Etiket: büyük buhran

  • 1929 Ekonomik Krizi ve Kuraklık Güncesi


    amerikan tarihinin en yıkıcı ekonomik ve sosyal çöküşü olarak kabul edilen 1929 ekonomik krizi, dünya genelinde de büyük bir durgunluğa yol açtı. krizin ardından gelen ve 10 yıl süren kuraklık ise abd tarım sektörünü derinden sarstı. krediyle bankalara borçlanan çiftçiler borçlarını ödeyemeyince topraklarını kaybedip kaliforniya yollarına düştü. bankalar ise çiftliklerin sahibi oldu.

    ABD için 1920’li yıllar, ekonomik büyümenin, tüketim artışının ve sosyal değişimlerin dengesizlikleri de beraberinde getirdiği yıllardır. Sanayi üretimi hızla artarken otomobil, elektrikli aletler gibi yeni teknolojiler yaygınlaşarak tüketim toplumunun temelleri atılır. Daha fazla mal ve hizmet talebi eğilimindeki orta gelir sınıfı, kısa yoldan zengin olma hayali ile borsaya yönelir.

    24 Ekim 1929: Kara Perşembe
    1920’li yıllarda spekülatif işlemlere açık olan New York Borsası’nda (Wall Street) sürekli yükselen hisse senetlerine aşırı güven duyulmaktadır. 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsada endeksin düşmesiyle büyük panik yaşanır. Kriz önce bankalara sonra da reel sektöre yansır; iflaslar başlarken işsizlik de peşinden gelir. Artık Amerika’da her dört kişiden biri işsizdir.

    ABD bankalarının I. Dünya Savaşı’nın tahribatını sarmaya çalışan Avrupa ülkelerine verdiği kredileri geri istemesiyle kriz Avrupa’ya sıçrar. Dünyada hammadde ve tarım ürünlerinde dramatik düşüşlere neden olan kriz, ihracatı tarım ürünlerine dayanan Türkiye’yi de etkiler. Türk lirası da değer kaybeder.

    Krizin Ardından Gelen Kuraklık
    Kriz tüm yıkıcı etkilerini sürdürürken ABD’nin Orta Batı bölgesinde kuraklık başlar. Kuru tarım yapılan arazilerde korozyona (aşındırma) neden olan toz fırtınaları dinmek bilmez. Kredi borçlu çiftçilerin toprakları bankaların eline geçer. Tarımda traktör ve modern tarım aletlerinin kullanılması işsizliği daha da artırır. Çaresiz çiftçiler iş bulma umuduyla Kaliforniya’ya doğru göç etmeye başlar.

    Stanford Üniversitesi’ndeki öğrenimini yarıda bırakıp New York’a giden genç John Steinbeck kriz çıkınca orada da tutunamaz. Kaliforniya’daki Pacific Grove kasabasına döner. Steinbeck o dönemi şöyle anlatır:


    “küçük kasabamızın banka müdürleri ve demir yolu işçileri postaneye üşüşüp simsarları arıyorlardı. herkes, az ya da çok, bir simsar olup çıkmıştı. öğle paydosunda tezgâhtarlar ve stenograflar gözleri borsa tablosunda sandviçlerini atıştırırken bir yandan da yığılan servetlerinin hesabını yapıyorlardı. sonra zemin çöktü ve ben bunu da tüm çıplaklığıyla görüyordum.”

    1930’lar İçin Bir Kılavuz
    “1929’u çok iyi hatırlıyorum. Onu biz yarattık (Şahsen ben değil ama çoğu insan yarattı). Borsada muhtemelen karşılığını ödeyemeyecekleri kâğıttan büyük servetler kazanmış insanların sarhoşluğunu ve mutluluğunu hatırlıyorum. ‘Bugün on dakikada on bin yaptım. Bak bakalım, bu hafta seksen bin eder.’

    Küçük kasabamızın banka müdürleri ve demir yolu işçileri postaneye üşüşüp simsarları arıyorlardı. Herkes, az ya da çok, bir simsar olup çıkmıştı. Öğle paydosunda tezgâhtarlar ve stenograflar gözleri borsa tablosunda sandviçlerini atıştırırken bir yandan da yığılan servetlerinin hesabını yapıyorlardı. Sonra zemin çöktü ve ben bunu da tüm çıplaklığıyla görüyordum.

