Etiket: büyük iskender

  • Tarihin Karanlık Kuyuları

    Tarihin Karanlık Kuyuları


    uygarlık tarihi yeterince karanlıkken bir de tarihi karartanlar ve coğrafyanın her yerinde açılmış çeşitli yapay kuyular var: geçmişi yazanların büyüttüğü derin karanlık kuyular… yaşanan başka yazılan başka ve bugün okunan ise bambaşka. anlaşılmazlıklarda hem ilk yazanların/yapanların hem de şimdi yorumlayanların payı var. bu payın bir kısmı masumsa da bir kısmı kasti ve politiktir. eski çağ bilimleri geçmişi anlamaya çalışırken bu yanıltmaları ayıklamakla ayrıca mücadele ediyor. oysa eski çağ bilimcileri gönüllerinden geçeni değil objenin veya yazının taşıdığı bilgiyi anlamaya çalışmalıdır.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Büyük İskender’in ömrünün son günlerinde sarayına hizmet edenlere verdiği şölen yemeğini tasvir eden bir resim.

    Bilim Yolculuğunda Filoloji ve Arkeoloji
    Arkeoloji ve Eski Çağ tarihçiliğini konuşmak kıskanç iki kardeşten bahsetmek gibidir. Aralarında derin ve alaca karanlık bir ilişki var. İkisi de eski zaman karanlıklarına bir küçük ışık daha yakabilmek için gayret ediyor. Tarih ve arkeoloji bilimleri el ele vermiş, geçmişin derin bilinmezliklerini anlamaya çalışıyor. Biri kalıntıların dili diğeri ise gözü gibi. Arkeolojinin yüz bin yıllık yalnızlığının bittiği, tarihin başladığı günden itibaren son beş altı bin yıldır birlikteler. Biri geçmişten kalmış objeleri inceleyerek diğeri bugüne kalan yazılı belgeleri okuyarak sahiplerinin kültürüne ve tarihine ulaşmaya çalışıyor.

    Filoloji ve arkeoloji yorumlarının arasındaki belirsizlikler aslında bilimi doğru noktaya götürüyor gibidir. Doğru nokta birlikte çalışmaktır, iş birliğidir. Doğru nokta birinin diğerinden daha az önemli olduğunu düşünmemektir. Yoksa ya kör ya da dilsiz oluruz. Eski Çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. Biri olmazsa olmaz.

    “Her durumda en değerli ve asli kaynaklar yalnızca metinlerdir ve ketum malzeme veren arkeolojinin tarih yazıcılığının birincil kaynakları arasında asla yeri olamaz. Hiç kuşkusuz arkeoloji vazgeçilmez dostumuz olmalıdır ama buna karşın filoloji hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz biricik yoldaşımızdır. Çünkü her ikisinin arasındaki fark dağlar kadar büyüktür ve elbette terazinin dil kefesi hep ağır basar ve basmalıdır.”

    Ahmet Ünal’ın yukarıdaki açıklaması gibi, bilim alanları arasında yan tutan görüşler olsa da arkeolojinin önemi -tıpkı filoloji gibi- elbette yadsınamazdır. Uygarlık tarihi boyunca oluşan arkeolojik verileri sildiğimizde elde neredeyse hiçbir şey kalmayacaktır. Öte yandan, ölü yazıları okumayla uğraşanların arkeolojiye göre önemli iki dezavantajı olduğu söylenebilir: 1. Çok daha uzun olan tarih öncesi için elde sadece yazısız tanıkların olması. 2. Yazının olduğu zamanlarda da her konunun yazılı olmaması. Üstelik yazılı kaynakların hep yüksek şüphe taşımasıdır.


    eski çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. biri olmazsa olmaz.

    Tarihin Ruhu ve Tarih Yazıcılığı
    İlk kez Osmanlı’dan bahseden Bizans tarihçisi Georgios Pachymeres (1242-1310), “Tarihin ruhu gerçekliktir ve gerçeğin önüne yalanlar koyan kutsala saygısızlık eder.” derken, Ernest Renan (1823-1892), “Hiç kimse tarihi değiştirmeden yazamaz.” diyor. Tarih yazmanın iktidara, saraya ait bir eylem olması ve halkın hemen tamamının okuryazar olmaması nedeniyle eski çağlarda, tarihi yazanlar da genellikle yönetenlere tabiydi. Bu nedenle objektif bir tarih yazımı da genellikle beklenemez. Muvatalli’nin, İskender’in ya da Kanuni’nin yanındaki tarih yazıcılarının, iktidarın istemediği bir olumsuzluğu yazma ihtimali nedir ki?

    Hitit kral yıllıkları (Anal), tanrılara hesap verdiği ve tabletler değiştirilemediği için tarihin güvenilir kaynakları olarak düşünülmektedir. İyi de 1274’te II. Ramses ile Muvatalli arasında yapılan Kadeş Barış Antlaşması bile gerçeği yansıtmaktan uzak görünmektedir. Çünkü tesis edilen bir barış görünmediği gibi savaşı kimin kazandığı bile belli değildir.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Hitit çivi yazılı tablet örneği. Tabletlerin arasında kral yıllıkları, dinî metinler, mektuplar gibi belgeler yer almaktadır.

