Etiket: cumhuriyet dönemi

  • Gürbüz Türk Çocuğu


    cumhuriyet’in ilk yıllarında çocuk sağlığı millî bir mesele olarak ele alındı. bu kapsamda himaye-i etfal cemiyeti tarafından “gürbüz türk çocuğu yarışmaları” düzenlendi. amaç, sağlıklı çocukların yetişmesini teşvik etmekti. yarışmaya katılmak için ailelerden çocuklarının fotoğrafları, yaş ve beslenme bilgileri isteniyordu. büyük ilgi gören bu yarışma, cumhuriyet’in sağlıklı nesiller yetiştirme idealinin bir parçasıydı.

    “Çocuklar!
    Gazi’nin çocukları.
    Hür, müstakil, asil Türk milletinin çocukları.
    Bayramınız kutlu olsun.
    Cumhuriyet, hür, müstakil, eşsiz ve örnek Türk vatanında,
    en büyük günü, 23 Nisanı size bayram diye bağışladı.
    Müstakil vatanının kurtuluş vatanın iki tarih devri; geçen ve geleceği birbirini kucaklıyor…
    23 Nisan sizin bayram gününüz, Türk milletinin kurtuluş günü,
    Türk milletinin en büyük şeref günü…
    Bayram diye siz bugünü kutluyorsunuz.
    Hak diye kendinize, kendi milletinize, kendi milletinizin büyüklerine,
    Millet davasına bağlanıyorsunuz.”1

    Cumhuriyet ilan edildiğinde en önemli sorunlardan biri sağlıktır. Uzun süren savaşlar sonucunda halkın büyük çoğunluğu salgın hastalıkların pençesine düşmüş, savaşlarda kaybedilen insan sayısının kat kat fazlası hastalıklar sonucunda yitirilmiştir. Bu nedenle sağlık meselesi Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir millî meseledir. Öyle ki Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği günlerde Mustafa Kemal, 1 Mart 1922 tarihli Meclis açış konuşmasında sağlıklı bireylerin yetiştirilmesine verdiği önemi şu şekilde ifade etmiştir:

    “Memleketimizin sıhhatini korumak ve takviye etmek, ölümü azaltmak, nüfusu çoğaltmak, bulaşıcı ve salgın hastalıkların tahribine karşı koymak ve bu suretle millet fertlerinin dinç ve çalışmaya kabiliyetli, sıhhatli vücutlar hâlinde yetişmesini temin etmeliyiz.” 

    Kurtuluş Savaşı yıllarından başlayarak önem verilen sağlık meselesinde en önemli sorun çocuk sağlığıdır. Çünkü çocuk bir milletin geleceğidir. Sağlıklı çocuklardan meydana gelen bir millet geleceğe umutla bakar. Cumhuriyet’i kuran kadro da çocuğun gelecek için ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Balkan Savaşları’ndan beri aralıksız devam eden savaşlar özellikle çocukları derinden etkilemiştir. Açlık, yoksulluk, sağlıksız ortamlarda yaşamak gibi etkenler çocuk ölümlerini arttırmıştır. Hiçbir çocuk yeterli beslenememekte, yeni doğan her beş çocuktan dördü hayatını kaybetmektedir.

    Çocuk ölümlerinin bu kadar yüksek olması, sağlıklı çocuklar yetiştirmenin önemini ortaya koymuştur. Sağlam bir Cumhuriyet için sağlam çocuklar şarttır. Çocuk demek gelecek demektir. Gelecek demek sağlam temeller üzerine oturtulmuş dinamik bir Cumhuriyet demektir.

    Gürbüz Türk Çocuğu Dergisi
    Gürbüz Türk Çocuğu, 1926-1935 yılları arasında Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin çıkardığı dergilerden biridir. Dergi 1931 yılına kadar çocukların eğitimiyle ilgilenen anne, baba ve diğer herkese yönelik yayın yaparken 1931 yılından sonra yetişkinlere yönelik yayın yapmıştır. Derginin imtiyaz sahibi Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin de kurucusu olan Kırklareli Mebusu Dr. Fuat Mehmet (Umay) Bey’dir. Derginin kapağında yazan “Çocukluğun sıhhî, terbiyevî inkişâfına yardım eder” cümlesi derginin çocuk konusuna nasıl yaklaştığının da ispatıdır.

    Ekim 1926’da yayın hayatına başlayan dergi, ilk sayısında “Millî Siyasetlerin En Mühimi Çocuk Siyasetidir” başlıklı yazısında Türk halkına, anne ve babalara şöyle seslenmektedir:

    “Ey analar! Ey müstakbel analar! Çocuk yalnız sizin değildir. Türk vatanının kendi malı Türk milletinin kendi varlığıdır. Size emanet ettiğimiz bu canlı cevherleri büyük emeklerle yetiştirmek vatani bir borçtur.”2 

    “Sakarya ne ise Türk çocuğu odur.” parolasıyla yayın hayatına başlayan dergi, sağlıklı çocuklar yetiştirmeyi millî bir vazife olarak görmüş, çocuk ölümlerini millî facia olarak adlandırmış ve “Toprağa girmek için rahimden çıkan çocuk aile ve aile Türkiye demektir.” diyerek çocuk sağlığı için öncelikle ailelerin bilinçlendirilmesine yönelmiştir.

    Gürbüz Türk Çocuğu Yarışmaları
    Gürbüz Türk Çocuğu dergisinde en ilginç etkinliklerden biri de halkı sağlıklı çocuklar yetiştirmeye teşvik etmek için düzenlenen Gürbüz Türk Çocuğu Yarışmaları’dır. Yarışma sayesinde hem sağlıklı gürbüz Türk çocuklarının fotoğrafları yayımlanarak ideal Türk çocuğunun nasıl olması gerektiği gösterilmiş hem de gürbüz çocukların arttırılması teşvik edilmiştir. 

    Gürbüz Çocuk Yarışması ilk olarak derginin ikinci sayısında yayımlanan bir ilanla halka duyurulmuştur. Yarışma ilanında şu cümleler yazılıdır:

    “Gürbüz Çocuk Müsabakası, 

    Muhtelif dereceli mükâfatlar verilecektir. Çocuklarını müsabakaya idhal edecekler birer fotoğraflarını göndermelidirler. Klişesi yapılabilmek veya basılmak için bu fotoğrafların gayet net olması lazımdır. Her resmin altına veya arkasına çocuğun yaşı, adı, sikleti, ne sütü ile emzirildiği ve mevzi-i adresi yazılacaktır. Müsabaka iki kısımdır. Birinci kısım sıfırdan iki yaş nihayetine kadar çocukları için. Bunların resimleri behemehal çıplak çektirilmelidir. İkinci kısım, ikiden beş yaş nihayetine kadar. Bunlar elbiseli olup olmamakta serbesttirler. Resimlerin bir an evvel merkez-i umumiyeye gönderilmesi ve zarfın üzerine çocuk müsabakası cümlesinin yazılması rica olunur.”3 

    Yarışma ilanında ailelerden bebeklerinin fotoğraflarını net şekilde çekerek yollaması, gönderilen her fotoğrafın altına veya arkasına çocuğun yaşı, adı, kilosu, ne sütüyle beslendiği, şimdiye kadar hasta olup olmadığı, açık adresi, ebeveynin mesleği ve fotoğrafın ne zaman çekildiğinin yazılması istenmiştir. Örneğin yollanan fotoğraflardan birinin arkasında şöyle yazmaktadır:

    “Isparta Umum Gazeteciler Bayii Lütfü Efendi kerimesi 13 aylık Pervin. Boyu 50 santim, ağırlığı 9 kilo. Anne sütüyle beslenmiştir. Şimdiye kadar hiçbir hastalık görmemiştir.” Ya da “Sinop Himaye-i Etfal Cemiyeti Reisi Zühdü Bey’in ikiz evlatları. Yılmaz ve Yıldırım. Üç yaşındadırlar. Kısmen ana sütüyle kısmen hayvan sütüyle beslenmişlerdir. Hiç hasta olmamışlardır.”4 

    Yurdun dört bir yanından hatta Amerika’dan, Kıbrıs’tan pek çok aile bebeklerinin fotoğrafını çekerek yarışmaya katılmıştır. Yarışma ilk başta iki bölümdür. İlk grup 0-2, ikinci grup ise 2-5 yaş arası bebeklerden oluşmaktadır. Daha sonra yarışmalar dört grupta yapılmıştır. İlk grup 1-2 yaş, ikinci grup 2-3 yaş, üçüncü grup 3-5 yaş, dördüncü grup 5-6 yaş arasıdır.

