Etiket: bob dylan

  • Ortadoğu’nun hard rock’ı Arap-İsrail savaşı kurbanı

    Ortadoğu’nun hard rock’ı Arap-İsrail savaşı kurbanı

    Arapça, Yunanca, İngilizce ve Türkçe şarkılar söyleyen Devil’s Anvil, 1966’ta New York’ta kurulmuştu. Albümlerine “Lingo Lingo Şişeler”i de alan grup başlangıçta övgüyle karşılansa da bir anda patlayan Arap-İsrail Savaşı nedeniyle ABD müzik piyasası tarafından dışlandı. Kurucuları Pappalardi’nin hikayesi de en az grubunki kadar ilginçti.

    New York’ta 17 Ni­san 1983 sabahı gün ağarırken 911 acil çağrı servini arayan bir kadın şöyle demişti: “Kocamı öldür­düm. İstemeden oldu.” Polisler apartman dairesine ulaştı­ğında maktulü 38 kalibrelik Derringer marka minik bir tabancadan çıkan tek kurşunla boynundan vurulmuş olarak yatağında buldu. Eşi tarafından öldürülen şahıs, 44 yaşında­ki rock müzisyeni, besteci ve prodüktör Felix Pappalardi’ydi. Kendisini vuran eşi Gail Col­lins’le 19 yıldır birlikte, 14 yıldır evliydiler.

    Pappalardi 1939’da New York’un varoşu kabul edilen Bronx’ta dünyaya gelmişti. Aslında rock’tan ziyade klasik müziğe eğilimliydi; Michigan Üniversitesi’nde klasik müzik eğitimi almıştı. Ancak 60’ların ilk yıllarında Joan Baez, Bob Dylan, Pete Seeger, Joni Mitchell gibi Amerikan folk yıldızlarının toplandığı Greenwich Village’ı mesken tuttu. Tim Hardin, The Youngbloods ve Joan Baez’le isimlerle çalışmaya başladı. 1964’te 25 yaşına girdiği yıl büyük aşk yaşayacakları Gail Collins’le tanıştı. Başından bir evlilik geçmiş Collins o sırada 23 yaşındaydı ve 2 çocuk anne­siydi. Pappalardi 1966’da kendi adını taşıyan “Love Somebody” adlı 45’liğini yayınladığında, bu folk tarzındaki aşk şarkısının sözlerini Gail Collins kaleme almıştı. Evliliklerinin yanısıra sanatsal işbirlikleri de yıllarca sürecekti. Eric Clapton, Jack Bruce ve Ginger Baker’dan kurulu efsane Cream grubunun 1967 tarihli “Disraeli Gears” albümünün yapımcılığını Pap­palardi üstlendiğinde; albümde yer alan ve topluluğun en büyük hit’lerinden biri olan “Strange Brew” parçasının altında “Eric Clapton-Felix Pappalardi-Gail Collins” imzası yer alacaktı (Pappalardi 1969’da, rock din­leyicileri nezdinde esas şöhre­tini elde edeceği kendi grubu Mountain’ı kurduğunda eşi Gail yine grubun bir üyesi gibiydi. Albüm kapaklarındaki desenler ve resimler, birçok şarkı sözü ile grubun fotoğrafları onun elinden çıkmaydı).

    Muzik_Tarihi_1
    Klasik müzik eğitimi alan Felix Pappalardi, orkestra şefi olma hayalini gerçekleştiremese de rock sahnesinin en hızlı yaşayan üyelerinden biri haline gelmişti.

    Hikaye aslında 1966 sonrala­rında, Pappalardi’nin yaşadığı Greenwich Village mahallesin­de tesadüfen girdiği Feenjon isimli barda başlıyordu. Sahne­de buzuki, ud ve akordeon çalıp Arapça, Yunanca ve Türkçe söyleyen ilginç bir grup vardı. Konser sonrası Pappalardi ile sahnede buzuki çalan Steve Knight sohbete giriştiler. Daha ilk anda iyi anlaşacaklarını farketmişlerdi. Knight müziğin yanı sıra psikoloji eğitimi al­mıştı; çok sayıda enstrümanda hakimiyeti vardı; Doğu müzik­leri üzerine büyük bir ilgiye ve bilgiye sahipti. O gece Pappa­lardi’nin de kendilerine katıl­masına karar vererek yeni bir grubun temelini attılar: Devil’s Anvil. Steve Knight dışında geri kalan üyeler, gitar ve vokalde Jerry Satpir, akordeonda İsrail doğumlu Elierzer Adoram, ud ve ana vokallerde ise Lübnan kökenli Kareem Issaq’dı.

