Bundan 24 yıl önce, 19 Şubat 2001’de Millî Güvenlik Kurulu’nunÇankaya Köşkü‘nde yapılan Şubat ayı toplantısında, Başbakan Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile yaşadığı tartışma nedeniyle toplantıyı terk etmişti. Ecevit çıkışta yaptığı açıklamada Cumhurbaşkanı Sezer’in kendisine anayasa kitapçığını fırlatarak kabalık yaptığını belirtmiş ve kendisini kamuoyuna şikâyet etmişti. Olayın duyulması üzerine Türkiye, tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden biriyle karşı karşıya kaldı.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Başbakan Bülent Ecevit
Borsa endeksi düştü, repo faizleri rekor seviyelere fırladı. Döviz kurları ve faizler tırmanışa geçti. Döviz fiyatlarını dizginlemek için Merkez Bankası 5 milyar dolarlık döviz satışı yapmak zorunda kaldı. Kamu bankalarının likidite ihtiyacının karşılanamaması ödemeler sistemini kilitleyecek boyutlara ulaştı. Banka sistemindeki büyük çöküşü önlemek için TL’nin yabancı para birimleri karşısındaki değeri dalgalanmaya bırakıldı. Yabancı bankaların vadesi gelmemiş kredilerini geri çekmeye başlamasıyla iki gün içinde gecelik faiz inanılmaz rakamlara çıktı. Hükûmetin aldığı ek önlemler yeterli olmayınca aralarında Türk Ticaret Bankası, Sümerbank, Etibank, Pamukbank ve Demirbank gibi bankalar olmak üzere toplam 24 banka iflas edip piyasadan çekilmek zorunda kaldı. Zirvedeki siyasi kavga Türkiye’ye gerçekten pahalıya mal olmuştu.
Ecevit’in kriz sonrası düzenlediği basın toplantısı
20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran Soğuk Savaş, esas olarak istihbarat ve casusluk faaliyetlerine sahne oldu. Doğu Alman ajanı Günter Guillaume’un, dönemin Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın en yakınına kadar yükselmesi ve Brandt’ın istifasına neden olan hadiselerin öncesi, günümüze kadar uzanan etkileri…
Soğuk Savaş döneminin (1947-1991) en ilginç casusluk hadiselerinden biri, Doğu Alman istihbarat servisinden bir ajanın Federal Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın (1913-1992) yakın çevresine girmesi; deşifre olması üzerine Brandt’ın istifa etmesiydi.
Willy Brandt sadece Almanya’da değil, dönemin dünya siyasetinde kolay rastlanmayacak bir simaydı. 1929’da sosyal-demokrat partinin gençlik örgütüne, iki yıl sonra da daha radikal Sosyalist İşçi Partisi’ne katılmıştı. Hitler’in iktidara geldiği Ocak 1933’ten sonra illegal hayata geçtiğinde, ilerde resmen kullanacağı Willy Brandt takma ismini aldı (gerçek adı Herbert Ernst Karl Frahm’dı). Birkaç ay sonra Danimarka üzerinden Norveç’e geçti. 1934’te merkezi Londra’da olan Devrimci Sosyalist Birlik İçin Uluslararası Büro’ya bağlı gençlik örgütünün kuruluşuna katıldı. Gizlice Almanya’ya girdi; 1937’de gazeteci olarak İspanya İçsavaşı’nı izledi. 1940’ta Norveç vatandaşlığına geçti. Aynı yıl Norveç’i işgal eden Naziler’den kaçarak tarafsız ülke İsveç’e geçti. Savaş sonuna kadar orada kaldı; savaştan sonra Berlin’e döndü ve sosyal-demokratların safında siyasete girdi.
Willy Brandt, üniversite yıllarında Naziler’e karşı çıkmış ve Almanya’dan kaçmak zorunda kalmıştı.
Willy Brandt’ın dünya siyasetinde yankılanması, parçalanmış olan Berlin’de 1957’de belediye başkanı seçilmesiyle başladı. Doğu’ya karşı başından itibaren geleneksel politikadan farklı bir pozisyonu, yakın ilişkileri savunuyordu. 1964’te, 1987’ye kadar sürdüreceği SPD (Sosyal-Demokrat Parti) başkanlığına seçildi. Birkaç defa kaybettiği seçimlerden sonra, 1966’da Sosyal-Demokratlar’la Hıristiyan-Demokratlar’ın koalisyon hükümetinde dışişleri bakanı ve başbakan yardımcılığı görevlerini üstlendi. 1969 seçimlerinden sonra ise Almanya’nın savaş sonrası 4. şansölyesi, savaş sonrasının ilk sosyal-demokrat başbakanı oldu. Willy Brandt başbakanlığa geldikten sonra Almanya’nın Avrupa’daki geleneksel politikasını değiştirdi. “Ostpolitik”in Doğu’ya açılım) temellerini attı. Doğu Almanya resmen devlet olarak tanındığı gibi, Doğu Bloku’ndan Çekoslovakya ve Polonya’yla da ilişkiye geçildi.
Willy Brandt ve Günter Guillaume bir parti kongresinde.
Brandt, Kasım 1972’deki seçimlerde Sağ blok partileri ilk defa mağlup etti ve bu zaferi, “ostpolitik”in gerçek onayı olarak kabul edildi. Brandt, şansölye olduğu yıllarda Avrupa entegrasyonu politikasını desteklemeye devam etti. Özellikle Büyük Britanya, İrlanda ve Danimarka’nın AET’ye (Avrupa Ekonomik Topluluğu) girişini destekledi (1973) ve hem parasal entegrasyon hem de siyasi işbirliği için baskı yaptı. Willy Brandt, 1971’de Doğu Avrupa ve Doğu Almanya ile yakınlaşma politikası nedeniyle Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.
Gelelim Günter Guillaume’a… Willy Brandt 1969’da şansölye olduğunda, Günter Guillaume hükümetin işçi sendikalarıyla ilgili sorumlularından biriydi. Ekim 1972’de SPD faaliyetleri konusunda Brandt’ın kişisel danışmanı oldu. Günter Guillaume, Willy Brandt’ın yakın çevresinde olduğu için yazışmaları da elden geçiriyordu; hatta onun kişisel gezilerinde de yer alıyordu.
Gunter Guillaume ve eşi Christel, 1975’te Düsseldorf’taki yargılama sırasında.
Guillaume’la ilgili ilk şüpheler aslında o yıl 1969’da ortaya çıkmıştı. Batı Almanya güvenlik servisi, onun bir komünist ajan olabileceğini düşündüren bilgiler buldu; ancak 1973’e kadar bunların peşine düşülmedi. Mayıs 1973’te Federal Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Günther Nollau, Guillaume hakkındaki şüphelerini ilk defa eski İçişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher’e, o da bu durumu Willy Brandt aktardı. Nollau, önce onu gözlemlemek ve ihanet eyleminin ciddiyeti hakkında net bir fikir edinmek için Guillaume’un görevinde kalmasını, bu zamanın daha fazla kanıt toplamak için kullanılmasını tavsiye etti. Willy Brandt da bunu kabul etti ve sadece Genelkurmay Başkanı Reinhard Wilke ve yardımcısı Horst Grabert’e bilgi verdi. Bu süre zarfında Guilaume görevini sürdürdü; hatta Temmuz 1973’te Norveç’teki tatili sırasında bile Brandt’a eşlik etti.
Federal Alman mercileri nihayet Nisan 1974’te Guillaume’u ve eşini tutukladı. Brandt ise bu ihmalin sorumluluğunu üstlenerek 1 ay sonra istifa edecekti. Guillaume sorgu sırasında Doğu Almanya’ya bağlılığını ve casusluk yaptığını kabul edecek; kendisi 13 yıl, eşi ise 8 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı.
Willy Brandt’ın Varşova’da katledilen 500 bin Yahudi’nin anısı önünde diz çökmesi, siyaset tarihinin en önemli hadiselerinden biriydi.
Guillaume’un ne tür bilgiler aktardığına dair kesin veriler olmasa da, daha sonra aralarında ABD Başkanı Nixon’un nükleer stratejiler hakkında Bandt’a yazdığı mektupların da bulunduğu gizli belgeleri İsveç’teki bir Doğu Alman bağlantısına vermeyi başardığını söyleyecekti. Soğuk Savaş’ın krtik bir döneminde, Hauptverwaltung Aufklärung (HVA) veya Stasi’nin emriyle eşi Christel ile birlikte özel görevli subay olarak, kendi gerçek isimleriyle Batı’ya geçmişler; verilen talimata göre Frankfut’ta Sosyal-Demokrat Parti’ye katılarak yavaş yavaş yükselmişlerdi.
Stasi ilk defa 1950’lerin başında Guillaume’u birkaç defa görev için Batı Berlin’e göndermişti. Kendisi bunun ardından siyasi mülteci kılığında kalıcı olarak Batı’ya yerleştirildi. 1956’da Frankfurt am Main’de reklam fotoğrafçısı, alkol ve tütün satıcısı olarak işe başladı; ardından Frankfurt Sosyal-Demokrat Partisi’nde kariyer yaptı ve 1970’te Willy Brandt’ın parti ile ilişkilerden sorumlu danışmanı oldu.
Uzun yıllar Sosyalist Enternasyonal’in başkanlığını da yürüten Brandt, Bülent Ecevit döneminde CHP’nin de bu organizasyona alınmasını sağlayan isimlerdendi.
“Ostpolitik” olarak bilinen politikayı oluşturan ve Doğu Bloku’yla ilişkileri geliştiren Brandt, Yugoslavya’nın efsanevi lideri Tito ile…
Nisan 1974’te Günter Guillaume skandalı patlak verdiğinde, Sosyal-Demokratlar (SPD) serbest düşüşteydi. Artan işsizlik ve %7’lik enflasyon da, Brandt’ın istifa kararında etkili oldu. Petrol krizi, hava trafik kontrolörlerinin grevi, ulaştırma sendikalarının ücret talepleriyle ilgili şiddetli tartışmalar Brandt’ı yormuştu. Hoşnutsuzluğun temel nedeni, ekonomik olmaktan ziyade vaadedilen reformların gerçekleşmemesiydi. Özellikle Jusos (Sosyalist Gençlik) saflarında hayalkırıklığı derindi. Millî gelir dağılımında, vergilendirmede ve eğitimde yapılması planlanan projeler ertelenmişti. Brandt’ın 1974 başında desteği %33’lere gerilemişti.
Bu koşullar altında bile Brandt istifası beklenmiyordu; aslında Doğu Almanya ve Stasi de böyle bir istifayı hedeflememişti. Doğu Almanya istihbarat teşkilatı eski başkanı Markus Wolf, daha sonra Willy Brandt’ın istifasını hiçbir zaman istemediklerini ve Stasi’nin stratejik bir hata yaptığını söyleyecek; Willy Brandt ise “aslında o dönemde yaşananlarla hiçbir ilgisi olmayan nedenlerden dolayı çok yorgundum” diyecekti.
