Etiket: cevdet paşa

  • Abdülmecid: 38 yıl yaşadı, modern Türkiye’nin sarsılmaz temellerini attı

    Abdülmecid: 38 yıl yaşadı, modern Türkiye’nin sarsılmaz temellerini attı

    Son asır padişahları arasında kulluktan vatandaşlığa geçişi, mal-mülk hakkını, medeni kanunu, evrensel hukuku gündeme getiren; sarayın kapı ve pencerelerini dünyaya açan sıradışı bir hükümdar. Osmanlı Devleti’ni bir Avrupa müttefiki konumuna getiren; ilk gazeteyi, ilk karma eğitim kurumunu, ilk çağdaş hastaneyi kuran öncü. Modern Türkiye’nin temellerini atan, gölgede bırakılmış bir sultan.

    Bugünkü Türkiye’nin yapıtaşlarını koyan, bir bakıma cumhuriyete ve demokrasiye temel hazırlayan kadroların ilklerinden Sultan Abdülmecid’i 200. doğum yılında anmak bir vefa borcudur. Abdülmecid’i önemsemeyip, pek çok sorgulamaya açık olan oğlu Sultan Abdülhamid’i yüceltmeyi seçmek, daha ziyade günümüz siyasetinin hamasi ve pragmatik yapısının sonucudur.

    PHOTO-2023-03-22-13-06-40
    Saltanatının son on yılında hızlı bir tükeniş süreci yaşayan Sultan Abdülmecid, Nizamiye askerlerini denetlerken…

    Son dönem Osmanlı tarihçilerinden Hayreddin Nedim Göçen (1867-1942) Vesâik-i Tarihiyye ve Siyâsiye Tetebbuatı’nda “Gücüm olsa Abdülmecid devrinin bir tarih mükemmelini yazardım!” diyerek bu genç padişahın kısa döneminin yazılmamış bir aydınlanma çağı olduğunu anımsatır. Bu padişahla yaşıt, aydın devlet adamlarımızdan üçünü de analım: İlk Medeni Kanun’u hazırlayan Cevdet Paşa; ilk çağdaş vilayet örgütünü kuran ve ilk Teşkilât-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nu hazırlayan vali ve sonra sadrazam Mithat Paşa; Bursa’da valiyken tiyatro kuran, piyes yazıp sahneye koyan, İstanbul’da açılan ilk Mebusan Meclisi’ne başkanlık eden Ahmed Vefik Paşa… Bu üç bilge devlet adamı, Abdülmecid’in saltanatındaki özgürlük ortamında yetişen genç kadrodandı. Daha niceleri gibi onlar da birikimlerini Abdülmecid döneminde kazanarak kamu görevlerinde yetkinlikle yükselmişlerdi. Bunlar ve öteki çağdaşları, Tanzimat-Islahat yıllarında vezirlik, nazırlık, başvekillik-sadrazamlık da (Cevdet Paşa hariç) yaptılar. Türkiye’nin temellerinde Abdülmecid’in ve bu insanların hukuk, eğitim, demokrasi harçları vardır.

    PHOTO-2023-03-22-13-07-54
    Abdülmecid’in İstanbul’da yaptırdığı camilerin en zarifi ve görkemlisi olan Büyük Mecidiye (Ortaköy) Camii.

    Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık iki yüzyıl boyunca sıralı tahta çıkan 11 padişah, şehzadeliklerini -kimileri orta yaşlarını- sarayın “kafes” denen tutukevinde geçirdi. İlk defa 2. Mahmud’un yerine çok iyi yetiştirilmiş bir şehzade, 16 yaşındaki oğlu Abdülmecid 1839’da tahta oturdu.

    Bu, Osmanlı İmparatorluğu için bir değişimdi. Abdülmecid 22 yıl sürecek saltanatına başlarken Osmanlı Devleti’nin pek çok sorununu çözmeye, barışsever-özgürlükçü genç ve kültürlü bir hükümdar olmaya layık ve hazırdı. Yazık ki gençliğinin son evresinde, 38 yaşında öldü.

    PHOTO-2023-03-22-13-07-05
    İzmir, yüzyıllar sonra ilk kez bir padişahın ziyaretine, Abdülmecid’in gelişiyle tanık oldu. Geride Kadifekale görünüyor.

    Letâif-i Enderun yazarı Hızır İlyas Ağa, Abdülmecid’in doğumu için “tâcın ve tahtın lâyığı şehzade-i civan-baht Abdülmecid Efendi mübarek Şaban ayının 14 Cuma günü doğdu” notunu düşmüş. Bu zayıf-nahif şehzade de öncekiler gibi daha bebekken çiçek salgınında ölmesi kaçınılmazken “Gelincikli Meryem” adlı kadın tarafından kurtarılmış; ama yüzü çiçek bozuğu kalmış. Yani çok kritik bir dönemde Osmanlı Devleti’nin şansı-bahtı olacak bir padişahı bir halk hekimi kadın hayata bağlamış.

    dolmabahçe inşaat
    Doğu dünyasında ilk Batı sarayı; Abdülmecid, inşaı 12 yıl süren Dolmabahçe Sarayı’nı 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu.
    PHOTO-2023-03-22-12-29-14
    Seyahatnâme-i Hümâyûn; Sultan Abdülmecid, sadrazama yazdığı Hatt-ı Şerif’te özetle şöyle diyor: “İyi düşüncelerim, herkese olan sevgim ve şefkatim gereği, halk ve uyruklarımın zulüm ve her türlü kötülükten kurtulması, ülkenin bayındırlığa kavuşması, herkesin rahat ve esenliği için ülkeyi gezerek gerçek durumu ve alınması gereken önlemleri yerinde görmek istiyorum.”

