Etiket: breslau

  • Çanakkale’nin ‘gazi’ gemisi: Saghalien’in trajik hikayesi

    İtilaf Devletleri bundan tam 108 yıl önce, 9 Ocak 1916 günü şafak sökmeden hemen önce Gelibolu Yarımadası’nın ucundaki Seddülbahir’den ayrıldı. İngilizler’in Çanakkale muharebelerindeki yegane başarısı, mağlup kuvvetlerini tek zaiyat olmadan tahliye etmesiydi. Geride ise, neredeyse tüm hadiselere tanıklık eden bir gemi enkazı kalacaktı.

    İtilaf Devletleri’nin asker­leri tam 108 yıl önce, 9 Ocak 1916 tarihinde şafak sökmeden hemen önce Gelibolu Yarımadası’nın güney ucun­daki Seddülbahir’den uzak­laştı. İngilizler, 8.5 ay sürmüş muharebeler sonucu mağlup olan askerlerinin bu tahliye operasyonu sırasında hiç zayiat vermemesiyle övüneceklerdi.

    Denir ki “Eski askerler asla ölmez, sadece kaybolup gider­ler.” Aynı şey eski denizciler için de geçerlidir. Gelibolu Yarıma­dası’nın ucundaki Ertuğrul Ko­yu’nda (V Beach), 1915 hareka­tının en eski “denizcilerinden” biri unutulmuş, biraz solmuş ama tarihte eşsiz bir yere sahip olarak hâlâ yatıyor. Bu gemi: Saghalien.

    Deniz yüzeyinin 10 metre altında yatan Saghalien, hem Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na dahil olduğu ilk anla­ra hem de onun son günlerine şahit olma gibi bir ayrıcalığa sahip.

    1880’de denize indirilen 4.050 tonluk bu gemi, büyüyen Asya pazarına hizmet etmek üzere Fransız ticari denizcilik şirketi Messageries Maritimes tarafından inşa edildi. Karma bir yolcu-kargo taşıyıcısı olarak tasarlanan 130 metre uzun­luğundaki Saghalien, Saygon, Şangay, Singapur ve Hong Kong gibi Uzakdoğu limanlarına da yelken açmış, ilerleyen dö­nemlerde Avustralya’ya bile gitmişti.

    Askeri_Tarih_1
    Ocak 1916’daki son tahliyeden birkaç gün sonra, en sağda hâlâ sağlam olan Saghalien, yanında eski Fransız savaş gemisi Massena ve 25 Nisan 1915’teki ilk çıkarmada kullanılan İngiliz kargo gemisi River Clyde.

    Temmuz 1914 sonunda Avru­pa’da savaş patlak verdiğinde, Saghalien, evlerine dönmek isteyen Fransız vatandaşlarını tahliye etmek ve askere çağrı­lan Fransız yedeklerini taşımak için, o tarihte henüz savaşa girmemiş Osmanlı başkenti­ne gönderildi. Saghalien’e ve Fransız bandıralı bir başka gemi olan Henri Fraissinet’ye 1.200’den fazla kişi bindiril­mişti. Saghalien 9 Ağustos 1914’te İstanbul’dan ayrılırken gemide bulunanlardan biri de 31 yaşındaki Fransız Stephanie Castelli’ydi; savaştan yıllar son­ra şunları yazacaktı: “Kamara­lar, güverte, her yer yolcularla dolu; hava muhteşem ve harika görünen yıldızların altında, şezlonglarda ya da hamaklarda uyuyoruz…” Saghalien ile Henri Fraissinet, 10 Ağustos akşamı Çanakkale açıklarında demirle­yerek Türk sularından ayrılmak için son izni bekledi. Yakın­lardaki bir gemide bulunan ve denize açılmak için gerekli izni bekleyen bir Reuters muhabiri tanık olduklarını şöyle anlatı­yordu: “Günbatımından hemen sonra iki büyük savaş gemisi­nin, önlerinde bir pilot botuyla çok yavaş bir şekilde yaklaştığı görüldü. Büyük bir heyecan yaşandı ve bunların Goeben ve Breslau olduğu söylentisi yayıl­dı. Ancak yanımıza geldiklerin­de hava çoktan kararmıştı.”

    Ağustos 1914 başında, Almanya’nın Akdeniz’de iki savaş gemisi vardı. Bunlar Goeben muharebe kruvazörü ve ona eşlik eden Breslau hafif kruvazörüydü. İngiliz Kraliyet Donanması’ndan kaçan bu iki gemi, Kuzey Afrika’daki Fransız limanlarını bombaladı ve ar­dından İngiliz gemileri sıcak ta­kipteyken Ege Denizi üzerinden Çanakkale Boğazı’na doğru yol aldı. İngiliz Kraliyet Donanması filosundan kaçmayı başaran Alman gemileri, Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa’dan Boğazlar’a girme iznini aldı ve Çanakkale’ye demir attı.

    İşte yine aynı yerde Bo­ğaz’dan çıkmayı bekleyen Saghalien ile Goeben ve Bresla­u’nun karşılaşması da burada olacaktı.

    Gazeteci Stephanie Castelli, Alman denizcilerin Saghalien’e binişini şöyle anlatıyor: “Ertesi sabah hava aydınlandğıunda Goeben’i ve Breslau’yu gördük. Alman subayları köprüye çıktı; geminin telsiz-telgrafı bağlan­tısını kesti; kaptana demirle­rini sabitlemesi emrini verdi. Kaptan, öfkeden deliye dönmüş durumda olmasına rağmen biz­den sakin olmamızı rica ediyor.”

