Etiket: cumhuriyet

  • Cumhuriyete giden yolun nefes kesen son dönemeci

    Cumhuriyete giden yolun nefes kesen son dönemeci

    Ankara, cumhuriyetin ilanına yaklaşılırken amansız bir siyasi mücadeleye tanıklık ediyordu. 1923 Ekim’indeki kabine krizi rejim krizine dönüşünce; Mustafa Kemal Paşa sorunun ancak cumhuriyet ilanıyla çözülebileceğini ortaya koydu ve Millî Mücadele’nin başından beri amaçladığı hedefe doğru ilerledi. 29 Ekim 1923, saat 20.30’da cumhuriyet resmen ilan edildi.

    11 Ağustos 1923

    Meclis’te muhalif sesler Bakanlarda değişiklikler

    Kronoloji_1
    Mustafa Kemal Paşa, ilk Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan 2. Meclis’i, “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımlamıştı.

    1. Meclis’in ilk oturumu yapıldı. Mustafa Kemal Paşa meclis başkanlığına, Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ikinci başkanlığa seçilirken başbakanlığa (icra vekilleri heyeti başkanlığına) Fethi Bey (Okyar) getirildi.

    1. Meclis’teki muhalif İkinci Grup tasfiye edilmiş ve yeni milletvekillerinin çoğu Mustafa Kemal’in onayıyla seçilmişti. Ancak yerel karakterler taşıyan muhafazakar üyelerin ağırlıkta olduğu 1. Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan ve Mustafa Kemal’in “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımladığı yeni Meclis’te de daha ilk günlerden muhalif sesler ortaya çıktı.

    O dönemde Bakanlar (icra vekilleri) Meclis tarafından tek tek seçilmekteydi. Bu durum Bakanlar arasında anlaşmazlıklara sebep olabildiği gibi milletvekillerinin iktidar için manevralara girişip hizip kurmalarına da yol açıyordu. Meclisin 14 Ağustos’ta seçtiği Bakanlardan oluşan hükümet henüz ikinci ayını doldurmamışken yöneltilen ağır eleştiriler sonrası Şer’iye, Adalet ve Ekonomi Bakanları değişecekti. Hükümetin meclise sunduğu kanun tekliflerinin birçoğu ya reddediliyor ya da değiştirilerek kabul ediliyordu.

    22 Eylül 1923

    Heyecan uyandıran cumhuriyet açıklaması

    Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturya gazetesi Neue Freie Presse muhabirine verdiği demeç, cumhuriyetin ilanına giden olaylar zincirinin temel halkalarından biriydi. Mustafa Kemal Paşa gerek ülke içinde gerek ülke dışında büyük yankılar uyandıran bu demecinde “cumhuriyet” kelimesini ilk defa kamuoyu önünde açıkça dile getiriyordu. Mustafa Kemal Paşa sözkonusu demecinde 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini hatırlattıktan sonra “Bu iki maddeyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet” demişti.

    Neue Freie Presse gazetesi tarafından 28 Eylül’de yayımlanacak açıklamanın içeriği Türk gazetelerine önceden sızdırılmıştı. 24 Eylül tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi haberi okuyucularına “Mustafa Kemal Paşa Türkiye’de garp cumhuriyetlerine tamamen müşabih bir cumhuriyet teessüs edeceğini ve payitahtın Ankara’da kalacağını söylüyor” diye aktardı.

    Kronoloji_2
    Tevhid-i Efkâr, 24 Eylül 1923.
    106
    Neue Freie Presse, 28 Eylül 1923.

    13 Ekim 1923

    Yeni başkent doğdu: Ankara merkez oldu

    Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.

    Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.

    Kronoloji_3

    19 Ekim 1923

    İstasyon binasında basına yansıyan faaliyetler

    Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmet, Yunus Nadi ve Seyid Bey’den oluşan, anayasada yapılması gerekli değişiklikleri hazırlamakla görevli komisyonun toplantılarına Mustafa Kemal Paşa da sık sık katılıp başkanlık etmekteydi. Artık cumhuriyetin ilanı için uygun ortamın oluşması bekleniyordu.

    Anadolu Ajansı, Ankara’da istasyon binasında yapılan anayasa komisyonu toplantısında bazı maddelerin belirlendiğini duyurdu. Bu haber üzerine muhalif Tevhid-i Efkâr gazetesi 19 Ekim’de imzasız bir yazıyla durumu alaya aldı: “Bizim bildiğimiz cumhuriyet, istasyon binalarında değil millet meclislerinde doğar. Fakat Ağaoğlu Ahmet ve Ziya Gökalp gibi üstatlar maaşallah kendilerine pek güvenirler. Onlara ısmarlanınca, istasyondan cumhuriyet, kanun-i esasi; Millet Meclisi’nden de ekspres treni çıkarmaları işten bile değildir”.

    Kronoloji_4
    Tevhid-i Efkâr, 19 Ekim 1923.

    24-25 Ekim 1923

    İstifalarla başlayan yapay bir hükümet krizi

    Kronoloji_5
    Rauf Orbay

    Ali Fuat Paşa’nın TBMM İkinci Başkanlığı’ndan; Fethi Bey’in ise Başbakanlıkla birlikte İçişleri Bakanlığı’ndan istifası yeni bir siyasi kriz başlattı. Bu makamlara seçilecek yeni isimler önce Halk Fırkası parti grubunda belirlenecek, daha sonra meclis toplantısında milletvekillerinin oyuna sunulacaktı. Halk Fırkası Meclis Grubu, Mustafa Kemal’in denetimi altındaki parti yönetiminin gösterdiği adayları desteklemedi. Mustafa Kemal’in “gizli muhalefet” diye tanımladığı grubun çabalarıyla İçişleri Bakanlığı için Sabit (Sağıroğlu) Bey, ikinci başkanlık için Rauf (Orbay) Bey’in ismi belirlendi.