    Derginin 2. sayısında başlatılan yarışmanın sonuçları 10. sayıda açıklanmıştır. İlk müsabakaya 200 çocuk katılmıştır. Yarışmaya katılan çocukların ailelerine bakıldığında toplumun her kesiminden katılımın olduğu görülmektedir. Tüccardan esnafa, kaymakamdan milletvekiline kadar birçok aile bebeklerinin fotoğrafını yollayarak yarışmaya katılmıştır.

    Gürbüz Çocuk Müsabakası’nda Urla’dan Güzeller Güzeli Kösem
    Yeni Asır gazetesinin 29 Mayıs 1929 tarihli nüshasında, “Gürbüz Çocuk Müsabakası” yarışmasına katılım için ailelerin düzenli olarak kupon toplaması gerektiği ifade edilmektedir. Ancak bazıları bu süreci zor bulduklarından kuponlarını tamamlayamamış ve yarışma hakkını kaybetmiştir. Bunun üzerine organizatörler Hamza Rüstem Fotoğrafhanesi’ne talimat vererek sadece bir kuponla başvuranların da resminin çekilip yarışmaya dâhil edilmesini sağlamıştır. Bu durum, yarışmaya katılımın kolaylaştırılması adına atılan bir adım olarak önemlidir. Ayrıca çok çocuklu ailelerin daha fazla avantaj elde edeceği belirtilmiştir.

    Haberde İzmir Urla’dan yarışmaya katılan Girit mübadillerinden Nuri Bey’in kızı Kösem de yer almaktadır. Günümüzde Urla’da bir zamanlar minik Kösem’in yaşadığı evde, onun adını taşıyan bir kahvaltı işletmecisi yer almaktadır. Bu ticarethaneyi hâlen ailesi işletmektedir. 

    Gürbüz Çocuk Yarışması’na Yoğun İlgi
    Birinci Gürbüz Çocuk Yarışması’nın büyük ilgi görmesinden sonra hemen İkinci Gürbüz Çocuk Yarışması düzenlenmiştir. 11. sayıda başlayan İkinci Gürbüz Çocuklar Yarışması’nın sonuçları derginin 22. sayısında yayımlanmıştır. İkinci yarışmadan sonra ise üçüncü yarışmanın ilanı verilmiştir.

    Yarışmayı kazanan çocuklara üstünde Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin ambleminin ve kazanan çocuğun adının yazılı olduğu gümüş vazolar hediye edilmiştir. 

    Yarışma gittikçe ülke geneline yayılmış, 1927 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda yurdun dört bir yanındaki Himaye-i Etfal Cemiyeti şubelerinde 0-2 yaş, 2-7 yaş ve 7-14 yaş arası Gürbüz Çocuk Müsabakası düzenlenmiş, yarışmayı kazanan çocuklara ödüller, katılan çocuklara şeker ve onları iyi yetiştirenlere de  takdir belgeleri verilmiştir.

    Gürbüz Çocuk Müsabakası’nın yoğun ilgi görmesinden sonra “Gürbüz Güzeller Müsabakası” düzenlenmiş, bu müsabakaya 12-18 yaş aralığında kız ve erkek çocuklar katılmıştır. Yarışmada güzellikten neyin kastedildiği şöyle açıklanmıştır:

    “Burada güzellikten maksat sırf yüz güzelliği değildir. Herhangi bir vücut sıhhatçe, bünyece, tenasüpçe [birbirine uyma, yakışma] kuvvetli ve matlup [istenilen, talep edilen] derecede ise o vücut güzel demektir. Bütün bu esaslardan maada [başka] bir de çehre güzelliği varsa şüphesiz bu cihet de nazar-ı dikkate alınacaktır.”5

    Gelecek nesillerin sağlıklı şekilde yetişmesi, Cumhuriyet yönetiminin en büyük ideallerinden biriydi. Cumhuriyet yönetimi, “Gürbüz Türk Çocuğu” projesiyle ailelere sağlıklı çocuk yetiştirmenin yöntemlerini öğretmenin yanında gerekli sağlık ve gıda yardımını da düzenli şekilde yapıyordu. 

    Gürbüz Türk Çocuğu projesi, düzenlenen birtakım yarışmalarla da popülerlik kazandı. “Gürbüz Çocuk Müsabakası”, “Temiz Yavrular Müsabakası” ve “Çok Evlatlılar Müsabakası” gibi yarışmalarla anne ve babalar arasında çocuk bakımı bilincini, duyarlılığını inşa etme hatta çocuk doğurmaktan kaçınan annelerin de gönüllerinde çocuk yapmak hevesini teşvik düşüncesi yatmaktaydı. 


    “gürbüz türk çocuğu projesi cumhuriyet türkiye’sinin ilk dönemlerinde bir ideal olarak ortaya çıkmış ve sonraları devletin sosyal politikasının bir parçası hâline gelmiştir. savaşların getirdiği yıkım, sağlıksız koşullar yanında birinci dünya savaşı sonrasında devlet başkanlarının ulus-devlet yaratmak amacıyla söylemiş olduğu sözler, şüphesiz genç türkiye cumhuriyeti’ni de etkilemiş ve bu projenin ortaya çıkmasına neden olmuştur.”

    Gürbüz Türk Çocuğu projesi Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk dönemlerinde bir ideal olarak ortaya çıkmış ve sonraları devletin sosyal politikasının bir parçası hâline gelmiştir. Savaşların getirdiği yıkım, sağlıksız koşullar yanında Birinci Dünya Savaşı sonrasında devlet başkanlarının ulus-devlet yaratmak amacıyla söylemiş olduğu sözler, şüphesiz genç Türkiye Cumhuriyeti’ni de etkilemiş ve bu projenin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Diğer yandan savaşlar ve salgın hastalıklar yüzünden azalan nüfus genç Cumhuriyet için önemli bir problemdi ve bu probleme basit rakamsal boyutta bakılmamaktaydı. Nüfus, ulusun iktisadi gücünün temeli olarak görülmekte ve bireylerin sağlığı, barınma ve iaşesi, mutluluğu, sosyal yardım politika gündeminin konusu hâline gelmişti. Bu yüzden Cumhuriyet rejiminin sosyal yardım politikası gündeminin çerçevesini, nüfusun artırılması, önleyici kamu sağlığı ve çocuk meselesi çizmişti. 

    Çocuk sorunu çerçevesinde Himaye-i Etfal Cemiyeti, benimsemiş olduğu modern sosyal yardım yöntemleriyle çocukların fiziksel ve sosyal gelişimine katkı sağladığı gibi ailelere verdiği kurumsal destek ile Cumhuriyet yönetiminin benimsemiş olduğu modern laik politikaların da önemli bir uygulayıcısı oldu. #

    DİPNOTLAR
    1  Fuat (Umay), “Haftanın Açılma Gününde Himaye-i Etfal Cemiyeti Reisi Kırklareli Mebusu Dr. Fuat Bey Tarafından Söylenen Açılma Nutku,” Gürbüz Türk Çocuğu, 79, Mayıs 1933, s. 5-6.
    2 “Millî Siyasetlerin En Mühimi Çocuk Siyasetidir”, Gürbüz Türk Çocuğu, I, Teşrinievvel (Ekim) 1926, s. 2-3.
    3  “Gürbüz Çocuk Müsabakası”, Gürbüz Türk Çocuğu, II, Teşrinisani (Kasım) 1926, s. 16.
    4  “Gürbüz Türk Çocuğu Müsabakası”, Gürbüz Türk Çocuğu, XXIX, Şubat 1929, s. 23.
    5  Gürbüz Türk Çocuğu, IV, Kânunusani (Ocak) 1927.
  • Grünberg Ailesi

    Grünberg Ailesi


    verilen minicik bir karar daha sonraki kuşakların kaderini belirleyebilir mi? şayet bu karar üzerine alınan sorumlulukları yerine getirebilecek kadar cesaret ve bilinç varsa evet. grünberg sülalesinin kaderini belirleyen kırılma anlarından birisi, jak grünberg’in, sahibinin sesi’nin türkiye temsilcisi nobert şor (schorr) ve aram gesaryan’ın yeni plak işlerinde çalışması için kendisine bulunduğu teklife “hayır” demesiydi. bay jak bu teklifi kabul etmiş olsaydı, türkiye’nin müzik tarihi bambaşka bir doğrultuda yazılacak, muhtemelen sahip olduğu zenginliklerin bir kısmından mahrum kalacaktı.