    Yolculardan biri, Saghalien’in telsiz sistemini yokeden bir Alman denizcinin fotoğrafını çekecek kadar soğukkanlıydı. Bu fotoğraf sadece 8 gün sonra Fransız basınında “Çanakkale Boğazı’nda Saghalien’e karşı Alman saldırganlığı” başlığıyla yayımlanacaktı. Telsizi parça­landığı için Alman gemilerinin konumunu İngiliz filosuna bildiremeyen Saghalien, 13 Ağustos’a kadar Çanakkale’de tutuldu ve Goeben toplarının menzilinden çıkana kadar gemide kalan bir Türk subayı tarafından güvenli geçişi ga­rantisi verildi.

    Askeri_Tarih_2
    Ertuğrul Koyu’nda en önde Saghalien, arkasında Massena ve River Clyde. Bugün Ertuğrul Tabya’dan çekilen aktüel kareyle tarihî karenin birleştirilmesi…

    Alman Akdeniz filosunun iki gemisi Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi üzerinden yolculuklarına devam ederek 16 Ağustos’ta İstanbul’a vardı ve Osmanlı filosuna katıldı. Mürettebat her ne kadar Alman olsa da artık üniformalarının bir parçası olarak fes takıyor­lardı. 6 hafta sonra Goeben ve Breslau, Yavuz ve Midilli olarak yeniden adlandırıldı ve Osmanlı filosunun geri kalanıyla birlikte Rus imparatorluk donanmasına saldırmak üzere Karadeniz’e açıldı. 1. Dünya Savaşı’nın teknik olarak 2. Dünya Savaşı’n­daki Pearl Harbour baskınına benzeyen, ancak çok az hasara yolaçan bu girişim Osmanlı Devleti’ni giderek büyüyen bir çatışmanın içine çekecek ve ni­hayetinde Çanakkale Savaşı’na yol açacaktı.

    Saghalien’in Çanakkale’deki macerası, uzun kariyerinin son seferiydi ve 35 yaşındaki emektar gemi kısa bir süre sonra hizmetdışı bırakılacak­tı. İçindeki sivilleri Fransa’ya götürdükten sonra Marsil­ya’ya demirleyen gemi, Batı cephesinde başlayan savaşta esir düşen 1.200 kadar Alman askerini barındırmak için kullanıldı. Ekim 1914’te Fransız yetkililer, Saghalien’i Çanakkale Boğazı’na geri gönderecekler­di. İngiliz Kraliyet donanması ile birlikte Çanakkale seferine katılan gemi, Ertuğrul Koyu’n­da bir dalgakıran yaratmak amacıyla batırılacak ve buranın her türlü hava koşuluna uygun bir rıhtıma dönüştürülmesi için kullanılacaktı.

    Ertuğrul Koyu’nda feda edilecek tek gemi Saghalien değildi. Fransız ön dretnot muharebe gemisi Massena da aynı kaderi paylaştı (Massena, 18 Mart 1915’teki başarısız İtilaf Devletleri saldırısında neredey­se tüm mürettebatıyla birlikte batırılacak Bouvet’nin kardeş gemisiydi). Massena ve Sagha­lien, Ertuğrul Koyu’nda denize dik bir şekilde manevra yaptırı­larak 10 Kasım 1915’te batırıldı. Saghalien, koyun batısındaki kıyıya daha yakın bir mesafeye yerleştirildi. Fransız ordu mü­hendisleri geminin baş tarafına hafif raylı sistem hattıyla birlik­te bir iskele inşa ederek gemiyi karaya da demirlemiş oldu­lar. Saghalien’in iskele olarak yürüttüğü yeni rolü yalnızca 2 ay sürdü. Yenilgiyi kabul eden İtilaf Devletleri 8-9 Ocak 1916 gecesi Seddülbahir mevzisinde­ki son birliklerini de tahliye etti ve geri çekilen askerler, Sag­halien’in rüzgardan koruduğu taraftan teknelerle gemiye bin­di. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesine yol açan kilit olaylara ve Çanakkale muharebelerinin açılışına tanıklık eden Sagha­lien, bölgedeki savaşın kapanış anlarına da tanıklık etmiş oldu.

    Askeri_Tarih_3
    İtilaf kuvvetlerinin Yarımada’yı terketmesinden
    sonra Ertuğrul Koyu’nda Saghalien.