    Big Boys, meşhur şahsiyetler, mülakat üstüne mülakat veriyordu. Bazıları müflis milyonerleri temin etmek için zaman çalıyordu. ‘Bu sadece doğal bir geriye yaslanma. Korkmayın alın, satın alın, durmayın.’ Bu arada Big Boys satış yapıyordu ve borsa yüzükoyun kapaklandı. Ardından panik başladı. Paniğin ardından şok. Piyasalar düşerken fabrikalar, madenler ve çelik işletmeleri kapandı. Ve sonra kimse hiçbir şey, yiyecek bile alamaz hâle geldi.

    Sonra insanlar küçük banka hesaplarını, bu hain dünyadaki tek kesin olan şeylerini hatırladı. Paralarını çekmek için bankalara koşuştular. Banka önlerinde kavgalar oluyor, kargaşa çıkıyor ve polis barikatları kuruluyordu.”

    Krizde Gündelik Yaşam
    “Büyük Buhran benim için mali bir şok değildi. Kaybedecek param yoktu ama milyonlar gibi ben de açlıktan ve soğuktan hoşlanmıyordum. İki şeyim vardı. Babamın Kaliforniya, Pacific Grove’da üç odalı küçük bir evi vardı. Oturmam için onu bana bırakmıştı. Bu birinci güvencemdi. Pacific Grove deniz kenarındadır. Bu da ikincisi.

    İhtiyacım olan proteinin büyük kısmını okyanustan aldım. Yakacak odunum her gün plaja geliyordu zaten. İhtiyacım olan tek şey bir el testeresi ve baltaydı. Evin bir de kara topraklı küçük bir bahçesi vardı. Yerine bir yenisini dikmeden hiçbir zaman bir patates sökmedim. Küçük bahçemde lahana, marul, pazı, turp, havuç ve soğanlar sürekli yer değiştiriyordu. Koyda suların çekildiği zamanlar istiridye, yengeç ve çeşitli kabuklularla deniz börülcesi denen otlar hazırdı.

    Çok nadir olarak bir işimiz olurdu demek garip geliyor bana şimdi. Zaten ortada iş diye bir şey yoktu. Grubumuzdan bir kızın Woman’s Exchange’de bir işi vardı. Para ödenmiyordu ama para yerine pasta veriyorlardı.

    Bir işim olmadığı için kendimi yazmaya verdim. Hikâyeler, küçük denemeler yazıyordum ama bunları hiç kimse satın alıp basmıyordu. En büyük darbeyi yayıncılar yemişti. İnsanlar bu gibi kriz anlarında en kolay, kitaplardan vazgeçiyorlar.


    “temizlik bir sorundu çünkü sabun para demekti. bir süre çamaşırlarımızı domuz yağından yapılmış sabunlarla, kül ve tuzla yıkadık. işe yaradı ama çarşaflardan kokunun gitmesi için uzun süre güneşte kurutulmaları gerekiyordu. kızlar kırlarda yetişen soğan şeklinde sabun kökleriyle saçlarını yıkıyorlardı.”

    Temizlik bir sorundu çünkü sabun para demekti. Bir süre çamaşırlarımızı domuz yağından yapılmış sabunlarla, kül ve tuzla yıkadık. İşe yaradı ama çarşaflardan kokunun gitmesi için uzun süre güneşte kurutulmaları gerekiyordu. Kızlar kırlarda yetişen soğan şeklinde sabun kökleriyle saçlarını yıkıyorlardı.

    Nihayet WPA [İş Geliştirme İdaresi] geldi, sevindik çünkü iş imkânı sağlıyordu. Yazarlar için bile fırsatlar vardı. Benden Monterey Peninsula’daki bütün köpeklerin cinslerinin, ağırlıklarının ve karakterlerinin dökümü istendi. Ben de kapsamlı bir araştırma yaptım ve raporumun büyük bir ihtimalle yüksek makamlara erişmeyeceğini bilmeme rağmen, tazıların, kanişlerin, av köpeklerinin karakter özelliklerine ilişkin oldukça ayrıntılı bir rapor hazırladım.”

