeşitli tartışmalara konu olurken yarışmalarda derece alan kızlar da kimi zaman bu tartışmaların odağına yerleşir, eleştirilerin hedefi hâline gelir. Keza 1930 yılı Türkiye güzeli Mübeccel Namık Hanım’ın “kilolu” olarak görülmesi bu tartışmaları ayyuka çıkarır, aynı yarışmada ikincilik derecesi alan Feriha Tevfik’in, Mübeccel Hanım’ın kilolarına dair verdiği demeçle birlikte başlayan polemik o günlerin gündemine damgasını vurur. 

    Bu yarışmalar şehirli kadınların görünümlerini ve modaya bakışlarını da önemli ölçüde belirler. Güzellik kraliçesi seçilen kızların yarışma sırasında ve sonrasında basına poz verirken tercih ettiği giyim kuşam orta ve üst gelir grubundaki kadınlara örnek olur. Bunun farkında olan dönemin giyim, kundura ve kozmetik markaları, terzihaneler, kuaför ve fotoğraf stüdyoları bu yarışmalara destek oldukları gibi, derece alan kızlara hediyeler sunarak kendi reklamlarını yapmaya çalışırlar. Bilhassa Keriman Halis’in seçtiği giysiler geniş bir kesim nezdinde moda olurken kendisi yeni Türk kadınının simgesi hâline gelir.4

    1929 ila 1933 yılları arasında gerçekleşen güzellik yarışmaları, kadın bedenine dair kimi tartışmaları beraberinde getirmiş hatta muhafazakâr cenah tarafından eleştirilere hedef olmuşsa da şu bir gerçektir ki bu yarışmalar, kadın bedenini estetik veya ekonomik bir çarkın parçası kılmakla ilgili değildir. Batı’nın Türk kadını hakkındaki yargılarını yıkarak kadın üzerinden çağdaş bir kimlik ve millî öz güven inşa etmek içindir.5 Basın ise bu öz güvenin inşasında her zaman olduğu gibi kaldıraç görevi üstlenir. # 

    DİPNOTLAR
    1  Ferzan Petek, “Türkiye Güzellik Yarışmalarının Tarihçesi”, (2014), https:/www.dergibursa.com.tr/guzellik-yarismalarinin-tarihcesi (Erişim tarihi: 07.03.2025)
    2  Mehmet Gündüz, “Atatürk Döneminde Toplumu Dönüştürmenin Aracı Olarak Cumhuriyet Gazetesinin Düzenlediği Güzellik Yarışmaları”, Türkiye İletişim Araştırmaları Dergisi, s. 41, 2022.
    3  Filiz Yıldız, “Türkiye’de İlk Güzellik Yarışmaları ve Basının Öncü Rolü: Genç Cumhuriyetin Asri Güzelleri”, Etkileşim, s. 4, 2019.
    4  Emine Koca ve Fatma Koç, “Güzellik Yarışmalarının Türkiye’deki Moda Bilincinin Oluşumuna Etkileri”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, s. 1, 2010.
    5  Serpil Sancar, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.
  • Türkiye’nin İlk Güzellik Kraliçesi ile Sade Bir Röportaj

    Türkiye’nin İlk Güzellik Kraliçesi ile Sade Bir Röportaj

    Bu fotoğraf karesi ne çok şey anlatıyor aslında. Bir tarafta hayatını gazeteciliğe adayan 1909 doğumlu Hikmet Feridun Es, diğer tarafta memleketin ilk güzellik kraliçesi seçilen 1910 doğumlu Feriha Tevfik (Negüs). Parkta güneş altında bir bankta oturmuşlar Akşam gazetesi için röportaj yapıyorlar. Bu fotoğrafı çeken isimse Atatürk fotoğrafları da çeken usta foto muhabiri Faik Şenol’dur.

    Ayin_Fotografi_img588-2
    FOTOĞRAF: FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Atatürk demişken yarışmayla ilgili bir detayı paylaşalım; 1929 senesinde bizzat Atatürk’ün emriyle bir “güzellik yarışması” tertip edilir. Yarışma için Cumhuriyet gazetesi aracı kurum olarak belirlenmiştir ve gazeteden duyuru yapılır. 16-25 yaş arası kendine güvenen hanımlardan gazeteye fotoğraf göndermeleri istenir. Çok sayıda fotoğraf ulaşır gazeteye. Gazetede yayımlanan fotoğraflarla ilgili bir halk oylaması yapılır. Sonrasında da finale kalanlar jürinin karşısına çıkarılır. Gazetenin ifadesiyle, “Orta boylu, kıvırcık lepiska saçlı, altın gözlü, beyaz tenli, zarif endamlı, beyaz krep satenden bir elbise giymiş olan” Feriha Tevfik birinci seçilir. Bir yıl sonra da ülkesini Uluslararası Kâinat Güzellik Yarışması’nda temsil eder. Daha sonra Türkiye’de sinema filmlerinde rol alır, operet ve komedi oyunlarında sahneye çıkar. 1939 yılından sonra oyunculuğu bırakan Feriha Tevfik 1991’de yaşamını yitirir. #

