Etiket: çanakkale cephesi

  • Çanakkale kahramanı Bigalı Mehmet Çavuş yeniden canlanıyor…

    106 yıl önce yaşanan Çanakkale muharebeleri, sadece bugünümüzü şekillendirmekle kalmadı, toplumsal hafızamızda da kalıcı izler bıraktı. Ancak bilindiği gibi, insan hafızası unutkanlıkla örülüdür ve tarih kayıt altına alınmaz, tanıklarla yaşatılmazsa “hikaye”ye dönüşür. İşte Çanakkale kahramanlarından Mehmet Çavuş’u konu alan yeni bir belgesel, fedakar askerleri ve Mustafa Kemal’in gerçek değerini tarihe katmak üzere geliyor.

    Bugün bu topraklarda­ki varlığımızı, çoğunun mezarı bile olmayan, “Mehmetçik” diye selamladığı­mız insanlara borçluyuz. Onlar, arkadaki çoluk-çocuk başına buyruk yaşasın, ele-güne muh­taç olmasın, yabancının sulta­sına kalmasın diye istilacının karşısında durmuş; benzersiz bir fedakarlık içinde, yaşadık­ları gibi ölmüşlerdi. Çanakka­le cephesi, 1. Dünya Savaşı’nın başında, yorgun, moralsiz, ye­nik ve aç-bilaç Türk insanının, denizden gelen düşmana “du­run bakalım, buraya kadar” de­diği yerdir.

    Onların kadrini, kıyme­tini bilmedik. Esas olarak laf ürettik. Heykel-abide-bayrakla sembollere, nutuk-hamaset-e­debiyatla kahramanlığa uzanan anonim hikayelere bel bağla­dık. Muharebeler sırasındaki gerçek-yaşanmış-belgeli-tanık­lı hadiseleri tesbite çalışmak ve bu izlerin peşine düşmek yeri­ne; ucuz duygusallıklara, pahalı organizasyonlara, aktüel-po­litik hesaplara, bilimsel-este­tik değeri olmayan yapımlara yöneldik.

    Onların hatırasına bir şey­ler yapabilmek, ancak 1950’li yıllarda aklımıza geldi; büyük bir abide yaparak kendimizi affettirmeye çalıştık. Muha­rebe arazisini koruma altına almamız 1970’lerde, sembo­lik mezarlık yapma faaliyetle­rimiz 80’lerde, otobüs turla­rı 90’larda başladı. Referans değeri, araştırma-bilgi değeri taşıyan kitap, makale, belgesel, fotoğraf, film konularında İn­giltere ve Avustralya’nın hâlâ çok gerisindeyiz. Gözümüz gibi bakmamız gereken Çanakkale muharebe arazilerinin orijinal haliyle korunması noktasında son yıllarda önemli aşamalar kaydedildi (otobüs trafiği için Anafartalar’dan, sıcak muha­rebe arazisinden geçecek asfalt yol yapımı hariç!); eski hata­lar düzeltildi; yanlış ağaçlan­dırmalar durduruldu. Yine de -bugün salgın hastalık nede­niyle motorlu araç trafiği fii­len durmuş olsa da- bu kutsal topraklara otomobil-otobüsle girmenin kısıtlanması, anı ve izlerin korunması bakımından önşarttır.

    1915’te Gelibolu Yarımada­sı’ndaki muharebeler sonu­cu kazanılan zafer, bu ülkenin insanlarına her şeyden önce umut vermiştir. Dünyanın en güçlü donanmasını-ordusunu durdurmak; küçülen-büzülen ve imkansızlıklar içinde kıv­ranan bir imparatorluk için, bu ülkede yaşayan insanlar için yeni bir başlangıç imkanı sağlamıştı. Mustafa Kemal’in 1915’te başka bir cephede değil de Çanakkale’de olması, Tür­kiye ve dünya tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. O ve diğer tüm kahraman komutanlar, as­kerler, kadınlar, yeniden yeni bir millet olmanın koordinatla­rını vermişlerdir bize. Ele-gü­ne ama her şeyden önce kendi­mize kendimizi göstermişizdir. Çanakkale’nin verdiği özgüven, İstiklal Harbi’nin ve cumhuri­yetin temel yapıtaşıdır ve bu coğrafyada kalıcı olduğumuzun teminatıdır.

    Titizlikle planlanmış detaylar Belgeselde kullanılan silahlar; Mauser, Lee Enfield, Vickers gibi birçok orijinal silahtan kalıp alınarak tekrar dökülmüş (üstte). Belgesel için 200 kişilik bir ekip çalışmış (altta).

    İşte bu benzersiz geleneği, hakiki-sahici bir tarih bilin­cine dönüştürmek için laftan fazlası, yani iş yapmak gere­kir. Diğer türlü sadece atalarıy­la övünen mirasyediler oluruz ki, maalesef günümüzde yaygın bir hâldir.

    Çocukluğundan beri Ça­nakkale muharebe alanların­da araştırmalar yapan ve genç neslin önemli saha uzmanla­rından Gökhan Tarkan Kara­man; çalışmalarını uluslararası seviyeye taşımış nadir Türk­lerden. Karaman şu sıralar, muharebelerin unutulmaz kah­ramanlarından biri olan Bigalı Mehmet Çavuş üzerine önemli bir belgesele imza atmak üzere.

    Bigalı Mehmet Çavuş, 1881 Filibe doğumlu. 93 Harbi ola­rak da bilinen 1877-1878 Os­manlı-Rus savaşı sonrasında ailesiyle birlikte Anadolu’ya göç etmiş; Biga’nın Bahçeli Kö­yü’ne yerleşmiş. Toplam 16 yıl askerlik yapmış. Balkan Savaş­ları’nda ve 1. Dünya Savaşı’nda yer almış.

    4 Mart 1915 tarihinde Sed­dülbahir’de göstermiş olduğu kahramanlıkla literatüre gir­miş. 18 Mart’ta gerçekleşecek büyük deniz saldırısı öncesi, Boğaz girişini koruyan kaleler­deki topları susturmak isteyen İtilaf güçleri, Seddülbahir Ka­lesi önüne küçük bir birlik çı­karmıştı. İngiliz deniz piyade­leri tarafından donanma ateşi ve uçakların keşif desteğiyle gerçekleşen bu çıkarma sıra­sında, Mehmet Çavuş emrin­deki askerlerle fedakarlık tari­hine de geçmişti. Çatışma sıra­sında tüfeği tutukluk yapınca, yerden aldığı taşları düşmana atarak savaşı sürdürmüş; eline geçen bir istihkam küreğiyle askerlerini hücuma kaldırmış­tır. Başından ve göğsünden ağır yaralanmasına rağmen bayı­lana kadar savaşmaya devam etmiştir. Şaşıran, afallayan ve ciddi zayiat veren İngilizler ilerleyememiş ve takviye kuv­vet isteğinin geri çevrilmesi üzerine filikalarına binerek ge­ri çekilmek zorunda kalmıştır. O günkü çarpışmada 27. Alay 10. Bölük, 6 şehit ve 13 yaralı verirken, geri çekilmek zorun­da kalan düşmanın zayiatı ise 20 ölü, 25 yaralı ve 3 kayıptır.

    Saha bilgisi ve set cephesi Muharebe sahnelerini canlandırmak için Eceabat’ta, muharebe bölgesi dışında bir plato oluşturulmuş, muharebe haritalarına bakılarak ölçek ve derinlik hesaplamaları yapılmış.
    Genç neslin önemli saha uzmanlarından Gökhan Tarkan Karaman sette.

    Hadiseyi sonradan Arıbur­nu Muharebeleri Raporu isimli kitabında bizzat aktaran o dö­nem Maydos Mıntıka Komuta­nı Yarbay Mustafa Kemal, tak­dirle bahsettiği Bigalı Mehmet Çavuş’un ödüllendirilmesini teklif ederek Gümüş Muhare­be İmtiyaz Madalyası alması­nı sağlar. Başkomutan Vekili Enver Paşa, Maydos Hastane­si’nde tedavi altında bulunan Bigalı Mehmet Çavuş’u ziyaret ederek kendisine padişah ta­rafından verilen bu madalyayı bizzat göğsüne takar.

    Tedavisi bittikten sonra kendisine verilen izin süresini kullanmayarak tekrar cephe­ye döner Mehmet Çavuş. “Ar­kadaşlarım orda kelle koltukta savaşırken ben burada otura­mam” diyerek tekrar cepheye döner. Bu defa birliği Arıburnu sektöründe çarpışmaktadır. 25 Nisan 1915’teki çıkarma sıra­sında 27. Alay’la birlikte düşma­nı yine ilk karşılayan askerler arasında bulunur. Görev yaptığı Arıburnu bölgesinde ikinci defa yaralanır Düşman birliklerinin tahliyesinin yapıldığı 9 Ocak 1916 tarihine kadar bu bölgede savaşmaya devam eder.

    Hem askerlik süresinde hem de askerlik sonrasında kendisine yapılan maddi yar­dım tekliflerini “Ben vatanım için savaştım, para için savaş­madım” diyerek reddeder. Sa­vaştan sonra gazi olarak dön­düğü köyünde mütevazı bir hayat sürer. 3 Şubat 1964 tari­hinde vefat ederek Bahçeli Kö­yü Mezarlığı’na defnedilir.

    Belgeselin çekim süreci ne­redeyse 1.5 yıldır devam ediyor. Bu müstesna tarihe tanıklık et­miş Bigalı Mehmet Çavuş’un torunları, akrabaları ve onu gören vatandaşlarla röportaj­lar gerçekleştirilmiş. Muharebe sahnelerini canlandırmak için Eceabat’ta, muharebe bölgesi dışında bir plato oluşturulmuş ve dönem muharebe haritaları­na göre ölçek ve derinlik olarak birebir tasarımlar uygulanmış. Asker ve dönem kostümleri ti­tizlikle danışmanlar eşliğinde dikilmiş (maalesef sürekli ola­rak hata yaptığımız ve bunlar­dan ders almadığımız bir konu).