    Doğduğu evre ise babası Mahmud’un en kritik, kendi deyimiyle “denize düşen yılana sarılır” dediği evreydi. Rusya’nın kuzeyden, Kavalalı’nın güneyden, Sırpların-Yunanlıların batıdan, kuzeybatıdan tehdit ve saldırıları sürmekteydi. Yeniçeriler İstanbul’un ortasında bir anarşi sorunuydu. Sürekli kıtlık, sıklıkla çıkan yangınlar vardı. Yine de yaşama tutunan Abdülmecid’in eğitimine babasının verdiği önem boşa gitmemiş, yakın geleceğe yetkin-yetişkin bir padişah adayı hazırlanmıştı.

    Şu da hatırlanmalı: Abdülmecid 1. Ahmed’den (tahta çıkışı 1603) 233 yıl, 4. Mehmed’den (tahta çıkışı 1648) 191 yıl sonra, doğrudan babasına ardıl olan üçüncü padişahtır. Aradaki 15 padişah, şehzadeliklerinde birkaç yıldan 40-50 yıla kadar sürekli öldürülmek korkusuyla saray hapsinde tutulmuş; kıt bilgili, saltanat için donanımsız, ülke ve dünya tanımayan, kuşkulu, korkulu yaşamış kimliklerdi.

    Dönemin uzman kişilerinden din-inanç, edebiyat, tarih; yabancı danışmanlardan Doğu-Batı kültürleri, yabancı dil, sanat öğrenen Abdülmecid, aynı zamanda hattattı. Ünlü hattat Mustafa İzzet’ten icazet almıştı. Avrupa prensleri ile eşit denebilir donanımda asker öğretmeni, Hırvat asıllı, Viyana’da askerî akademi okumuş, Macar sonra Osmanlı ordularında görev almış Michel Lattas, Abdülmecid’in saltanatında Osmanlı müşiri, Kırım Harbi’nde serdar-ı ekrem (başkomutan) olan ünlü Ömer Lûtfi Paşa’dır. Piyano öğretmeni Osmanlı bandosunun kurucusu Donizetti Paşa’ydı. Abdülmecid, Fransızca biliyordu; Fransız Débats gazetesine, Illustration dergisine aboneydi. Çok iyi at binerdi.

    [Recueil. Portraits d'Abdul-Medjid, sultan (XIXe s.)]. [S.d.].

    Memduh Paşa Mir’at- ı Şu’unat’da bu müstesna hükümdar için “Seçkin, cömert, merhametli, alçakgönüllü idi” diyor.

    Okurlarımız bu tevazuya bir vâris ararlarsa, oğullarından Sultan 5. Mehmed Reşad gösterilebilir.

    KISA ÖMÜR-OLAĞANÜSTÜ İŞLER

    22 yıllık saltanatta 22 müstesna başarı

    bayrak-asıl
    Bugünkü Türk bayrağı, 1839’da Sultan Abdülmecid döneminde değişmez biçim ve oranlarını aldı.

    1) Saltanatının ilk yılı 1839’da Türk bayrağı, bugünkü 5 ışınlı Türk yıldızı ve dairesel hilalli değişmez biçim ve oranlarını aldı; sonradan Türkiye Cumhuriyeti’nin de değişmez simgesi oldu.

    2) Osmanlı Devleti uyruğu her bireye birer kimlik belgesi verilmeye başlandı. Halk, başında, fesinin altında sakladığı bu belgeye önce Mecidiye, sonra “kafa kâğıdı” dedi.

    3) 3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda kendi önünde okunan Tanzimat Fermanı /Hatt-ı Şerif’le bütün dünyaya Osmanlı uyruklarının can, mal, namus hakkını tanıdığını ilan etti. Yeniliklerin gerçekleşeceği Tanzimat dönemi başladı.

    N8509991_PDF_1_-1DM-20

    4)1840’ta işlevini yitiren Paşakapısı örgütünün yerine sadaret/başvekillik ve nazırlıklarla (Bakanlıklar) yürütme erki kuruldu; hükümete danışmanlık yapacak meclisler oluşturulmaya başlandı.

    5) 1843’te annesi Bezmiâlem Sultan’ın kendi birikimiyle İstanbul’da yaptırdığı halk sağlık yurdu/ilk çağdaş hastane, “Bezmiâlem Gureba-yı Müslimin Hastanesi” adıyla hizmete açıldı.

    6) Abdülmecid ile özel doktoru ve dostu Dr. Spitzer, Mayıs 1844’te İstanbul-Çatalca köylerinde çiçek aşısı kampanyası başlattılar. Kampanya sırasında padişah köylülerin sorunlarını dinledi, geceleri çadırda kaldı.

    7) 1 Şubat 1844’de Tashih-i Sikke para reformu yapılarak 10’luk konvertibl altın-gümüş paraya geçildi. Osmanlı altın lirası, Avrupa ülkelerinin ekü, dinar, riyal ve dukaları ile 22 ayar ve gram olarak eşitlendi. 7.2 gram altın Osmanlı parasına “Mecidiye lirası” denildi. Türkiye Cumhuriyeti, bunu aynı gramaj ve ayarda “Ata Lirası” adıyla ziynet altını olarak bugün de basıyor.

    mecidiye-nisani
    Mecidiye nişanı.
    mecidiye-altini
    Mecidiye altını
    mecidiye-parası
    Mecidiye parası

    8) Kendisine “ilk yurt gezisine çıkan padişah” onurunu kazandıracak yolculuğuna 25 Haziran 1844’te başladı. 17 gün süren geziyi Eser-i Cedid adlı buğu (buharlı) gemisiyle yaptı. İzmit-Mudanya-Bursa-Çanakkale-Midilli-Adalar-Gelibolu uğraklarında halkla yüzyüze görüştü, dertlerini dinledi. Bursa’da atalarının türbelerini ziyaret etti. İkinci gezisine 29 Nisan 1846’da çıktı. Karadan Rusçuk’a gidip Tuna ve Karadeniz suyolundan İstanbul’a döndü. İzlenimlerini Bâbıâli’ye bir fermanla bildirdi. İhtisap vergisinin kaldırılması, yaygın olan bilgisizliğin giderilmesi, hayvan hastalıklarının önlenmesi, kent ve kasabalarda güvenliğin sağlanması için alınacak önlemlere ilişkin buyruklar yazdı.