    O zamana kadar Greenwich Village barlarında tutunmaya çalışan ekip üyeleri Pappalar­di’nin dahil olmasıyla sıkı bir çalışmaya girdi. 1967’nin Nisan ayında “Hard Rock From the Middle Eeast” adını verecekleri ilk (ve son) albümleri hazırdı. Pappalardi müzik endüstri­sindeki ilişkilerini kullanmış, Columbia firmasıyla anlaşma yapmalarını sağlamıştı. Albüm kapağında grup üyeleri, arka­larında uzaktan piramitlerin göründüğü bir çöl atmosferine montajla yerleştirilmişlerdi. Kareem Issaq bir adım önde, geleneksel Arap kıyafetiyle objektife sert bir bakış atıyordu. Felix Pappalardi yapımcılığının yanında bas gitar, tambur ve vurmalılarda kayda girmiş, ay­rıca vokal de yapmıştı. Davullar Herb Lovelle ve Bobby Gregg’e emanet edilmiş, Mike Mohel adlı bir darbukacı da gruba eşlik etmişti. 11 şarkılık albümdeki şarkıların 7’si Arapça, 2’si Yu­nanca, 1’er tanesi de Türkçe ve İngilizceydi.

    Türkiye’de hemen herkesin bildiği bir Antep türküsü “Lingo Lingo Şişeler” (albümdeki adı “Shisheler”) gitarist Jerry Sappir tarafından seslendirilmişti. Yunanca şarkılardan ilki Mikis Theodorakis’e aitti: “Kley”; diğeri ise “Treea Pethya” adlı geleneksel bir halk şarkısıydı. İngilizce sözlerle icra edilen “Misirlou” ise tüm dünyada çok bilinen ve çok farklı dillerde ve tarzlarla yorumlanan, kökeni ve bestecisi çok tartışılsa da ilk defa 1922 öncesi İzmir’de Rum­ca olarak çalınıp söylendiğine ve 1924’te Atina’da plağa kayde­dildiğine inanılan bir şarkıydı. 1958’de Zeki Müren tarafından da “Yaralı Gönül” adıyla yayım­lanan şarkının 1962’da ABD’de Dick Dale tarafından yapılan “surf” tarzı uyarlaması, yıllar sonra ‘90’larda “Pulp Fiction” filmiyle tüm dünyada bir defa daha hit olacaktı. Genelde ge­leneksel müziklerden düzen­lenen Arapça şarkılar arasında Lübnanlı büyük udi ve bestekar Ferit El Atraş’a ait “Isme” gibi Ortadoğu coğrafyasının popü­ler eserleri de yer alıyordu.

    Muzik_Tarihi_2
    Devil’s Anvil (soldan sağa): Eliezer Adoram, Jerry Sappir, Kareem Issaq, Steve Knight. Pappalardi gitar, bas gitar ve vurmalıların yanısıra tambur çalmış ve bir şarkı seslendirmişti ama ismi sadece albümün arka kapağında aranjör olarak geçiyordu.

    Devil’s Anvil’in albümü hem büyük bir şaşkınlık hem de be­ğeniyle karşılandı. 1’i hariç tüm şarkıların İngilizce dışı dillerde olmasına ve o yıllar için henüz alışılmadık bir sentez içerme­sine karşın, dönemin “garage rock” tarzına çok başarılı uyum gösteren Devil’s Anvil üyeleri gelecek için hayli umutlanmış­lardı. Grubun aynı zamanda menajeri gibi çalışan Pappa­lardi büyük bir plak şirketini arkalarına alma başarısının ar­dından konser anlaşmaları için kolları sıvadı. Ancak zamanla­malarının çok yanlış olduğunu çok kısa bir süre içinde anlaya­caklardı.

