Etiket: cemal paşa

  • Türk basınında bir öncü: Yirminci Asırda Zekâ dergisi

    Bahâ Tevfik’in 1912’de “gençleri muasırlaştırmak” için çıkardığı Yirminci Asırda Zekâ dergisi, ilklerin dergisidir. Kadın resimleri, hatta “nü”ler Türk basınında ilk defa burada yer alır. Materyalist ve anarşist değerler ilk defa dile getirilir. 34 sayı çıkan Zekâ’daki fotoğraf, çizim ve yazılar, teknik ve tasarım olarak da döneminin çok ötesinde örnekler barındırır.

    OzgunUcar-1

    Batı felsefesinin, ateizmin ve bilimsel anarşizmin ateşli bir temsilcisi olan Bahâ Tevfik (1884-1914) felsefeci Ahmed Nebil’le birlikte 1910’da Tecedüdd-i İlmî ve Felsefi Kütübhanesi’ni kurmuş, Nietzsche, Darwin ve Ludwig Büchner’i, feminizm ve anarşizm konusunda ilk kitapları Türkçeye çevirip basmaya başlamıştır. Felsefe Mecmuası (1910) ve Piyano Dergisi’ni (1910) çıkaran Bahâ Tevfik, 1912’de Yirminci Asırda Zekâ ismiyle yeni bir fikir ve aktüalite dergisi kurmuştur. Dergi, 2. Meşrutiyet’in hâlâ sürmekte olan özgürlük havası ve Bahâ Tevfik’in cesur liberal fikirlerinin etkisiyle öncü işler başaracaktır.

    İlk sayısı 5 Mart 1328 (18 Mart 1912) tarihinde çıkan Yirminci Asırda Zekâ’nın lejandı şöyledir: “Felsefi, ilmî, edebî her türlü terakki (ilerleme) ve teceddütlerden (yenilik) bahis, gençlerin yirminci asra layık içtimai ve siyasi bir terbiye almalarına hadim on beş günlük gazetedir”.

    34 sayı çıkacak derginin yayın kadrosunda yazılarıyla Bahâ Tevfik, Ahmed Nebil, Ahmet Rıfkı, F. İkbal, Fikri Tevfik, Ömer Seyfeddin, Kemâl Emin, Hüseyin Kâmi ve Suphi Edhem isimleri öne çıkar. Derginin hem ilk hem çoğu sayısında, bir dış bir de iç olmak üzere iki ayrı kapak vardır.

    5 MART 1912
    İlk sayı: 20. asırda zarafet

    Derginin ilk sayısının kapağı, yayın serüveni boyunca izleyeceği yörüngeye dair de bir mesajdır. İlk sayının dış kapağında sokakta, hayatın içinde modern elbiseleriyle Osmanlı hanımları yer alır: “Yirminci asırda zarafet. Bu resim zarif ediplerimizden İzzet Melih Bey tarafından İllüstrasyon gazetesine gönderilen vesikalar üzerine tertib olunmuş latif bir tablodur. Kıymetine mebni karilerimize takdim ediyoruz” (Aynı kapak resmi yine aynı yıl çıkan Kehkeşan Mecmuası’nın 8 Eylül 1328 (21 Eylül 1912) tarihli 1. sayısında Yirminci Asırda Zekâ’ya atıf yaparak ve arkadaki iki peçeli hanımefendi fotoğraftan çıkarılarak şu altyazı ile yayımlanmıştır: “Yirminci asırda çarşaf modası”)

    OzgunUcar-2
    5 Mart 1912 tarihinde çıkan ilk sayısında Yirminci Asırda Zekâ’nın kapağı…
    OzgunUcar-4
    Yirminci Asırda Zekâ’nın 1. sayısının iç kapağı…

    Yirminci Asırda Zekâ’nın ilk sayısının iç kapak resminde de bir Batılı hanım yer alır: “Fransa başvekilinin zevcesi ve meşhur edibe Madam Raymond Poincaré”.

    Derginin ilk sayısı şu satırlara başlar: “Meslek: Ey kari! (okuyucu) Mesleğim senin hoşuna gitmektir… Zekâ”.

    1 NİSAN 1912
    Kuzey kutbunun keşfi

    1 Nisan 1912 tarihli 2. sayının dış kapağında zarif bir kadın fotoğrafı yer alır: “Zarif bir tuvalet. Bugünlerde Paris şatolarında büyük bir şöhret kazanan Matmazel Eyuvannima”. İç kapakta ise o dönem dünyadaki bir keşfi duyuran fotoğraf okuyucuya sunulur: “Kutb-ı Cenubi’nin Keşfi: Amundsen kutb-ı cenubi noktasında irtifa eylerken”.

    OzgunUcar-5
    1 Nisan 1912 tarihli 2. sayının dış kapağı (üstte) ve iç kapağı (altta).
    OzgunUcar-6

    29 NİSAN 1912
    Hanımlara mahsus

    Her sayıda Bahâ Tevfik “Felsefiyat” köşesiyle, Hüseyin Kâmi “İçtimaiyat” köşesiyle yer almıştır. Derginin 3. sayısında F. İkbal Hanım dergi kadrosuna dahil olmuş ve “Hanımlara Mahsus” köşesiyle güzelleşmek sanatının anlatıldığı modadan ve adab-ı muaşeretten bahsetmiştir. Derginin 29 Nisan 1912 tarihli 4. sayısının dış kapağında omuzları açık elbisesi ve kolyesiyle hoş bir kadın yer alıır: “Tablo: Alem-i manevinin saha-i maddiyatta tecellisi”.

    OzgunUcar-7
    29 Nisan 1912 tarihli Yirminci Asırda Zekâ’nın 4. sayı dış kapağı.