    Mustafa Kemal Paşa sonuçtan memnun kalmamıştı. Özellikle ikinci başkanlık için İsmet (İnönü) Paşa’yla arası bozuk olan Rauf Bey’in aday gösterilmesinin, bütün Meclis’in İsmet Paşa’nın aleyhinde olduğunu gösterme amacı taşıdığını düşünüyordu. Hemen karşı atağa geçti. Planı, hemen cumhuriyet rejimine geçmeyi önermekti.

    26-28 Ekim 1923

    Mustafa Kemal’in kritik final hamleleri…

    Atatürk ve Okyar eşleri ile
    Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan siyasi gelişmelerin önemli aktörlerinden Fethi Bey, eşi Galibe Hanım, Mustafa Kemal Paşa ve Latife Hanım’la.

    Mustafa Kemal Paşa 26 Ekim’de Başbakan Fethi Bey ile diğer Bakanlardan istifa etmelerini istedi. Meclis tarafından yeniden seçilecek olsalar bile görevi reddetmeleri talimatını da vermişti. Şimdi muhalefetin Meclis’in onaylayacağı kendi listesini hazırlaması gerekecekti ki Mustafa Kemal bunu başaramayacaklarını biliyordu.

    27 Ekim’de Bakanların istifası Meclis’te okunduktan sonra yeni kabine oluşturma çalışmalarına başlandı. Ertesi gün bazı İstanbul gazetelerinde Başbakanlık için, Mustafa Kemal’e muhalif olan Ali Fuat ve Kazım Karabekir paşalarla Rauf Bey’in adı geçiyordu; ama birçok toplantı yapan muhalefet grupları, herkesin üzerinde uzlaşacağı bir liste oluşturmayı başaramadı.

    Ankara’nın bir hükümet bunalımıyla girdiği 28 Ekim Pazar günü, Halk Fırkası Grubu yeni kabineyi tespit etmek için bir defa daha toplandı. Farklı öneriler tartışıldıktan sonra hazırlanan liste oyçokluğuyla kabul edildi. Fethi Bey, görüşlerini almak gerektiğini söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’yı toplantıya davet etti. Hazırlanan listeye göz gezdiren Mustafa Kemal Paşa’nın “Bu kişiler benim için uygundur ama kendilerine de sormak lazım” demesi üzerine listedeki bazı isimlerin görüşü alındı. Dışişleri Bakanlığı’na aday gösterilen ve Mustafa Kemal Paşa’ya yakınlığıyla bilinen Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey görevi kabul etmeyeceğini açıkladı. Listedeki birkaç kişi daha aynı cevabı verince, Mustafa Kemal Paşa parti yönetimine gerekli kişilerle daha fazla fikir alışverişinde bulunmalarını tavsiye edip toplantıdan ayrıldı.

    Kronoloji_7
    Vatan, 29 Ekim 1923.

    Nutuk’ta aktardığına göre Mustafa Kemal Paşa, Meclis’ten çıkarken Sinop Milletvekili Kemaleddin Sami (Gökçen) Paşa ve Ardahan Milletvekili Halid Paşa’nın kendisini beklediklerini görünce evine yemeğe davet etmişti. Kazım (Özalp) Paşa, İsmet Paşa, Fethi Bey, Afyon Milletvekili Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey ve Rize Milletvekili Fuat (Bulca) Bey de davetliler arasındaydı.

    Bu önemli geceye Çankaya Köşkü evsahipliği yapamadı. Köşk tamirata alındığı için Gazi ile eşi Latife Hanım bahçedeki küçük eve taşınmışlardı. Tek katlı küçük evin yarısı salon yarısı yemek odası olarak kullanılan girişinde yapılan toplantının en önemli anı hiç kuşkusuz Mustafa Kemal Paşa’nın “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” demesiydi. Daha sonra ertesi gün uygulanacak planın ayrıntıları konuşuldu. Sabahki parti grubu toplantısına Mustafa Kemal Paşa katılmayacak; daha sonra sorunun çözülememesi üzerine toplantıya davet edilecek; cumhuriyetin ilanı için gerekli yasal değişiklikleri sunacaktı.

    29 Ekim 1923

    ‘İçeride tarihsel kararlar veriliyor’

    Kronoloji_8
    İsmet (İnönü) Paşa, başbakanlık görevine getirildiği 30 Ekim 1923’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ile.

    Hükümetin ve partinin yarıresmî yayın organı Hâkimiyet-i Milliye gazetesi 29 Ekim Pazartesi günkü sayısında muhtemel Bakanların listesini duyurmuş; parti grubunun muhalif isimlerin de olduğu kabine üzerinde uzlaşmak üzere olduğu bilgisini aktarmıştı. Bu haber sonradan çok tartışıldı; çünkü ertesi gün atanacak Bakanlardan hiçbiri gazetenin verdiği listede yoktu. O zamana kadar hükümet kaynaklı haberleri en hızlı ve doğru veren Hâkimiyet-i Milliye’nin gerçekdışı kulis haberi yapması, muhaliflerin dikkatini o gün ilan edilecek cumhuriyetten başka yöne çekme çabası olarak yorumlanacaktı.