    Odeon_1) 03
    Odeon’un merkez ve şubeleriyle ilgili “Jak Grünberg Halefleri Hugo ve Leon Grünberg” ilanı.

    Grünberg ailesi 1907 yılında Çarlık Rusyası’ndan kaçarak önce Ukrayna ve Kafkasya’ya, oradan İstanbul’a göçmüştü. Haim Grünberg’in iki oğlundan Jak, Tünel’de gramofon ve fonograf işi yapan Bluementhal Biraderler firmasında çalışırken firmanın Odeon Türkiye temsilcisi olmasına ve Orfeon’u kurmasına tanık olmuş, daha sonrasında ise kendi işini kurmuştu. Grünberg Ticaret (Grünberg ve halefleri), 1922 yılında elektrik işi yapmış, sonra müziğe dönmüştü. Bay Jak, kapı kapı dolaşarak mumlu gramofon iğnesi ve gramofon satıyordu.

    Jak Grünberg, Odeon’un Temsilcisi Oluyor
    Bluementhal Biraderler, yeni aldıkları plak firmasının işleri için Bay Jak’a yeniden teklifte bulunmuş, o ise cevap için müsaade istemişti. Ancak Odeon’un serbest olduğunu öğrenince bu işi kendi hesabına yapmanın daha doğru olacağına kanaat getirerek trenle Almanya’ya gitmiş ve firmanın Türkiye temsilciliğini alarak Nobert Şor (Schorr) ve Aram Gesaryan’a durumu bildirmişti. Aralarında bir müddet sonra oluşacak rekabet, dostluklarını hiç zedelememişti.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Batılılaşma ilkesini uygulayan yönetim, müziğe önem veriyordu. Böyle bir ülkede gramofon ve taş plakların geleceği vardı. Aslında Odeon, Bay Jak’tan önce 1903 yılında İstanbul’da faaliyete geçmişti. Sonradan Orfeon Record’u kuracak olan Bluementhal Biraderler, Odeon’un temsilciliğini almıştı. Türkiye’de plakçılık 1910-12 yıllarında onlarla başladı. Bluemanthal Biraderler fabrika kurduktan sonra araya savaş yılları girmiş, Odeon ortadan kaybolmuştu. Odeon firmasının 1911 ila 1925 yılları arasındaki tarihi ise bazı bilinmezlikler içermekteydi; savaşta bazı belgelerin yok olması, arşiv yapılamaması, kayıt tutulamaması gibi nedenlerle… O sürecin ilk yıllarında Bluementhal Biraderler stokları eridikten sonra Odeon etiketi altında plak basmaya devam etmişti. Almanya’da bulunan merkez savaş nedeniyle denetleme yapamadığından Bluementhal Biraderler kendilerini fiilen temasta bulunamadıkları şirketin vârisi olarak görüyordu. 

    Odeon’un temsilciliği için Bay Jak zorlukla karşılaşmamıştı; zira Türkiye Cumhuriyeti iyi bir pazardı. Bay Jak, temsilciliği isterken “Garanti verebilir misiniz?” sorusuna kravatındaki iğneyi göstermişti, üzerinde ufak da bir inci vardı. Bay Jak, 1925 yılında Odeon’un temsilcisi olmuştu. İlk iş olarak meşhur stüdyo rejisörü Hafız Aşir Efendi’yi müzik danışmanı olarak işe almış ve plaklarını yayımlamıştı. Odeon, Sirkeci Sultanhamam’da Hamdi Bey Geçidi’nde bulunan (İçinde Favorite Record firmasının da bulunduğu) Topalyan Han’da faaliyete başlamıştı. 

    Odeon_2) 01. odeon 1937-38
    1937-1938 yılları arasında yayımlanan plakları içeren kataloğun kapağı. 
    Odeon_3) 02. odeon 1952-53
    1952-1953 yılları arasında yayımlanan plakları içeren kataloğun kapağı. 

    Kayıtlar önce Beyoğlu’nda bir apartman katında yapılırken, 1926 yılından sonra devreye elektrik girince (İpekçi’lere ait) Melek Sineması’na taşınmıştı. Ses yalıtımı uygulanmış bu sahne, kayıt firmalarının kiralama yoluyla ortak kullanımına açıktı. Odeon bazı erken dönem kayıtlarını Almanya’da yapmış olmakla birlikte, altyapılar için eş zamanlı olarak Melek Sineması sahnesini de kullanmıştı. Yeşilköy fabrikası açılına kadar taş plak kayıtları burada sürdürülmüştü. 

    Güç Birliği ve Yayımlanan Plaklar
    Bu arada Columbia ile Odeon birleşmiş, Kurtuluş’ta bir fabrikada plak basıyorlardı. Derken bu iki markaya yeni bir isim daha eklenmişti: Sahibinin Sesi. Avrupa’da bu üç isim tek bir şirket adı altında birleşti. Türkiye’de de bir fabrika kurmaya karar verdiler, Yeşilköy’de… Bunun üzerine Kurtuluş’taki fabrika kapandı.

    Odeon dönemin tutulan, sevilen sanatçılarının plaklarını yayımlamayı politika edinmişti. İlk Odeon kataloğu Arap ve Latin harfleriyle, Fransızca çevrim yazıyla Türkçe basılmıştı. 501’e kadar numaralandırmış plakları içeriyordu ama imalat ve kalıp numaraları yazılmamıştı. Bu katalogda 1904 ila 1911 yılları arasında yapılan kayıtlar da yer aldı. 1’den 6’ya kadar olan plaklar 35 cm’lik, Hafız Aşir ve Hafız Sami’ye ait; 7’den 14’e kadar olan plaklar 30 cm’lik, Hafız Aşir ve Karakaş Efendi’ye ait plaklardı. Kataloğun ağırlığını 15’ten 501’e kadar 27 cm’lik plaklar oluşturmaktaydı ve bir plağın iki yüzünde farklı sanatçıların yer almasıyla basılmışlardı. Odeon yenilikçi bir yönetime sahipti. 1926’dan sonrasını içeren ikinci katalogda tüm bu hamleleri gözlemlemek olasıydı. Burada kalıp ve katalog numaraları bulunmakla birlikte, plaklara eşleme numarası eklenmişti. Plaklar kahverengi-kırmızı-menekşe olmak üzere üç farklı renk göbekle basılmış, 25-27-30 cm olmak üzere üç farklı boyutta basılmıştı. En çok kullanılan 27 cm, daha uzun eserlerin kaliteli ses kaydıyla basılmasına olanak veriyordu. Bir de plağın iki yüzünde de aynı sanatçının yer alması uygulaması başlamıştı.

    Hafız Burhan ile Hafız Ahmet Efendi Rekabeti
    Odeon’un ilk plağı Hafız Ahmet Efendi tarafından okunmuştu. Bu isim Colombia’nın ünlü solisti Hafız Burhan’a rakip olarak düşünülüp bulunmuştu. Hafız Ahmet Efendi’nin Odeon’da 50’den fazla plağı olmuştu. En ünlülerden biri Her Yer Karanlık plağıydı. Plağın üzerine sadece Karanlık diye yazılmıştı. Hafız Ahmet Efendi, sonradan firmanın baş sanatçısı ünvanını almıştı. Plaklara tıpkı Hafız Burhan gibi şarkılar, gazeller, kantolar, türküler okumuştu.

