Etiket: cem uzan

  • Abdullah Gül: Bu ülkenin cumhuriyeti ve Meclis’i var!

    Abdullah Gül: Bu ülkenin cumhuriyeti ve Meclis’i var!

    1 MART TEZKERESİ / 2003

    TÜRKİYE ABD’YE YOL VERMEDİ

    Yakın siyasi tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri,
    1 Mart 2003 tarihinde yaşandı. TBMM, Amerikan askerlerinin
    Irak’a müdahale için Türkiye topraklarından geçmelerine izin
    vermedi. Dönemin başbakanı Abdullah Gül, bu kritik süreçte hem
    ülke içinde siyasetçilerle hem de uluslararası ölçekte yürütülen
    temasları ilk defa ayrıntılarıyla anlattı. 1 Mart Tezkeresi,
    TBMM’de çoğunluk olan AkParti milletvekillerinden bir kısmının
    da “hayır” demesiyle, sadece 3 oy farkla reddedilmişti. Türkiye’de
    bu Tezkere’nin geçmesi için uğraşanlar “masada yerimiz
    olmaz” demiş ve her kanaldan baskı yaparak Meclis’in iradesini
    etkilemek istemişlerdi. Abdullah Gül, sürecin sadece siyasi değil;
    insani, ahlaki-vicdani ve tarihî boyutlarını da dile getiriyor.

    Irak meselesi, biz hükümet olduğumuzda önümüzde bulduğumuz en önemli dosyalardan biriydi. Kıbrıs, AB, ekonomik meseleler de bunun­la birlikteydi. Irak’a müdahale süreci bizden önce başlamıştı. ABD’nin bir “neocon” projesiydi; uluslararası bir meşruiyeti yok­tu. Başka meselelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar neticesinde değil; ABD önderliğinde, İngilizler’le bir koalisyon sonucu ortaya çıkmıştı.

    kapak_dosyasi_4
    Savaş karşıtı cephede AkParti seçmeninin de bir bölümü yer alıyordu.

    O dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bu­nun uluslararası meşruiyeti bu­lunmadığına işaret eden ve mu­halif bir tavrı vardı; başbakan olarak da bunu bana da iletmiş­ti. Tabii başlangıçta dosyalara çok hakim değildik; öncelikle bu meselenin tüm uluslararası veçhelerini ve muhtemel etki­lerini ayrıntılarıyla bilmeliydik. Dışişleri’nin brifingleri ve diğer temaslarla bunları netleştirme­miz gerekiyordu.

    Bizim için zorluk şuradaydı: Hukuki olarak uluslararası meşruiyeti bulunmayan bir çerçevede, 50 binin üzerinde Amerikan askeri Türkiye’ye gelecek; Türkiye’nin değişik ha­valimanlarından -Trabzon’dan tutun da Sabiha Gökçen’e kadar- giriş yapacak ve Türkiye içinden bir komşu ülkeyi işgal edecekti. Bu durum cumhuriyet tarihinde de bir ilkti ve büyük bir meseleydi. Kimi arkadaşlar, kimi çevreler, kimi gazeteciler “Amerika’yı reddetmek masada yeri kaybetmek demek” diye açık açık belirttiler, yazdılar. Ben ve bazı arkadaşlarımız böy­le düşünmüyorduk. Büyük bir sorumluluk, tarihî bir sorum­luluk sözkonusuydu. Bunu bir başbakan olarak üstlenmenin ağırlığını her saniye üzerimde hissettim.

    Tabii böyle bir olaya girerse­niz, bu kadar Amerikan postalı ilk defa Türk topraklarına ayak basacak. Bir kısmı burada, bir kısmı orada… Bunların lojis­tikleri, ilişkileri… Nihayetinde savaş bitecek, Irak yakıla­cak-yıkılacak ama ondan sonra bunlar ne zaman gidecekler? Ne zaman tamamen çekilecek­ler? Yakın tarihte birçok örnek vardı: Güney Kore’den tutun da Afganistan’a kadar. Bunlar çok büyük sorulardı. Tabii Irak’ta bir diktatör vardı hiçbir zaman sempati duymadığımız. Kendi halkına zulmeden bir Sad­dam… Türkmenler’e, Kürtler’e, kendisine karşı gelen Araplar’a, herkese… Amansız, acımasız bir diktatör. Aslında bu işgal fır­satını tabii o veriyordu. Ancak diğer bir gerçek de şuydu: Orta­doğu’da Filistin meselesi çözül­memiş, orada sağlam bir barış sağlanmamıştı. Ortadoğu’nun hem maddi kaynak, hem de in­san kaynağı bakımından -nüfus ve para, petrol- en güçlü devleti Irak’tı. Suudi Arabistan’ın pa­rası vardı, insanı yoktu. Mısır’ın insanı vardı, parası yoktu. ABD geleneksel olarak İsrail’in gü­venliğini önplanda tutuyordu.. Neocon’lar ve onların bir nevi güdümüne girmiş Başkan Bush da bu projenin kilit insanlarıy­dı. Yani, İsrail’in güvenliğini tehdit eden en güçlü ülkenin belini kırmak istiyorlardı.