  • Hakikatin peşinde geçen ve sürgünde sona eren bir hayat

    Hakikatin peşinde geçen ve sürgünde sona eren bir hayat

    Haberleriyle tarihe önemli notlar, belgeler bırakan gazeteci Celal Başlangıç, Türk aydınının “makus talihi”ne uyarak sürgünde öldü. Almanya’da toprağa verilen Başlangıç, özellikle insan hakları ihlalleri haberleriyle tanınıyordu. Ödüller ve hapis cezalarıyla dolu şerefli bir meslek hayatı sürdü. Unutulmayacak.

    Türk basının en üretken ve etkili gazetecilerin­den Celal Başlangıç, 68 yaşında Almanya’da yaşamını yitirdi. 1956’da İstanbul’da doğan Başlangıç, 1978’de Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’n­dan mezun oldu. Gazeteciliğe de okul yıllarında İzmir’de başladı. 1975’te Ege Ekpres’te başladığı gazetecilik mesleğini ölene kadar ara vermeden sür­dürdü. Demokrat İzmir (1977), Politika’da (1979) çalıştıktan sonra Cumhuriyet gazetesine geçti; Adana bölge temsilciliği, iç politika servis şefliği ve yazı işleri müdürlüğü görevlerinde bulundu.

    Cumhuriyet gazetesinde çalışırken yaptığı Cizre’ye bağlı Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirildiği haberi, Türkiye’nin basın ve utanç tarihine geçti ve bir dönemin simgesi oldu. Türkiye bu nedenle AİHM’de tazminata mahkum oldu, devlet yetkilileri olayın doğruluğunu kabul etmek zorunda kaldı.

    Başlangıç, Cumhuriyet’in ardından Evrensel gazetesinin kurucu genel yayın yönetmeni oldu, ardından Radikal gaze­tesinde yazmaya devam etti. O dönem Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeni olan Hasan Cemal, Başlangıç’ın cenaze töreninde yaptığı konuşmada “Celal çok iyi bir gazeteciydi, çok iyi bir insandı. Huzur içinde uyu kardeşim, seni hep iyi hatırlayacağız” dedi. Yazı ve haberleri T24, Gazete Duvar, bianet.org ve Haberdar’da yayınlanan Celal Başlangıç Artı TV ile Artı Gerçek internet sitelerinin de kuruculuğunu yaptı.

    Kendisine 1 yıl 6 ay hapis cezası verilen Celal Başlangıç hakkında, yazı ve haberleri nedeniyle çok sayıda soruştur­ma da bulunuyordu. Alman­ya’da yaşamak zorunda kalan gazetecinin pasaportu da iptal edilmişti. Başlangıç’ın cenazesi Almanya’nın Köln kentinde, eşi Ayşe Yıldırım, Hasan Cemal, Can Dündar, Banu Güven, Ke­mal Göktaş, Erk Acarer, Ragıp Duran gibi çok sayıda gazeteci­nin katıldığı törenin ardından toprağa verildi. Başlangıç için Türkiye’de de Basın Müzesi’nde gazetecilerin ve dostlarının katıldığı bir anma töreni dü­zenlendi. Celal Başlangıç, Kanlı Bilmece, Hayatın Rengi Gökku­şağı, Hayata Söylenmiş Şarkılar, Ölüm Kuşun Kanadında, Korku Tapınağı, Trilye’den Yusufeli’ne Adatepe’den Derik’e Hayat Ağa­cıyla Yaşayanlar adlı kitapların da yazarıydı.

    Ardindan-Celal

    AYTEN GÖKÇER (1940-2024)

    Ödüllerle dolu bir sahne kariyeri

    Ardindan-Ayten

    Tiyatro ve sinema oyuncusu Ayten Gökçer (Ayten Kaçmaz), İstanbul’da 84 yaşında yaşamını yitirdi. Ankara Devlet Konserva­tuvarı’nda eğitim gören sanatçı, 1957’de Muhsin Ertuğrul’un tavsi­yesiyle girdiği Ankara Devlet Tiyat­roları Çocuk Tiyatrosu bölümünde profesyonel olarak oyunculuğa başladı; 1958’de Devlet Tiyatrola­rı’na girdi. 1964’te Türk tiyatro ve sinemasının ünlü isimlerinden Cüneyt Gökçer’le evlendi. 1965’ten itibaren sinema filmlerinde de rol alan sanatçının ilk filmi “Taçsız Kral” oldu. “Yedi Kocalı Hürmüz” müzikali ile geniş kitleler tarafın­dan tanındı. Devlet Tiyatroları’nda “Bu Gece Başka Gece”, “Su Kızı”, “Hafta Başı”, “Aşk Acısı”, “Klinik Bir Vaka”, “Hortlaklar”, “Bernar­da Alba’nın Evi”, “Woyzeck”, “Don Juan”, “Öp Beni Kate”, “Andora”, “On İkinci Gece”, “Vanya Dayı”, “Kaktüs Çiçeği”, “IV. Henry”, “Cadı Kazanı” ve “Lysistrata”nın gibi 30’dan fazla oyunda yer aldı.