    9) Babası 2. Mahmud’un döneminde devlete kafa tutacak güce ulaşan Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın uzlaşı ve barış için 1846’da İstanbul’a gelmesini sağladı. Annesi Bezmiâlem, bu yaşlı ama güçlü Mısır valisinin Beşiktaş Sarayı ile Bâbıâli arasında gidiş-dönüşlerini kolaylaştırmak için Galata (Valide) Köprüsü’nü yaptırdı. Saraydaki ziyaretinde torunu yaşındaki padişahın eteğini öpen Kavalalı da, Beykoz’da yaptırdığı kasrı padişaha armağan etti. Mücadele bitti, güçlü bir bağ kuruldu. Ünlü vezir-vali ayrılırken Abdülmecid’e üç öneride bulundu:

    1. Nazırlar gerekli görseler de yabancı devletlerden borç alınmamalı; çünkü ödenemez gittikçe artar.

    2. Tarımdışı kamu arazileri çok, ırmaklar da boşa akıyor. Araziler halka dağıtılmalı; akarsulardan da bilimsel yöntemlerle yararlanmalı. Bu sağlanınca göçebeler de yerleşmeyi seçer, aşiret kavgaları sona erer, ürün de vergi geliri de artar.

    3. Avrupa devletlerine yetişmek için köylerden başlayarak okullar açmalı, eğitim işleri ayrı bir nazıra (Bakana) verilmeli.

    10) 1847 Viyana Kongresi’nde (1815) alınan kararın gereği olarak, Osmanlı ülkesinde insan alım-satımı demek olan köleliğin yasaklanmasını onayladı. Kapalıçarşı’nın yanındaki Esirciler Hanı’nı yıktırdı.

    11) 1848’de Avusturya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi başlatan Macarlar, Rusya’dan da saldırı başlayınca Osmanlı topraklarına sığındı. Rusya’nın baskısına karşın Abdülmecid, Macar özgürlükçüleri iade etmeyeceğini bildirdi. Avrupa kamuoyunda Osmanlı padişahına ve Türklere karşı sempati doruğa ulaştı. Ruslara karşı ayaklanan Eflaklılar da eskiden olduğu gibi Osmanlı himayesine girmek istedi. Bu gelişmeler, Avrupa devletleriyle bağlaşıklık kurmanın yolunu açtı.

    12) Fosseti Kardeşler’e onarttığı Ayasofya’yı 27 Temmuz 1849’da yeniden ibadete açtı.

    13) Ona göre doğru ve yararlı işlerin yapılmamasında asıl neden yolsuzluk ve rüşvetti. Buna bir çözüm olur beklentisiyle Topkapı Sarayı’ndaki Kutsal Emanetler Dairesi’nde 11 Aralık 1849’da bir yemin töreni düzenletti; önce kendisi sonra ileri gelen kamu görevlileri rüşvet almayacaklarına dair yemin ettiler.

    14) 1849’da annesi Bezmiâlem Valide Sultan’ın yaptırdığı ilk-orta sınıfları olan karma eğitim verecek Mekteb-i Maarif-i Adlî adlı okul açıldı. Abdülmecid de kızını ve oğlunu götürerek bu okula yazdırdı. Okul müdürüne “Bunları diğerlerinden ayrı görmeyiniz, hepsi bizim evladımız” dedi!

    15) Haziran 1850’de üçüncü yurt gezisine çıkarken yanına kardeşi Abdülaziz’i, kendi şehzadelerinden Murad ve Abdülhamid’i de aldı. Amacı, Tanzimat uygulamalarını denetlemek, halkın sorunlarını dinlemekti. Limni-Girit-Rodos, dönüşte Marmaris-Bodrum-İstanköy-Sisam önlerinden geçilerek Sakız’a gelindi. Burada üç gün kalan padişah, adına yapılan Mecidiye Camii’nde Cuma namazı kıldı. Çeşme’ye, oradan İzmir’e gelinerek burada Taif vapuruna geçildi. Gelibolu’da Yazıcıoğulları’nın mezarları ziyaret edildi. 24 gün süren gezinin dönüşünde kayıklara-teknelere dolmuş İstanbullular padişahı sevinçle karşıladı.

    belediye
    Osmanlı kentlerinin ilk belediye örgütü, İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi, 6. Daire-i Belediye binası.

    16) 1850’de İstanbul Denizcilik İşletmesi kuruldu. İstanbul ve Marmara sularında ilk defa vapurla toplu taşımacılık başlatıldı.

    17) Cevdet Paşa’nın başkanlığında 8 yıl çalışan Mecelle Cemiyeti’nin hazırladığı ilk Osmanlı Medenî Kanunu 1851’de yürürlüğe girdi.

    18) 1852’de Mecidî Nişanı adıyla ve 5 rütbesi olan ilk Osmanlı hizmet, yararlılık, ödül, dostluk takısı olan mücevherli göğüs nişanı çıkarıldı.

    19) Osmanlı kentlerinde ilk belediye örgütü İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi (6. Daire-i Belediye) Beyoğlu tarafında açıldı.

    20) Temeli 1843’te atılan, pencere ve balkonları çevreye ve denize bakan Osmanlı Devleti’nin ilk Avrupai imparatorluk sarayı -Dolmabahçe Sarayı- Kırım Savaşı’nın zaferle sonuçlanması üzerine 7 Haziran 1856’da törenle açıldı.

    21) Kırım’ı işgalden kurtarmak için Fransa ve İngiltere ile bağlaşıklık kurdu. Bu, Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleriyle gerçekleştirdiği ilk güçlü ittifaktı. Savaş üç yıl sürdü. Yenilen Rusya barış istedi. Savaşın asıl galibi Osmanlı Devleti ve doğal ki Sultan Abdülmecid’di. Paris’teki barış kongresinde Osmanlı Devleti’nin galibiyeti ve Avrupa devleti konumu onandı. Buna karşılık her ırktan ve inançtan uyruklara yeni haklar tanınması kabul edildi.