    Dönemin silahları, Mauser, Lee Enfield, Vickers gibi bir­çok silah orijinallerinin kalıbı alınarak tekrar dökülmüş.

    Yaklaşık 200 kişilik bir ekiple çekilen belgesel, Biga Belediyesi, Çanakkale Muha­rebeleri Tarihî Alan Başkanlığı ve Çanakkale Valiliği tarafın­dan da destekleniyor. Türk­çe-İngilizce olacak belgeselin yapımcısı ve yönetmeni Gök­han Tarkan Karaman; görüntü yönetmeni Ender Ercan, danış­manı ise Ömer Arslan.

    Çanakkale muharebeleri­ni geleceğe taşımak için, ger­çek insan hikayelerinin peşine düşmeye ve bunları tüm detay­larıyla kayıt altına almaya ih­tiyacımız var. Onlar da bizden bunu beklerdi.

  • Bu topraklar için toprağa düşenlerin izinde

    Bu topraklar için toprağa düşenlerin izinde

    1915’in 19 Şubat’ında başlayan Boğaz muharebeleri, 9 Ocak 1916’da İtilaf kuvvetlerinin Gelibolu Yarımadası’nı terketmesiyle 105 yıl önce sona ermişti. Eski çağların ilk modern savaşı, modern zamanların son klasik savaşı Çanakkale’de yaşandı. Burada şehit düşen-ölen tüm askerler, günümüzdeki anma kültürünün de temellerini toprağa işlediler. Düşen askerlerin peşine düşenler, harp sahasına yolculuklar… 

    Birinci Dünya Savaşı’nın başında 326 gün süren Çanakkale deniz ve kara muharebeleri, sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın tarihini sonsuza kadar değiştirmişti. Türk askerinin kararlı mücadelesi, dönemin en modern savaş gücünü yenilgiye uğratmış; Kilitbahir Platosu’nu ele geçiremeyen düşman İstanbul’a ulaşan tek suyolu Çanakkale Boğazı’nı aşamamış; örgütsüz ve lidersiz millet erken bir yıkımdan kurtulmuş; İtilaf Devletleri’nin Rusya’yla bağlantı kuramaması ülkedeki krizi derinleştirerek Ekim Devrimi’nin yolunu açmış ve belki de en önemlisi, Mustafa Kemal tarih sahnesine çıkarak İstiklal Harbi için bir umut ve peşinden gidilecek bir lider olmuştu. 

    Çanakkale, aslında çok eski çağlardan beri tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir coğrafya. Asya-Avrupa ve bugünkü anlamıyla kıta tanımları literatüre girmeden asker kıtalarının güzergahı olmuş. Antik çağlardan günümüze Troas (Troya-Truva) olarak bilinen coğrafyada ilk önemli hadise, MÖ 1184’teki meşhur Troya Savaşı. Aradan geçen 3204 sene zarfında, seyyahlar, azizler, ozanlar, arkeologlar, hırsızlar, mezar kazıcıları, biliminsanları ve tarihçiler hep bu bölgeye taşınmışlar, bu bölgede faaliyet göstermişler. Pers Kralı Darius’un oğlu Xerxes (1. Serhas), Büyük İskender ve erken dönem Bizans’tan, İstanbul’un fethi sonrası 1462’de Boğaz’a yaptırdığı karşılıklı kaleler ile (Anadolu yakasında Kale-i Sultaniye, Rumeli yakasında Kilitbahir) Çanakkale şehrini kuran Fatih Sultan Mehmet’e; dünyanın kaderi bu topraklarda şekillenmiş.

    Donanma Mecmuası, 30 Aralık 1915 

    Tarih kitaplarından edebiyata, üzerine belki de dünyada en fazla eserin yazıldığı Çanakkale, 1915’teki büyük direnişten hemen sonra, hatta henüz muharebeler sürerken önemli ziyaretçileri ağırlamaya başlamıştı. 10 Ocak 1916’da, İtilaf kuvvetlerinin Yarımada’dan çekildikleri günden 1 gün sonra ise, Enver Paşa’nın da katılarak uzun bir konuşma gerçekleştirdiği Meclis-i Mebusan’da, vekiller hep bir ağızdan Çanakkale’de şehitler için bir abide yapılması gerektiğini dile getirmişlerdi. 

    İşte 1915’ten günümüze, Çanakkale harp sahasına gerçekleştirilen en önemli ziyaretler, en önemli ziyaretçiler ve tarihin peşindeki iz sürücüler… 

    TEMMUZ – EKİM 1915

    YUSUF İZZETTİN – EDEBİYATÇILAR

    Veliaht ve yazarlar en tehlikeli cephe hatlarında

    Henüz muharebeler devam ederken, 1915 içerisinde Çanakkale cephesine birçok askerî ve sivil ziyaret gerçekleştirildi. Enver Paşa, Çanakkale cephesini tam 14 kez ziyaret etmişti. 19 Temmuz 1915 tarihinde ise Veliaht Yusuf İzzettin Efendi cepheye geldi. Bu ziyaretin, günlük gözetleme uçuşlarını yapan İtilaf uçaklarının dikkatini çekmesi üzerine, düşman donanması veliahtı hedef almış; bu tehlike karşısında konvoy, ağaçların arasında saklanmak zorunda kalmıştı. Saldırı sırasında dağ topuyla mukabele etmek isteyen Topçu Yüzbaşı Haydar Efendi, Topçu Üsteğmen Mehmet Ali ve iki topçu eri şehit olmuştu.

    Heyet-i Edebiyye ile Çanakkale cephesine gelen yazarlar, Gelibolu Mutasarrıfı İbrahim Süreyya (Yiğit) ile beraber 5. Ordu Karargahı’nda. 
    Arap İlim Heyeti’nin 22 Ekim günü Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’i Kumköy’de ziyareti sırasında Beyrut Müftüsü Mustafa Neca Efendi (en sağda) hitap ederken. Mustafa Kemal’in hemen solunda 4. Ordu Müftüsü Essad eş-Şukayri. 

    Savaş sırasında en önemli sivil ziyaretler ise cepheye birkaç kez gelen Edirne Valisi Hacı Adil, Sivas Komisyonu, Arap İlmi Heyeti, Meclis-i Mebusan üyeleri ve Heyet-i Edebiyye tarafından gerçekleştirildi. Muharebelerin en şiddetli aylarında gelen Heyet-i Edebiye’de Ağaoğlu Ahmet, Orhan Seyfi (Orhon), Enis Behiç (Koryürek), Celal Sahir (Erozan), Hıfzı Tevfik (Gönensay), Hakkı Süha (Gezgin), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), ressam Çallı İbrahim, ressam Nazmi Ziya, Selâhaddin (eski Darüleytam müdürü), Ali Canip (Yöntem), Ömer Seyfettin, Mehmet Emin (Yurdakul), Muhiddin (eski Tanin gazetesi muharriri), Bestekar Ahmet Yekta (Madran), Yusuf Razı Bey ve İbrahim Alâeddin (Gövsa) vardı. Zaman zaman büyük tehlikelerle yüzyüze kalarak harp sahalarını dolaşan heyet, 10 günlük ziyaretini tamamlayarak 22 Temmuz 1915’te bölgeden ayrılmıştı. 

    Diğer önemli sivil heyet ziyareti ise 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın mesuliyet alanı olan Suriye-Irak-Filistin bölgelerinden gelen Arap İlim Heyeti’ninkidir. Heyet 22 Ekim günü Mustafa Kemal’i de ziyaret etmiş, Ebabil gazetesi sahibi Hüseyin el-Habbal, Mustafa Kemal için yazdığı bir şiiri okumuştu. 

    Veliaht Yusuf İzzettin Efendi maiyetiyle beraber Çanakkale siperlerinde. 

    KASIM 1915

    LILIAN WYLIE

    Muharebe sahasında gizemli bir kadın

    Karşı cephede Çanakkale savaş alanlarına en önemli ziyaret, muharebeler esnasında ölen Yarbay Charles Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret amacını taşıyordu. 26 Nisan 1915’te, İtilaf güçleri Seddülbahir’de karaya çıktıktan 1 gün sonra ölen Yarbay Doughty-Wylie, köyün hemen dışına gömülmüştü. Bugün de aynı yerde (Yarımada’daki tek bireysel mezar) yatan Doughty-Wylie’yi ziyarete gelen ise, eşi Lilian Wylie’ydi (Yarbay Charles Doughty, evlendikten sonra karısına olan saygısı nedeniyle onun da soyadını kullanıyordu. Aynı şekilde daha önce Türkiye’de görev yaptığı için Türk insanını sayıyor-seviyor ve bu nedenle muharebe sırasında silah taşımıyordu). 

    Savaşın şiddetinin azaldığı dönemde, Kasım 1915’te kıyıya yanaşan bir filikadan, herkesin meraklı bakışları arasında bir kadın inmişti. Yüzü bir peçeyle kapalı olan kadın, yanındaki subayla birlikte Doughty-Wylie’nin mezarına yöneldi ve buraya küçük bir çelenk bıraktıktan sonra sahile dönüp kendisini bekleyen aynı filikayla uzaklaştı. Yıllar boyunca bu kadının kim olduğu tartışılacaktı. Zira Doughty-Wylie’nin, “Çöl Kraliçesi” lakaplı ünlü arkeolog ve ajan Gertrude Bell’le de platonik bir ilişkisi vardı. Yazarımız Muzaffer Albayrak’ın dergimizde (NTV Tarih-Nisan 2009) 12 yıl önce “Seddülbahir’de Yalnız Bir Mezar” yazısıyla ortaya koyduğu belgeler ile Eylül 2019’da araştırmacı Brian Cleary’nin sunduğu “Gelibolu’nun Gizemli Kadını” (The Mystery Woman of Gallipoli) başlıklı tebliğinde sunduğu belgeler; Kasım 1915’te Doughty-Wylie’nin mezarını ziyaret eden kadının eşi Lilian olduğunu kesinleştirdi. Böylece bu ziyaret, Çanakkale muharebe alanlarına bir kadın tarafından yapılan ilk özel ziyaret olarak tarihe yazıldı (Muharebeler esnasında daha önce çatışma bölgesine gazetecilik -Wanda Zembrzuska- veya sağlık faaliyetleri -Fransız kadın hemşireler- için gelen kadın çalışanlar da vardır). 