    Kallisthenes’in Kalemi ve Büyük İskender’in Adaleti
    Büyük İskender sefere çıktığında aralarında tarihçilerin de olduğu bilim insanlarını yanında götürmüştür. Bu tarihçiler o dönemde yaşanan olayların günümüze kadar gelmesinde önemli rol oynamıştır. İskender’in resmî tarihçisi olarak görevlendirdiği ve Asya seferine götürdüğü tarihçi Kallisthenes (MÖ 360-328) burada özel olarak anılmalıdır. Makedonya’da yaşayan Yunan tarihçi Kallisthenes sayesinde hem İskender’in hayatı hem de o dönem olayları ilk elden bize ulaşmıştır. Kallisthenes sadece tarihçi değil İskender’le birlikte yiyip içen danışmanı ve yol arkadaşıydı. Bu çok güçlü bir birliktelikti; ikisi de Aristoteles’in öğrencileri olan bir kral ve bir bilim insanı/tarihçi. Kallisthenes’in görevi sırasında yaptığı çalışmanın çoğu, İskender’i övmeye ve otoritesini savunmaya/çoğaltmaya adanmıştır. Ancak İskender’in Perslere karşı politikasını eleştirdiği ilk aykırı görüşüyle birlikte hapsedilip öldürülmüştür. Şimdi bir modern tarihçinin Kallisthenes’in tarihî metinlerini incelerken gerçekte yaşananı ayıklamakta ne denli zorluk çekeceğini düşünün.

    Roma İmparatorluğu’nda Tarih Yazıcılığı
    İlk Roma tarihçisi olarak bilinen Fabius Pictor (MÖ 3. yy.) bir Roma senatörüdür. Roma yöneticileri yaptıkları işleri kaydettikleri commentarii olarak bilinen kayıtlar tutuyorlardı. Bunlar tarihçiler için temel bir kaynak oluşturuyordu. Roma İmparatorluğu’nda tarih yazıcılığı tam bir propaganda niteliği taşır. Resmî tarihi yazanlar, bizzat Romalı yöneticilerdir.

    Bu metinler Roma devletini ve uygarlığını yüceltmeyi amaçlıyordu. Bu durumda tarihsel olayların sıkça çarpıtılması da kaçınılmazdı. Roma tarih yazıcılığı millîdir. Bu açıdan Hellen tarih yazıcılığından ayrılır. Hellen tarihçilerin aksine, Romalı tarihçiler doğrudan devlet, kültür ve halk olarak Roma’nın tarihini yazmışlardır.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_3.1 Mustafa Naima. Osmanlı devlet tarihçisi. Târîh-i Naîmâ yazarı
    Mustafa Naima gravürü. Osmanlı devlet tarihçisi, Târîh-i Naîmâ yazarı.

    Osmanlı’nın Vakanüvislerinden Cumhuriyet’e…
    Aynı denemeyi Osmanlı vakanüvisleri için de yapabilirsiniz. Resmî görevli devlet tarihçileri uzun bir liste oluşturur. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ı Irak Seferi’nde takip edip “Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn”i yazan Matrakçı Nasuh sanki farklı bir şey mi yapmıştır. Divan-ı Hümayun’a bağlı ilk resmî tarihçi Mustafa Naima’dan sonuncusu olan Abdurrahman Şeref’e kadar Osmanlı’nın da devlet tarihçileri vardı. Târîh-i Naîmâ, 17. yüzyıl Osmanlı’sını anlatan temel eserdir. Anlaşılan, güçlüler kendi tarihlerini kendileri yazdırıyordu. Erken Cumhuriyet’in resmî tarihçilerinden Afet İnan’ı da anmak gerekir. Bir tarihçiden çok bir ideolog olduğu görülen İnan “Türk Tarih Tezi”nin yazarı olmuştur. Cumhuriyet dönemi için en başta Halil İnalcık anılmalıdır. Bilimsel tarihçilik için ilk akla gelen duayendir.

    Kökünü eski Yunancadan alan “historia”nın anlamının “öğrenme, soruşturma, araştırma yoluyla elde edilen bilgi; anlatı, hikâye, kayıt, geçmişteki olayların anlatımı” olmasına bağlı olarak modern tarihçiler “gerçek”i anlama peşinde araştırmalar yapmaktadır. Biraz da eurosentrik bilim başlangıçlarındaki politik amaçlarla ilişkili olarak özellikle 3. Dünya ülkelerinin Avrupa tarafından yazılmış erken tarihinin yanıltıcı ve tarafgir olabildiğini unutmamak gerekir. İnalcık, “Ben Avrupa tarihine inanmam, Avrupa tarihi bizim tarihimizi tahrip etmiştir, benim bütün hayatım bu tahrifatı düzeltmekle geçti.” der. Gerçeği çarpıtıp saklayan bu risklere dinin tarihi kullanımı ve geçmiş mirası sahiplenmek gibi millî amaçlar da eklenince iyice karmaşıklaşır; herkes kendine göre bir tarih yaratmaya uğraşır. Aslında bu durum ülkeler ve insanlarla ilgili her konu için tarihin belirleyici gücünün varlığından kaynaklanmaktadır. 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden Marc Bloch’a göre, “Tarihî belgeler taraflı yazılmış metinler olduğu için türü ne olursa olsun çok dikkatli incelenmelidir…”. Siyasi tarih yazımına karşı olan Bloch, 1940’ta Naziler tarafından kurşuna dizilir.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_4) Atatürk İsmet İnönü Afet İnan 1935
    Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ile birlikte Üçüncü Dil Kurultayı’nda, 1936.

