Tarihteki Türk devletleri arasında, aşiret-boy adını taşıyan devlet yoka yakındır. Devlet isimleri, Göktürkler gibi kurulan siyasi birliğin adı ile; Gazneliler gibi yer adlarıyla; veya Selçuklular, Osmanlılar gibi kurucuları işaret eden hanedan adlarıyla karşımıza çıkar. İslâmiyet’in kabulüyle, İçAsya’nın batısında da “kağan” yerine “hakan” yaygınlaşır.
Günümüzde “Biz aşiret devleti değiliz” sözü bir deyim gibi kullanılıyor. Ancak olmak istemediğimiz bu devlet türünün neye benzediğini pek açıklayan yoktur. Kimi zaman bu deyimin içine “çadır” kelimesinin girmesinden, “derme çatma” anlamına geldiği çıkarsaması yapılabilir.
Diğer bir kullanım şekli daha açıktır. Meclis tutanaklarına giren bir konuşmasında (1949) Celal Bayar, “Arkadaşlar; biz medeni bir devlet kurmuşuz. Bu devletin medeni icaplara göre işlemesini isteyen insanlarız. Biz bir aşiret devleti değiliz. Bir aşiret reisinin diğer reise kızmak suretiyle birbirine hasım olması âdetini bu memlekete sokmayacağız” demiştir.
Öte yandan tarihteki Türk devletlerine baktığımız zaman aşiret, boy adını taşıyan “devlet” sayısı çok sınırlıdır, hatta yok denebilir. Günümüz tarihçileri kimi zaman Kanglılar, Peçenekler, Oğuzlar gibi boy birliklerini devlet gibi algılar. Kaynaklarımız bu boy birliklerinden ancak Kırgızlar ve Karluklar için zaman zaman “devlet” diye bahseder. Boy birlikleri dışında devlet isimleri, Göktürkler gibi kurulan siyasi birliğin adı ile; Gazneliler gibi yer adlarıyla; veya Selçuklular, Tolunoğulları, Osmanlılar gibi kurucuları işaret eden hanedan adlarıyla karşımıza çıkar.
İslâmiyet öncesinde kaynakların “devlet” olarak sözettikleri siyasi oluşumlardan Göktürkler’de, hükümdarlar “kağan” unvanını taşımıştır. Bu unvanı taşıyanlar, kendilerine tâbi olanlardan itaat ve vergi, kimi zaman da asker istemiştir. Kağanlar, tebaalarına karşı mensup olunan soy, boy, kabile veya kavim, göçebelik veya yerleşiklik, yaşam tarzı veya inanç açısından fark gözetmemiş; kucaklayıcı bir tavır sergilemiş; dışlayıcı ve ayırımcı bir tutum içinde olmamışlardır. Aynı tutum çok daha sonraları “Çinggis evladı” için de geçerlidir. Bu konuda 17. yüzyılda Doğu Çağatay Hükümdarı Abdullah Han’ın “Hz. Muhammed ve Ebu Hanife… Bu iki insan Müslümanlar için kâfi olduğu gibi, hanlar da bütün ulus (Müslümanlar ile gayrimüslim Kalmuklar) için yeterlidir” sözleri açıklayıcıdır.
Pencikent duvar resimlerinden…
“Çinggis evladı” nasıl 13. yüzyıl sonrasında kabilelerüstü hükümdar olma hakkına sahip idiyse, İslâmiyet öncesinde de kağanlar aynı durumda idi. Onların konumları, herhangi bir boya mensubiyetleri ile değil, sadakatleri yalnızca kağana ait “bölük” dediğimiz birliklere sahip olmalarıyla perçinleniyordu. Kağanlar, memnuniyetsizliklerini ayaklanma-başkaldırma ile gösterebilen soy ve boylara karşı, kendilerine sadık “bölük” halkını yaptırım gücü olarak kullanabiliyordu. Aynı bölükler ikna ve uzlaşma sürecinde de rol alıyordu. Buna karşın memnuniyetsizliklerin toplu göçlere sebebiyet verdiği zamanlarda, kağanların “bölük”lerle bile bunlara engel olamadıklarını görürüz.
Boy birlikleri ise tek başlı değil, çok başlı bir yapılardır; eğer dağınık bir şekilde geniş bir coğrafyaya yayılmışsalar, bulundukları bölgelerde dışlayıcı bir tutum içinde olmuşlardır. Sözkonusu topluluklar karışık/ karmaşık değil de daha homojen bir yapı sergiledikleri için, en güçlü zamanlarında bile başlarında bir kağan değil “yabğu” vardır. Bu güçlü boy birliklerinin liderleri “Oğuz Yabğusu”, “Karluk Yabğusu” diye bilinmiştir. Kadim Türkler zamanındaki hiyerarşide, batıdaki “yabğu” doğudaki kağandan sonra gelmekteydi. Ancak zamanla “yabğu” (Türkler arasında yaygın şekliyle “beygu”) daha geniş anlamda kullanılır olmuş; hatta kazılarda “yabğu kağan” adına basılmış paralar bulunmuştur.
O dönemlerdeki İçAsya’nın batısının, doğusuna göre daha geniş bir bakışaçısına sahip olmasında, “yeni mekanlarda yeni töreler” görüşü kadar İslâmiyet’in kabulünün de rolü vardır. Bu bakışaçısı farkı, unvanlarda anlam genişlemesine sebebiyet vermiştir. Doğudaki eski hiyerarşi batıda esnetilmiş, hatta kağan yerine de “hakan” kullanılır olmuştur. “Hakan” kullanımı, doğuda değil batıdaki sikkelerde ve İslâm kaynaklarında görülür. Bütün bu esnekliklere rağmen, ne kabile ve boy adı ne de daha küçük bir birim olan aşiret, devlet adı olarak geçmez.