    Yağmurlar Şıp Diye Kesildi
    “Fabrikalar yavaş yavaş tekrar eski canlı, hareketli günlerine dönüyordu ve çiftçiler, bir çiftçi ne kadar olursa işte, iyimserdi. Ve ardından hava tanrıları geldi ve biz de nasibimizi almış olduk. Yağmurlar şıp diye kesildi. 1934’ün hava durumu haritası uğursuz bir hikâyedir. Ülkenin tahıl ve sebze ambarı battı, Middle West [Amerika’da Orta Batı] ve güneybatı toprakları kurudu, çatlayıp buruştu. İnekler bir deri ve kemik kaldı. Domuzlar karınları acıktığında halsizlikten bağıramaz oldu. Ekinler daha boy veremeden sararıp soldu.
    Geniş ovaları halı gibi kaplayan bufalo çimenleri biçileli çok olmuştu, toprak güneşin altında çıplak ve çaresiz kavruluyordu. Kuvvetli bir rüzgâr estiğinde, toprak yüzeyi toz bulutları hâlinde göğe yükseliyor, güneşi kapatıyor ve sonra evlerin ve bahçelerin üzerine kar gibi yağıyordu. O tarihte çekilen fotoğraflarda, ülkenin en zengin toprakları ay yüzeyi gibi çorak ve korkunç görünüyordu. Sığırlar öldü ya da vurulup öldürüldü ve insanlar taşıyabildikleri ne varsa yanlarına alarak, canlarını kurtarmak için yollara düştü. Nemli bölgelere -Kaliforniya, Oregon ve Washington- akın vardı; oralarda kışın soğuğu fazla bir sorun olmayacaktı.

    Kaliforniya, King’s County’de kamp yapan yaklaşık üç bin kişi sele yakalandı. San Fransisco News’tan George West adlı bir arkadaşım vardı, benden oraya gidip bir haber yapmamı istedi; hatırladığım kadarıyla, bu benim ilk özel işim olacaktı. Gördüklerimden dehşete kapıldım. Biz yoksulduk ama bu insanlar tam anlamıyla açlık çekiyordu, yani açlıktan ölüyordu. Çamura bulanmış, ıslak, aç ve sefildiler. Yürekli ve iyi insanlardı. Onlarla yaşamaya karar verdim. Elimden geldiğince onlara yiyecek temin etmeye çalıştım. Onlarla ilgili altı, yedi haber yaptım.”

    Kaliforniya’da Bitmeyen Kavga
    “Middle West’te geçtiğimiz yıllarda meydana gelen kuraklık muazzam bir ucuz emek gücünün bölgeye akın etmesine neden oldu. İnsanlar tarif edilmesi imkânsız araçlarla Oklahoma, Nebraska, Teksas ve kuraklık yüzünden bazıları yaşanmaz hâle gelmiş diğer eyaletlerden Kaliforniya’ya geliyordu. Çiftliklerinin mahvolması sonucunda yoksulluğun pençesine düşen ve ellerinde kalan ne varsa onu da bu yolculukta tüketen insanlar bölgeye o kadar bitap ve çaresiz geldiler ki koşullar ne olursa olsun, ne ücret teklif edilirse edilsin çalışmaya gönüllüydüler.”

    Portakal Ağaçlarının Altında Açlıktan Ölmek1
    “Kucağında bebeği olan bir kızla konuştum, bir sigara tuttum ona. İki nefes aldı ve sokağın ortasına kustu. Utandı bundan. Çünkü iki gündür bir şey yememişti. Bebeğin emdiğini ama annenin memesinden süt gelmediğini gözleri dolarak anlatan adamı dinledim. Utana sıkıla küçük kızının okula halsizlikten gidemediğini, öteki çocukların beslenme saatlerinin çocuğunu mutsuz ettiğini anlattı.”

    “Al Midilli” Adlı Öyküme 90 Dolar Ödediler de İnanamadım
    “Otuzların başında edebiyat deneyimim talihsizliklerle doluydu ama bu bir tek benim başıma gelmiyordu. Kitaplarımdan birini basmayı kabul eden her yayıncı iflas etti. Bir kitabımı biri kabul ediyor, ikincisi basıyordu, yayımlamak ancak üçüncüye nasip oluyordu. Ama zaten satmıyordu. Kendimi edebiyat dünyasının Tifüslü Mary’si gibi hissediyordum. Ama otuzların ortasında, cebime biraz para girmeye başladı. Hatırlıyorum The Red Pony [Al Midilli] adlı bir öykümü şimdi kapanmış olan North American Review satın almıştı. 90 dolar ödediler de inanamadım. Dünyada bu kadar para var mıydı?