    Sanat yaşamı boyunca birçok ödüle layık görüldü. Aktif sanat yaşamının son yıllarında tele­vizyon dizilerinde de rol aldı. Son olarak Ferzan Özpetek’in 2016 yapı­mı “İstanbul Kırmızısı” filminde, Tuba Büyüküstün, Halit Ergenç ve Mehmet Günsür ile birlikte kamera karşısındaydı.

    Devlet Sanatçısı unvanına sahip Ayten Gökçer, 14 Mayıs 2024’te İstanbul’da geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitirdi ve Zincirli­kuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Cenaze törenine Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, İstanbul Valisi Davut Gül, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı, oyuncu Zerrin Tekindor, Gülenay Kalkan ve Ahmet Uğurlu’nun yanı­sıra ailesi ve sevenleri katıldı.

    ERKAN YOLAÇ (1935-2024)

    Ardindan-Erkan

    Siyah-beyaz dönemin renkli ismiydi

    Ünlü sunucu Erkan Yolaç, İstan­bul’da 89 yaşında yaşamını yitirdi. 1935’te Babaeski’de doğan Yolaç, Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde başladığı ortaöğrenimini babasının memuriyeti nedeniyle gittiği Kasta­monu Lisesi’nde tamamladı. Burada öğrenciyken, ses tonu ve Türkçesi ile tanındı ve belediye hoparlörlerin­den anons yapmaya başladı. 1959’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’n­den mezun oldu.

    Gazino programlarında sunucu­luk yaparak ismini duyurdu. Orhan Boran, Huysuz Virjin, Leyla Sayar gibi ünlü isimlerle sahne aldı. 1962’de tüm yaşamına damgasını vuracak olan ‘Evet-Hayır’ yarışmasını Cadde­bostan Gazinosu’nda sahnelemeye başladı. Daha önce BBC’de yayınlanan yarışmayı kendi tarzına uygulamıştı ve katılımcılardan iki dakika boyunca sorularına “evet” ya da “hayır” cevabı­nı vermemelerini istiyordu. 1976’da, 1970 Türkiye Güzeli Asuman Tuğberk ile evlendi. 1980’lerin başında ünlü yarışmasını TRT televizyonunda yayınlanan “Stüdyo Pazar” progra­mında sunmaya başladı. Programın o zaman tek televizyon kanalı olan TRT’de yayınlanması Erkan Yolaç’ın tüm ülke tarafından tanınmasını sağladı. Daha sonra TGRT televizyo­nunda kendi adıyla bir şov programı da yapan Erkan Yolaç, İstanbul’da çoklu organ yetmezliği nedeniyle ya­şamını yitirdi. Cenazesi Zekeriyaköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    PAUL AUSTER (1947-2024)

    Ardindan-Paul

    Çağdaş edebiyatın ‘süper star’ı

    Modern edebiyatın en önemli temsilcilerinden Paul Aus­ter, 77 yaşında yaşamını yitirdi. Kuşağının en önemli yazarla­rından biri olan Auster, 1947’de Newark’ta Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Columbia Üniversitesi’nde İngiliz, Fransız ve İtalyan edebiyatı üze­rine eğitim gördü. 1982’de yayım­lanan Yalnızlığın Keşfi kitabıyla tanınmaya başladı. İlk romanı City of Glass (1985), basılmadan önce 17 yayınevi tarafından reddedildi. Kitap daha sonra en ünlü eseri olan New York Üçlemesi’nin girişi oldu. New York Üçlemesi, Yalnız­lığın Keşfi, Yanılsamalar Kitabı, Kırmızı Defter, Leviathan, Keha­net Gecesi, Duman, Görünmeyen, Yükseklik Korkusu, Yazı Odasında Yolculuklar, Karanlıktaki Adam gibi eserleri Türkçeye de çevrildi ve geniş bir okuyucu kitlesiyle buluştu. Auster’in Türkçedeki kitapları Can Yayınları tarafından yayımlandı.

    Sinema ile de yakından ilgile­nen Paul Auster’in iki senaryosu film oldu. Ayrıca, Lulu Köprüde adlı eserini senaryolaştırarak kendisi filme çekti. Fiziği, giyimi, tarzı ile yazardan çok bir oyuncuya benze­tilen Paul Auster’e, karizmatik du­ruşu nedeniyle “edebî süper star” nitelemesi de yapılıyordu. Solda yer alan politik tavrını da hiçbir zaman gizlemeyen ünlü yazar, Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi üzerine “hayatımda siyasette gör­düğüm en korkunç şey” demişti.