Türk denizcilik tarihinin en önemli ismi Barbaros Hayrettin, neredeyse 5 asırdır çeşitli vesilelerle anılıyor, anlatılıyor, yaşatılıyor. 27 Eylül 1538’deki Preveze Deniz Savaşı, Osmanlıları Akdeniz’den silmek isteyen Avrupa devletleri için bir kabus olmuş; “Büyük Amiral”in bu zaferiyle başlayan anma geleneği, kesintilere uğrasa da devam ettirilmişti.
Osmanlı İmparatorluğu’nun zaferler yüzyılı 16. yüzyılda, denizlerdeki egemenliği perçinleyen ve Kuzey Afrika’yı devletin topraklarına katan Barbaros Hayrettin dönemin yıldızıydı. Barbaros, üstün denizcilik bilgisi ve tecrübesinin yanısıra emsalsiz bir taktisyen olduğunu da 27 Eylül 1538’deki Preveze Deniz Savaşı’nda göstermişti. Osmanlıları Akdeniz’den silmek isteyen Avrupa’nın ümidi, alev alev yanan Haçlı Donanması ile birlikte Preveze’de kül olmuştu.
Barbaros sonraki dönemlerde de donanmanın sefere çıkarken padişah ile aynı derecede saygı göstererek türbesini selamladığı “Büyük Amiral” olarak anılacaktı. Ölümünden sonraki ilk baharda Kasımpaşa tersanesinden çıkan donanma, Beşiktaş önlerine demir attı. Kaptan Paşa ile harp gemileri reisleri ve mürettebat Barbaros’un türbesini ziyaret etti, ardından demir alarak top ile onu selamladı. Gelenekselleşen bu uygulama, 19. yüzyıl ortalarına kadar sürdürüldü. Ancak artarda gelen Çeşme, Navarin ve Sinop facialarında yakılıp imha edilen Osmanlı donanması iyice güçten düşmüştü. Yanan gemilerde şehit olan leventlerle birlikte bahriye kültürü ve gelenekleri de küllere karışmıştı. 20. yüzyıl başlarında bu gelenek canlandırıldı; Preveze Deniz Zaferi’ni ve Barbaros Hayrettin Paşa’yı yadetmek için önce “Barbaros İhtifali” (Anma Töreni) ardından “Donanma Günü” ve nihayetinde “Deniz Kuvvetleri Günü” kutlanmaya başlandı.
Ohannes Umed Behzad’ın fırçasından Preveze Deniz Zaferi (1866, İstanbul Deniz Müzesi)
Esasen 19. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkeleri, meşruiyet ve ulusal kimlik oluşturmak için “gelenek icadı” marifetiyle “millî bayramlar” oluşturmaya, kutlamaya başlamışlardı. Osmanlı Devleti’nde de 2. Meşrutiyet’in ilan edildiği 23 Temmuz 1909 tarihinde iyd-i millî (millî bayram) kutlanmaya başlandı. Her yıl düzenlenen törenlerde donanma geçit merasimi yapar; Barbaros Hayrettin Paşa anılır, türbesi ziyaret edilir, adına mevlüt okutulur, sancağına madalya takılırdı. Bu faaliyeti “Barbaros ihtifali” (anma töreni) olarak sahiplenen Osmanlı Donanma Cemiyeti de türbe ve çevresinin imarı içinde girişimde bulunmuştu. Cemiyet bu bağlamda, İngiltere’deki “Navy League”in kamuoyuna deniz gücü bilinci aşılamak maksadıyla Trafalgar Deniz Savaşı’nı bir bayram ve Amiral Horatio Nelson’u bir millî kahraman olarak yüceltme çabasını örnek almaktaydı. Zaten İngilizler de Barbaros’u “Türklerin Nelson”u olarak addediyordu; 1936’da Kral Edward da Barbaros’un türbesini ziyaret etmek istemişti. İki denizcinin amaçları da birdi: Anavatanı ileriden ve denizden savunmak, denizaşırı toprakları korumak için bir donanma geliştirmek.
Mütareke yıllarında (1918- 1922) dahi kutlanan ancak sonraları unutulan Barbaros’u anma faaliyeti, Yavuz zırhlısı onarılıp donanma güç kazanınca tekrar gündeme gelmişti. Deniz konularına ilgisi nedeniyle “sivil amiral” olarak bilinen gazeteci Abidin Daver bu meseleye öncülik etti. Hem Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde hem de dönemin başbakanı Celal Bayar nezdinde konuyu hükümetin gündemine taşıdı. Preveze Muharebesi’nin 400. yılında Barbaros Hayrettin Paşa’nın hatırasını ve zaferini yadetmek için tören düzenlenmesini; türbesinin de şerefine layık bir millî deniz mabedi haline getirilmesini teklif etti. Teklif uygun görüldü; Cumhurbaşkanı Atatürk’ün de onayıyla 27 Eylül 1938’den tarihinden itibaren “Barbaros ihtifali” düzenlenmeye başlandı.
Bu ilk törene iştirak eden bahriye tören kıtası, dönüşte, programda olmamasına rağmen içlerinden gelerek Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanı Atatürk’ü bando eşliğinde selamladı. Müteakiben, Başbakan Bayar’ın bulunduğu sancak gemisi ile etkinliğe katılan diğer askerî ve sivil gemiler önce Barbaros’un türbesini, ardından Cumhurbaşkanı’nı denizden selamladı. Atatürk, akşam denizde düzenlenen ışık oyunlarını yatağından izledi. Tören sonrasında İstanbul valisi tarafından kendisine çekilen şükran telgrafına cevaben memnuniyet ve takdirlerini iletti.
Daha sonraki yıllarda, türbenin olduğu bölgedeki yapılar istimlak edildi ve etrafı temizlenerek meydan haline getirildi. Meydana yapılan Barbaros abidesi, 25 Mart 1944’te Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından törenle açıldı. Türbe ise 18 Nisan 1950’de hizmete girdi.