    22) 28 Şubat 1856’da Islahat Fermanı yayımlanarak ırk-din farkı gözetilmeden Osmanlı uyruklarına eşitlik tanındı.

    WASHINGTON ANITI 
    
    ‘Onun temiz adı bu yüksek taşa yazıldı’
    
    Yapımına 1848’de başlanan, ara verildiği için 1885’te tamamlanan Washington Anıtı, dünyanın en uzun dikilitaşı. 169 m. yüksekliğindeki örme sütun için ülkelerden gelen anı yazıtları arasında, Sultan Abdülmecid’in1854’te gönderdiği yazılı taş da var. Sütunun iç yüzeyine yerleştirilmiş yazıtın üzerine Ziver Efendi’nin hattıyla şu dostluk dizeleri yazılmış: “Devâm-ı hulleti te’yid içün Abdülmecid Hânın Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington’da” (Samimi dostluğun sürekliliği için, Abdülmecid Hân’ın temiz adı bu yüksek taşa yazıldı)
    
    mustafa-izzet-washington
    ABD’nin başkenti Washington’da Sultan Abdülmecid’in armağanı Hatıra Taşı
    wash.anıt
  • Osmanlılar için sonun başlangıcı: Balkanlar’ın düşüşü

    Osmanlılar için sonun başlangıcı: Balkanlar’ın düşüşü

    1828’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eden Rusya, kısa sürede hem Balkanlar’da hem Kafkasya’da büyük başarılar kazandı. Edirne’yi dahi kaybeden Osmanlı yönetimi, artık Rusya’yı yenebilecek durumda olmadığını idrak etmişti. Rusların Balkanlar’daki Türk-Müslüman halka dayattığı koşulların belgesi…

    Müfrit derecede Osmanlı düşmanı olan Çar 1. Nikola, 1825’te Rusya tahtına oturdu. Birkaç yıl içinde, Yunan İsyanını söndürmeğe uğraşan, Yeniçeri ordusunu dağıtmış, Navarin’de donanması yakılmış bir Osmanlı Devleti ile karşılaştı. Osmanlı Devleti’ni yıkıp İstanbul’u ele geçirmek için şartların uygun olduğunu düşündü. 26 Nisan 1828’de ilan-ı harp ederek Kafkaslar ve Balkanlar’dan iki ayrı cephe açıp saldırdı. 20 Mayıs 1828’de de Osmanlılar harp kararı aldı.

    Rus ordusu, Balkanlar ve Kafkaslar’da kısa sürede büyük ilerlemeler kaydetti. Birçok kale şehir ve kasaba Rusların eline geçti. Bazı bölgelerde kısa süreli başarıları olsa da Osmanlı ordusu genel olarak çok zayıf kalmıştı. Son yüzyılında pek yararlılık gösteremeyen ve devletin birçok kaynağını tüketen 500 yıllık profesyonel bir ordu yok edilmiş ama yerine getirilmek isten ordu henüz yeterince eğitilememişti. Sağdan soldan toplanan askerlerle mukavemete kalkışıldığında, Varna’da olduğu gibi kale muhafazasıyla görevli komutan Yusuf Paşa başta olmak üzere birçok asker şehri/kaleyi Ruslara teslim ettikleri gibi çekip gidiyorlardı. Balkanlar asker kaçağı dolmuştu. Yeniçeriliğin kaldırılmasına itiraz edip savaşmayan insanlar da az değildi.

    Untitled-10
    1829 Edirne Anlaşması ardından basılan madalya. Rus Çarı 1. Nikola, Sultan 2. Mahmud’a zeytin dalı uzatırken tasvir edilmiştir.

    19 Ağustos 1829’da Edirne de savaşmadan teslim olmak zorunda kalmıştı. 1361’de fethedildiğinden beri ilk defa düşman eline geçen eski başkentin teslim olması İstanbul’u oldukça sarstı. Rusya’nın karşı propaganda olarak bastırıp Bulgaristan’da dağıttığı beyannameler de bölge Türklerinin kafasını oldukça karıştırmıştı. Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi’nin Tarih’inde yer alan bu beyannameler, yakın tarihlerde Osmanlı Arşivi’nde tasnif edilen belgeler arasında ortaya çıkarılmıştır.

    Lütfi Efendi 1866’da vakanüvisliğe getirildiğinde selefi olan Cevdet Paşa, halefinin eserine malzeme olacak 40 adet tezkire ile muhtelif belgeleri orta boy bir çuval içerisinde kendisine göndermişti. Yıllarca aranılıp bulunamayan orijinal Tezakir’in müsvedde nüshaları Cevdet Paşa’nın terekesinden satın alınıp Taksim Atatürk Kitaplığı’na kazandırılmıştı. Cavid Baysun bu müsvedde nüshaları yeni yazıya aktararak Tezakir’i yayımlamıştı ama orijinallerine uzun yıllar kimse ulaşamadı. Osmanlı Arşivi’nde tasnif faaliyetleri esnasında bulunan bir evrak torbasının, Ahmed Lütfi Efendi’nin eserini tamamladıktan sonra Hazine-i Evrak’a iade ettiği işi biten evrakla dolu olduğu anlaşıldı. Bu sayede Tezakir’in aslı ile kitapta kullanılan belgeler de ortaya çıktı. Rusların Bulgaristan’da ahaliye dağıttıkları beyannameler de o torbadaydı ve Cevdet Paşa’dan gelmişlerdi.

    Tarih Vakfı ile YKY’nin 1999’da ortak yayınladığı Lütfi Tarihi‘nin II. Cilt 487-491. sayfalarında üç belgenin tam metni yer alır. Elyazısı ile yazılıp o devirde yeni yeni yayılmakta olan litografya usulü ile çoğaltılan beyannamelerden çok sayıda basılmış olmalıdır. Cevdet Paşa’nın ele geçirdiği belgeleri selefine göndermesi çok değerli bir hizmet olmuştur. Üç ayrı beyannameden, kitapta ekler kısmında 9 ve 10 numaraları altında çevriyazıları verilenlerden “diğer” başlığı altındaki metni yayımlıyoruz.