    Sabah saatlerinde Fethi Bey başkanlığında toplanan Halk Fırkası Grubu’nda bir süre değişik hükümet alternatifleri üzerinde düşünüldü, tartışmalar yapıldı. Görüşmelerin tıkanması üzerine önceki gece Çankaya’daki yemekte bulunan konuklardan Kemalettin Sami Bey bir önerge verecek ve “Bu sorunun hem meclisin hem partinin başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa’ya havale edilmesini teklif ediyorum. Kendileri ne karar verirse ona uymak tek çıkış yoludur” teklifinde bulunacaktı. Önerge oylanıp kabul edilince Mustafa Kemal Paşa Meclis’e davet edildi.

    İpek Çalışlar’ın Latife Hanım (2006) kitabında aktardığına göre, Çankaya’da haber bekleyen Mustafa Kemal Paşa hem nezle olmuştu hem de iltihap yapan dişleri çok ağrıyordu. Eşi Latife Hanım ve İsmet Paşa’yla birlikte saat 12.00’de meclis binasına ulaştı. Mustafa Kemal Paşa parti grubunda çok kısa bir konuşma yaparak krizin çözümü için önerilerini 1 saat sonra paylaşacağını söyleyip toplantıdan ayrıldı.

    Meclisteki odasında bazı hukukçu milletvekillerinin de görüşlerini alan Mustafa Kemal Paşa, yeniden parti toplantısına dönünce içinde cumhuriyet sözcüğü geçmeyen bir konuşma yaptı. Yaşanan sorunların Anayasa’dan kaynaklandığını, Bakanların tek tek Meclis tarafından seçilmesinin Bakanlar Kurulu içinde arzulanan görüşbirliğini sağlayamadığını belirtti ve cumhuriyetin ilanına yönelik yasa değişikliğini içeren önerge metnini Meclis kâtibi Ruşen Eşref Bey’e uzattı. Ruşen Eşref Bey’in metni yüksek sesle okumasının ardından, teklifin anayasa komisyonunda maddeler hâline getirilip hızlıca Meclis’e sunulmasına karar verildi.
    Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi üzerinde çalışan anayasa komisyonu toplantısı sürerken, cumhuriyetin ilan edileceğini duyan vatandaşlar da dışarıda toplanmıştı. Gazeteci Enver Behnan (Şapolyo) Bey, manzarayı şöyle anlatıyordu: “Güneşli bir hava. Samanpazarı ve Karaoğlan’dan insanlar sel gibi meclise doğru akıyordu. Kalpaklı, başlıklı, fesli erkekler ve kadınlar, meclisin karşısındaki Millet Bahçesi’nde toplanmışlardı. Güneş battı. Karanlık bastı. Buna rağmen halk dağılmıyordu. Meclisin dar kapısından bir milletvekili çıktı. Orada bulunan gazeteciler, hepimiz milletvekilinin etrafını çevirdik. ‘Şu dakika içeride pek mutlu ve tarihsel kararlar veriliyor’ dedi”.

    Nihayet saat 18.00’de Meclis toplandı ve tarihî oturum başladı. Birkaç gün öncesine kadar petrol lambasıyla aydınlatılan genel kurul salonuna elektrik döşenmesi ortamın havasını değiştirmişti. Dinleyici locaları da tıklım tıklım doluydu.

    Meclis zabıtlarına göre toplantı, cumhuriyetle ilgisiz konularla başladı. Cinayet suçundan mahkum Çankırılı bir vatandaşın suçsuz olduğuna dair Bakanlar Kurulu tezkeresi oylandı; deniz hukuku üzerine konuşuldu; yatılı okullardaki memur çocuklarına indirim yapılması tartışıldı; sağlık ve sıtma sorunu görüşüldü; doktorların zorunlu hizmet yasası ele alındı. Türkiye tarihinin en önemli Meclis toplantılarından birinde bu konuların konuşulması ilginçti ama, daha da ilginç olan durum, o gün Meclis’te 286 milletvekilinden sadece 158’inin hazır bulunmasıydı.

    Kronoloji_9
    Cumhuriyetin ilanını duyuran 30 Ekim 1923 tarihli Yenigün gazetesi.
    Kronoloji_10
    Ertesi gün de Başbakan İsmet Paşa ve kabinesinin haberini aktarıyordu.

    Diğer konuların görüşülmesi bittikten sonra anayasa komisyonundan gelen yasa değişiklik önerileri okundu. 1. Madde, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir” şeklindeydi. Teklifteki bir başka önemli madde de kabine sistemini düzenliyordu. Buna göre hükümeti oluşturacak Bakanlar artık Meclis tarafından değil, cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen başbakan tarafından seçilecek ve Bakanlar Kurulu bir bütün olarak Meclis’in onayına sunulacaktı.

    Gazeteci-milletvekili Celal Nuri (İleri) Bey, cumhuriyetle ilgili maddenin saat tam 19.37’de oturuma katılan 158 milletvekilinin tamamının oylarıyla alkış yağmuru arasında kabul edildiğini, bazı milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırdığını ertesi günkü yazısında anlatacaktı. Tüm maddelerin oylaması saat 20.30’da tamamlanınca cumhuriyet resmen ilan edilmiş oldu. Hemen arkasından cumhurbaşkanı seçimine geçildi ve 42 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, 158 milletvekilinin oyuyla cumhurbaşkanı seçildi.

    Mustafa Kemal teşekkür konuşmasını “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diye tamamlandı. Meclis bu tarihî toplantısında son olarak cumhuriyetin ilanını kutlamak için tüm şehirlerde 101 pare top atılmasına dair bir karar aldı. Ardından tüm milletvekilleri Afyon Milletvekili Kâmil (Miras) Efendi’nin okuduğu duaya eşlik etti.