    1967’nin 5 Haziran günü patlayan ve tarihe 6 Gün Savaşı olarak geçecek olan Arap-İsrail Savaşı herşeyi altüst etmişti. İsrail Ordusu’nun Mısır, Ürdün ve Suriye ittifakına karşı zafer kazandığı savaş kısa sürdü ama, Devil’s Anvil’in kariye­rinin başlamadan bitmesine sebep oldu. ABD müzik piyasası bir anda gruba yüz çevirmişti. Plağın dağıtımı durduruldu, konserler iptal edildi; radyolar İsrail doğumlu bir üyesi de olan bu ilginç grubun çoğunluğu Arapça olan şarkılarını çalmayı reddettiler. Rüya başlamadan sona ermişti. Devil’s Anvil projesinin beklenmedik şekilde sonuçlanması üzerine, grup daha fazla birarada kalamadı.

    Ancak Pappalardi kariyer basamaklarını tırmanmayı sür­dürecekti. 1969’da Mountain’ı kurdu. Aynı yıl meşhur Woods­tock Konseri’nde yeni grubuyla sahnedeydi. Devil’s Anvil’den Steve Knight da Mountain’da klavyenin başına geçmişti. Grubun diğer üyelerindense bir daha haber alan olmadı. Kimi kaynaklara göre Elierzer Adoram bir süre sonra İsrail’e yerleşmeye karar verip ABD’yi terketmişti. Saman alevi gibi parlayan grup unutuldu gitti.

    Muzik_Tarihi_3
    Kocası Felix Pappalardi’yi, onun hediye ettiği silahla öldüren Gail Collins, mahkemede olayın kaza olduğunu söyledi ve jüriyi de ikna etmeyi başardı.

    Pappalardi’nin Mountain’ı, 70’li yılları klasik rock tarzında müzik yapan başarılı bir grup olarak geçirdi. 6 albüm kaydet­tiler, turnelere çıktılar. 80’lere gelindiğinde ise Mountain’ın hızı kesilmiş, Felix Pappalar­di-Gail Collins çiftinin ilişkisi iyiden iyiye çalkantılı bir hâl almıştı. İlk günden itibaren “açık ilişki” yaşamışlar, her daim hayatlarına başkaları da girmişti. 70’lerin ortalarından itibaren içki ve uyuşturucu kul­lanımları had safhaya varmıştı. Sürekli kavga ediyorlar ama asla ayrılamıyorlardı; ortak bir tutkuları da ateşli silahlardı.

    1982’de Pappalardi, 27 ya­şında bir şarkıcı olan Valerie Merians ile bir ilişki yaşamaya başlamıştı. Eşi Collins bunlara alışıktı ama bu defa durumun farklı olduğunu, evliliklerinin yıkılabileceğini düşünüyordu. Büyük bir kavganın ardından Pappalardi eşinin gönlünü almak için ona bir hediye aldı: 38 kalibrelik Derringer marka, küçücük bir tabanca!

    Mountain üyelerinin Pap­palardi’nin ölümünden son­ra yaptığı açıklamalardan, çiftin silahlarla ilişkilerinin ne boyutta olduğu da öğrenil­di. İkisi de uyuşturucuyu çok abarttıkları gecelerde evleri­nin tavanına, duvarlarına ateş edebilecek kadar kendilerinden geçiyorlardı. Kocasının ölümü­nün ardından Gail Collins ilk ifadesinde olayın kaza oldu­ğunu, kocasının hediye ettiği yeni silahı incelediği sırada silahın istemeden ateşlendiğini söylemişti. Dediğine bakılırsa çok düşkün olduğu kedilerin­den biri tam da o sırada üzerine atlamıştı! Collins mahkeme süresince bu ifadesinde ısrarcı oldu ve çoğu zaman gözyaşla­rıyla aynı hikayeyi anlatmayı sürdürdü.