    29 NİSAN 1912
    Titanic faciası üzerine

    sayının iç kapağında ise o haftanın ve yılın en önemli olayı vardır: 14 Nisan 1912’de, yolculuğunun dördüncü gününde Atlantik Okyanusu’nda bir buz dağına çarparak batan Titanic. Dergi kapağındaki yazı şöyledir: “Geçen hafta New York’a giderken yolda bir cümudiye (buz dağı) ile müsademe ederek (çarpışarak) garkolan (batan) ve iki bini mütecaviz (aşan) yolcu ve müstahdeminden (çalışanından) 1.635’i telef olan Titanic vapuru Southampton limanından çıkarken. Sağda görülen, geminin kaptanı Smittir ki (Edward John Smith) telef olmuştur. Soldaki haritanın yıldızı mahall-i kazayı göstermektedir”.

    OzgunUcar-8
    4. sayının Titanik konulu iç kapağı.

    13 MAYIS 1912
    Çanakkale’yi geçemeyen İtalyanlar

    13 Mayıs 1912 tarihli 5. sayının iç kapağında Çanakkale Boğazı’nın kuşbakışı bir fotoğrafı vardır. Trablusgarp’ta direnişini sürdüren Osmanlı Devleti’ni barışa zorlamak için 18 Nisan 1912 tarihinde Çanakkale Boğazı’na taarruz eden İtalyan donanması başarısız olmuş, iç kapak fotoğrafının altında şu ifadelere yer verilmiştir: “Çanakkale Boğazı’nın kuşbakışı alınmış bir haritası. Bu haritada flamalar ve torpil hatları pek vazıh (açık) bir surette görünmektedir. Sağdaki ve soldaki haritalarda daha ziyade tadilat (değişiklik) vardır”.

    OzgunUcar-9
    5. sayının iç kapağı.

    27 MAYIS 1912
    Türk basınında ilk ‘nü’

    Derginin 27 Mayıs 1912 tarihli 6. sayısının iç sayfasında Türk basın tarihinde bir ilk vardır. Mecmualardaki bir tabu, ismi konulmamış bir yasak yıkılmaktadır. Bilinen ilk “nü” kadın resmi Bahâ Tevfik tarafından derginin 85. sayfasında göğüsleri açık bir Margret tablosu olarak yayımlanır. Kucağında bebeğini taşıyan ve sol göğsü açık tablonun altında şöyle yazar: “Margret cehenneminde. Ölür içinde”. Derginin iç sayfalarında ilk defa kullanılan “nü” resimler, ilerleyen sayılarda bu defa kendini yine bir ilk olarak kapakta da gösterecektir.
    Yine 6. sayının 97. sayfasında, “Muaşeret edeblerinden” başlığıyla, bir erkek tarafından bir kadının elinin nasıl öpüleceğini anlatan fotoğraflı bölüm bulunur. İlk fotoğrafın altında: “Bir kadının eli nasıl öpülür?”, ikinci fotoğrafın altında: “Yukarıdaki şekil mezmum (ayıp). Aşağıdaki şekil makbuldür” yazar.

    OzgunUcar-11
    6. sayının 97. sayfasında “Bir kadının eli nasıl öpülür?” tablosu.
    OzgunUcar-10
    6.sayının 85. sayfasındaki göğüsleri açık Margret tablosu.

    15 EYLÜL 1912
    Korsesiz korse reklamı!

    sayının 248 sayfa numaralı iç sayfasında bir korse reklamı vardır. Korse reklamındaki kadın bir gülümseme ve açık göğüsleriyle arz-ı endam etmektedir. Bu kez bir tablo değil de bir korse reklamında ilk defa bir kadın göğüsleri açık olarak bir mecmuada yer alır. Fotoğraf ve fotoğraf altında korsenin değil de, korsenin etkilerinin gösterilip izah edilmesi ilginçtir: “Korsenin vücuda bahşettiği şekl-i zarif (korseler hakkında yazılacak bir mütalaa münasebetiyle)”.

    OzgunUcar-12
    14. sayıdaki korse reklamında açık göğüsleriyle bir kadın

    30 EYLÜL 1912
    Kapakta ilk ‘açık’ kolaj

    15. sayının dış kapağında bir kadın portresi, “Tablo: Nafiz nazarlar” altbaşlığıyla verilmiştir. İç kapakta ise o güne dek ilk defa bir kadın fotoğrafı, sansürsüz olarak açık göğüsleriyle eski harfli Türkçe bir mecmuada kapaktan yer almaktadır. 5 farklı pozuyla ve açık göğüsleriyle kolaj yapılan kapağın altında: “Bir hüsnün safahat-ı muhtelifesi” (Bir güzelliğin çeşitli evreleri) yazmaktadır. Bahâ Tevfik, Yirminci Asırda Zekâ’nın iç sayfalarında başlattığı “nü” kadın fotoğrafı kullanımını sonunda derginin kapağında da denemiş ve tarihe geçmiştir.
    Cemil Meriç 1974’te yayımlanan Bu Ülke kitabında Bahâ Tevfik’in zamanı için öncü, ilk ve ayrıksı yayıncılığını şöyle eleştirecektir: “Bahâ Tevfik, dalâlet (şaşırmışlık, sapıtmışlık) ordusunun üçüncü gönüllüsü. İdrâkinin kapılarını her millî değere taassubla kapayan bir maddeci yazar, Batı’nın en hâyîde (müptezel olmuş, ayağa düşmüş söz) yalanlarını ilmin son sözü olarak sergiler”.

    OzgunUcar-13
    15. sayının iç kapağı…

    14 EKİM 1914
    Savaş, umut, umutsuzluk

    3 Ekim 1912’de Balkan Savaşları’nın başlaması üzerine tüm yurtta seferberlik ilan edilmiş ve dergi 14 Ekim 1912’de çıkan Nâzım Paşa kapaklı 16. sayısından sonra yayınına 1 seneden fazla ara vermek zorunda kalmıştır. Yirminci Asırda Zekâ’nın 17. sayısı 5 Şubat 1914’te çıkabilmiş, derginin ismi Zekâ olarak kısalmış, logonun arka planındaki düz zemin de değişerek denizde doğan bir güneşe dönüşmüştür.