    Odeon_04
    Dönemin dergilerine verilen ilk plak ilanlarından biri.
    Odeon_05. hugo grunberg
    Şirketin ikinci kuşak yöneticilerinden Hugo Grünberg, Milas Han’da bulunan merkez binasındaki ofisinde.

    Odeon Türkçe Plakları Umumi Kataloğu şirketin üçüncü kataloğuydu ve Harf Devrimi’nden sonra Latin harfleriyle Türkçe basılmıştı. “Erkek Sesleri”, “Kadın Sesleri”, “Heyetler”, “Oyun Havaları”, “Taksimler”, “Monolog”, “Komikler”, “Marşlar”, “Laz Havaları” gibi bölümlerden oluşmuştu. Firmanın sanat danışmanı (stüdyo rejisörü) Hafız Aşir’in son plakları bu katalogda yer almıştı. “Kadın Sesleri” bölümünün ilk sayfasında yer alan Afife Hanım (Tanyeli), Fransa’da konservatuar eğitimi gören ilk kadın sanatçılarımızdandı; fokstrot, çarliston, tango gibi dans parçalarını Türkçe sözlerle okuyarak aranjman akımının ilk temsilcilerinden biri olmuştu. Ali Baba plağının ticari başarısı münasebetiyle Bay Jak tarafından Fransa’ya gönderilmiş, Paris Odeon Stüdyoları’nda “Ramona” isimli şarkıyı okuyarak bir ilke imza atmıştı. Müteakip yıllarda sanatçı transferleri başlamış, bu yarıştan galibiyetle çıkan Odeon olmuştu, zamanın sanatçılarının ilk tercihi bu firma olmaya başlamıştı.

    Odeon_06. leon grunberg muzeyyen senar 2006
    Leon Grünberg uzun süre birlikte çalıştığı Müzeyyen Senar ile yıllar sonra 2006 yılında verdikleri bir albüm lansmanının kokteylinde yeniden görüşmüştü.

    Bay Jak’ın Oğulları Bay Hugo ve Bay Leon
    Bay Jak’ın oğulları Bay Hugo ve Bay Leon, 1936 yılındaki vefatına değin babalarına yardımcı olmuşlardı. Bay Hugo, Unkapanı yolculuğunun ilk adımlarını atmış, Balet Plak’ın kuruluşunda aktif rol almıştı. Aynı zamanda şirketin dış ilişkilerini yönetiyordu. Bay Leon da üretim ve satışla ilgilenmişti. Bay Hugo’nun 1971 yılındaki vefatından sonra şirket yönetimi Bay Leon tarafından yürütülmüştü. Leon Grünberg 17 yaşında iş hayatına atılmıştı. Sözüne sadık, vergi kaçıranlardan uzak, her şeyi nizami yapan bir iş adamıydı. Sesler konusunda keşif yapmaktan çok hoşlanıyor, bunun için Anadolu’yu geziyordu. Türkiye’nin plak kaydı olarak ilk prodüksiyon işi Leon Grünberg döneminde 1955-56 yıllarında yapıldı. Teknoloji ilkeldi; eserler borular aracılığıyla mum kalıba okunup Almanya’ya gidiyor, taş plağa basıldıktan sonra Türkiye’ye ithal ediliyordu. Bu kayıtlar yılda bir iki kez Türkiye’ye gelen Alman ses teknisyenlerinin gözetiminde yapılıyor, kalıplar trenle Almanya’daki merkeze gönderiliyordu. Alman mühendis bir ay fabrikada kalıp her şirket için ayrı zaman ayırıyordu. O bir ay içinde ne yapılırsa yapılıyor, sonra dönüyordu. Almanya’da basılan plaklar 50 plaklık ambalajlar hâlinde geliyordu; trenle ve kamyonetlerle memleketin her ucuna gidiyordu. 

    Odeon_07. cd fab 1992
    Grünberg’lerin 1992 yılında açtığı CD fabrikasının kurdelesini Cumhurbaşkanı Turgut Özal kesmişti. Fotoğrafta Roni Grünberg ile tokalaşırken görülüyor.

    Üçüncü Kuşak Grünberg’ler
    Roni ve Dani Grünberg üçüncü kuşak yöneticilerdendi. Roni Bey müzikle alakadar olmamakla birlikte modern bir yönetici vizyonuna sahipti, şirkete zor zamanlarda format atmıştı. Dani Bey ise öğrenimini yurt dışında tamamlamış, Türkiye’den 1978 yılında ayrılıp Warner Bros için çalışmıştı. Askerlikten sonra kredi departmanında çalışmış, ardından müzik departmanına geçmişti. Eşi, Arif Mardin’in yeğeniydi. Yurt dışında Mardin’ler ile on, bağımsız olarak dört yıl çalışmıştı. Yokluğunda yapım olmamış, sadece fason kaset-CD basmışlardı. Firma seksenli yıllarda müzik faaliyetlerini yavaşlatmış, sanayici taraflarını öne çıkarmıştı. 1984 yılında Plaksan AŞ’yi kuran Odeon, 1992’de de CD fabrikası kurmuştu. Açılışı Cumhurbaşkanı Turgut Özal yapmıştı. Fabrika kurulunca Avrupa ülkelerinde basılan albümler burada üretilmeye başlamıştı. Fabrika 1992 yılının Eylül ayında, Plaksan’ın hemen bitişiğinde faaliyete geçmişti. Bu hamle Raks’ın da harekete geçmesine neden olmuş; onlar da bir CD fabrikası için düğmeye basmıştı. Bu arada Türkiye’deki kaset fiyatları Avrupa ülkelerine göre üçte bir fiyatta olduğu için turistler kaset konusunda “bavul ticaretine” bile başlamıştı. Fabrika on yıl içinde üretim hacmini yılda 15 milyon CD’ye çıkarmıştı. Firmanın yan kuruluşu olarak faaliyet gösteren Plaksan ise 25 milyon kaset üretiyordu. İSO 9001 kalite belgeli Odeon tesisi, 1987 yılında Yeşilköy’den Avcılar’a taşınmıştı.

    Odeon_08. dani grunberg 2001
    Şirketin üçüncü kuşak yöneticilerinden Dani Grünberg, Bak Bir Varmış Bir Yokmuş derlemelerini yaptığı günlerde, yıl 2001.

    İlk Arşiv Çalışmaları 
    Dani Bey on dört yıl sonra dönünce sorduğu ilk soru “Bizim arşivimiz nerede?” oldu. Fabrikanın çatısında, demir dolapların içinde bantlar hâlinde devasa bir arşiv vardı. Arşive sahip çıkamadıkları düşüncesiyle hızlıca işe girişti. Bantları dat’lara aktarmakla işe koyuldular. Aşağı yukarı üç bin şarkılık bir repertuar çıkmıştı; TSM, THM ve Türk Pop Müziği dallarında. Ellerinde resmî kâğıtları olmadığı için izinlerini yeniden almaya yani işe sıfırdan başlamışlardı ancak bazılarını çeşitli nedenlerle alamadılar. Bu ağır mesai sonunda katalogda yüzde ellilik bir azalma meydana gelmişti. 1950’den önce yapılan taş plak kısmına hiçbir şey yapamadılar. Bak Bir Varmış Bir Yokmuş derlemelerini yaptılar. Bu çalışmalar esnasında danışman Nino Varon’un eşi rahatsızlanmıştı, yerine Hakan Eren başlamıştı. O süreçte çok değerli derlemeler çıktı; Nesrin Sipahi’den Yaşar Özel’e, Tanju Okan’a…

    Odeon her dönem dinlenen ve tüm zamanlar satacak işler yapmıştı; günübirlik, mevsimlik, yazlık, genel geçer popülist anlayıştan uzak. Bu anlamda arşiv çalışmalarını ilk başlatan firmaydı. Bilhassa arşiviyle müzik tarihimizin abidevi firmasıydı. Trend yaratan firmaydı; o güne değin örneği bulunmamasına rağmen Fransızca şarkıya Türkçe söz yazan Fecri Ebcioğlu’nun denemesini İlham Gencer’e okutup piyasaya sürerek bir ilke imza atmıştı. Ne var ki Grünberg’lerin dördüncü kuşağında bu işe gönül verecek kimse yoktu; bu kuşak farklı konularda yetişmiş ve çalışmaya başlamıştı. Artık müzik işinden çekiliyorlardı. Ve derken şirket tarihinin en büyük hatası yapıldı; Odeon kataloğu 2011 yılında Avrupa Müzik’e satıldı. #