    Mahkemeye sunulan rapora göre, olay sonrası yapılan kan tahlilinde Collins’in o gece kır­mızı reçete ile satılan, bağımlı­lık yapıcı etkisi sebebiyle sadece çok ağır durumlarda kullanılan Percodan adlı ağrı kesiciden yaklaşık 40 tane aldığı tespit edilmişti. Karar açıklandığında beklenmedik bir sonuç ortaya çıktı: Jüri kendisine inanmıştı ve Collins kazayla ölüme sebep olmaktan dolayı 2. dereceden cinayetle hüküm giyerek sade­ce 4 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    Muzik_Tarihi_4
    1969’da Felix Pappalardi’nin (ayakta solda) kurduğu Mountain kadrosu. Klavyede Devil’s Anvil’den Steve Knight (sağda oturan), gitarda Leslie West (ayakta sağda), davuldaysa Corky Laing (solda oturan).

    2 yıl sonra şartlı tahliyeyle serbest bırakılan Collins, o ta­rihten sonra tamamen gözler­den uzak bir hayat yaşadı. Uzun yıllar nerede olduğu, hatta yaşayıp yaşamadığı bile biline­medi. 2013’te ölüm haberi geldi. Küçük bir Meksika kasabasın­da alternatif kanser tedavisi görürken hayatını kaybetmiş­ti. Vasiyeti yerine getirilmiş, cenazesi veteriner tarafından uyutulan 3 kedisiyle birlikte yakılmıştı.

    6 Gün Savaşı’na kurban giden Devil’s Anvil ise, yıllar bo­yunca kimse tarafından hatır­lanmazken internet’in yaygın­laşmasıyla 2000’lerin başında tekrar gündeme geldi. 2005’te YouTube’un yayına geçmesiyle bilinirlik gitgide arttı. 2018’de tek albümleri plak formatında yeniden piyasaya sürüldü.

    İNTİHAL Mİ, DEĞİL Mİ?

    Devil’s Anvil’in 3 şarkısını Erkin Koray da söylemişti

    1967 tarihli “Hard Rock From the Middle Eeast” albümünün 2018’de yeniden piyasaya sürülmesi Türkiye’de farklı bir tartışma başlattı. Erkin Koray’ın “İlla ki” albümündeki 3 şarkının müziği Devil’s Anvil’in albümündeki 3 şarkıyla aynıydı. Kendi tabiriyle “şarkıları araklamakla” suçlanan Koray iddiaları reddetmişti.  

    Muzik_Tarihi_Kutu_1
    İntihal tartışmalarının kaynağı olan “İlla ki”,
    Erkin Koray’ın 6. albümüydü.

    Tuhaf bir tesadüfle Felix Pappalardi’nin hayatını kaybettiği 1983’te yayımlanan Erkin Koray’ın kariyerinin 6. albümü “İlla ki”de yer alan 3 şarkının müziği, Devil’s Anvil’in albümündeki 3 şarkıyla aynıydı. Devil’s Anvil’in albümünü dinleyenler Erkin Koray’ın “İlla ki”, “Deli Kadın” ve “Boşuna” adlı şarkılarının 1967’de kaydedilmiş Arapça versiyonlarıyla karşılaştılar. Sosyal medya paylaşımlarında ve mecralarında, bunun Erkin Koray intihalciliğinin tipik bir örneği olduğu yolunda epey bir eleştiri yapıldı. Koray bu konuda bir açıklamada bulunmadı. Bu konudaki cevabı, sanatçının ölümünden sonra kamuoyunun bilgisine sunuldu. 7 Ağustos 2023’te hayatını kaybeden Koray, 25 Haziran günü gazeteci Kanat Atkaya’ya e-posta göndermiş, kendisi ya da şarkıları hakkında birçok tartışmalı konuyla ilgili açıklama yapmıştı. Atkaya bu maili 8 Ağustos günü sosyal medya hesabından paylaştı. Erkin Koray’ın uzun metninde Devil’s Anvil maddesi de vardı:

    “Bir de ‘Şarkıları Devil’s Anvil’den arakladı’ hikayesi var ki, bu komediyi size birkaç cümle ile anlatayım. Detaylar kızımda var.