    Her ne kadar Zekâ logosunun arka fonunda doğan bir güneşle umutlar yeşertilmeye çalışılsa da, Balkan Savaşı kaybedilmiştir; yenik ve morali bozuk bir ülkenin ruh hâlinden dergi de payına düşeni alacaktır. Artık kapakta ve iç sayfalarda generallere, kumandanlara, ciddi ülke meselelerine daha fazla yer ayrılmaya başlanır.

    OzgunUcar-14
    Yirminci Asırda Zekâ’nın 16. saysının dış kapağı.
    OzgunUcar-15
    Adı Zekâ olarak kısaltılan 17. sayının dış kapağı.

    12 ŞUBAT 1914
    Ömer Seyfettin’den hikaye

    Derginin 18. sayısında, Ömer Seyfettin’in “Gurultu” isimli küçük hikayesi ilgi çekicidir. İlk defa Zekâ’da yayımlanan hikayeden bir kesit şöyledir: “Muallim diğer genç ve bizden iştihalı bir mümeyyizle (sınav öğretmeni) şişman, cesur, şen ve serbest talebesini istintat ediyor, siyah tahtaya: ‘Gargouille, Gargouillement, Gargouiller, Gargouillis’ diye yazdığı şeylerin manasını soruyor, misaller getiriyordu. Konuştuğum mümeyyizin yüzü ölümü hatırlatacak kadar kansız, yanakları çökük, ağzı renksizdi. Esvapları temiz ve mükemmel olmasa, aylarca aç kalmış, bir yiyecek ekmek bulamamış bir fakir sanılacaktı. Devam ediyordu:
    – Evet, bundan başka da her kelime herkeste ayrı ve hususî bir fikir, bir hatıra yaşatır. Ve öyle kelimeler vardır ki bir adam için bütün bir tarih, bütün bir hayat, bütün bir timsaldir.
    – Ne gibi? diye sordum.
    – Nasıl anlatayım, dedi. Mesela şu tahtada gördüğünüz ‘Gargouillement’kelimesi yok mu? Bana kırık, sefil, parasız ve yorgun hayatımın bütün felaketlerini bir anda hatırlatır. Bu kelimeyi işitince derin bir yeis, tarif olunmaz bir heyecan, anlatılmaz bir elem duyarım.
    Gülümsedim:
    – Mübalağa, mübalağa… Kime olursa olsun ‘gurultu’ kelimesi manasından başka ne hatırlatabilir?”

    53154008972_8079d6e319_o
    Zekâ’nın 18. sayısında Ömer Seyfettin’in “Gurultu” hikayesi…

    26 ŞUBAT 1914
    Genç Muhsin Ertuğrul’un ortaya çıkışı

    Zekâ’nın 20. sayısında dergi lejandının sol köşesi şöyle değişmiştir: “Zekâ, Türk gençlerini muasırlaştırmaya çalışır”. 28. sayıda ise 22 yaşındaki genç bir tiyatrocunun doğuşu müjdelenir. İsmi Türk tiyatrosuyla anılacak bu genç oyuncu, Müfid Ratip Bey tarafından çevrilen Fahişe adlı oyunda rol alan Muhsin Ertuğrul’dan başkası değildir. Oyundaki gencin performansı şöyle değerlendirilmiştir: “Pol rolünü oynayan gence dahi biraz daha tabii olmasını tavsiye ederiz. Ertuğrul Muhsin Bey’in bu ilk teşebbüsü, bütün hatalarına ve dekor noksanlarına rağmen şayan-ı tebriktir”. Muhsin Ertuğrul o sırada henüz 22 yaşındadır.

    OzgunUcar-18
    20. sayıda “Fahişe Münasebetiyle” yazısı.

    30 NİSAN 1914
    ‘4 paşalar’ geçidi

    30 Nisan 1914 tarihli 29. sayının kapağında Enver Paşa vardır: “Ordumuzu büyük bir faaliyetle tensik ve yeniden tanzime muvaffak olan harbiye nazırımız Enver Paşa Hazretleri”. 7 Mayıs 1914 tarihli 30. sayının kapağında ise bu defa Talat Paşa görülür: “Genç Türkiye’nin faal ve azimkar dahiliye nazırı Muhterem Talat Beyefendi Hazretleri”. Devlet erkanının önemli isimlerine kapakta yer verme durumu 18 Mayıs 1914 tarihli 31. Sayıda Cavit Bey’le devam etmiştir: “Faal ve muvaffakiyetli Maliye Nazırı Muhterem Cavit Beyefendi Hazretleri”. 4 Haziran 1914 tarihli 32. sayıda ise Cemal Paşa yer alır: “Faal ve metin Bahriye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri”.

    OzgunUcar-19
    29. sayı kapağında Enver Paşa.
    OzgunUcar-20
    30. sayıda Talat Paşa.
    OzgunUcar-21
    31. sayıda Cavit Bey.
    OzgunUcar-22
    32. sayıda Cemal Paşa.

    18 MAYIS 1914
    Bahâ Tevfik’in talihsiz ölümü

    Bahâ Tevfik, 15 Mayıs 1914’te geç kalındığı kaydedilen bir apandist patlaması sonucu 30 yaşında, genç ve üretken çağında vefat etmiştir. Derginin 18 Mayıs 1914 tarihli 31. sayısında, iç sayfada yer verilen portresinin altında ölüm haberi şöyle duyurulmuştur: “Sermuharririmiz Baha Tevfik Bey merhum, bundan onbeş gün mukaddem hastalanarak, görülen lüzum üzerine karaciğerinde bir ameliyat-ı cerrahiye icra edildiği halde şifayab olamayıp evvelki gün irtihal-i dar-ı beka eylemiştir (rahmetüllahi aleyh)”.
    4 Haziran 1914 tarihli 32. sayıda ise Bahâ Tevfik’in ardından en yakın arkadaşları görüşlerini yazmıştır. Ömer Seyfeddin şöyle yazacaktır: “Çok çalışkandı. Çok zekiydi. Fakat gayesizdi. Ey gençler! Onun yorulmak bilmez çalışkanlığını seviniz! Fakat sakın gayesizliğini taklit etmeyiniz. Çünkü asrımız milliyet ve fayda asrıdır”.