    Paul Auster, 2012’de Türkiye’ye yapacağı ziyareti, gazetecilerin hapiste olmasını gerekçe göstere­rek iptal etmiş; bu da Cumhurbaş­kanı Erdoğan’ın tepkisine neden olmuştu. Yazar uzun süredir kanser tedavisi görüyordu.

    PROF. DR. ERCAN EYÜBOĞLU (1939-2024)

    Ardindan-Ercan

    Akademiden aktivizme bir ömür

    Rize-İkizdere’de doğan Ercan Eyüboğlu, 1960’ların sonunda Millî Eğitim Bakanlığı tarafından verilen burs ile Fransa’da doktora yaptı. Bu dönemde Fransa’da­ki Türk Öğrencileri Birliği’nin (FTÖB) başkanlığını yürüttü. Öğrencilerin, Fransız kamuoyunu 12 Mart 1971 askerî darbesi nede­niyle Türkiye’de yaşanan anti-de­mokratik uygulamalar konusun­da haberdar etmek ve harekete geçirmek amacıyla çıkardığı Nouvelles de Turquie (Türkiye’den Haberler) isimli Fransızca süreli yayına en çok katkı verenlerden biriydi. Türkiye’ye döndükten sonra Hacettepe Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakülte­si’nde göreve başladı. Yürüyüş, Yurt ve Dünya dergilerinde yazdı. 1980’lerde TÜMÖD (Tüm Öğretim Üyeleri Derneği) yönetim kuru­lu üyesi ve genel sekreteriydi. 1980’de 1 Mayıs Tertip Komitesi’ne katıldığı için hakkında idam ce­zası talebiyle dava açılan isimler­den biri oldu. Bu dönemde tekrar Fransa’ya yerleşti, Paris Nanterre Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1990’larda Türki­ye’ye döndü, bir süre Galatasaray Üniversitesi’nde, daha sonra İstanbul Aydın Üniversitesi’nde hocalık yaptı. 17 Nisan’da vefat eden 85 yaşındaki Prof. Dr. Ercan Eyüboğlu’nun cenazesi Çekmeköy Mezarlığı’na defnedildi.

  • Çiçek Arif: Binbir renkli bir aydın

    Çiçek Arif: Binbir renkli bir aydın

    Türk sinemasının ve sa­nat dünyasının efsanevi isimlerinden Arif Keskiner, 86 yaşında yaşamını yitirdi. 1 Kasım 1938’de Osmaniye’de doğan Keskiner ilk ve ortaoku­lu burada tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi. Gazetecilik, spor yazarlığı, muhabirlik, kitapçılık, yayıncılık da yapan Keskiner, 1959’da “Cilalı İbo Perili Köşkte” filmindeki pos­tacı rolüyle sinemaya adım attı. 1971’de Ekta Film’i kurdu. “Oto­büs”, “Kapıcılar Kralı”, “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Maden”, “Köşeyi Dönen Adam”, “Piano Piano Bacaksız” gibi sinema tarihimizde iz bırakan filmle­re, “Bay Alkolü Takdimimdir” gibi ünlü TV dizilerine yapımcı olarak imza attı; kimi film­lerin senaryolarını da yazdı. Filmciler Kooperatifi’ni kurdu, SESAM’da başkan yardımcılı­ğı yaptı. Sinemayla ilgili yasa ve düzenlemelerin çıkmasına katkıda bulundu.

    Ardindan_Arif

    1985’te Sinema Sevenler Derneği Lokali, yaygın adıyla Çiçek Bar’ı açtı. Çiçek Bar, Kulis ve Papirüs’ün ardından sanat dünyasının, aydınların gözde buluşma mekanı oldu. Sezen Aksu ve Meral Okay’ın yaptık­ları şarkı “Yine mi Çiçek” Arif Keskiner için yazılmıştı.

    Sadece sinema değil, sanat dünyasının neredeyse tüm önemli isimleriyle yolu kesişen Arif Keskiner, anılarını Çiçek Gibi, Yine mi Çiçek, Elbette Çiçek ve Binbir Renk Binbir Çiçek adlı 4 kitapta toplamıştı. 2018’de İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülü’nü alan Arif Keski­ner, Cemal Reşit Rey konser sa­lonundaki anma töreni sonrası Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Kilyos-Demirciköy mezarlığın­da toprağa verildi.

    AARON BUSHNELL (1999 – 2024)

    Filistin için intihar eden Amerikalı asker

    İsrail’in Gazze’ye saldırısı tüm zalimliğiyle sürerken, Şubat sonunda ABD’den deh­şet verici bir protesto haberi geldi. ABD Hava Kuvvetleri’nde görevli asker Aaron Bushnell, İsrail’in Washington Büyü­kelçiliği önüne gelerek “Filis­tinliler’in işgalcilerin elinde yaşadıkları karşısında benim yaptığım çok da büyük bir şey değil” dedi ve kendini ateşe verdi. 25 yaşındaki Bushnell’in son sözleri “artık soykırımın suç ortağı olmayacağım; yaşa­sın özgür Filistin” oldu. Has­taneye kaldırılan genç asker yaşamını yitirdi.