Savaş sonrasında, yine Abidin Daver tarafından ABD ve İngiltere gibi denizci ülkelerde olduğu gibi, halkın donanmasıyla kucaklaşacağı ve ülke bahriyesinin gücünün sergileneceği bir “Donanma Günü” yapılması gündeme getirildi. Donanma Komutanlığı da bu amaçla “27 Eylül Preveze Deniz Zaferi” gününü seçti. Böylelikle 1948’den itibaren 27 Eylül’ler, Barbaros Anma Töreni’nin yanısıra Donanma Günü de olarak çifte denizcilik bayramı şeklinde kutlanmaya başlandı.
1959 ve 1961’de kutlanan Donanma Günü çokuluslu bir boyut kazandı. İstanbul’a liman ziyareti yapmakta olan Amerikan savaş gemileri törene şeref kıtası ile iştirak ederek anıta çelenk koydu; alay sancakları gösterildi. 1968’deki kutlamaya, Cezayir Deniz Kuvvetleri Komutan Yardımcısı ve Donanma Komutanı Üsteğmen Fethi Lahdar iştirak etti. Memleketinden getirdiği toprağı ataları olarak kıymet verdikleri Barbaros’un türbesine koydu (bundan tam 37 yıl sonra Şubat 2005’te Türkiye’ye resmî ziyarette bulunan ilk Cezayir Cumhurbaşkanı Abdelaziz Bouteflika da Barbaros’in türbesini ve Deniz Müzesi’nde bulunan ona ait eşyaları ziyaretle onun hatırasını yadedecekti).
1964’den sonra Preveze Zaferi yıldönümleri “Donanma Günü” yerine “Deniz Kuvvetleri Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Ancak bu uygulamaya Genelkurmay Başkanlığı’nca 1974’te son verildi. Aslında amaç, askerî kurumları daha önceki Türk devletlerindeki emsalleri ile eşleştirmekti. Çaka Bey’in Bizans donanmasını yendiği ve ilk Türk deniz zaferi olan Koyun Adaları Savaşı’nın kazanıldığı 19 Mayıs 1090, “Deniz Kuvvetleri Kuruluş Günü” olarak kabul edildi. 19 Mayıs 1975, 885. kuruluş yılı olarak kutlandı. Ancak hemen ardından kuruluş yılı, Çaka Bey tarafından 50 parçalık ilk Türk Donanması’nın oluşturulduğu ve Ege’nin sıcak sularına yelken açıldığı 1081 senesine götürüldü.
1996’dan itibaren Deniz Kuvvetleri Günü’nün tekrar 27 Eylül’de kutlanmasına başlandı. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, donanmanın halkla kucaklaşmak için İstanbul Boğazı’nda geçit töreni yapması geleneğini tekrar canlandırdı. 30 Ağustos 1996 Zafer Bayramı etkinlikleri kapsamında görkemli bir geçit töreni yapıldı; deniz bandoları Üsküdar ve Ortaköy’de konser verdi. Bu geleneğin canlandırılması, Ege’de 1994 ve 1996’da Yunanistan’la yaşanan krizlerin sonrasına denk gelmesi nedeniyle de anlamlıydı. Bahriyenin kamuoyu nezdindeki görünürlüğünü artıran bu tören, 1997, 1998 ve 2009’da, 30 Ağustos ve 29 Ekim bayramlarında yinelendi.
Barbaros Hayreddin Paşa’nın Beşiktaş’taki türbesini denizden “çımavira” ile selamlama geleneği ise Mavi Vatan-2019 Tatbikatı sonrasında, 9 Mart 2019 tarihinde Deniz Kuvvetleri tarafından tekrar başlatıldı. Preveze Deniz Zaferi’nin 481. yıldönümü olan 27 Eylül 2019’da Karadeniz’den dönen Donanma, Barbaros’un türbesini ve İstanbulluları tekrar “çımavira” ile selamladı. Ardından, Deniz Kuvvetleri karargah binası protokol giriş holünde Barbaros’un sancağının sergilenmeye başlanması, geleneğin sembolik anlamını kuvvetlendiren bir uygulama oldu. Bu durum yurtdışı basında, Türk Donanması’nın gelişme gösterdiği ve deniz yetki alanları mücadelesi yaptığı bir dönemde, şanlı geçmişine bir saygı mesajı olarak yorumlandı. 2020’de TCG Barbaros, 2021 ve 2022’de ise TCG Kemal Reis fırkateyni denizden selamlama yaptı.
Daha önce 27 Eylül’lerde tören öncesinde protokol tarafından yapılan türbe ziyaretleri de, Barbaros’un ölümünün 475. yılı olan 4 Temmuz 2021’den itibaren mezar başında bir anma etkinliğine dönüştü; 2022 ve 2023’te tekrar edilen bu uygulama da gelenekselleşecek gibi görünüyor.
27 Eylül, donanma için yakın tarihimizde giderek sembolleşen bir gün oldu. Donanma Cemiyeti ilk kongresini 27 Eylül 1965’te yaptı. Cemiyet, en önemli girişimi olan “Atatürk Filotillası Kampanyası”nı da 27 Eylül 1970’te hayata geçirdi. 27 Eylül’ler, Deniz Kuvvetleri’nin gururu olan Millî Gemi (MİLGEM) projesindeki korvetlerinin kızağa konma, denize indirilme, donanmaya katılma törenlerinin; ayrıca “Yeni Tip Denizaltı Projesi”nin dördüncü gemisi olan Aydın Reis’in ilk kaynak töreninin de gerçekleştirildiği gün oldu.
Son 30 yılda Barbaros Hayrettin Paşa ve Preveze Zaferi daha geniş kapsamlı ve katılımlı olarak kutlanıyor. Bu gelenekleri yaşatmak, özellikle Mavi Vatan’da hak ve çıkar mücadelesinin öne çıktığı dönemlerde denizcilik bilincinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması konusunda başlatılan gayretlere de doğrudan katkı sağlıyor.