    Aka Gündüz ona olan vefasızlıktan dem vurmaktadır: “Zavallı Bahâ’yı kadirşinas bir-iki arkadaşla masum beş-on mektep çocuğu gömdü. Az kalsın musalla üstünde yapyalnız kalacaktı…”

    OzgunUcar-23
    Zekâ’nın 18 Mayıs 1914 tarihli 31. sayısında Bahâ Tevfik’in ölümü üzerine yayımlanan portresi.

    Yakın dostu-fikirdaşı Suphi Edhem ise şöyle yazacaktır: “Baha’nın üfûlü (ölümü) bana hayatta ihtimal veremediğim birçok hakikatleri daha öğretti. İnsanların vefadaki ihmallerini, nisyanlarını, her şeylerini müsamaha edeceğim. Fakat muhitimizin zekâya, ceht ve ikdama, bilhassa diğerlerini yükseltmek için şebab-ı ömrünü tebah edercesine çalışan zatlara karşı izhar etmekte olduğu bu kayıtsızlığı hiçbir vakit unutamayacağım”.

    Zekâ, Bahâ Tevfik’i iç sayfalarda iki haberle anmış, talihsiz ölümünün ardından yayınına daha fazla devam edemeyerek 2 Temmuz 1914 tarihli 34. sayısıyla yayınına son vermiştir.

    OzgunUcar-24
    32. sayıda Bahâ Tevfik’in ölümünün ardından arkadaşlarının yazdıkları.
    OzgunUcar-25
    Derginin 34. ve son sayısının kapağı.
  • 1. Dünya Savaşı’nda kıtalararası hava saldırısı

    1. Dünya Savaşı’nda kıtalararası hava saldırısı

    İngiliz uçakları 1916 Nisan’ında İstanbul üzerine gelerek Bakırköy ve Zeytinburnu’ndaki askerî hedeflere bomba atmıştı. Bu saldırıda yer alan pilot K. S. Savory, 9 Temmuz 1917’de Handley Page O/100 model uçakla İstinye Koyu’nda bulunan Goeben (Yavuz) ve Breslau’yu (Midilli) hedef almış, hafif hasar verdirdikten sonra üssüne dönmüştü. Uçak 23 Mayıs’ta Londra’dan kalkmış, Fransa-İtalya-Yunanistan-Mondros üzerinden İstanbul’a gelmişti. Aynı uçak daha sonraki görevinde Haydarpaşa Garı’nı bombalayacak, sonrasında Suvla Körfezi’ne mecburi iniş yaparak suya gömülecekti. 

    Peşlerindeki İngiliz donanmasını atlatan Goeben zırhlısı ve Breslau kruvazörü, 1914 yılının 10 Ağustos’unda Çanakkale’ye, 11 Ağustos’ta İstanbul’a geldiler. İtilaf Devletleri’nin İstanbul’da bulunan büyükelçileri bu duruma hemen itiraz ettiler. Zira Ağustos sonunda savaş fiilen başlamış, ancak Osmanlı Devleti henüz savaşa girmemişti. Tarafsızlık kuralı gereği ya bu iki gemiyi Boğaz dışına çıkarmalıydı ya da silahlarından arındırmalıydı. Sonunda bir çözüm olarak bu iki geminin Almanya’dan satın alındığı İtilaf Devletleri’ne bildirildi. Gemiler Yavuz ve Midilli isimlerini alarak Alman mürettebatıyla birlikte Türk donanmasına katıldılar. 

    Goeben ve Breslau 600 yıllık İmparatorluğun sonunu getiren savaşa girilmesinin gerekçelerinden en önemlisi Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçarak Çanakkale’ye gelen iki Alman savaş gemisi Goeben ve Breslau olmuştu. Solda Goeben, sağda Breslau Tarih 15 Haziran 1916, Alman Zeplini SL-10 tarafından İstinye üzerinden çekilen fotoğraf. 

    İki ay sonra, 29-30 Ekim 1914’te bu iki gemi Amiral Souchon komutasında Türk tarafından sadece Enver, Cemal ve Talat Paşaların bilgisi dahilinde Karadeniz’e çıkarak harp ilan etmeksizin Rus limanlarına saldırdılar ve savaşın fitilini ateşlediler. 

    Haydarpaşa-İstinye-Büyükdere rotasıyla Karadeniz’e çıkan donanmaya saat 17:00 itibariyle Yavuz’dan “Gemilerdeki gizli emir zarflarını açınız” mesajı çekilmişti. Zarfta saldırı planının yanında “Türkiye’nin geleceği için gerekenin azamisini yapınız” emri verilmekteydi. Özellikle 28 Mart 1911’de denize indirilen dönemin son teknoloji ürünü Goeben-Yavuz muharebe kruvazörü, Türk halkının da moral kaynağı olmuştu. 

    Dönemin kartpostallarında Karadeniz baskını ve Goeben zırhlısı 

    Tarihî görevin tecrübeli ‘talihlisi’ 

    1916 sonlarında İngilizlerin Kraliyet Donanma Hava Servisi’nden (RNAS) Filo Komutanı Kenneth S. Savory son derece gizli bir görev için Ege’deki görevinden donanma karargahına geri çağrılmıştı. 

