Etiket: çanakkale savaşı

  • Çanakkale kahramanı Bigalı Mehmet Çavuş yeniden canlanıyor…

    106 yıl önce yaşanan Çanakkale muharebeleri, sadece bugünümüzü şekillendirmekle kalmadı, toplumsal hafızamızda da kalıcı izler bıraktı. Ancak bilindiği gibi, insan hafızası unutkanlıkla örülüdür ve tarih kayıt altına alınmaz, tanıklarla yaşatılmazsa “hikaye”ye dönüşür. İşte Çanakkale kahramanlarından Mehmet Çavuş’u konu alan yeni bir belgesel, fedakar askerleri ve Mustafa Kemal’in gerçek değerini tarihe katmak üzere geliyor.

    Bugün bu topraklarda­ki varlığımızı, çoğunun mezarı bile olmayan, “Mehmetçik” diye selamladığı­mız insanlara borçluyuz. Onlar, arkadaki çoluk-çocuk başına buyruk yaşasın, ele-güne muh­taç olmasın, yabancının sulta­sına kalmasın diye istilacının karşısında durmuş; benzersiz bir fedakarlık içinde, yaşadık­ları gibi ölmüşlerdi. Çanakka­le cephesi, 1. Dünya Savaşı’nın başında, yorgun, moralsiz, ye­nik ve aç-bilaç Türk insanının, denizden gelen düşmana “du­run bakalım, buraya kadar” de­diği yerdir.

    Onların kadrini, kıyme­tini bilmedik. Esas olarak laf ürettik. Heykel-abide-bayrakla sembollere, nutuk-hamaset-e­debiyatla kahramanlığa uzanan anonim hikayelere bel bağla­dık. Muharebeler sırasındaki gerçek-yaşanmış-belgeli-tanık­lı hadiseleri tesbite çalışmak ve bu izlerin peşine düşmek yeri­ne; ucuz duygusallıklara, pahalı organizasyonlara, aktüel-po­litik hesaplara, bilimsel-este­tik değeri olmayan yapımlara yöneldik.

    Onların hatırasına bir şey­ler yapabilmek, ancak 1950’li yıllarda aklımıza geldi; büyük bir abide yaparak kendimizi affettirmeye çalıştık. Muha­rebe arazisini koruma altına almamız 1970’lerde, sembo­lik mezarlık yapma faaliyetle­rimiz 80’lerde, otobüs turla­rı 90’larda başladı. Referans değeri, araştırma-bilgi değeri taşıyan kitap, makale, belgesel, fotoğraf, film konularında İn­giltere ve Avustralya’nın hâlâ çok gerisindeyiz. Gözümüz gibi bakmamız gereken Çanakkale muharebe arazilerinin orijinal haliyle korunması noktasında son yıllarda önemli aşamalar kaydedildi (otobüs trafiği için Anafartalar’dan, sıcak muha­rebe arazisinden geçecek asfalt yol yapımı hariç!); eski hata­lar düzeltildi; yanlış ağaçlan­dırmalar durduruldu. Yine de -bugün salgın hastalık nede­niyle motorlu araç trafiği fii­len durmuş olsa da- bu kutsal topraklara otomobil-otobüsle girmenin kısıtlanması, anı ve izlerin korunması bakımından önşarttır.

    1915’te Gelibolu Yarımada­sı’ndaki muharebeler sonu­cu kazanılan zafer, bu ülkenin insanlarına her şeyden önce umut vermiştir. Dünyanın en güçlü donanmasını-ordusunu durdurmak; küçülen-büzülen ve imkansızlıklar içinde kıv­ranan bir imparatorluk için, bu ülkede yaşayan insanlar için yeni bir başlangıç imkanı sağlamıştı. Mustafa Kemal’in 1915’te başka bir cephede değil de Çanakkale’de olması, Tür­kiye ve dünya tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. O ve diğer tüm kahraman komutanlar, as­kerler, kadınlar, yeniden yeni bir millet olmanın koordinatla­rını vermişlerdir bize. Ele-gü­ne ama her şeyden önce kendi­mize kendimizi göstermişizdir. Çanakkale’nin verdiği özgüven, İstiklal Harbi’nin ve cumhuri­yetin temel yapıtaşıdır ve bu coğrafyada kalıcı olduğumuzun teminatıdır.

    Titizlikle planlanmış detaylar Belgeselde kullanılan silahlar; Mauser, Lee Enfield, Vickers gibi birçok orijinal silahtan kalıp alınarak tekrar dökülmüş (üstte). Belgesel için 200 kişilik bir ekip çalışmış (altta).

    İşte bu benzersiz geleneği, hakiki-sahici bir tarih bilin­cine dönüştürmek için laftan fazlası, yani iş yapmak gere­kir. Diğer türlü sadece atalarıy­la övünen mirasyediler oluruz ki, maalesef günümüzde yaygın bir hâldir.

    Çocukluğundan beri Ça­nakkale muharebe alanların­da araştırmalar yapan ve genç neslin önemli saha uzmanla­rından Gökhan Tarkan Kara­man; çalışmalarını uluslararası seviyeye taşımış nadir Türk­lerden. Karaman şu sıralar, muharebelerin unutulmaz kah­ramanlarından biri olan Bigalı Mehmet Çavuş üzerine önemli bir belgesele imza atmak üzere.

    Bigalı Mehmet Çavuş, 1881 Filibe doğumlu. 93 Harbi ola­rak da bilinen 1877-1878 Os­manlı-Rus savaşı sonrasında ailesiyle birlikte Anadolu’ya göç etmiş; Biga’nın Bahçeli Kö­yü’ne yerleşmiş. Toplam 16 yıl askerlik yapmış. Balkan Savaş­ları’nda ve 1. Dünya Savaşı’nda yer almış.

    4 Mart 1915 tarihinde Sed­dülbahir’de göstermiş olduğu kahramanlıkla literatüre gir­miş. 18 Mart’ta gerçekleşecek büyük deniz saldırısı öncesi, Boğaz girişini koruyan kaleler­deki topları susturmak isteyen İtilaf güçleri, Seddülbahir Ka­lesi önüne küçük bir birlik çı­karmıştı. İngiliz deniz piyade­leri tarafından donanma ateşi ve uçakların keşif desteğiyle gerçekleşen bu çıkarma sıra­sında, Mehmet Çavuş emrin­deki askerlerle fedakarlık tari­hine de geçmişti. Çatışma sıra­sında tüfeği tutukluk yapınca, yerden aldığı taşları düşmana atarak savaşı sürdürmüş; eline geçen bir istihkam küreğiyle askerlerini hücuma kaldırmış­tır. Başından ve göğsünden ağır yaralanmasına rağmen bayı­lana kadar savaşmaya devam etmiştir. Şaşıran, afallayan ve ciddi zayiat veren İngilizler ilerleyememiş ve takviye kuv­vet isteğinin geri çevrilmesi üzerine filikalarına binerek ge­ri çekilmek zorunda kalmıştır. O günkü çarpışmada 27. Alay 10. Bölük, 6 şehit ve 13 yaralı verirken, geri çekilmek zorun­da kalan düşmanın zayiatı ise 20 ölü, 25 yaralı ve 3 kayıptır.

    Saha bilgisi ve set cephesi Muharebe sahnelerini canlandırmak için Eceabat’ta, muharebe bölgesi dışında bir plato oluşturulmuş, muharebe haritalarına bakılarak ölçek ve derinlik hesaplamaları yapılmış.
    Genç neslin önemli saha uzmanlarından Gökhan Tarkan Karaman sette.

    Hadiseyi sonradan Arıbur­nu Muharebeleri Raporu isimli kitabında bizzat aktaran o dö­nem Maydos Mıntıka Komuta­nı Yarbay Mustafa Kemal, tak­dirle bahsettiği Bigalı Mehmet Çavuş’un ödüllendirilmesini teklif ederek Gümüş Muhare­be İmtiyaz Madalyası alması­nı sağlar. Başkomutan Vekili Enver Paşa, Maydos Hastane­si’nde tedavi altında bulunan Bigalı Mehmet Çavuş’u ziyaret ederek kendisine padişah ta­rafından verilen bu madalyayı bizzat göğsüne takar.

    Tedavisi bittikten sonra kendisine verilen izin süresini kullanmayarak tekrar cephe­ye döner Mehmet Çavuş. “Ar­kadaşlarım orda kelle koltukta savaşırken ben burada otura­mam” diyerek tekrar cepheye döner. Bu defa birliği Arıburnu sektöründe çarpışmaktadır. 25 Nisan 1915’teki çıkarma sıra­sında 27. Alay’la birlikte düşma­nı yine ilk karşılayan askerler arasında bulunur. Görev yaptığı Arıburnu bölgesinde ikinci defa yaralanır Düşman birliklerinin tahliyesinin yapıldığı 9 Ocak 1916 tarihine kadar bu bölgede savaşmaya devam eder.

    Hem askerlik süresinde hem de askerlik sonrasında kendisine yapılan maddi yar­dım tekliflerini “Ben vatanım için savaştım, para için savaş­madım” diyerek reddeder. Sa­vaştan sonra gazi olarak dön­düğü köyünde mütevazı bir hayat sürer. 3 Şubat 1964 tari­hinde vefat ederek Bahçeli Kö­yü Mezarlığı’na defnedilir.

    Belgeselin çekim süreci ne­redeyse 1.5 yıldır devam ediyor. Bu müstesna tarihe tanıklık et­miş Bigalı Mehmet Çavuş’un torunları, akrabaları ve onu gören vatandaşlarla röportaj­lar gerçekleştirilmiş. Muharebe sahnelerini canlandırmak için Eceabat’ta, muharebe bölgesi dışında bir plato oluşturulmuş ve dönem muharebe haritaları­na göre ölçek ve derinlik olarak birebir tasarımlar uygulanmış. Asker ve dönem kostümleri ti­tizlikle danışmanlar eşliğinde dikilmiş (maalesef sürekli ola­rak hata yaptığımız ve bunlar­dan ders almadığımız bir konu).

    Dönemin silahları, Mauser, Lee Enfield, Vickers gibi bir­çok silah orijinallerinin kalıbı alınarak tekrar dökülmüş.

    Yaklaşık 200 kişilik bir ekiple çekilen belgesel, Biga Belediyesi, Çanakkale Muha­rebeleri Tarihî Alan Başkanlığı ve Çanakkale Valiliği tarafın­dan da destekleniyor. Türk­çe-İngilizce olacak belgeselin yapımcısı ve yönetmeni Gök­han Tarkan Karaman; görüntü yönetmeni Ender Ercan, danış­manı ise Ömer Arslan.

    Çanakkale muharebeleri­ni geleceğe taşımak için, ger­çek insan hikayelerinin peşine düşmeye ve bunları tüm detay­larıyla kayıt altına almaya ih­tiyacımız var. Onlar da bizden bunu beklerdi.

  • Bu topraklar için toprağa düşenlerin izinde

    Bu topraklar için toprağa düşenlerin izinde

    1915’in 19 Şubat’ında başlayan Boğaz muharebeleri, 9 Ocak 1916’da İtilaf kuvvetlerinin Gelibolu Yarımadası’nı terketmesiyle 105 yıl önce sona ermişti. Eski çağların ilk modern savaşı, modern zamanların son klasik savaşı Çanakkale’de yaşandı. Burada şehit düşen-ölen tüm askerler, günümüzdeki anma kültürünün de temellerini toprağa işlediler. Düşen askerlerin peşine düşenler, harp sahasına yolculuklar… 

    Birinci Dünya Savaşı’nın başında 326 gün süren Çanakkale deniz ve kara muharebeleri, sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. Türk askerinin kararlı mücadelesi, dönemin en modern savaş gücünü yenilgiye uğratmış; Kilitbahir Platosu’nu ele geçiremeyen düşman İstanbul’a ulaşan tek suyolu Çanakkale Boğazı’nı aşamamış; örgütsüz ve lidersiz millet erken bir yıkımdan kurtulmuş; İtilaf Devletleri’nin Rusya’yla bağlantı kuramaması ülkedeki krizi derinleştirerek Ekim Devrimi’nin yolunu açmış ve belki de en önemlisi, Mustafa Kemal tarih sahnesine çıkarak İstiklal Harbi için bir umut ve peşinden gidilecek bir lider olmuştu. 

    Çanakkale, aslında çok eski çağlardan beri tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir coğrafya. Asya-Avrupa ve bugünkü anlamıyla kıta tanımları literatüre girmeden asker kıtalarının güzergahı olmuş. Antik çağlardan günümüze Troas (Troya-Truva) olarak bilinen coğrafyada ilk önemli hadise, MÖ 1184’teki meşhur Troya Savaşı. Aradan geçen 3204 sene zarfında, seyyahlar, azizler, ozanlar, arkeologlar, hırsızlar, mezar kazıcıları, biliminsanları ve tarihçiler hep bu bölgeye taşınmışlar, bu bölgede faaliyet göstermişler. Pers Kralı Darius’un oğlu Xerxes (1. Serhas), Büyük İskender ve erken dönem Bizans’tan, İstanbul’un fethi sonrası 1462’de Boğaz’a yaptırdığı karşılıklı kaleler ile (Anadolu yakasında Kale-i Sultaniye, Rumeli yakasında Kilitbahir) Çanakkale şehrini kuran Fatih Sultan Mehmet’e; dünyanın kaderi bu topraklarda şekillenmiş.