    Eskiye Gittikçe Azalan İzler ve Çoğalan Karanlıklar
    Tarihçinin riski hep yüksektir. Belgeler eskiye gittikçe bu risk artar. Benzer riskler arkeoloji için de varsa da tarihçilerin yorum riskleri arkeolojide kısmen azalır. Çünkü arkeolojinin yorumları -çarpıtma yoksa- doğrudan hayatta yer almış somut objelere dayanır. Burada da objeleri anlama/yorumlama riskleri devreye girer. Objelerin tercümanlığını yapan arkeoloji bu tercüme çabasında objenin dilini anladığı kadar ya da objenin konuşmasının içeriği ve yeterliliği kadar geçmişi anlayacaktır. Bu çabada temel heves ölmüş bitmiş toplumların kültürlerini ve dolayısıyla nesnelerin taşıdığı hafıza yardımıyla kültürü yaratan insanı anlamaktır. Renan, “İnsanlığın araştırmaya değer yanının kökenleri olduğunu” söyler. Herkes merak eder geçmişini. Ve hep daha önceye gitmek ister. Peki, neden evvelki gün dünden daha kıymetli olsun ki? Sanırım derin bilinmezlik ve karanlık bizim varlık nedenlerimizi anlama sorusunun yanıtının çok eskilerde olduğunu düşündürüyor. Varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. Ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz. Eskiye gittikçe azalan izler ve çoğalan karanlıklar tarihi ve kültürü anlamayı daha bir heyecanlı hâle getiriyordu. Herhangi bir konuda “ilk”i bulmak arkeologların rüyası oluyordu. İyi de “ilk”i bulduğunu iddia eden herhangi bir keşiften sonra daha erkeni ortaya çıkıyor ve alışılagelmiş paradigmalar sıkça gömülüyordu.


    varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_Johann_Joachim_Winckelmann_(Anton_von_Maron_1768)
    Johann Joachim Winckelmann (Anton von Maron 1768).

    “Tarihin sessizlik anlarını konuşturmalı” diyen Jules Michelet’nin amacını arkeoloji gerçekleştirmeye çalışıyor. Yazılı belgelerin olmadığı yerden itibaren yalnızca arkeoloji devrede kalıyor. Yazı yok. Ne ülkelerin isimleri ne toplumların ne olayların ne de tanrıların ismi var. Elbette vardır da biz bilmiyoruz. Yazıları yoktu ama dilleri vardı. Bize gelemeyen dilleriyle hayatlarındaki her şeyi isimlendirmişlerdi. Tarih biliminin devreye henüz giremediği bu karanlık hayatları anlama kılavuzu arkeoloji bilimidir. Kalıntıların ve her türlü objenin tercümanlığını arkeoloji yapmaya çalışıyor. Bunu sadece yazısız zamanlar için değil yazılı zamanlar için de yapıyor. Yazılı zamanlar da olsa yazılı şeyler her zaman yazısızlardan çok daha fazladır. Burada da arkeoloji devreye giriyor. Ve işte buradan itibaren tarih bilimiyle birlikte çalışıyor, birbirini destekleyerek birlikte anlamaya çalışıyorlar ölmüş kültürleri. Şimdilerde yazının bulunuşu biraz daha geriye gitti. Dört binin sonlarına indi. Yani küçük bir zaman diliminde, yaklaşık 5000 yıllık bir yakın geçmişte bu yardımlaşma meyvelerini veriyor. Bilim ilerledikçe öncekine göre daha bir aydınlanır oldu karanlıklar. Bu çabada sadece arkeoloji ve tarih değil; antropoloji ve paleo’yla başlayan bir dizi bilim de yardımlaşmaya çoktan katıldı. Altmış yılı aşkındır arkeometri de devreye girdi ve metrik/güvenilir değerlendirmelerle geçmişin karanlıklarını aydınlatma kervanına katıldı. Arkeoloji müthiş bir destekçi bulmuştu. Düşünün ki bir objeye örneğin 2500+-100 tarihini güvenilir biçimde verebilmek veya kazılmamış bir toprağın altını arkeojeofizikle görebilmek ne olağanüstü bir şeydi.

    “Tarih”in Babasından “Bilimsel Tarih”in Babasına…
    Cicero’nun Pater Historiae (Tarihin Babası) olarak andığı Halikarnaslı Herodot (MÖ 484-425), tarihî olayların sistematik araştırmasını yapan ilk tarihçiydi. Thukydides (MÖ 465-411), “arkeoloji” kelimesini ilk kez kullanarak başlangıç yapsa da 18. yüzyılda Johann Joachim Winckelmann (1717-1768) bilimsel arkeolojiyi başlatmış ve “bilimsel tarihin” babası olmuştur. Arkeoloji somut objelerle teorilerini belgelerken tarihi “masal” mahiyetinden uzaklaştırmıştır. Artık bir kültürün sanat tarzını tanımlamanın, sanat evrelerini anlamanın ve devamındaki kültürlere olası katkılarını, etkileşimlerini çözmenin bilimsel yolları açılmıştı. Kültürleri yazıyla anlamanın ötesinde yeni yorum yolları bulunmuştu. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan nesneleri bilimsel yorumlarla konuşturmak ve yine aynı kazılarda bulunan yazılı belgelerin dikkatlice ve tarafsızca okunması ve yorumlanmasıyla arkeoloji ve tarih bilimleri geçmişe giden yolda birlikte seyahat edecekti. #

  • Altının kanla yazılan tarihi ve siyanürle güçlenen laneti

    Altının kanla yazılan tarihi ve siyanürle güçlenen laneti

    İnsanlar tarih boyunca sulardan, kayalardan altın çıkarmak için etrafı mahvetmekten, kölelerin kanını akıtmaktan hiç sakınmadı Bu tutku ve lanet bitmiş değil. Erzincan-İliç’teki toprak kayması da, altın uğruna yaşanan felaketlerin sonuncusu oldu. 19. yüzyıl sonundan bu yana “geliştirilen” cıva ve siyanür kullanımı, altın acılarını dünyaya yayacaktı.