    1936 yılında, belli ki ülke bir yükselişe geçmişti. Bir yazarın hâli fena değilse ülkenin geri kalanı oldukça iyi demektir. Yayıncı yayıncı sürünen bir kitabım nihayet alıcı bulmuş ve Pat Covici tarafından basılmıştı. İyi de sattı, ayrıca 3.000 dolara film hakkını da sattık. Bu kadar para benim aklımın alacağı bir şey değildi. Işık yılı kadar uzaktı bana. Erişilmez… Paranın çoğunu bağışladım çünkü bana göre çok fazlaydı.”

    Gazeteci John Steinbeck, tuttuğu notlardan yola çıkarak Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga, Fareler ve İnsanlar gibi çok satan kitaplar yazdı. Yayımlandığı yıl 500.000 satan Gazap Üzümleri 1940 yılında yönetmen John Ford tarafından sinemaya aktarıldı. Steinbeck 1939’da Pulitzer, 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1967’de Vietnam’a savaş muhabiri olarak giden Steinbeck, 1968 yılının Aralık ayında kalp yetmezliği nedeniyle öldü. #

    DİPNOT
    1 Fotoğrafçı Horace Bristol’ün çektiği fotoğrafların alt metni olarak yazılan bu yazıyı Life dergisi basmayı reddeder. Nisan 1938’de Monterey Trader’de yayımlanır.
    KAYNAKÇA
    Galbraith, John Kenneth, Büyük Kriz 1929, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2013.
    Steinbeck, John, Amerika ve Amerikalılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2003.
  • Komşun açken tok yatma israfı önle, gıdayı çöpe atma

    Sümerlerin balātu’larından manastırların aş ocaklarına, Yahudiliğin tzedakah’sından İslâm’ın sadakasına aşevlerinin ve yoksullarla yiyecek paylaşmanın köklü bir geleneği var. 90’larla birlikte bu gelenek değişiyor; daha eşitlikçi ve çevreci bir yapıya doğru evriliyor. Günümüzdeyse açlığı “yama çözümler”le değil, temelden çözecek teknolojiye sahibiz.

    Tarih boyunca devlet ve dinî kurumlar, “Komşun açken sen tok yatamaz­sın” kaidesini o denli vurgula­mışlar ki, dünyanın neresinde, hangi dönemde yaşarsa yaşasın bu vicdani zorunluluk hemen herkesin içine işlemiş. Hayırse­verliğin, aşevlerinin ve yoksul­larla yiyecek paylaşmanın uzun bir geçmişi var.

    MÖ 2400’lerde Sümer dev­letinin kalabalık şehirlerinde “balātu” denilen mutfaklarda pişirilen “ash-paz” adlı besleyici bir arpa çorbasıyla yoksullar doyurulurmuş. Hatta Kral Urukagina zaman zaman birlik duygusunu kuvvetlendirmek için tebaasıyla aynı çorbaya kaşık sallarmış.

    Antik Yunan’da xenia yani “tanrı misafiri” anlayışı sosyal dokunun içine işlemiş. İhtiyacı olanlara destek sağlamak bir insanlık vazifesi sayılırmış. Yoksul biri herhangi bir kapıyı çalıp, yiyecek, barınma ya da giyecek yardımı isteyebilir, karşılığında da belirli bir süre konuk edilir, kendisine saygıyla davranılırmış. Bazı şehirlerde prytaneia ismi verilen aşhane­lerde vatandaşlara devlet için gördükleri herhangi bir hizme­tin ödülü olarak yemek yeme hakkı tanınırmış. Ayrıca, toprak sahipleri ve devlet, açlığın önüne geçmek ve isyanları önlemek için tarımsal ürün fazlasını yoksullara dağıtırmış.

    resim_2024-09-01_153911820
    1910 yılında, İngiltere’nin Canterbury şehrinde çorba sırası.

    Antik Roma’da da özgür Roma vatandaşlarına devlet eliyle buğday dağıtılan Cura Annonae adlı bir program var. Bu dönem­de iki kişilik bir aileye verilen buğday, aylık 5 modii, yani aşağı yukarı 35-40 kilo kadar. Aile üyelerinin sayısına göre miktarı hesaplanan tahıl dağıtımının sıklığı değişkenlik gösterse de Augustus zamanında (MÖ 27- MS 14) aylık bir düzene oturtulu­yor. Böylece vatandaşlar her gün taze ekmek yiyebilir hâle geliyor. Ömür boyu aç kalmama garan­tisi, toplumsal barışın en önemli unsurlarından biri; bir diğeri ise gladyatör dövüşleri. Şair Juve­nal’in panem et circenses dediği “ekmek ve sirk siyaseti” buradan doğuyor.