    Ancak İtilaf kuvvetleri 9 Ocak 1916’da Yarımada’yı terketmiş olsa da Saghalien’in savaşı henüz bitmemişti. Ertuğrul Koyu’nda karaya oturtulduktan sonra 2 ay boyunca Türk top ateşine maruz kalan gemi, tahliyenin ardından İngiliz toplarının ve torpidoları­nın da hedefi oldu. Seddülbahir mevzisinden uzaklaştıktan birkaç saat sonra İngilizler geri dönmüş, hem Ertuğrul Koyu’nu hem de batıdaki Tekke Burnu’nu bombalamıştı. HMS Grafton kruvazörü, geride bırakılan tonlarca erzağı imha etmeye çalışmanın yanısıra, Seddülbahir’de yapı­lan bu yapay iskelenin Türkler’in tarafından kullanmasını da engelle­mekle görevlendirilmişti. Grafton 9 Ocak’tan Şubat başına kadar neredeyse her gün yarımada açıkla­rındaki sulara geri döne­rek Helles (Seddülbahir) bölgesini bombaladı, hatta bir keresinde doğrudan Saghalien’i hedef alan bir gece saldırısı düzenledi. Tahliyeden kısa bir süre sonra, Ertuğrul Koyu açıklarındaki blok gemi­lerinin tamamen imha edilmesine karar verildi. Saldırı, torpido taşıyan küçük buharlı teknelerle gerçekleşti­rilecek ve bu tekneler Grafton tarafından Helles bölgesine çekilecekti. Kraliyet Donan­ması’nın Ege’de görev yapan en kıdemli subaylarından biri olan Amiral Sydney Fremantle’ın, operasyonu denetlemek üzere İmroz (Gökçeada) adasındaki İngiliz üssünden yola çıkmadan önce bizzat Grafton’a gelmiştir. Geminin 11-12 Ocak gecesi seyir defterinde şunlar yazılıdır: “Saat 10.00: Tuğamiral Fremantle ge­miye geldi. 10.10: Gerekli şekilde liman dışına çıktı. 10.35: S80E rotası, dört gözcü botu eşliğinde. 13.05: Helles Burnu (Seddülba­hir) açıklarında gereken nokta­da duruldu. Gözetleme botları dalgakıranlara torpil atmaya devam etti. 14.25: Gözetleme botları geri döndü. N35W yönü­ne devam etti. Saat 16.00: Liman içine giriş için gerekli rota…”

    Grafton’ın seyir defteri ope­rasyonun en ince ayrıntılarını vermesine rağmen, girişimin başarılı olup olmadığına dair hiçbir yorumda bulunmaz. An­cak Saghalien’in daha sonradan deniz dibindeki görüntülerin­den anlaşıldığı kadarıyla, bu saldırılarından en az birinin hedefi vurduğu bellidir. Deniz dibindeki enkazın sıyrılmış iskeleti, Saghalien’in kıç tara­fından yaklaşık üçte bir oranın­da zorlandığını ortaya koyar. Saghalien’in iskele tarafında yer alan plakaların omurgaya yakın konumu, patlamanın su çizgi­sinin altında olduğuna işaret etmektedir.

    Askeri_Tarih_4
    Saghalien 1. Dünya Savaşı öncesinde yolcu-kargo gemisi olarak Avrupa ve Uzakdoğu arasında hizmet vermişti.
    Askeri_Tarih_5
    Bu seferler sırasında “first class” yolculara sunulan akşam yemeği mönüsü. 19 Haziran 1892.

    Ertuğrul Koyu’nun tahliyeden hemen sonra Almanlar tarafın­dan çekilen bir fotoğrafı, Sagha­lien’in sağlam olduğunu, ancak iskele tarafına yattığını göster­mektedir. Ocak saldırılarından aylar sonra çekilen fotoğraf­lar ise geminin kıç tarafının kaybolduğunu göstermektedir. Grafton’ın saldırılarından Türk tarihinde de bahsedilmekte ve şöyle denmektedir: “Dalgakı­ran oluşturmak için kullanılan batık gemiler ve karaya oturmuş deniz araçları tahliyeden bir ya da iki gün sonra top ve torpido ateşiyle mümkün olduğunca tahrip ediliyordu.”

    Saghalien’in başına gelen­ler, bir Türk subayının 23 Ocak 1916’da Seddülbahir’e yaptığı bir ziyaret hakkındaki anıla­rında da belgelenmiştir. Yarı­mada’nın etrafındaki sulardan İtilaf Devletleri’nin mayınla­rını temizleme çalışmalarına katılan Yüzbaşı Nâzım şöyle yazacaktır: “Önce Seddülbahir’e gittik, orada Fransız üssünü ve çıkarma iskelelerini inceledik. Fransızlar bir buharlı taşıma gemisini ve hemen arkasına da güney rüzgarını kesecek dalga­kıranı oluşturmak için bir zırhlı kruvazörü karaya oturtmuş­lardı. Bize İngilizler’in zaman zaman Seddülbahir’e ateş açtığı söylendi.”

    Yıpranmış olmasına rağmen Saghalien’in tarihe tanıklık etme rolü sona ermemişti. Ağustos 1914’te Breslau ve Goeben Çanakkale Boğazı’na girdiğinde orada bulunan Sag­halien; 21 Ocak 1918’de iki savaş gemisi Boğaz’dan ayrıldığında da henüz ayaktaydı. Yavuz ve Midilli, Alman mürettebatıyla birlikte, İmroz’da bulunan İngi­liz savaş gemilerine saldırmayı hedefliyordu. Kıyıdaki hedefleri bombalamak için tasarlanmış iki savaş gemisini imha etmeyi başarırken Yavuz ağır hasar gördü; Midilli ise 330 kişilik mü­rettebatının yarısıyla birlikte, ada açıklarına döşenen ma­yınların kurbanı oldu. Su alan Yavuz, aynı akşam Çanakkale Boğazı’nın ağzındaki Sagha­lien’in yanından yalpalayarak geçebildi. Alabora olmasını önlemek için boğazın ilerisinde Nara Burnu’nda karaya otur­tuldu; daha sonra onarılarak İstanbul’a çekildi.

    Askeri_Tarih_6
    İki Fransız mühendis, Ertuğrul Koyu’nda, dekovil hattıyla karaya bağlanan Saghalien’de.

    Saghalien ise batırıldıktan 3 yıl sonra savaşın son bölümle­rinden birine de tanıklık etti.