    Bu koşullarda, şüphesiz öncelikle askerî yapımızın gö­rüşleri ve hareketi çok önem­liydi. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök bize karşı çok dürüst davranıyordu. Kendisiyle konuştuğumda, hem bardağın dolu tarafını hem de boş tarafını anlatıyor ve ihti­malleri aktarıyordu.

    Bizim için bir başka tedir­ginlik konusu da şuydu: Yeni hükümet olmuştuk. Reformcu bir hükümet anlayışımız vardı. Türkiye’de uzun bir dönem­den sonra tek başına iktidar olan bir hükümettik. Bu tek başına iktidar gücünü, Tür­kiye’nin demokratik ve eko­nomik kalkınmasına seferber etmek istiyorduk. Dolayısıyla bunları devreye sokacağız ve AB hedefi doğrultusunda da süratli bir şekilde yürüyece­ğiz. İlk hedeflerimizden biri AB müzakere süreci ve Türki­ye’nin “Kopenhag Kriterleri”ni yakalayıp buna dahil olmasıydı. Tüm bunları düşündüğümüz­de, böyle bir ajandası olan bir hükümetin “savaşa yol verme­si” çok çelişkili bir durumdu doğrusu. Savaşa girerseniz, kaçınılmaz olarak güvenlik politikaları uygulayacaksınız. Halbuki biz o dönem Güney­doğu Anadolu’da 30 senedir uygulanan “olağanüstü hâl”leri kaldırmışız; normal döne­me geçmişiz; Devlet Güvenlik Mahkemeleri sona ermiş… Eğer savaşa angaje olursak, bu kadar yabancı asker gelince ister istemez bunların arkasına kendi topraklarımızda da kendi askerlerimizi koyacağız.

    kapak_dosyasi_5
    2003 Mart’ının ortalarında Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan’a devreden Abdullah Gül, 1 Mart tezkeresiyle ilgili ayrıntıları #tarih dergisi Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü’ye anlattı.

    Ayrıca Türkiye’deki “Kürt me­selesi” zaten hallolmamış büyük bir mesele. Girilen bölge Kürt bölgesi olacak ve Amerikalılar’ı o coğrafyaya biz sokacağız. Tabii kimi çevreler gayet hayalci bir şekilde “Musul, Kerkük petrol­lerinde söz sahibi olmak” gibi cümleler sarfediyorlardı ama; benim endişem hatta korkum, bırakın petrolü, suya gidip susuz gelme durumu, hatta Kürtler’le çok daha içinden çıkılmaz prob­lemlerin ortaya çıkmasıydı.

    Sonuçta başbakan olarak sadece benim değil, partide önemli bir grup arkadaşın da ciddi şüpheleri vardı. Hem Bakanlar Kurulu’nda hem milletvekilleri içinde, durumu tüm boyutlarıyla değerlendiren insanlar bulunuyordu. Tabii bunun yanısıra bazı arkadaş­lar da yine iyi niyetli olarak Türkiye’nin geleceği için daha “pratik” hareket etmek gerek­tiğini düşünüyor; derin analiz­lere girmeden “aman masada olalım” diyorlardı.