    Donanma Mecmuası, 30 Aralık 1915 

    Tarih kitaplarından edebiyata, üzerine belki de dünyada en fazla eserin yazıldığı Çanakkale, 1915’teki büyük direnişten hemen sonra, hatta henüz muharebeler sürerken önemli ziyaretçileri ağırlamaya başlamıştı. 10 Ocak 1916’da, İtilaf kuvvetlerinin Yarımada’dan çekildikleri günden 1 gün sonra ise, Enver Paşa’nın da katılarak uzun bir konuşma gerçekleştirdiği Meclis-i Mebusan’da, vekiller hep bir ağızdan Çanakkale’de şehitler için bir abide yapılması gerektiğini dile getirmişlerdi. 

    İşte 1915’ten günümüze, Çanakkale harp sahasına gerçekleştirilen en önemli ziyaretler, en önemli ziyaretçiler ve tarihin peşindeki iz sürücüler… 

    TEMMUZ – EKİM 1915

    YUSUF İZZETTİN – EDEBİYATÇILAR

    Veliaht ve yazarlar en tehlikeli cephe hatlarında

    Henüz muharebeler devam ederken, 1915 içerisinde Çanakkale cephesine birçok askerî ve sivil ziyaret gerçekleştirildi. Enver Paşa, Çanakkale cephesini tam 14 kez ziyaret etmişti. 19 Temmuz 1915 tarihinde ise Veliaht Yusuf İzzettin Efendi cepheye geldi. Bu ziyaretin, günlük gözetleme uçuşlarını yapan İtilaf uçaklarının dikkatini çekmesi üzerine, düşman donanması veliahtı hedef almış; bu tehlike karşısında konvoy, ağaçların arasında saklanmak zorunda kalmıştı. Saldırı sırasında dağ topuyla mukabele etmek isteyen Topçu Yüzbaşı Haydar Efendi, Topçu Üsteğmen Mehmet Ali ve iki topçu eri şehit olmuştu.

    Heyet-i Edebiyye ile Çanakkale cephesine gelen yazarlar, Gelibolu Mutasarrıfı İbrahim Süreyya (Yiğit) ile beraber 5. Ordu Karargahı’nda. 
    Arap İlim Heyeti’nin 22 Ekim günü Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’i Kumköy’de ziyareti sırasında Beyrut Müftüsü Mustafa Neca Efendi (en sağda) hitap ederken. Mustafa Kemal’in hemen solunda 4. Ordu Müftüsü Essad eş-Şukayri. 

    Savaş sırasında en önemli sivil ziyaretler ise cepheye birkaç kez gelen Edirne Valisi Hacı Adil, Sivas Komisyonu, Arap İlmi Heyeti, Meclis-i Mebusan üyeleri ve Heyet-i Edebiyye tarafından gerçekleştirildi. Muharebelerin en şiddetli aylarında gelen Heyet-i Edebiye’de Ağaoğlu Ahmet, Orhan Seyfi (Orhon), Enis Behiç (Koryürek), Celal Sahir (Erozan), Hıfzı Tevfik (Gönensay), Hakkı Süha (Gezgin), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), ressam Çallı İbrahim, ressam Nazmi Ziya, Selâhaddin (eski Darüleytam müdürü), Ali Canip (Yöntem), Ömer Seyfettin, Mehmet Emin (Yurdakul), Muhiddin (eski Tanin gazetesi muharriri), Bestekar Ahmet Yekta (Madran), Yusuf Razı Bey ve İbrahim Alâeddin (Gövsa) vardı. Zaman zaman büyük tehlikelerle yüzyüze kalarak harp sahalarını dolaşan heyet, 10 günlük ziyaretini tamamlayarak 22 Temmuz 1915’te bölgeden ayrılmıştı. 

    Diğer önemli sivil heyet ziyareti ise 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın mesuliyet alanı olan Suriye-Irak-Filistin bölgelerinden gelen Arap İlim Heyeti’ninkidir. Heyet 22 Ekim günü Mustafa Kemal’i de ziyaret etmiş, Ebabil gazetesi sahibi Hüseyin el-Habbal, Mustafa Kemal için yazdığı bir şiiri okumuştu. 

    Veliaht Yusuf İzzettin Efendi maiyetiyle beraber Çanakkale siperlerinde. 

    KASIM 1915

    LILIAN WYLIE

    Muharebe sahasında gizemli bir kadın

    Karşı cephede Çanakkale savaş alanlarına en önemli ziyaret, muharebeler esnasında ölen Yarbay Charles Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret amacını taşıyordu. 26 Nisan 1915’te, İtilaf güçleri Seddülbahir’de karaya çıktıktan 1 gün sonra ölen Yarbay Doughty-Wylie, köyün hemen dışına gömülmüştü. Bugün de aynı yerde (Yarımada’daki tek bireysel mezar) yatan Doughty-Wylie’yi ziyarete gelen ise, eşi Lilian Wylie’ydi (Yarbay Charles Doughty, evlendikten sonra karısına olan saygısı nedeniyle onun da soyadını kullanıyordu. Aynı şekilde daha önce Türkiye’de görev yaptığı için Türk insanını sayıyor-seviyor ve bu nedenle muharebe sırasında silah taşımıyordu). 

    Savaşın şiddetinin azaldığı dönemde, Kasım 1915’te kıyıya yanaşan bir filikadan, herkesin meraklı bakışları arasında bir kadın inmişti. Yüzü bir peçeyle kapalı olan kadın, yanındaki subayla birlikte Doughty-Wylie’nin mezarına yöneldi ve buraya küçük bir çelenk bıraktıktan sonra sahile dönüp kendisini bekleyen aynı filikayla uzaklaştı. Yıllar boyunca bu kadının kim olduğu tartışılacaktı. Zira Doughty-Wylie’nin, “Çöl Kraliçesi” lakaplı ünlü arkeolog ve ajan Gertrude Bell’le de platonik bir ilişkisi vardı. Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın dergimizde (NTV Tarih-Nisan 2009) 12 yıl önce “Seddülbahir’de Yalnız Bir Mezar” yazısıyla ortaya koyduğu belgeler ile Eylül 2019’da araştırmacı Brian Cleary’nin sunduğu “Gelibolu’nun Gizemli Kadını” (The Mystery Woman of Gallipoli) başlıklı tebliğinde sunduğu belgeler; Kasım 1915’te Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret eden kadının eşi Lilian olduğunu kesinleştirdi. Böylece bu ziyaret, Çanakkale muharebe alanlarına bir kadın tarafından yapılan ilk özel ziyaret olarak tarihe yazıldı (Muharebeler esnasında daha önce çatışma bölgesine gazetecilik -Wanda Zembrzuska- veya sağlık faaliyetleri -Fransız kadın hemşireler- için gelen kadın çalışanlar da vardır). 

    Doughty-Wylie ve eşi Lilian 1907’de Konya’daki İngiliz Konsolosluğu bahçesinde. 

    EKİM 1917

    PRENS KiRiL VE KAYZER WILHELM

    Alman ve Bulgar liderler savaş coğrafyasında

    Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarına Osmanlı müttefiklerinden birçok üst düzey asker ziyarette bulunmuştu. Bunlardan en önemlileri 1917’de Bulgar Prensi Kiril ve Alman Kayzeri Wilhelm’in ziyaretleridir. Bulgar Prensi Kiril, yanında General N. Zhekov, General R. Petrov ve diğer subaylardan oluşan bir askerî delegasyonla önce İstanbul’a gelmiş, Sadrazam Talat ile görüştükten sonra Yarımada’yı ziyaret ederek Liman von Sanders eşliğinde harp sahasında incelemelerde bulunmuştu. 

    Kayzer 2. Wilhelm ise 15 Ekim 1917 tarihinde İstanbul’a gelmişti. 1 gün sonra Çırağan Sarayı’ndaki askerî tören sonrası Yavuz zırhlısına geçen Kayzer Wilhelm, kendisini karşılayan Enver Paşa ile üç torpidonun eşliğinde 22.30 civarlarında Çanakkale’ye gitmek üzere hareket etti. 17 Ekim günü saat 09.00’da Çanakkale’de karaya çıkan imparator otomobille Hamidiye Tabyası’na geçti. Müstahkem mevkiini gezen 2. Wilhelm’e deniz savaşları sırasında batırılan bir İngiliz gemisinin maketi hediye edildi. Tahtadan kalem kutusu şeklindeki gemi maketinin üzerinde “Çanakkale-18 Mart 1915” ibaresi bulunuyordu. 2. Wilhelm daha sonra Gelibolu Yarımadası’na geçerek Anafartalar, Arıburnu ve diğer muharebe alanlarını gezdi. 2. Wilhelm’i taşıyan Yavuz zırhlısı saat 18.00’de İstanbul’a dönmek üzere hareket etti. 

    Kayzer Wilhelm, Amiral Usedom ve Amiral Merten paşalar ile birlikte harp sahasını tetkik için geldiği Çanakkale’de. 

    ŞUBAT 1919

    CHARLES BEAN

    Çanakkale’yi evi sayan Avustralyalı tarihçi

    Ekim 1918’deki ateşkes sonrası, savaşın galipleri Gelibolu Yarımadası’nda hayatını kaybeden askerleri için mezarlık yapma işine giriştiler. 14 Şubat’ta Yarımada’ya gelen Charles Edwin Woodrow Bean, muharebelerin başından sonuna kadar görev yapmış bir gazeteciydi. Sonrasında 1. Dünya Savaşı Avustralya Resmî Tarihi’nin de yazarı olacak Bean, savaş tarihi yazımındaki resmî klişeleri ortadan kaldıran, siperdeki asker tanıklıklarını öne çıkaran bir öncüydü (23 bin sayfayı bulan günlük ve notlarına internet ortamından ücretsiz olarak ulaşılabilir). 

    Bean muharebeler boyunca silah taşımadı ve bir akademisyen veya eğitimli bir tarihçi olmamasına rağmen, yazdıkları dünya çapında bir etki oluşturdu. 

    Charles Bean’in harp sahası üzerinde çizdiği eskizlerden biri. 

    Bill Sellars’ın dergimizde detaylı olarak konu ettiği (NTV Tarih-Aralık 2009) Bean’e, 1919’da tekrar geldiği muharebe sahasında özellikle Türk pozisyonlarını iyi bilen ve savaş sırasında 57.Alay-3. Tabur komutanlığı yapan Binbaşı Zeki Bey eşlik etmişti. 6 hafta boyunca yanındaki heyetle beraber muharebe sahalarında incelemeler yapan, fotoğraf çeken ve çok sayıda askerin tanıklığına başvuran Charles Bean’in bu yolculuğu ve yaşadıklarını anlattığı Gallipoli Mission adlı kitabı ancak 1948’de yayımlanacaktı. 

    Şiddetli çarpışmaların olduğu ateş hatlarında derinlemesine inceleme yapan Charles Bean, birçok noktanın eskizlerini de çizdi. Bean’in Çanakkale külliyatı “resmî tarih” anlayışını tarihe gömdü; zira Avustralyalı-İngiliz-Yeni Zelandalı komutanların karar ve uygulamalarına dair eleştiriler de kitaplarında yer aldı. Gallipoli Mission kitabındaki “Enter Mustafa Kemal” (Mustafa Kemal Sahneye Çıkar) adlı bölüm ise, Mustafa Kemal’in özellikle muharebelerin ilk günü ortaya koyduğu olağanüstü performansı, arazi detayları ve tanıklıklarla yansıtan bir temel referans niteliğindedir. 

    Bean’in dört yıl sonra Çanakkale’ye yaklaşırken, uzakta Kocaçimen silsilesini gördüğünde “Eve döndük” demesi, sonraki yıllarda her milletten tüm tarihçilerin ortak duygusunu ifade eder. 

    Avustralya Tarih Misyonu, Charles Bean ve Binbaşı Zeki Bey, Çanakkale muharebe sahası üzerinde Bombatepe (Hill 60) yakınlarında. 

    EYLÜL 1924

    KÂZIM KARABEKİR

    14. Tümen Komutanı Kerevizdere siperlerinde

    Muharebeler sırasında 14. Tümen komutanlığı yapan Kâzım Karabekir, yeni kurulan cumhuriyetin hem milletvekili hem 1. Ordu Kumandanı olduğu sırada, 14 Eylül 1924’te Çanakkale’yi ziyaret etmişti. Karabekir, sabah 10.00 sularında Hızır Reis gambotu ile Ayvalık’tan Çanakkale’ye hareket etmiş, 19.30 sıralarında antik Troya şehrini gezmişti. 15 Eylül’de Kumkale hizasından Seddülbahir’e doğru harekete geçmiş, seyahatin bu bölümünü şöyle nakletmişti : “Boğaz’a girerken Fransız, İngiliz abideleri insanı pek müteessir ediyor. Kerevizdere’de 11.30’da sahile çıktım. Tarafeyn birinci sahra siperlerini 3 saat yaya gezdik. Her karışında kemikler, kafalar, birkaç parça demir var. Fransız torpillerinden (karakedi dediğimiz) bir tane hatıra aldım. Fransızlar son hatlarına abide dikmişler, buraya kadar geldik diye. 02.30’da vapura döndük. 04.15 Çanakkale’ye”. 

    Karabekir 16 Eylül günü Çanakkale merkezde bulunan, şehitlik, askerî yapılar ile tabyaları ziyaret ettikten sonra 17 Eylül’de İstanbul’a hareket etmişti. 

    1924’te 1. Ordu Komutanı ve aynı zamanda milletvekili olan Kâzım Karabekir Paşa, Çanakkale’de bulunan Anadolu Hamidiye Tabyası’nda. 