    Doughty-Wylie ve eşi Lilian 1907’de Konya’daki İngiliz Konsolosluğu bahçesinde. 

    EKİM 1917

    PRENS KiRiL VE KAYZER WILHELM

    Alman ve Bulgar liderler savaş coğrafyasında

    Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarına Osmanlı müttefiklerinden birçok üst düzey asker ziyarette bulunmuştu. Bunlardan en önemlileri 1917’de Bulgar Prensi Kiril ve Alman Kayzeri Wilhelm’in ziyaretleridir. Bulgar Prensi Kiril, yanında General N. Zhekov, General R. Petrov ve diğer subaylardan oluşan bir askerî delegasyonla önce İstanbul’a gelmiş, Sadrazam Talat ile görüştükten sonra Yarımada’yı ziyaret ederek Liman von Sanders eşliğinde harp sahasında incelemelerde bulunmuştu. 

    Kayzer 2. Wilhelm ise 15 Ekim 1917 tarihinde İstanbul’a gelmişti. 1 gün sonra Çırağan Sarayı’ndaki askerî tören sonrası Yavuz zırhlısına geçen Kayzer Wilhelm, kendisini karşılayan Enver Paşa ile üç torpidonun eşliğinde 22.30 civarlarında Çanakkale’ye gitmek üzere hareket etti. 17 Ekim günü saat 09.00’da Çanakkale’de karaya çıkan imparator otomobille Hamidiye Tabyası’na geçti. Müstahkem mevkiini gezen 2. Wilhelm’e deniz savaşları sırasında batırılan bir İngiliz gemisinin maketi hediye edildi. Tahtadan kalem kutusu şeklindeki gemi maketinin üzerinde “Çanakkale-18 Mart 1915” ibaresi bulunuyordu. 2. Wilhelm daha sonra Gelibolu Yarımadası’na geçerek Anafartalar, Arıburnu ve diğer muharebe alanlarını gezdi. 2. Wilhelm’i taşıyan Yavuz zırhlısı saat 18.00’de İstanbul’a dönmek üzere hareket etti. 

    Kayzer Wilhelm, Amiral Usedom ve Amiral Merten paşalar ile birlikte harp sahasını tetkik için geldiği Çanakkale’de. 

    ŞUBAT 1919

    CHARLES BEAN

    Çanakkale’yi evi sayan Avustralyalı tarihçi

    Ekim 1918’deki ateşkes sonrası, savaşın galipleri Gelibolu Yarımadası’nda hayatını kaybeden askerleri için mezarlık yapma işine giriştiler. 14 Şubat’ta Yarımada’ya gelen Charles Edwin Woodrow Bean, muharebelerin başından sonuna kadar görev yapmış bir gazeteciydi. Sonrasında 1. Dünya Savaşı Avustralya Resmî Tarihi’nin de yazarı olacak Bean, savaş tarihi yazımındaki resmî klişeleri ortadan kaldıran, siperdeki asker tanıklıklarını öne çıkaran bir öncüydü (23 bin sayfayı bulan günlük ve notlarına internet ortamından ücretsiz olarak ulaşılabilir). 

    Bean muharebeler boyunca silah taşımadı ve bir akademisyen veya eğitimli bir tarihçi olmamasına rağmen, yazdıkları dünya çapında bir etki oluşturdu. 

    Charles Bean’in harp sahası üzerinde çizdiği eskizlerden biri. 

    Bill Sellars’ın dergimizde detaylı olarak konu ettiği (NTV Tarih-Aralık 2009) Bean’e, 1919’da tekrar geldiği muharebe sahasında özellikle Türk pozisyonlarını iyi bilen ve savaş sırasında 57.Alay-3. Tabur komutanlığı yapan Binbaşı Zeki Bey eşlik etmişti. 6 hafta boyunca yanındaki heyetle beraber muharebe sahalarında incelemeler yapan, fotoğraf çeken ve çok sayıda askerin tanıklığına başvuran Charles Bean’in bu yolculuğu ve yaşadıklarını anlattığı Gallipoli Mission adlı kitabı ancak 1948’de yayımlanacaktı. 

    Şiddetli çarpışmaların olduğu ateş hatlarında derinlemesine inceleme yapan Charles Bean, birçok noktanın eskizlerini de çizdi. Bean’in Çanakkale külliyatı “resmî tarih” anlayışını tarihe gömdü; zira Avustralyalı-İngiliz-Yeni Zelandalı komutanların karar ve uygulamalarına dair eleştiriler de kitaplarında yer aldı. Gallipoli Mission kitabındaki “Enter Mustafa Kemal” (Mustafa Kemal Sahneye Çıkar) adlı bölüm ise, Mustafa Kemal’in özellikle muharebelerin ilk günü ortaya koyduğu olağanüstü performansı, arazi detayları ve tanıklıklarla yansıtan bir temel referans niteliğindedir. 

    Bean’in dört yıl sonra Çanakkale’ye yaklaşırken, uzakta Kocaçimen silsilesini gördüğünde “Eve döndük” demesi, sonraki yıllarda her milletten tüm tarihçilerin ortak duygusunu ifade eder. 

    Avustralya Tarih Misyonu, Charles Bean ve Binbaşı Zeki Bey, Çanakkale muharebe sahası üzerinde Bombatepe (Hill 60) yakınlarında. 

    EYLÜL 1924

    KÂZIM KARABEKİR

    14. Tümen Komutanı Kerevizdere siperlerinde

    Muharebeler sırasında 14. Tümen komutanlığı yapan Kâzım Karabekir, yeni kurulan cumhuriyetin hem milletvekili hem 1. Ordu Kumandanı olduğu sırada, 14 Eylül 1924’te Çanakkale’yi ziyaret etmişti. Karabekir, sabah 10.00 sularında Hızır Reis gambotu ile Ayvalık’tan Çanakkale’ye hareket etmiş, 19.30 sıralarında antik Troya şehrini gezmişti. 15 Eylül’de Kumkale hizasından Seddülbahir’e doğru harekete geçmiş, seyahatin bu bölümünü şöyle nakletmişti : “Boğaz’a girerken Fransız, İngiliz abideleri insanı pek müteessir ediyor. Kerevizdere’de 11.30’da sahile çıktım. Tarafeyn birinci sahra siperlerini 3 saat yaya gezdik. Her karışında kemikler, kafalar, birkaç parça demir var. Fransız torpillerinden (karakedi dediğimiz) bir tane hatıra aldım. Fransızlar son hatlarına abide dikmişler, buraya kadar geldik diye. 02.30’da vapura döndük. 04.15 Çanakkale’ye”. 

    Karabekir 16 Eylül günü Çanakkale merkezde bulunan, şehitlik, askerî yapılar ile tabyaları ziyaret ettikten sonra 17 Eylül’de İstanbul’a hareket etmişti. 

    1924’te 1. Ordu Komutanı ve aynı zamanda milletvekili olan Kâzım Karabekir Paşa, Çanakkale’de bulunan Anadolu Hamidiye Tabyası’nda. 

    1925-1934

    MUSTAFA KEMAL

    Reis-i Cumhur, Yarımada’ya 5 kez geldi

    Mustafa Kemal, cumhurbaşkanı sıfatı ile Çanakkale’yi 1925- 1934 arasında beş kez ziyaret etti. İlk gelişi olan 1925’te karaya çıkmadan Gelibolu Yarımadası’nın etrafında dolaşarak, manevi kızı Afet İnan’a harp ile alakalı çeşitli bilgiler vermişti. Afet İnan bu gezi ile alakalı olarak daha sonradan şunları yazacaktı: 

    “Yıllarca sonra, Atatürk cumhurbaşkanı olarak vapurla Çanakkale Boğazı’nı geçiyordu. Gelibolu’ya çıkıp eski savaş sahasını beraber görmeyi arzu etmiştim. Fakat O’nun kaptana emri şu oldu: ‘Boğazı geçip batı kıyılarına doğru gidiniz’. Şimdi, tam düşman donanmasının çıkarma yaptığı yerde, Suvla limanında idik. Atatürk o günleri yeniden yaşar gibi anlatıyor ve karanın denizden görünen bölümünde, Türk kuvvetlerinin bulunduğu yerleri eliyle işaret ediyordu. Fakat birdenbire denizden çok iyi görünen bir geçit yerine gözlerini dikmişti. ‘İşte burası daimi top ateşi altında bizi tehdit eden yerdir. İrtibat temin etmek için geçen askerlerimiz maalesef burada büyük zayiata uğradılar’ demiş ve ilave etmişti, ‘Anafartalar ve Conkbayırı muharebesi, muhakkak ki tarihin en yakın cepheli bir savaşıdır…” 

    Gazi’nin muharebe alanlarını ziyaretine dair haber (Milliyet, 2 Eylül 1928). 