    Irak, Suriye ve Ürdün’de yenilgiye uğrayan Osmanlı Dev­leti, 30 Ekim 1918’de ateşkes im­zaladı (Mondros). İngiliz birlik­leri kısa süre sonra Yarımada’ya geri döndü ve İtilaf Devletleri filosu İstanbul’a doğru Çanak­kale Boğazı’ndan geçerken 10 Kasım’da Ertuğrul Koyu’na tekrar uğradı. Tarihî bir ironi olarak, Ertuğrul Koyu önünden Çanakkale Boğazı’na giren İtilaf Devletleri gemilerinden biri; İngiliz tahliyesinin ardından Ocak 1916’da Saghalien’e karşı saldırıları başlatan HMS Graf­ton’dı. Saghalien, River Clyde (25 Nisan 1915’te İngiliz askerleri­nin karaya çıkmasını sağlamak için modern bir Truva Atı olarak karaya oturtulmuş bir İngiliz kargo gemisi) ve Massena ile birlikte savaş zamanındaki rolüne yani Ertuğrul Koyu’nda karaya çıkan İtilaf Devletleri birliklerine barınak sağlama rolüne geri dönmüştü.

    O gün Seddülbahir’e çıkan­lardan biri de, Yunanistan’dan gönderilen İngiliz birliklerine eşlik etmiş gazeteci Harry Col­linson Owen’dı: “Sabah 04.00’te Mondros’tan ayrıldık ve 09.00 gibi Helles Burnu (Seddülbahir) açıklarına vardık. River Clyde’ın hemen açığında, eski bir Fransız savaş gemisi olan Massena’nın sıyrılmış iskeleti ve Messagerie şirketine ait eski bir vapurun (Saghalien) oluşturduğu dalga­kıranın hemen ilerisine demir­ledik. O dar kıyıya ayak bas­mak, orayı elegeçirmek için ne bedeller ödediğimizi farketmek ve burasının şimdi tamamen terkedilmiş olduğunu görmek gerçekten garipti.”

    Saghalien, Çanakkale muha­rebelerinin ilk anlarına olduğu gibi son anlarına da tanıklık etti. Geminin enkazı, Türki­ye’nin 1923’te sona eren İtilaf Devletleri işgali boyunca Ertuğ­rul Koyu’nda kaldı. 1920’lerin ortalarında Massena ile birlikte hurdaya ayrılıp kemiklerine kadar sıyrılıncaya dek, ziyaret­çi tur grupları kıyıya çıktıkça, sahili kısmen korumaya devam etti.

    Askeri_Tarih_7
    İtilaf Devletleri, 9 Ocak 1916’da Yarımada’yı terkettikten sonra geride bıraktıkları Saghalien’i de batırdılar. Grafton savaş gemisi Saghalien’i hedef alıyor.

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Avrupa’da yoğunlaşan savaş, Çanakkale’de Türk savunması

    İtilaf Devletleri, 25 Nisan ve 6 Ağustos 1915 tarihinde Gelibolu Yarımada­sı’na yaptığı stratejik-taktik çıkarmalar ve devamından sonra hedeflerine (Kilit­bahir Plato’sunu, Conkbayırı ve Kocaçi­men tepelerini tutmak ve donanmala­rına İstanbul yolunu açmak) ulaşamadı. 9-10 Ağustos 1915’te, Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal’in başarılı sevk ve idaresi, sonucu tayin etmişti. İtilaf’ın artık Çanakkale cephesinde belirleyici, önemli bir manevra geliştir­me gücü kalmamıştı. Ayrıca aynı sırada Batı cephesinde, Balkanlar’da yaşanan gelişmeler de bunu kendileri açısından zorunlu kılıyordu:

    ▶ Ruslar, Almanya-Avusturya cephelerinde zorlukla tutunuyordu; tek başlarına barış isteyebilirlerdi. Bu durumda Almanlar, tüm güçleriyle Batı cephesindeki İngiliz-Fransız kuvvet­lerine saldırabilirdi. Dolayısıyla Savaş Bakanı Lord Kitchener, Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı Hamilton’ın takviye isteklerine karşılık, bu savaşın kesin netice yerinin (ana operasyon bölgesi) Fransa cephesi olduğunu hatırlatmıştı.

    ▶ Almanlar, Sırbistan cephesini aç­mak için uğraşıyordu. Osmanlı Ordusu mühimmat ve ağır topçu konusunda sıkıntı çekmekteydi. Bulgaristan, 6 Eylül 1915’te İttifak’a dahil olarak Almanlar’ın yanında savaşa girdi; böylelikle Sırbis­tan çevrelenmiş oluyordu. Yunanistan ve Sırbistan, İtilaf Devletleri’nin Sela­nik’e 150 bin civarında asker çıkarması­nı talep etti. Dolayısıyla stratejik öncelik Selanik’te açılacak cephe olacaktı. Böylelikle Fransızlar’ın bir “Doğu Or­dusu” kurup Çanakkale’ye gönderme önerileri (fantezist bir siyasal bir hamle) gündemden kalktı. Çanakkale’deki Fransız tümenleri Selanik’e gönderile­cekti.

    ▶ Bulgaristan’ın 22 Ekim’de Niş-Se­lanik demiryolunu kesmesi, Sırbistan’ın kurtarılması umudunu kırdı ve işgal başladı. İstanbul’a kara yolu açılmıştı; 1915 Kasım başında, Almanya’dan Çanakkale cephesine mühimmat ve ağır topçu gönderilmeye başlandı. Aynı dönemde Çanakkale Yarımadası’na gönderilen General Monroe, yaptığı tetkikler sonucu hem bu noktaları hem de bizzat cephedeki realiteyi görüp Çanakkale cephesinden çekilmek gerektiğini raporlayacaktı.