    1) Devil’s Anvil denen grubun adı, Erkin Koray ‘İlla Ki’, ‘Deli Kadın’ ve ‘Boşuna’ adlı eserlerini yaptıktan sonra duyulmuştur. 2) Bu eserler Amerika’daki ASCAP (The American Society of Composers, Authors and Publishers) meslek birliği tarafından adıma tescil edilmişlerdir. Merak eden ASCAP’a sorabilir. 3) Bir Erkin Koray ile bir amatör grup Devil’s Anvil’i mukayase etmek ayıptır. Eğer bilinmiyorsa, İngiltere’den, Amerika’dan, Çin’den, Japonya’dan sormak lazımdır: Devil’s kimdiiir, Erkin Koray kim? 4) Konunun özeti şudur: Mevcut (kısmen anonim) eserleri Devil’s uygulamış, becerememiş, Erkin Koray ise bunları birer eser haline getirmiştir.”

    Erkin Koray bir konuda haklıydı; şarkıları Devil’s Anvil’den almış sayılmazdı; çünkü bu 3 şarkı onlara da ait değildi. 2’si anonimdi, sadece “Deli Kadın”a “adapte ettiği” “Karkadon” Arap besteci Abdul- Galil Wabbi’nin imzasını taşıyordu ve Devil’s Anvil’den önce de birçok Arap şarkıcı tarafından seslendirilmişti. Türkiye’deki resmî telif kayıtlarında da Erkin Koray “Deli Kadın”ın bestecisi olarak değil sadece söz yazarı olarak görünüyordu. Ancak “İlla ki” ve “Boşuna” parçaları, sözlerin yanısıra Erkin Koray bestesi olarak tescillenmişti.

    Erkin Koray’ın Arap ve Hint müziklerine olan ilgisi ve adaptasyonları aslında bilinen bir konuydu. En büyük hitlerinden “Fesuphanallah” ve “Şaşkın”, aynı şekilde Arapça şarkılardan uyarlanmıştı. Ancak birçok söyleşisinde bu şarkıları 70’lerin ortasında çıktığı bir Anadolu turnesinin İskenderun ayağında girdiği bir kasetçiden aldığı Arapça kasetlerden öğrendiğini söylemişti. Acaba Koray daha 1983’te artık çoktan unutulmuş gitmiş Devil’s Anvil’i dinlemiş ve “İlla ki”, “Deli Kadın” ve “Boşuna”yı onlardan mı öğrenmişti; yoksa İskenderun’dan aldığı o kasetlerden mi? Kimbilir?

    Muzik_Tarihi_Kutu_2
    Erkin Koray kariyeri boyunca Arap-Hint müziklerine ilgi duydu.
  • Ego’larını kapıda bıraktılar Afrika için tek ses oldular…

    Ego’larını kapıda bıraktılar Afrika için tek ses oldular…

    Bundan tam 39 yıl önceydi. 1985 Mart’ında ABD’de 46 ünlü müzisyen, Afrika’da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan kıtlık ve açlık sorununa dikkati çekmek için biraraya gelerek “We Are the World” adlı şarkıyı kaydetti. Tüm dünyaya yayılan şarkı, Afrika’da açlıktan ölen insanları gündeme taşıdı. Kamera önünde ve arkasında yaşananlar…

    Dünya yayıncılık tarihin­de, 7 Mart 1985’te eşine nadir rastlanan bir gün yaşandı. Gezegenin dörtbir yanında 5 binin üzerinde radyo istasyonu aynı anda aynı şar­kıyı çalıyordu. Sonraki 3 gün, o dönemin en büyük rekorlarından birine sahne olacaktı.

    Aralarında Michael Jackson, Lionel Ritchie, Bob Dylan, Bruce Springsteen, Paul Simon, Ray Charles, Stevie Wonder gibi isimlerin yer aldığı 46 kişilik dev şöhretler karması tarafından USA For Africa (United Support of Artists for Africa -Afrika İçin Sanatçılar Birliği) adı altında kaydedilen “We Are the World” adlı şarkının 45’liği, 3 günde 800 binin üzerinde bir satış rakamı­na ulaşarak ABD tarihinin en hızlı satan plağı olmuştu. 1985 sonunda plağın tüm dünyadaki satışının 20 milyonu aştığı ve 63 milyon USD (bugün 160 milyon USD) gelir elde ettiği açıklandı.