  • İlk Kabotaj Bayramı kutlamaları

    İlk Kabotaj Bayramı kutlamaları

    Kabotaj hakkı ilk kez 1 Temmuz 1935’te Denizcilik Bayramı adıyla kutlanmış; kutlama için, kanunun 1926’da uygulamaya geçtiği 1 Temmuz günü seçilmişti. Başlarda küçük sahil şehirleri de dahil olmak üzere coşkuyla kutlanan bayram, 1940’lardan sonra giderek daha sınırlı bir çevreye hitap edecekti. Atatürk’ün de katıldığı ilk kabotaj bayramı ve ticari denizcilik eğitiminin Türkiye’deki kurucusu Hamit Naci Özdeş.

    MUTLU KARAKAYA

    19 Nisan 1926’da kabul edilen Kabotaj Kanunu, Türkiye sahillerinde, nehir ve göllerinde, yük ve yolcu taşımacılığının, liman, kılavuzluk hizmetlerinin, Türk bayrağı taşıyan gemi ve diğer deniz taşıtlarıyla Türk vatandaşları tarafından yapılmasını yasalaştırmıştı. Bu kanun, karasuları ve limanlardaki bağımsızlığın yasal göstergesiydi. Lozan Antlaşması’nda kapitülasyonların kaldırılması ile kıyı ve limanlarda kabotaj hakkının elde edilmesi sağlanmıştı. Ancak ilk yıllarda bu hakkı kullanmaya imkan yoktu. Çünkü asırlardır süren kapitülasyonlar, gerek ticari filoyu ve gerekse bu alanda çalışacak nitelikli eleman yetiştirme imkan ve ihtiyacını yok etmişti. Bu nedenle birkaç yıl daha yabancıların Türkiye kıyılarında gemi işletmesine izin verilmek zorunda kalınmıştı. 1926’da yasal düzenlemenin yapılmasından sonra, Limanlar Kanunu ve limanların modernleştirilmesi, deniz ticaret müdürlüklerinin kurulması, tahlisiye işlerinin millîleştirilmesi, 1928’de Yüksek Deniz Ticaret Mektebi’nin açılması, Balıkçılık Enstitüsü’nün kurulması, tersane ve havuzların tamir yapabilecek hale getirilmesi gibi pek çok temel gelişme hayata geçirilmişti. Bu gelişmelerin ancak 1935’te istenilen seviyeye ulaştığı anlaşılmaktadır. Çünkü kabotaj hakkının Denizcilik Bayramı adıyla ilk defa kutlanışı, 1 Temmuz 1935’te gerçekleşmişti. Kutlama için, kanunun uygulamaya geçtiği 1 Temmuz günü seçilmişti. Bu önemli gün yıllar içinde Deniz Bayramı, Denizci Bayramı, Kabotaj Bayramı olarak da anılmıştır.

    1935’deki ilk kutlamalarda tören için Taksim’e yürüyen alay.

    1 Temmuz 1935 günü gerçekleştirilen ilk bayram kutlamaları yoğun ve coşkun bir şekilde geçmişti. Gün boyunca İstanbul Radyosu’ndan yapılan yayınların yanısıra bütün İstanbul bayraklarla süslenmişti. Sadece denizcilikle ilgili kurumlar değil bütün millî kurumlar hatta yabancı şirketler ve bankalar da bayrak asmıştı. Denizci zabitanı bütün gün resmî giysileri ile dolaşmıştı. Büyük-küçük bütün gemiler donanmıştı. Salapurya, sandal, mavnalar defne dalları, çiçekler, bayraklarla süslenmişti. Hamidiye Kruvazörü, Haydarpaşa açıklarında top atışı yapmış, sonra gelip Dolmabahçe önüne demirlemişti. Halkın gerek karadan gerek denizden sandallar, motorlarla katılarak seyrettiği program şöyleydi:

    Kutlamaya katılan sivil denizciler.

    Denizciler saat 9.45’te Tophane Deniz Yolları Parkı’nda toplanmış, oradan saat 10.00’da Belediye Bandosu ile beraber yürüyerek Boğazkesen yoluyla Taksim’e çıkmıştı. Yürüyüş başladığında limandaki gemiler düdüklerini öttürmeye başlamışlardı. Tophane Limanı gelincik tarlası gibi sandallar, motorlarla dolmuştu. Ticari denizcilikle ilgili kurumlar olan Deniz Yolları İşletmesi, Vapurculuk Sosyetesi, Liman İşleri Genel Direktörlüğü, Akay, Şirketi Hayriye, Haliç, Türk Şilepleri Kurumu ve Sosyeteleri, Kaptan ve Makinistler Kurumu, Bahriyeliler ve Yüksek Denizcilik Okulu öğrencileri katılımcılar arasındaydı. Bütün bu kurumlar, Cumhuriyet Abidesi’ne 23 çelenk bırakmıştı. Abidenin önünde bayrak töreni yapıldıktan sonra, limandaki vapurlar yine bir dakika sürüp bir dakika duracak şekilde üç defa düdük çalarak bayramı kutlamışlardı. Günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapıldıktan sonra, ilk deniz ticaret mektebini açan Hamit Naci’nin (Özdeş)  önerisiyle bir heyet oluşturulmuştu. Bu heyet törenden sonra Dolmabahçe Sarayı’na giderek Atatürk’e denizcilerin şükranlarını iletmiş ve Başbakan ile Meclis Başkanı’na da saygı telgrafları çekmişti. Bandonun Onuncu Yıl Marşı ve Denizciler Marşı’nı çalması ve seyre gelen binlerce kişinin marşlara katılımından sonra Taksim’deki kutlamalar bitmişti.