Foto 1: Ressam Pietro Della Vecchia tarafından yapılmış bir Barbaros Hayrettin Paşa Portresi.
Foto 2: Ohannes Umed Behzad’ın fırçasından Preveze Deniz Zaferi (1866, İstanbul Deniz Müzesi)
Foto 3: Beşiktaş Barbaros İhtifali Hatırası, 1923.
Foto 4: Donanmaya ait bir grup gemi, deniz geçit töreninde.
Foto 5: İstanbul Boğazı’nda Türkiye Deniz Filosu’nun tatbikatlarından bir görünüm.
Foto 6 & 7: 1961’de konuk ABD Deniz Piyadeleri İstanbul’daki Cumhuriyet Anıtı’na doğru yürümüş ve çelenk bırakmıştı. (üstte, solda). Beşiktaş’ta bulunan Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi (üstte, sağda).
Foto 8: 2020 yılında Preveze Zaferi ışık gösterileri eşliğinde Haliç’te canlandırıldı.
İstanbullular hazırlıkları uzun süre önce başlayan 500. fetih yılı kutlamalarını dört gözle beklemişti ama, 29 Mayıs 1953’teki törenler büyük hayalkırıklığı yaratmıştı. Devlet ricalinin, dostluk rüzgarlarının estiği Yunanistan’ı rencide etmemek için ilgi göstermediği kutlamalar ve canlandırmalar, basında çadır tiyatrosuna benzetilmişti.
İstanbul’un 500. fetih yılı kutlaması fikri, ilk defa 1939’da gündeme gelmiş; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün talimatıyla İstanbul Valiliği’nde oluşturulan “Güzideler Komisyonu” 1953’e kadar tamamlanması hedeflenen bir plan hazırlamıştı. İstanbul’un imarıyla ilgili önemli atılımlar içeren plan, tek parti iktidarına yönelik “Ankara imar edilirken İstanbul kendi hâline bırakıldı” eleştirilerine yanıt vermeyi de amaçlıyordu. Planda Fatih döneminden kalma yapıların onarılması; yeni yolların ve parkların açılması; modern otel, okul ve tiyatro yapılarının inşa edilmesi gibi maddeler vardı. Ancak maliyet 140 milyon lira olarak hesaplanınca hiçbiri hayata geçirilemedi.
1942’de fethin 500. yılına yönelik yeni bir plan açıklandı. Fatih’in görkemli bir heykelinin dikilmesi, spor alanları inşa edilmesi ve kentin yaz olimpiyatlarına evsahipliği yapması hedeflerinin olduğu bu plan da, 1944’te açıklanacak sonraki plan da, 2. Dünya Savaşı döneminin zorlu ekonomik koşullarında bir defa daha rafa kalktı.
Önde Yeniçeri kıyafetli askerler, arkada mehter takımı Beyazıt’tan geçiyor.
Savaşın bitiminden sonra, 1946’da kurulan Bakanlıklararası komisyon ise ancak 1949’da yeni bir plan hazırlayabildi. Zaman daraldığı için bu planda yollar, meydanlar yoktu. 19 milyon liralık bütçe hazırlanmış, bunun bir bölümü Fatih dönemi eserlerinin onarımına, bir bölümü de kültür ve sanat projelerine ayrılmıştı. Hürriyet gazetesinin 6 Nisan 1949 tarihli haberine göre Tekel Bakanlığı gerekli masrafları karşılamak için Tekel ürünlerine zam yapacak ve 500. yıl için özel ürünler çıkaracaktı.
20 Şubat 1950’de kurulan “İstanbul’un Beşyüzüncü ve Müteakip Fetih Yıllarını Kutlama Derneği” de Bakanlıklararası komisyona katkı sunmaya başladı ama, Mayıs ayında Demokrat Parti iktidara gelince konu bir süreliğine gündemden düştü. Sonradan İstanbul Fetih Cemiyeti adını alan dernek, 1951’den itibaren kutlamalara çok az kaldığı yönünde uyarılar yapmaya başladı. Nihayet 1952’de derneğin hazırladığı program önerisi hükümet tarafından kabul edilince 500. yıl kutlamalarının çerçevesi belli oldu.
Zaman darlığı nedeniyle Topkapı Sarayı’ndaki Çinili Köşk’ün açılması ve bazı çevre düzenlemeleri dışında kalıcı olmayan etkinlikler içeren programda; bir Fetih sergisinin açılması; Fatih’in türbesinin etrafının temizlenmesi; fener alayları ve havai fişek gösterileri yapılması; özel tiyatro gösterileri, konserler ve spor turnuvaları düzenlenmesi yer alıyordu. Surların dışındaki büyük bir alanda da Fatih’in ordugahının ve top mevzilerinin canlandırması yapılacaktı.
Açıklanan program, 1939’dan beri görkemli kutlama beklentisi içinde olanları hayalkırıklığına uğratmıştı. Türk Milliyetçiler Derneği’nde toplanan ve 1952’de Fetih Yıllarını Aydınlatma Derneği’ni kuran Nihal Atsız çevresi başta olmak üzere birçok grup tepki gösteriyordu.