  • Şerri ve Hayrıyla Şeyh Sait

    Şerri ve Hayrıyla Şeyh Sait


    yüz yıl önceki şubat ayının ortasında diyarbakır’ın piran (dicle) köyündeki mahkûmları teslim almaya gelen jandarmaya açılan ateşle başlayıp haberleşme hatları kesilerek çevre yerleşimlerdeki resmî makamların işgaliyle muş ve genç’e (bingöl) yayılan şeyh sait liderliğindeki ayaklanma, iki haftada tüm doğu anadolu’yu kapsayan bir tehdide dönüşmüş, kısmi seferberlik ve sıkıyönetim kararı alınmıştı. halk “din elden gidiyor!” diye isyana çağrılıyor, yeni rejim ilk kez kitlesel ve silahlı hilafet ve şeriat talebiyle karşılaşıyordu. ankara yüz yıl önceki mart ayına doğuya bakarak ve kaşlarını çatarak girmişti.

    Seyh_Sait_2.
    Şeyh Sait’in tutuklandıktan sonra basına vermek için çekilen fotoğrafı.

    Şeyh Sait Ayaklanması’na karşı ilk önlem, dinen kutsal sayılan kavramları kullanarak örgütlenme eyleminin vatana ihanet suçu kapsamına alınması oldu ama ay başında isyan
    bölgesi genişlemeyi sürdürdü. 2 Mart 1925 günü Halk Fırkası’nın grup toplantısındaki güven oylaması sonucunda Ali Fethi (Okyar) hükümeti istifa etti ve ertesi gün İsmet (İnönü) Paşa kabinesi göreve geldi. Yeni hükümetin ilk önlemi ise TBMM’ye getirilen Takriri Sükûn Kanunu oldu: “Hükümet cumhurbaşkanı onayıyla irtica ve isyana ve ülkenin sosyal düzen, huzur, güvenlik ve asayişine karşı her tür teşkilat, tahrik, teşvik, kalkışma ve yayını iki yıl boyunca yasaklamaya yetkilidir ve bu yetkiyi İstiklal Mahkemesi’ne aktarabilir.” Yasa yaşanan ve yaşanacak gelişmelerin yayılmasını sansürle önlemeyi, Ankara ve Diyarbakır’da kurulacak İstiklal Mahkemeleriyle de devletin yargı gücünü kullanmayı öngörüyordu.

    7 Mart 1925 günü TBMM’de İstiklal Mahkemesi yargıç ve savcıları seçilirken ayaklanma iyice iç savaş görünümü alıyordu. O gün beş bin silahlı aşiret üyesi Diyarbakır’a üç koldan saldırmış, 3. Kafkas Tümeni Kumandanı Tümgeneral Kazım (Orbay) Paşa, şehrin valisi Cemal (Bardakçı) ve Kolordu Komutanı Mürsel (Bakü) Paşa kenti savunurken halktan yardım istemek zorunda kalmıştı. Kente girenler püskürtüldüyse de hareket Varto, Bulanık ve Malazgirt’e de yayılarak 12 Mart’ta en geniş sınırlarına ulaştı. Bu yüzden ordunun kesin sonuç alacağı geniş çaplı bir hazırlık yapması gerekti ve operasyon ancak 24 Mart’ta başlayabildi. Temizlik harekâtı 15 Nisan’a kadar sürecek, isyanın elebaşları Hasenalı Halit ve Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza İran’a kaçmayı başarsa da Şeyh Şerif ve Şeyh Sait yakalanacaktı.

    Seyh_Sait_1
    Kapak konusu Şeyh Sait İsyanı olan, “Millete hücum ederken başları ezilen cehalet ve ihtiras yılanları” başlıklı Resimli Gazete.

    İsyanın bastırılmasının ardından bu bölge için kurulan İstiklal Mahkemesi sadece isyancıları değil, ayaklanmayı destekleyen İngiliz yetkililerle bağlantısını saptadığı Kürdistan Teali Cemiyeti’nin İstanbul’daki üyeleri de dâhil olmak üzere 5.110 kişiyi yargıladı ve 420 idam kararı verdi. 1.911 kişi hapis cezasına çarptırılırken 2.779 kişi ise beraat etti.

    Yüz Yıllık Travmanın Sonuçları
    Yeni cumhuriyet rejiminin yüz yıl önce yaşadığı bu travma çok boyutlu sonuçlar doğurdu. Bunların ilki bir yıl önce yapılan anayasa değişikliğiyle vurgulanan yargı bağımsızlığından verilen ödün oldu. Diğer bir sonuç, dinî duyguların siyasete alet edilmesinde payı olduğu gerekçesiyle bölgedeki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerinin, yaza doğru da partinin tamamen kapatılmasıydı. Bu da altı buçuk aylık çok partili demokrasi deneyiminin sona ermesi demek olacaktı. Ardından kışa doğru tekke ve zaviyeler de benzer gerekçelerle kapatılacaktı.


    “yeni cumhuriyet rejiminin yüz yıl önce yaşadığı bu travma çok boyutlu sonuçlar doğurdu. bunların ilki bir yıl önce yapılan anayasa değişikliğiyle vurgulanan yargı bağımsızlığından verilen ödün oldu.”

    Bir başka sonuç ise Takriri Sükûn Kanunu’na dayanarak muhalif gazete ve dergilerin kapatılmasıydı. Tasviri Efkâr’dan Velid Ebuzziya, Vatan’dan Ahmet Emin (Yalman), Tanin’den Hüseyin Cahit (Yalçın) gibi ünlü gazeteciler, neredeyse isyancılara denk tutulup yargılandı. Oysa tam bir yıl önce TBMM’nin 2’nci dönemini açarken rejimin ilk altı ayındaki başarılarını sayan Gazi Mustafa Kemal Paşa, gelecek tasavvurunda basına da değinmiş, şöyle demişti: “Basının toplumun genel hayatında, siyasi hayatta ve cumhuriyetin olgunlaşıp ilerlemesinde üstlendiği yüksek görevleri anmak isterim. Basının tam ve geniş özgürlük kullanmasının ne kadar ince bir durum olduğunu açıklamaya gerek görmem. (…) Kalem sahipleri, kendi siyasi eğilimleri kadar vatandaşların haklarına ve her özel ihtiyacın ötesindeki ülke çıkarlarına dikkat ve saygı göstermek zorunda olduğunu kabul etmelidir. (…) Bu yolda hata ve kusur olsa bile, bunu düzeltecek en etkili araç asla eskiden olduğu gibi basın özgürlüğünü kısıtlama yöntemleri değildir. Aksine, basın özgürlüğünden doğacak sakıncaları ortadan kaldırma yolunun yine basın özgürlüğü olduğu kanaatindeyiz.”

    Seyh_Sait_3.
    İsyana karşı hükümeti destekleyen 15 Mart 1925 tarihli Le Petit Journal Illustré’nin kapağı.