    Mustafa Kemal’in bizzat harp sahasına ayak bastığı ziyareti 1 Eylül 1928 tarihindedir. Bu tarihte Ertuğrul Yatı ile Dolmabahçe’den Çanakkale’ye hareket etmişti. O gün Çanakkale’de valiliği ve belediyeyi ziyaret etmiş; yeni harflerin öğretimi konusundaki çalışmaları denetleyip halkla konuşmuş; kalabalıktan pek çoğunu kara tahtanın başına çağırarak cümleler yazdırmış; insanların öğrenme heyecanı ve isteğinden çok memnun olmuştu. Saat 16.00’da Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar’ı gezerek harp anılarını tazeleyen Gazi, 2 Eylül akşamı İstanbul’a dönecekti. 

    Mustafa Kemal, maiyetiyle birlikte Anafartalar harp sahasını tetkik ederken (1928). 

    YAZ AYLARI 1926

    MEHMET NİHAT BEY

    Harp tarihimizin kurucusu

    Hakkında çok detaylı bilgiye sahip olamasak da 1927’de harp sahasına öyle bir ziyaret var ki, insan “keşke ben de orada olsaydım” demekten kendini alamıyor. Çanakkale cephesinde de görev almış olan Türk harp tarihinin duayeni Mehmet Nihat Bey (Bursalı) ve tarihçi Prof. Dr. Yusuf Akçuraoğlu, 1927 yazında harp sahasına gitmişler ve arazi üzerinde en ince ayrıntısına kadar muharebeleri tartışmışlardı. Hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bu ziyareti, Akçuraoğlu’nun Nihat Bey’e 1928’de (henüz vefat etmeden) gönderdiği mektuptan öğreniyoruz. Akçuraoğlu mektubunda bu ziyareti şu cümlelerle anlatıyor: 

    Modern Türk harp tarihinin kurucusu Bursalı Mehmet Nihat Bey ve 1926’da verdiği konferansın sonradan yayımlanan kitabı: Büyük Harpte Çanakkale Seferi 

    “Muhterem meslektaşım, beyim efendim. Geçen yaz, kutsal bir görevi ifa için Çanakkale’ye gittiğimiz zaman, Anafarta açıklarından Türk’ün ve Türk’ün büyük rehberinin ebedi bir fahr ve şeref abidesi olan yamaç, sırt ve dereleri göstererek, oniki yıl önce oralarda cereyan eden büyük olayları, geniş ilminize dayanan fasih lisanınızla anlatıp canlandırmıştınız. En necib hislerimizi yükselten bu eğitici sohbetleriniz sırasında Fransız kurmay subaylarından Binbaşı Larcher’nin Türk Harbi’ne dair bir kitabı çıkmış ve seçkin tarafınızdan düzeltilmeye muhtaç olduğunu öğrenmiştim”. 

    HAZİRAN 1931

    HENRI GOURAUD

    Kolunu Seddülbahir’de bıraktı 16 yıl sonra aynı yere döndü

    General Gouraud, Anadolu yakasından İntepe topçularının attığı topun tesiri ile Seddülbahir Kalesi yanında kolunun koptuğu noktada. 

    Çanakkale’de Seddülbahir cephesinde bulunan Fransız Seferî Kuvvetler Komutanı Henri Gouraud, 30 Haziran 1915’te İntepe topçuları tarafından atılan ve yanına düşen bir top mermisi nedeniyle bir kolunu kaybetmişti. 16 yıl sonra Türk Devleti’nin misafiri olarak 2 Haziran tarihinde Türkiye’ye gelen Gouraud, Ankara’da Mustafa Kemal tarafından kabul edilmişti. Atatürk kendisi için yanındakilere “Türk topraklarında yatan onun şerefli kolu, memleketlerimiz arasında son derece kıymeti bir bağdır” demiştir. 

    General Gouraud, Fransız Mezarlığı ve kendisinin yaralandığı noktada yapılan anıtın açılışları için 8 Haziran 1931 akşamı Marmara vapuru ile İstanbul’dan Çanakkale’ye geldi. Bu sırada içerisinde Fransız yazar Claude Farrère’in de bulunduğu Tadla ve Patris gemilerindeki 600 Fransız da açılış törenleri için Çanakkale’ye hareket etmişti. 9 Haziran günü Morto Koyu’na inen General Gouraud, Claude Farrère ve dönemin Fransız Büyükelçisi Charles Pineton de Chambrun, Fransız Mezarlığı’nın resmî açılışını gerçekleştirdiler. Açılış törenine Büyükelçi Chambrun’ün konuşması damga vurmuş, herkesi derinden etkilemişti. 

    General Gouraud ise Mustafa Kemal ile karşı karşıya cereyan eden muharebeleri, Türklerin kahramanlık ve âlicenaplıklarını anlatmış; bir Fransız askerini kurtaran yaralı bir Türk zabitinin ölürken bahsettiği Türk-Fransız dostluğunun tahakkuk ettiğini aktarmıştı. Sonrasında Bouvet zırhlısının 18 Mart günü battığı Erenköy Koyu’na yanaşarak denize çelenk bırakma töreni yapılmış; ardından o tarihlerde tek Türk Anıtı olan Arıburnu/Cesarettepe’deki Mehmet Çavuş Abidesi’ne çelenk bırakılmıştı. 

    Fransız Mezarlığı’nın açılışı için Türkiye’ye gelen General Gouraud, yazar Claude Farrère ile birlikte bugünkü defin alanına doğru ilerliyor. 

    AĞUSTOS 1933

    NİHAL ATSIZ

    Muharebe arazilerini adım adım dolaşan bir öncü

    Nihal Atsız ve kafilesi, 1933’te İngiliz Helles Anıtı’nın önünde. 

    Türk tarafında Çanakkale muharebe alanlarına ilk ayrıntılı araştırma gezisi, 1933’te Nihal Atsız ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. 3 Ağustos akşamı Sirkeci’den kalkan Selâmet vapuruyla yola koyulan kafile; 4-11 Ağustos arasında sırtlarında 20 kg.’lık bir yükle Seddülbahir’den Anafartalar’a cepheyi adım adım dolaşmıştı. Kafiledeki tek kadın ve bu yürüyüşün fikir sahibi olan Tolunay, “cepheye cephane taşıyormuşum gibi geliyor” diyecekti. 

    Bu yürüyüş, Türk harp tarihi açısından iki önemli özelliği ile önplana çıktı. İlki, bugün kaybolmuş, fakat Atsız ve arkadaşlarının yürüdüğü tarihte halen varolan Türk anıtlarının resmedilerek tarihe kayıt düşülmüş olmasıdır. Ayrıca Atsız, bu ziyareti Çanakkale’ye Yürüyüş kitabında anlatarak bizlere miras bırakmıştır. İkincisi ise, harp sahasının “indi-bindi turizm” şekliyle ziyaret edilmesinin nitelik açısından içler acısı durumunu ortaya koymasıdır. 

    NİSAN 1934

    STANTON HOPE VE DENİZCİLER

    İngiliz askerleri 19 yıl sonra Çanakkale’de

    Stanton Hope’un muharebe alanlarına yapılan ziyareti konu alan 1934 baskısı kitabı. 

    Çanakkale’de savaşmış ve aynı birliğe mensup 213 asker 1934’te toplu hâlde harp sahasına geri döndü. Kraliyet Deniz Piyade Tümeni bünyesinde savaşmış bu askerler, dernekleri (Royal Naval Division Association) aracılığıyla başvurarak aileleri ile birlikte cepheyi ziyaret etmek istediklerini ve bunun için kendilerine bir gemi verilmesini talep etmişlerdi. 20 Nisan 1934 tarihinde Duchess of Richmond gemisiyle Liverpool’dan hareket eden gemide, askerlerin aileleri de vardır. Yolculuk boyunca her gün haritalar üzerinde tüm muharebeler ayrıntılarıyla etüt edilir. Gemi 30 Nisan günü Eceabat’ın kuzeyindeki Kilye Koyu’na demir atar. 

    Çanakkale Valiliği bir yemek tertip eder ve Türk gaziler de davet edilir. Heyette bulunan Stanton Hope’un Gallipoli Revisited adıyla yayımladığı eserden öğrendiğimiz kadarıyla, 30 Nisan günü harp sahasına çıkan İngiliz veteranlar 3 Mayıs’a kadar harp sahasını dolaşmıştır. Bu ziyarette en unutulmaz manzara, 2. Deniz Piyade Tümeni’nden M. D. Blackburn’un, hâlâ ayakta duran tümen karargahları Backhouse Post önünde 19 yıl sonra verdiği poz olarak tarihe kalacaktır. 

    Harp sahasına bu defa dost olarak geri dönen İngiliz deniz piyadelerinden M. D. Blackburn, 19 yıl önce görev yaptığı arazideki karargahın önünde. 

    1935

    AFET İNAN

    Tarih Kurumu savaş arazisine çıkıyor

    Çanakkale muharebelerinin 20. yılında, Türk sosyolog/tarihçi Afet İnan, Türk Tarih Kurumu heyeti ile birlikte harp sahasına gelir. Afet İnan bu tarihî ziyareti daha sonra şöyle aktaracaktır:

    “1935 yılında Türk Tarih Kurumu üyeleriyle tarihî bir gezi düzenlemiştim. Düzenlenen programımızda ilk uğradığımız yer Anafartalar ve Conkbayırı olmuştu. 20 yıl sonra bir savaş alanında dolaşmanın heyecanını duyuyordum. Toprağa basarken aziz şehitlerimizi rahatsız etmekten korkar gibiydim. Hakikaten, ayaklarımıza ilişen boş kovanlar, bir mermi parçası veya ayakkabılar içinde insan kemiklerine rastlamamak mümkün değildi. Bu topraklarda kanlarını döken vatan savunucularının gönüllerde yaşayan anılarına saygı ve ruhlarının şad olması için dualarla ayrılırken, mütevazı Mehmetçik Anıtı karşısında yükselen yabancı anıtlara da hayranlıkla bakmıştım. Bu seyahat dönüşü Atatürk’e duygularımı anlatırken, bizim de orada niçin büyük bir anıt yapmadığımızı sordum. O, bana şu cevabı vermişti: ‘Evet doğru, biz de Mehmetçiğimizi anmak için büyük, çok büyük abideler yapmalıyız, fakat bu bir zaman ve imkan meselesidir. Ancak seni tatmin etmek için söyleyeyim ki bu toprakların Türk hudutları içinde kalmasıyla, Mehmetçik en büyük abideyi bizzat kurmuştur’… Memleket, abidelerle, maddi ve manevi eserlerle tarihî anılarını yaşatır. Çünkü genç nesiller sadece tarih yapraklarında okuduklarıyla değil, vatan topraklarında gördükleri tarihî abidelerle, ulus sevgisi içinde, bu vatanı korumak amacını güdeceklerdir…” 

    EYLÜL 1936

    KRAL 8. EDWARD

    Majestelerinin harp sahasını ziyareti

    Kral Edward’ın ziyareti ile ilgili 5 Eylül 1936 tarihli Akşam gazetesinde çıkan haber. 