    Donanma Hava Departmanı tarafından verilen brifingden sonra kendisinden İngiliz bombardıman uçaklarının en yeni ve en büyüklerinden biriyle Osmanlı Devleti’nin başkentini ve donanmasının en güçlü silahı olan Yavuz zırhlısını vurma olasılığını araştırması ve bir plan tasarlaması istendi. Savory’nin bu göreve seçilmesindeki ana sebep, 14-15 Nisan 1916 akşamı Türk başkentine yapılan hava saldırısında yer alarak edindiği tecrübeler ve yeni görevde yaşanması muhtemel tehlikelerden haberdar olmasıydı. 

    Bu ilk görevinde, 14 Nisan Cumartesi akşamı Limni’den kalkış yapan B.E.2Cs uçağının ekibi, filo komutanı Smyth-Piggott, teğmenler K. S. Savory, C. W. Dickinson ve J. H. W. Banarto’dan oluşuyordu. Uçak, yağmur ve gökgürültülü bir havada 360 mil uçtuktan sonra gece saat 22.30’da İstanbul üzerine gelerek Bakırköy’e, Zeytinburnu’ndaki barut fabrikasına ve Yeşilköy’deki uçak hangarlarına 11 bomba ile beraber çeşitli propoganda beyannameleri atmıştı. Savory’nin yeni görev için seçilmesinde, bu operasyonda edindiği deneyim rol oynamıştı. 

    Planlama ve hazırlıklar 

    Başta bir Handley Page O/100 model ağır bombardıman uçağıyla yapılacak torpido saldırısı düşünülüyor olsa da, gemilerin anti-torpido ağları ile korunduğu fikri ağır bastığından saldırının 112 librelik bombalarla yapılması kararlaştırıldı. 

    Plan dahilinde uçulması gereken yol çok uzundu. Olası kötü hava şartları ve aşılması gereken engel-ler sebebiyle sefer oldukça zorluydu. Handley Page filosunun bulunduğu Kent’teki Manston’dan, Yunan adası Limni’ye kadar uçulacak yaklaşık iki bin mil mesafe vardı ve bu rota iki yüzer millik mesafelerde molalar verilecek şekilde çizildi. Planlama sürecinde uçulacak rotanın hemen hemen tamamının deniz üzerinde olmasından dolayı, görevde kullanılacak olan O/100 uçağını yüzebilecek şekilde modifiye edilmesi istenmiş, fakat bu düşünce üretici firma tarafından uygulanabilir bulunmamıştı. 

    Artık tarihin ilk kıtalararası bombalamalarından birini gerçekleştirmek için gerekli kapsamlı hazırlıklar tamamlanmak üzereydi. Bu görevde yer alacak uçuş ekibi, komutan Savory ile birlikte yardımcı pilot teğmen Mc Clellan, seyrüsefer subayı teğmen P. T. Rawlings ve iki uçak teknisyeninden oluşuyordu. 

    Nisan 1916’da İstanbul’u bombalayan BE.2c uçağı. Solda Savory ve sağda Dickinson. 

    Uçulacak yolun uzunluğu sebebiyle göreve tahsis edilen 3124 kuyruk numaralı O/100 uçağına ekibin konforu için hamaklar ve yeterli miktarda yiyecek stoku yüklenmişti. Yapılan hazırlıklar çerçevesinde yeni bir Rolls-Royce Eagle IV motor yapmaya yetecek kadar yedek parça uçağa yüklendi. Ayrıca gövdenin üstüne bağlanmış olan dört kanatlı yedek bir pervane ve kişisel ekipmanlar da vardı. 

    Zorlu rota, uzun yolculuk 

    23 Mayıs 1917 tarihinde güzel bir havada üç buçuk saatlik bir seyirle İngiltere Hendon’dan Fransa’ya ulaşılarak Paris yakınlarında Villacoublay’e iniş yapıldı. Ertesi günkü varış noktası Lyon yakınlarındaki Fort Bron havaalanıydı. Buradan da Rhône vadisi takip edilerek Frejus’a ulaşıldı. Düşük görüş şartları buradan yapılacak olan Pisa seyrini üç gün erteleyecekti. Fransa’yı terkettikten sonra İtalya sahil şeridinde yapılan bu uçuşta karşılaşılan kuvvetli rüzgarlar sebebiyle, Savory deniz üzerinde dört yüz feet irtifaya kadar alçalmak zorunda kalmıştı. 

    Ertesi günkü Roma seferi tamamen yağmur altında yapıldı; hava şartları ekibe yardımcı olmuyordu. Roma’dan direkt olarak Selanik’e uçma planı ise beraberinde acilen çözülmesi gereken yeni bir problem getiriyordu: Sorun, Arnavutluk’un yüksek dağlarıydı. Bunun için yapılan yeni düzenlemeye göre en emniyetli rotanın Napoli ve Otranto üzerinden Adriyatik Denizi’ne çıkmak olduğuna karar verildi. 

    Bir sonraki gün kısa bir seyirle Napoli’ye ulaşıldı fakat İngilizleri burada yeni bir sorun bekliyordu. Böylesine büyük ve yeni nesil bir bombardıman uçağının İtalya hava meydanlarına uğramış olması basında yer almıştı ve bu İngilizler için başlı başına bir istihbarat açığı olacaktı. Tek teselli son varış noktasının deşifre edilmemiş olmasıydı. Sonunda 3 Haziran’da Otranto’ya varıldı. 

    İtalya’dan sonraki durak olan Selanik için kalkış yapıldıktan sonra Arnavutluk dağlarının haritalar-da gösterilenden daha yüksek olduğu ve yüklü uçağın bu bölgeyi katedemeyeceği anlaşıldığından Otranto’ya geri dönmek zorunda kalındı. Burada bazı yedek parçaların indirilerek gemiyle gönde-rilmesine karar verildi ve böylelikle uçağın ağırlığı azaltıldı. Sonunda sarp dağlar aşılarak 7 Haziran’da Selanik’e iniş yapılabildi. Ertesi gün, Haziran ayının ilk haftasının sonunda 3124 kuyruk numaralı O/100 uçağı Mondros’a ulaştı. O ana kadar uçulan 1955 mil, toplamda 31.5 uçuş saatinde katedilmişti. 