    Her dokunduğu altına dönüşen efsanevi Fri­gya Kralı Midas’ın la­netini duymayan yoktur. Midas, altına dönüştüğü için yemek bile yiyemez. Sonunda Paktolos Irmağı’nda (bugün Sart Çayı olduğu düşünülüyor) yıkana­rak lanetten kurtulur. Hikayesi Tevrat’ta ve Kuran’da anlatılan Kârûn da böyledir; muazzam servetiyle mağrur bu adam Hz. Musa’ya ve Allah’a isyan etmiş, yer yarılıp toprağa gömülerek cezalandırılmıştır. Tarihten örnekler de, altın saplantısının bir lanet olabileceğini gösterir.

    Altın bir değişim aracı olarak neden başköşede yer alır? Miktarı sınırlıdır; bu ona özel bir değer verilmesini sağlar. Dünyanın her yerinde vardır ama çıkarılması zordur; bu da değerini arttırır. Şekil değişti­rebilir, eritilip katılaştırılabilir ve kırpıldığı zaman bile kaybol­maz. Parlak ve ışıltılıdır, güneşe benzer. Çok uzun zamandan beri bir süs ve gösteriş aracıdır. Günümüzde güçlü bir iletken olarak elektronikte (bilgisayar­larda, kablolarda), sağlam bir maden olarak dişçilikte, ameli­yat aletleri ve uzay araçlarında, ısı kontrolü için cam binalarda kullanılır. Ancak asıl işlevi, de­ğişim ve yatırım aracı oluşudur.

    gundem_maden_1
    İliç’te çevrecilerin tüm uyarılarına rağmen işletmeye açılan, kapasitesi artırılan altın madeni göz göre göre bir felakete neden oldu.

    İlk altın sikke, Batı Anado­lu’da, Efes, Miletos ve Sardes gibi kentlere egemen Lid­ya Krallığı’nda kesildi. Kral Kroisos (Krezüs) döneminde (saltanatı MÖ 546’da son buldu), bu zenginlik en yüksek merte­besine erişti. Herodotos’un an­lattığına göre Lidyalı kadınlar çeyizlerini altın sikke birikti­rerek hazırlıyordu. Lidya’da ilk sikkenin basılmasının nedeni, ülkedeki Paktolos Nehri’nin al­tınlı alüvyonlarıydı. Dağlardan gelen toz hâlindeki elektron denilen maden (altın ve gümüş alaşımı) nehir tarafından taşı­nıyordu. Lidya sikkelerinin her yerde kabul görmesi ticaretin patlamasını, insanların ve fi­kirlerin dolaşımını hızlandırdı. Gelgelelim sonunda Kroisos’un ülkesi Persler tarafından işgal edildi, yağmalandı ve kendisi de öldürüldü. Kroisos altın sikke­nin mucitlerinden olduğu gibi, onun lanetine uğrayanların da ilkiydi.

    gundem_maden_2
    Kanada’daki Klondike madenleri için bir el kitabında, ağır tortu madenciliği bu resimle anlatılıyor (1897).

    Altın ilk çağlarda nere­den-nasıl çıkarılıyordu? Oğlu Büyük İskender’e müthiş bir hazine bırakan Makedonya Kralı 2. Phillippos’un bugünkü Bulgaristan’da; Mısır firavun­larının Nübye’de; Kartacalı­lar’ın ve sonra Romalılar’ın İspanya’da altın madenleri işlettiğini biliyoruz. Altın ma­denciliği her zaman dünyanın en zor ve tehlikeli işlerinden biri olmuştu. Örneğin Yunanlı yazar Diodorus (MÖ 1. yüzyıl) Nübye’deki madenleri görmüş ve altının nasıl çıkarıldığını anlatmıştı. Nübye, bugün güney Mısır ve Sudan’ın bir bölümünü kapsayan Nil Nehri kıyısındaki bölgeydi. Buradaki Kuş Krallığı döneminde de, sonraki Mısır egemenliğinde de hep altın çı­karılmıştı. Tepelerde kölelerin sırtüstü veya yan yatıp sürüne­rek girebildiği derin oyuklar vardı. Kölelerin çoğu düşen kayaların altında eziliyor, bu taşlardan altını çıkar­mak için yakılan ateşler, etrafa zehirli dumanlar saçıyordu. Diodorus, Mısır krallarının bu nedenle suç­lular ve esirlerle yetinmeyip kendi yakınlarını bile köleleş­tirdiğini anlatmıştı.

    gundem_maden_3
    Dünyanın ilk altın sikkesi kabul edilen Lidya sikkesinde aslan başı.
    gundem_maden_4

    İspanya’daki altın maden­lerini çalıştıran Romalılar da Mısırlılar kadar acımasızdı. İs­panya’da “hidrolik madencilik” denen, su fışkırtarak kayaların parçalanıp altının çıkarıldığı yöntem uygulanıyordu. Bu sular çiftlikleri yok ediyor, nehirleri çamura dönüştürüyordu. Son­raki yüzyıllarda cıva ve siya­nür kullanımıyla gelişen altın madenciliği daima bu tür yan sonuçlar doğuracaktı (Erzin­can-İliç’te yaşanan son felaket, 2 bin yılı aşkın bir zamandır maalesef aynı yöntemlerin ge­çerli olduğunu gösteriyor).