Ekim 2003’te gösterime giren ve Oliver Storz’un yönettiği “Im Schatten der Macht“ filmi Brandt‘ın istifası öncesindeki 2 haftayı ele alıyordu. Filmin bir özelliği de Willy Brandt’ın oğlu Matthias Brandt’ın ajan rolünde olmasıydı.
Günter Guillaume, 1981’de Batılı ajanlarla takas edilmeden önce 7.5 yıl Batı Almanya hapishanelerinde kaldı. Serbest bırakılıp Doğu’ya geçtiğinde devlet başkanı Erich Honecker ona ülkenin en değerli nişanı olan Karl Marx nişanını verdi. Marx yerli yerindeydi ama nişanın da bir kıymeti harbiyesi kalmamıştı. Honecker’i de kimse hayırla yad etmiyordu.
Guillaume 1988’de yayımlanan bir söyleşide hayat hikayesini anlattı. Rusya’daki savaş sırasında esir düşmüştü. 1952’de Doğu Almanya Komünist Partisi’ne bir “barış partizanı” olarak katıldığını ve kendini “iki Almanya arasındaki Soğuk Savaş’ın bir sıcak savaşa dönüşmemesi”ne adadığını söyledi.
Kendisiyle birlikte tutuklanan ve 8 yıla mahkum olan eşi daha sonra onu terketti; oğlu Pierre, Berlin Duvarı yıkılmadan 1987’de Batı’ya taşınmıştı; babasının adını duymak istemediği gibi yeni bir isim ile hayatını sürdürdü. Günter Guillaume ise 1995’te öldü.
Yakın siyasi tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri, 1 Mart 2003 tarihinde yaşandı. TBMM, Amerikan askerlerinin Irak’a müdahale için Türkiye topraklarından geçmelerine izin vermedi. Dönemin başbakanı Abdullah Gül, bu kritik süreçte hem ülke içinde siyasetçilerle hem de uluslararası ölçekte yürütülen temasları ilk defa ayrıntılarıyla anlattı. 1 Mart Tezkeresi, TBMM’de çoğunluk olan AkParti milletvekillerinden bir kısmının da “hayır” demesiyle, sadece 3 oy farkla reddedilmişti. Türkiye’de bu Tezkere’nin geçmesi için uğraşanlar “masada yerimiz olmaz” demiş ve her kanaldan baskı yaparak Meclis’in iradesini etkilemek istemişlerdi. Abdullah Gül, sürecin sadece siyasi değil; insani, ahlaki-vicdani ve tarihî boyutlarını da dile getiriyor.
Irak meselesi, biz hükümet olduğumuzda önümüzde bulduğumuz en önemli dosyalardan biriydi. Kıbrıs, AB, ekonomik meseleler de bununla birlikteydi. Irak’a müdahale süreci bizden önce başlamıştı. ABD’nin bir “neocon” projesiydi; uluslararası bir meşruiyeti yoktu. Başka meselelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar neticesinde değil; ABD önderliğinde, İngilizler’le bir koalisyon sonucu ortaya çıkmıştı.
Savaş karşıtı cephede AkParti seçmeninin de bir bölümü yer alıyordu.
O dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bunun uluslararası meşruiyeti bulunmadığına işaret eden ve muhalif bir tavrı vardı; başbakan olarak da bunu bana da iletmişti. Tabii başlangıçta dosyalara çok hakim değildik; öncelikle bu meselenin tüm uluslararası veçhelerini ve muhtemel etkilerini ayrıntılarıyla bilmeliydik. Dışişleri’nin brifingleri ve diğer temaslarla bunları netleştirmemiz gerekiyordu.
Bizim için zorluk şuradaydı: Hukuki olarak uluslararası meşruiyeti bulunmayan bir çerçevede, 50 binin üzerinde Amerikan askeri Türkiye’ye gelecek; Türkiye’nin değişik havalimanlarından -Trabzon’dan tutun da Sabiha Gökçen’e kadar- giriş yapacak ve Türkiye içinden bir komşu ülkeyi işgal edecekti. Bu durum cumhuriyet tarihinde de bir ilkti ve büyük bir meseleydi. Kimi arkadaşlar, kimi çevreler, kimi gazeteciler “Amerika’yı reddetmek masada yeri kaybetmek demek” diye açık açık belirttiler, yazdılar. Ben ve bazı arkadaşlarımız böyle düşünmüyorduk. Büyük bir sorumluluk, tarihî bir sorumluluk sözkonusuydu. Bunu bir başbakan olarak üstlenmenin ağırlığını her saniye üzerimde hissettim.
Tabii böyle bir olaya girerseniz, bu kadar Amerikan postalı ilk defa Türk topraklarına ayak basacak. Bir kısmı burada, bir kısmı orada… Bunların lojistikleri, ilişkileri… Nihayetinde savaş bitecek, Irak yakılacak-yıkılacak ama ondan sonra bunlar ne zaman gidecekler? Ne zaman tamamen çekilecekler? Yakın tarihte birçok örnek vardı: Güney Kore’den tutun da Afganistan’a kadar. Bunlar çok büyük sorulardı. Tabii Irak’ta bir diktatör vardı hiçbir zaman sempati duymadığımız. Kendi halkına zulmeden bir Saddam… Türkmenler’e, Kürtler’e, kendisine karşı gelen Araplar’a, herkese… Amansız, acımasız bir diktatör. Aslında bu işgal fırsatını tabii o veriyordu. Ancak diğer bir gerçek de şuydu: Ortadoğu’da Filistin meselesi çözülmemiş, orada sağlam bir barış sağlanmamıştı. Ortadoğu’nun hem maddi kaynak, hem de insan kaynağı bakımından -nüfus ve para, petrol- en güçlü devleti Irak’tı. Suudi Arabistan’ın parası vardı, insanı yoktu. Mısır’ın insanı vardı, parası yoktu. ABD geleneksel olarak İsrail’in güvenliğini önplanda tutuyordu.. Neocon’lar ve onların bir nevi güdümüne girmiş Başkan Bush da bu projenin kilit insanlarıydı. Yani, İsrail’in güvenliğini tehdit eden en güçlü ülkenin belini kırmak istiyorlardı.
Bu koşullarda, şüphesiz öncelikle askerî yapımızın görüşleri ve hareketi çok önemliydi. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök bize karşı çok dürüst davranıyordu. Kendisiyle konuştuğumda, hem bardağın dolu tarafını hem de boş tarafını anlatıyor ve ihtimalleri aktarıyordu.
Bizim için bir başka tedirginlik konusu da şuydu: Yeni hükümet olmuştuk. Reformcu bir hükümet anlayışımız vardı. Türkiye’de uzun bir dönemden sonra tek başına iktidar olan bir hükümettik. Bu tek başına iktidar gücünü, Türkiye’nin demokratik ve ekonomik kalkınmasına seferber etmek istiyorduk. Dolayısıyla bunları devreye sokacağız ve AB hedefi doğrultusunda da süratli bir şekilde yürüyeceğiz. İlk hedeflerimizden biri AB müzakere süreci ve Türkiye’nin “Kopenhag Kriterleri”ni yakalayıp buna dahil olmasıydı. Tüm bunları düşündüğümüzde, böyle bir ajandası olan bir hükümetin “savaşa yol vermesi” çok çelişkili bir durumdu doğrusu. Savaşa girerseniz, kaçınılmaz olarak güvenlik politikaları uygulayacaksınız. Halbuki biz o dönem Güneydoğu Anadolu’da 30 senedir uygulanan “olağanüstü hâl”leri kaldırmışız; normal döneme geçmişiz; Devlet Güvenlik Mahkemeleri sona ermiş… Eğer savaşa angaje olursak, bu kadar yabancı asker gelince ister istemez bunların arkasına kendi topraklarımızda da kendi askerlerimizi koyacağız.
2003 Mart’ının ortalarında Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan’a devreden Abdullah Gül, 1 Mart tezkeresiyle ilgili ayrıntıları #tarih dergisi Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü’ye anlattı.
Ayrıca Türkiye’deki “Kürt meselesi” zaten hallolmamış büyük bir mesele. Girilen bölge Kürt bölgesi olacak ve Amerikalılar’ı o coğrafyaya biz sokacağız. Tabii kimi çevreler gayet hayalci bir şekilde “Musul, Kerkük petrollerinde söz sahibi olmak” gibi cümleler sarfediyorlardı ama; benim endişem hatta korkum, bırakın petrolü, suya gidip susuz gelme durumu, hatta Kürtler’le çok daha içinden çıkılmaz problemlerin ortaya çıkmasıydı.
Sonuçta başbakan olarak sadece benim değil, partide önemli bir grup arkadaşın da ciddi şüpheleri vardı. Hem Bakanlar Kurulu’nda hem milletvekilleri içinde, durumu tüm boyutlarıyla değerlendiren insanlar bulunuyordu. Tabii bunun yanısıra bazı arkadaşlar da yine iyi niyetli olarak Türkiye’nin geleceği için daha “pratik” hareket etmek gerektiğini düşünüyor; derin analizlere girmeden “aman masada olalım” diyorlardı.
İşte bu şartlar altında süreç işlerken Davos Toplantısı oldu. Orada en üst Amerikan yetkilisi olarak Dışişleri Bakanı Colin Powell’la da buluştuk; özel bir görüşme yaptık. Powell çok prestijli bir insandı şüphesiz; 1. Körfez Savaşı’nın galibi komutan, hükümetin en kuvvetli ismi, kendi karizması yüksek biri… Yaptığımız özel görüşmede, onun aslında bu savaşa çok gönüllü olmadığını gördüm, hissettim. Aslında kendisi de bunu hissettirdi. Yanımda Büyükelçi Gürcan Türkoğlu vardı. Bir taraftan Amerikan askerlerinin Türkiye’ye girmesi, çıkartma yapılacak iskeleler, İskenderun Körfezi’ndeki düzenlemelerden bahsederken; diğer taraftan “çok da acele etmeyin” diyordu. Kendisine “Ben bunu şüphesiz meclise götüreceğim ve meclis karar verir” dediğimde “yani o zaman karar Türkiye’nindir” diyecek kadar dürüst bir yaklaşımı vardı. Tabii sonraki süreçte kendisine “Irak’ın nükleer çalışmaları var” efsanesinin nasıl dayatıldığını, nasıl aldatıldığını ve bunu ömür boyu bir leke olarak taşıdığını, yazdığı kitapta ifade edecekti.
1 Mart tezkeresi döneminde Erdoğan parti başkanıydı ama henüz parlamentoya girememişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise Hilmi Özkök’tü.