    Şarkının işaret fişeğini “Day-o” parçasıyla Türkiye’de de iyi tanınan, calipso müziğinin ef­sanevi ismi Harry Belafonte ateş­lemişti. Belafonte, ABD koşul­larında hayli Sol fikirlere sahip, tüm hayatını ırkçılık karşıtlığının yanısıra işçi hakları mücadele­siyle geçirmiş, saygın bir isimdi. O sırada 58 yaşındaydı.

    Belafonte, 1984’te Afrika’da 400 binin üzerinde insanın haya­tını kaybetmesine yol açan kıtlık karşında bir şeyler yapmaya ka­rar vermiş ve düşüncesini birçok ünlü müzisyenin menajerliğini yapan Ken Kragen’a açmıştı. 1984’ün Kasım ayında İngiliz ve İrlandalı yıldızlar Boomtown Rats’ten Bob Geldof ve Ultra­vox’tan Midge Ure öncülüğünde biraraya gelmiş, açlıktan kırılan Etiyopya için “Do They Know It’s Christmas?” şarkısını kaydetmiş­lerdi. Sting, Boy George, Bono, Simon LeBon, Paul Young gibi isimlerin yer aldığı 45’lik, piya­saya verilmesinin ilk haftasında milyonu aşan satışa ulaşmıştı. Belafonte, “Neden aynısını biz de ABD’de yapmayalım?” diye düşünüyordu.

    muzik_1
    Hollywood’daki A&M Stüdyoları “We Are the World” kayıtları için buluşan, her biri apayrı bir kariyere ve şöhrete sahip 46 büyük yıldızı ağırladı.

    Kragen teklifi çok beğendi ve Belafonte’yi ABD’de her tarzdan ünlü isimlerin yer alacağı çok ge­niş popüler bir kadroyla bir şarkı kaydetme konusunda ikna etti. Elbette önce şarkının yapılması gerekiyordu. Ünlü menajer bu işi de Michael Jackson ve Lionel Ritchie’ye havale etmişti. Ortaya çıkan beste Amerikan popüler müziğinin en saygın prodüktör ve aranjörü Quiny Jones’a emanet edilecekti. Jackson ve Ritchie eve kapanıp çalışmalarına başlarken Kragen da tanınmış isimleri ara­yıp böyle bir projede yer almaları için ikna çabasına girişti.

    Müzik dünyasının en büyük isimlerini razı etmenin zorlu­ğunun yanısıra bir başka teknik problem mevcuttu: Böyle bir kadroyu kayda girmeleri için aynı gün aynı yerde toplayabil­mek. Kragen’ın aklına bunun için pratik bir çözüm geldi. 28 Ocak 1985’te Los Angeles’ta Ameri­kan Müzik Ödülleri dağıtılacak ve neredeyse tüm yıldızlar ödül törenine katılacaktı. O yıl ödül töreninin sunuculuğu için Lionel Richie seçilmişti. Bu da törene katılan ünlülerin kulis arkasında tören sonrası stüdyoya geçmeleri için ikna etmekte bir avantajdı. Tabii henüz ortada şarkı yoktu.

    Söylenenlere bakılırsa, Jackson ve Richie ikilisi tüm dünyada kolayca algılanıp eşlik edilebilecek “bir nevi marş” yazmaları gerektiğine karar verdikten sonra, oturup farklı ülkelere ait bazı ulusal marşları dinlemişlerdi. Önce mırıldan­ma şeklindeki sözlerle müziği tamamladılar; sonra Michael Jackson’ın yazdığı sözlerle ilk Quincy Jones’a emanet edilecek ilk demo’yu kaydettiler. Quincy Jones ortaya çıkan işi beğenmiş­ti. Bu arada menajer Ken Kragen da büyük başarıyla dev bir kadroyu ikna etmeyi başarmış­tı. Özellikle Bob Dylan ve Bruce Springsteen’in dahil olması, geri kalan birçok ismin ikna edilme­sinde büyük etkendi.