    Haklar ve gıdaya erişim bakımından sosyal sınıflararası farkların büyük olduğu Antik Mısır’da ise, ayrıcalıklı sınıf­lar ve firavunlar tapınaklara bağış yapıyor; tapınak rahipleri de bu bağışların bir kısmını yoksullara yiyecek sunmak için kullanıyor. Burada görünüşte Tanrıça Ma’at’ın uyum, adalet ve toplumsal denge prensiplerine göre yaşamak için hayırseverlik teşvik ediliyor. Tabii Tutank­hamun’un mezarından çıkan mumyalanmış yiyecekler, ba­ğına ve yılına göre etiketlenmiş şaraplar, sıradan halkın rüyasına bile giremezdi. Yani ışıltılı deko­run arkasında bira ile baklaya ta­lim eden yüzbinler vardı. Ancak kuraklık ve kıtlık zamanlarında silolarda tutulan tahıl ve yiyecek­ler, ayaklanmaları önlemek için halkla paylaşılırdı.

    Haritada biraz yukarı, İs­rail’e doğru çıkıldığında, Eski Ahit’in hayırseverlik, adalet ve yoksulların korunmasıyla ilgili öğretileriyle karşılaşırız. İbranice “doğruluk” anlamına gelen tzeda­kah kavramı, İslâm’daki “sadaka” sözcüğüyle aynı Semitik köken­den. Salt para vermeyi değil her tür yardım ve hayır işini kapsar. Hasat zamanı ürünün bir kısmı­nın yoksulların toplaması için bırakılması bu anlayışın günlük yaşamdaki yansımalarından.

    resim_2024-09-01_153915792
    Büyük Buhran döneminde ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfaklar kurmuştu.

    Ortaçağ Avrupa’sında yoksul­ların, yaşlı ve hastaların gözetilip beslenmesi, giderek merkezî bir güç hâline gelen Katolik Kili­sesi ve manastırlar tarafından üstleniliyor. Manastır rahipleri, “düşkünler evi” veya “şefkat evi” denen “hospice” mutfaklarında tek çeşit, ama çok besleyici, sıcak sulu bir yahni sunuyor. Hem bedeni hem ruhu ısıtmak için yaptıkları bu yahniler çok lezzetli olacak ki “tenceredeki mucize” adı yakıştırılmış. Rahipler de misafir ettikleri insanlarla birlikte aynı sofrada, aynı yemeği yiyorlar. 12. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yayılan hastanelerin aş ocakla­rı da yoksulları doyurmak için kullanılıyor. Bunlardan biri olan Londra’daki St. Bartholomew Hastanesi 1123’ten beri halen ayakta; bizdeki imarethaneler ise ne yazık ki bu kadar uzun ömürlü olamamış.

    Kendilerine ait mutfakları, ye­mek salonları, eğitim olanakları, hamam, cami, hastane ve odaları olan Osmanlı imarethaneleri, uzun yıllar halka yiyecek sağla­mak ve gündelik konularda des­tek olmak için çok önemli bir işlev üstlenmiş. Bu kompleksler, hem İslâm’ın “sadaka” ve “zekat” ve­cibelerinin yerine getirilebildiği hem de din, dil, ırk ayırt edilme­den ihtiyaç sahiplerinin yardım alabildiği yerler. İmarethaneler, sultanlar ve hayırseverlerin kurduğu vakıfların gelirleri ve kendilerine ait arazilerde yetişti­rilen ürünler sayesinde, bağışlara bel bağlamadan ayakta kalacak şekilde kurgulanıyor. Şehrin dokusuna uygun şekilde inşa edilen bu yapılar, İslâm anlayışına uygun bir kolektif sorumluluk duygusu aşılayarak toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor.

    İlk akla gelenler, İstanbul’da­ki Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Beyazıt, Atik Valide Sultan, Yeni Valide Camii imaretleri ile Edirne’deki Selimiye Külliye­si’nin imareti… Ancak bunların ekonomik kaynakları, 19. yüzyıl sonunda kötüleşen siyasal durum ve kaybedilen savaşlarla birlikte tükenince, kapatılma­larından başka çare kalmamış. Eski işlevini sürdüren hiçbir imarathanenin kalmadığı günü­müzde, yoksul halkın beslenme ihtiyacını STK’lar ve belediyeler üstleniyor.

    resim_2024-09-01_153920780
    Nazilerin Eintopf (tek kap) kampanyasında yemek yiyen Almanlar.