    Bushnell’in ölümünün ardından yüzlerce kişi İsrail’in saldırılarını protesto etti. Genç askerin, eyleminden önce Face­book hesabından şu mesajı pay­laştığı öğrenildi: “Birçoğumuz kendimize şu soruyu sormayı severiz: ‘Kölelik döneminde yaşıyor olsaydım ne yapardım? Ya da Jim Crow dönemindeki Güney’de? Ya da apartheid? Ülkem soykırım yapıyor olsaydı ne yapardım? Cevap şu ki, bunu yapıyorsunuz. Şu anda.”

    Ardindan_Aaron

    KAYHAN YILDIZOĞLU (1933 – 2024)

    ‘Alafranga’ rollerin sivri dilli oyuncusu

    En son geçen yıl selamlaş­mıştık, Salacak’ta, Bestekar Selahattin Pınar Sokağı’nın başındaki pastanenin önün­de. İnce bir işçilikle üretilmiş bastonuna çenesini dayamış, apartmanların arasından karşı kıyıdaki Topkapı Sarayı’nı seyrediyordu. Onunla tanışalı 40 yıl olmuştur. Artık kullan­madığımız “janti” sözcüğüne en yakışan insanlardan biriydi. Her zaman şık, havalı ve temiz kokan bir insandı. Birkaç dil bi­len, okuyan ve yazan, İstanbul Türkçesini konuşabilen ender insanlardan biriydi. Opera ve Klasik Batı Müziği eserlerini belleğine kazımıştı.

    USTA OYUNCU KAYHAN YILDIZOĞLU HAYATINI KAYBETTİ

    90 yaşında kaybettiğimiz Kayhan Yıldızoğlu’nu tiyatro­ya kazandıran kişiler, Muhsin Ertuğrul ve Haldun Taner oldu. Oysa döviz piyasasında çalışan bir insanmış gençliğinde. Hem tiyatro sahnelerinde hem de sinemada aranan bir karakter oyuncusuydu. Alafranga diye nitelendirilen rollerde hep onu seyrettik. Doğaçlama espri üretme yeteneği olan bir insan­dı. Sözünü sakınmayan, sivri dilli biriydi. Ölüm haberinin ar­dından eski eşi Suna Yıldızoğlu şu cümleleri yazdı: “İç dünyamı keşfeden insan, ne kadar çok öğrendim senden. Aşk bitince sevgi ve saygıyla dostluğumuz sürdü. Zeki, esprili, kültürlü, bilgili insan, hep soyadını taşı­maktan onur duyduğum insan, huzur içinde uyu…”

    Sinemada artık ropdöşambır (robe de chambre) giyen mon­şer (monchère) karakterlere yer verilmiyor. Zaten bu sözcükleri doğru yazabilenlerin sayısı da azaldı. “Kertenkele değilim ki 150 yıl yaşayayım?” diyen usta aktör Kayhan Yıldızoğlu güzel izler bıraktı bu hayatta.

    Suha Çalkıvik

    ALİ SİRMEN (1939 – 2024)

    Gazeteci-yazar ve barış savunucusu

    Cumhuriyet Vakfı başkan vekili ve Cumhu­riyet gazetesi yazarı Ali Sirmen, İstan­bul’da 84 yaşında vefat etti. 10 Kasım 1939’da doğan Ali Gazanfer Sirmen, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakül­tesi’nden mezun oldu. Sirmen, 1966’da Akşam gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yeni Ortam’ın ardından Cumhuriyet’te yazmaya başlayan Sirmen, bir süre Milliyet’te de köşe yazarlığı yaptı. Barış Derneği’nin kurucula­rından olan Ali Sirmen, bu nedenle 12 Eylül darbesinden sonra tutuklandı ve 4 yıl hapiste kaldı. Hapishanedeyken yazıları Samim Lütfü imzasıyla Cumhuriyet’te yayımlandı. Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibi Ali Sirmen, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

    Ardindan_Ali

    PROF. DR. REFİK DURU (1932 – 2024)

    Anadolu arkeolojisinin duayen hocası

    Prof. Dr. Refik Duru’nun arkeolo­jiyle dolu hayatı, aslında İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün olgunlaşma ve uzmanlaşma süreci ile çağdaştır. 1933’te yapılan reform­la, Darülfünun’un İstanbul Üniver­sitesi’ne dönüşmesinden sonra, ona bağlı olarak Edebiyat Fakültesi’nin kurulmasının ardından; 1934’te Dr. Helmuth Theodor Bossert fakülteye profesör olarak alınır ve daha sonra bir kürsü haline gelecek olan Türk Arkeoloji Enstitüsü’nün müdürlüğü­ne getirilir. Böylece Önasya kültürle­rinin, aslında her biri farklı bir bilim­dalının çalışma sahasını teşkil eden yazıları, dilleri, maddi kültürleri yani arkeolojisi, birarada ve birbirinden faydalanarak araştırılmaya ve bu konularda uzmanlaşacak bilimin­sanları yetiştirilmeye başlanır.