    Zahmetli rota İngiltere’den Mondros’a uçulacak rota Akdeniz kıyıları üzerinden Adriyatik denizi olarak çizilmişti. Katedilmesi planlanan 1955 millik uçuşta toplam sekiz iniş yapılacaktı. 

    Sona doğru 

    3 Temmuz öğleden sonra uçağa bombalar yüklendi. Her şey, herkes uçuş için hazırdı. Karanlık çökerken kalkış yapıldı; fakat öngörülemeyen sıcak güney rüzgarının içinde kalan iki adet Rolls-Royce Eagle motor aşırı ısınmıştı, soğutulmalarında sorun yaşanıyordu. Yüklü uçak ani olarak irtifa kaybetmiş ve Savory denize temas etmemek için birkaç bombasını bırakmak zorunda kalmıştı. Göreve devam edilemeyeceği anlaşılınca, kalan bombaları da Bolayır’a atan uçak mecburen geri döndü. 

    Aynı gece Türk savunmasını şüphelendirmemek adına birkaç B.E.2Cs ve Henry Farman uçağı aynı bölgeye gönderildi. İki gün sonra 5 Temmuz’da uçuş için elverişli bir günde Handley Page’e bir kez daha bombalar yüklendi; ekip motor çalıştırdı ve kalkış rulesine başlandı. Fakat tam o esnada yaşanan lastik patlamasıyla Savory kalkıştan vazgeçecek ve tarihî görev bir kez daha ertelenecekti. Patlayan lastiğin tamir edilmesinden sonra ertesi akşam üçüncü kez İstanbul için kalkış yapıldı ama daha yolun yarısında karşılaşılan olumsuz hava koşulları ekibin bir kez daha geri dönme kararı almasına sebep olmuştu. 

    İngiliz basınında bombardıman “Savory ve Dickinson’un İstanbul görevi İngiltere’de gazete ve dergilerin manşetlerine taşınırken, basın Edirne’nin de bombalandığından bahsediyordu” 

    Sonunda 9 Temmuz akşamı saat 20.47’de Limni’den sorunsuz teker kesen O/100, Çanakkale-Şarköy üzerinden uçarak mehtaplı bir gecede İstanbul semalarına ulaştı. Yeşilköy Hava Okulu üzerinden Zeytinburnu’na ulaşan Savory, buradan Üsküdar istikametine devam etti ve Maslak rotasını takiben geceyarısına beş dakika kala hedefine ulaştı. İstinye koyunda demirli olan Yavuz’un Savory tarafından farkedilmesi çok da zor olmayacaktı. 

    Şaşan hedefler ve nihai sorti 

    Uçuş ekibi, gelinen onca yoldan sonra yapılacak bir hatayla başarısızlığa uğramamak ve gözü ku-lağı burada olan komuta kademesini hayalkırıklığına uğratmamak için kısa bir keşif turu planladı. Bunun için gemiye paralel iki tur atıldı. Zaman gelmişti; son turdan sonra uçak yaklaşık sekiz yüz feet yükseklikten dört bomba bıraktı. Detaylı keşfe rağmen yapılan bu ilk saldırıda Yavuz isabet almamıştı. İngilizlerin varsayımına göre iki bomba yakınlardaki bir bahçeye düşerken diğer ikisi rıhtımda bulunan bir ya da iki denizaltıya isabet etmişti. 

    Atlantik’i de geçti Atlantik Okyanusu’nu uçarak geçen Arthur Brown John Alcock dönüşte ’Sir’ ünvanı ile ödüllendirildi. Alcock sadece birkaç ay sonra bir Vickers deniz uçağını Paris’e götürürken Normandiya yakınlarında düşerek 18 Aralık 1919’da hayatını kaybedecekti 

    Fakat aslında onların düşündüklerinin aksine bunlar denizaltı değil birbirlerine bordalanmış olan Numune-i Hamiyet ve Yadigar-i Millet torpido botlarıydı. İlk sortinin sonunda Numune-i Hamiyet küçük çaplı bir hasar almış olsa da Yadigar-i Millet torpidobotu yaklaşık 45 dakika sonra batacak ve toplam zayiat Numune-i Hamiyet torpidosunda 4 şehit, Yadigar-i Millet torpidosunda ise 25 şehit ve 9 yaralı olarak kayıtlara geçecekti. 

    İlk saldırının başarısızlığı Savory’i daha dikkatli bir şekilde yapacağı ikinci sortiye hazırlamıştı. 

    Bu kez bırakılan dört bombadan biri, ışıkları kapatılan Yavuz’a direkt bir vuruş yaptı. Uçuş ekibi gemi vurulduktan sonra Haliç’e paralel uçarak önce Alman kadrolarına karargah görevi yapan S.S General gemisine ardından da Harbiye Nezareti binasına 1300 feet’den ikişer bomba bıraktı. Nezaretin avlusundaki bir ahıra isabet eden bombanın burada bulunan iki hayvanı öldürdüğü ve başka zayiat olmadığı daha sonra öğrenilecekti. 

    HANDLEY PAGE TYPE O/100YAPI: Çift kanatlı, ahşap gövde, Cam vizör, ekip ve motorların koruması için zırhlı kaplama (ağırlık sebebiyle daha sonra çıkartılmıştır). EKİP: Dört ya da beş (pilot, rasıt ve iki ya da üç silahçı). MOTOR: İki adet Rolls Royce 260hp Eagle II, V-12 silindir su soğutmalı motor. BOYUTLAR: Kanat genişliği 30,5m, uzunluk 19,1m, yükseklik 6,1m. SEYIR SÜRATI: 6500 ft (1850m) irtifada 76mph (122kph) 
    MAX SEYİR İRTİFASI: 8500ft (2590m). SİLAH DONANIMI: Bir ya da iki 7.7mm Lewis makinalı tüfek. MAX BOMBA KAPASİTESİ: Bomba kompartımanında sekiz adet 250lb (93kg) ya da on altı adet 112lb (42kg) ve gövdenin dışında 626kg bomba taşıma kapasitesi.