    “We Are the World” adlı popü­ler müzik tarihinin bu en ilginç ve aynı zamanda tartışmalı şarkısı, stüdyoda 46 isim tara­fından kaydedildiğinde, tarih 28 Ocak 1985’ti.

    muzik_2
    ABD Başkanı Ronald Reagan, 14 Mayıs 1984’te Beyaz Saray’da ağırladığı Michael Jackson’a “Başkanlık Halkla İlişkiler Ödülü”nü vermişti.

    39 yıl sonra Netflix’in ya­yınladığı “Pop Müziğin Muhte­şem Gecesi” adlı belgesel, hem Türkiye’de hem de tüm dünyada ilgiyi yeniden bu hikayeye çekti. 80’lerin ortasında her biri apayrı bir kariyere ve şöhrete sahip yıldızın yaptığı bir kaydın aşama­larını, bazı isimlerin o geceye dair tanıklıklarını içeren, ilgi çekici ve izlenesi bir yapım. Ancak hem Türkiye’de hem de dünyada sosyal medya kullanıcılarının belgeseli izledikten sonra yap­tıkları paylaşımlar da belgeselin kendisinden daha düşündürü­cü. Çoğunluğun ilgisini çeken, büyük şöhretlerin eğlenmeyi de ihmal etmeyerek, zaman zaman da gayet çocuksu tavırlarla bir şarkı kaydetmiş olmaları. Artık Afrika’dan bahseden pek yok. Aslında basit bir Google araması, Afrika’nın çeşitli bölgelerinde aç­lık sorununun o günden bu yana hiçbir zaman tam olarak bitmedi­ğini, hâlen sürdüğünü gösteriyor. Sosyal medya paylaşımlarında övgüyle en çok yer verilen ayrıntı ise, Quincy Jones’un stüdyonun kapısına astığı yazı: “Egolarınızı girerken kapıda bırakın!”

    “We Are the World” plak olarak yayınlandığında ek gelir elde et­mek için anahtarlık, tişört, kahve fincanı gibi hatıra eşyaların yanı­sıra “We Are The World: The Story Behind the Song” başlıklı VHS formatında bir de video kaset satışa sunulmuştu. Stüdyodaki kayıt gecesine ait görüntüleri içeren bu yapım 1985’in en çok satan video kasetleri listesinde 9. sırada yer almıştı. ‘60’lı yıllardan itibaren politik tutumu, Viet­nam Savaşı karşıtı söylemleriyle dikkati çeken, ‘80’lerde “aerobik akımı”nın öncüsü olarak yeni bir kimlik edinen Jane Fonda’nın anlatıcılığı üstlendiği videoda, bugün gündemde olan belge­selden daha fazlası izleyiciye sunulmuştu. YouTube üzerin­den tamamına ulaşılabilen bu 1 saatlik kaydı izleyince en dikkati çeken ayrıntı; şarkının kaydı­na girilmeden önce Amerikalı yıldızlara motivasyon desteği yapmak üzere içeri giren Bob Geldof’un konuşması.

    Sonradan sızan bilgilere göre Geldof, stüdyoya geldiğinde biraz şaşkınlık ardından da epey öfke yaşamıştı. Stüdyoyu tepeden gören loca mahiyetindeki ayrı bir bölümde gösteri ve moda dünyasının ünlüleriyle dolu, havyar ve ıstakozun da oldu­ğu zengin açık büfeden yemek yenilen, pahalı şampanyalar içilen bir partiyle karşılaştığında sinirlenmişti. Stüdyoya konuşma yapmaya indiğinde de ufaktan bir dokundurma yapmayı ihmal etmemişti. 1985’te yayınlanan kayıtlarda Geldof’un konuşması bugün izlediğimiz belgeselde­kinden bir parça daha uzun. O an kaydedilmeye çalışılan şarkıyı gerekli kılan şeyin, büyük oranda Batı toplumunun suç olduğunu söylüyor; Batılı ülkelerin silola­rında milyarca ton tahıl ihtiyaç fazlası olarak dururken birileri­nin “hiçbir şey”e sahip olmadığını belirtiyor; “hiçbir şey derken, sarhoş olmak için içecek bir şey olmamasından değil, hayatta kalmak için içilecek su olma­masından bahsediyorum” diye ekliyor. Stüdyoyu dolduran bütün o yıldızların Geldof’u dinlerkenki hâlleri, ne hissetmesi gerektiğini bile bilemez haldeki bakışları, konuşmanın tamamını dinleyin­ce daha da etkileyici oluyor.

    muzik_3
    Country müziğin efsanevi ismi Willie Nelson, yapımcı– aranjör Quincy Jones ve kariyerinin zirvesindeki Bruce Springsteen solo kayıtlarını bekliyor.