    1925-1934

    MUSTAFA KEMAL

    Reis-i Cumhur, Yarımada’ya 5 kez geldi

    Mustafa Kemal, cumhurbaşkanı sıfatı ile Çanakkale’yi 1925- 1934 arasında beş kez ziyaret etti. İlk gelişi olan 1925’te karaya çıkmadan Gelibolu Yarımadası’nın etrafında dolaşarak, manevi kızı Afet İnan’a harp ile alakalı çeşitli bilgiler vermişti. Afet İnan bu gezi ile alakalı olarak daha sonradan şunları yazacaktı: 

    “Yıllarca sonra, Atatürk cumhurbaşkanı olarak vapurla Çanakkale Boğazı’nı geçiyordu. Gelibolu’ya çıkıp eski savaş sahasını beraber görmeyi arzu etmiştim. Fakat O’nun kaptana emri şu oldu: ‘Boğazı geçip batı kıyılarına doğru gidiniz’. Şimdi, tam düşman donanmasının çıkarma yaptığı yerde, Suvla limanında idik. Atatürk o günleri yeniden yaşar gibi anlatıyor ve karanın denizden görünen bölümünde, Türk kuvvetlerinin bulunduğu yerleri eliyle işaret ediyordu. Fakat birdenbire denizden çok iyi görünen bir geçit yerine gözlerini dikmişti. ‘İşte burası daimi top ateşi altında bizi tehdit eden yerdir. İrtibat temin etmek için geçen askerlerimiz maalesef burada büyük zayiata uğradılar’ demiş ve ilave etmişti, ‘Anafartalar ve Conkbayırı muharebesi, muhakkak ki tarihin en yakın cepheli bir savaşıdır…” 

    Gazi’nin muharebe alanlarını ziyaretine dair haber (Milliyet, 2 Eylül 1928). 

    Mustafa Kemal’in bizzat harp sahasına ayak bastığı ziyareti 1 Eylül 1928 tarihindedir. Bu tarihte Ertuğrul Yatı ile Dolmabahçe’den Çanakkale’ye hareket etmişti. O gün Çanakkale’de valiliği ve belediyeyi ziyaret etmiş; yeni harflerin öğretimi konusundaki çalışmaları denetleyip halkla konuşmuş; kalabalıktan pek çoğunu kara tahtanın başına çağırarak cümleler yazdırmış; insanların öğrenme heyecanı ve isteğinden çok memnun olmuştu. Saat 16.00’da Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar’ı gezerek harp anılarını tazeleyen Gazi, 2 Eylül akşamı İstanbul’a dönecekti. 

    Mustafa Kemal, maiyetiyle birlikte Anafartalar harp sahasını tetkik ederken (1928). 

    YAZ AYLARI 1926

    MEHMET NİHAT BEY

    Harp tarihimizin kurucusu

    Hakkında çok detaylı bilgiye sahip olamasak da 1927’de harp sahasına öyle bir ziyaret var ki, insan “keşke ben de orada olsaydım” demekten kendini alamıyor. Çanakkale cephesinde de görev almış olan Türk harp tarihinin duayeni Mehmet Nihat Bey (Bursalı) ve tarihçi Prof. Dr. Yusuf Akçuraoğlu, 1927 yazında harp sahasına gitmişler ve arazi üzerinde en ince ayrıntısına kadar muharebeleri tartışmışlardı. Hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bu ziyareti, Akçuraoğlu’nun Nihat Bey’e 1928’de (henüz vefat etmeden) gönderdiği mektuptan öğreniyoruz. Akçuraoğlu mektubunda bu ziyareti şu cümlelerle anlatıyor: 

    Modern Türk harp tarihinin kurucusu Bursalı Mehmet Nihat Bey ve 1926’da verdiği konferansın sonradan yayımlanan kitabı: Büyük Harpte Çanakkale Seferi 

    “Muhterem meslektaşım, beyim efendim. Geçen yaz, kutsal bir görevi ifa için Çanakkale’ye gittiğimiz zaman, Anafarta açıklarından Türk’ün ve Türk’ün büyük rehberinin ebedi bir fahr ve şeref abidesi olan yamaç, sırt ve dereleri göstererek, oniki yıl önce oralarda cereyan eden büyük olayları, geniş ilminize dayanan fasih lisanınızla anlatıp canlandırmıştınız. En necib hislerimizi yükselten bu eğitici sohbetleriniz sırasında Fransız kurmay subaylarından Binbaşı Larcher’nin Türk Harbi’ne dair bir kitabı çıkmış ve seçkin tarafınızdan düzeltilmeye muhtaç olduğunu öğrenmiştim”. 

    HAZİRAN 1931

    HENRI GOURAUD

    Kolunu Seddülbahir’de bıraktı 16 yıl sonra aynı yere döndü

    General Gouraud, Anadolu yakasından İntepe topçularının attığı topun tesiri ile Seddülbahir Kalesi yanında kolunun koptuğu noktada. 

    Çanakkale’de Seddülbahir cephesinde bulunan Fransız Seferî Kuvvetler Komutanı Henri Gouraud, 30 Haziran 1915’te İntepe topçuları tarafından atılan ve yanına düşen bir top mermisi nedeniyle bir kolunu kaybetmişti. 16 yıl sonra Türk Devleti’nin misafiri olarak 2 Haziran tarihinde Türkiye’ye gelen Gouraud, Ankara’da Mustafa Kemal tarafından kabul edilmişti. Atatürk kendisi için yanındakilere “Türk topraklarında yatan onun şerefli kolu, memleketlerimiz arasında son derece kıymeti bir bağdır” demiştir. 

    General Gouraud, Fransız Mezarlığı ve kendisinin yaralandığı noktada yapılan anıtın açılışları için 8 Haziran 1931 akşamı Marmara vapuru ile İstanbul’dan Çanakkale’ye geldi. Bu sırada içerisinde Fransız yazar Claude Farrère’in de bulunduğu Tadla ve Patris gemilerindeki 600 Fransız da açılış törenleri için Çanakkale’ye hareket etmişti. 9 Haziran günü Morto Koyu’na inen General Gouraud, Claude Farrère ve dönemin Fransız Büyükelçisi Charles Pineton de Chambrun, Fransız Mezarlığı’nın resmî açılışını gerçekleştirdiler. Açılış törenine Büyükelçi Chambrun’ün konuşması damga vurmuş, herkesi derinden etkilemişti. 

    General Gouraud ise Mustafa Kemal ile karşı karşıya cereyan eden muharebeleri, Türklerin kahramanlık ve âlicenaplıklarını anlatmış; bir Fransız askerini kurtaran yaralı bir Türk zabitinin ölürken bahsettiği Türk-Fransız dostluğunun tahakkuk ettiğini aktarmıştı. Sonrasında Bouvet zırhlısının 18 Mart günü battığı Erenköy Koyu’na yanaşarak denize çelenk bırakma töreni yapılmış; ardından o tarihlerde tek Türk Anıtı olan Arıburnu/Cesarettepe’deki Mehmet Çavuş Abidesi’ne çelenk bırakılmıştı. 

    Fransız Mezarlığı’nın açılışı için Türkiye’ye gelen General Gouraud, yazar Claude Farrère ile birlikte bugünkü defin alanına doğru ilerliyor. 

    AĞUSTOS 1933

    NİHAL ATSIZ

    Muharebe arazilerini adım adım dolaşan bir öncü

    Nihal Atsız ve kafilesi, 1933’te İngiliz Helles Anıtı’nın önünde. 

    Türk tarafında Çanakkale muharebe alanlarına ilk ayrıntılı araştırma gezisi, 1933’te Nihal Atsız ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. 3 Ağustos akşamı Sirkeci’den kalkan Selâmet vapuruyla yola koyulan kafile; 4-11 Ağustos arasında sırtlarında 20 kg.’lık bir yükle Seddülbahir’den Anafartalar’a cepheyi adım adım dolaşmıştı. Kafiledeki tek kadın ve bu yürüyüşün fikir sahibi olan Tolunay, “cepheye cephane taşıyormuşum gibi geliyor” diyecekti. 

    Bu yürüyüş, Türk harp tarihi açısından iki önemli özelliği ile önplana çıktı. İlki, bugün kaybolmuş, fakat Atsız ve arkadaşlarının yürüdüğü tarihte halen varolan Türk anıtlarının resmedilerek tarihe kayıt düşülmüş olmasıdır. Ayrıca Atsız, bu ziyareti Çanakkale’ye Yürüyüş kitabında anlatarak bizlere miras bırakmıştır. İkincisi ise, harp sahasının “indi-bindi turizm” şekliyle ziyaret edilmesinin nitelik açısından içler acısı durumunu ortaya koymasıdır. 

    NİSAN 1934

    STANTON HOPE VE DENİZCİLER

    İngiliz askerleri 19 yıl sonra Çanakkale’de

    Stanton Hope’un muharebe alanlarına yapılan ziyareti konu alan 1934 baskısı kitabı. 

    Çanakkale’de savaşmış ve aynı birliğe mensup 213 asker 1934’te toplu hâlde harp sahasına geri döndü. Kraliyet Deniz Piyade Tümeni bünyesinde savaşmış bu askerler, dernekleri (Royal Naval Division Association) aracılığıyla başvurarak aileleri ile birlikte cepheyi ziyaret etmek istediklerini ve bunun için kendilerine bir gemi verilmesini talep etmişlerdi. 20 Nisan 1934 tarihinde Duchess of Richmond gemisiyle Liverpool’dan hareket eden gemide, askerlerin aileleri de vardır. Yolculuk boyunca her gün haritalar üzerinde tüm muharebeler ayrıntılarıyla etüt edilir. Gemi 30 Nisan günü Eceabat’ın kuzeyindeki Kilye Koyu’na demir atar. 

    Çanakkale Valiliği bir yemek tertip eder ve Türk gaziler de davet edilir. Heyette bulunan Stanton Hope’un Gallipoli Revisited adıyla yayımladığı eserden öğrendiğimiz kadarıyla, 30 Nisan günü harp sahasına çıkan İngiliz veteranlar 3 Mayıs’a kadar harp sahasını dolaşmıştır. Bu ziyarette en unutulmaz manzara, 2. Deniz Piyade Tümeni’nden M. D. Blackburn’un, hâlâ ayakta duran tümen karargahları Backhouse Post önünde 19 yıl sonra verdiği poz olarak tarihe kalacaktır. 

    Harp sahasına bu defa dost olarak geri dönen İngiliz deniz piyadelerinden M. D. Blackburn, 19 yıl önce görev yaptığı arazideki karargahın önünde. 

    1935

    AFET İNAN

    Tarih Kurumu savaş arazisine çıkıyor

    Çanakkale muharebelerinin 20. yılında, Türk sosyolog/tarihçi Afet İnan, Türk Tarih Kurumu heyeti ile birlikte harp sahasına gelir. Afet İnan bu tarihî ziyareti daha sonra şöyle aktaracaktır:

    “1935 yılında Türk Tarih Kurumu üyeleriyle tarihî bir gezi düzenlemiştim. Düzenlenen programımızda ilk uğradığımız yer Anafartalar ve Conkbayırı olmuştu. 20 yıl sonra bir savaş alanında dolaşmanın heyecanını duyuyordum. Toprağa basarken aziz şehitlerimizi rahatsız etmekten korkar gibiydim. Hakikaten, ayaklarımıza ilişen boş kovanlar, bir mermi parçası veya ayakkabılar içinde insan kemiklerine rastlamamak mümkün değildi. Bu topraklarda kanlarını döken vatan savunucularının gönüllerde yaşayan anılarına saygı ve ruhlarının şad olması için dualarla ayrılırken, mütevazı Mehmetçik Anıtı karşısında yükselen yabancı anıtlara da hayranlıkla bakmıştım. Bu seyahat dönüşü Atatürk’e duygularımı anlatırken, bizim de orada niçin büyük bir anıt yapmadığımızı sordum. O, bana şu cevabı vermişti: ‘Evet doğru, biz de Mehmetçiğimizi anmak için büyük, çok büyük abideler yapmalıyız, fakat bu bir zaman ve imkan meselesidir. Ancak seni tatmin etmek için söyleyeyim ki bu toprakların Türk hudutları içinde kalmasıyla, Mehmetçik en büyük abideyi bizzat kurmuştur’… Memleket, abidelerle, maddi ve manevi eserlerle tarihî anılarını yaşatır. Çünkü genç nesiller sadece tarih yapraklarında okuduklarıyla değil, vatan topraklarında gördükleri tarihî abidelerle, ulus sevgisi içinde, bu vatanı korumak amacını güdeceklerdir…” 

    EYLÜL 1936

    KRAL 8. EDWARD

    Majestelerinin harp sahasını ziyareti

    Kral Edward’ın ziyareti ile ilgili 5 Eylül 1936 tarihli Akşam gazetesinde çıkan haber. 

    İngiltere Kralı 8. Edward, 1 Eylül 1936’da Nahlin yatıyla Türkiye’ye doğru yola çıkar. Kral İstanbul’dan evvel Çanakkale harp sahasını ziyaret edecektir. 3 Eylül sabahı Kocatepe ve Adatepe gemilerindeki Türk heyet, Suvla Körfezi açıklarında kralı karşılar. Burada Fahrettin Altay, yanındaki iki tercüman, İngiliz Büyükelçiliği’nden Mr. Woods ve Savaş Mezarlıkları (CWGC) memuru, Nahlin yatına çıkarlar. Fahrettin Altay, kralın inceden inceye, uzun uzadıya haritalar ve dürbünle araziyi tetkik edip, önündeki kitap sayfalarını karıştırdığını anlatır. Anafartalar Limanı önlerinden Arıburnu’na doğru geldiklerinde aynı titizlikle harp sahasını inceler. Kabatepe önlerinde Alman Denizaltısı U21’in 1915’te batırdığı Triumph zırhlısında ölen İngiliz askerlerinin anısına saygı duruşu ve denize çelenk bırakma töreni yapılır. Seddülbahir’de karaya çıkılır ve Tekke Koyu civarındaki tetkiklerden sonra Kirte (Alçıtepe) köyüne gelinir. Öğleden sonra Arıburnu cephesini dolaşan kral, buradaki tünelleri ve ateş hattında birbirine 8-10 metre mesafedeki siperleri bizzat fotoğraflar.