    1935’te Taksim’deki Cumhuriyet Abidesi’ne 23 çelenk bırakılmıştı. 1942’den itibaren Barbaros Anıtı’nın önünde de tören yapılmaya başlandı (üstte). Büyük ilgi gören, adeta birer sanat eseri gibi hazırlanmış çelenkler Taksim’e doğru arabalarla taşınırken (altta).

    Sıra yarışlarda…

    Yarışlardan bir kare…

    Sıra yarışlara gelmişti. Saat 15.30’da Yüksek Denizcilik Okulu önünde tekne yarışları yapıldı. Yarışların başlangıç yeri Salıpazarı açıklarıydı. Bitiş noktasında ise Söğütlü Yatı duruyordu. Yatta pek çok seyirci olduğu gibi, Gümrük ve İnhisar Bakanı da yarışları buradan seyrediyordu. Ayrıca Atatürk de Celal Bayar’ın Moda Deniz Kulübü’ne verdiği kotrasıyla gelerek yarışları seyretmişti. Yarışlar tek çifte, iki çifte, iki çifte direkli, üç çifte kategorilerinde düzenlenmiş; Galatasaray, Beykoz, Fenerbahçe, Haliç, Anadoluhisar, Güneş kulüpleri katılmıştı. Toplamda Galatasaray birinci, Beykoz ikinci, Fenerbahçe üçüncü olmuştu. Ayrıca Yüksek Denizcilik Okulu’nun birinci ve ikinci sınıfları arasında 6 çifte, 12 tek yarışları yapılmıştı. Halk okulun bahçesinden, Şeref Stadı’ndan ve hatta kayıklarla denizden bu yarışları izlemişti. 

    Atatürk, Celal Bayar, Afet İnan ve diğer misafirleri Moda’daki Deniz Kulübü’nün kotrasında yarışları izliyor (üstte). Söğütlü Yatı’nda yarışları seyredenler (altta).

    Denizde fener alayı

    Fener alayında Fenerler İdaresi’nin aydınlattığı kuleler ve ışıklarla donanan Hamidiye Kruvazörü

    Gece 21.30’da ise denizde fener alayı düzenlenmişti. Limandaki büyük-küçük tüm vapurlar ve tekneler ışığa boğulmuştu. Bunlar ayrıca projektörleriyle şehri aydınlatıyorlardı. Fener alayında Dolmabahçe açıklarında ortada Hamidiye olmak üzere bütün büyük vapurlar daire şeklinde dizilmişti. Bunlar Sarayburnu’ndan aldıkları halkla doluydu. Tahlisiyeciler çeşitli manevralar yapmış, havai fişekler atılmış, marşlar çalınmıştı. Halk sadece gemilerde değil kayıklar ve motorlarla da gelmiş tezahüratta bulunmuştu.

    Ayrıca Ankara Vapuru’nda bir balo düzenlenmişti. Vapur davetlilerini Tophane’den alarak Dolmabahçe önlerine gelmiş, gösterileri izlemişti. Bu baloya Atatürk de katılmıştı.

    1935’ten itibaren yapılan kutlamaların, önceleri sadece denizcilik camiasında değil, bütün İstanbul’u içine alacak şekilde ve hatta İnebolu, Tekirdağ, İzmir, Samsun, Mersin, İzmit, Selçuk (Aydın) gibi denizcilikle içiçe geçmiş diğer şehirlerde de coşkulu biçimde yapıldığı anlaşılmaktadır. Ancak 1940’lardan sonra gazetelerde bayramla ilgili haberlerin daha az yer bulduğu, özellikle son yıllarda ise deniz sevgisini ve bilgisini yaymak için bir fırsat olan bu bayramın halktan biraz daha uzaklaşarak, kutlamaların daha çok deniz ticareti ile ilgili kurumlar ve okullar içinde kaldığı gözlemleniyor. 

    (Bu yazı hazırlanırken 2 Temmuz 1935 günü yayınlanmış Cumhuriyet, Akşam, Kurun, Son Posta, Tan, Yeni Asır gazetelerinden yararlanılmıştır.)

    HAMİT NACİ ÖZDEŞ

    Ticari denizcilik eğitiminin kurucusu

    Hamit Naci’nin Bahriyeli yıllarından…

    İstanbul’da olup da boğaz keyfi yapmayan var mıdır? Boğazın kıyısında yürüyüş yaparken ya da bir yerlerde oturup dinlenirken gelip geçen koskoca gemilere gözünüz takıldı mı hiç? Bunlar nereden gelir, nereye gider, ne taşır diye düşündünüz mü? En önemlisi de binlerce ton yükün kazasız belasız yerine ulaşmasını kim sağlar dediniz mi kendi kendinize? Bu iş “uzak yol kaptanı” ve “uzak yol gemi mühendisi” olarak uzmanlaşan uzak yol zabitlerine emanettir. Bugün Türkiye’nin pek çok şehrindeki üniversitelerin denizcilik fakültelerinde verilen eğitimle bu meslek elde edilirken, cumhuriyetin ilk yıllarından 1980’lere kadar sadece bir okul, Yüksek Denizcilik Okulu, bu eğitimi veriyordu.