    İngiltere Kralı 8. Edward, 1 Eylül 1936’da Nahlin yatıyla Türkiye’ye doğru yola çıkar. Kral İstanbul’dan evvel Çanakkale harp sahasını ziyaret edecektir. 3 Eylül sabahı Kocatepe ve Adatepe gemilerindeki Türk heyet, Suvla Körfezi açıklarında kralı karşılar. Burada Fahrettin Altay, yanındaki iki tercüman, İngiliz Büyükelçiliği’nden Mr. Woods ve Savaş Mezarlıkları (CWGC) memuru, Nahlin yatına çıkarlar. Fahrettin Altay, kralın inceden inceye, uzun uzadıya haritalar ve dürbünle araziyi tetkik edip, önündeki kitap sayfalarını karıştırdığını anlatır. Anafartalar Limanı önlerinden Arıburnu’na doğru geldiklerinde aynı titizlikle harp sahasını inceler. Kabatepe önlerinde Alman Denizaltısı U21’in 1915’te batırdığı Triumph zırhlısında ölen İngiliz askerlerinin anısına saygı duruşu ve denize çelenk bırakma töreni yapılır. Seddülbahir’de karaya çıkılır ve Tekke Koyu civarındaki tetkiklerden sonra Kirte (Alçıtepe) köyüne gelinir. Öğleden sonra Arıburnu cephesini dolaşan kral, buradaki tünelleri ve ateş hattında birbirine 8-10 metre mesafedeki siperleri bizzat fotoğraflar.

    İngiltere Kralı 8. Edward ve maiyeti Seddülbahir iskelesinden karaya çıkarken. Yanlarında onlara eşlik eden Fahrettin Altay. 

    AĞUSTOS 1952

    AKER-ADİL-BELEN-ALTAY…

    Gazi komutanlar 37 yıl sonra aynı yerde

    Takvimler 1952’yi gösterdiğinde Ordu Temsil Bürosu’ndan Yarbay Cemal Yıldırım Anafartalar Zaferi’nin 37. yıldönümü münasebetiyle Çanakkale’ye bir gezi tertip etti. Bu ziyaret ile 37 sene önce Çanakkale’de savaşan kahramanlar Etrüsk gemisi ile Çanakkale harp sahasına döndü. Kimler yoktur ki… 27. Alay Komutanı Albay Şefik Aker, Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı ve 12. Tümen Komutanı Selahattin Adil, Fahri Belen, Fahrettin Altay ve daha niceleri… 

    Çanakkale gazilerinin Ağustos 1952’deki muharebe sahasını ziyareti. Solda üst sırada Şefik Aker. 

    Merasim için o zaman tek Türk anıtı olan Mehmet Çavuş Anıtı’na gidilir. Civar köylerden gaziler tören alanındadır. Şefik Aker alana geldiğinde Kurucadereli (Kocadere) ihtiyar gazi Mehmet Ünlü ile eski alay komutanı birbirlerine sarılıp öpüşür. Konuşma sırası Aker’e geldiğinde, düşman karşısında titremeyen askerin sesi titremektedir. Buradaki merasimden sonra Conkabayırı’na geçilir. Şair Behçet Kemal Çağlar, bir harp sahasının nasıl vücut bulduğunu şu vurucu sözlerle ifade eder: “Biz destanı hep yazı ile sözle olur sanırdık. Meğer taşla da toprakla da destan olurmuş. Burada taşlar konuşuyor, topraklar konuşuyor”. 

    Gazi komutanlar muharebe sahası ziyareti öncesi Etrüsk gemisinin önünde. 

    NİSAN 1965

    ANZAC’LAR

    Muharebelerin 50. yılında eski düşman, yeni dostlar…

    Muharebelerin 50. yılında, Avustralya ve Yeni Zelandalı veteranlar için Çanakkale’ye bir gezi düzenlenlenir. 230 gazi ve aileleri önce uçakla Atina’ya gelir; oradan Karadeniz gemisi ile Çanakkale’ye yönelirler. 24 Nisan günü Anzak Koyu önlerinde demirleyen gemide bulunanlar, ertesi sabah bugünkü şafak ayinine benzer bir tören için karaya çıkarlar. Aynı gün eski askerler mezarlıkları ziyaret eder. Sonrasında Çanakkale Cumhuriyet Meydanı’ndan yapılan törende Türk gaziler ve tören görevlileri Anzak askerlerini karşılar. 50 yıl önce birbirini öldürmeye çalışan insanlar, bu defa yanyana gelir, el sıkışır. Bu ziyaretin tüm detayları Prof. Ken Inglis tarafından fotoğraflanacak ve sonrasında Letters From A Pilgrimage adlı eserde biraraya getirilecektir. 

    Avustralyalı ve Yeni Zelandalı veteranlar, tam 50 yıl sonra yine Anzak Koyu’ndan karaya çıkıyor. Ken Inglis’in objektifinden… 

    EKİM 1971

    2. ELIZABETH VE AİLESİ

    Kraliçe, kral ve prenses saygı yolculuğunda…

    Tarihler 18 Ekim 1971’i gösterirken Kraliçe 2. Elizabeth, eşi Kral Philip ve kızı Prenses Anne ile birlikte Ankara’ya gelir. Kraliçe 18- 19 Ekim’de Ankara’da temaslarda bulunur; 20 Ekim’de İngiliz-Türk ortak fabrikası olan BMC’yi ziyaret eder, 21 Ekim’de Kuşadası, Efes ve Selçuk’u turladıktan sonra 22 Ekim sabahı Çanakkale’ye gitmek üzere kraliyet yatı Brittania ile İzmir’den ayrılır. Bir kruvazör eşliğinde Çanakkale Boğazı’na giren Brittania, Boğaz’dan içeri girerken 21 pare top atışı ile karşılanır. İlk durak Çanakkale Şehitler Abidesi’dir. Kraliçenin çelenk koyduğu taşın üzerinde Mehmet Akif’in meşhur şiirinin ilk kıtası yer alır. Kraliçe hatıra defterine “iki ulusun birbirlerine karşı ebedi bir saygı kazandıkları Gelibolu savaşlarında şehit olanlara layık bir abide…” sözlerini yazar. Abide’nin altındaki müzenin açılışı gerçekleşir ve Çanakkale Harp Müzesi’nin ilk ziyaretçisi Kraliçe 2. Elizabeth olur. 

    Sonrasında, uzun yıllardır İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarlıkları Komisyonu’nun (CWGC) Türkiye yöneticisi Erol Baycan madalya ile taltif edilir. Kraliçe Fransız Mezarlığı’nı; ardından 1915’teki savaşta hayatını yitiren tüm İngilizlerin anıldığı Seddülbahir’deki bulunan Helles Anıtı’nı; Lone Pine’daki Avustralya mezarlık ve anıtını; Conkbayırı’ndaki Yeni Zelanda Anıtı’nı ziyaret eder. 

    Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip Helles Anıtı önünde saygı duruşunda. 

    1994-(∞)

    ALDOĞAN-SNELDERS

    Modern zamanların savaş arkeologları

    Mustafa Kemal’in ilk gün güzergahı Atlas Dergisi’nin Nisan 2005’teki kapak konusuydu 

    Henüz çocuk olduğu 1950’lerde Çanakkale harp sahası ile tanışan Şahin Aldoğan, daha sonra babası gibi asker olmak için Deniz Harp Okulu’na girdiğinde de her fırsat bulduğunda Gelibolu Yarımadası’na geldi; geceleri çoğunlukla arazi üzerinde konakladı. Bu sırada henüz hayatta olan Şefik Aker, Şemsettin Çamoğlu gibi gaziler ile karşılaştı, onlarla tanışma fırsatı buldu. Diğer taraftan Alçıtepe, Büyük ve Küçük Anafarta, Bigalı ve Kocadere köylerinde halen hayatta olan gazilerle tanıştı; onların tanıklıklarını kaydetti. 

    12 Mart 1971 Muhtırası’nın ardından bir süre hapishanede “ağırlanan” Teğmen Aldoğan, ordudan ayrılarak özel sektörde çarkçıbaşı olarak gemilerde çalışmaya başladı. Çanakkale Savaş alanları ile arasındaki bağ kopmadı, fırsat buldukça gelip gitmeye devam etti. 1994’te yaşanan yangın sonrası harp sahasının izleri kaybolmadan tekrar araziye döndü ve artık yaşamını tamamen savaş coğrafyasında sürdürmeye başladı. 