    İngiltere Kralı 8. Edward ve maiyeti Seddülbahir iskelesinden karaya çıkarken. Yanlarında onlara eşlik eden Fahrettin Altay. 

    AĞUSTOS 1952

    AKER-ADİL-BELEN-ALTAY…

    Gazi komutanlar 37 yıl sonra aynı yerde

    Takvimler 1952’yi gösterdiğinde Ordu Temsil Bürosu’ndan Yarbay Cemal Yıldırım Anafartalar Zaferi’nin 37. yıldönümü münasebetiyle Çanakkale’ye bir gezi tertip etti. Bu ziyaret ile 37 sene önce Çanakkale’de savaşan kahramanlar Etrüsk gemisi ile Çanakkale harp sahasına döndü. Kimler yoktur ki… 27. Alay Komutanı Albay Şefik Aker, Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı ve 12. Tümen Komutanı Selahattin Adil, Fahri Belen, Fahrettin Altay ve daha niceleri… 

    Çanakkale gazilerinin Ağustos 1952’deki muharebe sahasını ziyareti. Solda üst sırada Şefik Aker. 

    Merasim için o zaman tek Türk anıtı olan Mehmet Çavuş Anıtı’na gidilir. Civar köylerden gaziler tören alanındadır. Şefik Aker alana geldiğinde Kurucadereli (Kocadere) ihtiyar gazi Mehmet Ünlü ile eski alay komutanı birbirlerine sarılıp öpüşür. Konuşma sırası Aker’e geldiğinde, düşman karşısında titremeyen askerin sesi titremektedir. Buradaki merasimden sonra Conkabayırı’na geçilir. Şair Behçet Kemal Çağlar, bir harp sahasının nasıl vücut bulduğunu şu vurucu sözlerle ifade eder: “Biz destanı hep yazı ile sözle olur sanırdık. Meğer taşla da toprakla da destan olurmuş. Burada taşlar konuşuyor, topraklar konuşuyor”. 

    Gazi komutanlar muharebe sahası ziyareti öncesi Etrüsk gemisinin önünde. 

    NİSAN 1965

    ANZAC’LAR

    Muharebelerin 50. yılında eski düşman, yeni dostlar…

    Muharebelerin 50. yılında, Avustralya ve Yeni Zelandalı veteranlar için Çanakkale’ye bir gezi düzenlenlenir. 230 gazi ve aileleri önce uçakla Atina’ya gelir; oradan Karadeniz gemisi ile Çanakkale’ye yönelirler. 24 Nisan günü Anzak Koyu önlerinde demirleyen gemide bulunanlar, ertesi sabah bugünkü şafak ayinine benzer bir tören için karaya çıkarlar. Aynı gün eski askerler mezarlıkları ziyaret eder. Sonrasında Çanakkale Cumhuriyet Meydanı’ndan yapılan törende Türk gaziler ve tören görevlileri Anzak askerlerini karşılar. 50 yıl önce birbirini öldürmeye çalışan insanlar, bu defa yanyana gelir, el sıkışır. Bu ziyaretin tüm detayları Prof. Ken Inglis tarafından fotoğraflanacak ve sonrasında Letters From A Pilgrimage adlı eserde biraraya getirilecektir. 

    Avustralyalı ve Yeni Zelandalı veteranlar, tam 50 yıl sonra yine Anzak Koyu’ndan karaya çıkıyor. Ken Inglis’in objektifinden… 

    EKİM 1971

    2. ELIZABETH VE AİLESİ

    Kraliçe, kral ve prenses saygı yolculuğunda…

    Tarihler 18 Ekim 1971’i gösterirken Kraliçe 2. Elizabeth, eşi Kral Philip ve kızı Prenses Anne ile birlikte Ankara’ya gelir. Kraliçe 18- 19 Ekim’de Ankara’da temaslarda bulunur; 20 Ekim’de İngiliz-Türk ortak fabrikası olan BMC’yi ziyaret eder, 21 Ekim’de Kuşadası, Efes ve Selçuk’u turladıktan sonra 22 Ekim sabahı Çanakkale’ye gitmek üzere kraliyet yatı Brittania ile İzmir’den ayrılır. Bir kruvazör eşliğinde Çanakkale Boğazı’na giren Brittania, Boğaz’dan içeri girerken 21 pare top atışı ile karşılanır. İlk durak Çanakkale Şehitler Abidesi’dir. Kraliçenin çelenk koyduğu taşın üzerinde Mehmet Akif’in meşhur şiirinin ilk kıtası yer alır. Kraliçe hatıra defterine “iki ulusun birbirlerine karşı ebedi bir saygı kazandıkları Gelibolu savaşlarında şehit olanlara layık bir abide…” sözlerini yazar. Abide’nin altındaki müzenin açılışı gerçekleşir ve Çanakkale Harp Müzesi’nin ilk ziyaretçisi Kraliçe 2. Elizabeth olur. 

    Sonrasında, uzun yıllardır İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarlıkları Komisyonu’nun (CWGC) Türkiye yöneticisi Erol Baycan madalya ile taltif edilir. Kraliçe Fransız Mezarlığı’nı; ardından 1915’teki savaşta hayatını yitiren tüm İngilizlerin anıldığı Seddülbahir’deki bulunan Helles Anıtı’nı; Lone Pine’daki Avustralya mezarlık ve anıtını; Conkbayırı’ndaki Yeni Zelanda Anıtı’nı ziyaret eder. 

    Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip Helles Anıtı önünde saygı duruşunda. 

    1994-(∞)

    ALDOĞAN-SNELDERS

    Modern zamanların savaş arkeologları

    Mustafa Kemal’in ilk gün güzergahı Atlas Dergisi’nin Nisan 2005’teki kapak konusuydu 

    Henüz çocuk olduğu 1950’lerde Çanakkale harp sahası ile tanışan Şahin Aldoğan, daha sonra babası gibi asker olmak için Deniz Harp Okulu’na girdiğinde de her fırsat bulduğunda Gelibolu Yarımadası’na geldi; geceleri çoğunlukla arazi üzerinde konakladı. Bu sırada henüz hayatta olan Şefik Aker, Şemsettin Çamoğlu gibi gaziler ile karşılaştı, onlarla tanışma fırsatı buldu. Diğer taraftan Alçıtepe, Büyük ve Küçük Anafarta, Bigalı ve Kocadere köylerinde halen hayatta olan gazilerle tanıştı; onların tanıklıklarını kaydetti. 

    12 Mart 1971 Muhtırası’nın ardından bir süre hapishanede “ağırlanan” Teğmen Aldoğan, ordudan ayrılarak özel sektörde çarkçıbaşı olarak gemilerde çalışmaya başladı. Çanakkale Savaş alanları ile arasındaki bağ kopmadı, fırsat buldukça gelip gitmeye devam etti. 1994’te yaşanan yangın sonrası harp sahasının izleri kaybolmadan tekrar araziye döndü ve artık yaşamını tamamen savaş coğrafyasında sürdürmeye başladı. 

    Çanakkale’de muharebe arazilerini dolaşan Jul Snelders ve Şahin Aldoğan. 
    FOTOĞRAF: CÜNEYT OĞUZTÜZÜN 

    O zamandan bu zamana birçok Çanakkale sevdalısının ustası-hocası olan Aldoğan, tüm sektörlerdeki muharabelerde yaşanan önemli tüm hadiseleri bugünkü coğrafya üzerinde birebir eşleyebilen müstesna bir arazi uzmanı tarihçi. Siperin Ardı Vatan ve Çanakkale Muharebe Alanı Gezi Rehberi adlı iki ortak kitabı, yüzlerce makalesi var. 

    2006’da kaybettiğimiz Belçikalı Jul Snelders ise özellikle Çanakkale literatüründeki bilgilerden hareketle İtilaf kuvvetleri askerlerinin arazideki hareketlerini ve izlerini ortaya çıkarmış; dönemin henüz gelişen bilgisayar teknolojisiyle tarihî görüntüleri eşleyerek, muharebe sahalarına farklı bir gözle bakmamızı sağlamıştı. 

    Yazdıkları ve anıları, bugün nice Çanakkale sevdalısının, zaman yolcusunun güzergahını aydınlatıyor.

  • ‘Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık’

    ‘Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık’

    1965’te Çanakkale batıklarına ilk defa dalan profesyonel balıkadam Tosun Sezen, Türkiye’de modern dalgıçlığın yaşayan efsanesi. 78 yaşındaki Sezen, 18 Mart 1915’te batırılan Fransız zırhlısı Bouvet’ye de ilk ‘dokunan’ kişi. Uzun yıllar “mayın yarası” olarak kabul edilen delikleri dinamitle nasıl açtıklarını ve batıklarla ilgili daha birçok ayrıntıyı Ayhan Aktar’a anlattı.

    Ayhan Aktar: Çanakkale’de 1915 yılında batan zırhlıla­ra dalmak ve hurda çıkar­mak durup dururken mi aklınıza geldi?

    Tosun Sezen: Bizim sularda artık süngercilik bitmişti. Ay­rıca, ortağım Baskın Sokul­lu’nun dedesi Çanakkale’de sa­vaşmış olan [3. Kolordu Kur­may Başkanı] Fahrettin Altay [1880-1974] Paşa’dır. O da bize ANZAC bölgesinde kolordu kurmay başkanı iken Trium­ph zırhlısının nasıl battığını anlatırdı. Aşağı yukarı, batı­ğın nerede olduğunu bize tarif ederdi [132 m. boyunda olan 11,985 tonluk İngilizlerin Tri­umph zırhlısı, 25 Mayıs 1915 tarihinde torpille batırılmış­tır]. Tabii bu konuları kitap­lardan da okumuştuk. Böylece, dalgıç teknemizle Çanakka­le’ye geldik. Biz çalışmaya baş­ladığımızda Fahrettin Altay Paşa da gelip bizi ziyaret etti. Paşa, araziyi çok iyi tanıyor­du. Bize Kuzey Cephesindeki, ANZAC tarafındaki durumu anlattı. Mesela, ellerinde 1700 metre menzilli bir tane topları varmış. Triumph ise, o menzi­lin dışına demirlemiş. İngi­lizler istedikleri gibi ateş edi­yorlarmış. Akşam beşte, çay saatinde mola veriyorlarmış. ‘Triumph torpillendiğinde ve alabora olduğunda denizin üs­tü papatya tarlası gibi gemici­lerin beyaz kepleri ile dolmuş­tu’ demişti. Onlar yüzmeye çalışıyorlarmış. Harp dur­muş, herkes siperlerden çıkıp geminin batışını seyretmeye başlamış. Fahrettin Paşa, ‘ge­minin altında kırmızı zehirli boyası vardı’ demişti.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Dalgıç Tosun Sezen: 60’lar ve bugün Çanakkale batıklarından 1960’ların ortalarında çıkarılan metalparçalar(solda). 1960’ larda Çanakkale’da batmış olan İtilaf zırhlılarına dalan Tosun Sezen’in o günlerdeki ve bugünkü fotoğrafları (üstte).

    Peki, Fahrettin Paşa baş­ka önemli bir şey anlatmış mıydı?

    Önemli bir şey anlatmadı. Ama Çanakkale’ye Enver Paşa’nın geldiğini ve [19 Mayıs’ta] bir hücum emri verdiğini anlat­tı: ‘Yarın sabah hazır olun, hü­cum edeceksiniz. Bunları de­nize dökeceğiz’ demiş. Bunlar da düşmanın son derece iyi bir şekilde mevzilenmiş olduğunu ve çok iyi yerde makineli tüfek yuvaları bulunduğunu izah et­meye çalışmışlar. ‘İmkanı yok, biz bunları buradan söküp ata­mayız’ demişler. ‘Çok telefat veririz’ demişler, ama dinleme­miş. Ertesi gün binlerce asker şehit olmuş. Sonra [24 Mayıs günü] ölü gömmek için ateş­kes yapmışlar. Fahrettin Paşa, ‘o gün şehit olan askerlere, hep çok acırım’ derdi [19 Mayıs saldırısında 51’i subay olmak üzere 3369 şehit ve 97’si subay olmak üzere 5967 yaralı zayiat verilmiştir. O günün toplam za­yiatı 9484 kişidir].

    Çanakkale’de çalışırken si­zin ekipte kimler vardı?

    1965 yılındayız. Ortağım Bas­kın o sırada askerliğini yapı­yordu. Ben, Ali Dayı ve sünger­cilik için yetiştirdiğimiz dalgıç­larımız vardı. Bu sefer onları batıkta çalışmaya alıştırdık. Gemide yedi tane dalgıç vardı. Hatırladığım, Marmarisli Tu­ran Evcan ve Bodrumlu Kamil Ertuğrul vardı. Şimdi emekli oldular. Ayrıca, Marmarisli Fe­rit – Orhan Ergün kardeşler ve Mithat Yıldız vardı.

    Ama kimi zırhlılar 70 met­re civarında yatmıyor mu?