    Sonuç olarak İtilaf kuvvetleri 19-20 Aralık 1915’te Arıburnu ve Anafar­talar’dan, 9-10 Ocak 1916 günleri de Seddülbahir’den çekildi. Bu çekilme sırasındaki tahliye operasyonlarını başarılı aldatmacalarla gizlediler. Osmanlı 5. Ordu Komutanlığı, İtilaf kuvvetlerinin kesin tahliyeden haftalar önce başlayan kısmi geri çekilmelerini tespit için cephede tek bir cebri keşif bile yaptırtmamıştı.

    Şahin Aldoğan

  • 1. Dünya Savaşı’nda kıtalararası hava saldırısı

    1. Dünya Savaşı’nda kıtalararası hava saldırısı

    İngiliz uçakları 1916 Nisan’ında İstanbul üzerine gelerek Bakırköy ve Zeytinburnu’ndaki askerî hedeflere bomba atmıştı. Bu saldırıda yer alan pilot K. S. Savory, 9 Temmuz 1917’de Handley Page O/100 model uçakla İstinye Koyu’nda bulunan Goeben (Yavuz) ve Breslau’yu (Midilli) hedef almış, hafif hasar verdirdikten sonra üssüne dönmüştü. Uçak 23 Mayıs’ta Londra’dan kalkmış, Fransa-İtalya-Yunanistan-Mondros üzerinden İstanbul’a gelmişti. Aynı uçak daha sonraki görevinde Haydarpaşa Garı’nı bombalayacak, sonrasında Suvla Körfezi’ne mecburi iniş yaparak suya gömülecekti. 

    Peşlerindeki İngiliz donanmasını atlatan Goeben zırhlısı ve Breslau kruvazörü, 1914 yılının 10 Ağustos’unda Çanakkale’ye, 11 Ağustos’ta İstanbul’a geldiler. İtilaf Devletleri’nin İstanbul’da bulunan büyükelçileri bu duruma hemen itiraz ettiler. Zira Ağustos sonunda savaş fiilen başlamış, ancak Osmanlı Devleti henüz savaşa girmemişti. Tarafsızlık kuralı gereği ya bu iki gemiyi Boğaz dışına çıkarmalıydı ya da silahlarından arındırmalıydı. Sonunda bir çözüm olarak bu iki geminin Almanya’dan satın alındığı İtilaf Devletleri’ne bildirildi. Gemiler Yavuz ve Midilli isimlerini alarak Alman mürettebatıyla birlikte Türk donanmasına katıldılar. 

    Goeben ve Breslau 600 yıllık İmparatorluğun sonunu getiren savaşa girilmesinin gerekçelerinden en önemlisi Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçarak Çanakkale’ye gelen iki Alman savaş gemisi Goeben ve Breslau olmuştu. Solda Goeben, sağda Breslau Tarih 15 Haziran 1916, Alman Zeplini SL-10 tarafından İstinye üzerinden çekilen fotoğraf. 

    İki ay sonra, 29-30 Ekim 1914’te bu iki gemi Amiral Souchon komutasında Türk tarafından sadece Enver, Cemal ve Talat Paşaların bilgisi dahilinde Karadeniz’e çıkarak harp ilan etmeksizin Rus limanlarına saldırdılar ve savaşın fitilini ateşlediler. 

    Haydarpaşa-İstinye-Büyükdere rotasıyla Karadeniz’e çıkan donanmaya saat 17:00 itibariyle Yavuz’dan “Gemilerdeki gizli emir zarflarını açınız” mesajı çekilmişti. Zarfta saldırı planının yanında “Türkiye’nin geleceği için gerekenin azamisini yapınız” emri verilmekteydi. Özellikle 28 Mart 1911’de denize indirilen dönemin son teknoloji ürünü Goeben-Yavuz muharebe kruvazörü, Türk halkının da moral kaynağı olmuştu. 

    Dönemin kartpostallarında Karadeniz baskını ve Goeben zırhlısı 

    Tarihî görevin tecrübeli ‘talihlisi’ 

    1916 sonlarında İngilizlerin Kraliyet Donanma Hava Servisi’nden (RNAS) Filo Komutanı Kenneth S. Savory son derece gizli bir görev için Ege’deki görevinden donanma karargahına geri çağrılmıştı. 

    Donanma Hava Departmanı tarafından verilen brifingden sonra kendisinden İngiliz bombardıman uçaklarının en yeni ve en büyüklerinden biriyle Osmanlı Devleti’nin başkentini ve donanmasının en güçlü silahı olan Yavuz zırhlısını vurma olasılığını araştırması ve bir plan tasarlaması istendi. Savory’nin bu göreve seçilmesindeki ana sebep, 14-15 Nisan 1916 akşamı Türk başkentine yapılan hava saldırısında yer alarak edindiği tecrübeler ve yeni görevde yaşanması muhtemel tehlikelerden haberdar olmasıydı. 

    Bu ilk görevinde, 14 Nisan Cumartesi akşamı Limni’den kalkış yapan B.E.2Cs uçağının ekibi, filo komutanı Smyth-Piggott, teğmenler K. S. Savory, C. W. Dickinson ve J. H. W. Banarto’dan oluşuyordu. Uçak, yağmur ve gökgürültülü bir havada 360 mil uçtuktan sonra gece saat 22.30’da İstanbul üzerine gelerek Bakırköy’e, Zeytinburnu’ndaki barut fabrikasına ve Yeşilköy’deki uçak hangarlarına 11 bomba ile beraber çeşitli propoganda beyannameleri atmıştı. Savory’nin yeni görev için seçilmesinde, bu operasyonda edindiği deneyim rol oynamıştı. 

    Planlama ve hazırlıklar 

    Başta bir Handley Page O/100 model ağır bombardıman uçağıyla yapılacak torpido saldırısı düşünülüyor olsa da, gemilerin anti-torpido ağları ile korunduğu fikri ağır bastığından saldırının 112 librelik bombalarla yapılması kararlaştırıldı. 

    Plan dahilinde uçulması gereken yol çok uzundu. Olası kötü hava şartları ve aşılması gereken engel-ler sebebiyle sefer oldukça zorluydu. Handley Page filosunun bulunduğu Kent’teki Manston’dan, Yunan adası Limni’ye kadar uçulacak yaklaşık iki bin mil mesafe vardı ve bu rota iki yüzer millik mesafelerde molalar verilecek şekilde çizildi. Planlama sürecinde uçulacak rotanın hemen hemen tamamının deniz üzerinde olmasından dolayı, görevde kullanılacak olan O/100 uçağını yüzebilecek şekilde modifiye edilmesi istenmiş, fakat bu düşünce üretici firma tarafından uygulanabilir bulunmamıştı. 

    Artık tarihin ilk kıtalararası bombalamalarından birini gerçekleştirmek için gerekli kapsamlı hazırlıklar tamamlanmak üzereydi. Bu görevde yer alacak uçuş ekibi, komutan Savory ile birlikte yardımcı pilot teğmen Mc Clellan, seyrüsefer subayı teğmen P. T. Rawlings ve iki uçak teknisyeninden oluşuyordu. 

    Nisan 1916’da İstanbul’u bombalayan BE.2c uçağı. Solda Savory ve sağda Dickinson. 

    Uçulacak yolun uzunluğu sebebiyle göreve tahsis edilen 3124 kuyruk numaralı O/100 uçağına ekibin konforu için hamaklar ve yeterli miktarda yiyecek stoku yüklenmişti. Yapılan hazırlıklar çerçevesinde yeni bir Rolls-Royce Eagle IV motor yapmaya yetecek kadar yedek parça uçağa yüklendi. Ayrıca gövdenin üstüne bağlanmış olan dört kanatlı yedek bir pervane ve kişisel ekipmanlar da vardı. 

    Zorlu rota, uzun yolculuk 

    23 Mayıs 1917 tarihinde güzel bir havada üç buçuk saatlik bir seyirle İngiltere Hendon’dan Fransa’ya ulaşılarak Paris yakınlarında Villacoublay’e iniş yapıldı. Ertesi günkü varış noktası Lyon yakınlarındaki Fort Bron havaalanıydı. Buradan da Rhône vadisi takip edilerek Frejus’a ulaşıldı. Düşük görüş şartları buradan yapılacak olan Pisa seyrini üç gün erteleyecekti. Fransa’yı terkettikten sonra İtalya sahil şeridinde yapılan bu uçuşta karşılaşılan kuvvetli rüzgarlar sebebiyle, Savory deniz üzerinde dört yüz feet irtifaya kadar alçalmak zorunda kalmıştı. 

    Ertesi günkü Roma seferi tamamen yağmur altında yapıldı; hava şartları ekibe yardımcı olmuyordu. Roma’dan direkt olarak Selanik’e uçma planı ise beraberinde acilen çözülmesi gereken yeni bir problem getiriyordu: Sorun, Arnavutluk’un yüksek dağlarıydı. Bunun için yapılan yeni düzenlemeye göre en emniyetli rotanın Napoli ve Otranto üzerinden Adriyatik Denizi’ne çıkmak olduğuna karar verildi. 

    Bir sonraki gün kısa bir seyirle Napoli’ye ulaşıldı fakat İngilizleri burada yeni bir sorun bekliyordu. Böylesine büyük ve yeni nesil bir bombardıman uçağının İtalya hava meydanlarına uğramış olması basında yer almıştı ve bu İngilizler için başlı başına bir istihbarat açığı olacaktı. Tek teselli son varış noktasının deşifre edilmemiş olmasıydı. Sonunda 3 Haziran’da Otranto’ya varıldı. 

    İtalya’dan sonraki durak olan Selanik için kalkış yapıldıktan sonra Arnavutluk dağlarının haritalar-da gösterilenden daha yüksek olduğu ve yüklü uçağın bu bölgeyi katedemeyeceği anlaşıldığından Otranto’ya geri dönmek zorunda kalındı. Burada bazı yedek parçaların indirilerek gemiyle gönde-rilmesine karar verildi ve böylelikle uçağın ağırlığı azaltıldı. Sonunda sarp dağlar aşılarak 7 Haziran’da Selanik’e iniş yapılabildi. Ertesi gün, Haziran ayının ilk haftasının sonunda 3124 kuyruk numaralı O/100 uçağı Mondros’a ulaştı. O ana kadar uçulan 1955 mil, toplamda 31.5 uçuş saatinde katedilmişti. 

    Zahmetli rota İngiltere’den Mondros’a uçulacak rota Akdeniz kıyıları üzerinden Adriyatik denizi olarak çizilmişti. Katedilmesi planlanan 1955 millik uçuşta toplam sekiz iniş yapılacaktı. 

    Sona doğru 

    3 Temmuz öğleden sonra uçağa bombalar yüklendi. Her şey, herkes uçuş için hazırdı. Karanlık çökerken kalkış yapıldı; fakat öngörülemeyen sıcak güney rüzgarının içinde kalan iki adet Rolls-Royce Eagle motor aşırı ısınmıştı, soğutulmalarında sorun yaşanıyordu. Yüklü uçak ani olarak irtifa kaybetmiş ve Savory denize temas etmemek için birkaç bombasını bırakmak zorunda kalmıştı. Göreve devam edilemeyeceği anlaşılınca, kalan bombaları da Bolayır’a atan uçak mecburen geri döndü. 

    Aynı gece Türk savunmasını şüphelendirmemek adına birkaç B.E.2Cs ve Henry Farman uçağı aynı bölgeye gönderildi. İki gün sonra 5 Temmuz’da uçuş için elverişli bir günde Handley Page’e bir kez daha bombalar yüklendi; ekip motor çalıştırdı ve kalkış rulesine başlandı. Fakat tam o esnada yaşanan lastik patlamasıyla Savory kalkıştan vazgeçecek ve tarihî görev bir kez daha ertelenecekti. Patlayan lastiğin tamir edilmesinden sonra ertesi akşam üçüncü kez İstanbul için kalkış yapıldı ama daha yolun yarısında karşılaşılan olumsuz hava koşulları ekibin bir kez daha geri dönme kararı almasına sebep olmuştu. 

    İngiliz basınında bombardıman “Savory ve Dickinson’un İstanbul görevi İngiltere’de gazete ve dergilerin manşetlerine taşınırken, basın Edirne’nin de bombalandığından bahsediyordu” 

    Sonunda 9 Temmuz akşamı saat 20.47’de Limni’den sorunsuz teker kesen O/100, Çanakkale-Şarköy üzerinden uçarak mehtaplı bir gecede İstanbul semalarına ulaştı. Yeşilköy Hava Okulu üzerinden Zeytinburnu’na ulaşan Savory, buradan Üsküdar istikametine devam etti ve Maslak rotasını takiben geceyarısına beş dakika kala hedefine ulaştı. İstinye koyunda demirli olan Yavuz’un Savory tarafından farkedilmesi çok da zor olmayacaktı. 

    Şaşan hedefler ve nihai sorti 

    Uçuş ekibi, gelinen onca yoldan sonra yapılacak bir hatayla başarısızlığa uğramamak ve gözü ku-lağı burada olan komuta kademesini hayalkırıklığına uğratmamak için kısa bir keşif turu planladı. Bunun için gemiye paralel iki tur atıldı. Zaman gelmişti; son turdan sonra uçak yaklaşık sekiz yüz feet yükseklikten dört bomba bıraktı. Detaylı keşfe rağmen yapılan bu ilk saldırıda Yavuz isabet almamıştı. İngilizlerin varsayımına göre iki bomba yakınlardaki bir bahçeye düşerken diğer ikisi rıhtımda bulunan bir ya da iki denizaltıya isabet etmişti. 

    Atlantik’i de geçti Atlantik Okyanusu’nu uçarak geçen Arthur Brown John Alcock dönüşte ’Sir’ ünvanı ile ödüllendirildi. Alcock sadece birkaç ay sonra bir Vickers deniz uçağını Paris’e götürürken Normandiya yakınlarında düşerek 18 Aralık 1919’da hayatını kaybedecekti 

    Fakat aslında onların düşündüklerinin aksine bunlar denizaltı değil birbirlerine bordalanmış olan Numune-i Hamiyet ve Yadigar-i Millet torpido botlarıydı. İlk sortinin sonunda Numune-i Hamiyet küçük çaplı bir hasar almış olsa da Yadigar-i Millet torpidobotu yaklaşık 45 dakika sonra batacak ve toplam zayiat Numune-i Hamiyet torpidosunda 4 şehit, Yadigar-i Millet torpidosunda ise 25 şehit ve 9 yaralı olarak kayıtlara geçecekti. 

    İlk saldırının başarısızlığı Savory’i daha dikkatli bir şekilde yapacağı ikinci sortiye hazırlamıştı. 

    Bu kez bırakılan dört bombadan biri, ışıkları kapatılan Yavuz’a direkt bir vuruş yaptı. Uçuş ekibi gemi vurulduktan sonra Haliç’e paralel uçarak önce Alman kadrolarına karargah görevi yapan S.S General gemisine ardından da Harbiye Nezareti binasına 1300 feet’den ikişer bomba bıraktı. Nezaretin avlusundaki bir ahıra isabet eden bombanın burada bulunan iki hayvanı öldürdüğü ve başka zayiat olmadığı daha sonra öğrenilecekti. 

    HANDLEY PAGE TYPE O/100YAPI: Çift kanatlı, ahşap gövde, Cam vizör, ekip ve motorların koruması için zırhlı kaplama (ağırlık sebebiyle daha sonra çıkartılmıştır). EKİP: Dört ya da beş (pilot, rasıt ve iki ya da üç silahçı). MOTOR: İki adet Rolls Royce 260hp Eagle II, V-12 silindir su soğutmalı motor. BOYUTLAR: Kanat genişliği 30,5m, uzunluk 19,1m, yükseklik 6,1m. SEYIR SÜRATI: 6500 ft (1850m) irtifada 76mph (122kph) 
    MAX SEYİR İRTİFASI: 8500ft (2590m). SİLAH DONANIMI: Bir ya da iki 7.7mm Lewis makinalı tüfek. MAX BOMBA KAPASİTESİ: Bomba kompartımanında sekiz adet 250lb (93kg) ya da on altı adet 112lb (42kg) ve gövdenin dışında 626kg bomba taşıma kapasitesi.

    Bu arada Türk savunması da boş durmuyor, gecenin karanlığında İngiliz uçağına mermi yağdırıyordu. Saldırı yaklaşık 35 dakika sürmüş, görev sonunda Mondros’a iniş ise saat 03.40 civarında gerçekleşmişti. İniş sonrası yapılan kontrolde uçakta yirmi altı mermi girişi bulunmuş, ayrıca motorlardan birinin de aldığı hasardan dolayı görev yapamaz hale geldiği anlaşılmıştı. 

    Çelişen açıklamalar, çıkarılan dersler 

    Operasyondan sonra İngiltere Doğu Akdeniz Kuvvetleri’nin yayımladığı resmî tebliğde “Deniz uçaklarımız pazartesi gecesi İstanbul önlerinde bulunan Türk-Alman donanmasına başarı ile taarruz etmişlerdir. Özellikle harp gemileri ve denizaltılarla emniyeti sağlanan Yavuz zırhlısının yeri tespit edilerek 800 kademden bombardıman edilmiş ve atılan bombalardan isabet alan gemide yangın çıkmış, bu taarruzdan sonra uçaklar Türk Savaş Ofisi’ni bombardıman etmiş ve bu harekatta Türkler gafil avlanmış, uçaksavarlar bombalar atıldıktan sonra çalışmaya başlamış ve harekata katılan uçaklar kayıp vermeden üsse dönmüşlerdir” deniliyordu. 

    Saldırı sonrası yapılan resmi Türk açıklaması ise biraz farklıydı. Tebliğde “Saldırıda bir destroyerin batırıldığı ve bir nakliye gemisinin hasar gördüğü, ancak Yavuz’un vurulmadığı” bildiriliyordu. Resmî rapora göre bombalar, S. S. General’in yakınlarına düşmüş ve Harbiye Nezareti’ne yakın bir kitapçı tahrip edilmişti. Türk tarafı toplam zayiatın 29 ölü ve 5 yaralı olduğunu ifade ediliyordu. 

    Sonuçta operasyon Savory için başarılı sayılabilirdi: Yavuz batırılamasa da görev yerine getirilmiş ve görevden tek parça olarak kayıpsız geri dönülmüştü. 

    1917’deki bu son saldırıdan sonra Türk Başkomutanlığı, Muhaberatı Havaiye Komutanlığı adında yeni bir komutanlık kurma kararı aldı. Bu birim “Çeşitli yönlerden İstanbul’a doğru gelen düşman uçaklarını haber vermekle görevli bütün birlikler veya gözetleme postalarından gece ve gündüz alınan haberleri telgraf veya telefonla ve diğer muhabere araçlarıyla Başkomutanlığa, Yeşilköy Hava İstasyonu’na, hava savunma birliklerine, donanmaya, emniyet müdürlüğüne ve merkez komutanlığına bildirecek, şehir güvenlik görevlileri de ışıkların söndürülmesini sağlayacak”tı. 

    Son uçuşunu da İstanbul’a yaptı 

    11 Temmuz 1917 İstanbul’a yapılan hava saldırısı İngiliz gazetelerinin manşetlerinde yer almıştı. 

    İstanbul’un bombalanması görevinden sonra yedek parça eksikliğinden dolayı O/100 uçağı Limni adasında kalmaya devam etti. Burada kaldığı sürede ekip değiştirerek denizaltı keşif görevlerinde, 4 ve 7 Ağustos’da Bandırma’ya, 1 Eylül’de de Edirne’ye yapılan hava saldırılarında kullanıldı. 

    Limni’den sonra Thasos’da bulunan yorgun Handley Page, son uçuşunu gene İstanbul’a yapacaktı. 30 Eylül 1917 günü Haydarpaşa tren istasyonunun bombalanması görevine katılan uçak, yağlama borularından birinin kırılması üzerine motor kaybı yaşamış ve bombalarını bıraktıktan sonra Suvla Körfezi’nin beş mil kuzeyinde denize acil iniş yapmak zorunda kalmıştı. Yaklaşık iki saat su üzerinde kalan uçağa yardım gelmeyince, mürettebat teğmenler Wise, H. R. Aird ve John W. Alcock kıyıya yüzmeye karar vermiş, ardından da Türk birliklerince esir alınarak İstanbul’a getirilmişti. 

    Mütareke sonrası biten esaretin ardından İngiltere’ye dönen ve Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden emekli olan Teğmen John Alcock, iki yıldan daha kısa bir süre sonra Arthur Whitten Brown ile beraber 14 Haziran 1919 tarihinde bir Vickers Vimy uçağı ile Atlantik Okyanusu’nu 16 saat 12 dakikada geçerek ismini havacılık tarihine yazdıracaktı. 

    İlk defa kıtalararası bombardıman görevine katılarak tarihe ismini yazdıran ve muhtemelen hâlâ Çanakkale Suvla Körfezi açıklarında bir yerde bulunmayı bekleyen 3124 kuyruk numaralı bombardıman uçağı ise havacılık meraklıları ve tarihseverler için ilgi kaynağı olmaya devam ediyor.