    İşte bu şartlar altında süreç işlerken Davos Toplantısı oldu. Orada en üst Amerikan yetkilisi olarak Dışişleri Bakanı Colin Powell’la da buluştuk; özel bir görüşme yaptık. Powell çok prestijli bir insandı şüphesiz; 1. Körfez Savaşı’nın galibi komu­tan, hükümetin en kuvvetli ismi, kendi karizması yüksek biri… Yaptığımız özel görüşme­de, onun aslında bu savaşa çok gönüllü olmadığını gördüm, hissettim. Aslında kendisi de bunu hissettirdi. Yanımda Büyükelçi Gürcan Türkoğlu vardı. Bir taraftan Amerikan askerlerinin Türkiye’ye girme­si, çıkartma yapılacak iskele­ler, İskenderun Körfezi’ndeki düzenlemelerden bahsederken; diğer taraftan “çok da acele et­meyin” diyordu. Kendisine “Ben bunu şüphesiz meclise götü­receğim ve meclis karar verir” dediğimde “yani o zaman karar Türkiye’nindir” diyecek kadar dürüst bir yaklaşımı vardı. Tabii sonraki süreçte kendisine “Irak’ın nükleer çalışmaları var” efsanesinin nasıl daya­tıldığını, nasıl aldatıldığını ve bunu ömür boyu bir leke olarak taşıdığını, yazdığı kitapta ifade edecekti.

    kapak_dosyasi_6
    1 Mart tezkeresi döneminde Erdoğan parti başkanıydı ama henüz parlamentoya girememişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise Hilmi Özkök’tü.

    Meclisteki genel kuruldan 1 gün önce bir grup toplantısı yaptık. Grup toplantısında Ge­nel Başkan Tayyip Bey de bir ko­nuşma yaptı. Ben de başbakan olarak herkesi bilgilendirdim. O zaman Dışişleri’nin hazırladığı artıları, eksileri sözlü ve yazılı olarak ilettim. Hatta bu süreç içerisinde bütün siyasi parti­lerin genel başkanlarını davet ettim. Rahmetli Ecevit de vardı; Rahmetli Mesut Bey, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu… Hatta Cem Uzan bile vardı; o seçimde çok oy almıştı. Hepsinin fikirlerini dinledim.

    Şu bir gerçekti ki, Türk ka­muoyu ciddi bir şekilde bu sa­vaşa karşıydı. Hatta Türkiye’ye gelip halkla röportajlar yapan televizyonlar -BBC gibi- benim­le de mülakat yapıyorlardı. Bana “halkınız karşı, siz nasıl geçire­ceksiniz” sorularını yönelttiler. Ben de onlara şunu söylüyor­dum; “I’m not Emir or King, I’m the elected Prime Minister” (Ne emirim, ne kralım, ben seçil­miş bir başbakanım). Yani, ben meclise getireceğim, meclis ne derse o olacak. Hatta birkaç kere danışmanlarım uyardı; “emir-kral demeyin alınırlar” diye; ama doğrusu buydu.

    O günlerde bir de İzmir seyahatim olmuştu. Rahmetli anneannemin, büyükbabamın kabrini de ziyaret etmiştim sessizce, sabahın erken saa­tinde. Çıkarken, kabristanda insanlarla karşılaştım. Kadın­lar koşarak yanıma geldi. Bana söyledikleri şuydu: “Aman bizi savaşa sokma.” Bu hiç aklım­dan çıkmaz. Savaşın ne demek olduğunu biliyoruz. Savaş ölüm demek, ayrımsız. Hele bugü­nün savaşları, büyük yıkım demek. Çoluk, çocuk, herkes yani… Ve bu uluslararası meş­ruiyeti de olmayan bir savaş olacağı için çok daha farklı olacaktı. Dolayısıyla bu duygu­lar içinde meclise gittim.

    Siyasi hayatımda sorumluluk duygusunu çok önemserim. Bazı kişiler risk almaya açıktır. Ben bunu yapamam. Bu mese­le, diyelim kendi yaptığınız bir ticaret, bir ekonomik faali­yet değil. Neticesi sadece sizi ilgilendiren bir konu değil ki risk alalım. Milletin meselesi bu. Çok iyi hesaplanması, analiz edilmesi ve tartılması gerekir; tabii sonuçta ne olursa olsun o karara uyulması gerekir.

    Konuyu meclise getirdiği­mizde milletvekillerini detaylı bilgilendirdim. Son konuş­mamızda da şunu söyledim: “Ben birçok başbakanın bu tip konularda yaptığı gibi hepi­nizin, grubumun oyunu alıp, sizin adınıza mecliste kullan­mayacağım. Yani ‘şu yönde oy kullanın’ gibi bir talimatım olmayacak. Sizi yeterince bilgilendirdik. Neticede altında benim imzam olacağı için du­rumum farklı. Ancak sizler de farklısınız. Örneğin Amerikan Kongresi neyse bizim Meclis’i­miz de öyledir” dedim.

    kapak_dosyasi_7
    AkParti hükümetlerinin ilk başbakanı Abdullah Gül, 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce de Türk halkının büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu değerlendirmişti.