    Yüksek Denizcilik Okulu’nun 1928’de devlet tarafından açılmasını, genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkeyi geliştirmek adına attığı adımlardan biri saymak mümkündür. Çünkü 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu ile artık sadece Türk vatandaşları kendi kara sularında, Marmara’da, nehirlerde ve göllerde taşıma ve ticaret yapma hakkını elde etmişti. Osmanlı döneminde kapitülasyonlar sonucunda deniz ticareti tamamen yabancıların elinde kalmıştı. Dolayısıyla bu alanda sadece iş sahipleri değil, çalışanlar da yabancılar olduğu için Türk ve Müslüman kesimin bu konuda bir eğitim almasına ihtiyaç kalmıyordu. Az sayıda çalışan ihtiyacı olursa, Bahriye Mektebi bünyesinden sağlanabiliyordu. Ancak 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen özgürlük havası ile Osmanlılar’ın fikir dünyasını da geliştirmeye başlamıştı. Bu durumun ticari denizcilik alanındaki yansımalarını Hamit Naci Özdeş üzerinden izlemek mümkündür.

    Hamit Naci Özdeş 1854’te Kasımpaşa’da doğmuştu. Babası donanmanın çeşitli gemilerinde imamlık yapıyordu. Bu ortam onun da denizciliği seçmesini ve Bahriye Mektebi’ne girmesini sağlamıştı. Okuldan mezun olur olmaz 93 Harbi’ne katılarak Karadeniz Filosu’ndaki gemilerde Rus donanmasına karşı çarpışmıştı. Uzun yıllar donanma mensubu olarak görev yaptıktan sonra, babasının ölümüyle İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş ve Bahriye Mektebi’nde öğretmen olarak çalışmaya başlamıştı. Bu görevi sırasında İşarat-ı Umumiye-i Bahriye adlı bir kitabın çevirisini yapmış, Bahriye Topçuluğu adlı kitabı da kendisi yazmıştı. Bu kitaplar Bahriye Mektebi’nde okutulmaktaydı. Faaliyetleri sonucunda Sağ Kolağası (Ön yüzbaşı) rütbesine kadar yükselmiş, ancak öğretmenler üzerinde artan sansür baskısı nedeniyle emekli olmaya karar vermişti. 

    Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşı Kırşehirli Lütfi Müfit, Hamit Naci’nin damadıydı. Atatürk, Lütfi Müfit’e “Özdeş” soyadını verdiğinde, Hamit Naci de izin isteyerek bu soyadını almıştı.

    (Kaynak: Cem Karakılıç, Mustafa Müjdeci, Miralay Lütfi Müfit Özdeş, s. 253)

    Asıl hikaye de bundan sonra başlamıştı. Çünkü Hamit Naci, ömrünün bundan sonraki yıllarını, Türkiye’de ticari denizciliğin gelişmesine adamıştı. Bu uğurda kâh eşine ve kendisine ait malvarlığını satmış, kâh borca girmiş ama sonunda bir okul kurarak ticari denizcilikteki yabancı boyunduruğunu kırmak istemişti. Ancak bir okul kurmaya uzanan yol, kolay çizilmemişti. Emekliliğinden sonra ilk olarak, denizcilik alanında dava vekilliği ve fen müşavirliği yapmak istemişti. Fakat bu alanda uzmanlaşmaya hiç önem verilmediğini görerek, önce bu durumla mücadele etmiş, gazetelerde uyarıcı yazılar yayımlamıştı. Uyarıların fayda etmediğini görünce, bir dernek kurmak ve bu yolla sektör çalışanlarını bilinçlendirecek çalışmalar yapmak istemişti. 1908’de kuruluş çalışmalarına başlanan Tevsi-i Ticaret-i Bahriye-i Osmaniye Cemiyeti (Osmanlı Ticari Bahriyesini Geliştirme Derneği) bir türlü tam anlamıyla faaliyete geçememişti. Çünkü Cemiyetler Kanunu daha yeni oluşturulduğu gibi, tüzükteki birtakım maddelerin de Kanun’a aykırı olduğu Dahiliye Nezareti ve Şura-yı Devlet komisyonları tarafından ileri sürülmüştü. Oysa derneğin en önemli amacı denizlerde çalışan sivil personeli modern bilgilerle eğitmek ve bu alanda bir dayanışma sağlamaktı. 1913’e kadar süren mahkemeler sırasında Mellah ve Gemici isimlerinde iki ayrı gazete çıkararak faaliyetlerine destek olmaya çalışan Hamit Naci, asıl olanın bir okul kurmak olduğunu görmüştü. 

    Hamit Naci (ortada, beyaz ceketli) okul mezunlarıyla…

    1910’da açılan Millî Ticaret-i Bahriye Kaptan ve Çarkçı Mektebi 1928’e kadar gelmiş; Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı, mütareke yılları ve sonunda Kurtuluş Savaşı derken, bazı yıllar parmakla sayılacak kadar az mezun vermişti. Ama Hamit Naci okulunu kapatmayı hiç düşünmemişti. Ancak sonunda gerek ilerleyen yaşı gerekse borçlar nedeniyle bir çıkmaza girmişti. En büyük endişesi gelecek neslin kendisi gibi bir ideal uğruna değil de sadece kâr amacıyla okulu işletecek olmasıydı. Bu nedenle okulu kapatmak zorunluluğu ortaya çıkınca, bu defa ticari denizcilik eğitiminin devlet tarafından yürütülmesi için elinden gelen çabayı göstermişti. 

    Sonuç olarak devlet, ticari denizciliği geliştirme çalışmalarını Kabotaj Kanunu çerçevesinde ele alarak, ticari denizcilik eğitimini kendi vermeye başlanmıştı. Böylece Hamit Naci’nin 1928’e kadar getirdiği ticari denizcilik okulu, Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e devredilen kurumlar arasında yerini almıştı.     