    Süngerde de 70 metreye ini­yorduk. Bizim için bir prob­lem yoktu.

    Çanakkale batıklarına da­larken işe nasıl başladınız?

    Çanakkale’ye gittiğimizde Ya­kup Aksoy diye bu işleri yapan birisi vardı. Gelibolu’nun ku­zeyinde Bolayır açıklarındaki [İngiliz E11 denizaltısı tarafın­dan 8 Ağustos 1915 tarihinde batırılan] Barbaros Hayrettin zırhlısına dalıyorlardı. O zırhlı­dan hurda çıkartmak için Mali­ye Bakanlığı ile anlaşması var­dı. Önce, onunla temas ettik.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Batıklardan kesilen parçalar Çanakkale Boğazı’nda çalışan Tosun Sezen ve ekibi, batıklardan kestikleri parçaları sualtında vinçe takıyor.

    Batıktan hurda çıkartma işi­nin yasal çerçevesi neydi?

    Maliye Bakanlığının bir genel­gesi vardı. Eğer bir batığın ye­rini ilk olarak sen bulursan ve Maliye Bakanlığı kayıtlarında bu batık yok ise, o zaman ‘ismi meçhul bir batık gemi’ bulmuş oluyorsun. O zaman, bu batık gemiden hurda çıkarma işini sana ihale ediyorlardı. Batık gemi ‘harp ganimeti’ sayıldı­ğından hurda çıkartmak ser­bestti. Çıkardığın hurdadan da % 26 vergi kesiyorlardı. Ör­neğin, bir ton bronz çıkardın, bunun 260 kilosunun parasal karşılığı Maliye’ye ödeniyor­du. Hesaplama da o zaman Ti­caret Odalarının listelerindeki resmî birim fiyatları üzerin­den yapılıyordu. Yani 260 kilo bronz, odanın birim fiyatı ile çarpılarak ödenecek vergi he­saplanıyordu. Unutmayalım, o yıllarda Türkiye bir yokluk­lar ülkesiydi. Döviz darboğazı vardı. Evde kullanılan musluk­lar da sarıdan yapılırdı. Hur­daya ihtiyaç vardı.

    Peki, bu iş nasıl kontrol ediliyordu?

    Kontrolü her gün tekneye ge­len maliye memuru yapıyor­du. Adamın yevmiyesini de biz ödüyorduk. Çanakkale’de­ki ambarda bizim çıkardığı­mız hurda tartılırdı. Vergiyi ona göre tahakkuk ettirirlerdi. Biraz zor bir işti. Vergiyi öde­dikten sonra malı İstanbul’da hurda tüccarlarına satardık. Çıkardığımız metaller o kadar değerliydi ki İstanbullu hur­da tüccarları bize peşin para vermek isterlerdi. Perşembe pazarındaki dökümcüler mal için yalvarırlardı. İthalat yok­tu, ama talep çoktu.

    Peki, işe nasıl başladınız?

    Önce, Bolayır’da hurda çıkaran Yakup Aksoy’u bulduk. Onlar derine dalamıyorlardı. Eski usul başlıkla çalışan, Çanakka­le-Çardak’tan Mehmet isimli bir usta dalgıçları vardı. Da­ha çok yüzeyden görünen ba­tıklara yani 20 metreye falan dalabiliyordu. Yakup, ‘Aman, burada derinlerde batıklar var. Pervanelerini çıkartalım’ dedi. Biz de tamam dedik. Biz de sünger avcılığı için kullan­dığımız Norveç malı Simlad marka echo-sounder’i kulla­narak Kabatepe açıklarındaki Triumph’u bulduk. Deniz di­binin yükseltilerini veren mo­dern bir aletti. Tabii ki Fahret­tin Paşa’nın tavsiyesine uyarak sahilden 1700 metre açıktan aramaya başlamıştık. Trium­ph Alman U21 denizaltısı Ko­mutanı Yüzbaşı Otto Hershing tarafından batırılmıştı. Aynı denizaltı, 16,000 tonluk 128 metre boyundaki İngiliz Majes­tic zırhlısını da [27 Mayıs 1915 tarihinde] batırmıştı. Seddül­bahir açıklarında 30 metre­de hurdası alınmış ve dağılmış olarak hâlâ yatıyor.

    Majestic zırhlısının hurda­sını siz mi çıkardınız?

    Hayır, onu İtalyanlar 1930’lar­da Atatürk’ten torpil yaptırıp izin alarak çıkartmışlar. Hika­yesi de şöyle: Kurtuluş Sava­şında Ankara hükümeti İtal­yanlardan bol miktarda silah ve askeri teçhizat satın alıyor. Bu işlerde aracılık yapan silah tüccarı da İtalyan deniz işleri yapan firma için Atatürk’ten ricacı olmuş. Maliye’ye bir miktar para ödeyerek izin al­mışlar. Tabii onlar sığ sular­daki gemileri boşaltmışlar. 30 metreye dalmak kolay. Riva­yete göre, Majestic’ten çıkan sarı ve bronzdan kazandığı pa­ra ile, bu işi yapan adam İtal­ya’da otel yaptırmış ve ismini de ‘Majestic’ koymuş. Bu halk arasında konuşulan bir hikaye. Doğru mu, bilemem! Bize, İtal­yanların ve sonra da Almanla­rın yanında çalışan dalgıç Ça­nakkaleli Adil Hoca anlattıydı. Biz Triumph’u ararken Yakup Aksoy heyecanlıydı. ‘Eğer Tri­umph’u bulursanız, [teknenin aşçısı] Minnoş Dayı’ya takım elbise, gömlek, ayakkabı ve kravat alacağını’ vaat etmişti.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Denizin altında savaşın izleri Batıklardan çıkarılan parçalar hurda olarak satılmak üzere hazırlanıyor.

    Peki, Triumph’a ilk kim daldı?

    Aşağıya ilk ben indim. Gemi, toplar batarken ağır çektiğin­den ters yatıyordu, üzerinde süngerler ve canlı hayat vardı. Fahrettin Paşa’nın bahsettiği, kırmızı zehirli boya aynen du­ruyordu. Su berraktı, manzara çok iyiydi. Koca koca orfoz­lar vardı. Görüş çok güzeldi. Kumlukta bir zeminde 60 – 70 metrede yatıyordu. Bronz per­vanelerin bir kanadı adam bo­yundaydı.

    Pervaneleri nasıl söküyor­dunuz?

    Tabii dinamitle kestik. Perva­nelerin bağlı olduğu 42’lik şaft­ları vardı. Ek yerlerine yuvar­lak dinamit sarıp, tellerini de yukarıdaki teknedeki manyeto­ya bağlayıp ateşleyerek kestik. Pervaneleri yukarı kaldıracak çelik tel sapanlarını önceden vurduk ki kopan pervane kuma saplanıp işimizi zorlaştırmasın diye. Dinamitleri de resmî izinli bir iş yaptığımız için devletten, yâni MKE’den satın alıyorduk.

    Yukarı siz mi çekiyordunuz?

    Triumph’un bir pervanesi yak­laşık 12 tondu. Tabii bu kadar büyük bir kütleyi çekip, bizim dalgıç teknesine koymamız mümkün değildi. Tekne ala­bora olurdu. İstanbul’dan 12 tonu kaldıracak vinçli gemi ki­ralamıştık. Gemi, 15 gün kadar kaldı ve iki pervaneyi çıkardı. Sahilde pervanelerin kanatla­rını kestik ve sattık.

    Peki, 18 Mart’ta batan zırh­lıların yerini nasıl buldu­nuz?

    Boğazda Irresistible zırhlısı­na daldık. Kepez burnundaki Jandarma Kampının açığın­da yatıyordu. Onun yerini bi­ze dalgıç Adil Hoca gösterdi. 1950’lerde Maliyeden çalışma izni alan Alman firması adına batığa dalmış ve pervaneleri­ni o şahsen çıkartmıştı. Fakat tekneye dokunmamışlar, sade­ce en kıymetli parça olan per­vaneleri almışlar.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    1960’larda 30 metre derinlikte yatan Majestic batığına dalan bir profesyonel dalgıç.

    Irresistible zırhlısının du­rumu nasıldı?

    Ben daldığımda baktım, san­cak tarafında makine daire­sinde 2 – 2,5 metre çapında mayın patlamasından oluşan bir delik vardı. Tek delik ora­daydı. O delik gemiyi batır­mıştı. Ben delikten içeri gir­dim. Tam piston kolunun ya­nına girmişim. Bu gemide iki tane makina var. Tanesi 7,500 Beygirlik çok güçlü makina­lar. Tabii ki bu bir savaş gemi­si, hızlı hareket etmesi lazım. Kömürle çalışan, fakat 18 knot sürati olan bir gemiden bahse­diyoruz. 18 Mart’ta Irresistib­le zırhlısı topçu ateşine maruz kalmış. Daha sonra da sancak tarafından mayına çarptıktan sonra yana yatmış ve epey sü­rüklenmiş. Erenköy koyunun kuzeyinde ve açıkta batmış. Biz geminin makine dairesinde yaklaşık üç sene çalıştık. Torpil kovanlarını da çıkardık. Onla­rın ayar direksiyonlarından eve kahve sehpası yaptırdım, hâlâ kullanıyoruz. Sonra, havalar müsait oldukça Ocean’ı ve Bou­vet’yi aramaya başladık.

    Ocean’ı ve Bouvet’yi de sizin Norveç teknolojisi ile mi buldunuz?

    Hayır. Oxford Üniversitesinde, yeni bir bilim dalı olan ‘arkeo­metri’nin kurucusu olan Prof. Teddy Hall [1924-2001] yakın arkadaşımızdı. Oxford’da ar­keolojik kalıntıların yaşlarını tespit eden bir laboratuvar kur­muş ve deniz dibindeki metal­lere karşı hassas olan ‘manye­tometre’ isimli bir alet yapmış­tı. Biz kendisiyle Bodrum’da tanıştık. Teddy’nin ‘manyeto­metre’ aletini kullanarak, Boğa­zın ortasında bulunan Ocean’ı ve Bouvet’yi bulduk. Toplar ve bordada su kesiminin üzerin­deki 30 cm kalınlığındaki zırh­lar ağır bastığından, yine ters dönmüş olarak yatıyordu. İl­ginçtir, İngilizler gemileri kap­ladıkları zırhları da savaştan önce Alman Krupp firmasın­dan almışlardı. Ocean’ın perva­neleri çamurun içindeydi. Bi­raz uğraştık, ama o günkü tek­noloji ile onları çıkaramadık. Ama artık bu işler çok kolay. Bugün robot indirip, dalıp çı­karabilirler. Pervaneleri Deniz Müzesinde sergileyebilirler.

    Ocean’ın durumu nasıldı?

    Ocean’da ufak delikler vardı. Deliklerin bir tanesi mayın ya­rasıydı. 1968 ile 1970 arası biz bu batıkta çalıştık. Ama çalış­ma şartları çok zordu, boğazın tam ortasındaydı. Akıntı çok kuvvetliydi, dalgıçların hor­tumları sürükleniyordu. Ancak hava müsait olduğu zaman Oce­an’da çalışabiliyorduk. Hava sert estiği zaman ise, Bouvet ve­ya Irresistible’de çalışıyorduk.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Ali Dayı dalış teknesinde hazırlık Tosun Sezen ve diğer balıkadamlar 1960’ların ortalarında Ali Dayı adlı teknede dalışa hazırlanıyor.

    Mesela, Ocean gibi bir gemide, pervaneler dışında kıymetli metal ne var?

    Bütün makine dairesinde kıy­metli metaller, bronz var. Ör­neğin, ‘kondenser’ dediğimiz soğutucular var. Deniz suyunu alarak sistemi soğutuyor. On­lar bakır, sarı ve bronz oluyor. Başta ve kıçta, torpil kovanla­rı var. Mesela, makina daire­sindeki merdiven basamakla­rını bile adamlar sarı alaşım­dan yapmışlar.

    Bouvet’yi nasıl buldunuz?

    Bouvet’yi de Teddy’nin ‘man­yetometre’sini hem de bizim echo-sounder’i kullanarak 1967’de bulduk. Bouvet’nin batışını gösteren iki tane fo­toğraf vardır. O fotoğraflara bakarak Erenköy koyu açık­larında sistematik bir tarama başlattık. Bouvet’yi de Maliye Bakanlığına tescil ettirip mu­kavelesini yaptık. Bize dalış ve hurda çıkartmak için üç sene izin verdiler. Bouvet’ye ilk ola­rak ben indim.

    Ne durumdaydı?

    Yine ters dönmüş ve baş tara­fı biraz yukarıda duruyordu. Çok büyük bir projektörü var­dı. Bouvet’in üç pervanesi var­dı, ama kıçı kuma gömülüydü. Onları çıkartamadık. Tabii ki biz işimize bakıyorduk. Yal­nız bir gün, sırf merak ettiğim için geminin ortasındaki san­cak tarafındaki müthiş büyük bir delikten içeri girdim. Ama ona delik demek de doğru ol­maz, aslında koca bir yırtık vardı. Sanki orada bir patlama olmuştu.

    Sizce, o yara nasıl oluşmuştu? Örneğin, top mermisinin cephaneliği patlatması olabilir mi?