29 Mayıs 1953 gecesi Perşembe Pazarı’nda yapılan ve Haliç’i aydınlatan havai fişek gösterisi.
Artık zorlu savaş yılları geride kalmıştı ve ekonomi hiç olmadığı kadar iyiydi. Bu koşullarda Demokrat Parti iktidarının İstanbul’un fethinin 500. yılını çok daha görkemli bir şekilde kutlaması beklenirdi; ancak Türkiye ile Yunanistan arasında esen dostluk rüzgarları buna engel oluyordu. İyi ilişkilerin zirveye ulaştığı 1952’de Yunanistan Kralı Paulos Türkiye’yi ziyaret etti, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes de Yunanistan’a gitti. Karşılıklı resmî ziyaretler, imzalanan antlaşmalar, ortak spor ve sanat etkinlikleri, iki ülke arasında ticareti artırma çabaları tüm yıla yayılmıştı. Yunanistan’daki Türk-Yunan Birliği’nin Türkiye’deki muadili olarak, başkanlığını İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay’ın yaptığı Türk-Ellen Dostluk Derneği kurulmuştu. Böyle bir ortamda İstanbul’un fethinin görkemli bir şekilde kutlanması Yunanistan’ı üzebilirdi; bu bakımdan törenler olabilecek en sade şekilde yapılacaktı. Aynı zamanda Türk-Ellen Dostluk Derneği’nin başkanı olan İstanbul Valisi Gökay’ın 8 Şubat 1953’teki “Törenler yakın-uzak dostları rencide edecek tarzda olmayacaktır” açıklaması da bunu doğruluyordu.
Fatih Camii önünde toplanmış kalabalık mehter takımını bekliyor. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Açıklanan programdan memnun olmayanlara bir darbe de, 29 Mayıs’a üç gün kala bazı etkinliklerin iptal edilmesiyle geldi. Surların temsilî olarak topa tutulması, programdan çıkarılmıştı. Halkın en çok merak ettiği, bir kadırganın geçit resmine katılmasından da vazgeçildi; törenlerde birebir boyutunda kadırga yerine küçük bir modelinin yer alacağı açıklandı.
Her şeye rağmen 10 binlerce İstanbullu 29 Mayıs 1953 Cuma günü kutlamaların yapılacağı Topkapı-Aksaray-Fatih güzergahını doldurmuştu. Sabah, Vali Gökay’ın konuşmasıyla başlayan törenlerin sonrasına ise kargaşa hâkim oldu. Ertesi günkü Hürriyet gazetesi yaşananları şöyle aktaracaktı:
“Ulubatlı Hasan’ı canlandıran Yeniçeri kıyafetli er kaleye tırmanarak şanlı bayrağımızı ve Fatih’in bayrağını kalenin üstüne dikmiştir. Bunu müteakip Yeniçeri, mehter ve ordu birliklerinin bir geçit resmi yapması gerekirken tedbir alınmaması nedeniyle ortalık bir anda karışmış ve yabancı diplomatlar, azınlık temsilcileri, mebuslar, malul gaziler, askerî ve sivil erkanla yerli ve yabancı basın mensuplarının bulunduğu alan bir anda ana-baba günü hâlini almıştır. Emniyet ve intizamı temin edecek şahıslar ve bu işleri organize edecek bir merci bulunmaması nedeniyle kadınlı erkekli davetliler ve bilhassa yabancı davetliler bu hâl karşısında şaşkına dönerek Topkapı’ya doğru akan insan seline kendilerini kaptırarak sürüklenmeye başlamışlardır”.
Fetihin 500. Yılı için yapılan canlandırmalar gazeteler tarafından gülünç bulunmuş ve çadır tiyatrosuna benzetilmişti. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Fatih Camii avlusunda yapılan törenin ikinci bölümünde de izdiham nedeniyle düzen sağlanamayacak, polisler birçok noktada vatandaşlara palaska ile hücum edecekti. Gece yapılan görkemli fener alayı ve havai fişek gösterisi de gündüz yaşananların gölgesinde kalmıştı. Kutlamalara Cumhurbaşkanı Bayar’ın İzmir’deki NATO karargahını ziyaret etmesi, Başbakan Menderes’in de İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in 2 Haziran’daki taç giyme törenine gitmeye hazırlanması gerekçesiyle katılmayışı da basında eleştiriliyordu. Fetih günü canlandırmalarını bazı gazeteler çadır tiyatrosuna benzetirken; Hürriyet gazetesi başyazarı Sedat Simavi “Kadırga yerine sandal sürüdük, takma bıyıklı Yeniçeri ve Levent taklitleri dolaştırdık ve bunun ismini de 500. yıldönümü koyduk” diye yazmıştı.
İstanbul’da fethin 500. yılı kutlanırken Yunanistan’da ise yas törenleri ve ayinler düzenleniyordu. Bayar ve Menderes’in törenlere katılmaması Yunan basınında olumlu karşılanmış, Türk hükümetinin “basiret gösterdiği” yazılmıştı. Fetih yıldönümü kutlamalarından 2 hafta sonra Yunanistan Başbakanı Papagos’un Türkiye’yi ziyaret etmesi de fetih kutlamalarının dostluğa zarar vermediğini gösteriyordu.
DÖNEMİN GAZETELERİ
‘Ele güne rezil olduk’
30 Mayıs 1953, Hürriyet
Uzun zamandır beklenen 29 Mayıs 1953’teki Fetih kutlamalarında yaşanan düzensizlik ve aksaklıklar basın tarafından sert bir şekilde eleştirilmişti. Ertesi günün bazı gazetelerinde şunlar yazıyordu: Akşam: “İstanbullular kutlama töreni için hazırlanması gereken programın yüz binde birinin provasını seyretmiş oldu”.
Dünya: “Kutlama programı tam bir fiyaskoyla neticelendi. Bütün milletle alay edercesine yapılan törenlerde İstanbullular aradığını bulamamanın ıstırabını yaşadı”.
Hürriyet: “Programsız ve intizamsız bir hercümerç içinde cereyan eden kutlama töreni bir yüzkarası halinde idi. Hem halk azap çekti hem ele güne rezil olduk”.
Milliyet: “On binlerce İstanbullu güneşin altında yandı, tutuştu, ezildi, dayak yedi. Sonunda itile katıla sözüm ona 500’üncü fetih yılını kutladı. Fatih Sultan Mehmet Han eğer merasimde gördüğümüzün binde birini yapsaydı, İstanbul hâlâ Konstantinopolis olurdu”. Ulus: “Biz bu acıyı 500 yılda bile unutamayacağız”.