    1942’de Eski Önasya Dilleri ve Kül­türleri Kürsüsü kurulur ve Bossert 1959’a kadar yürüteceği kürsü baş­kanlığı görevine getirilir. Bossert’in ilk öğrencilerinden biri olan Prof. Uluğ Bahadır Alkım ise daha sonra aynı bölümün başına gelecektir.

    BURDUR HACILAR BUYUK HOYUK KAZISININ ONURSAL BASKANI PROF. DR. REFIK DURU (92) VEFAT ETTI.(FOTO:BURDUR-DHA)
    Prof. Dr. Refik Duru, eğitmenliğinin yanında Türkiye coğrafyasındaki önemli arkeolojik kazıların da başındaydı.

    Rahmetli Refik Duru ise 1958’de Prof. Dr. Kurt Bittel’in yönetiminde Prehistorya kürsüsünden “Anado­lu’da En Eski Çağlardan Hitit Çağ­larına Kadar Savunma Sistemleri” lisans tezi ile mezun olur. 1960’ta Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri kürsü­süne asistan olarak atanır. Doktora ve doçentlik tezlerinin ardından, 1978’de “Türk Tarih Kurumu Tara­fından Yapılan Gedikli-Karahöyük Kazısı; Mimarlık, Mezarlar ve Küçük Buluntular” çalışması ile de pro­fesörlüğe yükseltilir. Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü, 1981’de Hititoloji ile Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi anabilim dalları olarak adlandırılarak, farklı bölümlerin çatısı altına konulur. Akademik hayatına Önasya Arkeolojisi Anabi­lim Dalı’nda devam eden Refik Duru, 1999’da emekliye ayrılana kadar anabilim dalı ile Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölüm Başkanlığı görevlerini yürütmüştür.

    Duru’nun 1955’te Kadirli yakın­larındaki Karatepe’de başlayan arkeolojik kazı çalışmaları, sırasıyla Yesemek Heykel Atölyesi, Tilmen Höyük, Gedikli Karahöyük, Çatal Hö­yük, Değirmentepe, Kuruçay Höyük, Yassıhöyük, Höyücek, Bademağacı Höyük ve Hacılar Büyük Höyük’te 2024’e kadar kesintisiz devam etmiş­tir. Onlarca kitap, yüzlerce makale üretmiş ve binlerce öğrenci yetişti­ren hocamızı saygıyla anıyoruz.

    Şevket Dönmez

  • Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Yaz mevsiminde yalnızca kavun ve karpuz satışı yapılan kar­puz sergileri İstanbul’da dö­nem dönem belediyelerle karpuzcular arasında sorunlar yaşanmasına sebep olmuştur. Belediyeler yıllarca sinek üremesine ve çevrenin kirlenmesine yol açtığı gerekçesiyle bu satış nokta­larına çeşitli kurallar getirmeye uğ­raşmış, karpuzcular da bu kuralları delmek için çaba göstermiştir.

    Aslında 1950 yılına kadar karpuz sergisi açmak isteyenlerin uyması gereken çok fazla kural yoktur. Ver­gi ödemeyen karpuzcular, merkezi cadde ve meydanlar hariç istedikle­ri yerde sergi de açabilmektedir. Be­lediye, tezgâhları ara sıra denetler ama bu denetimler daha çok tezgah­ta başka meyvelerin satılıp satılma­dığını kontrol için yapılır. 16 Tem­muz 1950’de karpuz sergisi açma­ya çeşitli standartlar getirilir. Sergi açmak isteyenlerin karpuz üreticisi olması ve bunu kanıtlayan belgeler­le belediyeye bağlı Hal Müdürlüğü’ne başvurması gerekmektedir. Ayrıca talep fazla olduğu için izin verilecek karpuzcular kurayla belirlenecektir. Ve bu izni alanlar da belediyeye işgâl vergisi ödemek durumundadır.

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Yeni düzenleme ve özellikle vergi ödeme kısmı karpuzcuların tepkisi­ne yol açar. 12 Ağustos 1950’de o za­man Eminönü’nde bulunan Meyve Sebze Hali’nde bir araya gelen kar­puzcular, verginin kaldırılması için eylem yaparlar. Eylemde okunan açıklamada bazı sergilerin vergisi­nin haciz yoluyla alındığından şika­yet edilmektedir. 1500 kişi oldukla­rını öne süren ve yılın dokuz ayında “aylak aylak gezdiklerini” söyleyen karpuzcular sergilerini sadece yaz mevsiminde değil 12 ay boyunca açmak ve başka meyveler de sat­mak istemektedir.