    Rusların ele geçirdiği Aydos kasabasında 2 Ağustos 1829 tarihinde yazıldığı belirtilen beyannamelerin dağıtılmasında birinci öncelik ahalinin kaçmamasının sağlanmasıdır. Rus ordusunun savaşta lojistik ihtiyaçlarını karşılaması giderek zorlaştığından, Müslim veya Gayrimüslim ahalinin köylerini, kentlerini terk edip kaçmaları istenmeyen bir sonuçtu. Üstelik işgal ettikleri toprakları kalıcı olarak ellerinde tutabilirlerse, işgücüne ihtiyacın had safhada olduğu o zamanda yerli ahalinin yerinde kalması gerekiyordu.

    Osmanlılar için sonun başlangıcı: Balkanlar'ın düşüşü
    Rus ressam Alexander Sauerweid’in “1828 Varna Kuşatması” adlı tablosu.

    Altı madde halinde kaleme alınan metinin giriş bölümünde barış yanlısı bir tutum takınılmasına rağmen, ahali Rus Orduları Sergerdesi tarafından açıkça tehdit edilmektedir. Silahlarını teslim etmeleri, ancak evlerinden çıkıp gitmemeleri emredilir. Camilerin açık tutulacağı, ibadetlerin aksamasına izin verilmeyeceği taahhüt edilir.

    Vaatlerin bazen akla ziyan özgürlükler içermesi, zaten hiçbir vaadin yerine getirilmeyeceğini göstermektedir. Mesela Halife 2. Mahmud namına hutbe okunması ve ahalinin Osmanlı tebaası olmaya devam edileceğinin ilanı buna bir örnektir. Rusların böylesine insancıl örnekler sıralamalarına, sözler vermelerine rağmen Edirne’yi ele geçirdikten sonra Kırklareli, Edirne ve civarında yakıp yıktıkları eserlerin, köy ve kasabaların haddi hesabı yoktur. Yüzlerce ev yakılıp, yıkılmış, binlerce dönüm bağ, bahçe tahrip edilmiştir.

    Zamansız yakalandığı bu savaştan büyük zarar gören Osmanlılar, ancak Edirne Antlaşması’yla nefes alabilmiş, silahlar susmuş, ama 10 milyon altınlık savaş tazminatı İstanbul’un belini bükmüştür. Osmanlıların Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımış olması, Rusya’nın savaş gücünü yenebilecek durumda olmadığını idrak etmesi en önemli sonuçlardandır.

    Rus Bildirisi

    ‘Osmanlı padişahı bu koşullara rıza göstermeye mecburdur!’

    Rusların 1828-29 Savaşı sırasında Bulgaristan’daki Türk-Müslüman halka dağıttıkları bildiri, insanların ellerindeki silahları hemen teslim etmelerini ve evlerini terk etmemelerini “rica” ediyordu.

    Untitled-12-696x1024
    Rusların Bulgaristan havalisindeki Osmanlı tebaasına dağıttıkları, litografya ile basılıp çoğaltılmış beyanname.

    Rumili Eyaleti’nde bulunan faziletlü kuzât ve nüvvab ve eimme ve a‘yân ve ağavât cenâbları ve vücûh-ı memleket ve bilcümle kasaba ve karyelerin iş erlerine Rusya askerlerinin sergerdesi tarafından beyânnâmedir.

    Bu defa avn u inâyet-i Bârî ile zuhûra gelen fütûhât-ı celîle muktezâsından olarak Rusya askerlerinin sergerdesi, Rumili Eyaleti’ne geldiği esnâda mukaddemâ şevketlü Rusya imparatoru ve ulu padişahı cânibinden olarak arz eylediği adl u hakka mukârin teklîfâtı Devlet-i Osmaniye tarafından reddolunduğunu ve bu hususda devlet-i mezkûrenin inâd u gafletini görünce ziyâde meserret etmektedir. Zîrâ teklîfât-ı mezkûre kabul olunmuş olaydı hem seferden iktizâ eden musîbetler def‘ olur idi ve hem bu etrâfda râhat üzere olan fukarâ-yı ahâlînin hüsn-i hâl ve emniyeti tahsîl olunur idi. İmdi serasker-i müşârunileyh nâil olduğu bunca galebe ve fütûhâtın ardını kesmeyüp inşâallahü te‘âlâ memleketleri istîlâ etmek ve tevfîk u irâde-i Sübhâniyenin cevâzı olduğu kadar ilerüye varmak vâcibe-i hâlden addetmiştir ki şu vechile Âl-i Osman padişâhı akl u insâf ve insâniyyete muvafık teklîfâta rızâ vermeğe mecbûr ola. Lakin sergerde-i müşârunileyh zimmetinde farz-ı ayn addeylediği bu gûne girân maslahatı icrâ etmekde iken gerek ehl-i İslâm ve gerek Hıristiyân tâ’ifesinden râhat üzere olan fukarâ ahâlîyi muhâfaza ve himâyet ve memleketlerinin asker ile zabtı vaktinde zuhûra gelebilecek musîbetlerden sıyânet etmek ve bâ-husûs askerin yaklaşmasıyla ürküp yurdlarını bırakmak ve kasabalarını ve köylerini terk etmek yolunda olacak olurlar ise Allah’a sığındık külliyen harâbiyetlerini ve perîşâniyetlerini mûcib olacak bir keyfiyet olmağla bu gûne belâdan fukarâyı kurtulmağa rağbet ve arzusu kemâlde olduğundan niyetlerini bu vechile cümleye i‘lâm ve ifâde ediyor ki; Evvelâ gerek beldelerde ve kasabalarda ve gerek köylerde ehl-i İslâm olarak taraf taraf bulunan yerli ve ahâlî ferd-i âferîde tarafından rencîde olunmamak şartıyla evlâd u ıyâl ve mâl u menâlleriyle yurdlarında kalmağa da‘vet olunur. Lakin yanlarında olan silahların cümlesini emin yerde hıfz olunmak içün teslîm eyleyüp bir müfredât defterde mufassalan kayd ile iki devlet beyninde musâlaha akdolundukda yine sahiplerinin ellerine verile.