Yeni İstanbul: “Beş yüzüncü yıl kutlama törenleri intizamsız oldu. Polis halktan bazı kimseleri yüz numaraya hapsetti, seyircilere palaska ile hücum etti. Tören yerinde rezalet çıktı”.
CHP iktidarı çok partili sisteme geçiş kararının ardından seçimleri 1 yıl geri çekti ve daha örgütlenmesini tamamlayamayan Demokrat Parti karşısında avantaj sağladı. Tarihe “hileli seçim” olarak geçen 1946 seçimlerinde yargı denetimi olmadığı gibi günümüzdeki seçimlerin tersine oylar açık kullanılıp gizli sayılmıştı.
2. Dünya Savaşı’nın sona erip dünyanın yeniden şekillenmeye başladığı 1945’te, Türkiye de büyük değişimlere gebeydi. 1923’ten beri devam eden tek partili sistemden çok partili sisteme geçileceğinin ilk işaretini, Nisan ayında Birleşmiş Milletler’in kuruluşuyla sonuçlanacak San Francisco Konferansı’na katılan Dışişleri Bakanı Hasan Saka vermişti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de savaşın resmen sona ermesiyle birlikte demokratik açılım yapılacağını açıklayınca, çok partili sisteme geçileceği anlaşılmış oldu.
İlk çok partili seçimin şerefine çiçeklerle süslenmiş bir sandığa oyunu atan vatandaşlar.
Mayıs 1945’te Meclis’te görüşülen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çok partili sisteme geçişin önemli dönüm noktalarından biriydi. Tarım arazilerinin toprak ağası olarak adlandırılan kişilerin elinde toplanmasını önlemeyi, topraksız ve az toprağı olan köylülere arazi vermeyi, tarım arazilerinin sürekli işlenmesini sağlamayı amaçlayan kanun tasarısı CHP içindeki muhalefeti öne çıkarmıştı. Büyük toprak sahibi milletvekilleri mülkiyet hakkının ihlal edildiğini, topraksız köylülere yalnızca devlet arazilerinin verilmesini savunuyordu. Kanunun kabulünden sonra muhalif ekip başta serbest seçimler olmak üzere bir dizi demokratikleşme talebinin bulunduğu önergeyi 7 Haziran 1945’te parti yönetimine sundu. “Dörtlü Takrir” adı verilen önergeyi sunan Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan CHP’den ihraç edilirken, Celal Bayar istifasını sunarak partiden ayrıldı.
Kamuoyu, CHP’den kopan muhaliflerden yeni parti beklentisi içindeydi. Ancak ikinci parti hamlesi, istifacılardan önce, iş insanı Nuri Demirağ’dan geldi. Demirağ’ın Millî Kalkınma Partisi’ni (MKP) kurmak için 7 Temmuz 1945’te yaptığı başvuru iki ay sonra kabul edildi. Amerikan sistemine hayranolduğunu söyleyen Demirağ, devletçiliğe düşman olduğunu belirtiyordu. Bu durum hayli ilginçti çünkü Türkiye’nin en zenginlerinden biri olan Demirağ, servetini (ve soyadını) tek parti döneminde devletten aldığı demiryolu ihalelerine borçluydu. Demirağ kimi zaman Celal Bayar’a kimi zaman Adnan Menderes’e mâledilecek “Türkiye 15 yıl içinde küçük Amerika olabilir” sözlerinin de sahibiydi.
Demirağ’ın İstanbul’daki evinin bahçesinde gazetecilere verdiği kuzu ziyafetleri nedeniyle halk arasında “Kuzu Partisi” olarak tanınan MKP, aynı dönemde kuruluş başvurusu yapılan ve “ıvır- zıvır partisi” olarak nitelendirilen çok sayıda parti gibi siyasi arenada varlık gösteremeyecekti. Bu partilerden en ilginç olanı, ismini kurucusu Halil Güden’den alan Güden Partisi’ydi. “Güdenizm” ideolojisini savunduğu açıklanan parti, yeterli kurucu sayısına ulaşamadığı için ilk girişim sonuçsuz kalmış; Halil Güden partisini ancak 1951’de kurabilmişti.
Herkesin dört gözle beklediği asıl “ikinci parti”, CHP içindeki muhaliflerin kuracağı partiydi. Nihayet, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti (DP) kurulunca, iktidarın karşısına gerçek bir muhalif güç çıkmış oldu. Kurucuları partinin adını ABD’deki Demokratlardan esinlenerek koymuş, Amerikalı Demokratların Cumhuriyetçiler karşısındaki konumunu hatırlatır şekilde yeni partiyi “CHP’nin birazcık solunda” diye tanımlamıştı.
Eski sihirbaza yeni numaralar Akbaba dergisinin karikatüründe, ünlü sihirbaz Zati Sungur seçim sandığına gidip çeşitli numaralar öğrenmek istediğini söylüyor.
Tek parti döneminin son genel seçimi 1943’te yapıldığı için, yeni seçimin 1947’de olması gerekiyordu. Ancak yeni kurulan DP’yi hazırlıksız yakalamak isteyen CHP, seçim tarihini 21 Temmuz 1946’ya çekti. Seçimlerde “geniş bölgeli çoğunluk sistemi” uygulanacaktı. Bu sistemde belirli bir seçim çevresinde en çok oyu alan partinin bütün adayları seçilmiş oluyor, aralarında çok az oy farkı olsa bile diğer partilerin hiçbir adayı seçilemiyordu.
CHP, DP’nin seçimlerin adli denetim altında yapılması ve günümüzdeki gibi “gizli oy açık sayım” yapılması teklifini de kabul etmemişti. Böylece açık kullanılan oyların sayımı gizli yapıldı. Sayılan oylar hemen yakılacağı için sonuçlara itiraz etmek de mümkün olmayacaktı.