    Eylemin ilginç bir yönü de kar­puzcuların üzerine çeşitli yazılar kazıdıkları karpuzları pankart ya da döviz gibi taşımalarıdır. Kar­puzların üzerinde “Su verilmesini istiyoruz”, “Sergilerin yıllık kiraya bağlanmasını istiyoruz” gibi ta­leplerin yanı sıra “Bizi korursanız tatlı ve ucuzuz” gibi karpuzun ağ­zından yazılmış ifadeler de vardır. Karpuzcular muhtemelen gazetecileri kendileriyle ilgili haber yapmaya teş­vik için bazı karpuzların üzerine de gazetelerin isimlerini yazmıştır. Fo­toğrafta Cumhuriyet, Hür­riyet, Milliyet ve Gece Posta­sı’nın isimleri okunabiliyor.

    Karpuz sergileri edebiyata da konu olmuştur. Bunların en bilineni Sait Faik’in 1936 tarihli Bir Karpuz Sergisi adlı harika öyküsüdür (Semaver-Sar­nıç, Bilgi Yayınevi, 1992). Kemal Ta­hir’in 1937’de yazdığı Herkesi Durdu­ran Adam adlı öyküsünde de (Üstadın Ölümü, İthaki Yayınları, 2006) Ra­mi’de çok gösterişli bir karpuz sergisi açan Ahmet adlı bir kahraman vardır.

    Karpuz sergisi açmak herhalde çok kazançlı bir iş olarak görülmek­tedir ki Münir Tanbal’ın 1953 bası­mı Rüya Tabirleri kitabında rüyada karpuz sergisi görmek, yakın zaman­da miras, piyango gibi beklenmedik bir kazanç elde edileceği şeklinde yo­rumlanmıştır.

    DUYURU

    Resimdeki atla benim bir alakam ve ilişkim yoktur’

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Tavernaların altın yıllarını yaşadığı 1980’li yıllarda arka arkaya birçok taver­na şarkıcısı şöhrete kavuşmuş­tu. Bunlardan biri olan Metin Kaya 1986’da çıkardığı ikinci albümü Barışmaya Alıştık’ın ka­pağı nedeniyle yapımcısı Tümer Altuntaş’la davalık olmuştu.

    Davanın sebebi, Taç Plak’ın sahibi Tümer Altuntaş’ın kaset kapağına Metin Kaya’nın fo­toğrafı yerine at fotoğrafı kul­lanmış olmasıydı. Kaya, dört gözle beklediği albümü piya­saya çıktıktan sonra gazetele­re “Kaset kapağında kullanıl­mak üzere fotoğrafımı çektir­diğim halde Tümer Altuntaş at resmi kullanmıştır. Bu at ile benim hiçbir alakam ve ilişkim yoktur. Bundan dolayı kendisini protesto eder, gerekli hukuki muameleye başladığımı ve bundan böyle yalnız çalışa­cağımı üçüncü kişilere ve sa­yın halkımıza saygı ile duyuru­rum” diye ilan vermişti.

    Yeni Gündem dergisinin ko­nuyla ilgili haberinde ise şöyle deniliyordu: “Metin Kaya’nın ifadesine göre Tümer Altuntaş ilk görenin bile tipinden anla­yacağı gibi ‘cins’ biriydi. Zaten ‘Neden böyle yaptın?’ sorusu­na da ‘Cinslik olsun diye’ ceva­bını vermişti. Kaya’ya hiçbir şey koymuyordu da, kendisiy­le eşin dostun kafa bulmasına, annesinin babasının bile ‘Bari köpek resmi koydursaydın’ de­melerine hasta oluyordu”.

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu
  • ‘Beş on uyuz deve ile birkaç afyonkeş hayvan’

    ‘Beş on uyuz deve ile birkaç afyonkeş hayvan’

    Türkiye’de 1931 yılının en önemli gündem maddelerinden biri Fransa’dan gelen Ben Amar Sirki’nin İstanbul’da 45 gün gösteri yapmasıydı. Verdiği onlarca ilan sayesinde gazetelerin sempatisini toplayan sirkle basının arası kısa süre sonra fena halde bozulacaktı.

    Sirkin ilanlarında İstanbullular, bu “hayvanatı vahşiye sirki”ndeki 400 cambaz ile filler, kaplanlar, aslanlar, ayılar, develer ve maymunlar­dan oluşan 500 hayvanının gösterisini izlemeye çağrılır. Her gün dört bin kişi­lik çadırda yapılacak iki gösteri dışında sabahları yine bilet karşılığı hayvanları görme imkânı da vardır.