    Hamit Naci okulunu ilk olarak Yüksek Kaldırım Çıpalı Han’da açtıktan sonra, önce Azapkapı Meyyit Yokuşu’na sonra da Üsküdar Paşalimanı’na taşınmak durumunda kalmıştı. Okul en son Ortaköy’de bulunan bu binaya taşındığında sadece bir eğitim yılı açık kalmış, sonrasında devlet okulu olarak Ticaret-i Bahriye Mekteb-i Alisi (Yüksek Denizcilik Okulu) adıyla eğitim vermeye başlamıştı.
  • Golü yiyen langırt oldu

    Golü yiyen langırt oldu

    19. yüzyıl sonlarında Avrupa’da oynanmaya başlayan langırt Türkiye’ye 1950’li yıllarda geldi. Gelir gelmez gençler arasında bir salgın gibi yayılan oyun, öğrencileri okuldan uzaklaştırdığı, bağımlılık yarattığı ve kumar oynamaya alıştırdığı gerekçesiyle 1968’den beri yasak.

    Masa futbolu ya da daha yaygın olan adıyla langırtın ilk ortaya çıkışıyla ilgili kesin bir tarih veremesek de, Uluslararası Masa Futbolu Federasyonu’nun (International Table Soccer Federation / ITSF) verilerine dayanarak, oyunun 1880’li veya 1890’lı yıllarda, Fransa ya da Almanya’da ortaya çıktığını söyleyebiliyoruz.

    Golü yiyen langırt oldu

    Langırtın Türkiye’ye girişiyle ilgili de çeşitli rivayetler var. Son Havadis gazetesinin 11-17 Ekim 1965’teki “Langırt Faciası” adlı yazı dizisine göre, oyun Türkiye’ye 1956 yılı sonlarında, Ankaralı bir memur tarafından getirilmiştir. Bu memur, yurtdışında gördüğü oyunu “maç makinesi” adıyla Türkiye’ye getirip Ankara Bahçelievler’de açtığı küçük bir salonda oynatır, gördüğü ilgi üzerine birkaç ay sonra Beyoğlu Mis Sokak’ta ikinci salonu açar ve bundan sonra İstanbul’un birçok yerinde irili ufaklı langırt salonları boy göstermeye başlar.

    1 Ekim 1989 tarihli Nokta dergisinin ünlü yönetmen Ertem Eğilmez’i anlatan dosyasında ise, langırtı Türkiye’ye getiren ilk kişinin Eğilmez olduğu yazar. Buna göre, Eğilmez arkadaşlarıyla girdiği yayıncılık işi batınca 1957’de para kazanabilmek için langırt makineleri ithal edip Beyoğlu’ndaki ilk salonları açmış, buradan kazandığı sermayeyle sinema sektörüne yatırım yapmıştır.

    Türkiye’deki ilk salonları kimin, hangi tarihte ve hangi şehirde açtığı kesin olmasa da, ilk makinelerin ABD’den ithal edildiği kesindir. 2. Dünya Savaşı öncesinde Almanya’da çok yaygın olan, ama savaşla birlikte unutulmaya yüz tutan langırt, oyunla savaş sonrası Almanya’da tanışan ABD askerleri tarafından Atlantik ötesine götürülmüş ve popüler olmuştur. Futbolun gelişmemiş olduğu ABD’de oyunun bu kadar sevilmesi ilginçtir. Oyun ABD’ye ulaştıktan sonra girişimciler ilk ABD malı makineleri üretip hem iç pazarda satarlar, hem de başka ülkelere ihraç ederler.

    Oyunun Türkiye’ye girdikten hemen sonra hızla yaygınlaşıp bir tutku haline gelmesi ve tartışmalara yol açması uzun sürmez. 1957 yılının Ekim ayında İstanbullu bazı veliler çocuklarının langırt oynayarak kumara alıştığını söyleyip oyunun yasaklanmasını ister. Aslında oyun salonlarında yalnızca langırt yoktur, başta tilt ve rulet olmak üzere başka oyunlar da oynanabilmektedir ve eğer gençler kumara alışacaksa langırttan başka alternatifler de bulabilirler. Ancak o yıl langırt patlaması yaşanmıştır ve hedefte langırt vardır.

    Golü yiyen langırt oldu
    1960’lı yıllarda langırt masaları dini bayramların en büyük eğlencesi olan bayram yerlerinin de en gözde oyunuydu.

    19 Aralık 1957’de tepkiler iyice artınca oyun salonu işletmecileri bir basın toplantısı yapar. Salon sahiplerine bakılırsa langırt kesinlikle kumar olmadığı gibi bir çeşit “bilek sporu”dur. Evet, 18 yaşından küçüklere oynatmak hatadır ve bundan böyle küçük yaştakileri salonlara sokmayacaklardır. Zaten İstanbul’da topu topu 30-40 salon vardır (Ancak bu rakam biraz şüphelidir, zira aynı gün Emniyet İstanbul’da 6 bin langırt makinesi ve çoğu ruhsatsız yüzlerce salon olduğunu açıklamıştır).

    1960‘lı yıllara gelindiğinde neredeyse bütün şehirlerde langırt salonları açılmış ve “sorun” daha da yaygın hale gelmiştir. 1961-1962 öğretim yılı başlarken İstanbullu ve Ankaralı veliler “gençler arasında bir salgın gibi yayılan” langırtın yasaklanması için bir basın açıklaması yaparlar. Bunun üzerine birkaç göstermelik baskın yapılır ve bazı salonlar kapatılır.

    Langırtla ilgili ilginç bir nokta ise, oyunun 1960’lı yıllarda çalışmaya giden ve aralarında üst düzey langırt oyuncularının olduğu Türk işçiler aracılığıyla Almanya’ya yeniden girip popüler olmasıdır.