    Evet, öyle görünüyordu. Bir patlama var. Ama tabii ben elli küsur yıl sonra böyle sorularla muhatap olacağımı bilmediğim için o yıllarda özel bir araştır­ma yapmadım! Ben o yarıktan içeri girdiğimde, etraf darma­dağınık olmuştu. Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Orada bir karmaşa vardı. Her şey parça­lanmıştı. Büyük bir patlama ile her şey dağılmıştı. Ya cephane­lik patladı veya makine daire­sinde istim kazanı patladı.

    fransız
    Torpil test levhaları Bouvet’nin torpillerinin kontrol edildiğini gösteren test levhaları Tosun Sezen’in özel koleksiyonunda (üstte). Batıklardan çıkarılan ağır parçalar yüksek tonajlı bir gemiye yükleniyor (üstte sağda).

    Savaş tarihinden ve topçu subaylarının anlattıklarından anladığımız kadarıyla, Bouvet suyun bir metre altında bir mermi isabeti alıyor. Bu isabetten sonra patlama ile kırmızımsı bir duman çıkarıyor ve sancak tarafına yatıyor. Sonra da baş tarafından mayına çarpıyor ve iki dakikada batıyor.

    Bouvet’de mayın deliği falan yok, çünkü Bouvet zırhlısı ma­yına çarpmamıştı! Diğer ge­milerdeki mayın yaralarının ne olduğunu ben çok iyi bili­yorum. Bouvet’de ortada koca bir yara var, o da mayın yarası değil. Mayın yarası ile Bou­vet çapındaki gemi iki dakika­da batmaz… Ayıptır söylemesi, birilerinin başta mayın deliği olarak anlattığı delikleri de di­namitle biz açtık! Baş tarafta­ki bronz torpil kovanlarını çı­kartmak için açtık!

    Nasıl yani?

    Çok kolay. Önce geminin baş tarafında küçük bir delik açtık. Sonra o delikten şamandıralı dinamiti içeri bıraktık, patlattık.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Kovan direksiyonu salonda sehpa… Sezen’in Irresistible zırhlısından çıkardığı torpil kovanları ayar direksiyonu, bugün salonunda kahve sehpası. Üzerinde aynı batıktan çıkarılan ispermeçet mumu var.

    Şamandıralı dinamit nedir?

    Eğer dinamiti delikten içeri bı­rakırsan yer çekimi ile denizin dibine oturur. Patlamanın etki­si sınırlı olur. Ama bir de balon gibi ucuna şamandıra bağlarsan yukarıya kalkar ve patladığında istenen deliği açar. Sonra da ra­hat rahat içine girer, çalışırsın.

    Bouvet’de ne kadar çalıştınız?

    İki ay kadar çalıştık. Ama ara ara gidiyorduk. Biz 1965 ile 1970 arasında sadece yaz ay­larında çalışıyorduk. Sadece bir kış sürekli çalıştık, ancak lodos havalarda çalışılabili­yordu. Hava çok estiği zaman Bouvet’nin bulunduğu yer kuy­tu oluyordu. Akıntı fazla tesir­li değildi. Akıntı fazla olunca, akıntının kuvveti hortumu ve hortum da dalgıcı sürükler. O tip batıklara ‘çan teknolojisi’ ile dalmak lazım. Ama bizde o kadar para yoktu.

    Bu batık çıkartma işi ne zaman bitti?

    1970’lerde balıkçılar bizim kul­landığımız dinamitlerin balık neslini yok ettiğini iddia ede­rek şikayet ettiler. Bu da pek doğru değildi. Çünkü biz gemi­nin ucunda dinamit patlattığı­mız zaman, geminin kıçındaki bir noktada bizim maliyeciler balık tutuyorlardı. Balıkçılar biraz mübalağa ediyorlardı. Sonra dinamit atmayı yasakla­dılar. O zaman da bizim çalış­mamız imkansız oldu.

  • Bouvet zırhlısını mayınlar değil Türk topçusu batırdı

    Bouvet zırhlısını mayınlar değil Türk topçusu batırdı

    Hem İngiliz hem Türk resmî tarihlerinde ve neredeyse tüm literatürde Nusret’in döktüğü mayınlara çarparak battığı iddia edilen zırhlı, aslında Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey komutasındaki Rumeli Mecidiye tabyasından atılan top mermileri sonucu sulara gömülmüştü. Yeni belge ve tanıklıklarla olayın içyüzü…

    Bundan tam 101 yıl ön­ce 18 Mart 1915 günü yapılan Çanakkale Bo­ğazı muharebesinde Rumeli Hamidiye tabyasında bulunan Ermeni asıllı Osmanlı topçu subayı Teğmen Sarkis Toros­yan, Fransız Bouvet zırhlısının batışını Çanakkale’den Filistin Cephesine başlıklı anılarında şöyle anlatıyordu:

    “Ana tabyamızın [Anado­lu Hamidiye] yok edildiğinin farkına varan düşman, rahat­ça manevra yapmaya başladı ve bir Fransız zırhlısı Anadolu kıyılarından bize doğru gelme­ye başladı. Geminin yakınlaş­masını metre metre izledim. Yaşadığım gerginlikten dolayı nefes nefeseydim. Gemi yak­laştıkça yaklaştı ve ardından hızını azaltmaya ve boğazın or­ta noktasına doğru ilerlemeye başladı. Ateş emri verdim. Tam isabet, üç atış yaptık ve böylece geminin ön güvertesinde bü­yük bir yangın başladı. Attığı­mız bir mermi geminin dümen dolabını havaya uçurdu. Gemi ağır ağır yan yatmaya başladı. 3.40’da [13.40 olmalı!] ateşi art­tırdık… Fransız gemisi teslim olmaya çalıştı ama toplarımız merhametsizdi ve çılgıncası­na işaret verişine hiç aldırış et­medik. Sonunda o da Çanakka­le’nin dibini boyladı” (s. 137).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Bouvet zırhlısının batışını tasvir eden dönemin bir illüstrasyonu.

    Egemen tarih yazımına gö­re, 18 Mart günü batan Bouvet, Irresistible ve Ocean zırhlıla­rı Nusret mayın gemisinin dö­şemiş olduğu mayınlara çar­pıp batmıştı. Zaten her yıl 18 Mart’ta bütün medya organ­larında Nusret mayın gemisi komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey’in ve gemideki Ma­yın Grup Komutanı Binbaşı Hafız Nazmi Bey’in kahraman­lıklarından bahsediliyordu. Fakat o kritik görev sırasında gemide bulunan Almanların isimleri anılmıyordu! Örne­ğin mayın uzmanı Yarbay Paul Gehl, torpido uzmanı Kıdem­li Astsubay Rudolf Bettaque da gemideydi. Ayrıca, Nusret’in bacasından koyu renkli duman çıkarmadan makinelerini ça­lıştıran ve böylece İngilizler ta­rafından görülmesini engelle­yen çarkçıbaşı Yüzbaşı Arnhol­dt Reeder de görev başındaydı. Anlaşılan bu askerler Alman ve Hıristiyan oldukları için bizim hem ‘milliyetçi’ hem de ‘İslâm­cı’ tarih yazımına ters düşüyor­lardı. Böyle durumlarda, ‘ala­turka’ tarihçiliğimiz “unutkan­lık” hastalığına kapılıyordu.

    Örneğin, Yzb. Torosyan’ın “palavracı” olduğunu ispatla­maya çalışan Halil Berktay, “… bütün kaynaklar, 18 Mart’ta üç zırhlının da topçu ateşiyle değil mayına çarpıp battığında birle­şiyor” diyordu. (Taraf, 31 Ekim 2012). Anadolu yakasında İnte­pe’ye konuşlanmış 8. Ağır Top­çu Alayı’ndan ismi bilinmeyen bir topçu subayının günlüğünü yayına hazırlamış olan Çanak­kale 18 Mart Üniversitesi Ta­rih Bölümü’nden Yard. Doç. Dr. Lokman Erdemir de, topçu su­bayının 18 Mart anlatısı resmî tarihimiz ile uyumsuz olduğu­nu gördüğünde hemen müda­hale ederek şunları yazıyordu: “Burada Bouvet hariç diğer iki İngiliz zırhlısının batış nedeni bilinenden farklı anlatılmıştır. Yukarıdaki ifadelerden gemile­rin, cephaneliklerinin infilakı sonrası battığı anlaşılmaktadır. Şu da unutulmamalıdır ki bu ifadeler kendisine nakledilen malumattır. Halbuki Boğaz’da bütün gemiler 7/8 Mart gece­si Nusret’in Erenköy Koyu’na döktüğü mayınlara çarpma­sı suretiyle batmıştır” (Meçhul Subay: Çanakkale Cephesi’nde bir Topçu Subayının Günlüğü, 2015, s. 17-18).

    Geçen sene Çanakkale mu­harebelerinin 100. yılı dolayı­sıyla, kenarda köşede kalmış hatıratlar da yayımlanmaya başladı. Bunların içinde bir ta­nesi, Rumeli yakasındaki Yıldız Tabya’nın Doktoru Behçet Sabit Bey’in günlüğü ufuk açıcıydı. Dr. Behçet Sabit hem ayrıntılı bir şekilde 18 Mart’ı anlatıyor, hem de Yıldız Tabya’ya gelen ordu emirlerini ve tamimlerin kopyalarını veriyordu. Kız kar­deşine yazdığı 24 Mart tarih­li mektupta Bouvet’nin batışını şöyle anlatmıştı:

    “Yerin göğün tüm katman­larını titreten bu kudurmuş­çasına hücum, öğleden önce başlamıştı. Bize iyice yaklaşan Bouvet’ydi ve kahraman tab­yalarımızdan birinin Allah’a sığınıp gönderdiği mermi, da­ha ilk anda hedefi buluverdi… Oooh! Kalbim sevinçten nasıl da çırpınıyor! Onun aniden dönüp alevler içinde kaçışı­nı görmek, o halini izlemek ne büyük zevk! … Alevler duma­na dönüştü… Düşman saat­te yirmi iki mille kaçıyordu ki diğerlerinin açtığı yaylım ate­şi artık bulunduğum yerin he­men yakınlarında dumanlar, taşlar, çelikler savuruyordu… İşte tam o anda pek ustaca isabet, onu denizin derinlikle­rine gönderdi (01.45). [Rumeli Mecidiye Tabyası’ndan Yüzba­şı Mehmet] Hilmi adında bu saygıdeğer batarya kumanda­nının, adına yaraşır, vakarlı, zarif bir atışıydı. İlk şehidimi­zi de o zaman verdik. Kalbim acıyla titredi” (Behçet Sabit Erduran, Cephedeki bir Dokto­run gözünden 1915 Baharında Çanakkale, 2015, s. 56-57).

    Dr. Behçet Sabit Bey, günü­müzde askerî arşivlerde kilit altında tutulan bazı belgeleri de kayda geçirmişti. Örneğin, Maydos’ta (Eceabat) konuşla­nan 19. Piyade Tümeni Komu­tanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey elinde dürbünü ile savaşı izlemiş ve 19 Mart’ta şu tamimi yollamıştı:

    “Dün öğleden önce on biri yirmi beş geçe, düşmanın on bir zırhlı, iki kruvazör ve altı tor­pidobottan oluşan filosu Boğaz girişinden girerek Boğaz batar­yalarına ateş açmıştır. Tarafı­mızdan karşılık veril­miştir. Tabyalarımız­dan açılan ateşin tesiriyle düşma­nın bir torpido­botu ile Bouvet zırhlısı batmış ve iki zırhlısı mü­him şekilde hasara uğrayarak ateş edemeyecek bir hale getirilmiştir” (Behçet Sa­bit, s. 48). Doğrusu, tarihçileri­mizin ve diğer ‘resmî’ makam­ların Mustafa Kemal Bey’in tamimine ne diyeceklerini çok merak ediyorum.

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    13 km.’den vuruldu Son ölçümlere göre, Bouvet batığının bulunduğu nokta ile Rumeli Mecidiye Tabyası arasındaki mesafe 13.080 metredir (üstte). İtilaf donanması 18 Mart’ta Çanakkale Boğazı’nın girişinde (altta).
    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    18 Mart günü İtilaf donan­masının komutanı olan Amiral de Robeck, altı gün sonra İngiliz Bahriye Nezareti’ne yazdığı ra­porda daha ihtiyatlı bir dil kul­lanıyor, fakat Bouvet’nin mayın­lara çarpıp batmadığını ifade ediyordu. Tabii bu raporu oku­mak için Cambridge Üniversi­tesindeki arşive gitmek gerekti:

    “[Amiral Gemisi] Queen Elizabeth’den görüldüğü kada­rıyla, patlamanın nedeni ma­yın değildi, fakat muhtemelen büyük bir top mermisiydi. Aynı zamanda, cephaneliğin infilak etmiş olabileceği de düşü­nülüyordu. Çünkü [patla­madan] önce geminin kıç tarafında yangın çıktığı gözlemlenmişti. Çok kısa bir sürede battığına gö­re, hiç şüphe yok ki cep­haneliği havaya uçmuştu. Fakat patlamanın mayından mı, topçu ateşinden mi veya içeride çıkan bir yangın nede­niyle mi olduğu kesin değildir” (Amiral de Robeck’in şahsi ev­rakı, Churchill College Arşivi, Cambridge Üniversitesi. Çeviri benimdir AA).