    Çanakkale’de muharebe arazilerini dolaşan Jul Snelders ve Şahin Aldoğan. 
    FOTOĞRAF: CÜNEYT OĞUZTÜZÜN 

    O zamandan bu zamana birçok Çanakkale sevdalısının ustası-hocası olan Aldoğan, tüm sektörlerdeki muharabelerde yaşanan önemli tüm hadiseleri bugünkü coğrafya üzerinde birebir eşleyebilen müstesna bir arazi uzmanı tarihçi. Siperin Ardı Vatan ve Çanakkale Muharebe Alanı Gezi Rehberi adlı iki ortak kitabı, yüzlerce makalesi var. 

    2006’da kaybettiğimiz Belçikalı Jul Snelders ise özellikle Çanakkale literatüründeki bilgilerden hareketle İtilaf kuvvetleri askerlerinin arazideki hareketlerini ve izlerini ortaya çıkarmış; dönemin henüz gelişen bilgisayar teknolojisiyle tarihî görüntüleri eşleyerek, muharebe sahalarına farklı bir gözle bakmamızı sağlamıştı. 

    Yazdıkları ve anıları, bugün nice Çanakkale sevdalısının, zaman yolcusunun güzergahını aydınlatıyor.

  • Batı cephesinde eski bir acı var

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Birinci Dünya Savaşı, Fransız İhtilali sonrasında dünya tarihinin en büyük dönüm noktasıdır. 1789’da başlayan bir çağ sona ermiş, Sombart’ın “1914 Nietzche’nin savaşıdır” dediği bu muazzam olayda, uluslar topyekûn bir mücadele içerisinde birbirlerinin gırtlağına sarılmıştır. Bu savaşla birlikte hanedanlar ve imparatorluklar yıkılmış, birçok yeni devlet kurulmuş ve ulusların yanı sıra ideolojiler de çatışmaya başlamıştır. Tabii temel amaç, sömürge elde etmek ve hasımlarını sindirecek gücü kazanmaktı ve bu yolda milyonlarca insan ölüme gönderildi.

    1. Dünya Savaşı’nın nedenleri ve sorumluları üzerindeki tartışma, insanlık var oldukça sürecektir. Galipler, 1919 Versay Barışı ile son derece ağır koşulları kabul ettirirken, Almanları rahatsız eden esas konu savaşı çıkarma sorumluluğunun onların üzerine yıkılmış olmasıydı. Barışın imzalanması, İmparator Willhelm’in Hollanda’ya ebedi sürgüne gitmesinden sonra kurulan Weimar Cumhuriyeti’ne kalınca bu kararsız rejim, antlaşmanın manevi yükünü kaldıramadı ve 15 yıl sonra yerini Hitler iktidarına bıraktı. Halbuki savaşın çıkmasında Almanya ilk sırada olsa bile, diğer bütün büyük devletlerin de sorumlulukları vardı.

    1914’te büyük bir hevesle cephelere koşan Avrupa halklarının nasıl bir cehennemden geçecekleri konusunda en ufak bir fikirleri bulunmuyordu. Savaşın sonlarında kurulan Rusya’daki Bolşevik iktidarının veya İtalyan faşizminin, Nazi yönetimi gibi demokrasiden ne kadar uzak rejimler olacağını bilselerdi acaba gene aynı milliyetçi coşkuları duyarlar mıydı? İşin ilginci, savaşın tüm yıkımına rağmen milliyetçiliği daha da öne çıkarmasıdır. Ne var ki 1914’te “olduklarından daha fazla Alman olmak için” savaştıklarını söyleyen Almanların kısa süre içerisinde Nazizme yönelmeleri hiç de şaşılacak bir şey değildir. Diğer ülkeler de aynı ölçüde milliyetçilik dalgasının esiri olmuşlardı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Zehirli gazdan etkilenen ve gözleri görmeyen askerler tedavi kuyruğunda…

    Başlangıçta en fazla birkaç ay içerisinde sonlanacağı düşünülen sıcak çatışmalar giderek yayılmış ve dört seneye yayılacak “Büyük Savaş” olarak tarihe geçmiştir.

    28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’ın öldürülmesi savaşın şüphesiz en önemli tetikleyicisiydi. Ancak bu tarihten yaklaşık 1 ay sonra işlenen daha az meşhur bir cinayet, savaşın dönüm noktalarından birini oluşturur. İşte Jean Jaurès’in öldürülmesinden savaşın sonuna dek geçen dört yılın tayin edici olayları…

    JAURÈS’İN ÖLDÜRÜLMESİ 31 TEMMUZ 1914

    İlk kurşunu milliyetçilik attı

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Fransız sosyalist Jean Jaurès 31 Temmuz akşamı, ülkesinin savaşa girmesinden 24 saat önce öldürülürken, bu savaşın en önemli sorularından birisi de yanıtlanmış oluyordu. Yıllardır beklenen savaşa nasıl karşı çıkacaklarını planlamaya çalışan sosyalist 2. Enternasyonal partileri, genel greve gitmek bir yana, tüm güçleriyle devletlerini destekleyeceklerdi. Savaştan önceki son hafta bütün ülkelerin sosyalist basını militarizm karşıtı yayınlar yaparken, Enternasyonal’in Brüksel bürosu acil bir çağrı yaptı.

    Savaş karşısında en faal tutum alan J. Jaurès ile Rosa Luxemburg, Keir Hardie ve diğer liderler 29 Temmuz’da Brüksel’de biraraya geldikleri zaman birbirlerine ne yapacaklarını sordular. Hiçbir somut planın ve aynı zamanda ciddi bir niyetin olmadığı ortaya çıktı. Milliyetçilik ağır basmıştı. Avusturya’nın Sırbistan’a savaş ilanını duydular. Toplantıya ağır bir umutsuzluk havası hakim olurken ertesi gün herkes dağıldı. Savaşa karşı tutumunu sürdüren Jaurès Paris’e döndü. L’Humanité gazetesinden çıkıp akşam yemeği için gittiği Café Croissant’da arkası pencereye dönük otururken, onu pasifist ve hain olarak niteleyen genç bir adam tarafından vuruldu.

    Ertesi gün Fransa ve Almanya seferberlik ilan ederken mecliste oyların dörtte birinden fazlasına sahip olan Alman sosyalistlerinin 111 milletvekilinden sadece 14’ü savaş oylamasına karşıydı ama onlar da parti disiplini uğruna savaş için oy verdiler. Kayzer “bu andan sonra hiçbir parti tanımıyorum, sadece Almanları tanıyorum” dedi. Tüm diğer partiler de aynı milliyetçi tutum içerisinde tavır aldılar. Avrupa işçileri kendilerine gösterilen ulusal tehlikeler karşısında sınıf dayanışmasını bir anda silip atmıştı. Devletler işçilerinden korkmadan savaşa girdiler. Savaş sonrasındaki krizler ise bu korkuyu yeniden öne çıkaracak ve baskıcı rejimler birbirini izleyecekti.

    MARNE MEYDAN MUHAREBESİ 5-12 EYLÜL 1914

    Paris’e bir adım kala

    Schlieffen Planı uyarınca Fransa’ya saldıran Almanlar, zafere çok yaklaşmışken Fransızlar tarafından durduruldu. Artık 1. Dünya Savaşı’nı karakterize eden siper savaşları dönemi başlıyordu.

    Marne, savaşın askerî anlamda ilk büyük dönüm noktasıdır. Almanlar bu muharebeyi kazanmış olsalardı savaş muhtemelen kısa sürede biter ve dünya tarihi bambaşka bir yön alabilirdi. Aslında, Almanlar tam da böyle bir muharebeyi yapmadan 39 gün içerisinde Fransa’yı yenmek üzere hazırladıkları Schlieffen Planı’nı hayata geçirmek üzere, Jaurès’in cenazesinin kaldırıldığı 4 Ağustos günü Belçika’ya girdiler. Bu ülkeyi kısa sürede aldıktan sonra, Manş kanalını teğet geçerek Paris üzerine kıvrılmayı öngören bir manevraydı bu. Plana göre 15 Ağustos günü Fransa’ya gireceklerdi, Belçikalıların direnişi bunu iki gün geciktirdi. Ne var ki Belçika tarafsızlığının bu şekilde ihlali İngiltere’nin tereddütlerini yok ederek savaşa girmesine neden olmuştu. Alelacele kıtaya çıkan İngiliz Seferi Kuvveti (BEF) 23 Ağustos’da Mons’da Almanları bir gün daha oyaladı. Ayrıca geri çekilen Belçikalılarla birlikte tuttukları mevziler Almanları biraz doğuya itti. Bu sırada 1870 savaşında yitirdikleri Alzas ve Loren’i geri almak için ileri atılan Fransız orduları da çok büyük kayıplarla ricat etmek zorunda kalmıştı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Marne Muharebesi’nde Fransız askerleri, Eylül 1914.

    Almanlar Ağustos’un ikinci yarısında savaşı tümüyle Fransa sınırları içine taşımışlar ve Belçika üzerinden Fransızların beklediğinden iki kat fazla güç sevk etmişlerdi. Her gün çekilen Fransızlar ve müttefikleri dağılmanın eşiğine gelmişlerdi. Ne var ki bu sırada Almanlar bir dizi endişenin pençesine düşerek plandan adım adım saptılar. Önce, Rusların iki orduyla ilerlemesinden korkarak, Belçika’dan çektikleri bir kolorduyu doğuya gönderdiler. Halbuki bunlar trenden ininceye kadar Rus orduları çoktan bozguna uğratılmıştı. Sonra, kuzey Fransa’da ilerleyen iki ordu arasında boşluk doğmasından korkarak esas çevirmeyi yapan 1. Ordu’yu (Kluck) içeriden ilerleyen 2. Ordu (Bülow) emrine geçici olarak verdiler. Bülow 1. Ordu’yu kendisine yaklaştırınca Kluck batıya ilerleyip kuşatma manevrasını tamamlayamadı. Ağustos’un son haftasında İtilaf Devletleri durumu görerek bir yandan yeni bir ordu kurmaya, diğer yandan da güneye ve doğuya çekilmeye başladılar. Kluck batıya gitmesi gerekirken, Paris garnizonuyla birleşmelerini önlemek üzere, ricat halindeki Fransızları izlemeye başladı. Bu sırada İtilaf kuvvetleri Almanların Marne kıyısındaki cephelerinin açık kaldığını keşfettiler ve Paris birliklerini de alarak 5 Eylül günü buradan karşı hücuma geçtiler. Dengeleri bozulan Almanlar ilerleyişi durdurup Aisne üzerinde cephe oluşturdular.