    Sâniyen yurdlarında kalacak ehl-i İslâm dîn ü âyînlerinin icrâsı husûsunda külliyen serbest olup camileri ve imâmları evvelki gibi muhafaza olunup şer‘an lâzım gelen beş vakit namazlarını kılalar ve Cuma namazlarında dahi hutbeyi padişahları ve halifeleri olan Sultan Mahmud isminde okuyalar. Zîrâ Rusya askerinden zabt olunmuş ve olunacak memleketlerde yurdlarını bırakmayup kalan ehl-i İslâm bu yüzden Mosko re‘âyâsı addolunmayup kemâ fi’s-sâbık Âl-i Osman padişâhı re‘âyâsı olmak iktizâ eylediği derkârdır.

    Sâlisen belde-i Edirne ve sâ’ir beldelerin ve kasabaların hükkâm ve kuzât ve zâbitânı ve a‘yânları ve ihtiyârları me’mûr oldukları mahalleri terk etmeyüp umur-ı belde ve ahâlînin maslahatları idâresine müdâvemet birle ehl-i İslâm’ın himâyet ü sıyâneti ve emniyet ü râhatlarının vikâyesine sarf-ı sa‘y u himmet eyleyeler ve bu takdîrde ehl-i İslâm beyninde düşen umûr u husûslara Rusya zâbitleri tarafından vechen mine’l-vücûh müdâhale olunmaya. Şu vechile ki hukûk ve da‘vâları her mahalde lâzım gelen ehl-i İslâm hükkâm ve zâbitânı ma‘rifetiyle fasl u kat‘ olunalar.

    Râbi’an yurdlarında kalan ahâlî ekinlerini biçüp geçinmelerîçün lazım olacak zahirelerini ambarlarında ba‘de’l-hıfz artar ve kendülerine ziyâde olan her ne gûne mahsulleri var ise Rusya askeri levâzımâtı içün rızâlarıyla satup kat‘ olunacak baha üzere alınan mahsûlün akçesi bi’t-tamam nakden kendülerine edâ oluna.

    Hâmisen Mâru’z-zikr mahallerde bulunabilecek top ve silah ve mühimmât ve zehâir ve buna misillü her ne ki mîrî malı var ise cümleten mahal be mahal olan ehl-i İslâm zâbitân tarafından Rusya zâbitânına bi’t-tamâm teslîm oluna ve işbu maslahat bir kerre nizâm bulunca ahad-ı nâsa mahsûs olan mâl ü menâl her ne ise kimesne tarafından dokunulmayup herkes kendü malını istediği gibi kullanmağa ve idâre etmeğe me’zûn ola.

    Sâdisen gerek beldelerde ve kasabalarda ve gerek köylerde kalacak ehl-i İslâm’ın evlerinde Rusya askerî tâ’ifesinin ikâmeti câiz olmayacağından mâ‘adâ ehl-i İslâm’ın evlâd u ıyâlleriyle asker tarafından bir vechile incitilmemesi ve çiğne[n]memesi içün lâzım gelen tedbîrler kemâl-i şiddet ile görülüp bu misillü keyfiyetlerin zuhûru külliyen men‘ oluna.

    Şurût-ı mezkûre kemâl-i dikkat ile ri‘âyet olunup bi-aynihî icrâlarına dâ’ir iktizâ eden ifâdâtı mahal be mahal olan ehl-i İslâm zâbitleri tarafından Rusya askerlerinin sergerdesine arz u inhâ olunmak husûsu muvâfık-ı re’y-i sergerde-i müşârunileyhdir.

    İşbu bin iki yüz kırk beş senesi mâh-ı Safer’in gurresinde [2 Ağustos 1829] Aydos kasabasında tahrîr olunmuştur”.

  • Enderunlu Fâzıl: Eşcinselliğe övgü

    Enderunlu Fâzıl: Eşcinselliğe övgü

    Pervasız şairlerimizdendir Fâzıl. O pervasızlıktan Nef’i (öl.1634) boğdurulmuş, Nedim (öl.1730) Patrona ayaklanmasında el ayak altında öldürülmüştür. Fâzıl da sürüldü (1810), kör oldu, yatalak düştü, öldü. Bu üçlü, salt sanat anlayışlarıyla değil, zamanlarının ötelerine düşen hayata bakışlarıyla da farklı ışıltılardır.

    İçten, açık saçık yazan Fâzıl’ın Akkâ’nın Safd kasabasında başlayıp İstanbul, Halep, Erzurum, Kebân, Rodos en son İstanbul’da noktalanan elli yıllık ömrü kabaca onar yıllık beş evrede özetlenebilir: İlk on yılında Akkâ’da çocuktu. Büyükbabası, babası Ali Tâhir, amcaları, Osmanlı Devleti’ne diklenmenin cezasını Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın topu tüfeği, kılıcı ile kelleleri uçurularak ödemişlerdi. Ailenin yetimlerinden Fâzıl ve kardeşi Kâmil de donanma gemilerine alınıp İstanbul’a getirilerek saray enderununa verildiler.

    İkinci on yılında Fâzıl, enderunun, 3. Mustafa-1. Abdülhamid saltanatlarına denk düşen cünbüşlü bir hengâmını yakalamış. Hazine koğuşunda ve Hasoda’da teşrifat, yazı ve konuşma incelikleri (bedi, beyan, belagat, lügat) öğrenmiş. Hemcinslerinden üç “huban”la yaşadığı Sokratesvâri aşk yüzünden saraydan kovulmuş. Bu macerasını Defter-i Aşk’ta anlatmış.