Yaşanan usulsüzlükler ve yargı denetimi olmaması nedeniyle DP’lilerin şaibeli ilan ettiği seçimleri, oyların %85.4’ünü aldığı açıklanan CHP kazandı. Meclis’teki 465 sandalyeden 395’ini CHP alırken, DP örgütlenmesini tamamlayamadığı 16 ilde seçime katılamadı ve %13 oranında oyla 66 milletvekili çıkarabildi. 4 de bağımsız aday milletvekili oldu.
Propaganda yasakları
Tek parti iktidarı 1946 seçimlerinde bir yandan çok partili sisteme geçiş kararını almakla övünüyor, diğer yandan DP’nin seçim çalışmalarını engellemeye çalışıyordu. DP miting başvuruları birçok yerde, Gaziantep Valiliği’nin “Antep’te çok rakı içilir, sarhoş çok olur. Asayiş bozulur, açıkta toplantıya izin verilemez” gerekçesi gibi sudan gerekçelerle geri çevrilmişti.
Seçimlere 18 gün kala alınan kararla partilerin açıkhava toplantıları da yasaklanmış, yalnız kapalı alanlardaki toplantılara izin verileceği açıklanmıştı. O yıllarda her yerde parti toplantısı yapacak kapalı alan bulmak kolay değildi; sinema ve lokal sahipleri de yerlerini DP’ye kiralamaya çekiniyordu. CHP ise Halkevi ve halk odaları başta olmak üzere birçok yerde toplantı düzenleme olanağına sahipti.
50’li yıllarda yapılan üç genel seçimi de kazanan Demokrat Parti, seçimlerde uygulanan “geniş bölgeli çoğunluk sistemi” sayesinde Meclis’teki ezici çoğunluğu hep elinde tutmuştu. Bu durumun yarattığı güç sarhoşluğu, demokrasi vaadiyle iktidar olan partinin demokrasiden uzaklaşmasına ve adeta bir parlamento diktatörlüğü kurmasına yol açtı.
Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk göstergesi, 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şaibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım uygulanacak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK de yargı denetimini sağlayacaktı.
Demokrat Parti yandaşları 1950 seçimlerindeki zaferi günlerce kutladı.
1948’de DP’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin de katıldığı 1950 seçimlerinde birçok ilk yaşandı. Tasarımcı elinden çıkmış seçim afişleri kullanıldı, Hürriyet gazetesi büyük kentlerin meydanlarına sandık koyarak ilk seçim anketini yaptı; partilere radyodan propaganda yapma hakkı verildi. İktidar partisinin mitingleri kalabalık göstermek için civardan insan taşımasına da ilk defa bu seçimlerde rastlanacaktı. Kayseri’deki bir CHP mitingine köylerden insan taşıması, muhalif basın tarafından “hayret verici ve gülünç” diye yerden yere vurulmuştu.
1946’da CHP’nin işine yarayan adaletsiz seçim sistemi bu defa DP’ye yarıyordu. Yüzde 55.2 oy oranıyla birinci olan DP 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin yüzde 85.4’ünü almıştı. CHP yüzde 39.6 oy oranına karşılık sadece 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi yüzde 4.6’yla 1 milletvekilliği kazandı. Meclis’e 1 de bağımsız milletvekili girdi.
Birçok yerde vatandaşlar sandıkların kapanmasının ardından sayım işlemlerini kontrol edip oylarına sahip çıkmışlardı. Seçmenin oyuyla iktidar değiştirebileceğinin kanıtlanması büyük bir zaferdi. CHP lideri ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de ordunun üst kademesinden gelen “seçimlere komünistlerin hile karıştırdığı varsayımıyla müdahale edebiliriz” mesajına “millî irade nasıl tecelli ettiyse başta ben olmak üzere bütün devlet birimleri saygı göstermelidir” yanıtını veriyordu.
27 yıllık tek parti iktidarı son bulmuş, DP Genel Başkanı Celal Bayar cumhurbaşkanı olurken partinin yeni genel başkanı Adnan Menderes başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Yeni dönemle birlikte cumhurbaşkanlarıyla başbakanlar arasındaki güç dengesi başbakanlar lehine dönecek, 2014’e kadar başbakanlar hep daha güçlü pozisyonda olacaktı.
1954 seçimleri
Akbaba dergisi, 1957’de seçim yasasında değişiklik yaparak muhalefetin işbirliği imkanının önünü kapayan DP’yi kapağına taşımıştı.
1953’e kadar ekonominin iyi gitmesi ve özellikle kırsal kesimde refahın yükselmesi DP’yi 1954 seçimlerinin de favorisi kılıyordu. Nitekim 2 Mayıs’taki seçimlerde oy oranını yükselten iktidar partisi yüzde 58.4 oy oranıyla 541 milletvekilliğinden 503’ünü aldı. CHP yüzde 35.4’le yalnızca 31 vekil çıkarırken, Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) yüzde 5.3’le 5 sandalye kazandı. Malatya, Kars ve Sinop’ta CHP, Kırşehir’de CMP birinci olmuş; kalan tüm illerde ipi DP göğüslemişti. 2 de bağımsız milletvekili vardı.
Normalde bu kadar büyük bir zafer kazanan iktidarın kendine olan güvenini tazelemesi ve muhaliflere daha hoşgörülü yaklaşması beklenirdi ama, 1954 seçimleri Menderes iktidarının demokrasiden uzaklaşmasının ve âdeta bir parlamento diktatörlüğü kurmasının milâdı oldu. DP, Meclis açıldıktan hemen sonra yargı bağımsızlığını ve üniversite özerkliğini hiçe sayan bir dizi antidemokratik yasa çıkardı. Yeni düzenlemelerle seçim öncesi radyoda propaganda günleri de bitiyor, devlet radyosunun kapıları muhalefete kapatılıyordu.