    1 Mart 2023’te Meclis’te ya­pılan oylamada, bildiğiniz gibi 264 kabul, 250 red, 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasa’nın 96.maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Yani 3 oyla da olsa tezkere reddedildi.

    Benim değerlendirmem şudur: Büyük sorumluluk duy­gusu içinde hareket etmemizin neticesinde, Türkiye için çok hayırlı oldu. Ahlaki kaygılar gü­den insanların-vekillerin ödüllendirilmesi diyebili­rim. Kendi topraklarımız­dan savaşa yol verseydik, Irak’ın altüst oluşuna da katılmış olacaktık. Ne olursa olsun bütün Arap dünyası, bütün İslâm dünyası, hatta Avrupa için; işbirlikçi olarak, Amerikalılar’ın güdü­münde bir ülke olarak hafızalarda ve arşivlerde yer alacaktık.

    kapak_dosyasi_8
    Dönemin en önemli gazetesi Hürriyet manşetinde Meclis’in tarihî kararını böyle duyurmuştu.

    Türkiye tezkereyi reddedince, ülkemizin dünyada en itibarlı seviye­ye çıktığı bir döneme girdik. Arap sokaklarında da, Avrupa sokaklarında da, Türk dünya­sında da bunun etkisini gördük. Birçok devlet başkanı beni arayıp “çok saygıdeğer bir ülke olduğunuzu gösterdiniz” dedi. En çok etkilenenlerden biri Putin, bir diğeri de Chirac’dı. Chirac o tarihe kadar Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir ülke olarak değerlendiriyordu; AB konularında bunun etkilerini hissettiriyor hatta açıkça ifade ediyordu; kendisiyle tatsız görüşmelerimiz de olmuştu. Ancak bu hadiseden sonra her AB toplantısında -ki o zaman sıklıkla liderleri de davet eder­lerdi ve ben de birkaç zirveye katıldım- her seferinde yanıma oturdu ve özel görüşmek istedi. Birçok başka liderin de yaklaşı­mı değişmişti.

    ABD’yle ilişkilerimizde ise tabii bir soğukluk meydana geldi ama, Amerikalılar çok şoke olmadılar aslında; daha ziyade Türkiye’deki Ameri­kancılar şoke oldu! Tezkere geçsin diye çok uğraşanlar ve Amerikalılar’la yakınlığıy­la ünlenenler… ABD’nin “çok büyük intikam alacağını” falan yazan-çizenler… Ancak dediğim gibi, ABD’deki birçok sağdu­yulu siyasetçi Türkiye’nin bu kararına saygı gösterdi. Hatta daha sonra ben Dışişleri Bakanı olarak gittiğimde, o dönem tezkerenin geçmesi için büyük baskı yapan hem Cheney hem Rumsfeld benimle görüşmek istedi. Hepsine de dürüst bir şekilde bütün bunları anlattım. Onlar da Türk halkının büyük çoğunluğunun tezkereye karşı olduğunu bildiklerini ifade etti. Zaten ABD’deki Demokratlar da karşıydı; Başkan Obama bile “hayır” oyu kullanmıştı kendi meclislerinde.

    Powell
    Irak savaşının arkasındaki iki önemli isim ABD Başkanı Bush ve Dışişleri Bakanı Powell’dı. Powell, Türkiye’ye beklenenden daha yumuşak bir tepki verecekti.

    Türkiye’nin kararı, ideolojik, körü körüne bir reddediş de­ğildi. Altında ciddi analizlerin, ciddi ahlaki sorumlulukların hissedildiği bir duyguyla ve kararla Meclis bunu reddetti. Meclisin reddetmesi Türki­ye’nin itibarını çok yükseltti, ülkenin önünü çok açtı. 2007- 2010’lara kadarki itibar artı­şının en büyük nedeni budur. Avrupa’yla en iyi dönemimizi yaşadık. Kimilerinin dediği gibi Amerikalılar’la ilişkileri­miz yıkılmadı. Daha o zaman, bana “ABD’yle ilişkiler koptu” diye feryat edenlere de şunu söylerdim: “Hayır, şimdi ABD’y­le daha sağlıklı ilişkiler var. Önceden sadece askerî ilişkiler ve onların güdümünde görü­nen bir ülkeyken şimdi daha sağlıklı ve saygın bir ülkeyiz.” Nitekim böyle de oldu. Kimi kötü niyetliler, gizli anlaşma­lar, “Büyük Ortadoğu Projesi”, “PKK’ya destek” diyerek bu süreci baltalamak istedi ama; bildiğiniz gibi önyargılı ol­dukları için bugün bile devam ediyorlar bunlara.

    kapak_dosyasi_10
    O dönem muhafazakar kesimin önemli gazetesi Yeni Şafak da tezkerenin reddedilmesinden memnundu.