    Fâzıl’ın, Enderun ortamında çarpıldığı aşklardan vurgun yemiş bir serseri olarak atıldığı saray surlarının dışındaki üçüncü hayat evresi, İstanbul serserilerinin, ayyaşların tiryakilerin, kadınperestlerin dünyasında avare ve perişan geçirdiği 12 yıldır. Fâzıl Bey bu derbederlikten, Reisülküttap Raşid Ebubekir’e, onun aracılığıyla 3. Selim’e, Valide Sultan’a kasideler sunarak kurtulur. Rodos evkafı mütevelliliği, Halep defterdarlığı, Erzurum müfettişliğinde dolaşır.

    Enderunlu Fâzıl: Eşcinselliğe övgü
    Fazıl’ın hamamı Hubannâme yazmasının açılış sayfası (altta). Enderunlu Fazıl’ın Hubannâme – Zennanâme’nin minyatürlü nüshasında bir hamam sahnesi. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi No: 5502
    Enderunlu Fâzıl: Eşcinselliğe övgü

    Koruyucusu Raşid Efendi gözden düşüp Rodos’a sürgün edilince o da yazdığı yergiler yüzünden şikâyet edilir. Yaşamının en verimli olması gereken son evresinde mansıpsız bırakılıp Rodos’u boylar. Adaya ayak bastığı gün, Reisülküttâb Raşid Efendi’nin idamına tanık olur. O ne şiddetli teessürden kör olur. Fâzıl’ın “İki gözüm” redifli kasidesinden etkilenen 3. Selim, onu bağışlayarak İstanbul’a dönmesine izin verir. İstanbul’a döndükten sonraki yılları, kör, hasta, yatalak… heder edilmiş bir 10 yıldır. 1810’da, 51 yaşında ölür.

    Fâzıl’ı, Türk edebiyatının ön saftaki şairleri arasına yükselten yapıtları, Sâbit’in ve Beliğ’in Berbernâme’leri, Sünbülzâde’nin Şevkengiz’i izinde ve üslubunda yazdığı açık saçık içerikli mesnevileridir. Bunların, dönemin bir sanatkârınca resimlendirilmiş yazma bir nüshası, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndedir. Divan-ı Fâzıl (1842) Türkçe, Arapça, Farsça kasideler, gazeller manzumeler içerir (ilk baskısı 1842’dedir). 3. Selim’e kasidesi ünlüdür.

    Hubânnâme ve Zenannâme (1790’lar) şairin, “hubân”larla (güzel erkekler) “zenân”ları (güzel kadınlar), mensup oldukları ulusların cinsel-seksüel özellik ve güzellikleriyle tanıttığı iki mesnevidir. Her ikisindeki fizyolojik- sosyolojik tanımlar da, üzerinde durulmaya değer. İstanbullu erkek ve kadınlarının beden ve huy güzellikleri anlatılırken “tohumu var türlü ecnasın (türlerin)!” vurgulaması ilginçtir. Fâzıl, Hubânnâme’de, sevgilisinin: -Hangi memlekette erkek güzeli daha çoktur?” sorusuna yanıt olarak geniş bir coğrafyadan: Hint, İran, Bağdat (Irak), Mısır, Habeş, Yemen, Mağrip, Cezayir, Tunus, Hicaz, Şam, Halep, Anadolu, Rumeli, Ege Adaları, İstanbul, Rum, Ermeni, Yahudi, Çingene, Tatar, Arnavut, Boşnak, Çerkes, Avrupa’dan Felemenk, Frenk (Fransız), İspanyol, İngiliz, Nemse (Avusturya), Moskof, Yeni Dünya (Amerika) erkek güzelliklerini tanımlamıştır.

    Zenannâme’de kadınların ırksal güzellik ve kusurları, daha nesnel gözlemlere dayalı betimlenmiştir. Eser, nikâh ve evlilik aleyhtarıdır. “Verseler sana Azrâ’yı / Duhter-i Kayser ile Kisrâyı” nikâha heveskâr olma, serazatlık varken kendini bağlatma” uyarısında bulunur. Evliliğin erkek özgürlüğüne ters düştüğünü anlatır. “Ne fena bir zenne maksur olmak/ Tâze zevk eylemeden dûr olmak” der.

    Zenannâme’nin 1838’deki ilk baskısı, o sırada İstanbul’a dönen Londra Büyükelçisi ve Hariciye Nazırı -Tanzimat’ı ilana hazırlanan- Mustafa Reşid Paşa’ca edebe aykırı bulunup toplatılmıştır. İ. Decourdemanche ise bu yapıtı Avrupalı kadınların ruhsal ve fiziksel özellikleri bakımından isabetli bularak Fransızcaya çevirmiştir.

    Çenginâme / Rakkasnâme (1839) yapıtında, İstanbul meyhanelerinde, kır eğlencelerinde, düğünlerde kadınsı giysi ve oyunlarla sanat yapan Çingene, Rum, Ermeni, Hırvat… çengiler-köçekler, aydınların toplandığı bir mecliste tartışılır. Fâzıl’dan çengileri tanıtması istenir. Şair o günün en yaşlı çengisi -58 yaşındaki- Akbaba diye ünlü oyuncudan başlar. Hırvat Yorgi, Güzel Büyük Âfet, iki bin âşığı olan Antuvan, Panayot, Çengiler Şahı Mısırlı, bir başka Mısırlı puşt, Şevki, yüz bin eri olan Kız Mehmed adlı aşufte, Yeni Dünya adlı şekl-i cingânede bir Ermeni, kupkuru bir oğlan Yorgi, Pandeli, Küçük Andon, Kıvırcık Oğlan, Kanarya Şâkir, Küçük Âfet, Kaspar, Haydar, Hayber… İstanbul meyhanelerini coşturan 43 çengi ve kolbaşları tanıtır. Birini: “O gümüş tenli olan Altun Top /G..ü uşşaka olur hazır lop/ Kalesindeze bulunur daim top!” diye tanımlar.

    Enderunlu Fâzıl: Eşcinselliğe övgü
    Davullu zurnalı ev baskını Hamse-i Atayi’nin Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki nüshasında ilişki halindeki iki erkeğin evine baskın düzenleniyor.