Meclisteki genel kuruldan 1 gün önce bir grup toplantısı yaptık. Grup toplantısında Genel Başkan Tayyip Bey de bir konuşma yaptı. Ben de başbakan olarak herkesi bilgilendirdim. O zaman Dışişleri’nin hazırladığı artıları, eksileri sözlü ve yazılı olarak ilettim. Hatta bu süreç içerisinde bütün siyasi partilerin genel başkanlarını davet ettim. Rahmetli Ecevit de vardı; Rahmetli Mesut Bey, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu… Hatta Cem Uzan bile vardı; o seçimde çok oy almıştı. Hepsinin fikirlerini dinledim.
Şu bir gerçekti ki, Türk kamuoyu ciddi bir şekilde bu savaşa karşıydı. Hatta Türkiye’ye gelip halkla röportajlar yapan televizyonlar -BBC gibi- benimle de mülakat yapıyorlardı. Bana “halkınız karşı, siz nasıl geçireceksiniz” sorularını yönelttiler. Ben de onlara şunu söylüyordum; “I’m not Emir or King, I’m the elected Prime Minister” (Ne emirim, ne kralım, ben seçilmiş bir başbakanım). Yani, ben meclise getireceğim, meclis ne derse o olacak. Hatta birkaç kere danışmanlarım uyardı; “emir-kral demeyin alınırlar” diye; ama doğrusu buydu.
O günlerde bir de İzmir seyahatim olmuştu. Rahmetli anneannemin, büyükbabamın kabrini de ziyaret etmiştim sessizce, sabahın erken saatinde. Çıkarken, kabristanda insanlarla karşılaştım. Kadınlar koşarak yanıma geldi. Bana söyledikleri şuydu: “Aman bizi savaşa sokma.” Bu hiç aklımdan çıkmaz. Savaşın ne demek olduğunu biliyoruz. Savaş ölüm demek, ayrımsız. Hele bugünün savaşları, büyük yıkım demek. Çoluk, çocuk, herkes yani… Ve bu uluslararası meşruiyeti de olmayan bir savaş olacağı için çok daha farklı olacaktı. Dolayısıyla bu duygular içinde meclise gittim.
Siyasi hayatımda sorumluluk duygusunu çok önemserim. Bazı kişiler risk almaya açıktır. Ben bunu yapamam. Bu mesele, diyelim kendi yaptığınız bir ticaret, bir ekonomik faaliyet değil. Neticesi sadece sizi ilgilendiren bir konu değil ki risk alalım. Milletin meselesi bu. Çok iyi hesaplanması, analiz edilmesi ve tartılması gerekir; tabii sonuçta ne olursa olsun o karara uyulması gerekir.
Konuyu meclise getirdiğimizde milletvekillerini detaylı bilgilendirdim. Son konuşmamızda da şunu söyledim: “Ben birçok başbakanın bu tip konularda yaptığı gibi hepinizin, grubumun oyunu alıp, sizin adınıza mecliste kullanmayacağım. Yani ‘şu yönde oy kullanın’ gibi bir talimatım olmayacak. Sizi yeterince bilgilendirdik. Neticede altında benim imzam olacağı için durumum farklı. Ancak sizler de farklısınız. Örneğin Amerikan Kongresi neyse bizim Meclis’imiz de öyledir” dedim.
AkParti hükümetlerinin ilk başbakanı Abdullah Gül, 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce de Türk halkının büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu değerlendirmişti.
1 Mart 2023’te Meclis’te yapılan oylamada, bildiğiniz gibi 264 kabul, 250 red, 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasa’nın 96.maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Yani 3 oyla da olsa tezkere reddedildi.
Benim değerlendirmem şudur: Büyük sorumluluk duygusu içinde hareket etmemizin neticesinde, Türkiye için çok hayırlı oldu. Ahlaki kaygılar güden insanların-vekillerin ödüllendirilmesi diyebilirim. Kendi topraklarımızdan savaşa yol verseydik, Irak’ın altüst oluşuna da katılmış olacaktık. Ne olursa olsun bütün Arap dünyası, bütün İslâm dünyası, hatta Avrupa için; işbirlikçi olarak, Amerikalılar’ın güdümünde bir ülke olarak hafızalarda ve arşivlerde yer alacaktık.
Dönemin en önemli gazetesi Hürriyet manşetinde Meclis’in tarihî kararını böyle duyurmuştu.
Türkiye tezkereyi reddedince, ülkemizin dünyada en itibarlı seviyeye çıktığı bir döneme girdik. Arap sokaklarında da, Avrupa sokaklarında da, Türk dünyasında da bunun etkisini gördük. Birçok devlet başkanı beni arayıp “çok saygıdeğer bir ülke olduğunuzu gösterdiniz” dedi. En çok etkilenenlerden biri Putin, bir diğeri de Chirac’dı. Chirac o tarihe kadar Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir ülke olarak değerlendiriyordu; AB konularında bunun etkilerini hissettiriyor hatta açıkça ifade ediyordu; kendisiyle tatsız görüşmelerimiz de olmuştu. Ancak bu hadiseden sonra her AB toplantısında -ki o zaman sıklıkla liderleri de davet ederlerdi ve ben de birkaç zirveye katıldım- her seferinde yanıma oturdu ve özel görüşmek istedi. Birçok başka liderin de yaklaşımı değişmişti.
ABD’yle ilişkilerimizde ise tabii bir soğukluk meydana geldi ama, Amerikalılar çok şoke olmadılar aslında; daha ziyade Türkiye’deki Amerikancılar şoke oldu! Tezkere geçsin diye çok uğraşanlar ve Amerikalılar’la yakınlığıyla ünlenenler… ABD’nin “çok büyük intikam alacağını” falan yazan-çizenler… Ancak dediğim gibi, ABD’deki birçok sağduyulu siyasetçi Türkiye’nin bu kararına saygı gösterdi. Hatta daha sonra ben Dışişleri Bakanı olarak gittiğimde, o dönem tezkerenin geçmesi için büyük baskı yapan hem Cheney hem Rumsfeld benimle görüşmek istedi. Hepsine de dürüst bir şekilde bütün bunları anlattım. Onlar da Türk halkının büyük çoğunluğunun tezkereye karşı olduğunu bildiklerini ifade etti. Zaten ABD’deki Demokratlar da karşıydı; Başkan Obama bile “hayır” oyu kullanmıştı kendi meclislerinde.
Irak savaşının arkasındaki iki önemli isim ABD Başkanı Bush ve Dışişleri Bakanı Powell’dı. Powell, Türkiye’ye beklenenden daha yumuşak bir tepki verecekti.
Türkiye’nin kararı, ideolojik, körü körüne bir reddediş değildi. Altında ciddi analizlerin, ciddi ahlaki sorumlulukların hissedildiği bir duyguyla ve kararla Meclis bunu reddetti. Meclisin reddetmesi Türkiye’nin itibarını çok yükseltti, ülkenin önünü çok açtı. 2007- 2010’lara kadarki itibar artışının en büyük nedeni budur. Avrupa’yla en iyi dönemimizi yaşadık. Kimilerinin dediği gibi Amerikalılar’la ilişkilerimiz yıkılmadı. Daha o zaman, bana “ABD’yle ilişkiler koptu” diye feryat edenlere de şunu söylerdim: “Hayır, şimdi ABD’yle daha sağlıklı ilişkiler var. Önceden sadece askerî ilişkiler ve onların güdümünde görünen bir ülkeyken şimdi daha sağlıklı ve saygın bir ülkeyiz.” Nitekim böyle de oldu. Kimi kötü niyetliler, gizli anlaşmalar, “Büyük Ortadoğu Projesi”, “PKK’ya destek” diyerek bu süreci baltalamak istedi ama; bildiğiniz gibi önyargılı oldukları için bugün bile devam ediyorlar bunlara.
O dönem muhafazakar kesimin önemli gazetesi Yeni Şafak da tezkerenin reddedilmesinden memnundu.
Benim değer verdiğim, hatta arkadaşlığım da olan bazı yazarlar; müthiş bir Amerikan taraftarlığıyla, ABD’yle beraber hareket edilmesi gerektiği noktasında o kadar ileri gittiler ki, suçlamaya varan yazılar yazdılar. Wolfowitz’le telefon görüşmeleri dahi yapıp Türkiye’de bir etki oluşturmaya çalıştılar. Diğer taraftan bizim içimizdeki siyasetçiler ve milletvekilleri arasında, eğitimlerini Batı’da almış, hatta “Batıcı” bilinen birçok arkadaş da tezkereye karşı çıktı; çünkü o ahlaki sorumluluğu hissetti. Ancak bunun yanında kendisini daha “geleneksel” ve “yerli” sayan birçok arkadaş ise daha “pratik” hareket etmek istedi; tezkerenin geçmesi için çaba sarfetti.
ABD malum büyük bir güç, büyük bir devlet; ekonomik, teknolojik, bilim-kültür-sanat olarak lider ülke dünyada. Türkiye şüphesiz bunu yok sayamaz. Türkiye-ABD ilişkilerinin güçlü olması bizim için şüphesiz önemlidir; ama bunun sağlıklı bir şekilde olması, Türkiye’nin kendi çıkarlarını önde tutması daha da önemlidir.
CHP, TEZKEREYE TAM KADRO KARŞI DURMUŞTU
Onur Öymen: Meclis kararı doğru ve tarihî bir karardı…
Dönemin CHP milletvekili Türk diplomat ve siyasetçi Onur Öymen, “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum. Aksi takdirde siyasi bedeli çok ağır olacaktı” diyor.
Aslında 1 Mart Tezkeresi’nden önceki dönemde de ABD’nin Irak’a müdahale için Türkiye topraklarını kullanma projesi vardı. Savunma Bakanı Yardımcısı Wolfowitz Türkiye’ye geldi ve Ecevit’i iknaya çalıştı; ama Başbakan Ecevit buna sıcak bakmadı.
1 Mart Tezkeresi öncesinde ise Amerikalılar’la çeşitli düzeylerde bir dizi uluslararası temas gerçekleşti. Biz de özellikle BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Türkiye’nin bir müdahaleye izin vermesinin yasal imkansızlığını dile getirdik. Özellikle müzakereleri yürüten Deniz Bölükbaşı, 1 Mart Vakası adlı kitabında bunları dile getirmiştir. Gazeteci Fikret Bila da Ankara’da Irak Savaşları kitabında bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattı, belgeledi. Sayın Şükrü Elekdağ da bu konunun takipçisi oldu.
Böyle bir ortamda 1 Mart tezkeresi Meclis’te görüşüldü. Deniz Baykal, Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı bir tezkereyi kabul etmesinin doğru olmayacağını, Irak’la ilişkilerimizi uzun vadede olumsuz etkileneceğini söyledi. CHP milletvekillerinden hiçbiri çekimser kalmadı ve “hayır” dedi. Sonuçta, Meclis’teki oylamada iktidar partisinden de -yanılmıyorsam 99 kişi- ya ret oyu verdi ya da çekimser oy kullandı. Neticede içtüzüğe göre gerekli oy çıkmadı ve tezkere reddedildi.
Benim bildiğim kadarıyla, ABD’nin herhangi bir ülkeye asker göndermesinin; oradan başka bir ülkeye müdahale etmesi için herhangi bir hükümetin onayını almasının; meclis çoğunluğuna sahip olmasına rağmen o hükümetin milletvekillerinin bir bölümünün karşı çıkması sonucunda bunun reddedilmesinin başka örneği, bırakın Türkiye’yi dünyada yok.
Tabii Amerikalılar büyük tepki gösterdi buna, çok şaşırdılar. “İktidarın nasılsa çoğunluğu var, bu meclisten geçer” havasındalardı. Reddedilince çok rahatsız oldular. Wolfowitz, Mehmet Ali Birand’la yaptığı bir mülakatta Türk askerlerini eleştiren laflar söyledi. “Askerler bu olayda meclise liderlik yapamadılar” dedi. Bir taraftan yıllardır “askerler siyasete karışmasın” diyorlar, burada ise “asker siyasete niye karışmadı” diyorlar!
Bence bu karar, TBMM’nin aldığı en önemli, en doğru, en isabetli kararlardan biridir. “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum” dedim ben hep. Aksi takdirde ne olurdu? Amerikalı askerlerin bir bölümü Kuzey Irak’a geçecekti, bir bölümü de -aşağı yukarı 25 bin asker- Türkiye’de kalacaktı. Ne kadar süre kalacaktı? Belirsiz. 2. Dünya Savaşı’nda ABD’nın Japonya’ya gönderdiği askerlerden 40 bini hâlâ orada. Güney Kore’ye gönderdiklerinden 26 bini orada. Almanya’ya gönderdiklerinin büyük kısmı hâlâ orada. Yani büyük bir ihtimalle Türkiye’nin en hassas bölgesi olan Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda Amerikan askeri uzun yıllar kalmaya devam edecekti. Bu Türkiye’nin hem egemenlik haklarını, hem bölge politikalarını çok kötü bir şekilde etkileyecekti. ABD bu karardan rahatsız oldu ama aksi durumda bunun Türkiye’ye siyasi bedeli çok ağır olacaktı.
Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerlere o kadar tutulmuşdur ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine karşın hakimiyet-i milliye ilkesini hayata geçirebilmiştir.
Hatırlanacağı üzere bir ara “Türkiye, Malezya mı oluyor?” ya da “Türkiye, Malezya olur mu?” tarzında sorular ortalığı sarmıştı. Biz tarihçiler bu sorulara gülmüş ve “Türkiye ne zaman Malezya’ya benzemişti ki bundan sonra da benzesin?” sorusuyla yanıt vermiştik. Bu yanıt, Türkiye’nin kendine özgü bir birikimi olduğu anlamına geliyordu.
Şöyle bir bakalım tarihimize. Devletin bir yanda Yunan isyancılarıyla, diğer yanda da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yla bile başa çıkamaz hâlde olduğu, eski başkenti Edirne’nin Rus ordusu tarafından işgal edildiği, bütün bunlara ek olarak da maliyesinin iflasın eşiğinde olduğu bir sırada 2. Mahmut adında devrimci bir sultanımız oldu. Arkasından da Tanzimat adını verdiğimiz reformlar süreci başladı.
Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl da ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerleri o kadar benimsemiş, onlara o kadar tutulmuş ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine ve kendisini çepeçevre saran sayısız olumsuzluğa karşın Sultan Vahdettin’e karşı ayaklanmış, hakimiyet-i milliyeden vazgeçmek istemediği için. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde gene açmış parlamentosunu Anadolu’nun ortasında ve cumhuriyeti kurmuş. Bir müddet sonra da “46 ruhu”nu yaratmış ve 1950’de Beyaz İhtilâl’i gerçekleştirmiş.
Bayraklar ve Atatürk fotoğraflarının altında bir Cumhuriyet Bayramı hatırası…
Ülkemiz bugün de büyük bir buhran içinde. Ekonomimiz kötüleşmiş, uçan kuşa borçlanmış vaziyetteyiz. Adalet dizgesi öyle bir çökmüş ki, Anayasa’mızdaki “hukuk devleti” ilkesi şaka gibi duruyor ve sürekli ihlâl ediliyor. Bu durumun 28 Mayıs’tan sonra da sürme olasılığı var.
Ancak muhalefet hareketi, 28 Mayıs’ta alacağı sonuç ne olursa olsun, saygı uyandıran bir canlılık ve yaratıcılık sergiledi. Bu harekete katılanlar neredeyse tabularını törpüler hâle geldiler. Türküyle Kürdüyle, Sünnisiyle Alevisiyle, milliyetçisi ve sosyalistiyle bir demokrasi arayışı ortaya çıktı. Bugün birçokları belki itiraf etmeyeceklerdir ama, bu arayışın güleryüzlü yoğunluğu, kendilerini muhalefet cephesinde konuşlandıranları bile şaşırttı.
Dolayısıyla artık demokrasinin de ülkeye özgü birikimin önemli bir bileşeni olduğunu ve günlük yaşamımızda şahit olduğumuz olumsuzluklar ne olursa ve ne kadar sert olursa olsun, Türkiye’nin doğru yolda olduğunu söyleyebiliriz.
KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI MÜCADELESİ – 1934
Küçümsendiler, karalandılar ama eşit yurttaşlığı elde ettiler
Türkiye’de kadınlar birçok Batılı ülkeden önce eşit vatandaşlık haklarına ulaştı. Bu büyük başarının arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek 1980’lere kadar unutturulan Türk süfrajetlerinin mücadelesi vardı.
Belediye seçimlerinde seçme hakkını 1930’da kazanan Türk kadınları, milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını da 5 Aralık 1934’te elde etti. 8 Şubat 1935’de ilk defa meclis seçimlerine katılan kadınlar, 18 sandalye elde etti.
Türkiye’de kadınlar, eşit vatandaşlık haklarına birçok Batılı ülkeden (örneğin Fransa’dan) önce ulaşmıştı; ancak bunun arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek unutturulan bir mücadele vardı. Nezihe Muhittin, Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs gibi Türk süfrajetleri, 1923’te kuruluşuna izin verilmeyen Kadınlar Halk Fırkası ve ardından Türk Kadınlar Birliği, kadını, entelektüel erkek sohbetlerinin sembolik nesnesi olmanın ötesinde siyasi aktör olarak ortaya çıkarmayı başarmıştı.
Henüz ne cumhuriyet ne de Cumhuriyet Halk Fırkası varken, Nezihe Muhiddin başkanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırkası’nın programına göre kadınların siyasi hakların yanında eğitim, iş hayatına katılma, savaş durumunda askerlik yapma gibi talepleri de vardı. Ancak hükümetten uzun süre ses çıkmamıştı. 8 ay sonra Dahiliye Vekaleti’nin fırkanın kurulmasına izin vermediğini bildirmesi ise soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bir görüşe göre, kadınlar seçim hakkına sahip olmadığına göre parti de kuramazlardı. Bunun üzerine 7 Şubat 1924’te Kadınlar Birliği kuruldu. Yunus Nadi’nin başını çektiği gazeteciler, o sıralarda Nezihe Muhiddin’i ve Kadınlar Birliği’ni eleştiriyor, “Kadınlar Meclis’e girip manto modasını tartışacaklar” diye alay ediyorlardı.
11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda kadınların seçme ve seçilme hakkını kutladığı mitingden… (DEPOPHOTOS)
Nezihe Muhiddin 1927’de birlikten ihraç edildi, birlik de 1930’da “artık kadının bütün haklarını elde ettiği” gerekçesiyle kendi kendini feshetti. Nezihe Muhiddin, unutulmuş ve hayalkırıklığına uğramış bir öncü olarak 1958’de bir akıl hastanesinde öldü.
1935 seçimlerinde “müfrit” (aşırı) olmayan 18 kadın nihayet TBMM’ye girmişti ama bağımsız kadın hareketi de yarım asır sürecek bir uykuya dalmıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Meclis’te kadın oranı %5’i bile bulmamıştı. 1935’te %4.5 olan kadın milletvekili oranı, sonraki seçimlerde azalış göstermiş, 2007’ye kadar bu oran aşılamamıştı.
14 Haziran 1993’te hükümeti kurmakla görevlendirilen Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçse de, “cinsiyete duyarlı” politikalar izlememesi dolayısıyla kadın hareketi tarafından “kaçırılmış bir fırsat” olarak değerlendirilmişti.
Yeni dönemde Meclis’te 121 kadın milletvekili olacak. Hedeflenen yüzde 50’ye yaklaşılamasa da %20’nin biraz üzerindeki bu oran, cumhuriyet tarihi boyunca kadınların Meclis’te elde ettiği en yüksek temsil düzeyi.
1950 SEÇİMLERİ
Seçmenler sandığa koştu tek parti iktidarı tarih oldu
14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde 27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Demokrat Parti %89.3’lük katılım rekoru kırılan seçimleri kazanmıştı. En önemlisi de seçmenlerin oylarıyla iktidarı değiştirmesi ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamasıydı. Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu.
Türkiye’de 1908’den beri sürmekte olan parlamento için seçim yapma geleneği, ilk defa 1946 seçimlerinde halk iradesi öğesini de içermişti. Zira 2. Meşrutiyet ve Millî Mücadele dönemlerinde çok partili seçimler yapılmakla birlikte, genel oy hakkına geçilmemiş; bu hakkın kanunlaştığı 3 Nisan 1923’den sonra ise Demokrat Parti’nin kurulduğu 1946’ya kadar çok partili seçim yapılmamıştı.
Tarihe “şaibeli” diye geçen, oy sayımında usulsüzlüklerin yaşandığı 21 Temmuz 1946 seçimlerini CHP kazandı ama Demokrat Parti Meclis’e girdi ve etkin bir muhalefet oluşturdu.
Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk göstergesi 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şaibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım kuralı uygulanacak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK da yargı denetimini sağlayacaktı.
CHP, Demokrat Parti ve 1948’de Demokrat Parti’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin katıldığı 1950 seçimleri gergin bir bayram havası içinde geçti. Vatandaşlar ilk defa sandıklara akın etmişler, %89.3’lük bir katılım rekoru kırmışlardı. Sandıklar kapandıktan sonra sayım işlemlerini kontrol etmişlerdi.
Seçimlerin sonunda %55.2 oy oranıyla birinci olan Demokrat Parti 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin %85.4’ünü almıştı. CHP %39.6 oy oranına karşılık 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi %4.6’yla bir milletvekilliği kazanmıştı.
27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı. Kutlamalar, yeni iktidarın kurulması boyunca, yani 3 hafta kadar sürmüştü.
Adnan Menderes başbakanlığındaki 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı, demokrasiye inananlar açısından tam bir hayalkırıklığı oldu. Ancak bütün bu olumsuzluklar, 1950’deki iktidar değişikliğinin Türkiye siyasi kültürüne bir şey katmadığı anlamına gelmemeli. Belki siyaset sahnesinin ön saflarında olanlar için fazla bir şey değişmemiş; millî irade, kültür ve değerleri başkaları tanımlar, bu tanımlara uymayanları da başkaları cezalandırır olmuştu. Ancak sahnenin arka saflarında olan ve 4-5 yılda bir yoklananlar için durum artık eskisi gibi olmayacaktı. Seçmen, oyuyla ilk kez iktidar değiştirmiş ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştı.
Seçimlerin ertesi günü zafer sarhoşu Demokrat Partili vatandaşlar. O gün başlayan kutlamalar tam 3 hafta sürecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
1973 SEÇİMLERİ
Halka dönük politika CHP’yi zafere taşıdı
1973 seçimlerinde Ecevit’in liderliğindeki CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti. 1977’de de devam ettirilen başarının arkasında CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’in sosyal demokrat çizgisi ve siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin yeni bir demokrasi arayışı yatıyordu.
CHP’nin 1966’da benimsediği “ortanın Solu” düşüncesi partide çatlak yaratmıştı. Genel Sekreter Bülent Ecevit sosyal demokrat politikaları savunurken, karşı çıkan pek çok vekil partiden ayrılmıştı. 1972’de Ecevit’in genel başkan seçilmesinden sonra, 34 yıldır CHP’nin lideri olan İsmet İnönü de partiden istifa etmişti.
14 Ekim 1973 seçimlerine bir yıldan az kala İnönü’nün ayrılması kamuoyunda CHP’nin tarihî bir hezimet yaşayacağına yoruluyordu. CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti.
Başarının mimarı hiç şüphesiz CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’ti. Sosyal demokrat çizgi, gitgide politize olan ve sadece seçimlerde oy vermeyi değil siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin arzusunun, yeni bir demokrasi arayışının sonucuydu ve başarılı olmuştu. Yeni CHP’nin özellikle kent yoksullarına yönelik politikaları da meyvesini verecek, parti 1973 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük belediyeleri 1980 darbesine kadar elinde tutmayı başaracaktı. CHP’nin 1977 seçimlerini %41.4’le oy rekoru kırarak kazanmasının sebebi de bu politikalardı.
1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.
1983 SEÇİMLERİ
Darbecilerin desteği sandıkta ters tepti
1980 darbesinin üç yıl ardından yapılan ilk seçimlerde yeni kurulan 15 partiden yalnızca 3’üne izin çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in seçime iki gün kala açıkça MDP’ye destek vermesi ters teperken, halk o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışan Turgut Özal’ın partisini tercih etmişti.
Kenan Evren liderliğindeki cuntanın 12 Eylül 1980’de yaptığı darbenin ardından tüm siyasi partiler kapatılmıştı. Üç yıl sonra sözde demokrasiye dönülecek ve seçimler yapılacaktı ama yeni kurulan 15 partiden yalnızca üçüne seçimlere katılma izni çıkmıştı: Emekli Orgeneral Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), genel başkanlığını Turgut Özal’ın yaptığı merkez sağdaki Anavatan Partisi (ANAP) ve merkez solda konumlanan Halkçı Parti (HP).
Seçimlerin, darbecilerin desteklediği MDP ile ANAP arasında geçmesi bekleniyordu. Ancak değişim vadetmesi, o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışması Özal’ı kısa sürede bir adım öne geçirmişti.
Seçimlere iki gün kala Cumhurbaşkanı Kenan Evren halka seslenerek Özal’ı suçladı ve “İcraatımızı devam ettirecek bir yönetimi işbaşına getireceğinize inanıyorum” sözleriyle MDP’ye açık destek verdi. Ancak bu konuşma sandıkta ters tepecek ve ANAP kimsenin beklemediği bir zafere ulaşıp % 45.1’lik oy oranıyla seçimi kazanacaktı. Özal’ın partisi 212 milletvekilliği alırken, seçimleri üçüncü tamamlayan MDP ise %23.3 oyla 71 milletvekili çıkarabilmişti.
Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ile Diyarbakır’da bir mitingde… (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
SÜREKLİ AYDINLIK İÇİN BİR DAKİKA KARANLIK EYLEMLERİ – 1997
Susurluk kazası sonrası sivillerin temizlik çağrısı
Susurluk Kazası yıllardır Türkiye’de olan biten pek çok karanlık hadiseyi açıklayan devlet-siyaset-mafya ilişkilerini gözler önüne serdi. Bu hukuk dışı ilişkiler ağının aydınlatılması talebi, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri ile kitleselleşecek, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından birine dönüşecekti.
3 Kasım 1996’deki Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye bambaşka bir gündeme uyanmıştı. O gün Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bir kamyona arkadan çarpan Mercedes’i süren polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ, üzerinde sahte kimlik bulunan kontrgerilla mensubu Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us aynı araç içinde öldü. İktidar partisi DYP’nin milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. Bucak aynı zamanda aracın sahibiydi. Kazanın ardından otomobilin bagajından çok sayıda silah çıktı. Bazı silah ve mermiler Özel Harekat Daire Başkanlığı envanterine kayıtlıydı. İsrail’den alınan bu silahların “kaybolduğu” söyleniyordu.
Bu hukuk dışı ilişkiler ağı, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından biri olan “Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık” eylemlerine de kapı açmıştı. Kazanın ardından küçük bir grup, olayın aydınlatılması için toplumu harekete geçirecek bir yol bulmak üzere toplandı. Daha sonra “Aydınlık için Yurttaş Girişimi” olarak anılacak grubun içinde yer alan Avukat Mebuse Tekay, o günleri şöyle anlatıyordu: “Bütün Türkiye Susurluk konuşuyor, ama herkes ‘Ben tek başıma ne yapabilirim ki?’ diye düşünüyordu. Sanki biri bir şey yapsa hepimiz katılacaktık. Birkaç arkadaş sessiz kalmamaya karar verdik. Öyle bir şey yapmalıydık ki isteyen herkes buna katılabilmeli, ama yaygın bir katılım olmasa da biz kendi tepkimizi gösterebilmeliydik.” Sonunda Avukat Ergin Cinmen, parlak bir fikir buldu: Her akşam saat 21.00’de evlerin ışıkları söndürülecekti. Toplumun her kesimine hitap edebilmek için eylemi hiçbir siyasi partiyle ilişkilendirmeme kararı verildi.
Susurluk Kazası’nın ardından başlayan “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri, sokağa da taşmıştı.
1 Şubat 1997 gecesi başlayan eylem giderek kitleselleşti. Halk, eylemi kendi yaratıcılığını kullanarak çeşitlendirmeye başladı: Işıklar yakılıp söndürülüyor, balkonlara çıkılarak düdükler, tencerelerle ses çıkartılıyordu. Eylem sokağa da dökülmüştü, yurttaşlar mumlarıyla protestolar düzenlemeye başlamıştı.
Kaza sonrası oluşturulan kamuoyu baskısının sonucunda İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa etti. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı olay hakkında dava açarken TBMM’de de araştırma komisyonu kuruldu. Tepkilerin büyük bir bölümü Susurluk’a yönelirken, önemli bir kısmı da Refah-Yol hükümetini hedef almaya başlamıştı. Bu noktada televizyon kanallarında “askerî lojmanlardan eyleme destek veriliyor” haberleriyle birlikte eylemlere polis müdahaleleri de başladı. Kazadan dört ay sonra 28 Şubat sürecini başlatan ve “postmodern darbe” diye nitelendirilen Millî Güvenlik Kurulu toplantısı yapıldı. 18 Haziran’da Refah-Yol hükümeti düşmüş, Başbakan Necmettin Erbakan istifa etmişti. ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu ANASOL-D hükümetinin vaatlerinden biri ise Susurluk’un aydınlatılmasıydı.
1 MART TEZKERESİ / 2003
Türkiye savaşa hayır dedi tezkere Meclis’ten geçemedi
2000’lerin başında, Türkiye en zorlu ekonomik, diplomatik ve siyasi krizlerinden birinden geçerken, kimse Irak’ı işgal etmeye hazırlanan ABD’nin taleplerinin reddedilebileceğini düşünmüyordu. 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesi için toplanan her kesimden savaş karşıtı, aksini ispat edecekti.
Kasım 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde, hem Türkiye hem de dünya çok çalkantılı bir dönemden geçiyordu. Türkiye, 2001 sonunda topladığı tüm vergilerle borç faizlerini bile ödeyememişti. Dış politikada yalnızlaşmış; Ecevit döneminde başlatılan AB uyum süreci ise askerî ve sivil bürokrasi tarafından ciddi bir dirençle karşılanmıştı.
Dünyada ise 11 Eylül saldırılarının artçı sarsıntıları sürüyordu. Ekim 2002’de ABD Kongresi, Irak’a askerî operasyon düzenlenmesine izin vermişti. 2002 başında dönemin başbakanı Ecevit, Washington’a davet edilmiş, Türkiye’nin ciddi şekilde ihtiyaç duyduğu ekonomik yardımlar teklif edilmişti. Henüz genel seçimler yapılmadan Recep Tayyip Erdoğan da “geleceğin başbakanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlanmıştı. Kısacası, ABD’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin de “Maaş bile ödeyemeyecek duruma düşeriz” diyen Erdoğan’ın söylediği gibi ABD’ye ihtiyacı büyüktü.
Ancak pazarlıklar çekişmeli geçiyor, uzayan süreçte zaman kazanan savaş karşıtı cephe güçleniyordu. “Türkiye Irak’a girmezse parçalanır” diyen köşe yazarlarına, zarar edeceklerini açıklayan iş insanlarına rağmen on binlerce insan, Türkiye’nin her yerinde protestolara katılıyordu. Türkiye kamuoyu %90’lara varan bir çoğunlukla bu savaşa karşıydı. Oya Baydar, o günleri “Müslüman muhafazakar kesimle Çağdaş Yaşamcı’lar, Doğu Perinçek’çilerle ÖDP’liler, Dilipak’la Barış Girişimi’nden Osman Kavala, Hrant Dink, hepimiz yan yanaydık” diye anlatıyordu.
1 Mart Tezkeresi’nin oylanması öncesi düzenlenen savaş karşıtı protestolardan… (ALİ ÖZ ARŞİVİ)
Irak’a Türk askerinin gönderilmesi ve Türkiye topraklarında 62.000 ABD askeri bulundurulmasını öngören Başbakanlık Tezkeresi işte bu ortamda Meclis’te oylamaya sunuldu. Oylamadan önce alışılmadık bir ikili, Şanar Yurdatapan ve Abdurrahman Dilipak, Genel Kurul Salonu’nun önünde yan yana dikilmişti. Dilipak, tokalaşmak için uzatılan elleri yakaladığı gibi burnuna götürüyor, “Henüz kan kokmuyor” diyerek son darbeyi vuruyordu. Tezkerenin oylandığı sırada 100.000’e yakın insan Sıhhiye Meydanı’nda Türkiye’nin en büyük savaş karşıtı mitingi için toplanmıştı.
Erdoğan o dönemde henüz başbakanlık koltuğuna oturmamış bir genel başkanı olarak meclis grubuna hâkim olamamıştı. AK Parti’nin grup kararı almadığı ve oylamanın gizli yapıldığı oturumda AK Parti’den 97 milletvekilinin de katkısıyla 264 kabul, 250 ret, 19 çekimser oy kullanıldı. Gerekli olan salt çoğunluğa ulaşılamadığı için Hürriyet’in bir gün sonraki manşetiyle “Sonuç evet, karar ret” oldu.
Bu sonuç, hem hükümet hem de ABD için bir şok etkisi yarattı. 14 Mart 2003’te Erdoğan başkanlığında kurulan 59. hükümet bu sefer 30 fireyle “Sınırlı Tezkere”yi kabul etti. Bir gün sonra, 20 Mart 2003’te Irak’ın işgali başladı.
Savaş karşıtları işgale engel olamamıştı ama Türkiye’yle ilgili oluşan “paralı asker” algısını kırmış, en önemlisi de çok farklı kesimlerden insanların ortak bir amaç için mücadele edebileceğini göstermişti.
AB İLE TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİ – 2005
Avrupa ile ilişkilerin zirvesi Türkiye’de demokrasi ümidi
1959’da başlayan ama uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zirve noktası, 2005’te Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin resmen başlamasıydı. Bu Türkiye açısından bir diplomatik zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi.
Avrupa Birliği’nin öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958’de kurulduktan kısa bir süre sonra, 31 Temmuz 1959’da, Türkiye topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’in yaptığı başvurudan dört yıl sonra, 1963’te AET, üyelik koşulları hayata geçirilinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanmasını önerdi. İlişkiyi resmileştiren Ankara Antlaşması, 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi.
Türkiye’den kaynaklı siyasi ve ekonomik sebeplerle uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen AET ile ilişkiler 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından resmen askıya alındı. 1980’lerin ikinci yarısında Türkiye girişimlerde bulunsa da Avrupa ile ilişkiler daha çok iç siyaset malzemesi olarak kullanılıyordu.
1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile 1999’da Helsinki’de yapılan ve Türkiye’nin adaylığının resmen onaylandığı AB zirvesi, ilişkiler açısından önemli dönüm noktalarıydı. Ancak görüşmelerin gidişatı Türkiye’nin üyeliğinin zor olduğunu gösteriyordu, ta ki 2002’ye kadar.
3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AK Parti’nin seçim vaatlerinden biri AB üyeliği için çaba göstermekti. Nitekim iktidara gelir gelmez çalışmalara başladılar ve Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi sonucunda Türkiye’nin kriterleri karşılaması şartıyla müzakerelerin başlayacağı duyuruldu.
2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle üyelik müzakerelerinin başlamasına farklı dillerde “Evet” diyen Avrupalı parlamenterler.
Türkiye, Kopenhag Kriterleri başlığı altında toplanan şartları yerine getirmek için bazı önemli adımları atınca AB’nin 2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle tam üyelik müzakerelerinin 2005’te başlatılması kararı alındı. Bu karar, neredeyse yarım asırdır AB’nin kapısını aşındıran Türkiye için büyük bir zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi. 15 Aralık 2004’teki toplantıda Avrupalı parlamenterlerin aralarında Türkçenin de bulunduğu tüm Avrupa dillerinde “evet” yazan dövizleri kaldırıp verdikleri poz, zaferin sembolüne dönüşmüştü.
AB, Türkiye’ye Kopenhag siyasi kriterlerinin uygulanması, siyasi reformların içselleştirilmesi, sivil toplumla diyalogun güçlendirilmesi gibi kriterler sunmuştu. Ancak AB içinde Türkiye’yi istemeyen muhafazakar liderler de boş durmuyor, süreci yavaşlatmaya çalışıyordu. Ardından, 2004’te Kıbrıs’ın AB üyesi olması ve Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açmak istememesiyle başlayan bir kriz dönemine girildi. Bu krizle birlikte Türkiye-AB müzakere süreci durakladı, AK Parti de eski “hevesini” yitirince AB’ye üyelik çabaları rafa kaldırıldı.
MEDENİ KANUN VE TCK REFORMLARI / 2002-2005
Dünya yerinden oynadı kadınlar özgür olunca…
Kadın hareketi, son 25 yılda devleti dönüştürmeyi başaran en önemli gruplardan oldu. 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen Türkiye, 2000’lerin ilk yarısında Medeni Kanun ve TCK kampanyalarında kadınların mücadelesini konuşuyordu. Kampanyalar başarıya ulaşmış, yasaların ruhu kadın bakış açısıyla değiştirilmişti.
Kadın hareketi, Türkiye’de tarihi boyunca en umutsuz anlarda, en sert saldırılar karşısında bile direnmenin sembolü oldu. 12 Eylül darbesi sonrası, toplumun hemen bütün örgütlü kesimleri büyük yara almışken, kadın hareketi kendisini ilk toparlayanlardan biriydi. Bu çabalar, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başlarında zirveye ulaşarak, Türkiye’nin kadın hakları konusunda hızlı bir dönüşüme girmesine kapı açtı. Bu dönem kadınlar, özellikle yasal reformlar için yaptıkları kampanyalarla öne çıktı.
Bu kampanyalar sonucunda ilk önce 1 Ocak 2002’de Medeni Kanun değişti. Aile reisliği yalnızca erkeklere tanınmış bir hak olmaktan çıktı, “evlilikte edinilmiş mallara eşit katılım” yasaya girdi. Kadınlar artık çalışmak için eşlerinden izin almak zorunda değildi; evlendiklerinde isterlerse kendi soyadlarını da koruyabiliyor, miras paylaşımında erkeklere öncelik tanıyan maddelerden kurtuluyorlardı.
17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü. (MURAT ÇELİKKAN ARŞİVİ)
Medeni Kanun Kampanyası’nın verdiği heyecanla kadın örgütleri, Nisan 2002’de Türk Ceza Kanunu Çalışma Grubu’nu kurdular. Temel amaçları, mevcut TCK’nın ataerkil ruhunun izlerini silmek ve kadınların yasada birey olarak kabul edilmesini sağlamaktı. 1926’da yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda kadının bedeni ve cinselliği eşinin, ailesinin ve toplumun malı sayılıyordu. Bu yüzden, tecavüz, taciz gibi cinsel suçlar “toplum ve aile düzenine ve genel ahlaka zarar veren davranışlar” olarak tanımlanıp, gerektiği gibi cezalandırılmıyordu. Kadınların bekar veya evli olması, cinsel suçlara verilen cezaları etkiliyordu.
Kadınlar, önce bütün yasayı tarayıp kadının insan haklarını ihlal eden, ayrımcılığı meşrulaştıran, kadınların bedensel bütünlüğünü yok sayan maddeler listelemişti. Ardından kadın bakış açısıyla alternatif bir yasa metni hazırlanmıştı. 3 yıllık kampanyanın ardından 2005’te yürürlüğe giren Yeni TCK’da yaklaşık 30 madde değiştirilmişti.
Burada cinsel suçlar “Kişilere Karşı Suçlar” başlığına alınmış, tecavüz faillerine karşı evlilik yoluyla verilen cezasızlık ortadan kaldırılmıştı. Eski yasada suç olmayan “evlilik içi tecavüz” dünyadaki çoğu ülkeden önce, TCK’da suç olarak ele alınmıştı. Eski yasa kadınlar arasında bekaret ve medeni durumlarına göre ayrımcılık yapıyordu. Örneğin bekar bir kadını kaçırmanın cezası, evli bir kadını kaçırmanın cezasından daha hafifti. Bu tip maddeler kaldırılmıştı.
Bu sırada Türkiye’de ilk kez “namus” kavramı da tartışılmaya başlanmış; “namus cinayetleri”nde ceza indirimine gidilmesi kısıtlanmıştı. Ayrıca edep, töre, ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi ataerkil ve ayrımcı ifadeler kanundan çıkartılmıştı.
Deniz Kaynak’ın Nisan 2021’de #tarih’e yazdığı “Kağıt üzerinden hayata eşitlik-özgürlük savaşı” yazısından kısaltılarak alınmıştır.
HRANT DİNK’İN CENAZESİ – 2007
Onca uğursuzluğa rağmen tekrar yeşeren ümit ve heves
Hrant Dink’in öldürülmesi, gazeteci suikastlarının gelenek hâline geldiği Türkiye’de beklenmedik bir tepki yaratmış; 100 bin kişinin kendiliğinden toplandığı cenaze töreni, nadir bir toplumsal birliktelik örneği olmuştu. 16 yıldır tekrarlanan anmalar, cinayetin aydınlatılmasına yönelik ısrarın hatırlatıcısı olmaya devam ediyor.
Agos gazetesinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık sayfalardan biriydi. 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte giderek daha keskin hâle gelen toplumsal ayrışmaların habercisi olan cinayet, sadece Türkiye Ermenileri arasında değil, neredeyse tüm toplumda yankı bulan bir acı yaratmıştı. Öyle ki, tarihi boyunca gazetecilere karşı suikastların gelenek hâline geldiği bir ülkede, bu olayın bu denli yüksek sesli bir karşı çıkışın sembolü olacağını, büyük ihtimalle ne cinayetin planlayıcıları ne de Dink’in cenaze töreninin düzenleyicileri öngörebilmişti.
Dink’in cenaze töreninde siyasi görüşü, hayatta durduğu yer birbirinden geceyle gündüz gibi farklı on binlerce kişi, hiç kimse onları oraya çağırmadan toplanmış; “Hepimiz Hrant’ız” dövizlerinin Osmanbey’den Yenikapı’ya uzandığı görkemli yürüyüşte Türkiye’de nadir görülen bir toplumsal birliktelik sergilenmişti.
Bu toplumun ilacını başka hiçbir yerde değil ancak birbirinde bulabileceğini son soluğuna dek tekrarlayan, “Biz yaşadığımız cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık” diyen Hrant Dink olmadan geçen 16 yılda da her 19 Ocak’ta bu yürüyüşler tekrarlanmaya devam etti. Yıldırım Türker’in Nisan 2015’te #tarih’e yazdığı gibi “Hrant siyasi olarak yalnızca hakları rahatlıkla gasp edilebilen, ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalan Ermenileri temsil etmiyordu. Öyle olsaydı bütün mutsuzların, bütün itirazı olanların, bütün hak hukuk peşinde koşturanların ufkunda böylesine güçlü bir ışık olarak varolmazdı. Hrant, bizatihi bir öneriydi. Bir hayat önerisi. Dayanışmanın, adil paylaşımın, kardeşliğin, coşkunun, şefkatin, karşılıklı anlayarak, hissederek varılan barışın temsilcisiydi. Onu tehlikeli kılan da işte bu ulaşabildiği geniş alandı. Hrant, hepimiz için Heves’i temsil ediyordu. Küsmeden, içini acılaştırmadan, hevesini bir an olsun kaybetmeden anlamaya ve anlatmaya çalışan o adamın varlığı, yakınında olmasak da sanki gelecek hissimizi diri tutuyordu. Hem ne güzel bir memleketti burası. Onca uğursuza rağmen Hrant gibi bir adam da yeşeriyordu bu topraklardan.”
16 yıldır, her 19 Ocak’ta binlerce insan Şişli’de vurulduğu yerde Hrant Dink’i anmaya devam ediyor.
SPORDA KADIN BAŞARILARI
Önyargıları yıkıp geçtiler madalyalarla cevap verdiler
Meclis’te, akademide, üst düzey yöneticilik pozisyonlarında temsil oranları tartışıladursun, kadınlar önce Türkiye’nin Olimpiyat kafilesinde erkek sayısını aştı. Aşmakla da kalmadılar, judodan tekvandoya, halterden basketbol ve voleybola elde ettikleri başarılarla “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” (citius, fortius, altius) oldular.
Son yıllarda Türkiye’de spor alanında bir devrim yaşanıyor. Özellikle kadınlardaki sıçrama çok çarpıcı. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, bazılarının bunu ailelerinden bile sakladıkları bir ülkede elde edilen dereceler özellikle anlamlı.
Türkiye’nin Olimpiyat serüveni 1908’de başladı; Türk kadın sporcular ilk defa 1936’da sahnede boy gösterdi. Tarihin en politize spor organizasyonunun açılışı Berlin’de Nazi selamlarıyla yapılırken, eskrimde mücadele eden Halet Çambel ile Suat Fetgeri mihmandarlarının önerisini reddetmiş, Hitler’le tanışmaya gitmemişlerdi!
Millî voleybolcumuz Eda Erdem, 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda.
2000’lerle birlikte kadın sporcularımızın önlenemez yükselişi başladı. Takvimler 14 Ağustos 2004’i gösterdiğinde, Atina’da 48 kiloda yarışan haltercimiz Nurcan Taylan, dünya rekorunu kırarak altın madalya kazanan ilk kadın sporcumuz oldu. Bugün ise bir zamanlar iki kadın sporcuyla çıkılan Olimpiyat yolunda, kafilenin neredeyse yarısını kadınlar oluşturuyor.
Hemcinslerinin cinayetlere kurban gittiği, spor yapan kadınların başarılarından çok şortlarının konuşulduğu topraklarda kadın voleybolunun sıçrayışı, iyi işleyen bir sistemin azimle birleşmesi karşısında engellerin bir bir yıkılabileceğinin sembolü olmaya devam ediyor.
Ekolden bahsetmemizin mümkün olmadığı topraklarda, kadın voleybolunun tıkır tıkır işleyen sistemi, fabrika gibi oyuncu üretiyor; altyapılardaki yetenekler durmadan üstyapıya taşınıyor; bir oyuncu gittiğinde yeri hemen dolduruluyor; dünyanın en büyük yıldızlarıyla harmanlanan kulüp takımları arka arkaya büyük başarılara imza atıyor.
MERVE DİZDAR – 2023
‘Umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime…’
Bu yıl 76. Cannes Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın “Kuru Otlar Üstüne” filmindeki performansıyla alan Merve Dizdar, ödül konuşmasında bu topraklarda kadın olmanın doğurduğu güç ve direncin, imza attığı başarıdaki rolünü anlattı ve ödülü de kadınlara armağan etti.
Dizdar, ödül konuşmasında filmde canlandırdığı “Nuray” karakterine gönderme yaparak “Nuray, inandığı şeyler ve varoluşu için mücadele veren ve bu uğurda bedeller ödemek zorunda bırakılmış bir kadın. Onu tanımak ve anlamak için uzun uzun çalışmak isterdim ama ne yazık ki yaşadığım coğrafyada bir kadın olmak, Nuray’ın duygusunu doğduğum günden beri ezbere bilmeyi gerektiriyor. Bu ödülü, Nuray ve onun gibi kadınların mücadelesine güç verebilmek için; kendisine layık görülenlere boyun eğmeyip eyleme geçen, bu uğurda her şeyi göze alan ve ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime ve Türkiye’de hakettiği güzel günleri yaşamayı bekleyen tüm mücadeleci ruhlara armağan ediyorum” dedi.
Türkiye 2. milenyuma enflasyon ve işsizlik rakamlarındaki yükselişle girmişti. Şubat 2001’deki “Anayasa krizi” ise ekonomiyi anafor gibi dibe çeken dalganın başlangıcı olmuştu. O sırada Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olan Kemal Derviş, ekonominin dümenine geçmeyi kabul ederek Türkiye siyasi-ekonomik tarihinde derin bir iz bırakacaktı.
Türkiye’nin 19 Şubat 2001 günü Millî Güvenlik Kurulu toplantısında yaşanan “Anayasa kitapçığı krizi” üzerine patlak veren ekonomik kriz sonrasında tanıştığı; kimilerinin çok eleştirdiği; kimilerinin ise “kurtarıcı” hatta “Mesih” gözüyle baktığı Kemal Derviş 8 Mayıs’ta 74 yaşında yaşamını yitirdi.
Derviş, Arnavut kökenli bir Türk iş insanıyla Almanya Büyükelçisi Franz Von Papen’in sekreterliğini de yapmış Alman bir annenin çocuğu olarak, 10 Ocak 1949’da İstanbul’da dünyaya gelmişti. Büyükada’da geçirdiği çocukluk ve gençlik yıllarından sonra London School of Economics’te lisans ve yüksek lisans eğitimini, ardından da 1973’te Princeton Üniversitesi’nde ekonomi üzerine doktora eğitimini tamamlamıştı.
Doktorasını bitirir bitirmez Ankara’ya gelmiş, 1973-1976 arasında bir yandan Hacettepe ve ODTÜ İktisat bölümlerinde öğretim üyeliği yaparken, bir yandan da CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit’e ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanında danışmanlık yapmıştı.
Kemal Derviş, Bakanlık döneminin ardından, 3 Kasım 2002 seçimlerinde CHP listelerinden milletvekili de seçilmişti.
Siyasete ilgisi, belki de ailevi köklerinden geliyordu; zira altıncı göbekten büyük büyük dedesi Halil Hamid Paşa da 1782’de Sultan 1. Abdülhamid tarafından tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşayan ülkenin sadrazamlık koltuğuna mali ve idari reformları hayata geçirmek üzere getirilmiş; ancak 3 yıl geçmeden sürüldüğü Bozcaada’dan kesik başı İstanbul’a gönderilmişti!
Derviş’in Türkiye siyasetiyle ilk imtihanı da çok uzun sürmemiş, 1980 darbesine giden süreçte ülkedeki şiddet olaylarının artması ve siyasi istikrar ortamının bozulmasıyla Derviş de yeniden ABD’ye dönmüştü. 1978’de “Dış Ticaret ve Planlama” üzerine teziyle Princeton’dan doçentlik unvanını alan 29 yaşındaki Derviş, uzun yıllar görev yapacağı Dünya Bankası’nda çalışmaya başlamıştı. Burada kariyer basamaklarını hızla tırmanmıştı. 1982’de Endüstri Stratejileri ve Politikaları Daire Başkanlığı’na, 1986’da Dünya Bankası’nın Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sorumlu baş ekonomistliği görevine getirilmişti. Bu görevi sürdürdüğü dönemde Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrası bir paradigma değişikliğine sürüklenen Doğu Bloku ülkelerinin pazar ekonomisine geçiş sürecinde görev almıştı. 1996’da ise Atilla Karaosmanoğlu’nun ardından Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı görevine yükselen ikinci Türk olmuştu.
Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001’de içine düştüğü mali krizler, Kemal Derviş’in Dünya Bankası’ndaki 22 yıllık kariyerini sonlandırarak ülkeye geri dönmesine yolaçtı. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilen Derviş, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirildi; o dönemde “Derviş Reformları” olarak da ünlenen “Güçlü Ekonomi Programı”nı ortaya koyan ekibin lideri oldu.
Kemal Derviş, 2001 ekonomik krizinin ardından kendisini Türkiye’ye davet eden dönemin başbakanı Bülent Ecevit ile…
Derviş’in ekonomi politikası, dönemin koalisyon hükümetinin Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ve Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ile görüş ayrılıkları yaşamasına rağmen, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı tarafından da sürdürüldü. Böylece mali (fiskal) disiplin ile birlikte kamu gelir-gider dengesi sağlandı, enflasyonla beraber risk primi düştü ve Türkiye ekonomisine güven geldi.
Ekonomi bilimi tarafından net bir şekilde tanımlanmış olan “ortodoks” ekonomi programının başarılı ile uygulanması sürecinde, Merkez Bankası ve bağımsız denetim-gözetim kurumlarına yasal olarak verilen ve siyasi otoritenin doğrudan müdahale etkisini azaltan Derviş dönemi reform çalışmalarının önemli katkıları vardı. Ancak siyaseten alınması zor ekonomik kararların siyasi irade tarafından alınabilmesi, ekonomik başarıyı getiren birincil neden olmuştu.
Derviş’in sosyal demokrasi, küreselleşme alanlarında yaptığı çalışmalar incelendiğinde, küresel ekonomik düzene koşulsuz destek veren “saf piyasacı” bir ekonomist olmadığı görülür. Onu, bağımsız düzenleyici ve denetleyici kurumların yardımıyla, kamu gücünün doğrudan piyasanın işleyişine karışmadığı ama etkili olduğu; adaletli bir gelir dağılımı ve fırsat eşitliğini ulaşılması gereken ana hedefler olarak gören bir ekonomist diye değerlendirmek daha doğrudur.
Foreign Policy, 2005’te Derviş’i “Dünyanın en etkili 100 entelektüeli” listesine almıştı.
Derviş, teknokrat Bakanlık döneminden sonra siyasete doğrudan katılma kararı aldı. Ekonomi programı tamamlanmadan, dolayısıyla sonuçları tam olarak alınmadan erken seçim ortamına giren Türkiye’de, Başbakan Bülent Ecevit’in yardımcısı Hüsamettin Özkan ve dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem İpekçi ile birlikte Yeni Türkiye Partisi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. Ancak daha sonra sürpriz bir şekilde Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı olarak 3 Kasım 2002 seçimlerinde İstanbul’dan milletvekili seçildi.
Siyasi kariyerinde istediği başarıyı yakalayamayan Derviş, 2005’te milletvekilliğinden istifa ederek Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı’na aday oldu. Genel Sekreter Kofi Annan tarafından UNDP Başkanı olarak atandı ve 2009’a kadar bu görevi sürdürdü. 2005’te Foreign Policy tarafından “Dünyanın En Etkili 100 Entelektüeli” listesinde 67. sırada yer alan Derviş, tüm üstün meziyetlerine rağmen, bir daha Türkiye siyasetinde etkili bir görev üstlenemedi.