    Paris kurtulmuş ve Fransız ordusu büyük personel ve toprak kaybına rağmen ayakta kalmıştı. Bundan sonra İngilizlerin büyük desteğiyle direnecekler ve dört yıl sonra Amerikalılar gelince hücuma geçeceklerdi. Bu muharebenin sonucunu psikolojik faktörlerin tayin ettiği ifade edilmiştir, ancak stratejik ve taktik hatalarına rağmen mükemmel bir seferberlik yapan Fransız ihtiyatlarının isabetle sevk edilmeleri de belirleyici olmuştur.

    TANNENBERG MUHAREBELERİ 26-30 AĞUSTOS 1914

    Rusların büyük hezimeti

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Tannenberg Muharebesi’nde tutsak düşen Rus ordusu askerleri, 30 Ağustos 1914.

    Alman gücü Fransızların beklediğinden çok daha büyük çıkınca, Fransızlar Rusları çılgınca yardıma çağırmaya başladılar. Böylece iki Rus ordusu hazırlıklarını tamamlayamadan 17 Ağustos günü harekete geçti. Almanlar küçük bir taktik ricat yapınca Ruslar ilerlediler ama ikmal sistemleri ve irtibatları bozuldu. Hindenburg ve Ludendorf komutasındaki Almanlar, Ağustos’un son haftasında önce Samsonov, sonra Rennekkampf ordularını çevirip imha ettiler. Ruslar, yarısı ölü ve yaralı diğer yarısı esir olmak üzere 180 bin asker kaybettiler. Çarlık Rusyası bu bozgunların etkisinden hiç kurtulamayacaktı. Nitekim 1917 İhtilali’ne giden yol da bir anlamda buradan başladı.

    SOMME-VERDUN-YPRES-ÇANAKKALE 1915-18

    Siper edilen göğüsler yok edilen nesiller

    Dünyanın dört bir yanından gelen milyonlarca asker, Batı’da bir çıkmazın ortasında kaldı. İtilaf Devletleri düğümü açmak için Çanakkale’ye yöneldi ancak bu çaba da boşa çıkacaktı.

    Almanlar savaşın ilk altı haftasında her yerde başarı kazanmışlar ama zafere ulaşamamışlardı. İş bundan sonra bir siper ve topyekun kaynak savaşına dönüşecekti. Somme, Verdun, Cambrai, Ypres, Caporetto muharebeleri ile, Rus ve Osmanlı cephelerinde milyonlarca asker boş yere ölürken, ülkeler sakatlarla dolacaktı. Aylar süren Verdun muharebelerinde iki tarafın ölü ve yaralı olarak toplam kaybı 700.000, Somme’da ise 1.290.000 idi. Bu arada muazzam topçu parkları kurulacak, siperler zehirli gaz ve tanklar ile geçilmeye çalışılacaktı; ama bu boşuna bir çabaydı. Milyonlarca asker düşmanı hiç görmeden üzerine yağan top mermileriyle hayatını yitirdi. Bunlar arasında sadece Avrupalılar değil, Afrika ve Asya’nın dört bir yanından derlenen sömürge askerleri de vardı. Genç nesilleri kırıp geçiren katliam aynı zamanda eski rejimlere olan güveni yok etti. O kadar ki, bu savaşı izleyen çeyrek yüzyıl içerisinde Avrupa dünyanın önde gelen gücü olmaktan çıkacaktı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Arıburnu cephesinde süngü takmış hücum emri bekleyen 27. Alay 3. Tabur askerleri.

    Çanakkale seferi ise, Batı cephesinde sıkışan savaşın büyük çıkmazına bir çözüm olarak düşünülmüştü. Batı’da siper hatlarının aşılamayacağı ortaya çıktıkça, bunların etrafından dolaşılması fikri giderek ağırlık kazandı. O günün ulaşım olanakları dahilinde bunun yegane yolu Boğazlar’dan Rusya’ya ulaşılması ve bu ülkenin büyük asker rezervlerinin daha iyi donatılarak, İtilaf ordularıyla birlikte daha etkili hale getirilmesiydi. Ama bunun için önce Çanakkale geçilmeliydi.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Verdun Muharebesi’ne katılan bir askerden geride kalan.

    Osmanlı ordusunun Balkan Savaşları sırasındaki kötü performansı, İtilaf Devletleri’nde bunun o kadar da zor olmayabileceği kanısını uyandırdı. İlk önce donanma ile geçilmesi planlandı. Ancak 18 Mart deniz muharebesi, İngilizlerin azmini kırdı. Sonrasında bir dizi çıkarmayla başlayan kara muharebelerinde de, İtilaf Devletleri’nin özellikle taktik-operasyonel yetersizliği, yoğun ateş altında pişen Osmanlı askerinin büyük direnci ve Mustafa Kemal gibi genç subayların tayin edici inisiyatifleri belirleyici oldu. Bu İtilaf için büyük bir yenilgiydi ama esas etkisi Rusya’da oldu. İngilizler Rusya’ya ulaşsalar ihtilal olmayabilir, Osmanlı Devleti en kısa sürede dağılabilir ve gene tarihin seyri değişebilirdi.

    JUTLAND MUHAREBESİ 31 MAYIS-1 HAZİRAN 1916

    Almanlar yendi İngilizler kazandı

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Alman Kraliyet Donanması’ndan SMS Seydlitz, arkasında Moltke ve Hindenburg gemileri seyir halinde.
    Batı cephesinde eski bir acı var

    Bu olay İngiliz ve Alman donanmaları arasında cereyan eden yegane büyük muharebedir. Bütün dünya denizlerindeki varlıklarını ve hayati öneme sahip konvoylarını denizaltılara ve akıncı gemilerine karşı korumak zorunda olan İngiltere, Alman Açıkdeniz Filosu’nun Kuzey Denizi’ne çıkmasını önlemek için Anavatan Filosu’nu sürekli hazır halde tutmak zorundaydı. Bu muazzam bir külfetti ama İngiltere’nin başka çaresi yoktu; çünkü aynı zamanda Fransa’daki ordularının ikmal yollarını da açık tutmalıydı. Bu koşullarda, Alman filosu, bütün gücünü toplu halde bulundurduğu halde sadece bir kez denize açıldı ve iki filo Jutland açıklarında karşılaştılar. Burada İngilizlerin 28 zırhlı ve 8 muharebe kruvazörüne karşı Almanların 22 zırhlı ve 5 muharebe kruvazörü vardı. Ancak gemilerine güvenen Almanlar İngiliz gruplarını ayrı ayrı yakalayıp üstünlük kurmayı, bu arada denizaltılar ile av yapabilmeyi umuyordu. 31 Mayıs 1916 tarihinde karşılaşan iki filo da ihtiyatlı davrandı, çünkü bunların kaybı telafi edilemez sonuçlar doğurabilirdi. Taktik üstünlük Almanlarda kaldı; 6 ağır kruvazör ile 8 destroyer batırdılar. İngilizlerin 112 bin tonajlık gemi ve 7 bine yakın personel kaybına karşı, Almanlar 62 bin ton tutarında 1 zırhlı, 5 kruvazör ve 5 destroyer yitirdiler, üç bine yakın denizcileri öldü.

    Ne var ki, stratejik zafer İngilizlerindi. Çünkü Alman Açıkdeniz filosunu Atlantik’e çıkarmadılar. Bir Amerikan gazetesi, “Alman donanması gardiyanlarına saldırdı ama hâlâ hapisteler” şeklinde yorum yaptı ki, durum bundan ibaretti. Almanların donanmaya yatırdıkları muazzam kaynaklar İngiltere’yi tedbir alma sıkıntısına sokacak ama başka bir işe yaramayacaktı.

    LUSITANIA’NIN BATIRILMASI 7 MAYIS 1915

    Batan gemi ve ABD’nin çıkışı

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Lusitania’nın İngiltere’ye askerî teçhizat taşıdığı sonradan anlaşılacaktı.

    Almanlar büyük tartışmalardan sonra sınırsız denizaltı savaşı ile İngiltere’nin denizden ikmalini kesip dize getirebileceklerini düşündüler. O dönemde denizaltı avcılığı teknikleri çok ilkeldi ama İngilizler konvoy sistemini geliştirip birçok başka önlemle kayıplara rağmen deniz yollarını açık tuttular. Ne var ki savaşın ikinci yılında U-20 denizaltısının batırdığı Lusitania transatlantiğinde boğulan 1195 yolcudan 128’i Amerikan vatandaşıydı. Bu olay, iki sene sonra ABD’nin savaşa girme kararını almasına vesile oldu. Avrupa tükenirken Amerika’nın büyük insan ve malzeme kaynaklarını İtilaf Devletleri lehine devreye sokması, savaşın sonucu için tayin edici olacaktı.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Amerikalıları orduya katılmaya çağıran J. M. Flagg imzalı afiş.

    İMPARATORLUK MUHAREBESİ MART 1918

    Kayzer’in son büyük hamlesi

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Fransız askerleri taarruzda.