    Bu arada Türk savunması da boş durmuyor, gecenin karanlığında İngiliz uçağına mermi yağdırıyordu. Saldırı yaklaşık 35 dakika sürmüş, görev sonunda Mondros’a iniş ise saat 03.40 civarında gerçekleşmişti. İniş sonrası yapılan kontrolde uçakta yirmi altı mermi girişi bulunmuş, ayrıca motorlardan birinin de aldığı hasardan dolayı görev yapamaz hale geldiği anlaşılmıştı. 

    Çelişen açıklamalar, çıkarılan dersler 

    Operasyondan sonra İngiltere Doğu Akdeniz Kuvvetleri’nin yayımladığı resmî tebliğde “Deniz uçaklarımız pazartesi gecesi İstanbul önlerinde bulunan Türk-Alman donanmasına başarı ile taarruz etmişlerdir. Özellikle harp gemileri ve denizaltılarla emniyeti sağlanan Yavuz zırhlısının yeri tespit edilerek 800 kademden bombardıman edilmiş ve atılan bombalardan isabet alan gemide yangın çıkmış, bu taarruzdan sonra uçaklar Türk Savaş Ofisi’ni bombardıman etmiş ve bu harekatta Türkler gafil avlanmış, uçaksavarlar bombalar atıldıktan sonra çalışmaya başlamış ve harekata katılan uçaklar kayıp vermeden üsse dönmüşlerdir” deniliyordu. 

    Saldırı sonrası yapılan resmi Türk açıklaması ise biraz farklıydı. Tebliğde “Saldırıda bir destroyerin batırıldığı ve bir nakliye gemisinin hasar gördüğü, ancak Yavuz’un vurulmadığı” bildiriliyordu. Resmî rapora göre bombalar, S. S. General’in yakınlarına düşmüş ve Harbiye Nezareti’ne yakın bir kitapçı tahrip edilmişti. Türk tarafı toplam zayiatın 29 ölü ve 5 yaralı olduğunu ifade ediliyordu. 

    Sonuçta operasyon Savory için başarılı sayılabilirdi: Yavuz batırılamasa da görev yerine getirilmiş ve görevden tek parça olarak kayıpsız geri dönülmüştü. 

    1917’deki bu son saldırıdan sonra Türk Başkomutanlığı, Muhaberatı Havaiye Komutanlığı adında yeni bir komutanlık kurma kararı aldı. Bu birim “Çeşitli yönlerden İstanbul’a doğru gelen düşman uçaklarını haber vermekle görevli bütün birlikler veya gözetleme postalarından gece ve gündüz alınan haberleri telgraf veya telefonla ve diğer muhabere araçlarıyla Başkomutanlığa, Yeşilköy Hava İstasyonu’na, hava savunma birliklerine, donanmaya, emniyet müdürlüğüne ve merkez komutanlığına bildirecek, şehir güvenlik görevlileri de ışıkların söndürülmesini sağlayacak”tı. 

    Son uçuşunu da İstanbul’a yaptı 

    11 Temmuz 1917 İstanbul’a yapılan hava saldırısı İngiliz gazetelerinin manşetlerinde yer almıştı. 

    İstanbul’un bombalanması görevinden sonra yedek parça eksikliğinden dolayı O/100 uçağı Limni adasında kalmaya devam etti. Burada kaldığı sürede ekip değiştirerek denizaltı keşif görevlerinde, 4 ve 7 Ağustos’da Bandırma’ya, 1 Eylül’de de Edirne’ye yapılan hava saldırılarında kullanıldı. 

    Limni’den sonra Thasos’da bulunan yorgun Handley Page, son uçuşunu gene İstanbul’a yapacaktı. 30 Eylül 1917 günü Haydarpaşa tren istasyonunun bombalanması görevine katılan uçak, yağlama borularından birinin kırılması üzerine motor kaybı yaşamış ve bombalarını bıraktıktan sonra Suvla Körfezi’nin beş mil kuzeyinde denize acil iniş yapmak zorunda kalmıştı. Yaklaşık iki saat su üzerinde kalan uçağa yardım gelmeyince, mürettebat teğmenler Wise, H. R. Aird ve John W. Alcock kıyıya yüzmeye karar vermiş, ardından da Türk birliklerince esir alınarak İstanbul’a getirilmişti. 

    Mütareke sonrası biten esaretin ardından İngiltere’ye dönen ve Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden emekli olan Teğmen John Alcock, iki yıldan daha kısa bir süre sonra Arthur Whitten Brown ile beraber 14 Haziran 1919 tarihinde bir Vickers Vimy uçağı ile Atlantik Okyanusu’nu 16 saat 12 dakikada geçerek ismini havacılık tarihine yazdıracaktı. 

    İlk defa kıtalararası bombardıman görevine katılarak tarihe ismini yazdıran ve muhtemelen hâlâ Çanakkale Suvla Körfezi açıklarında bir yerde bulunmayı bekleyen 3124 kuyruk numaralı bombardıman uçağı ise havacılık meraklıları ve tarihseverler için ilgi kaynağı olmaya devam ediyor. 

  • Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı

    Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı

    5 Ağustos 1914’te Almanya Osmanlı Devleti’nden savaşa katılmasını talep etti. 9 Ağustos 1914’te Sadrazam Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında toplanan sadece altı bakan, Almanları oyalayacak bir karar metni oluşturdu. Ama bu kararların arkasında durul(a)mayacaktı. 