    Yakın dönem uygulamaları

    İki dünya savaşı arasındaki dö­nemde, savaşa katılan ülkelerin yokluk içindeki vatandaşları, aş ocaklarında dağıtılan yemek­lerle hayatta kalmışlardı. Büyük Alman şehirleri, Blitz sırasında Londra ve kuşatma altında inle­yen Leningrad, kısıtlı malzeme­lerle ortaklaşa yemek hazırlanıp paylaşılan mutfaklardan beslen­mişti. Okyanusun öbür yakasında da yoksulluk Avrupa’yı aratmı­yordu. Büyük Buhran’da işsiz kalan, tüm varlığını kaybeden binlerce insanın beslenmesi öyle büyük bir sorun hâline gelmişti ki ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfak­lar kurmuştu.

    90’lardan itibaren gıda dağı­tımına bakışaçısında değişimler oldu. Daha eşitlikçi, daha çevreci, yardım alan insanların saygınlı­ğını gözeten, ünlü şeflerle işbirliği yapan kurumlar ortaya çıktı. Örneğin tanınmış şef Massimo Bottura’nın Milano’da başlattığı “Food for Soul” programı, başka ülkelerin yerel organizasyonla­rına destek vererek “refettorio” isimli aşevleri kuruyor; bu atıksız aşevlerinde kimsenin istemediği, beklemiş ama sağlıklı ürünleri gurme lezzetlere dönüştürerek ihtiyaç sahiplerine sunuyor.

    resim_2024-09-01_153924986
    İtalyan şef Massimo Bottura, “Food for Soul” programıyla kimsenin istemediği ürünleri yoksullar için gurme lezzetlere dönüştürüyor.

    Sosyal refah ve çevre koruma anlayışının kapsamı geliştikçe, birçok ülke açlıkla mücadeleyi yemek dağıtmak gibi geçici çö­zümlerle değil, adil gıda paylaşı­mını temelden ele alan program­larla sürdürüyor. Gıda bankaları, mahalle buzdolapları gibi projeler sayesinde restoranlarda satıl­mayan yenebilir malzemeler, son kullanma tarihi yaklaşmış ürünler toplanıyor ve ihtiyaç sa­hiplerinin para ödemedikleri bir süpermarketten alışveriş yapar gibi gelip almaları için sunuluyor. Arzu eden hayırseverler de bura­lara ürün bırakabiliyor.

    Bu sırada aşevleri de sunum anlayışı açısından çeşitleniyor. Dinî kurumların eski çağlardan beri benimsediği sunumların ye­rini, Hindistan’da 2 milyon çocu­ğa öğle yemeği ulaştıran Akshaya Patra Vakfı gibi güçlü örgütlen­me imkanına sahip kurumlar alıyor. Tarla artığı programları ile market kasalarına giremeyecek şekilsiz ürünler dalında ya da tarlada kalmak yerine, gönüllü­ler tarafından toplanıp ihtiyaç duyanlara iletiliyor.

    resim_2024-09-01_153930945
    Mahalle buzdolapları herkese açık ürünleri ücretsiz dağıtıyor.

    Aslında artık gıdaya erişim ko­nusundaki eşitsizliği çözebilecek, açlığı yok edebilecek teknolojiye sahibiz. BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, dünyadaki gıda üretiminin üçte biri ziyan ediliyor. Bu, 1.3 milyar ton gıdanın çöpe gittiği anlamına geliyor. Az gelişmiş ülkelerde israfın çoğu altyapı yetersizliği nedeniyle tarladan rafa uzanan süreçte yaşanırken, gelişmiş ülkelerde gı­danın %40’ı (lokantaların da dahil olduğu) tüketici tarafında ziyan ediliyor. Gelgelelim ABD gibi refah düzeyinin yüksek olduğu düşünülen bir ülkede bile vatan­daşların %14’ü ertesi öğünde ne yiyeceğini bilmiyor.

    Halbuki üretim, depolama ve dağıtım sistemlerinin düzgün çalışmasıyla üretici düzeyinde, atıksız mutfak konusunda pratik çözümlerle tüketici düzeyinde israfı azaltabilir, büyük ölçüde açlığın önüne geçebiliriz. Kim­senin bir lokma için başkasının gözünün içine bakmak zorunda kalmayacağı bir dünya düşleye­rek işe koyulabiliriz. Yüzyıllardır denediğimiz ama bir türlü başa­ramadığımız gibi…