    Romalı yazar Cassius Dio, altın tutkusunun insanı nerele­re sürükleyebileceğini, Marcus Crassus’un ölümünü örnek gös­tererek anlatmıştı. Spartacus isyanını bastırmasıyla tanınan Marcus Crassus (MÖ 114-53), aynı zamanda Roma’nın en zengin adamıydı. Serveti emlak spekülasyonuna dayanıyordu. Bir bina yandığında çevresin­deki binaların değeri düşüyor, Crassus da onları neredeyse arsa fiyatına alıyordu; ama kendisinin asıl hedefi, büyük bir Romalı komutan olarak tarihe geçmekti. MÖ 53’te 50 bin kişilik ordusuyla Part seferine çıktı. Ancak Partlar karşısında Carrha­e’de (Harran civarı) yenilerek esir düştü. Cassius Dio’nun anlattığına göre Partlar, altın merakıyla tanınan Crassus’a uygun bir idam şekli buldular: Ağzına erimiş altın dökerek öldürdüler.

    gundem_maden_5
    Kolombiya Barbacoas’da yerliler altın arıyor. Burada günümüzde de altın çıkarılıyor.

    Amerika’nın Avrupalılar tarafından keşfinin ilk önemli sonucu, burada bulunan maden yataklarının işlenerek Yeni Dün­ya’dan Eski Dünya’ya doğru bir para yağmuru başlatması oldu. Zaten bu kıtaya ilk ayak basanla­rın hedefi de buydu: “El Dorado” dedikleri altın diyarını bulmak. Amerika kıtasına doğru yola çı­kan Kristof Kolomb, yeni toprak­lara ilk ayak basışından (13 Ekim 1492) 1 gün sonra “civarda altın olup olmadığını anlamak için çok dikkatli ve titiz davrandım” diye yazıyordu. Küba’ya doğru yelken açtığında seyir defterine “aşırı sıcağa bakılırsa bu diyar altın bakımından zengin olmalı” diye not düşmüştü (çok eskiden beri bilinen Afrika altını nedeniyle o zamanlar altının sıcak iklime sahip ülkelerde bulunduğuna inanılırdı).

    gundem_maden_6
    Romalı komutan Crassus’un ağzına erimiş altın dökülerek idamını gösteren bir gravür.
    gundem_maden_7
    Eski Mısır’da Yeni Krallık döneminde (MÖ 16.-11. yüzyıl) kraliçe için yapılmış Nübye altınından sandallar (Metropolitan Müzesi).

    İşsiz güçsüz ve maceracı bir dizi İspanyol, 16. yüzyıl başında Yeni Dünya’ya koştu. Bu kaşifler Amerika kıta­sının güneyinde ilerlerken hayalî bir “Río d’oro”ya (altın nehri) ulaşmayı düşlüyordu. Örneğin İspanyol maceracı Francisco Pizarro (1475?-1541), yanında 100 kişiyle bugün Ekvador, Peru, Bolivya, Şili ve Arjantin’in büyük bölümünü kaplayan topraklara ulaştı. 1532’de İnka İmpara­toru Atahualpa onları misafir ederek ağırladı. İspanyollar’ın gözü altın kaselerden, som altın tahttan, altın süslemeli giysiler­den ayrılmıyordu. Pizarro, ertesi gün imparatoru kendi kampına davet etti ve onu misafir edeceği yerde esir etti. Hikayeye göre Atahualpa, serbest bırakılması karşılığında bulundukları odayı altınla doldurma sözü verdi. Atahualpa’nın fidyesi, saraylar­dan, tapınaklardan ve binalardan sökülerek buraya taşındı. Bu eşyalar eritilerek külçeye çevrildi ama İspanyol fatihler de birbir­lerine girdiler. Francisco Pizarro, 1541’de Lima’daki sarayında ra­kiplerinin saldırısına uğradı, en az 20 kılıç darbesi aldı, boğazına saplanan bir mızrakla öldü. Peru­lular buna “İnka laneti” dediler.

    Modern zamanlarda, 19. yüz­yılın ikinci yarısında, dünyanın çeşitli bölgelerinde arka arkaya altın yatakları bulundu. Rus­ya’yı ABD izledi. 1848 başında ABD California’da çıkan altın, insanların buraya akmasını sağladı. Bunu 1851’de Avustralya’da, 1884’te Güney Afrika’da ve 1897’de Kana­da-Klondike’da yapılan keşifler izledi. Bu yeni madenler, bulun­dukları ülkelerin kaderlerinin değişmesine yol açtı.

    gundem_maden_8
    Lidya Kralı Krezüs (Kroisos) hazinesini Atinalı bilge Solon’a gösteriyor. Flemenk ressam Hoecke’nin tablosu (17. yüzyıl).

    Ancak lanet, insanın peşini bırakmadı. California’da ilk altın, John Sutter (1803-1880) adında bir adamın arazisinde bulun­muştu. Sutter İsviçre’den ABD’ye göç etmiş, California’da “New Helvetia” (Yeni İsviçre) adını ver­diği küçük bir krallık kurmuştu. Bu arazide fırın, barakalar, tabak­hane, 30 hayvan, 2 bin at ile katır ve buğday tarlaları vardı. 1848’de yaptırdığı kereste fabrikasının arazisinde işçilerin altın bulması onun için bir facia oldu. Sutter’ın arazisine büyük bir insan akını başladı. Anılarında şöyle yazdı: “İşçilerim beni terkedip altın tar­lalarına koştu. Her yer serseriler­le doldu. Araziyi koruyan kimse kalmadı. Taşlar, hayvanlar, atlar, variller, her şey çalındı.” Sutter yıllarca mahkemelerde hakkını aradı; 16. kere mahkemeye baş­vurduktan 2 gün sonra 1880’de 77 yaşında öldü.

    gundem_maden_9
    Geliştirdiği siyanür yöntemi Güney Afrika madenlerinde uygulanan İskoç kimyager MacArthur.