    Avusturya ile Sırbistan arasındaki gerginliğin 28 Temmuz 1914’te işi silaha bırakması üzerine Avrupa’da iki kutba ayrılmış devletler arasında genel bir savaşın ayak sesleri de işitilmeye başlamıştı. 1 Ağustos’ta Almanya ve Rusya, 3 Ağustos’ta Fransa, 5 Ağustos’ta İngiltere savaşa girdiler.

    Bu hengamede Osmanlı Devleti aradığı müttefiki bulmuş, Almanya ile Temmuz’un son günlerinden itibaren üzerinde çalışılan bir ittifak metnini 2 Ağustos’ta imzalamıştı. Antlaşma gizli idi ve Sadrazam Said Halim Paşa’dan başka kabinedeki bakanlardan yalnızca Enver ve Talat’ın haberi vardı. 2 Ağustos 1914’te seferberlik ilân edilip Meclis tatil edildiğinden, devlete ait bütün kararlar “Meclis-i Vükelâ” yani Bakanlar Kurulunca alınmaktaydı. Ancak bu kararlar da zaman zaman kendilerine güvenilen “muteber” ve “mutemet” bakanlarla alınmış, diğerleri haberdar edilmemişti.

    5 Ağustos’tan itibaren Avrupa’da savaş iyice sertleşince, Almanya Osmanlı Devleti’nden aralarındaki antlaşma hükümlerine uymasını ve savaşa katılmasını talep etmeye başladı. Ancak daha seferberlik tamamlanmamıştı, devlet harbe hazır değildi ve daha önemlisi savaşa girip girmemek konusunda kabinenin mutemet üyeleri arasında bile uyuşma yoktu. Talat ve Enver dışındakiler savaşa atılmakta acele edilmemesi taraftarı idiler.

    İşte bu konuları görüşmek ve bir yol haritası çıkarmak üzere Sadrazam Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında, 9 Ağustos 1914 günü bir Bakanlar Kurulu toplantısı yapıldı. Tabii bu toplantıda bakanların hepsi yoktu.

    Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı

    Toplantı sonucu alınan kararlar Said Halim Paşa’nın kendi isim ve armasını taşıyan antetli bir kağıda not edildi. Yusuf Hikmet Bayur bu kararların Talat Paşa’nın el yazısı ile yazılmış olduğunu belirtir.

    Bakanlar Kurulu (11 üyeden sadece 6’sıyla) o kritik günlerde durumu görüşmüş ve bir yol haritası çizmişti. Toplantıda alınan kararlar, içinde bulunulan duruma ve şartlara uygun, gayet isabetliydi. Öncelikle savaşın gidişatı netlik kazanıncaya kadar beklenerek aceleci davranılmaması ve bunun Almanlara hissettirilmemesi öngörülmüştü.

    Alınan kararların en önemlisi üçüncü maddedeydi. Osmanlı hükümeti Balkanlar’da tarafsız durumdaki Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan’la imzalanacak üçlü ya da dörtlü bir antlaşma ile batı sınırlarını güven altına almak istiyordu. Ayrıca, bu güvenlik çemberi oluşturulmadan savaşa girmeye yönelik adım atmaktan kaçınılmasının vurgulanması da akıllıca bir siyasetti.

    Maalesef bu yol haritasının hükümlerine riayet edilmedi. 1914 Ekim ayında, bu kararların aksine hareket edilmeye başlandı. Savaşa girmeye hevesli Enver ve Talat, Cemal Paşa’yı da saflarına katarak sadrazam ve diğer kabine üyelerinin haberi olmadan kararlar almaya başladılar.

    Ekim ayında savaş taraftarı bakanlar, 9 Ağustos’ta alınan kararların altına attıkları imzanın arkasında durmamış, yukarıdaki kararların birinci maddesindeki “bekle-gör” politikasını terketmiş, üçüncü maddede belirtilen, “şartlar oluşmadan savaşa yönelik harekette bulunulmayacak” kararına da uymamıştır. Balkan ülkeleri ile bir antlaşma yapılmadan ve özellikle de Almanya’nın Marne’da mağlup oluşu ve savaşın uzayacağının kesinleştiği bir dönemde Osmanlı Devleti hesapsızca son savaşına girdi.

    Bekleyelim, görelim Almanlara hissettirmeyelim

    9 Ağustos 1914 ‘te Bakanlar Kurulunca alınan kararlardır.

    Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı
    Talat Paşa’nın elyazısıyla
    Bakanlar Kurulu’nun altı üyesinin imzasını taşıyan karar metni, Said Halim Paşa’nın kendi isim (Mehmed Said) ve armasını taşıyan antetli bir kağıda not edildi. Talat Paşa metni kendi elyazısıyla kağıda geçirdi.

    1- Şimdilik takip edilecek hareket tarzı, savaş durumu açıklık kazanıncaya değin vakit kazanmaktan ibaret olacaktır. Olayları aceleye getirmekten kaçınılacaktır ve bu durum Almanlara hissettirilmeyecektir.

    2- (Alman Büyükelçisi) Baron Wangenheim’ın askerlikle ilgili işlere, General Liman’ın (von Sanders) siyasi muamele ve işlere müdahale etmeyecekleri kendilerine bildirilecektir.

    3- Bir taraftan Romanya ve Bulgaristan’la diğer taraftan da Yunanistan’la müzakere kapıları aralanacaktır ve bu müzakerelerden kesin bir sonuç alınmadan (savaşa girmeye yönelik) fiili harekete geçilmeyecektir.

    4- Rusya ve Fransa sefirleriyle görüşülecektir.

    5- Askerin ve ahalinin ihtiyaçlarının sağlanması için Harbiye, Dahiliye ve Maliye bakanlarından oluşan bir komisyon kurulacaktır.

    (Toplantıya katılan Bakanlar Kurulu üyelerinin imzaları)

    Günümüz Türkçesine göre sadeleştirilmiştir.

    1.Dünya Savaşı’na Doğru dosyasının diğer yazıları için:
    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı