Etiket: britanya

  • Britanya’yı ‘büyük’ yapan, tarihe ‘şekil veren’ kadın…

    Britanya’yı ‘büyük’ yapan, tarihe ‘şekil veren’ kadın…

    İngiliz gücü ve Britanya imparatorluğuna dünya ölçeğinde emperyal bir nitelik kazandıran Kraliçe Victoria, 19. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurdu. 63 yıl tahtta kalan Kraliçe hem bu döneme adını verdi hem de uluslararası güç dengelerini değiştirdi. “Avrupa’nın büyükannesi” Victoria’nın yeni dünya düzeni, 1. Dünya Savaşı’na kadar sürecekti.

    Tarihte-Bu-Ay-1
    1899’da Kraliçe Victoria ve gelecekteki krallar 5. George, oğlu kral 7. Edward ve torunu kral 8. Edward.

    Kraliçe Victoria, muhafazakar ve zaman zaman baskıcı kimliği ile anılsa da onun dönemi Birleşik Krallık’ın sanayileşmede, demiryollarında ve askeriyede yaptığı büyük teknik atılım-lara şahit oldu. Londra’da 1851 Büyük Sergisi’nin yapılmasına eşi Prens Albert ile beraber önayak olmuş, imparatorluğun ne kadar büyük bir ilerleme içerisinde bulunduğunu ve bu teknik/teknolojik gelişmedeki yerini göstermiştir.

    Yine onun dönemi, Britanya imparatorluğunun denizaşırı topraklarda genişlemesinin de zirvesini oluşturdu. 18 yaşına girmeden hemen önce tahta geçen Victoria, tüm seleflerinden daha uzun, 63 yıl tahtta kaldı; hem ülkesi hem dünya büyük dönüşümler geçirirken, dönemin süper gücü olan ülkesinde ve dünyada istikrarı koruyabilmek için birçok girişimde bulundu. Uzun hükümdarlığı süresince inişli-çıkışlı bir popülariteye sahip olsa da, ülkesinde ve uluslararası tarihyazımında Viktorya Çağı, İngiliz gücünün serpilip sağlamlaştığı bir dönemdir.

    1. Gerçek bir 9 canlıydı tam 8 suikasttan sağ çıktı

    19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında Avrupa’ daki monark veya başkanlara, neredeyse tüm hükümdarlara başarılı/başarı-sız sayısız suikast girişiminde bulunuldu. Bunlar arasında 8 suikast girişiminin 8’ini de sağ atlatan Kraliçe Victoria başı çeker. 1840’ta henüz tahtının ilk yıllarında ve yeni evlenmişken, üzeri açık faytonla bir seyahat sırasında akıl sağlığı yerinde olmayan 18 yaşındaki Edward Oxford tarafından silahlı saldırıya uğradı ve kocasıyla sağ kurtuldu (suikastçı tabancasında sadece barut bulunduğunu, kurşun bulunmadığını iddia etmişti). Oxford vatana ihanetten suçlu bulunsa da, akıl sağlığı yerinde olmadığı için asılmak yerine Avustralya’ya sürgün edildi. Diğer 7 suikast girişiminin failleri de, farklı nedenlerle asılmaktan kurtuldu. Bu saldırılar arasında yalnızca biri ve sonuncusu politik nedenlere dayalıydı, 1872’de 17 yaşındaki İrlanda kökenli Arhtur O’Connor, Buckingham Sarayı’nın bahçesine saklanarak Victoria’ya ateş etti. Esas amacı silahla kraliçeyi korkutarak İrlandalı siyasi mahkumları özgür bırakmasını sağlayacak bir karar kağıdını ona imzalatmaktı.

    Tarihte-Bu-Ay-2
    Charles Burton Barber’ın 1876’da tamamladığı “Kraliçe Victoria ve John Brown” tablosu. Kraliçenin Brown’a 50. yaş gününde hediye ettiği tablonun detayında, ölümünden sonra heykelini diktireceği Balmoral Şatosu seçilebiliyor.

    2. Hindistan’ı taca bağladı, ‘Kayzer-i Hind’ oldu

    Tarihte-Bu-Ay-5
    Kraliçe Victoria ve Hint kökenli yardımcısı Abdül Kerim, 1890. Kraliçe, Hindistan İmparatoriçesi olduktan sonra Abdül Kerim’den Hindustani dilini öğrenmişti.

    Hindistan 1774’te, Britanya Doğu Hindistan Şirketi tarafından atanan genel vali ile doğrudan bu şirketin yönetimi altına girmişti. Bu durum 1857’deki büyük Hint Ayaklanması’na kadar devam etti. 1858’de çıkarılan yasa ile şirket devredışı bırakıldı ve ülke Büyük Britanya’ya bağlandı. Hindistan Ofisi tüm bu toprakların yönetimini, atadığı valilerle devam ettirdi. Ancak Birleşik Krallık’ın kraliçesi olan Victoria, taca bağlanan bu geniş toprakları klasik unvanı ile yönetemezdi; zira burası “Hindistan İmparatorluğu” olarak anılmaktaydı. Dönemin ünlü İngiliz oryantalisti G. W. Leitner, hem Hintçesi hem Urducası aynı olan “Kayzer-i Hind” unvanı önerisini getirdi. Bunun üzerine Kraliçe’nin çok iyi anlaştığı başbakanlarından Benjamin Disraeli, ona diğer unvanlarının yanına “Hindistan İmparatoriçesi”ni eklemeyi önerdi. Victoria’nın bunu kabul etmesi üzerine, Kraliçe 1 Mayıs 1876’da imparatoriçe ilan edildi. 1 Ocak 1877’de ise Delhi’ de Victoria’nın gıyabında taç giyme töreni gerçekleştirildi. İmpa-ratoriçe 1880’lerde, yardımcısı Abdül Kerim’den Hindustani dilini öğrenecekti.

    Tarihte-Bu-Ay-3
    Kraliçeye yapılan 8. suikast girişimi, ilk resimli haftalık haber dergisi The Illustrated London News’in kapağında, 11 Mart 1882.

    3. Eşi için yas tutması parlamenter monarşinin sonunu getirecekti

    Victoria, tahta geçişinden kısa bir süre sonra dayısının oğlu olan Albert ile evlenmişti. Prens Albert, evlilikleri boyunca Victoria’nın her alanda önemli destekçisi, yol göstericisi oldu. İlişkileri kamuoyunda hep takdirle karşılandı; Cumhuriyetçilerin güçlendiği dönemlerde bile kraliyetin popülaritesi korundu, hatta arttı. Albert’ın 1861’deki erken vefatı Victoria’yı büyük bir yasa boğdu ve uzun süre kamuoyunun karşısına çıkmadı. Bu uzun süren yas ve kendini izole etmesi, bir müddet sonra hem parlamentonun hem kamuoyunun tepkisini çekti, hem de kraliyet/parlamenter monarşinin destekçilerinin elini zayıflattı. Bu durum Cumhuriyetçiler için Kraliçe aleyhine büyük bir koza dönüşecekken, Victoria, dayısı Leopold’un uzun telkinleri sonucu yaklaşık 3 sene sonra, 1864’te ilk defa tekrar halkın arasına çıktı.

    4. Eşinin ölümünden sonra, dedikodular ayyuka çıktı

    Kraliçe, eşinin ölümünden sonra 40 yıl daha yaşadı. Ömrünün geri kalanında, dönem dönem kendisine platonik de olsa “çeşitli aşklar” yakıştırıldı ve bu özellikle saray çevrelerinde tartışmalara yol açtı. Prens Albert henüz hayattayken onun yardımcısı olarak saraya giren İskoç John Brown, prensin ölümünden sonra kraliçenin yas tuttuğu dönemde bu defa onun hizmetine girdi ve en yakını oldu. Victoria, ona 2 defa üstün hizmet madalyası verdi; hatta 1876’da Brown’ın 50. yaş gününde hediye ettiği portre, ikisinin arasındaki yakınlık tartışmalarını arttırdı. O kadar ki sarayda kimileri Kraliçe Victoria’dan “Bayan Brown” olarak bahsediyordu. Aralarındaki ilişki hakkında spekülasyonlar 1883’te Brown’ın ölümünden sonra da sürdü; zira Kraliçe onun bir heykelini Balmoral Şatosu’na diktirdi (Kraliçe’nin ölümünün ardından oğlu Edward, bu heykeli saray arazisinde gözden ırak bir yere taşıtacaktı).

    Brown’ın ölümünün ardından bu defa da Kraliçe’nin Müslüman-Hint kökenli ve “Munşi” lakaplı Abdül Kerim’le yakınlığı benzer dedikoduları gündeme getirdi. Hatta Abdül Kerim’in sarayda edindiği kimi politik bilgileri Hindistan’ daki “Müslüman Vatanseverler Cemiyeti”ne ilettiği iddia edildi. Victoria, Brown’ın portresini yaptırdığı gibi Abdül Kerim’in de portresini yaptırıp ona hediye etti. Kraliçe’nin sağlığının kötüye gittiği son zamanlarında, hanedan üyeleri ve saraydakiler Abdül Kerim’i uzaklaştırdı. Kraliçe, ölümünden birkaç sene önce ona unvan ve Hindistan’da toprak verdi ve böylece “Munşi” doğduğu topraklara geri dönmüş oldu.

    Tarihte-Bu-Ay-4
    Matthew White Ridley’in 1877’de Frank Leslie’s Illustrated Newspaper’da yayımlanan çiziminde Kraliçe Victoria, 9 çocuğu, onların 6’sının eşi ve 23 torunuyla beraber. Kraliçe, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’daki diğer büyük hanedanlarla evlendirecekti.

    5. ‘Avrupa’nın büyükannesi’ lakabını aldı; ancak tarihte başka ‘büyükanneler’ de vardı

    Victoria, çocuklarını Avrupa’daki diğer büyük krallıklara/imparatorluklara sahip hanedanlarının varisleri ile evlendirirken Britanya’nın süper güç statüsünü devam ettirmeyi ve Avrupa’da barışa dayalı bir istikrar oluşturmayı hesaplamıştı. Gerçekten de 20. yüzyılın ilk yıllarına gelindiğinde, Britanya, Rusya ve Alman imparatorluklarının başında oğlu ve torunları-kuzenleri vardı. Yine aynı yıllarda anne veya baba tarafından torunları/küçük torunları arasında Norveç, Yunanistan ve Romanya kralları bulunmaktaydı. Bu özelliğiyle yaşadığı dönemde ve sonrasında kendisine “Avrupa’nın büyükannesi” lakabı takılmıştı. Ancak bu lakabı tarihte başkaları da edinmişti. 12. yüzyılda yaşayan Akitanya Düşesi Eleanor, Victoria’nınki ile benzer amaçlarla tüm çocuklarını dönemin büyük hanedanlarıyla evlendirmişti. Orléans Düşesi Charlotte Elizabeth de torun ve küçük torunlarıyla 18. yüzyıldaki birçok monarkın büyükannesiydi. Avusturya İmparatoriçesi ve Napoléon’un eşi Josephine de Beauharnais de, yine “Avrupa’nın büyükannesi” olarak anılmıştı. ■

  • Beyazperde ve ekranda krallar, kraliçeler, saraylar, skandallar…

    Filmlerde ve dizilerde İngiliz kraliyet ailesinin konu edildiği yapımlar hâlâ en çok seyredilenler arasında. İşte kimi Oscar’lık kimi sinema tarihine geçen ve oyuncularıyla, senaryolarıyla iz bırakanlar…

    Büyük Britanya Kraliyet Ailesi…Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü impara­torluklarından birinin sahip­leri olmalarının yanında, özel hayatlarıyla da yüzyıllar boyu hep ilgi çektiler. Kraliçe 2. Eli­zabeth’in eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, bu Nisan ayında, 100. yaşını kutlamaya aylar kala dünyaya gözünü yumunca; Dia­na’nın oğulları prens William ve Harry’nin evlilikleri, eşleri, ço­cukları, skandallarıyla zaten as­la gündemden düşmeyen büyük aile iyice öne çıktı. Biz de 20. yüzyılın neredeyse tamamıyla 21. yüzyılın ilk çeyreğine tanıklık etmiş Prens Philip ve krali­yet ailesiyle ilgili çekilmiş en iyi filmleri/dizileri derledik.

    FİLMLER

    THE LION IN WINTER – KIŞ ASLANI / 1968

    53 yıllık yıldızlar geçidi

    Katherine Hepburn ve Peter O’Toole’li bu film Hepburn’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı getirdiği gibi iki Oscar daha kazanmıştı (En iyi uyarlama senaryo ve en iyi müzik). 1183 Noel arifesinde 1 günde geçen filmde 2. Henry’nin üç oğlu da tahta çıkmaya adaydır ama Henry bir karar vermemekte, direnmektedir. Eşi ve oğulları ona bir karar verdirmek için çeşitli planlar yaparlar. Film, Roger Ebert’in deyişiyle “Kralların henüz avluda yürürken tavuk tekmeledikleri, sokakların çamur ve pislik içinde olduğu” Ortaçağ İngiltere’si dünyasını gerçekçi bir biçimde betimler ve karakter­lere inanmamızı sağlar. Sir Anthony Hopkins’in ilk filmi olduğunu da eklemeden geçmeyelim.

    Yönetmen: Anthony Harvey. Oyuncular: Peter O’Toole, Katherine Hepburn, Anthony Hopkins.

    HENRY V – 5. HENRY / 1989

    Muhteşem oyunculuk

    Shakespeare’in 5. Henry’nin krallık dönemini anlatan oyunundan uyarlanan bu filmle Sir Kenneth Branagh hem yönetmen hem de en iyi erkek oyuncu olarak Oscar’a aday gösterilmiş, ancak film sadece kostüm tasarımıyla Oscar kazanmıştı. Film 1495’te, 100 yıl savaşlarının ortasında genç Kral Henry’nin Fransa’yı fethetme girişimine odaklanır. Çok başarılı oyunculukların yanısıra, film psikolojik ve entelektüel derinliğiyle de dikkat çeker.

    Yönetmen: Kenneth Branagh. Oyuncular: Kenneth Branagh, Ian Holm, Christian Bale

    MRS. BROWN – BAYAN BROWN / 1997

    Tutku, entrika, dram…

    “Aşık Shakespeare’in yönetmeni John Madden’ın filmi, kraliçe Victoria’nın çok sevdiği eşi Albert öldükten sonra yas tutma döneminde sadık hizmetkarı John Brown’ın şefkatinde huzur bulmasını işler. Birbirinden son derece farklı bu iki insan arasındaki bu tutkulu fakat platonik ilişki, hem politik entrika ve skandal hem de dram yönüyle filmde çok güzel işlenmiştir. Kraliçe Victoria’yı Judy Dench’ten daha iyi canlandırabilecek çok fazla oyuncu da yoktur. Bu filmle tabii En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday oldu.

    Yönetmen: Jeremy Brock. Oyuncular: Judy Dench, Billy Connely, Geoffrey Palmer

    ELIZABETH / 1998

    Tüm zamanların en iyisi

    İngiliz kraliyetinin efsanevi krali­çesinin hayatını anlatan iki filmden ilki; kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış kuşkusuz en lezzetli filmlerden biri. Cate Blanchett’in dik başlı, zeki Elizabeth rolünde döktürdüğü film, kraliçenin tahttaki ilk yıllarına odaklanıyor. Filmde Elizabeth’in çeşitli zorluklarla başederek krali­çeliğin ne olduğunu öğrenmesine tanık oluyoruz. Genç protestan Elizabeth, 1558’de üvey kız kardeşi Katolik Mary’nin ölümünden sonra tahta geçmişti. Blanchett bu rolüy­le 7 Oscar adaylığı aldı. Film, tarihî gerçeklerle dramatik etki adına oynasa da görsel zenginliği ve olay örgüsünün etkileyici akışıyla tüm zamanların en iyi “saray” filmlerin­den. Kast da ayrıca büyüleyici.

    Yönetmen: Shekar Kapur. Oyun­cular: Cate Blanchett, Joseph Fiennes, Christopher Eccleston, John Gielgud, Geoffrey Rush and Richard Attenborough

    THE QUEEN – KRALIÇE / 2006

    Unutulmaz bir 2. Elizabeth

    The Crown dizisinin yaratıcısı Peter Morgan’ın senaryosunu yazdığı film, 1997’de Prenses Diana’nın ölümüne Kraliyet Ailesi’nin verdiği tepkiyi işliyor. Özellikle de kraliçenin içinde kaldığı çetrefilli durumu. Kraliçe 2. Elizabeth portresiyle Helen Mirren’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran film, komik, çarpıcı, etkileyici ve cesur. Helen Mirren buradaki oyunculuğuyla Oscar dışında bir de Kraliçe tarafından Buckin­gham Sarayı’nda akşam yemeği daveti kazandı.

    Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Helen Mirren, Michael Sheen, James Cromwell

    ELIZABETH THE GOLDEN AGE – ALTIN ÇAĞ / 2007

    Yine Kapur, yine Blanchett

    Cate Blanchett yaklaşık 10 yıl aradan sonra “kraliçe”liğe geri dönmüş ve bu performansıyla Oscar’a aday gösterilmişti. Film Elizabeth çağının ileri dönemlerine, kraliçenin olgunluğuna odak­lanıyor. Hikaye 1585’te geçiyor. İspanya kralı 2. Filip İngiltere’ye savaş açmayı planlar ve Elizabeth evlenmesi için baskı yaşarken geçen olaylar, yine müthiş bir görsellik, aksiyon filmlerine taş çıkartan bir hareketlilik ve tam dozunda bir akış ritmiyle yapılmış en iyi kraliyet filmlerinden biri unvanını hakediyor.

    Yönetmen: Shekar Kapur. Oyuncular: Cate Blanchett, Clive Owen, Geoffrey Rush

    THE OTHER BOLEYN GIRL – BOLEYN KIZI / 2008

    Amerikalı da aristokrat olur

    The Crown’un yazarı Peter Morgan (kendisine resmî kraliyet filmleri/dizileri yazarı diyebiliriz) tarafından Philippa Gregory’nin romanından uyarlanan film, 8. Henry’nin ikinci eşi aristokrat Anna Boleyn ve metresi, Anna’nın kız kardeşi Mary üzerine bir hika­ye. Film, tarihî gerçekleri çarpıtmasıyla oldukça eleştirilse de, Tudor dönemini politik gerilim, entrikalar, kız kardeş rekabeti gibi evrensel temalar üzerinden işliyor. Anna rolünde Natalie Portman ve Mary rolünde Scarlett Johannson, İngiliz aristokratlarını Amerikalı oyuncular olarak başarıyla canlandırdıkları için oldukça beğenilmişti. Tabii aynı zamanda cazibeleriyle de göz dolduruyorlar ama filmde gördüğümüz tek çıplak beden Eric Bana’nınki.

    Yönetmen: Justin Chadwick. Oyuncular: Natalie Portman, Scarlett Johannson, Eric Bana

    THE YOUNG VICTORIA – GENÇ VICTORIA / 2009

    Kraliyet soslu romantizm

    Suratsız olarak bilinen kraliçe Victoria’nın gençlik yıllarını canlandırması için, muhteşem somurtmasıyla ikon olmuş Emily Blunt’tan daha iyi bir tercih olamazdı. Downton Ab­bey’nin yaratıcısı Julian Fellowes’un yazdığı film, kraliçenin gençlik yıllarına ve Prens Albert’le evlenmesine odaklanı­yor. Kraliyet soslu bir romantik film diyebiliriz. Kostümler, mekanlar yine muhteşem. Tabii gerçek mekan kullanımı, ihtişama ihtişam katmış. Stone da genç, isyankar, kafası karışık Victoria olarak cezbediyor.

    Yönetmen: Jean-Marc Vallée. Oyuncular: Emily Stone, Rupert Friend, Paul Bettany

    THE KING’S SPEECH – ZORAKI KRAL / 2010

    Müthiş film, müthiş aktör

    Tüm zamanların kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış en iyi filmlerinden biri. 10 Os­car’a aday olan ve en önemli dört Oscar’ı kazanan (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu (Colin Firth) film; Kral 6. George’un kekele­mesini düzeltmek için Geoffrey Rush’un canlandırdığı bir konuşma terapistiyle çalışmasına odaklanıyor. George 1936’da aniden tahta çıkar. 1939’da 2. Dünya Savaşı başlar. Dünyanın dörtte biri Birleşik Krallık toprağıdır ve kral kekeleme­den halkına konuşamamaktadır. Krallığı da asla istememiştir zaten. Bunlardan daha iyi dram malzemesi mi olur? Kaldı ki son derece eğlenceli işlenmiş.

    Yönetmen: Tom Hooper. Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter

    DIANA / 2013

    Prensesin son 2 senesi

    Bütün dünyanın sevgili prensesi 1997’de trajik bir kazada ha­yatını kaybedince gerçek ölümsüzlüğe ulaştı. Naomi Watts’ın Diana’yı canlandırdığı bu biyografik drama prensesin hayatının son 2 yılına odaklanıyor. Charles’tan ayrıldıktan sonra başlıyor ve prensesin Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan’la yaşadığı iliş­kiyi, mayın karşıtı kampanyasıyla Angola’ya gitmesini, diğer ülkelere gezilerini ve Khan’ı kıskandırmak için başladığı Mısırlı Dodo’yla ilişkisinde bir trafik kazasında ölmesini işliyor. Film aslında çok ağır eleşti­riler aldı; The Guardian “Diana’yı ikinci kez öldürdü” diye yazdı ama yine de Naomi Watts, kostümler ve Diana’nın hayatının son yılları hakkında bilgi sahibi olmak adına izlemeye değer.

    Yönetmen: Oliver Hirschbiegel. Oyuncular: Naomi Watts, Naveen Andrews, Cas Anvar

    VICTORIA & ABDUL / 2017

    Yüksek oyunculuk: Judy Dench

    Judy Dench’i Oscar’a aday olduğu Kraliçe Victoria performansı “Bayan Brown”dan 20 yıl sonra yine Victoria rolünde izlediğimiz film, yine bir hizmetkarıyla ilişkisini, çok az bilinen bir hikaye olan Müslüman Hintli Abdul’la dostluğunu anlatır. “Crown” ve “The Queen”in yönetmeni Stephen Frears’in yönettiği filmde Dench, bir ikonun (iştahla yemek yemesinden bir hizmetkarına arkadaş­ça yaklaşmasına) insani taraflarını ortaya koyarak çok başarılı bir oyunculuk sergiler. Kostümler, iç mekanların ihtişamı, dış mekanların çarpıcılığı ve müzik yanında, krallığın sömürgesi Hindistan’la arasındaki gergin ilişkiye de değinen film, tutkunlarının kaçırmaması gereken yapumlardan.

    Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Judy Dench, Ali Fazal, Tim Pigott-Smith

    MARY QUEEN OF SCOTS – İSKOÇ KRALIÇESI MARY / 2018

    Hem aşk hem rekabet

    Popüler Netflix dizisi “House of Cards”’ın yaratıcısı Beau Willi­mon’un senaryosunu yazdığı film, Stuart döneminde 16 yaşında evlenip Fransa’ya kraliçe olan ve 18’inde dul kalan Mary’nin yeni­den evlenme baskılarını reddede­rek anavatanı İskoçya’ya dönüp tahtta hakkını araması sonucu kraliçe Elizabeth’le yaşanan ça­tışmayı ve hapse düşmesini konu alıyor. Katolik (Mary)-Protestan (Elizabeth) sürtüşmesi, kuzin dü­ellosu, hem aşk hem rekabet, ne ararsanız var filmde. “Ladybird” adlı müthiş bağımsız filmin başrol oyuncusu Saoirse Ronan’ı Kraliçe Mary olarak bambaşka ama yine çok güçlü bir performansla izliyoruz.

    Yönetmen: Josie Rourke. Oyuncu­lar: Saoirse Ronan, Margot Lobbie, Jack Lowden

    DİZİLER

    THE TUDORS / 2007

    16. yüzyılda güç ilişkileri

    “Vikingler”in yaratıcısı Michael Hirst’ün yaratıp yazdığı dizi 16. yüzyıl İngiltere’sinde Kral 8. Henry’nin hükümranlığı sırasında geçiyor. 2007-2010 arası 3 sezon yayınlanan dizi, Henry’nin 40 yıllık krallığı esnasında Aragonlu Catherine ve Anna Boleyn olan ilişkilerini; Sir Thomas More ve İngiltere’nin Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmasını; Kardinal Wolsey gibi önemli figürler ve en yakın arkadaşı, aynı zamanda danışmanı Suffolk Dükü Charles Brandon’la ilişkilerini anlatan, izlemesi keyifli bir dizi.

    Yaratıcı: Michael Hirst. Oyuncular: Jonathan Rhys-Meyers, Henry Cavill, Sarah Bolger

    REIGN – SALTANAT / 2013

    Kraliçe Mary’nin maceraları

    2013-2017 arası yayınlanan dizi, İskoç kraliçesi Mary’nin Fransız sarayında yaşadığı politik ve romantik olaylarla skandallara odaklanıyor. Mary 15 yaşında Prens Francis’le evlenerek Fran­sa’ya yerleşmişti. Dizi, kraliçenin hayatının bu erken dönemiyle ilgili. Kostüm ve oyunculuk açı­sından beğenilse de, tarihi doğru yansıtmadığı için eleştirilmişti (Kurgu olduğundan ve belgesel bir iddiası bulunmadığından bu eleş­tirileri pek önemsemiyoruz). İyi bir dönem dizisi olarak izlemeye değer.

    Yaratıcı: Laurie McCarthy. Oyuncular: Adelaide Kane, Megan Follows, Celina Sinden

    WOLF HALL / 2015

    Thomas Cromwell’in yükselişi

    6 bölümlük bu mini dizi, Tudor saltanatında güç oyunlarına karşı durarak 8. Henry’e başdanışman olan, basit bir demircinin oğlu Thomas Cromwell’in yükselişini anlatıyor. BBC dizisi birçok ödüle aday oldu ve en iyi mini dizi dalında Golden Globe kazandı.

    Yönetmen: Peter Kosminsky. Oyuncular: Mark Rylance, Damien Lewis, Claire Foy

    THE CROWN – TAÇ / 2016

    Çok popüler ve çok iyi

    Tüm zamanların en pahalı televizyon prodüksiyonu ünvanına sahip Netflix dizisi, aşırı popüler. İlk iki sezonu 1947-1964 arasını, 3. ve 4. sezonlar ise 1990’a kadar olan yılları kapsıyor. Dizi aslında 2. Elizabeth’in hayatına odaklanıyor. Ancak geçen yılllar boyunca sarayda yaşanan her türlü politik ve özel dram, entrika, aşk ve meşke de tanık oluyor seyirci. Yaratıcısı Peter Morgan’ın “The Audience/Seyirci” ve özellikle de 2006 yapımı filmi “Queen/Kraliçe”den uyarladığı, sarayın zenginliğine yaraşır ihtişamdaki dizi, kraliyet fanlarını son derece tatmin edecek kadar bol malzeme içeriyor. 5. ve 6. sezonları şimdiden heyecanla bekleniyor.

    Yaratıcı: Peter Morgan. Oyuncular: Claire Foy, Olivia Coleman, Imelda Staunton, Matt Smith, Tobias Menzies

    THE WINDSORS / 2016

    İngiliz usulü bir sit-com

    Bir nevi sit-com olan The Windsors, kraliyet ailesini satirik bir bakışla ele alan bir komedi. Tamamen hayal ürünü olaylar, as­lında gerçeklerden yola çıkıyor. Genellikle ciddiyetle işlenen kraliyet meselelerine çok farklı yaklaşan, İngiliz usulü espri anlayışına sahip, eğlenceli bir yapım.

    Yaratıcı: Bert Tyler-Moore. Oyuncular: Celeste Dring, Louise Ford, Hugh Skinner

  • Harbin efkârını dağıtan oyun

    Harbin efkârını dağıtan oyun

    1. Dünya Savaşı’nın yan etkilerinden biri, Avrupa’da futbolun yayılmasına ve kitleselleşmesine ciddi bir katkıda bulunmak oldu. Çünkü futbol hem askerlere hem de sivillere savaşın yeisi içinde bir ferahlama molası, kitlesel bir eğlence imkânı sunuyordu. 

    TANIL BORA

    Büyük Savaş’ın başladığı 1914 yılında, Avrupa’da futbolun büyük güçleri Britanya ile Avusturya idi. Bu iki ülkede profesyonellik epey yol almıştı, düzenli ve iddialı ulusal lig organizasyonu bulunuyordu.

    Bu iki ligin savaştan etkilenmesi biraz farklı oldu. Avusturyalı futbolcuların takımına göre % 60 ilâ 80’i derhal silah altına alındı. Milli takımın ilk on birinden dördü savaşta, ikisi savaşta aldığı yaralarla ölecek, üçü savaştan sonra futbolu bırakacak, yalnızca ikisi kariyerini sürdürecekti. 1917’ye kadar genel seferberliğin ilan edilmediği Britanya’da ise savaşın ilk evresinde profesyonel futbolcular da askere alınmadılar. 1914 Aralık’ında Viyana’da çıkan Illustrierte Sportblatt, “İngiltere savaşı harp sahalarında değil Chelsea, Tottenham, Crystal Palace’ın sahalarında kaybedecek!” diye alay ediyordu bu ‘millî duyarsızlıkla’.

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Aralık 1915‘te Makedonya Cephesi’ndeki Britanyalı askerlerin bir bölümü maç yaparken bir bölümü de kale arkasında tribün oluşturmuş. Futbol, cephedeki askerlerin kafa dağıtmak için en fazla iltifat ettiği meşgalelerden biriydi. Askerler ailelerine çaputları bağlayarak top yapmaktan yıldıklarını yazıp futbol topu gönderilmesini istiyorlardı.

    Avusturya ligi, askere alınmayan oyuncularla, amatör ve acemilerle devam etti. Bu yoklukta, 1918’deki son sezonu, mütevazı Floridsdorfer AC şampiyon bitirmiştir – tarihi boyunca kazandığı tek 1. Lig şampiyonluğu olacaktır, bu Viyana semt takımının.

    Savaşa rağmen futbola ilgi- de azalma olmaması Britanya kamuoyunda da çok tepki gördü. Savaş başladıktan on gün sonra, 15 Ağustos’ta İskoçya liginin ilk maçına 200 bin seyircinin gelmesi, infialle değilse de küçük çaplı bir ayıplamayla karşılandı. London Times, “gücü kuvveti yerinde 200 bin reşit erkeğin yapacak daha iyi bir iş bulamamasının” “şaşırtıcı” olduğunu yazdı.

    Britanya ordusu, futbol maçlarını hamasi bildirilerle “askere yazılın” çağrısında bulunmak için bir fırsat olarak değerlendiriyordu bu arada. Ancak Arsenal’in bir maçında sadece tek bir başvuru alabilmişlerdi! Futbol cemaatini hedef alan başka bir taktik, askere beraber başvuranları beraberce aynı yere sevketme uygulamasıydı. Bu kampanyaya icabet eden İskoçya’nın Hibernians, Heath ve Raith Rovers kulüplerinin futbolcu ve taraftarları, beraberce askere yazıldılar.

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Şehre utanç getiren kupa Sheffield United 1915‘te Federasyon Kupası finalini kazandığında kimse tezahürat yapmadı. Zira aynı gün Ypres savaşında üç bin askerin öldüğü haberi alınmıştı. Yerel bir gazete, takımın bu finali oynamakla “şehre utanç getirdiğini” yazdı. Sheffield United da bu kupasından neredeyse mahcubiyet duyacak, kulübün tarih anlatısında bu final hep ‘geçiştirilecekti’.

    1914 Aralık’ında İngiltere Futbol Federasyonu, bir Futbolcu Taburu kurmak için girişimde bulundu. Futbolcu Taburu, 17. Middlesex Alayı bünyesinde 35 futbolcuyla kuruldu, bir ay içinde mevcudu 600’e ulaştı. Batı cephesinde çarpışan futbolcu-askerler, savaş boyunca bin civarında kayıp verdiler. Tabura yine bir futbolcu, Bradford City oyuncusu Frank Buckley komuta ediyordu. Buckley savaştan sonra başladığı teknik direktör kariyerinde hep “Binbaşı” lâkabıyla anılacaktı.

    1914/15 sezonu sonunda, 1888/89’dan beri kesintisiz yapılan İngiltere ligi, durduruldu. Bu arada zaten Everton’un Goodison Park stadı talimgâh, Manchester City’nin stadı askerî ahır yapılmıştı. 1915’te oynanan son Federasyon Kupası finalini kazanan Sheffield United’ın kaptanı kupayı kaldırdığında kimse tezahüratta bulunmadı. Zira aynı gün Ypres savaşında üç bin askerin öldüğü haberi alınmıştı. Hatta yerel bir gazete, takımın bu finali oynamakla “şehre utanç getirdiğini” yazdı. Sheffield United da bu kupasından neredeyse mahçubiyet duyacak, kulübün tarih anlatısında bu final hep ‘geçiştirilecekti’.

    Futbolun askeri faydaları

    İngiliz piyadesi, birçok cephede, önüne bir futbol topu katıp, onun peşinden hücuma kalkıyordu. 1916 Somme muharebesinde bir İngiliz komutan, topu Alman siperlerine “sokmayı” başaracak erata ödül vaad etmişti. Hasım ordu komutanlarının, futbolun sembolik ve manevî potansiyelini idrak etmelerini sağlayan bir ritüeldi bu. Bazı Avusturya ve Alman generalleri, İngiliz ordusunun bedenî ve manevî terbiyesinde spor ve futbol alışkanlığının payını fark edecek, hatta “hanım evladı” gözüyle gördükleri İngiliz erkeklerinin savaşta gördükleri bu “sportmen” çehrelerini takdirle anacaklardı.

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Futbol fena halde savaşa benzer Britanya hükümeti savaş boyunca hem propaganda afişlerinde hem de askere çağrı afişlerinde futbolu başarıyla kullandı. Zaten futbol, savaştan önce de askerî mecazlarla dolu (top, kale, hücum) ‘kozmolojisi’ ve millî harp kuvvetini artırmadaki faydalılığıyla milliyetçi bir ilgiye mazhar olmaktaydı.

    Zaten savaştan önce de, futbol, askerî mecazlarla dolu (top, kale, hücum) ‘kozmolojisi’ ile ve millî harp kuvvetini artırmadaki faydalılığıyla milliyetçi bir ilgiye mazhar olmaktaydı. Bu sporun “İngiliz hastalığı” denerek küçümsendiği Almanya’da futbolu meşrulaştırmaya çalışan yöneticiler, stratejilerini bu yararlılık ölçütüne dayandırmışlardı.

    Savaş süresince askeriye bünyesinde kurulan takımlar arasında turnuvalar, birçok yerde kışla düzeninin bir parçası oldu: Denizaltıcılar-süvari maçı, topçular-levazımcılar vs.

    1. Dünya Savaşı, bütün sporların ama özellikle futbolun millî mukavemet ve dinçliği artırmadaki etkisinin yaygın kabul görmesine vesile oldu. 1916’da Avusturya Ordusunun bir generali: “Fubol sadece kasları değil görüşü, çabuk karar verme kabiliyetini ve eylem iradesini de güçlendirir. Erkekliği kavileştirir, ortaklık ve işbirliği hissini tahkim eder” diye yazıyordu. Bir Alman spor dergisinde de futbolun “dayanışmayı” ve “tehlikeden ve zaferden alınan erkekçe sevinci” teşvik eden ruhu övülüyordu. Nitekim savaştan sonra hem ordular, hem de eğitim bürokrasileri, talim-terbiye programlarına futbolu entegre etmeye yöneleceklerdi.

    Kafa dağıtmak

    Birinci Dünya Savaşı sırasında, Avrupa’da futbol oynanan hemen hiçbir yerde seyirci sayıları azalmadı, hatta arttı. Futbol, savaşın yeisi içinde bir ferahlama molası, kitlesel bir eğlence imkânı sunuyordu. “Nicedir kil, çamur, toz duman, tel örgü ve kamuflajın renksizleşmiş karmaşasına alışmış gözler, formaların rengârenk cıvıltısıyla parıldılıyor,” diye yazar, bir Alman beden eğitimi dergisi.

    Cephede de askerlerin vakit geçirmek, kafa dağıtmak için en fazla iltifat ettiği meşgalelerden biriydi futbol. Britanyalı, Avusturyalı, Alman askerler, ailelerine yazdıkları mektuplarda, çaputları bağlayarak top yapmaktan yıldıklarını bildirip cepheye futbol topu gönderilmesini istiyorlardı. Rakip siperler ‘basıldığında’, mühimmatın yanı sıra orada bulunan futbol toplarının da ganimet olarak alındığını aktaran tanıklıklar vardır.

    Futbol sadece cephede değil, esir kamplarında da oynanmış ve başlıbaşına bir yayılma mecrası olmuştur. O zamana kadar sadece Saint Petersburg’da bilinen futbolun Rusya’da yayılmasında esir kamplarının katkısına dikkat çekenler vardır. Birçok esir kampında askerler ‘kulüpler’ kuruyor, kâh aralarına kâh ‘düşman’ asker takımlarıyla turnuvalar düzenliyorlardı. 1918’deki ateşkesten sonra Kuzey Galler’deki Frangoch askerî esir kampının gardiyan askerleri, Alman “rakipleriyle” maç yapmayı sürdürebilmek için izin başvurusunda bulunmuşlardı.

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Yaralı askerlerin futbol maçı 1.Dünya Savaşı’nda yaralanan Britanyalı askerler, Blenheim Sarayı’nın yanındaki alanda top peşinde koşuyorlar. Yıl 1916.

    Futbol patlaması

    Dünya Savaşı sırasında gerek cephede gerek cephe gerisinde gördüğü teveccüh, savaştan sonra futbolun kıta çapında yaygınlaşmasına ve ‘meşrulaşmasına’ katkıda bulundu. Popüler bir konu olarak basında kapladığı yer arttı. Giderek daha fazla itibar gören “topyekûn savaş” doktrini çerçevesinde milliyetçi bir halk eğitimi misyonu edindi. Böylelikle büyüyen kitlesel ilgi, “oyunun” kurumlaşmasına ve profesyonelleşmesine katkıda bulundu.

    Bu gelişme bilhassa Almanya’da belirgindir. Savaştan önce üye sayısı 200 binin altında olan Almanya Futbol Federasyonu, 1920’de 500 bin üyeye ulaşmıştır, bir milyonu bulması da fazla zaman almayacaktır. Bunda, Versailles Antlaşması’yla zorunlu askerliğin men edildiği Almanya’nın spor ve özellikle futbolu askerî talim ikamesi olarak ‘kullanma’ niyetinin de payı vardı kuşkusuz.

    Fransa’da 1. Dünya Savaşının futbolun yaygınlaşmasına katkısı çok açıktır. Bu ilgi artışında, savaş boyunca ülkede bulunan dört milyon civarındaki müttefik İngiliz askerinin futbol tutkusunun bulaşıcı etkisi büyüktü. İngiliz futbolcu tipolojisi, Parislileri bile etkileyen yeni sağlam sportmen erkek ideali haline gelmişti.

    Futbolda Fransa Kupası halen “Charles Simon Kupası” adını taşır; kupanın üzerinde “Charles Simon: 1915’te şeref meydanında öldü” yazar. Charles Simon, Fransa’da Jimnastik ve Spor Federasyonu’nun genel sekreteri olarak futbolu yaygınlaştırmak üzere didinen bir spor adamıdır, 1. Dünya Savaşında cephede ölmüştür.

    İtalya’nın yeni bir futbol gücü olarak yükselişi de 1. Dünya Savaşının arttırdığı alaka ve hevesle başlar. 1918’de bütün ülkede 57 olan kulüp sayısı, iki yılda 88’e yükselecek, gizli profesyonellik başlayacaktır. Faşist iktidar, bu gelişmeyi gönülden teşvik edecektir.

    O esnada Türkiye’de

    Batış sürecindeki Osmanlı ülkesinde de futbolun gelişmesinde 1. Dünya Savaşı’nın önemli bir katkısı görülür. Türkiye futbol tarihinin usta araştırıcısı Mehmet Yüce, Osmanlı Melekleri kitabında (İletişim Yayınları, İstanbul 2014) bu dönemi tafsilatıyla hikâye ediyor. İstanbul Ligi, savaşa rağmen, gecikmeli ve tek devreli de olsa, oynanmıştır. İşgal kuvvetleri takımlarıyla Türk takımlarının oynadığı maçlar, futbol ortamındaki milliyetçi havayı koyulturken futbolun popülerleşmesine katkıda bulunmuştur.

    Savaş, memleket futbolunun köklü kulüplerinden birinin kaderinde dönüm noktası rolü oynamıştır. 1910’da İstanbul’da silah sanayi işçileri ve meslek okulu talebelerinin kurduğu, Turan Sanatkâran İdman Yurdu ve Turan Sanatkârangücü’nün birleşmesine dayanan futbol kulübüdür bu. Dünya Savaşı’nın Osmanlılar için yenilgiyle sona ermesi ve İstanbul’un işgaliyle beraber kulüplerin sporcu yöneticileri faaliyetlerine ara vererek Ankara’ya göç edeceklerdir. 1920’de Ankara’ya yerleşen, 1922’de yeniden faaliyete geçen iki kulüp, 1926’da İmalat-ı Harbiye adıyla birleşir. Doğumundaki çizgisi içinde askerî sanayinin kurumsal desteğine dayanan kulüp, 1933’te ise bugünkü adını alır: Ankaragücü.

    ‘KORSAN’ BARIŞ

    Düşmanların Noel maçını dostluk kazandı

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    24 Aralık 1914’te bir asker iki siper arasındaki araziye bir futbol topu fırlattı ve karşılıklı siperlerden çıkan Britanyalı ve Alman askerler maça tutuştu. Futbol heyecanı savaşı askıya almıştı.

    Belçika’nın Ypres kasabası yakınlarında bir yer, 1914 Noel gecesi. Bugünkü nüfusu 35 bin olan Ypres Birinci Dünya Savaşı’nın en korkunç mahallerinden birisi. Yarım milyon insan ölecek burada, Alman ordusu ilk defa burada klor ve hardal gazı kullanacak (1917’de). 1914 Aralık’ı, henüz savaşın ilk ayları. Britanya ve Almanya orduları aradaki mesafe 100 hatta 50 metreye kadar düşen karşılıklı siperlerde oturuyor, ara ara hücumlar ve bombalarla birbirlerini yokluyorlar. Gerçek anlamıyla bir yıpratma savaşı…

    O gece, 24 Aralık 1914’te, İskoç bir asker iki siper arasındaki araziye bir futbol topu fırlatıyor. Kısa bir tereddüt anından sonra karşılıklı siperlerden askerler çıkıyorlar ve Britanyalı askerlerle Alman askerler maça ‘tutuşuyorlar’. Kale falan hak getire. Kara düzen bir futbol curcunası. Futbol heyecanı, savaşı askıya alıyor.

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Harbin efkârını dağıtan oyun

    24 Aralık 1914 Noel gecesi, Flandre cephesinde, fiilî bir ateşkes yapılıvermiş, geçici, birkaç gün süren bir barış fasılası yaşanmıştı. Herhangi bir antlaşma veya emirle değil, askerlerin kendiliğinden hareketiyle ortaya çıkmıştı bu durum. Askerlerin siperlere uyduruk yılbaşı ağaçları dikip Noel şarkıları söylemeleriyle başlamıştı. Karşılıklı seslenerek Noellerini kutlayan askerler sonra siperlerden çıkıp kucaklaşmış, birbirlerine derme çatma hediyeler vermiş, çat pat iki lafın belini kırmışlardı.

    İşte, Noel Maçı da bu ‘korsan barışın’ efsanelerindendir. ‘Gerçek’ bir efsane; zira bu cepheden gönderilen asker mektuplarından, vuku bulduğu anlaşılıyor. Zaten savaş sırasında siperler arasında buna benzer daha birçok maç oynandığı biliniyor. Miğferlerin kale direği işlevi gördüğü, barış ümidine ve insaniyete soluk aldıran maçlar.

    Özellikle İngiltere ve Fransa’da, Noel Maçı mitosu epeyce meşhur. Birçok filmde, edebî anlatıda, çizgi romanda bahsi geçmiş. Hatta BBC’nin, kafa vuruşu yapmak isteyen bir Alman erin kafasındaki miğferin sivri ucuyla topu patlattığı bir televizyon parodisi var.

    Bu Noel günü, 24 Aralık 2014’te, Ypres kırsalında, Mesen beldesinde, Noel Maçının 100. Yıldönümü anılacak. Avrupa Birliği’nin desteklediği bir organizasyon bu: Flanders Peace Field, Flandre Barış Sahası. Saha kelimesinin “futbol sahası” anlamına da pas atarak… 12 yaş altı kategorisinin yanı sıra farklı ülkelerden taraftar takımlarının katılacağı bir turnuvanın düzenleneceği organizasyona devlet temsilcileri yanında İngiltere ve Almanya’dan bazı eski futbol yıldızlarının da katılması bekleniyor.

    KADIN FUTBOLUNUN YÜKSELİŞİ

    Erkekler cepheye kadınlar sahaya

    Harbin efkârını dağıtan oyun
    Futbol oynar fabrika kızı Kadın futbolunun büyük çıkışının timsali, bir cephane fabrikasının kadın işçilerinin oluşturduğu, 1917‘de fabrikanın erkek işçilerinden oluşan bir takımla maç yapıp kazanan Dick Kerr’s Ladies takımıdır.

    Kadın futbolunun huruç harekâtına da 1. Dünya Savaşı vesile oldu. Futbol tarihinin ilk kadın maçı 1895’te tabii İngiltere’de oynanmıştı. 1902’de İngiliz Futbol Federasyonu bütün kulüplere “leydi takımlarıyla müsabaka yapmayı” yasakladı. Kadınların kamusal alana çıkışından rahatsız olan patriyarkal muhafazakârlığın bir hamlesiydi bu.

    İngiliz kadın futbolcular, yaklaşık on yıllık bir aradan sonra yeniden top başı yapma fırsatını dünya savaşı sayesinde buldular. Erkeklerin askere gitmesi, birçok “erkek işinin” kadınların sırtına kalmasına yol açmıştı. Futbola olan “ihtiyacı” karşılamak da kadınlara kaldı! Özellikle kırda, taşrada kadın futbolu hızla yaygınlaştı. Savaş sırasında hemen her köyde bir kadın futbol takımının kurulduğundan söz edilir.

    Kadın futbolunun büyük çıkışının timsali, Dick Kerr ve Ortakları adlı cephane fabrikasının kadın işçilerinin oluşturduğu futbol takımıdır: Dick Kerr’s Ladies, Dick Kerr Hanımları. Çay ve yemek molalarında fabrika avlusunda kendi aralarında oynayarak başladılar. 1917 Ekim’inde takımlarını oluşturup fabrikanın erkek işçilerinden oluşan bir takımla maç yaptılar ve onları yendiler. 1917 Noel’inde, bir başka fabrikanın kadın takımıyla maça çıktılar. Harp malûllerine ve muhtaç ailelere yardım için düzenlenen bu maçı 10 bin seyirci izledi. Fabrika kızları, on binlerce seyircinin izlediği bu yardım maçlarına savaş sonuna kadar devam ettiler.

    Kadın futboluna ilgi, savaştan sonra da devam etti. Savaş sırasında Fransa’da da ilk kadın futbol takımları kurulmuştu. 1920’de Liverpool’da Dick Kerr Hanımları’nın Fransa’dan “Femina Paris” takımıyla oynadıkları maçı 53 bin seyirci izledi, 10 bin kişi kapıdan döndü. Ancak İngiltere Futbol Federasyonu muhafazakâr reaksiyonunu gösterdi, 1921’de nizamî sahalarda kadın maçı oynanmasına yasak getirdi. Gerekçe: kadınların futbola uygun olmadığı ve bu oyunun onların doğurganlıklarına zararlı olduğu idi. Fakat “Hanımlar” evlerine dönmediler. Savaşın yokluk ve zaruret ortamı, kadınlara futbol sahalarını açmıştı ve onları bundan men etmek mümkün değildi artık.