    Bu ve Zenannâme’nin sonundaki “Emr-i nikâh” bölümü, benzeri olmayan manzum dram veya bir opera konusu, dönemin eğlence, oyun kültürünün belgeselidir.

    Defter-i Aşk (1837) ise Fâzıl’ı Fâzıl yapan, aşk serüvenlerini sakınmadan anlattığı mesnevisi budur. Önsözde, tanrısal güzellik ummanının beşeri yüze yansıttığı büyüleyici cazibenin gözde ve kaşta odaklandığı vurgulanmıştır. Eser 437 beyitlik bir mesnevidir. Eskilerin “sehl-i mümteni” dedikleri zoru kolay gösterme sanatına harika bir örnek, bir opera-operet güftesidir.

    Kitabın girişinde, belirttiğine göre: “Yazayım şâhım olan her güzeli” diyerek “Dilberler için bir şehnâme” meydana getirmeyi düşünmüştür ama üçü saray içoğlanı, biri Galata meyhanelerinde köçek, dört macerasını anlatabilmiş. İlk tutulduğu genç, Hazine koğuşu içoğlanlarından “Ocak-zade bir sanem-i mümtâze” olmuş. Tanrının, tab’ına uygun yarattığına inandığı bu genç, Eflâtun’u kıskandıracak bir cevher, çehresindeki al da yakut gibiymiş. Oğlan da anlamış Fâzıl’ın kendisine vuruluşunu. İlk buluşmalarında “Nîze (mızrak) çuvala sığmaz!” demiş. Maceraları 12 ay sürmüş. Sonra taze genç bir anda nabedit olmuş!

    Bir zaman âfetlerden uzak durmuş. Derken “Bâkire kız gibi, şehvetli” biri, perhizini bozdurmuş. Fâzıl yeni bir aşk ile “medhûş” olmuş (şaşırmış). Bu, “Hoş edâ, tâze beden nazende bir civan”, lakin yüreği taştan pek! “Teni de hanım aynası gibi”ymiş.

    Üçüncüsü, yani Fazıl’ın ”Ma’şuk-ı diger”i, “ ya belâsın bula ya mevlâsın”ı misali, gamzesiyle istihzâ eden, dengi yok bir “fitne-i cân şehlevend”miş. Üç yıl boyunca sevgilisini “tanbur misâli kucağına yatır”mış. Onu da yaşlı, kambur, papaz kılıklı birine kaptırmış. Oysa moruğun ne “şeftali” ile bir işi olabilir, ne göbek ısıracak dişi varmış! “Leb-i canâ- neyi emse o habis tükürüğüyle telvis edermiş (kirletirmiş).

    TANZİMAT DÖNEMİ

    Cevdet Paşa: Oğlancılık (maalesef) azaldı

    Enderunlu Fâzıl: Eşcinselliğe övgü
    Osmanlılar Ansiklopedisi, 1999

    Cevdet Paşa (1822-1895) Tanzimat döneminin çok yönlü aydınlarından bir devlet adamı, hukuk bilgini, eğitimci ve vak’anüvisti. Tezâkir ve Maruzat adlı yapıtları döneminin anılarını, tarih notlarını içerir. Maruzat’ta Tanzimat’ı, kadın-erkek ilişkilerini doğal akışına (mecrasına) yönlendirdiği için de över: Zen-dostlar (kadın- severler) çoğalıp mahbûblar (oğlancılık) azaldı. Kavm-i Lût sanki yere battı. İstanbul’da öteden beri delikanlılar (arasındaki) ma’ruf u mu’tad olan aşk u alâka (sevişme) hâl-i tabî’si üzre kızlara müntakil (yöneldi) oldu. Sultan 3. Ahmed zamanından beri âdet olan Kâğıthane gezileri ziyade rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid meydanında arabadan arabaya işaretlerle aşıklık usulü hayli meydan aldı. Büyük adamların arasında gulâmparelikle meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Halbûki Âli Paşa da yabancıların itirazlarından çekinerek gulâmpareliğini gizlemeye çalışırdı.

    Sultan Abdülmecid Han hazretleri hakikaten melek-haslet bir padişah-ı âli-câh olduğu halde o da nev’-i beşerden değil mi? Bu rüzgâr onu da çarptı. Âlemin bu inkılâbâtı arasında, o dahi kadınlardan bazılarına mahabbet ve rağbet buldu. Nâsın haram olan mu’amelâtına o dahi helâlinden olarak müşâreket buyurdu”.

    Enderunlu Fâzıl: Eşcinselliğe övgü
    İRAN

    Şah Abbas ve homoerotizm

    İran’da Safeviler döneminde (1502-1722) yaşamış Muhammed Kasım Musavvir’e ait bir minyatür. 1627’de yapılmış bu eserde, dönemin İran Şahı Abbas saray oğlanlarından biriyle halvet halinde.

    Enderunlu Fâzıl: Eşcinselliğe övgü
    HİNDİSTAN

    Dünyevi ve ruhani

    Cinselliği her türlü formda ele alan Hint sanatında, dünyevi ve ruhani olanın birliği sembolize ediliyor. Kanarak şehrindeki Surya tapınağındaki taş oyma, sevişen iki kadını gösteriyor (13. yüzyıl).

    Enderunlu Fâzıl: Eşcinselliğe övgü
    JAPONYA

    Shunga stili
    Erotik sanatın Batılı sınırlarını tanımayan Japon kültüründe, eşcinsel çizimler de yaygındı. Ağaç üzerine yapılmış 1821 tarihli eser, bir genelev sahnesini canlandırıyor.

    Enderunlu Fâzıl: Eşcinselliğe övgü
    ÇİN
    Duygusal hikayeler

    Erkek eşcinselliği, eski Çin yöneticilerinin biyografilerinde duygusal hikayeler olarak geçer. Rulo üzerine çizilmiş Wan Sheng imzalı resim, Ming hanedanının sonlarına, 17. yüzyıl başlarına tarihleniyor.