    Benim değer verdiğim, hatta arkadaşlığım da olan bazı yazarlar; müthiş bir Amerikan taraftarlığıyla, ABD’yle bera­ber hareket edilmesi gerek­tiği noktasında o kadar ileri gittiler ki, suçlamaya varan yazılar yazdılar. Wolfowitz’le telefon görüşmeleri dahi yapıp Türkiye’de bir etki oluştur­maya çalıştılar. Diğer taraftan bizim içimizdeki siyasetçiler ve milletvekilleri arasında, eğitimlerini Batı’da almış, hatta “Batıcı” bilinen birçok arkadaş da tezkereye karşı çıktı; çünkü o ahlaki sorumluluğu hissetti. Ancak bunun yanında kendisi­ni daha “geleneksel” ve “yerli” sayan birçok arkadaş ise daha “pratik” hareket etmek istedi; tezkerenin geçmesi için çaba sarfetti.

    ABD malum büyük bir güç, büyük bir devlet; ekonomik, teknolojik, bilim-kültür-sa­nat olarak lider ülke dünyada. Türkiye şüphesiz bunu yok sayamaz. Türkiye-ABD ilişki­lerinin güçlü olması bizim için şüphesiz önemlidir; ama bunun sağlıklı bir şekilde olması, Tür­kiye’nin kendi çıkarlarını önde tutması daha da önemlidir.

    CHP, TEZKEREYE TAM KADRO KARŞI DURMUŞTU

    Onur Öymen: Meclis kararı doğru ve tarihî bir karardı…

    Dönemin CHP milletvekili Türk diplomat ve siyasetçi Onur Öymen, “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum. Aksi takdirde siyasi bedeli çok ağır olacaktı” diyor.

    kapak_dosyasi_kutu

    Aslında 1 Mart Tezkeresi’nden önceki dönemde de ABD’nin Irak’a müda­hale için Türkiye topraklarını kullanma projesi vardı. Savunma Bakanı Yardım­cısı Wolfowitz Türkiye’ye geldi ve Ecevit’i iknaya çalıştı; ama Başbakan Ecevit buna sıcak bakmadı.

    1 Mart Tezkeresi öncesinde ise Amerikalılar’la çeşitli düzeylerde bir dizi uluslararası temas gerçekleşti. Biz de özellikle BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Türkiye’nin bir müdahaleye izin vermesinin yasal imkansızlığını dile getirdik. Özellikle müzakereleri yürüten Deniz Bölükbaşı, 1 Mart Vakası adlı kita­bında bunları dile getirmiştir. Gazeteci Fikret Bila da Ankara’da Irak Savaşları kitabında bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattı, belgeledi. Sayın Şükrü Elekdağ da bu konunun takipçisi oldu.

    Böyle bir ortamda 1 Mart tezke­resi Meclis’te görüşüldü. Deniz Baykal, Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı bir tezkereyi kabul etmesinin doğru olmayacağını, Irak’la ilişkilerimizi uzun vadede olumsuz etkileneceğini söyledi. CHP milletvekillerinden hiçbiri çekimser kalmadı ve “hayır” dedi. Sonuçta, Mec­lis’teki oylamada iktidar partisinden de -yanılmıyorsam 99 kişi- ya ret oyu verdi ya da çekimser oy kullandı. Neticede içtüzüğe göre gerekli oy çıkmadı ve tezkere reddedildi.

    Benim bildiğim kadarıyla, ABD’nin herhangi bir ülkeye asker göndermesi­nin; oradan başka bir ülkeye müdahale etmesi için herhangi bir hükümetin onayını almasının; meclis çoğunluğuna sahip olmasına rağmen o hükümetin milletvekillerinin bir bölümünün karşı çıkması sonucunda bunun reddedil­mesinin başka örneği, bırakın Türkiye’yi dünyada yok.