    Güney Afrika’da ise 1884’te bir ev inşaatı sırasında altın bulunması, Johannesburg ken­tinin gelişimini sağladı. Ancak bu buluşun arkasında da yine bir lanetli hikaye vardı. Arazi­de altın bulunduğunda, birkaç maden şirketi işe para yatırdı ama kaya içindeki altını çıka­ramadılar. Şirket iflasın eşiğine geldi. 1889’da John Stewart MacArthur adında bir İskoç kimyager bölgeye gelerek bir siyanür yöntemi geliştirdiğini, bunun Güney Afrika’nın bütün sorunlarını çözeceğini ilan etti. Çıkarılacak altından pay alma karşılığında maden şirketleriyle anlaşma imzaladı. Yöntem başa­rıya ulaştı; bölgede 1886’da yılda 1 ton altın çıkarılırken, 1898’de bu rakam 120 tona yaklaştı.

    Ancak birkaç yıl sonra maden sahipleri, siyanürlü yöntemin mucidine gereğinden fazla pay verdiklerini düşünmeye başladı­lar. Uzun bir dava sonunda mah­keme 1896’da siyanür yöntemi­nin yeni olmadığına dayanarak, MacArthur’ün patentini hüküm­süz ilan etti. MacArthur yoksul bir adam olarak öldü. Siyanür yöntemi ise çevreyi zehirleyerek altın çıkarılmasında kullanılma­ya devam etti.

    Bugün altın, şatafat ve estetik aracı olarak; altın musluklar, altın otomobiller, altın gitarlar, altınlı yemeklerde görüldüğü gibi en eski işlevini sürdürüyor. Yatı­rım ve tasarruf aracı olarak da gücünü koruyor. Ne zaman ciddi siyasi kriz ihtimali ufukta belirse, insanlar “güvenli liman” dedikleri altına koşuyor, Merkez Banka­ları da rezervlerinin önemli bir bölümünü altına ayırmaktan vazgeçmiyor.

  • Çin Seddi

    Çin Seddi

    Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. 

    Evvelce duvar deyince ilk akla gelen şey Berlin Duvarı idi, şimdi ise Amerikan Başkanı D. Trump’ın Meksika sınırına dikmek istediği duvar konuşuluyor. Berlin Duvarı o zamanki SSCB’den memnun olmayanlar dışarı çıkmasın diye idi; Trump’ın muhayyel duvarı ise dışarıdakiler içeri girmesin diye. Her iki durumu tarih boyunca da görürüz ama bir de sınırları belirleyen duvarlar vardır. Asya tarihinde bu üç türlü duvar anlayışını da görürüz. 

    Yerel tarihte ve dünya tarihindeki gelişmelerde, duvarların algılanışında anlam değişmeleri de izlenmektedir. Örneğin ilk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, Çin kültürünün gurur kaynağı haline gelmiştir. Bu algılayışlarda efsane ve tarih içiçedir; bazen efsaneden tarihe bir geçiş vardır bazen de tarihten efsane yaratıldığı gözlemlenir. 

    Inner_Mongolia_Map

    Sınırları belirleyen duvarlar, özellikle “biz ve ötekiler” çerçevesinde anlaşılır. Bunların en erkeni, ötesinde Yecüc-Mecüc’ün bulunduğu düşünülen duvardır. Tevrat’ta Gog-Magog, Arap kaynaklı rivayetlerde ise Yecüc-Mecüc adıyla karşımıza çıkan bu halkların, dünyanın kuzeydoğu bölgesinde yaşadığı varsayılıyordu. İngilizce İslâm Ansiklopedisi’nde yayımlanan “Yecüc ve Mecüc” maddesinde Arap kaynaklı rivayetlerin Kur’an’daki bir sure ile ilgili olduğu görülür. Büyük İskender’e atfedilen Zulkarneyn (iki boynuzlu) lakabı çerçevesinde Yecüc-Mecüc’ler bir seddin arkasında olup “seddleri yıkıldığı zaman dere ve tepelerden boşanırlar” şeklinde ifade edilen, kontrol edilemeyen bir insan güruhu şeklinde betimlenirler. Bazı rivayetlere göre Yecüc-Mecüc’ün arkasında kaldığı bu set, Büyük İskender tarafından yapılmıştır. 

    İskender Seddi (Sedd-i İskender) Yecüc-Mecüc kadar yaygın bir muhayyel duvardır ve onu Büyük İskender’in İran’ın kuzeyinde yaptırmış olduğu düşünülür. 7. yüzyıla gelindiğinde Batı’da artık Gog ve Magog Hunlar ile ilişkilendirilir. 9. yüzyılda Orta Asya’da ise bu duvarın kuzeybatı Çin’de olduğu fikri hâkimdi. Herhalde 842’de halifenin Yecüc-Mecüc’lerin bu seddi aşıp aşmamış olduklarını ve yerini tespit etmek için gönderdiği Sellem el-Tercümani, bu duvarın yerini bugünkü Yümen Guan yani tarihsel olarak Çin’in batı sınırını belirleyen surlara dayandırması ile zamanla Sedd-i İskender bugün Çin Seddi diye bilinen uzun duvar ile birleştirilmiş oldu. Hâl böyle olunca, İlhanlı tarihçisi Reşideddin de İskender Seddi’nin ardında kalanlardan sözetmektedir. Evvelce daha çok yerleşik ve göçebe halkları birbirinden ayıran bu mitolojik duvar, Reşideddin’in eserinde birden gerçeklik kazanır. Ancak bu kez seddin ardında “vahşi” kavimler yerine normal insanlar ve kabileler yer almaktadır. 