    Basından Bir Ses
    Romen asıllı Mehmet Zeki (Waldberg J. Nelken), diğer girişimlerinin yanında savaş öncesinde basında sahip olduğu yeri geri kazanmak için çıkardığı çift dilli gazete Le Petit Journal Illustré’de (Musavver Küçük Gazete) ayaklanma sırasında şunları yazıyordu: “Mustafa Kemal ve İsmet paşaların çevresindekilerle birlikte liberal temeller üzerine bir Türk Cumhuriyeti inşa ettiği artık görülür oldu. Başlangıç ​​çok zordu ve bu girişimin başarıyla taçlanabileceğine çok az kişi inanıyordu; ancak az sayıdaki vatanseverler, vatanı için büyük acı ve fedakârlıkları göze alamayan karamsarların sözlerinden hiç etkilenmedi. Hedeflerine çabalayarak ulaşanlar güçlü ve sağlam temeller üzerine yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Herkesin iradesinin gerçekleşmesi mümkün değildir ve her şeyden önce vatanın çıkarlarının korunması gerekir. Bunca fedakârlıkla inşa edilen bu yapıyı yıkmaya çalışan hoşnutsuz ve isyankâr unsurlar da vardır ve ülkemizin bir kısmında zararlı bir isyan patlak vermesine sebep olabilmişlerdir. Bugün her vatandaşın seçilmiş temsilcileri aracılığıyla hükümete şikâyette bulunma hakkı var. Bu şikâyetler parlamentoda yasaların öngördüğü yöntemlerle ele alınıyor. Hiç kimsenin genel çıkarlara zarar vermesi kabul edilemez. Bugün Türkiye’de -Allah’a şükür- güçlü ve sağlam bir hükümet var ve ülkenin güvenliğine karşı her tür iç ve dış saldırıyı bastırma kapasitesine sahip. Şimdi istisnasız her Türk vatandaşı hükümetine yardım etmekle görevlidir. Kamu yararına zarar vermediği sürece muhalefete izin verilmektedir. Yıkıcı unsurları bastırmak için en acımasız önlemleri alan hükümet ancak tebrik edilebilir. Kişisel anlaşmazlıklar bırakılmalı, halkın huzurunun bozulmasına izin verilmemelidir. Karşı propaganda yapan herkes açıkça vatan düşmanıdır ve en ufak hoşgörü bile gösterilemez. Vatanı için çalışan tüm bakan, vali veya emniyet müdürlerine saldıran bu içler acısı sistem karşıtlarını bir kerede ve tamamen durdurmalıyız. Türkiye ancak uzun süre barış içinde yaşayıp varlığını geliştirebilirse güçlü olur. Her halükârda hükümetimize engel olanlara karşı hepimiz sorumluluk almalıyız. Mevcut sistemden hoşlanmayanlar olduğunu söylemeye gerek yok; ama emin olmalıyız ki, eski rejimin yeniden kurulması ülkenin tamamen yıkılması demektir. Bu nedenle hükümet için çalışıp onunla birlikte ve tam anlamıyla güvende olacağız.”

    Seyh_Sait_4
    Tutuklananlar arasında Şeyh Sait (en solda oturan) ve 12’nci Tümen subayları.

    Şeyh Sait Ayaklanması ülkenin iktisadi kaderini etkileyecek bir sonuç daha doğurdu. Lozan’da çözümü ertelenen Musul sorunu, Milletler Cemiyeti’nin görevlendirdiği komisyon tarafından incelenmeye başlanmıştı. Ankara’nın tezi ise bölge halklarının Türkiye Cumhuriyeti’yle birleşme arzusu üzerine kuruluydu. Komisyon çalışmaları sırasında yaşanan bu ayaklanma uluslararası petrol lobisi ve İngiltere’nin ekmeğine yağ sürüyor, bölgedeki istikrarın ancak İngiliz mandası altında sağlanabileceği görüşünü güçlendiriyordu.

    Ataturkun Hayati

    Her Şerde Bir Hayır Vardır
    Şeyh Sait İsyanı gerek yaşanırken gerekse sonrasında sadece Cumhuriyet rejimine karşı gerici bir ayaklanma olarak görülmedi. Doğruluk payı sonradan ortaya çıkan birçok belgeyle kanıtlanan İngiliz kışkırtması, önceleri bir komplo teorisinden ibaretti. Örneğin Fransa’nın Bağdat’taki yüksek komiserliğinin bir raporu, ayaklanmanın kendiliğinden çıkmadığını, ilk işaretin İstanbul’daki Kürt yanlısı çevrelerden geldiğini ve İngilizlerin yenilgiye uğradıktan sonra Mustafa Kemal ve TBMM’ye karşı yürüttüğü Musul siyasetine bağlı olduğunu bildirmişti. İngiltere’nin Irak Yüksek Komiseri Henri Conway Dobbs da Londra’ya gönderdiği raporlarda bölgede geniş kapsamlı bir Kürt isyanı çıkma olasılığından bahsetmişti. Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir’in İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliği’yle temasları, Azadi örgütündeki Kürt kökenli subaylar, ordudan kaçıp İngilizlere sığınan 24 subay ve asker gibi veriler birlikte değerlendirildiğinde isyandan birkaç ay önce Hakkâri’de yaşanan Nasturi Ayaklanması’ndaki gibi bir kışkırtma olasılığını öne çıkarıyordu.

    Seyh_Sait_5
    5 Mart 1925 tarihli Pravda’da yayımlanan karikatürde isyanın İstanbul ve İngiltere’yle bağlantısına SSCB yorumu.

    İsyanı Cumhuriyet’e yönelik bir karşı devrim hareketi olarak görenler olduğu gibi, ayrılıkçı Kürt hareketinin miladı olarak tanımlayanlar da oldu. Devletin merkeziyetçi ve laik anlayışla yapılanmasına karşı tepki olduğunu ileri sürenler ise düzenleyiciler arasında bağımsız Kürdistan taraftarlarının da bulunmasını ve Nakşibendi Şeyhi olan Şeyh Sait’in tarikatındaki Kürtleri ve Zazaları kanıt gösterdi.


    “yüz yıl önce bu ay yaşananlar nedeniyle yapılan yasal düzenlemeler, erken cumhuriyet yönetiminin hızlı çağdaşlaşma hedefli köklü reformları hayata geçirmesine zemin hazırladı ve ihtiyaç duyacağı hukuki ve siyasi altyapıyı oluşturdu.”

    Bu tezlere bakarak Türkiye’nin irtica ve Kürt sorunu gibi iki güncel meselesinin bu ay bir asrı doldurduğu söylenebilir. Ne var ki bunların hiçbiri kesinliği tartışılmaz bir gerçeği gölgelememeli. İsyan Cumhuriyet’in kurucu kadrosu için “Her şerde bir hayır vardır” deyişini anımsatan bir sonuç da doğurdu. Yüz yıl önce bu ay yaşananlar nedeniyle yapılan yasal düzenlemeler, erken Cumhuriyet yönetiminin hızlı çağdaşlaşma hedefli köklü reformları hayata geçirmesine zemin hazırladı ve ihtiyaç duyacağı hukuki ve siyasi altyapıyı oluşturdu. Sadece basının muhalefetten arındırılması bile tek parti ve kurtarıcı lider kültünün doğmasına yol açtı. Bir bakıma devrimlere giden yoldaki dikenler temizlendi. 4 Mart günü İkdam gazetesini alanlar şu manşeti okumuştu: “Gazi Paşa: İnkılaba başlayan, inkılabı tamamlayacaktır.” #

    KAYNAKÇA
    Asker, Ahmet, “Erken Cumhuriyet Döneminde Siyaset-Ticaret-Medya Üçgeninde Bir Gazeteci: Mehmed Zeki Bey”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 32, 2016.
    Eroğlu, Hamza, “Milli Egemenlik İlkesi ve Anayasalarımız”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Kasım 1984.
    “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Mart 1924’te TBMM’nin 2. Dönem 1. Toplanma Yılı Açılış Konuşması”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Şubat 2001.
    Hanioğlu, M. Şükrü, Atatürk: Entelektüel Biyografi, Bağlam Yayınları, 2023.
    Kaymaz, İhsan Şerif, “Şeyh Sait Ayaklanması”, ataturkansiklopedisi.gov.tr.
    Mehmet Zeki, “La Situation”, Le Petit Journal Illustré, sayı 56, 15 Mart 1925.
    Meydan, Sinan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları (2. Kitap), İnkılâp Kitabevi, 2016.
    Turgut, Hulûsi, Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, İş Bankası Kültür Yayınları, 2025.
  • Osmanlı ve Cumhuriyet’in Belediyeciliğinde “Kayyum” Geleneği

    Osmanlı ve Cumhuriyet’in Belediyeciliğinde “Kayyum” Geleneği


    “kayyum”u, halkın iradesi ile değil, merkezî kararlarla belediye başkanlarını atamak olarak yorumlarsak, kuruluşundan beri belediyelerin “kayyumsu” bir uygulama olarak süregeldiğini söylemek mümkündür. dolayısıyla kayyumun tarihi ile belediyenin tarihi paraleldir denilebilir. belediye başkanlarının 1960’lı yıllarda halkın oyu ile seçilmeye başlaması bir kırılmaydı. bugün belediye başkanları halkın oylarıyla seçilse bile uzunca bir süredir başta doğu ve güneydoğu olmak üzere merkezî hükümetin uyguladığı kayyum politikaları seçmenin “tercihi”ni yok sayarken demokrasinin yerelliğini de işlevsizleştiriyor.