    Dr. Behçet Sabit Bey, İstan­bul’dan yollanan tebliğleri de kayda geçirmişti. Örneğin, 26 Mart tarihinde günlüğüne İs­tanbul’daki Karargah-ı Umu­mi, İstihbarat Şubesi’nden ge­len bir bildiriyi de günlüğüne kaydetmişti. Bildiride İngiliz ve Fransızların resmî hükü­met açıklamaları özetleniyor ve zırhlılarının serseri mayın­lara çarparak battıklarını İtilaf Devletlerinin iddia ettikleri be­lirtiliyordu (s. 65-66). Gerçek­ten, 20 Mart 1915 tarihli The Times gazetesinde İngiliz Bah­riye Nezareti’nin resmî tebliği yayınlanmıştı. Tebliğde, zırh­lıların serseri mayınlara (floa­ting mines) çarparak battıkla­rı belirtiliyordu. Hatta, iki gün sonra aynı gazete, Çanakka­le’deki savaş muhabirine atfen, “tartışmasız bir şekilde talih Türklerden yanaydı. Hava on­lardan yanaydı… İlaveten, bir parçacık iyi şans ve yüzer gezer mayınlar sayesinde gemile­ri indirmeyi [başardılar]” (The Times, 22 Mart 1915) diye yaz­mıştı. Tabii muharebenin kay­bına mazeret olarak “kör talih” gösterildiği zaman, İngiliz ve Fransız halkının bu mağlubi­yeti içine sindirmesi kolayla­şıyordu. İngilizlerin, “Osmanlı topçusu iyi savaşıyordu” deme­sini beklemek abesti.

    Bu tür savaş propagandası Osmanlı subaylarının tepesini attırmış olmalı. 22 Mart tarihli İtilaf açıklamalarını özetleyen tamimin sonuna, Çanakkale Müstahkem Mevkii Kuman­danlığı bünyesindeki 2. Ağır Topçu Tugayı Kumandanı olan Albay Mustafa Talat Bey daya­namayıp şunları yazmıştı:

    “Yukarıda yazıldığı ve on­dan fazla da tamimden anla­şıldığı üzere düşman gemileri sırf mayınlarla zayiata uğra­dıklarını söylüyorlar ki bu da düşmanın manevi kuvvetinin ne kadar kırıldığını anlattığın­dan batarya zabitleri ve erle­rine düşmana daha fazla zayi­at verdirmesi için son derece çalışmalarını tavsiye eder ve Allah’tan kendilerine yardım­cı olmasını temenni ederim” (Behçet Sabit, s. 66).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Bouvet’nin batışı ve torpil hatırası İsabet alan Bouvet’nin Erenköy Koyu’nda batış anı, peşpeşe çekilen iki fotoğraf ile belgelenmişti (üstte). 1967’de batığa dalan dalgıç Tosun Sezen’in çıkarttığı ve Bouvet’nin torpil kovanlarını imal eden ‘Société Anonyme Ateliers et Chantiers de la Loire’ isimli şirketin levhası (altta).

    Sadece Osmanlı subay­ları değil, o günlerde İstan­bul basını da Bouvet zırhlısı­nı batıran Osmanlı topçusuna methiyeler düzüyordu. Yine 18 Mart Üniversitesi, Tarih Bölü­mü öğretim üyelerinden Yard. Doç. Dr. Mithat Atabay’ın Os­manlı basınından Çanakkale muharebeleri ile ilgili haberle­ri toparladığı derlemesine gö­re, 21 Mart 1915 günü Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan resmî tebliğde şunlar ifade ediliyordu: “Çanakkale muhâ­rebâtından anlaşıldığına naza­ran batmazdan evvel Fransız (Bouvet) zırhlısına toplarımız­dan büyük çaplı iki mermi isa­bet ettiği yan taraftan icrâ edi­len tarassudatla [gözlemlerle] katiyyen taayün [kesin olarak belli olmuş] ve tahakkuk et­miştir” (Bkz. Mithat Atabay, Tasvir-i Efkar gazetesinde Ça­nakkale Savaşları, s. 114).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    Dr. Behçet Sabit Bey’in bu­lunduğu Yıldız Tabya, bugün Bouvet zırhlısının batığının bu­lunduğu noktadan 12,400 met­re uzaklıktadır. Çok ilginçtir, Dr. Behçet Sabit bir tarihçi gibi çalışarak kendi gördüklerinin doğru olup olmadığını başka­larının gözlemleri ile de kont­rol etmek ister. Bouvet batığı­nın bulunduğu noktaya 5,690 metre uzakta bulunan ve mu­harebeyi elindeki dürbünü ile izleyen Tenker Havan Batarya­sı subaylarından Yenice-i Var­darlı Hüseyin İbrahim’in anlat­tıklarını da günlüğüne kayde­der: “Öğleden sonra [Anadolu yakasındaki] Dardanos’a yak­laşan Fransız gemisi [Bouvet],” [Rumeli] Mecidiye tarafların­dan gelen bir mermiyle tam su kesimine yakın büyük bir patlamanın ardından alevler çıkardı, döndü… Giderken kö­mürlükte veya başka bir yerde patlama meydana gelmesinden olsa gerek, yeniden alevler par­ladı. Döndüğünde, önce kıç ta­rafından, ani olarak battı. Her tarafı kapalıyken o esnada yan kapakları açıldı” (Behçet Sabit, s. 46).

    Dr. Behçet Sabit Bey’in yaz­dıklarını okuduğum zaman Bouvet’nin batışı ile ilgili resmî anlatılar hakkında şüphe duy­maya başladım. Acaba, 18 Mart günü savaşa katılan Alman topçu subaylarının savaş ra­porları olup biteni nasıl anlatı­yordu? Bu sorunun cevabı Fre­iburg’daki Alman Askeri Arşiv­leri’nde olmalıydı. O günlerde çalışmak üzere Freiburg’daki arşive giden dostum Dr. Hilmar Kaiser’den 18 Mart ile ilgili sa­vaş günlüklerinin fotokopisini almasını rica ettim. Sağolsun, alıp getirdi. Erenköy-Tenker Bölge Komutanı Yarbay Wehr­le’den İstanbul’daki 1. Ordu Ko­mutanı Liman von Sanders Pa­şa’ya yollanan 19 Mart tarihli rapor şöyleydi:

    “O sırada savaş hattındaki [Linienschiff ] Bouvet tipin­deki iki Fransız zırhlısı öne çıktılar ve Anadolu Hamidiye Tabyası’ndan ve benim böl­gemden açılan çapraz topçu ateşi altında kaldılar. Bouvet, [Anadolu] Hamidiye tabyasın­dan atılan 35’lik bir mermi ile su kesiminin altından vurul­du. Yana yattı, geri çekildi ve alabora oldu. 1,5 dakika içinde bütün mürettebatı ile bir ka­ya gibi battı (saat 1.45). Diğer Fransız gemisi [Suffren] ise, ağır hasarlı olarak [Çanakkale Boğazı’nın] dışına çıktı.”

    Osmanlı ve Alman subay­larının anlatılarında küçük bir fark göze çarpıyor. İki taraf da Bouvet’nin topçu ateşi ile bat­tığını vurguluyor, ancak zırh­lının hangi tabyadan atılan mermi ile battığı konusunda aralarında ihtilaf var. Osman­lı subayları, Yüzbaşı Manas­tırlı Mehmet Hilmi Bey’in ko­mutasındaki Rumeli Mecidi­ye Tabyası’ndan atılan mermi ile Bouvet’nin battığını ifade ederken, Alman subayları da Yzb. Fritz Wossidlo komuta­sındaki Anadolu Hamidiye Tabyası’ndan yapılan vuruş­larla Bouvet’nin sulara gömül­düğünü belirtiyor. Şimdilik, zaferi paylaşmak konusunda küçük bir anlaşmazlık olduğu­nu söylemekle yetinelim.

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Buve’yi ka’r-ı deryaya gönderen kahramanlar’ 1916 yılı Ocak ayında yayımlanan Harb Mecmuası’nda Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in fotoğrafı ve “Buve zırhlısını batıran top ve Batarya Kumandanı Hilmi ve Mülazım Fahri Efendiler” başlıklı haberi. Fotoğrafın orijinali üzerinde ise “Bouvet zırhlısını ka’r-ı deryaya (denizin dibine)gönderen batarya kumandanı Yüzbaşı Hilmi ve Mülazım Fahri Beyler” yazıyor (en üstte). Bouvet’nin batışını haber yapan Fransız basını: “Bouvet’nin Şerefli Sonu!”
    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    2012 yazında Selçuk Ko­lay tarafından organize edilen ve Vehbi Koç/Ayhan Şahenk Vakıfları tarafından destekle­nen bir “Çanakkale Batıkları” araştırması yapıldı. Dalgıçlar, 1915’ten bu yana deniz dibin­de yatan Çanakkale batıkla­rına daldılar ve sualtı görün­tülemesindeki son teknolojiyi kullanarak batıkların resim­lerini çıkardılar. Şu anda 70 metrede yatmakta olan Bouvet zırhlısına dalış izni alamadı­lar, ama üç boyutlu “Multibe­am Sonar” yöntemi ile batığın görüntülerini çektiler. 2013’te son derece şık bir kitap yayın­layarak bu görüntüleri kamu­oyu ile paylaştılar (Selçuk Ko­lay, Derinlerden Yansımalar: Çanakkale Savaşı Batıkları). Kitaptaki Bouvet ile ilgili gö­rüntülerde, teknenin burnun­da sacların dışarı ayrıldığı iki adet delik gözüküyordu. Ayrıca geminin gövdesinin ortasında çok büyük bir delik daha vardı. Dalgıç ekibi çektikleri görün­tüleri dünyada bu işin en bü­yük uzmanlarından ve SNAME (The Society of Naval Archi­tects and Marine Engineers) üyesi olan Dr. Larrie D. Ferre­iro ve Sean Kery ile paylaştı­lar. Bu iki isim aynı zamanda ‘Marine Forensics Committee’ üyesi idi, yani bir geminin na­sıl battığı konusunda araştırma yapıp, rapor yazan uluslarara­sı çapta uzmandılar. Raporun önemli noktaları şöyleydi:“Ma­yın yarası, Bouvet’nin alabora olup batmasıyla ilgili tek sebep değildir. Çünkü:

    • “Geminin baş tarafına ya­kın olan mayın hasarı geminin ortasındaki büyük patlama ile ilgili şahit ifadeleri ile örtüş­memektedir.”

    • “[Baştaki] mayın yara­sı büyüklük ve yer olarak ge­minin bu kadar çabuk alabora olmasına yol açacak nitelikte değildir. Mayın yarası ilk 50 sa­niye içinde arkaya kadar birçok bölmenin su ile dolup geminin batmasına yol açacak kadar büyük değildir. Zaten eğer böy­le olsa idi, geminin baş taraftan batmaya başlaması gerekirdi ki bu da gerçekleşmemiştir.”

    • “Geminin kısa sürede alabora olmasının esas nede­ni, sancak tarafındaki kazan dairesinin yanında bir deliğin meydana gelmiş olmasıdır… Sancak tarafındaki bölme­ye dolan suların aynı taraftaki mayın yarasından giren sularla gemiyi hızlı bir şekilde sancak tarafına yatırdığını varsayabi­liriz.”

    • “Böyle bir hasar, ancak Osmanlı topçusunun açtığı ateş sonunda oluşabilir.”

    • “[Baş taraftaki] Mayın ya­rası % 85 olasılıkla Bouvet’nin batmasının tek sebebi değildir.”

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Fransızların gözbebeği zırhlı Çanakkale muharebeleri öncesinde Fransız donanmasının göz bebeği Bouvet zırhlısı.

    Aynı şekilde, eldeki 3D so­nar verilerini inceleyen, Fran­sız Deniz Akademisi üyesi Dr. Jean- Marie Kowalski’nin ra­poru da şöyleydi: “Geminin gövdesinde, makine dairesi­nin hemen önünde ciddi ha­sar vardır. Bu [hasar], geminin batmasının tek nedeninin sa­dece mayın yarası olmadığını bize göstermektedir. Geminin bordasındaki hasarı, büyük bir olasılıkla Osmanlı topçusunun attığı bir mermi yaratmış ol­malıdır.” (Selçuk Kolay, s. 84).

    Şimdi, tarihçi olsanız ve önünüze itibarlı iki bilirkişiden gelen böyle bir raporu okusanız ne yaparsınız? Artık, “18 Mart ile ilgili ‘resmî’ tarih anlatı­mında bazı değişiklikler yapma zamanı gelmiştir”. En azın­dan, “Bouvet zırhlısı Osmanlı topçusu tarafından batırılmış­tır” veya “her yıl Nusret mayın gemisine ve kahraman subay­larına (Almanları da unutma­dan!) methiyeler düzelim, ama en azından Bouvet’yi batıran Osmanlı topçularını da hayırla analım” demez misiniz? Bakın, Selçuk Kolay ve diğer dalgıçla­rın hazırladığı kitapta resimle­rin yanı sıra o günü ballandıra­rak anlatan Yard. Doç. Dr. Mit­hat Atabay neler yazmış:

    18 Mart 1915

    Bouvet, Erenköy Koyu’na doğru sancağa manevra yap­tı. Saat 13.54’ü gösteriyordu ki Bouvet, sancak tarafından bir mayına çarptı ve tahminen bu­radaki cephanenin de infilak etmesiyle çok şiddetli bir pat­lama meydana geldi… Bouvet elli beş saniye içerisinde battı” (Selçuk Kolay, s. 89) Aynı ki­taba bir giriş yazısı yazan ve bir süre Deniz Kuvvetleri’nde eğitmen olarak çalışmış olan emekli Binbaşı Erol Müter­cimler de şunları yazmış: “Saat 14.00’de Bouvet’in sancak ta­rafında daha sonra siyaha dö­nüşen küçük sarı bir duman bulutu yükseldi. Bouvet, 8 Mart gecesi Nusrat’ın döktüğü ve mayın tarayıcıların bulamadığı mayınlara çarpmıştı” (Selçuk Kolay, s. 41).