    Çin Seddi
    İlk yapıldığında angarya ve eziyet simgesi olan Çin Seddi, daha sonra Çin kültürünün gurur kaynağı haline geldi. 

    Çinggis Han’ın eşi Börte’nin mensup olduğu Kongrat kabilesinin bir kolunun bulunduğu yeri anlatırken, Reşideddin Kuzey Çin ve Moğol memleketi arasına İskender Seddi gibi yapılmış olan Ötkü adlı duvardan bahseder. Aslında Kubilay Kağan’ın yazlık şehri Shangdu’nun (bugün Ulançab sancağı) kuzeyinde olan bu bölge, 13. yüzyılda birçok savaşlara sahne olmuş bir yerdir. Shangdu harabelerinden kuzey-kuzeydoğuya bakınca oldukça açık görülen bu ova, etrafındaki tepelerden dolayı da geniş bir vadi olarak görülebilir. Reşideddin’in bahsettiği bu duvar Moğollardan önce Kuzey Çin’de hâkim olmuş olan Cürcen (Jin sülalesi) devrinde bugünkü İç Moğolistan’ın yukarı doğru uzanan doğu taraflarında yapılmıştı. Uzun duvar için Reşideddin, Altan Hanların bu duvarları ülkelerini Moğol ve diğer göçebe kabilelerden korumak için yaptırdıklarını söylemektedir. Ancak aynı duvarlar göçebelerin hayvanlarını otlatmak için tarımsal alanlardan geçmelerini önleme işlevi de görüyordu. Jin döneminde yapılmış bu duvarların kapladığı alanın bugünkü İç Moğolistan’ın tabii sınırları ile örtüşmesi düşündürücüdür. 

    Çinggis Han ve efendisi Ong Han’ın Nayman kabilesi ile mücadelelerinde önemli rol oynayan bu yer hakkında şunlar söylenmektedir: 

    “Çinggis Han ve efendisi Ong Han bulundukları yerlere yakın tepelere gözcüler gönderip haber beklerlerken, Nayman kabilesi liderlerinin silahlı adamlarıyla gelmekte olduğu haberini aldılar. Bulundukları yerden çıkıp Ötkü bölgesine geldiler. Bu Ötkü, İskender seddine benzer bir şekilde Hıtay (kuzey Çin) hududunda inşa edilmiştir. Ong Han’ın oğlu da otağını bu seddin kenarında bulunan bir tepeye kurmuştu. O tepeden aşağı inince doğruca Ötkü’ye varılıyordu. Yaklaşan düşman (Nayman) öncüleri bir çatışmaya girdilerse de netice alamadan geri döndüler. Bunun üzerine Ong Han’ın oğlu Senggüm, Ötkü’ye girdi. Daha sonra Çinggis Han ve Ong Han Ötkü’den geçerek güneydeki Kongrat kışlağına gelip, kışı orada geçirdiler”. 

    Reşideddin’in eserindeki bu pasajdan, İskender seddine benzer duvar diye bahsedilen “Ötkü”nün bir duvar değil de geçit olduğunu anlıyoruz. Muhtemelen burada geçmek anlamında olan öt- fiilinden yapılan bir isimle karşı karşıyayız. Zaten göçebeler açısından önemli olanın duvar değil de kendi işlerine yarayacak geçit olduğunu düşününce durum açıkça anlaşılmaktadır. Sözkonusu pasajdan bu geçidin hayli işlek olduğu da anlaşılıyor. Muhakkak ki onun gibi başka geçitler de vardı. 

    Çin Seddi
    Çin’in kuzeybatı sınırı boyunca uzanan Çin Seddi dünyanın en uzun savunma duvarıdır. 

    Bu pasaj bizi birçok açıdan aydınlatmaktadır. Çinggis Han zamanında bugün bildiğimiz Çin Seddi yoktu. Set ve duvarlar arasında dağlar-tepeler bulunuyor ve geçit verilen yerlerden geçiliyordu. İşin diğer ilginç yanı, bu duvar ve geçit bölgesinin güneyinde de Kongrat gibi kabilelerin olmasıdır. Yani duvar ve setler Çinlilerin yabancılara karşı bir korunma mekanizması halini almamıştı. Kadim Türklerin Tang idaresine girdikleri 7. yüzyılda bugün duvarların olduğu yerlerde, özellikle Ordos bölgesinde birçok savaş ve iskan hareketleri vardır. Kaynaklar, o zaman için nirengi noktası olarak “duvarın güneyi veya kuzeyi” değil de “Sarı Irmak’ın güneyi veya kuzeyi” derler. Duvarların birleştirilmesi ile bugünkü Çin Seddi’nin oluşması 1368-1644 arasında hüküm sürmüş olan Ming devrine rastlar ve dönemin başlangıcından 16. yüzyıl içlerine değin devamlı bir duvar yapımı ile karşılaşırız. Bu kez duvarlar Moğollara karşıdır. Duvarların Ming devrine kadar geçirdikleri merhalaleri The Great Wall (1990) adlı eserinde anlatan Arthur Waldron, Çin’deki ilk sülale olan Qin sülalesinin ilk hükümdarı Qin Shi Huangdi’nin yapılan ilk duvarlarda yoğun miktarda angarya kullanılmış olduğunu anlatır. Bu eserde duvarların ilk Çin imparatoru gibi otoriter ve acımasız olanların zulmünü simgelediğini gösteren dizeler ve hikayeler, bu “uzun duvar”ın hiç de popüler olmadığını gösterir bize. Bu anlayış Ming devrine kadar devam eder. Onun için de Waldron bu dönemi “tarihten efsaneye” diye tanımlamaktadır. Waldron duvar inşaında kullanılan erkek gücünün, çekilen zahmetlerin ve “iş kazası” ölümlerin aileleri nasıl etkilediğini, edebiyata ne şekilde yansımış olduklarını örnekleriyle anlatır. 