    Golü yiyen langırt oldu
    Langırt, Türkiye’ye girdiği 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren büyük tartışma konusu oldu. Gazeteler yıllarca “langırt tehlikesi”ne dikkat çeken haberler yaptılar.

    Türkiye’de ise işler hâlâ karışıktır. 25 Nisan 1964’te Akşam gazetesi “Langırtın Zehirlediği Çocuklarımız” adlı bir yazı dizisi yapar. Okuldan kaçıp langırt salonlarına giden ve “kumar batağına saplanan” liselilerin konu edildiği yazı dizisine konuşan gençlerin pek okulla ilgisi yoktur gerçi. Değme kumarbaza taş çıkaracak şeyler söyleyen gençlerden biri “Eğer langırt olmazsa parasına iskambil oynuyoruz. O da olmazsa tavla. Onu da bulamazsak parasına tek kale maç yapıyoruz” demektedir. İsmi açıklanmayan bir salon sahibi de aynı kanıdadır; langırt zararlı olmadığı gibi bu sayede gençler çanak, poker gibi tehlikeli kumar oyunlarından uzak durmaktadır.

    1965‘ten itibaren langırta karşı olanlar seslerini iyice yükseltir. Yeni İstanbul gazetesi Ekim ayında langırta karşı “Türk gençliği feci bir akıbete sürükleniyor” başlıklı bir kampanya başlatır. Gazeteye bakılırsa, iş çığrından çıkmıştır, langırt makinesi üreticileri sipariş yetiştirememektedir. Böyle giderse koca bir nesil langırt yüzünden kumarbaz ve -niyeyse- uyuşturucu bağımlısı olacaktır. Kampanya, “Gençlerimizi batağa sürükleyen langırta karşı” Meclis’in göreve çağrılmasıyla biter.

    16 Ocak 1966 tarihli Milliyet, langırt salonu işletenlerin polisle işbirliği yaptığını ve rüşvet karşılığı ruhsatsız salonları işletmelerine göz yumulduğunu yazar. Bu iddianın sahibi langırtın yasaklanması için kanun teklifi hazırlayan iki senatör ve bir milletvekilidir. Bu haberden iki gün sonra Ankara’daki okulların okul aile birlikleri sırf bunun için toplantı yapıp bütün senatör ve milletvekillerine mektup gönderir.

    9 Şubat 1966’da Cumhuriyet’inbirinci sayfasında “Tilt ve langırt oynayanları akıl hastalığı tehdit ediyor” başlıklı bir haber görüyoruz. Habere göre tilt zengin semtlerde, langırt ise fakir semtlerde oynanmakta ve her sınıftan gençler kumar batağına sürüklenmektedir. Yalnızca kumarbazlık tehlikesi de beklemez gençleri, aynı zamanda “Oyun oynayan genç istediğini elde edemezse, yani oyunu kazanamazsa bir aşağılık duygusuna kapılmakta, bu da onu akıl hastalığına kadar sürüklemektedir”.

    11 Mart’ta Yeni İstanbul, ismini vermediği bir doktora dayanarak yaptığı haberde langırtın gençleri delirttiği iddiasını bir kez daha gündeme getirir. Doktor, iddiasına göre son birkaç yılda langrt yüzünden akıl sağlığını yitiren çok sayıda genci tedavi etmiştir.

    Langırt düşmanlarına ilk müjdeli haber 19 Mart 1966’da Danıştay’dan gelir. Danıştay, langırtın kumar aleti sayılması gerektiğine karar verir. Aynı günlerde Meclis’te de bir grup milletvekili ve senatör, langırtın yasaklanmasıyla ilgili kanun teklifinin son halini vermektedir. Teklife göre langırt yalnızca turistik belgesi olan dükkanlarda bulundurulabilecek, bunun dışındaki salonlarda langırt oynanması yasaklanacak, oynatmakta ısrar eden salon sahiplerine hapis cezası verilecektir. Teklif, Meclis’te birkaç kez değişikliğe uğradıktan ve ilk görüşmenin üzerinden iki buçuk yıl geçtikten sonra 13 Aralık 1968’de kabul edilir. 27 Aralık 1968’de Resmî Gazete’de yayımlanan 1072 sayılı yasaya göre “Umuma mahsus veya umuma açık yerlerde her ne ad altında olursa olsun kazanç kasdiyle oynanmasa dahi rulet, tilt, langırt ve benzeri baht ve talihe bağlı veya maharet isteyen, otomatik, yarı otomatik el veya ayakla kullanılan oyun alet veya makinaları ile benzerlerini bulundurmak veya çalıştırmak veya yurda sokmak yahut imal etmek yasaktır”.

    Ancak yasaya göre kentlerdeki turistik belgesi olan işletmeler dışında sayfiye yerlerindeki salonlar ruhsat aranmaksızın langırt oynatabilecektir. Şehirlerde langırt makinesi olan salonlar bir yıl içinde bu makinelerden kurtulacaktır. Bu tarihten sonra langırt makinelerinin şehirlerden yazlık bölgelere göçü başlar. Uzun yıllar boyunca yurdun dört bir köşesindeki sayfiyelerin olur olmaz her yerinde langırt makinesi bulunmasının sebebi de budur.

    1967’deki yasak kararı 1970’li yıllarda gevşer ve büyük şehirlerde langırt salonları yeniden açılmaya başlar. Ancak oyun bir daha 1960‘lı yıllardaki parlak günlerine geri dönemeyecektir. Yasada 2008 yılında yapılan değişiklik, langırt yasağını devam ettirir. Bu kez, sayfiye yeri vurgusu da yoktur, yani oyun artık her yerde yasaktır.