    Rusya’da devrim olduktan sonra Almanlar büyük kuvvetleri Batı Cephesi’ne kaydırmaya başladılar. Burada büyük bir kuvvet üstünlüğü kurabilecekler, savunmaya ayırdıkları birliklerin dışında 100 tümen ve 1000 ağır topçu bataryası ile hücum edebileceklerdi. Bunu güçlü bir Amerikan ordusunun cepheye gelmesinden önce yapmaları zorunluydu. Böylece Almanlar son büyük hücumlarını hazırladılar. Bu aslında bir kumardı çünkü başarısızlık halinde ellerinde 1900 doğumlulardan oluşan 300 bin kişi dışında ihtiyat kalmayacaktı.

    21 Mart günü 6.608 top İngiliz siperlerine cehennemi bir ateş açtı. Sarsılan İngilizler çekildiler. Yıllardır yarı aç savaşan Alman askerleri ele geçirdikleri İngiliz depolarındaki bolluk karşısında adeta şok geçirdiler. Ne var ki İngilizler çekildikleri yerlerde derhal yeni savunma hatları oluşturuyorlardı. Almanların giderek zayıflayan hücumları siperler önünde eridi. İki taraf yarımşar milyon daha kayıp verdikten sonra Almanya tükendi. Mayıs ayında Amerikan tümenleri cepheye gelmeye başladı. Almanya son bir saldırı daha yaptı. Temmuz ayında Reims kenti civarında 51 tümenle hücum ettiler ama bu çaresizlik içerisinde yapılmış boş bir girişimdi. Akabinde İtilaf Devletleri hücuma geçtiler. 8 Ağustos’tan itibaren tanklar ve uçakların desteğinde aralıksız hücumlar Alman komutanlığını umutsuzluğa sürükledi. Halk da açlıktan ölmeye başlamıştı. Almanya pes ederken Türkiye ve Bulgaristan da Selanik ve Filistin’den yapılan hücumlarla dağılmaya başladı. 11 Kasım’da Batı cephesinde silahlar sustu. Toplar yirmi yıl sonra tekrar gürleyecekti.

    Batı cephesinde eski bir acı var
    Soissons yakınlarındaki muharebede, el bombası atan bir Alman askeri.

    MAKİNELİ TÜFEK

    Romantik süngü savaşları dönemi sona ererken…

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Makineli tüfekler piyade ateşini çok daha yoğun ve ölümcül hale getirdi. Fransızlar, seri ateşli 75’lik hafif toplarıyla düşman askerlerini ateş altında tutarken, askerlerinin iki siper arasındaki mesafeyi hızla geçip süngüyle zaferi kazanacakları gibi bir hayale sahiplerdi. Halbuki daha Amerikan İç Savaşı’nda bile, yarım saatte derme çatma bir siper hazırlayan tarafın, hücum edenleri rahatça biçtiği görülmüştü. Plevne, Boer ve Rus-Japon savaşları da moral üstünlüğün siperlerden açılan ateş karşısında eridiğini tekrar tekrar ispatlamıştı. Nihayet Balkan Savaşı’nın dersleri vardı. Ancak Fransızlar hücuma körü körüne inanmaya devam ettiler. Sınır savaşlarının sadece dört gününde 140.000 zayiat verdiler. Ne var ki, düşman hatlarını yarıp geçmekten başka bir taktik bilmeyen komutanlar savaşın sonuna kadar askerleri boş yere ölüme sürdüler. Çanakkale cephesi de bu anlamsız saldırıların kanlı sahnelerinden biri oldu.

    TOP-TOPÇU

    Muharebelerin efendisi, seri katili…

    1. Dünya Savaşı topçunun doruğa çıktığı ve muharebe alanlarının tartışılmaz efendisi olduğu bir çatışmadır. Milyonlarca asker daha düşmanı hiç görmeden üzerlerine yağan top mermileriyle hayatlarını veya uzuvlarını yitirdi. Savaşa 990 adet 75’lik hafif batarya ve sadece 50 ağır batarya ile giren Fransızlar, savaşın sonunda 1.054 ağır bataryaya sahip olacaklardı. Almanlar ise her tümene 18 orta ve her kolorduya 16 adet ağır obüs vererek savaşa girdiler. Fransızların 300 ağır topuna karşı 2.000 ağır, 1.500 de orta top ve obüse sahiplerdi. Büyük muharebelerden önce cephede büyük topçu parkları oluşturuluyor ve bunlar bazı yerlerde kilometre başına 200 adede kadar çıkıyordu. Milyonlarca top ve havan mermisi yığıyor, hazırlık ve yıpratma ateşi bir haftaya kadar sürüyordu. Bu cehennemi ateş çoğu zaman hücum edenler için de zararlı oluyor, askerler sıvılaşmış çamur içerisinde ilerleyemiyor, birçok kez de boğuluyordu.

    ZEHİRLİ GAZ – MAYIN

    Dumanla ölmek, canlı canlı gömülmek

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Savaş kısa sürede genel bir vahşete dönüştü ve siperleri aşmak için her yol mubah sayıldı. Önce Almanlar, sonra da İtilaf Devletleri zehirli gaz kullanmaya başladılar. Ne var ki her an değişiveren rüzgarların altında bu gazı kontrol etmek adeta olanaksız gibiydi. Gene de yüzbinlerce asker bu nedenle öldü ya da sakat kaldı. Gaz maskesi standart techizat arasına girdi.

    Keza alev makineleri de koruganlar içerisinden ateş eden askerler için büyük bir korkuydu. Düşman bunu kullanacak kadar yaklaştığı taktirde onları korkunç bir ölüm bekliyordu. Bu arada İngiliz madencilerinin Messines’de Alman siperleri altına açtıkları galerilere yerleştirilen yarım milyon kilo patlayıcı ile cephenin delinmesi amaçlandı. Patlama yüz kilometre öteden bile duyuldu ama İngiliz askerleri açılan kraterde sıkışıp kalınca bu da bir işe yaramadı.

    YENİ TAKTİKLER

    Cephe taarruzu yerine, sızma ve çevreleme

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Almanlar, bu savaşta daha üstün taktik çözümler ürettiler. Tüm sınıfların birbirini destekleyerek, ama bir anlamda bağımsız savaştıkları alaylar ve tümenler yerine bütün sınıfların muharebenin gereksinimlerine göre esnek şekilde biraraya toplandığı muharebe grupları oluşturdular. Makineli tüfekler ve havanlar piyade bölüklerinin organik parçası oldu ve bunlar hücum topçusu, ağır havan ve istihkamcılarla birleştirilerek büyüklükleri taburdan tugaya kadar değişen muharebe grupları kuruldu. Sonraları, bunlara zırhlı araçlar da eklenecekti.

    Bu sistemi ilk geliştiren subay Alman Generali Otto von Hutier’dir. Ne var ki mevzilerin çok daha sıkışık ve kademeli olduğu batı cephelerinde bu taktikler o kadar başarılı olamıyordu. Öte yandan savunma da gelişti. Siperler derinleşti, birbirine bağlandı, kademelendi, mayın ve dikenli teller çekildi, korunaklı makineli tüfek yuvaları yapıldı, ihtiyatlar ve ileri karakollar oluştu.

    TANK

    Geleceğin silahı savaş alanlarında tatbikat yaptı

    Batı cephesinde eski bir acı var

    Tanklar makineli tüfek ateşine rağmen siperleri aşmanın aracı olarak düşünüldü. İngilizler ilk tankları 1916’da kullandı. Bunlar engebeler önünde duran ve ateşe dayanıksız vasıtalardı ve taktik olarak nasıl kullanılacağı bilinmiyordu. Tankların uzun menzilli stratejik manevra yapabilmeleri için teknik olarak geliştirilmeleri, zırhlı piyade ve kundağı motorlu topçu ile desteklenmesi 2. Dünya Savaşı’nda gerçekleşecekti. İngilizlerin başlattığı bu işi Almanlar mükemmel hale getirerek yıldırım savaşı yapacaklardı.

    UÇAK – ZEPLİN

    Önce keşif yaptılar, sonra ölüm yağdırdılar

    İlk uçaklar daha çok keşif amaçlı araçlardı. Ne var ki havacılık hızla ilerledi ve bir yıl içerisinde pervane arasından makineli tüfek ateşi yapabilen avcılar ile orta menzilli bombardıman uçakları yapıldı. Savaş boyunca 150 binden fazla uçak imal edildi. Bu arada özellikle Almanlar zeplinle bombardıman yaptılar. Havacılık geliştikçe as pilotlar ortaya çıktı, çeşitli uluslardan 14 pilot 50’den fazla uçak düşürdü.

    DENİZALTI

    Gemi avcısı U-bot’lar zafere yetmedi

    Batı cephesinde eski bir acı var

    20. yüzyılın başında etkili bir silah haline getirilmiş olan denizaltılar savaşta yaygın kullanıldı. Rekoru belki de hiç kırılamayacak olan U-35’in komutanı Lothar Arnold de la Periere, toplamı yarım milyon tonu geçen 224 tekne batırdı. Almanya Atlantik cephesine ağırlık vererek abluka ile İngiltere’yi barışa zorlamak istiyordu. Ne var ki sadece 1917’nin ilk dört ayında 2 milyon tondan fazla gemi batırmalarına rağmen sınırsız denizaltı savaşı ABD’nin savaş ilanına yol açınca, bunun çok zararını gördüler.

    LOJİSTİK

    1. Dünya Savaşı’nın en çarpıcı özelliklerinden biri orduların lojistik hizmetlerinde yaşandı. Haberleşme ve ulaştırma teknikleri büyük orduların merkezden etkili bir şekilde yönetilmesini zorlaştırıyordu. İkmal meselesi ise adeta bir kabusa dönüştü. Bunlar giderek tıkanan çamur yollarda işlerini yapmaya çalışırken her ilerleme daha zor yapılır hale gelmekteydi. Motorlu araçlar ise ordulara yeni girmeye başlamıştı.