    Belediyeler, modern bir kurum olarak ulus devletin ihtiyaçları gereği 19. yüzyılda ortaya çıkmışlardı. Ulus devletleri tanımlayan en önemli özellik ise katı hiyerarşik yapıydı. Tüm sistem yukarıdan aşağıya emir-itaat üzerine kuruluydu. Bu hiyerarşinin görünür mekânları kentlerdi ve belediyeler ulus inşasının araçları olarak “merkez” tarafından biçimlendirilecek, merkezî politikaların kentlerde yerleşmesi işlevini yerine getirecekti. Yani bir yandan “yukarıdan” üretilirken diğer yandan “yukarıyı” üretecekti.

    Altıncı Daire-i Belediye Binası
    Daire-i Belediye Binası, 1910. (Bugünkü Beyoğlu Belediye Binası)

    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e “Kayyumsu” Belediyecilik
    Bu durum Osmanlı modernleşmesi için de geçerliydi. Tanzimat’a kadar kentsel kamu işleri genelde vakıflar üzerinden yürütülürken, Tanzimat’la birlikte yeni yerel yönetim biçimlerine ihtiyaç duyulmuştu. 1854’te İstanbul Şehremaneti’nin ve merkezden atanan 12 kişilik meclisin kuruluşu bu gelişmenin sonucuydu. Bu kurul alt birim olarak mezar yerleri, gezi alanları ve hastaneleri yapmak gibi görevleri olan 6. Daire-i Belediye’yi kurmuştu. 1869’da bu yapıyı kent ölçeğine yaymak için Dersaadet İdare-i Belediye kurulmuştu. 1877’de Vilayet ve Dersaadet İdare-i Belediye Kanunu ile 20 belediye kurmak, meclis üyelerinin seçilme biçimini ve onların da başkanları seçmesi ile ilgili düzenleme yapılmıştı. Sonraki yıl 20 yerine 10 belediyeye karar verilmiş ama 1910’da yeniden değişiklikle 9 belediye kurulmuş, yöneticileri merkezden atanmıştı. Bu son uygulama Osmanlı’nın yıkılışına kadar sürecekti.

    İstanbul’a ilk belediye başkanının (Şehremaneti) atanmasından Cumhuriyet’e kadar 51 belediye başkanı görev yapmıştı. O kadar ki bu süreçte İstanbul’da birkaç hafta, hatta birkaç gün belediye başkanlığı yapanlar bile olmuştu. Mesela Fevzi Bey 2-30 Ekim 1874; Şerif Mahmut Rauf Paşa 19 Temmuz-27 Temmuz 1908 tarihleri arasında görev yapmıştı. Uzun yıllar görev yapan şehremanetiler de vardı elbette. Mesela Rıdvan İsmail Paşa 1890-1906 yılları arasında görev yapmıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_2) Altıncı Daire-i Belediye’nin yaptığı hizmetlere dair Belediye Meclisi mazbatası, 19 Mayıs 1859
    Daire-i Belediye’nin hizmetlerine dair Belediye Meclisi tutanağı, 19 Mayıs 1859. (BOA, İ. DH, nr. 432/28571)
    Kayyumsu_Gelenek_3) Fahrettin Kerim Gökay basın toplantısı yaparken alınan fotoğrafı  Foto. Yurdakul Acar_01. 01. 1965_Foto_005763
    Fahrettin Kerim Gökay, İstanbul’da hem vali hem de belediye başkanıydı.

    Şimdiki gibi seçim yapmak yerine vali veya kaymakamları, belediye başkanı yapmak gibi “kayyumsu” politika en baştan itibaren Osmanlı’nın temel tercihiydi. Bu atama bazen doğrudan merkezî kararla bazen yerel meclisler aracılığıyla yapılıyordu. Mesela Cemiyet-i Umumiye-i Belediye Kurumu, ilki 1908’de olmak üzere, ömrünü tamamladığı 1929’a kadar yedi kez seçim yapmış; kendisinin ve şehrin belediye başkanlarını seçmişti. Ama yerel meclisleri kuran da yine merkezî hükümetlerdi.

    “Kayyumsu” Belediyeciliğin Cumhuriyet Döneminde Devamı
    Cumhuriyet belediyeciliğinin ilk adımı 1924’te çıkarılan 442 sayılı Kanun’la nüfusu 2000’i aşan yerlerde belediyeler kurmaktı. O yıllarda İstanbul’un Cemiyet-i Umumiye-i Belediye ve Vilayet Umumi Meclisi adlı iki meclisi bulunuyordu. 1930’da çıkarılan 1580 sayılı Yasa ile her iki meclis lağvedilerek İstanbul Umumi Meclisi adında tek meclis oluşturulmuş ve başkanlığına da vali-belediye başkanı getirilmişti. İstanbul’un on beş kazasından gelen ve tamamı merkezden seçilen beşer temsilci ve 8 encümenden oluşan meclis, valilik ve belediyenin işleyişini izleme ve denetleme yetkisine sahipti. Bu meclis kurulduğu yıl, 1934 ve 1938’de birer seçim yaparak meclisin-şehrin başkanlarını belirlemişti.

    1580 sayılı Belediye Kanunu’yla belediyeler merkeze katı şekilde bağlı kılınmıştı. Buna göre İstanbul valisi aynı zamanda belediye reisiydi. Ankara’da vilayetten ayrı belediye vardı ama belediye başkanının belirlenmesi İçişleri bakanına bırakılmıştı. Aslında bazı biçimsel değişikliklere rağmen aynı durum DP döneminde de sürmüştü. Nitekim Ankara’da Kemal Aygün ve İstanbul’da Fahrettin Kerim Gökay hem vali hem de belediye başkanıydı.

    Cumhuriyet’in belediyeleri ulusun şehrini yaratmak için merkezin yerelde ikamesini üstlenmiş görünüyordu. Mesela devletçilik ilkesine uygun olarak elektrik, su, hava gazı, kent içi ulaşım, haberleşme gibi hizmetler yabancı sermayenin elinden alınarak “belediyeleştirilmişti”. Belediyelerin bu hizmetleri, kendi şirketleriyle yönetebilmesi için 1939’da 3666 sayılı Yasa çıkarılmıştı. Başbakan da “hür teşebbüsçü” olarak lanse edilen Celâl Bayar’dı. Cumhuriyet’in merkeze tabi belediyeciliğinin bir yansıması da planlamada gözlenmişti. 1930’da çıkarılan 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 20 binin üzerinde nüfusa sahip yerleşmelerde üç yıl içinde plan yapılması hükmü getirilmiş, 1938’e kadar 73 kent planlanmıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_4) İstanbul Vali ve belediye başkanı Lütfi Kırdar İstanbul Vilayeti Parti Kogresi Toplantısında 16.12.1938_Foto_001698
    İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, İstanbul parti kongresinde.
    Kayyumsu_Gelenek_5) Secim_Afisleri_1946-belediye secimi el ilanı
    1946 yılında yapılan belediye seçimlerinde CHP’nin hazırladığı el ilanı.

    Cumhuriyet rejiminin İstanbul’a tayin ettiği belediye başkanları şehirde, mezarlıklar dâhil şehrin pek çok geleneksel mekânını yıkmıştı. Başkanlar o kadar merkeze tabiydi ki kendilerini doğrudan Cumhuriyet’in başındaki lidere adamışlardı. Muhittin Üstündağ Atatürk’le, Lütfi Kırdar İnönü ile özdeşleşmişti. CHP’nin son aylarında İstanbul Belediye Başkanı olan fakat DP ile çalışmak durumunda kalan Fahrettin Kerim Gökay için de durum böyleydi.