    Gösteriden önceki son iki gün ga­zete ilanlarının hemen üstünde haber süsü verilmiş ama reklam diliyle ya­zılmış bir metin vardır. Metinde sirkin Darülaceze’ye 1000 lira bağışladığı ve bu bağışın “ender tesadüf edilir bir ha­reket-i alicenabane” olduğu yazılıdır.

    Ancak ilk gösteriyi izleyen ba­zı gazeteciler gördüklerinden pek memnun kalmaz. 15 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te, “Beş yüz tane denilen vahşi hayvanlar, iki fil, üç dört beyaz ayı, beş altı aslan ve kaplan, 12 de­ve, 20 kadar beygir, birkaç köpek ve maymundan ibarettir” yazarken, Po­litika gazetesine göre sirk, sinema ve tiyatroların yangın tehlikesine karşı alması gereken önlemlerden muaf tutulmaktadır.

    En çok satan gazete Akşam dışın­daki büyük gazeteler dozu giderek artan bir şekilde sirki eleştirmeyi sürdürür. Fiyatların yüksekliğinden gösteride hayvanlar koştukça gübre­li toprakların ön sırada oturanların üstüne başına sıçramasına, hayvan­ların kapatıldığı yerlerin pisliğinden biletsiz seyirciler için kapıda jandar­manın nöbet tutmasına kadar birçok şey eleştiri konusu olur. Cambazla­rın “bornozlarının Fransız bayrağı rengindeki iç tarafını göstere göstere dolaşarak” ve “mütemadiyen Fran­sızca konuşarak” Fransa propagan­dası yaptığı da iddialar arasındadır.

    Eleştirilerden biri de halka ta­sarruf çağrısı yapılırken yabancı bir sirkin fahiş fiyatlı gösterisine izin verilmesidir. Üstelik 700 bin nüfus­lu İstanbul’da ilk dört günde tam 78 bin bilet satılmıştır. Bu bilgileri ak­taran 19 Mayıs tarihli Cumhuriyet’te “Millet ve memlekete hiçbir lüzumu ve faydası olmayan beş on uyuz deve ve birkaç tane afyonkeş hayvanı gö­receğiz diye halkın binlerce lirasının memleket haricine çıkmasına müsa­ade mi edeceğiz?” diye sorularak sir­ki boykot etme çağrısı yapılır.

    20 Mayıs’ta Yeni Gün gazetesin­de, sirkteki vahşi hayvanlara sokak kedisi yedirildiği ve üç kedi getirenin bedava içeri sokulduğu yazar. İddi­anın sahibi, “Farelere karşı mühim vazifeler ifa eden kedilere karşı bu hareket kesinlikle menedilmelidir” diye Valillik’e dilekçe veren Ziraat Müdürlüğü’dür.

    benamar
    benamar
    Ben Amar kardeşler Kendi eğittiği Paşa adlı aslanın ağzına başını sokan ve bir aslan postuyla poz veren kişi Ben Amar sirkinin sahibi Tunus kökenli Fransız vatandaşı dört kardeşten Mustafa Ben Amar (üstte ve en sağda). Türkiye seyahati sırasında Türklüğe hakaret suçuyla tutuklanıp kefaletle serbest bırakılan sirkin kurucusu Ahmed Ben Amar (sağda).

    22 Mayıs’ta sirk çalışanlarının bir çocuğu dövmesi, ertesi gün araların­da izinli erlerin de olduğu meraklı kalabalığı döverek dağıtmaya çalış­ması ve polisin yaşananlara seyirci kalması tepki çeker.

    Ama asıl olay 23 Mayıs’ta yaşa­nır. Sirkin müdürü Ahmet Ben Amar Türklüğe hakaret suçuyla tutuklanır, ardından kefaletle serbest bırakılır. İddiaya göre çadıra asmak üzere ıs­marladığı 6 liralık üç Türk bayrağı için 4 lirayı önden ödeyen, iki lirasını son­ra ödeyeceğini söyleyen Amar, iki lira­sını isteyen satıcıya “Siz Türkler böy­lesiniz işte” diyerek hakaret etmiştir.

    Benamar

    Bu olaylardan sonra gazeteleri tek tek ziyaret eden Ahmet Ben Amar, arayı düzeltmeye çalışır. Yapılan gö­rüşmeler sonunda fiyatlarda indirim yapma, öğretmenleriyle gelen öğren­cilere hayvanları parasız gösterme ve yangın tedbirleri alma konusunda an­laşma sağlanır. 46 gün boyunca göste­ri yapan sirk 8 Haziran’da Sofya’ya ha­reket edince herkes derin bir oh çeker.

    Benamar

    Sokak kedilerinin vahşi hayvan­lara yedirilmesi akıllarda o kadar yer eder ki, Ben Amar Sirki’nden 21 yıl sonra, 1952’de Türkiye’ye gelen Med­rano Sirki’nin yöneticilerine sorulan ilk soru “Siz de vahşi hayvanlara kedi yedirecek misiniz?” olacaktır.