60’lı yılların ikinci yarısından itibaren Adalet Partisi ile CHP’den ayrılanların kurduğu yeni partiler, 1970’li yıllarda yapılan üç genel seçimde de sandıktan çok parçalı Meclis yapısı çıkmasına yol açtı. Bunun sonucunda zoraki koalisyonlar veya dışarıdan destekli azınlık hükümetleri göreve geldi; çok özlenen siyasi istikrar, partilerin tutumu yüzünden bir türlü yakalanamadı.
Türkiye 60’lı yıllara darbe ve idamlarla başlamış, 12 Mart 1971’deki askerî muhtıra ve ardından gelen idamlarla bir defa daha sarsılmıştı. Başbakan Demirel’in muhtıranın ardından istifa etmesini izleyen iki yılda ara rejim hükümetleri görev yaptı. Siyasi partilerden ve TBMM dışından Bakanların birlikte görev yaptığı bu hükümetler döneminde 1961 Anayasası’nda yapılan değişikliklerle askerî otorite, sivil otorite aleyhine güç kazandı; temel hak ve özgürlüklerde gerileme oldu. Seçimler ise zamanında, 1973’te yapılacaktı.
CHP içindeki solcularla karşıtları arasında denge sağlamaya çalışan İsmet İnönü, 1972’deki kurultayda Bülent Ecevit genel başkan seçilince partiden ayrılmıştı. İnönü’nün ardından 15 senatör ve 44 milletvekili de istifa edip Cumhuriyetçi Parti’yi kurdu. Bu parti daha sonra Güven Partisi ile birleşerek Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) adını alacaktı.
CHP’yi sosyal demokrat bir çizgiye oturtan Bülent Ecevit, 1973 seçimleri öncesi İstanbul Zeytinburnu’ndaki mitingde.
Ecevit’in liderliğiyle birlikte CHP’nin sosyal demokrat bir partiye dönüşeceği “Ak Günlere” başlıklı meşhur 1973 Seçim Beyannamesinden de anlaşılıyordu. Beyannamedeki genel af, toprak reformu, madenlerin ve petrolün devletleştirilmesi gibi vaatler, Demirel başta olmak üzere muhafazakar politikacıları öfkelendirmişti. Ecevit’i seçimle geldiği iktidardan 1973’teki darbeyle indirilip katledilen Şili’nin sosyalist lideri Salvador Allende arasında benzerlik kurma modası da bu sıralarda başladı. Demirel, Şili liderini taklit etmekle suçladığı Ecevit’ten “Allende Büllende” diye sözederek, bu modanın en veciz örneklerinden birini veriyordu.
Erbakan, Demirel ve Türkeş 1970’lerde iki Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulmasına öncülük etti.
Parti liderlerine 1973 seçimlerinden önce düzenli yayına başlayan televizyondan propaganda hakkı verilmesi düşünülse de sonradan vazgeçilmişti. Radyodan propaganda 1961 seçimlerinden beri olduğu gibi devam ediyor, seçim çalışmalarıyla ilgili haberler de ilk defa televizyonda yer alıyordu. CHP’nin Ecevit’in isteğiyle hazırlattığı seçim otobüsü de bir yenilikti. O zamana kadar liderler gittikleri yerlerde hazırlanan bir platformun üzerinde konuşurdu. Ecevit ve kurmaylarıyla gazetecileri mitingden mitinge taşıyan, güçlü ses sistemiyle donatılmış otobüs ise çok daha pratikti. Açılabilen arka camından küçük gruplara, aracın üstünden de büyük kalabalıklara konuşma yapılabiliyordu. Başlarda CHP’nin otobüsüne burun kıvıran AP ve başka partiler de kısa süre sonra birer seçim otobüsü edinecekti.
Hükümeti karıştıran heykel
1973 seçimleri sonrasında CHP’yle hükümet kurdukları için sağ partilerden tepki alan MSP lideri Erbakan “Solcular bizim namaz kılmayan kardeşlerimiz” demişti ama, birçok temel konuda görüş ayrılığı bulunan iki partinin kurduğu hükümetin yürümeyeceği kısa sürede anlaşılmıştı.
CHP ile MSP daha koalisyon iki ayını doldurmadan İstanbul Karaköy Meydanı’na yerleştirilen Cürdal Duyar’ın “Güzel İstanbul” adlı kadın heykeli yüzünden karşı karşıya geldi. Muhafazakâr basının “çıplak yosma” ve “sapıklık anıtı” gibi isimler taktığı heykelin “Türk anasını hayasızca teşhir ettiğini” söyleyen MSP lideri Erbakan, “analarımıza hakaret eden bu heykel yerinde kalırsa hükümet ayakta kalamaz” diyerek, gerekirse koalisyonu bozacağını ima ediyordu.
Siyaseti karıştıran 7 ton ağırlığında ve yaklaşık 5 metre yüksekliğindeki heykel, bir gece yarısı MSP’li İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk’ün emriyle yerinden söküldü ve Yenikapı sahiline atıldı. Sanat çevreleri heykele yapılan muameleyi protesto ederken, gazeteler Arkeoloji Müzesi’ndeki çıplak heykellerin de kaldırılıp kaldırılmayacağını soruyordu. Tepkilerin artması üzerine Başbakan Bülent Ecevit’in talimatıyla bir ara yol bulundu ve kentin en işlek meydanlarından birinden sökülen “Güzel İstanbul”, Yıldız Parkı’nın ücra bir köşesine dikildi.
Partilerin kampanya müzikleri de bu seçimlerde öne çıkmıştı. CHP mitinglerinde Ecevit’ten önce çıkıp “Sev Kardeşim” ve “Hayat Bayram Olsa” şarkılarım söyleyen Şenay mitinglerde sahne alan ilk şarkıcı oldu. Bu seçimin bir yeniliği de partilerin çakmak, kalem, anahtarlık gibi hediyelik eşyalar dağıtmaya başlamasıydı.
14 Ekim 1973’teki seçimlerde yüzde 33.3 oy oranıyla birinci parti olan CHP 185 milletvekilliği kazanırken; AP yüzde 29.8’le 149,1970’te AP’den kopanların kurduğu Demokratik Parti (DP) yüzde 12’yle 45 milletvekili çıkardı. Seçimlerin sürprizi Necmettin Erbakan liderliğindeki Millî Selamet Partisi’nin (MSP) yüzde 11.8’le 48 sandalye kazan-masıydı. CGP yüzde 5.13’le 13, MHP yüzde 3.4 ile 3, TBP yüzde 1.1 ile bir milletvekili çıkardı; 6 bağımsız aday da Meclis’e girdi.
CHP-MSP koalisyonu
CHP, Millet Meclisinde çoğunluğu sağlamak için gereken 226 sayısının çok altında olduğu için Ecevit koalisyon görüşmelerine başlamıştı. Önceleri küçük bir olasılık olarak görülen CHP ve MSP’nin koalisyon kurması fikri, diğer olasılıkların hızla tükenmesiyle tek seçenek olarak kaldı ve Ocak 1974’te sadece birkaç ay sürecek CHP-MSP hükümeti kuruldu. 1974 yazında Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik iki askerî harekâtının başarıyla sonuçlanmasıyla büyük sempati toplayan Ecevit, bu rüzgarı arkasına alıp erken seçime gitmek için 18 Eylül 1974’te istifa edecek ama Meclis’ten erken seçim kararı çıkmayacaktı. Hemen ardından AP, MSP, CGP ve MHP biraraya gelerek Demirel başbakanlığındaki Birinci Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini kurdu.
Türkiye, seçim yılı olan 1977’ye 1. MC hükümeti döneminde artan siyasal şiddet olayları eşliğinde girdi. Seçim kampanyaları sırasında konvoyu birkaç kez saldırıya uğrayan Ecevit 29 Mayıs’ta İzmir’de bir silahlı saldırıdan son anda kurtulacak; CHP liderine isabet etmeyen mermi arkasında bulunan partili Mehmet İsvan’ı yaralayacaktı. 3 Haziran’da Taksim Meydanı’ndaki CHP mitinginden önce de kendisine suikast yapılacağı yönünde bizzat Başbakan Demirel tarafından uyarılan Ecevit buna rağmen meydana çıktı ve CHP tarihinin en geniş katılımlı mitinglerinden birinde 100 binlerce kişiye seslendi.
Ecevit’in seçim otobüsü 1973 seçimlerinin yeniliklerinden biri olan CHP’nin seçim otobüsünün açılabilen arka camından küçük gruplara, aracın üstünden de büyük kalabalıklara konuşma yapılabiliyordu.
1977 seçimleri de bir dizi yeniliğe sahne olmuştu. Parti liderleri ilk defa televizyonda propaganda yapma olanağına kavuştu. 1975’te kurulan ilk araştırma şirketleri ilk anketlerini bu seçimler öncesinde yaptı. AP bir reklam ajansına (Cen Ajans) seçim kampanyası hazırlatan ilk siyasi parti oldu. Siyasi reklamlar yasak olmasına rağmen AP yasağı delmiş ve o dönem için çok ilginç bulunan gazete ilanları yayımlatmıştı. Mitinglerde dağıtılan 5 milyon AP afişi ve 20 bin ses kaseti de rekor olarak kayıtlara geçiyordu. Demirel’in sesinden kaydedilen kasetlerde ayrıca partinin kırat sembolünü temsilen, “Yine de şahlanıyor aman, kol beyinin kıratı” türküsü de yer alıyordu.
Tüm partilerin onayıyla 4 ay önceye alınarak 5 Haziran 1977’de yapılan seçimleri CHP yüzde 41.4 oy oranıyla 213 sandalye kazanarak birinci tamamladı. AP yüzde 36.9’la 189, MSP yüzde 8.6’yla 24, MHP yüzde 6.4’le 16, CGP yüzde 1.9’la 3 ve DP de aynı oy oranıyla 1 milletvekili çıkarmıştı. 4 de bağımsız milletvekili vardı.
CHP bu seçimlerde merkez solun Türkiye tarihinde ulaştığı en yüksek oy oranına ulaşmış, önceki seçimlerden yüzde 8 fazla oy almıştı. Bülent Ecevit’in oluşturduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamayınca, AP, MSP ve MHP biraraya gelerek 2. Milliyetçi Cephe koalisyonunu kurdu. 6 ay süren bu hükümetin ardından iki ay görev yapacak, bağımsızların desteklediği Ecevit hükümeti kuruldu. 1979 ara seçimlerinde CHP başarısız olunca Ecevit başbakanlıktan ayrılırken, 12 Eylül 1980 darbesine kadar Demirel’in MHP ve MSP’den destek alarak kurduğu azınlık hükümeti görev yapacaktı.