Gazeteleri de büyük baskı altına alan iktidarın en inanılmaz hamlesi ise seçimlerde birinci olamadığı iki kenti cezalandırması oldu. Hedeflerden biri CHP’nin birinci çıktığı, İnönü’nün memleketi Malatya’ydı. DP iktidarı Malatya’yı ikiye bölüp ilçesi Adıyaman’ı il yaptı. Malatya yine şanslıydı, çünkü yüzölçümünün ve nüfusunun bir bölümünü kaybetse de il olarak kalmaya devam edecekti. Asıl ceza, Osman Bölükbaşı liderliğindeki CHP’nin birinci olduğu Kırşehir’e verildi. Niğde’ye bağlı bir ilçe olan Nevşehir il yapılırken, il olan Kırşehir ilçe yapılıp Nevşehir’e bağlandı.
Yaşananlar DP içinde de rahatsızlık yaratmıştı. Partiden ayrılan 19 milletvekili 1955 sonunda liberal merkez parti çizgisindeki Hürriyet Partisi’ni kurdu. Basında da ilk seçimlerden beri DP’yi destekleyen birçok gazete ve gazeteci iktidardan desteğini çekmişti.
1957’nin ilkbaharında işçi sendika birlikleriyle federasyonları kapatıldı, birçok yüksek yargıç emekli edildi. 27 Haziran’da çıkarılan Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ise muhalefetin miting ve etkinlik yapmasını olanaksız hâle getiriyordu. Kanunun ilk kurbanı, Rize’de kendisine “hoşgeldiniz” diyen bir esnafın elini sıktığı için 6 ay hapis cezasına çarptırılan CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’ti!
Demokrat Parti’nin iki lideri Celal Bayar ve Adnan Menderes bir seçim gezisinde.
İktidar Mayıs 1958’de yapılması gereken seçimleri de önce 27 Ekim 1957’ye çekti, arkasından seçim yasasını değiştirerek muhalefet partilerinin ortak liste çıkararak ya da birbirlerinin listesinden aday göstererek güçbirliği yapmalarının önünü kesti. Muhalefet ise hem antidemokratik uygulamaların hem de ekonomide kötü gidişin sandığa yansıyacağını umuyordu ama seçimlerde DP yüzde 48.6, CHP yüzde 41.4, CMP 6.5 ve Hürriyet Partisi yüzde 3.5 oranında oy aldı. DP, oy oranı 10 puan düşmesine rağmen 610 milletvekilliğinden 424’ünü kazanmış; CHP 178, diğer iki parti 4’er milletvekili çıkarmıştı.
“Geniş bölgeli çoğunluk sistemi”nin ne kadar adaletsiz olduğu bir defa daha ortaya çıkıyordu. Örneğin 10 milletvekili çıkaran Gaziantep’te DP yüzde 48 oy oranıyla birinci partiydi. İkinci CHP’nin oy oranı ise yüzde 47.3’tü ve iki parti arasında yalnızca 1000 oy fark vardı. Buna rağmen DP birinci olduğu için 10 milletvekilliğinin tamamını kazanmış, nüfusun yarısının CHP’ye verdiği oylar boşa gitmişti.
DP seçimden önce dışarıdaki etkinliklerini yasakladığı muhalefeti, seçimden sonra Meclis’te de susturma çabasına girişti. Artık Meclis’te hükümete yalnızca Cuma günleri 1 saat için soru sorulabilecek ama Bakanlar canları istemezse yanıt vermeyebilecekti. Muhalefet partileri 1950’den beri ilk defa toplam muhalefet oyundan az oy sılan DP iktidarının bir azınlık iktidarına dönüştüğü propagandası yapmaya başlamıştı. Partiler arası ittifak arayışları da yoğunlaşacak, 1958’de Türkiye Köylü Partisi CMP’ye, Hürriyet Partisi CHP’ye katılacaktı. DP de muhalefetin hamlelerine karşılık Vatan Cephesi’ni kurarak partiyi güçlendirme çabasına girişti.
1959’da İsmet İnönü ve CHP’lilere Uşak ve İstan-bul-Topkapı’da düzenlenen saldırılarla iyice artan siyasi gerilim, iktidarla muhalefet arasındaki iplerin tamamen koptuğunu gösteriyordu.
VATANDAŞIN HAKLI İSYANI: “Partizan Radyo Dinlemek İstemeyenler Derneği“
Demokrat Parti iktidarının 1954 seçimlerinden sonra kapılarını muhalefete kapattığı radyo, 1960’a kadar siyasetin en hararetli tartışma konularından biri oldu. İktidar muhalefeti engellemekle kalmıyor, devlet radyosunu propaganda aracı olarak da kullanıyordu. 1958’de iş öyle bir hâle gelmişti ki DP’nin kurduğu Vatan Cephesi’ne katılan binlerce kişinin adı radyodan tek tek okunmaya başlanmıştı, isim okuma faslı kimi günler iki saat sürüyordu.
Duruma tepki gösterenler 1 Aralık 1958’de İstanbul’da “Radyolarda Partizan Yayınları Dinlemek istemeyenler Derneği”ni kurdu. Dernek başkanı Bedri Çalışkur “radyodaki partizan neşriyatla mağdur edilenler, dernek vasıtasıyla teselli edilecek, asabı bozulan vatandaşlara tıbbi ve psikolojik yardımda bulunulacaktır” diyordu.
Olayın duyulmasıyla Türkiye’nin dörtbiryanından binlerce kişi üyelik başvurusunda bulunmuştu. Meselenin hükümet aleyhinde kampanyaya dönüşmesinden rahatsız olan iktidar, polis baskınıyla derneği kapattı. Açılan davada dernek kurucuları “devletin radyosuyla alay ettikleri için” para cezasına çarptırıldı.