    Tabii Amerikalılar büyük tepki gösterdi buna, çok şaşırdılar. “İktidarın nasılsa çoğunluğu var, bu meclisten geçer” havasındalardı. Reddedilince çok rahatsız oldular. Wolfowitz, Mehmet Ali Birand’la yaptığı bir mülakatta Türk as­kerlerini eleştiren laflar söyledi. “Askerler bu olayda meclise liderlik yapamadılar” dedi. Bir taraftan yıllardır “askerler si­yasete karışmasın” diyorlar, burada ise “asker siyasete niye karışmadı” diyorlar!

    Bence bu karar, TBMM’nin aldığı en önemli, en doğru, en isabetli kararlardan biridir. “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum” dedim ben hep. Aksi takdirde ne olurdu? Ame­rikalı askerlerin bir bölümü Kuzey Irak’a geçecekti, bir bölümü de -aşağı yukarı 25 bin asker- Türkiye’de kalacaktı. Ne kadar süre kalacaktı? Belirsiz. 2. Dünya Savaşı’nda ABD’nın Japonya’ya gön­derdiği askerlerden 40 bini hâlâ orada. Güney Kore’ye gönderdiklerinden 26 bini orada. Almanya’ya gönderdiklerinin büyük kısmı hâlâ orada. Yani büyük bir ihtimalle Türkiye’nin en hassas bölgesi olan Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda Amerikan askeri uzun yıllar kalmaya devam edecekti. Bu Türkiye’nin hem egemenlik haklarını, hem bölge politika­larını çok kötü bir şekilde etkileyecekti. ABD bu karardan rahatsız oldu ama aksi durumda bunun Türkiye’ye siyasi bedeli çok ağır olacaktı.

  • Millî Görüş geliyor dengeleri değiştiriyor

    Millî Görüş geliyor dengeleri değiştiriyor

    90’lı yılların seçimlerine merkez Sol ve Sağ partilerdeki bölünmüşlük damgasını vurmuş, Türkiye 8 yıl aradan sonra bir defa daha koalisyon hükümetleri dönemine girmişti. Ortaya çıkan durumu en iyi değerlendiren ise kurulduğu günden itibaren oyunu artıran, Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi oldu.

    Mesut Yılmaz’ın 15 Haziran 1991’de ANAP Genel Başkanı olup başbakanlığı Akbulut’tan devralmasından sonra, partilerin ortak kararıyla 1992’nin Kasım ayında yapılması gereken seçimlerin 20 Ekim 1991’de yapılmasına karar verilmişti.

    Süre kısıtlı olmakla birlikte o zamana kadarki en cafcaflı ve masraflı seçim kampanyaları 1991’de yapıldı. Ünlü sanatçılar liderlerin mitinglerinden önce konser veriyor, partiler sanatçı menajerlerinin kapısını aşındırıyordu. En iddialı kampanya, ünlü Fransız siyasal reklamcı Jacques Seguela ile anlaşan ANAP’ındı. Seguela, tüm seçim stratejisini belirlediği ANAP için Mesut Yılmaz’ı ön plana çıkardığı lider odaklı bir kampanya hazırladı.

    Millî Görüş
    Necmettin Erbakan liderliğindeki RP’nin birincilikte tamamladığı 1995 seçim sonuçlarını kutlayan partililer.

    1991 seçimlerinden önceki en büyük yeniliklerden biri, ilk özel televizyon kanalı Star 1’in yayında olmasıydı. Muhalefet partileri reklamlarını iktidar yanlısı davranan TRT yerine Star Tv’ye vermeyi tercih ediyordu. Ancak bir süre sonra kanal yönetimi muhalefet partilerinin bazı reklamlarını engellemeye başladı ve “Cumhurbaşkanı Özal’a ya da ailesine sataşan” reklamların yayımlanmayacağını duyurdu. Bunda pek şaşılacak bir şey yoktu; zira Star Tv’nin iki ortağından biri Cem Uzan, diğeri Cumhurbaşkanı Özal’ın oğlu Ahmet Özal’dı. Şaşırtıcı olan, kanalın göz göre göre izinsiz ve korsan yayın yapıyor olmasıydı. Üstelik Star 1 hem devletin kablolu yayın şebekesinden hem de uydu yayını aracılığıyla evlere ulaşıyordu. Uydu yayını için kullanılan link hatları da devlet kurumu PTT’ye aitti.