    Peki, Bouvet’nin Osman­lı topçusu tarafından batırıl­dığını söylemek için acaba da­ha hangi kanıtlara ihtiyacımız var? Bir yandan 21 Mart 1915 günü Tasvir-i Efkar gazetesin­de yayınlanan haberleri Os­manlı basınından alıp yayınla­yacaksınız, diğer yandan dalgıç ekibinin önünüze koyduğu üç boyutlu sonar görüntülerini ve dünya çapında uzmanların yazdığı raporları okuyacaksı­nız, işte bütün bunlara rağmen hâlâ “Bouvet zırhlısı, Nusret’in döşediği mayınlara çarpıp bat­tı” diyerek resmî anlatıyı tek­rarlayacaksınız.

    068_081
    Dünya basınında 18 Mart muharebesi Bouvet’nin teknik planı (üstte). 18 Mart’ta İtilaf zırhlılarının hepsinin mayınlara çarparak battığını haberleştiren The Atlanta Constitution gazetesi (altta).

    Bu noktadan sonra, İngiliz ve Türk resmî tarihlerini hafız ve mevlithanlar gibi tekrarla­yan tarihçilerimizi bir kenara bırakıyoruz. Bu yazıyı takiben yayımlanan ve dalgıç Tosun Sezen ile yaptığım mülakatı okursanız, Bouvet’nin baş tara­fında bulunan “sözde” iki ma­yın deliğinin nasıl açıldığını da öğreneceksiniz. 1967’de batığın yerini tespit eden ve buraya ilk dalan kişi olan Tosun Sezen’in anlattıkları, Bouvet zırhlısının artık hiçbir şüpheye yer bırak­mayacak bir şekilde Osmanlı topçusu tarafından batırıldığı­nı göstermektedir.

    En heyecanlı soruyu so­na bıraktık: Peki, Bouvet hangi tabyadan atılan mermi ile su kesiminin altından öldürücü yarayı alarak battı?

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Mayınlar ve batan gemiden kalanlar Alman subayın gözetiminde Çanakkale Boğazı’nda mayın döşeyen Osmanlı bahriyelileri (üstte). Tosun Sezen’in Bouvet’den çıkardığı ve silah fabrikasına ait bir levha (altta).

    Meraklısı bilir, 1915 son­larında Osmanlı Harbiye Ne­zareti kanlı savaşta okur-ya­zar takımının moralini yük­seltmek için Harb Mecmuası isimli bir dergi çıkarmaya ka­rar verir. Bol resimli ve kah­ramanlık menkıbeleri ile dolu olan bu derginin üçüncü sayısı 1916’nın Ocak ayında çıkmış­tır. Bu sayının 37. sayfasın­da bir topun önünde poz ver­miş olan iki subayın fotoğra­fı vardır. Fotoğrafın altyazısı şöyledir: “Buve” zırhlısını ba­tıran top ve Batarya Kuman­danı Hilmi ve Mülazım Fahri Efendiler.” Tabii bu fotoğrafa bakıp, “Aman ne olacak, Os­manlıların savaş propaganda­sı işte” deyip geçebilirsiniz. Fakat propaganda da külliyen yalanlar üzerinde kurulmaz. İnandırıcı olması için belli bir hakikat payı taşıması şarttır. Bu nedenle, bu fotoğrafı farklı değerlendirmek gerekiyor.

    Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey ile ilgili olarak biraz araştırma yaptığımda karşıma Çanakka­le Geçilemedi: Yüzbaşı Mehmet Hilmi başlıklı bir “belgesel ro­man” çıktı. Manastırlı Mehmet Hilmi Bey’in kardeşinin torunu olan Gazanfer Sanlıtop tara­fından yazılmış ve 2010’da ba­sılmıştı. Ancak aileden birinin ulaşabileceği belge ve bilgiler kullanılarak Yüzbaşı Mehmet Hilmi (Şanlıtop) Bey’in haya­tı romanlaştırılmıştı. Meh­met Hilmi Şanlıtop 1884- 1946 yıllarında yaşamış, Çanakka­le muharebelerine katılmış ve topçu Albay rütbesi ile 1942’de emekli olmuştu. 18 Mart’ta gös­terdiği yararlıklar nedeniyle kendisine verilen Osmanlı “Gü­müş Liyakat-ı Muharebe” Ma­dalyasının fotoğrafları ve beratı, ayrıca Alman İmparatoru tara­fından verilen 2. derece “Demir Haç” Madalyasının fotoğrafları ve belgesi kitapta bulunuyordu.

    Bouvet-2

    Metinde, Yüzbaşı Mehmet Hilmi’ye ait olduğunu düşün­düğüm bazı paragraflar da ita­lik ile dizilmişti. Gazanfer San­lıtop, olayları Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’in ağzından anlatma­yı tercih etmişti. Gazanfer San­lıtop’u telefonla aradım ve ta­nıştım. Kendisine, Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in elinden çıkmış bir metin olup olmadığını sordum. Merhum, 1940’ların başında Harp Akademisinde Çanakkale Boğaz Muharebelerini anlat­mak üzere bir konferans metni hazırlamıştı (Gazanfer Bey ki­tabında kullandığı bu Osmanlı­ca metni ve transkripsiyonunu benimle paylaşmak nezaketi­ni gösterdi. Kendisine teşekkür borçluyum).

    Yzb. Mehmet Hilmi Bey, konferans notlarında savaşı en ince ayrıntısına kadar an­latıyordu. O gün saat 11.30’da 16,000 metreden başlayan İn­giliz bombardımanı altında toplarının isabet alacağından korkan Yzb. Mehmet Hilmi, Müstahkem Mevkii Kuman­danlığından ateşe başlamak için izin istediğini fakat iznin verilmediğini vurguluyordu. Bunun üzerine inisiyatifi ele alarak, önce kumandanlık ile telefon hatlarını kesiyor, son­ra da “beklemenin devamının [Rumeli] Mecidiye’de hasarlar yapacağını göz önünde tuta­rak, bütün mesuliyeti üzerime alarak ateşe başladım” diyor­du. Zırhlıların 13,500 metrede menzile girmeleri ile atışlara başladığını söylüyordu. Şim­di, Rumeli Mecidiye tabyasın­dan 13,080 metre uzakta ba­tan Bouvet zırhlısının sulara gömülüşünü Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’den izleyelim:

    Sufren Zırhlısı saat 14.00’te büyük bir süratle dışa­rı çıkmakta ve Bouvet de onu takip etmekte idi. Hafif bir ya­ra alan Bouvet tam önümüz­den geçmekte iken [en az 10 km uzaklıktaki, Rumeli] Me­cidiye’den atılan bir mermi bacasına isabet ederek cepha­neliği berhava etti. Gemiden kırmızımsı bir duman sütunu yükseldi. Duman dağıldığın­da geminin iyice yana yattığı görülüyordu. 2 dakika gibi kısa bir zaman içinde, Fransızların ‘Yarım Dünya’ dedikleri Bouvet Zırhlısı battı.” (Gazanfer San­lıtop, Çanakkale Geçilemedi: Yüzbaşı Mehmet Hilmi, s. 221).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Mehmet Hilmi Bey Edirnekapı’da yatıyor Rumeli Mecidiye Tabyası komutanı Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in Edirnekapı mezarlığındaki mezartaşı (üstte). Bouvet batığının 2012 yazında üç boyutlu sonar teknolojisi ile çekilen görüntüsü (altta).

    18 Mart günü savaşın ateşi azaldıktan sonra yaralıları has­taneye sevk ettiğini yazan Yzb. Mehmet Hilmi Bey anlatısına şöyle devam eder:

    “Alaydan, terk edilen [Ir­resistible ve Ocean] zırhlıları­nın batırılması için ateş etmem emredildi. Eski mermilerle ate­şe başlayarak 9,500 metre me­safe ile üçüncü mermide isabet aldım [kaydettim!]. Diğer mer­miler de tamamen isabet etti…. Ateş kestim… Daha sonra erleri bataryanın gerisine topladım. Harp vaziyetini ve yapılan iş hakkında malûmat ile gayret ve fedakarlıklarını takdir ettiğimi bildirdim. Düşmanın zayiatı­na nazaran verdiğimiz yaralı ve şehit arkadaşlarımızın hiç mertebesinde olduğunu, bunu dünya ve âhiret mükafatları ile telafi edecekleri yollu beyan ve mütalaa ettiğim sırada [2. Ağır Topçu Tugayı] Liva Kumandanı [Mustafa] Talât Bey geldi. Ken­disinin sabahtan akşama kadar Tenker tarassut (gözetleme) mevkiinde kalarak savaşın bü­tün safhalarını gördüğünü, Bou­vet Zırhlısının, bataryamızdan atılan bir merminin su kesimin­den bir metre aşağısına isabetle cephane deposunda hâsıl ettiği infilak ile battığını ilave ile ate­şe devam etmememi emretti­ler” (Şanlıtop, s. 222).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    Evet, Yüzbaşı Mehmet Hil­mi Bey’in anlattıkları böy­le. Geçenlerde Gazanfer Bey’i arayarak Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in mezarının nerede ol­duğunu sordum. Emekli ol­duktan sonra, Halvetîlerin bir kolu olan Şabaniye tarikatı mensupları ile tasavvuf soh­betleri yaparak son günlerini geçiren Albay Mehmet Hilmi Bey’in nedense şehitlik gibi bir ‘resmî’ mezarlıkta gömülü olacağını düşünmüştüm. Hal­buki, Edirnekapı Mısır Tarlası Kabristanında gömülü imiş. Yanındaki mezar ise, “Tarî­kat-ı aliyye-i Şabâniyyeden … Fatih Mehmed Han Hazret­leri’nin türbedârı Şeyh Bekir Efendi”ye ait bulunuyordu. Merhumun tercihi yattığı yer­den bile belli oluyordu. Son derece mütevazı mezar taşın­da ise şunlar yazılıydı:

    “18 Mart 1915 Çanakkale Harbinde Fıransız Büve zırhlı­sını batırıp diğerlerini kaçmaya mecbur ederek deniz zaferini kazanan Mecidiye Bataryasının kahraman komutanı Tarikat-ı Şabaniye pirânından [pirlerin­den] Fatih Türbedârı Ahmet Âmiş Efendinin hülefâ-i ben­degânından Emekli Albay Ma­nastırlı Mehmet Hilmi Şanlıtop ruhu için Fatiha. 22 Nisan 1946 – Arabi 20 Cemaziilevvel 1305.

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Türkler ve Almanlar yan yana defnedilmişti Çanakkale muharebelerinde şehit düşen Türk ve Alman askerleri çoğu zaman yan yana gömülmüştü.

    Ölümünden sonra mezar taşına Albay Mehmet Hilmi Bey’in kahramanlıklarını yaz­dıran ailesi, günümüzde Rume­li Mecidiye tabyasının sadece sırtında mermi taşıyan Seyit Onbaşı’nın arabesk pehlivanlık menkıbeleri ile anılacağını ne­reden bilebilirdi ki? İngilizler­den tercüme resmî tarihimizin yüz yıl sonra Yzb. Mehmet Hil­mi Bey’i yok sayacağı kimin ak­lına gelirdi? Maalesef, ‘alatur­ka’ tarihçiliğin körlüğü böyle şeylere izin veriyor işte!

    Bir derin nefes alıp, bu körlüğün sebepleri üzerinde durmamız gerekiyor: Bir yan­dan her 18 Mart’ta Nusret ma­yın gemisinin kahramanlıkla­rının yanı sıra, Seyit Onbaşı menkıbeleri anlatılırken, “aca­ba Seyit Onbaşı’nın komuta­nı kimdi” sorusunu sorma­mış olmak bunlardan ilk akla geleni… İkincisi de, Sir Julian Corbett’in daha 1921 yılında İngiliz resmî tarihini yayınla­dığını göz önünde tuttuğumuz zaman, Genelkurmay’ın ancak 57 yıl sonra kendi tarihini ya­yınlayabilmiş olması düşün­dürücü. 1978’e kadar geçen zamanda artık Çanakkale mu­harebelerinin tarih yazımın­da İngilizlerin egemenliği pe­kişmişti. Dolayısıyla, Türkle­rin resmî tarihi de İngilizlerin yazdıklarının kötü bir kari­katürü oldu. Üçüncü olarak, yakın zamana kadar Askeri Arşivlerde çalışma izni almak için doldurulan formda “refe­rans” isteniyordu. Tarih yazı­mı üzerinde kurulan “askerî vesayet” sayesinde, arşivleri ancak “sen-ben-bizim oğla­na” açıp, diğerlerine kapatmak toplu cehaletimizin altyapısını oluşturmuştur. Bütün bunlara ilaveten, dil bilmeyen, yabancı arşivlerin kapısından geçme­miş ve eleştirel düşünceden nasibini almamış tarihçi es­nafının varlığını düşündüğü­müz zaman, 101 yıl sonra ne­den hâlâ “acaba Bouvet zırhlısı nasıl battı” sorusunun üzerine tartıştığımızı anlıyoruz.

    Kısacası tarih yerine men­kıbe; Osmanlı ve Alman su­baylarının anlatısı yerine İngi­liz resmî anlatısı; askerî arşiv­leri açmak yerine kilit altında tutmak ve son olarak da eleşti­rel düşünce yerine “kolaycılık” seçildiği zaman, neden 1915’de üstleri tarafından madalyalara boğulan ve fotoğrafı dergilere basılan kahraman topçu suba­yı Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in unutulduğunu anlamak müm­kün olabiliyor.