    Kitabın “duvar konusunda algılama değişikliği ve Çin Seddi kavramının oluşumu” adındaki son bölümünde, eski kaynaklarda Çin Seddi kavramının olmaması, kavramın bu konudaki görüşlerin Avrupa’ya gidip geri dönmesi ile millî bir anlam alması ele alınır. Duvarın bazı kısımlarının Kültür Devrimi’nde “eskileri yıkalım” görüşü ile yıkılmasının ardından, Deng Xiaoping’in “duvarı ve ülkeyi yeniden inşa edeceğiz” sloganıyla, duvar Çin kültürünün simgesi haline gelir. 

  • Fatih’in kahramanlığı yetmedi

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi

    Üç yıl önce İstanbul’u alan muzaffer komutan, 1456’da Belgrad Kalesi’ni kuşattı. Fatih Sultan Mehmet, iki ateş arasında kalan ordusunu bozgundan kurtardı. Belgrad 1521’de fethedilecekti.

    Yirmidört yaşındaydı. Ordusunun ileri hatlarının düşman taarruzu karşısında bozgun halinde çekilmesine duyduğu öfke çok büyüktü. Yeniçeri ağasına karşı- taarruz emretti. Hasan Ağa, sonucunu bilerek ölümüne doğru atını sürdü. Sonra öyle bir an geldi ki, Sultan, yeniçeri ağasını öldüren süvari ile burun buruna geldi. Büyük İskender hikayeleri ile büyümüş bu genç “savaşçı kral” için kılıcı ile düşmanını biçmek zor olmadı. Yanındaki iki kişi ile birlikte atının üzerinde muharebenin içine daldı, savaştı. Bu sayede, korkunç bir bozguna uğramak üzere olan 60.000 kişilik ordusu, komutanlarının kaçmadığını ve muharebenin içinde olduğunu görünce toparlandı, taarruzu geri püskürttü. 22 Temmuz 1456.

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi
    Belgrad Kalesi’nden Kalemeydan ve Sava nehri görüntüsü, arkada Yeni Belgrad’ın gökdelenleri.

    Kostantıniyye fatihi, “Kayser-i Rum”, Sultan Mehmet Han bu muharebede başından ve bacağından yaralandı. 18 gün önce Tuna ve Sava nehirlerininkesiştiği çok stratejik bir yerde bulunan Belgrad kalesini kuşatmaya başladığında kendinden emindi. Üç sene önce koca İstanbul şehrini fethetmişti. Babasının 16 sene önce kuşatıp alamadığı bu şehri de alıp, Macaristan’ın kapısını açacaktı…

    Ancak, İstanbul’un fethi sırasında karargahında komutanları arasında yaşanan güç çekişmeleri ve kıskançlıkların benzeri, burada da tekrar ortaya çıkmıştı. Karaca Paşa, Tuna’nın öteki yakasında toplanmış Macar Kralı Hunyadi komutasındaki ordunun, karşı kıyıya asker geçirilerek durdurulmasını ısrarla teklif etmişti. Diğer paşalar “Öte yakadağı düşmanın bize ne zararı var…” diyerek, genç başkomutanın sadece gemiler ile nehir üzerinde yapılan blokaj ile yetinmesini sağladılar.

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi
    “Fatih’in Belgrad Kuşatması”, Nakkaş Mehmet, Hünername 1584, Topkapı Sarayı Müzesi.

    14 Temmuz’da Macar ve Haçlı güçleri, Osmanlı nehir ablukasını başarılı bir muharebe ile etkisiz hale getirip, ordularını Tuna’nın Belgrad yakasına geçirdiler. Bunun sonuçları çok ağır oldu ve aslında kaleyi fethettiklerini sanan Osmanlılar, kalenin içinde ve dışında gerçekleşen ani karşı taarruzlar sonucu panik halinde insiyatifi yitirdiler. Siperine düşen bir top mermisi sonucu şehit olan Karaca Paşa bu yenilgiyi göremedi. Toplarını, gemilerini ve binlerce askerini kaybeden Osmanlı Ordusu, Fatih’in cesareti sayesinde çok daha feci bir bozgundan kurtulup geri çekildi. Belgrad’ın fethi 65 sene sonrasına kalmıştı.

    6. yüzyılda İmparator Justinianus tarafından inşa edilen Belgrad kalesi, 15. yüzyılda esaslı bir yenileme gördü. 1521-1867 arasında Türk yönetiminde kaldı. Bugün hâlâ kullanılan Türkçe “Kalemeydan” adını da o döneme borçlu. Nehirlerin buluşma noktasına bakan “Defterdar Kapısı”, yüzyıllar önce olmuş büyük olayların gerçekleştiği harp meydanını bugün sessizce seyrediyor. Şehirdeki kiliselerin çanları ise, Avrupa’nın çoğu yerinde olduğu gibi, hep tam öğle saatinde çalıyor ve Türklerin Belgrad surları dışındaki yenilgisini hatırlatıyor!