    Bir süre sonra tartışmalar siyasi reklamlarla ilgili olmaktan çıktı; çünkü kanal başta SHP olmak üzere muhalefet partilerine karşı bir odağa dönüşmüştü. İktidar sözcüleri Türkiye’de özel televizyonları düzenleyen bir yasa olmadığı için Star Tv’ye müdahale edilemediği söylüyordu ama, asıl sebep kanalın ortaklarından birinin Özal’ın oğlu olmasıydı. Yüksek Seçim Kurulu SHP’nin itirazı üzerine seçim yasaklarını ihlal eden Star Tv’nin PTT link hatlarını, personel ve araç gerecini kullanmasını engelledi. Ancak bu kararın bir etkisi olmadı; çünkü Star 1 çoktan kendi vericilerini kurmuş, PTT’nin desteği olmadan izleyicilere ulaşabilir duruma gelmişti. Kanalın ANAP iktidarına desteğini alenileştirdiği son 3 haftada muhalefetin reklamları tamamen engellenirken, Mesut Yılmaz her gün defalarca ekranlarda boy gösterip “daha yapacak çok iş var” diyecekti.

    Millî Görüş
    1991 seçimlerinde partilerin bulabildikleri her yere astığı milyonlarca plastik afiş ve flama görüntü kirliliğine sebep oldu.

    Yüzde 10 barajı kaldırılmadığı için barajı aşma endişesi taşıyan partilerin ittifak arayışları da Ankara kulislerini hareketlendirmişti. RP, MÇP ve Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) ittifak yapıp seçimlere RP şemsiyesi altında girmeye karar verirken, Halkın Emek Partisi (HEP) adayları da SHP listesinden katılacaktı.

    Yüzde 27 oy oranıyla 178 milletvekili çıkaran DYP’nin birinci sırada tamamladığı 1991 seçimlerinde ANAP yüzde 24 ile 115, SHP yüzde 20.8’le 88 milletvekilliği kazandı. Basının “kutsal ittifak” adını taktığı milliyetçi-İslâmcı ittifak RP çatısı altında yüzde 16.9 oy oranıyla 62, barajı güçlükle aşan DSP yüzde 10.8’le 7 sandalye kazanıyordu.

    Millî Görüş
    Havacılıkta “her şey yolunda” anlamında kullanılan bu işaret, Erbakan’ın lideri olduğu Millî Görüş hareketinin de simgesiydi. (Fotoğraf: Ecvet Atik)

    Seçimlerin asıl kaybedeni, 1987 seçimlerinin 12 puan gerisini düşen ANAP’tı. O zamana kadarki en pahalı seçim kampanyasına ve müthiş medya desteğine rağmen seçmenler ANAP’ı cezalandırmıştı.

    Meclis aritmetiği koalisyonu zorunlu kılıyordu. Merkez Sağ’ın liderliği koltuğuna bir dafa daha oturan Süleyman Demirel hükümeti kurmakla görevlendirildi ve DYP-SHP koalisyonu kuruldu. Ancak ekonomik istikrar ve demokratikleşme vaadiyle yola çıkan koalisyon, beklentileri karşılamadı; iki parti seçmenini de memnun edemedi.

    Sonraki seçimlere kadar geçen sürede, belirleyici siyasi gelişmeler yaşandı. SHP listesinden seçilen 18 HEP’li milletvekili 1992 ilkbaharında SHP’den ayrıldı. Yaz aylarında Muhsin Yazıcıoğlu liderliğindeki grup MÇP’den istifa ederek Büyük Birlik Partisi’ni (BBP), Eylül’de ise Deniz Baykal ve arkadaşları SHP’den ayrılıp CHP’yi kurdu. Turgut Özal’ın 17 Nisan 1993’teki beklenmedik ölümü sonrası Başbakan Demirel cumhurbaşkanı olurken, DYP kongresini kazanan Tansu Çiller de Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak göreve başladı. Aynı yıl Erdal İnönü de genel başkanlıktan ayrılınca SHP’nin başına eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın geçti.

    İki genel seçim arasındaki en önemli gelişmelerden biri de, RP’nin 1994 yerel seçimlerindeki başarısıydı. Aralarında İstanbul ve Ankara’nın da olduğu 6 büyükşehir ve 22 ilde ipi göğüsleyen RP, özellikle metropollerdeki gecekondu bölgelerinden çok yüksek oy almıştı. 1960’larda ağırlıklı olarak AP’ye, 1970’lerde CHP’ye oy veren kent yoksullarının yeni adresi Refah Partisi (sonrasında Fazilet Partisi ve AKP) çizgisi olacaktı.