    Cumhuriyet’in belediyeciliği gündelik kentli yaşamı da “medenileştirmeye” yönelmişti. “Türk’e ev bark olan her yer sağlığın, temizliğin, güzelliğin, modern kültürün yeri olacaktı”. Bugün hâlâ her şehirde örneklerini gördüğümüz hamamlar o politikanın ürünleriydi. Yanı sıra sokağa tükürme, sırt hamallığı, hayvanları sürü hâlinde sokakta gezdirmek, caddelere bakan yerlere çamaşır asmak gibi eylemler yasaklanmıştı. Aynı şekilde “Kasaba içinde yakışıksız tarzda giyinilmemesi, bilhassa beyaz don ve entarili kıyafetlerin giyilmemesi’’ hedefler içindeydi.

    Merkeze aşırı bağlı olma hâli, dil-kültür alanına da yansımış; Cumhuriyet’in tek dilli bir toplum yaratma tahayyülü, belediyelerde karşılık bulmuştu. 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu ile Doğu ve Güneydoğu şehirleri için getirilen “Türkçe dışındaki dillerle konuşma yasakları” başka şehirlere yansımış; 21.05.1936 tarihinde Gönen Belediyesi, “çarşıda pazarda Çerkesce, Arnavutça, Pomakça ve Gürcüce konuşulmasını yasak”lamıştı.

    Daha pek çok uygulama ulus devletin “Türk” kimliği üzerinden türdeş bir toplum inşa amacını yansıtıyordu. 1580 sayılı Yasa’nın Hemşehri Hukuku bölümünün 13. maddesinde, “Her Türk, nüfus kütüğüne yerli olarak yazıldığı beldenin hemşerisidir. Hemşerilerin belediye işlerinde reye [oya], intihaba [seçmeye], belediye idaresine iştirake ve belde idaresinin devamlı yardımlarından istifadeye hakları vardır.” ifadeleri yer almıştı.

    Türkiye bu tür kayyumsu belediyecilik deneyimini çok partili hayata geçmek için 1946 yılında yapılan ilk genel seçime kadar sürdürmüştü. Gelgelelim bu kayyumsu politika ve uygulamalar o kadar güçlü bir alışkanlığa dönüşmüştü ki ilk kez halkın katıldığı ve doğrudan oy kullandığı o seçimde, oylama açık, sayım gizli yapılmıştı.


    “1960’lı yıllarda merkezden atama yerine, belediye başkanları halkın oyu ile seçilmişti. osmanlı’daki ilk şehremanetinden başlamak üzere belediye başkanlarının merkezden atanması yerine 1963 yılında seçim yapılması bir kırılmaydı. belediye başkanlarının halk tarafından seçilmesiyle, merkeze bir ölçüde itiraz eden yeni belediyecilik biçimi ortaya çıkmıştı.”

    1960’lı Yıllar: Kayyumsu Belediyecilikten Kopuş
    1960’lı yıllarda merkezden atama yerine, belediye başkanları halkın oyu ile seçilmişti. Osmanlı’daki ilk şehremanetinden başlamak üzere belediye başkanlarının merkezden atanması yerine 1963 yılında seçim yapılması bir kırılmaydı. Belediye başkanlarının halk tarafından seçilmesiyle, merkeze bir ölçüde itiraz eden yeni belediyecilik biçimi ortaya çıkmıştı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de belediye başkanlarının merkezî yönetimlerle gerilimleri buna işaret ediyordu. Bu durum hem CHP’li hem de sol-sosyalist başkanların belediyecilik deneyimlerini siyasetin merkezine taşımıştı. Bugün de isimlerini büyük saygıyla andığımız bazı belediye başkanları tam da bu itirazın sesi oldukları için iz bırakmışlardı. Ankara’da Vedat Dalokay, İstanbul’da Ahmet İsvan, İzmit’te Erol Köse belediyeciliği kentlerin çoğuna ilham olmuştu. Fatsa’da Terzi Fikri bütün diğer adayların toplamından daha fazla oy alarak başkan seçilmiş ve yepyeni bir belediyecilik deneyimine imza atmıştı. Aynı şekilde Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde Cumhuriyet’in ilanından beri ilk kez Kürt kimliği ile seçime girip kazanan adaylar olmuştu ki 1977’de Diyarbakır’da belediye başkanı seçilen Mehdi Zana bunun örneğiydi. Özetle Türkiye’nin belediyecilik tarihinde kayyumsu olmayan ilk tecrübeler bu dönemde ortaya çıkmış, “Demokrasi yerelden gelir” sloganını siyasetin merkezine taşımıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_6) Ahmet İsvan. Belediye Başkanlık Makamında
    İstanbul’da insanların temel ihtiyacı olan ekmek üretimini sağlayan Halk Ekmek fabrikalarının kurucusu Ahmet İsvan, belediyede başkanlık makamında.

    Ama bu durum Türkiye’nin kayyumsu politikalara veda etmesi anlamına gelmiyordu. Bu sürecin değişik aşamalarında türlü kayyumsu deneyimler devreye girecekti. Mesela askerî darbelerin ardından şehirlerin belediye başkanlıklarına emekli askerler getirilmişti. Onların belediyeleri pazartesi ve cuma günleri İstiklal Marşı ile açıp kapatma gibi militer uygulamaları, başka tür bir belediyecilikti. Üstelik sirkülasyon çok yüksekti. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’ni takip eden üç yıl içinde İstanbul’un belediye başkanı sekiz kez değişmişti. Aynı şekilde 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ni takiben Mart 1984’teki yerel seçimlere kadar, üç belediye başkanı görev yapmıştı.


    “belediye başkan adaylarının yüz yüze gelmediği, tartışmadığı ve dolayısıyla seçmenin de bir tür hakemlik yapma imkânını hiç bulamadığı tuhaf bir ‘seçim hâli’ de yine bu dönemin bir ürünüydü. adayların bir masada karşılıklı konuşması ve seçmenlerin de bu tartışmaları izleyerek tercihini belirlemesi gibi 1960’lı ve 1970’li yılların normal uygulaması da tarihe karıştı.”

    Kayyumsu Belediyeciliğin Yeniden Tezahürü
    Son yirmi yıllık deneyimlere bütün bu tarihsel tecrübeden baktığımızda, “kayyumsu belediyecilik” deneyiminin kendini yeniden üreterek sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Bu yeniden üretimde “Kayyumsu Belediyeciliğin” yeni biçimlerine de tanıklık edildi. “Metal Yorgunluk” gerekçesiyle belediye başkanlarının görevlerinden istifa ettirilmesi bunun tipik bir örneğiydi.

    Belediye başkan adaylarının yüz yüze gelmediği, tartışmadığı ve dolayısıyla seçmenin de bir tür hakemlik yapma imkânını hiç bulamadığı tuhaf bir “seçim hâli” de yine bu dönemin bir ürünüydü. Adayların bir masada karşılıklı konuşması ve seçmenlerin de bu tartışmaları izleyerek tercihini belirlemesi gibi 1960’lı ve 1970’li yılların normal uygulaması da tarihe karıştı.

    Bu dönemin yeni kayyumsu politikalarının bir özelliği/neticesi de Belediye ve/veya İl Genel Meclislerinde eril yapının kendini dayatmasıydı. Özellikle İl Genel Meclisleri sanki kadınlardan muaftı. Mesela 2019-2024 döneminde Adıyaman, Amasya, Artvin, Bingöl, Bitlis, Çankırı, Gümüşhane, Kars, Kastamonu, Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Tokat, Yozgat, Bayburt, Karaman, Kırıkkale, Ardahan, Yalova, Karabük, Kilis, Osmaniye İl Genel Meclislerinde hiç kadın üye yoktu. Bolu, Bilecik, Burdur, Çorum, Elazığ, Erzincan, Hakkâri, Isparta, Giresun, Rize, Sinop, Dersim, Aksaray, Bartın, Iğdır ve Düzce’de ise sadece birer kadın vardı.

    Örnekler çoğaltılabilir ama son 20 yılın belediyeciliği, 1960-1970’li yılların değil, tek parti dönemi “Kayyumsu Belediyeciliği”nin izinden gidiyor. #