    Millî Görüş
    1995 seçimlerinden sonra ANAP ve DYP tarafından büyük ümitlerle kurulan ANAYOL koalisyonunun ömrü yalnızca üç ay sürdü (üstte). ANAP’ın 1991 seçimlerinde Fransız reklamcı Jacques Seguela tarafından hazırlanan görkemli kampanyasında Başbakan Mesut Yılmaz’ın tek bir fotoğrafı kullanıldı (altta).
    Millî Görüş

    Yerel seçim hezimeti ve 1994’te yaşanan büyük ekonomik kriz, koalisyon hükümetini epey yıpratmıştı. 1995’te SHP ile CHP’nin birleşmesi ve yeni CHP’nin genel başkanlığa Deniz Baykal’ın seçilmesi sonrasında hükümet Ekim 1996’da yapılması gereken seçimleri 10 ay erkene çekme kararı aldı. Seçim yasası da değiştirilerek seçmen yaşı 20’den 18’e düşürüldü. Milletvekili sayısı ise 450’den 550’ye yükseltiliyordu.

    24 Aralık 1995’te yapılan seçimlerden yüzde 21.4 oy oranıyla 158 milletvekilliği kazanan RP zaferle çıktı. Seçime BBP ile ittifak yaparak giren ANAP yüzde 19.7’yle 132, DYP yüzde 19.2’yle 135 sandalye kazanırken, ilk defa Sol’un birinci partisi konumuna yükselen DSP yüzde 14.64’le 76, CHP yüzde 10.7 ile 49 milletvekili çıkarmıştı. Yüzde 8.2 oranında oy alan MHP barajı aşamadı; HEP’in kapatılmasının ardından kurulan HADEP de yüzde 4.18 oy oranıyla barajın altında kaldı.

    Meclis’teki çok parçalı yapı nedeniyle 4 yıl boyunca Anayol (ANAP-DYP), Refahyol (RP-DYP) ve Anasol-D (ANAP-DSP-DTP) koalisyon hükümetleri görev yaptı. Siyasi istikrarsızlığın egemen olduğu bu çalkantılı dönemin en önemli gündem başlıkları yolsuzluk skandalları; karanlık suikastlar ve faili meçhul cinayetler; devlet-mafya-siyaset ilişkilerinin ortaya döküldüğü Susurluk kazası; laik-İslâmcı gerilimi; askerin 28 Şubat müdahalesi ve Anayasa Mahkemesi’nin RP’sini kapatmasıydı.

    16 Ocak 1998’de kapatılan RP’nin 147 milletvekili, 15 bin parti yöneticisi ve 4 milyon üyesi Fazilet Partisi’ne (FP) geçti. Erbakan’a ise 5 yıl siyaset yasağı gelmişti. Aynı yıl, Aralık 2000’de yapılması gereken seçimlerin 18 Nisan 1999’a alınmasına da karar verildi. İlk defa yerel seçimlerle genel seçimler aynı gün yapılacaktı.

    21 partinin katıldığı genel seçimlerde yüzde 20’nin üzerinde oy alan tek parti yüzde 22.2 oyla 136 milletvekili çıkaran DSP’ydi. Önceki seçimde baraj altında kalan MHP de yeni lideri Devlet Bahçeli ile oy patlaması yapmış, yüzde 18’le 129 milletvekilliği kazanarak ikinci olmuştu. Kapatılan RP’nin devamı olarak kurulan FP’nin yüzde 15.4 oy oranı ve 111 milletvekili ile üçüncü tamamladığı seçimlerde, merkez Sağ oyların eridiği görülüyordu. ANAP yüzde 13.2’yle 86, DYP yüzde 12’yle 85 milletvekili çıkarabilmişti. Önceki seçimlerde barajı güçlükle aşan Deniz Baykal liderliğindeki CHP yüzde 8.72’lik oy oranıyla tarihinde ilk defa parlamento dışında kaldı. Yüzde 4.8 oranında oy toplayan HADEP de 10 ilde sandıklardan birinci çıkmasına rağmen Meclis’e temsilci gönderememişti.

    Yerel seçimlerde ise sonuçlar farklıydı. FP’nin birinci, ANAP’ın ikinci, DSP’nin üçüncü tamamladığı seçimlerde FP ve DSP dört, CHP üç, ANAP iki ve MHP bir büyükşehir belediye başkanlığı kazanmıştı.

    Seçimlerin ardından DSP, MHP ve ANAP arasında Türkiye’nin 17. koalisyon hükümeti kuruldu. Bülent Ecevit beşinci kez başbakanlık koltuğuna otururken, MHP de 21 yıl sonra ilk defa hükümette yer alıyordu.