    Şarkının hem yayınladığı dönemde hem de sonraki yıllarda dile getirilen eleştirilerde önemli bir nokta var. Michael Jackson, Beyaz Saray’da Reagan gibi bir başkan tarafından ağırlanan, gençliğe örnek gösterilen bir isimdi. Politik herhangi bir tavır­dan öte, bir pop yıldızından bek­lenebilecek gençlik yaramazlığı kabilinden bile bir aşırılığı yoktu. Reagan’ın eşi Nancy Reagan ve diğer bazı senatör eşleri, “gençleri popüler müziğin zararlı etkile­rinden korumayı” amaçlayan bir dernek kurmuşlar, pop şarkıla­rındaki müstehcenlik, argo ya da aşırı Sol olarak görülebilecek sözleri sansürlemeye çalışıyordu. Aseksüel görünümüyle, siyah kimliğinden kurtulmaya çalış­masıyla Jackson, Beyaz Saray için ideal bir pop yıldızıydı. “We Are the World”ün sözleri, atıf yaptı­ğı dinsel vurgularla Amerikan Sağı’nın tam aradığı kıvamdaydı. Paranoyak düzeyde bir anti-ko­münist olan Reagan için “We Are the World”, ABD’nin dünya üzerinde kurmasını düşlediği kültürel hegemonyanın mü­kemmel bir ifadesiydi. Afrika’nın yüzyıllara yayılan ve Anglo-Sak­son dünyanın büyük pay sahibi olduğu sorunlarını soyut bir şekilde ele alıp, içi boş bir sevgi temasına çevirmekten başka bir işe yaramıyordu.

    O dönemde yayımlanan birçok eleştiride dile getirilen bir konu da, şarkının kaydına girme­yi kabul edenlerin büyük bir çoğunluğunun aslında bir lütuf göstermedikleri; hatta birçoğu­nun ticari sebeplerle bizzat talip oldukları; içlerinden kimilerinin Afrika’da büyük bir açlık soru­nu olduğunu o gün stüdyoda öğrendikleri yolundaydı. Netflix belgeselinde Kenny Loggins’in çok rahat bir şekilde “Afrika’dan haberim yoktu, Michael’ın yaptığı bir iş önemlidir nihayetinde diye düşündüm” minvalli bir konuşma yapması, bu eleştirilerin pek de isabetsiz olmadığını gösteriyor.

    2005’te Rolling Stones dergi­si Billy Joel ile uzun bir söyleşi yapmış. Daldan dala atlayan görüşmede kendisine yönelti­len sorulardan biri de “USA For Africa’da yer aldın. O günlerden bize aktarabileceğin bir dediko­du var mı?” şeklinde. Joel şöyle cevaplamış: “Orada olanların çoğunun şarkıyı hiç sevmediğini hatırlıyorum. Bir de Cyndi Lauper kulağıma eğilip ‘Bu ne böyle Pepsi reklamı gibi’ demişti”.

    muzik_4
    46 kişilik kadroyu idare etmek Lionel Richie’ye düşmüştü. Richie yıllar sonra, kimsenin kapris yapmamasında Bob Dylan’ın varlığının etkili olduğunu söyleyecekti.

    İlginçtir, ünlü müzik yazarı Greil Marcus da 1985’teki yazı­sında “Pepsi Cola reklam müziği” eleştirisinde bulunmuş. Mar­cus’un takıldığı nokta şu: 1984 Amerikan Müzik Ödüllleri’nin sunucusu Michael Jackson’dı, 1985’te sunuculuk Lionel Ric­hie’ye verilmişti. Hem Jackson hem de Richie o yıllarda Pep­si’nin reklam kampanyasında, astronomik ücretler karşılığı yer alıyorlar, ödül töreni gecelerin­de Pepsi reklamları uzun uzun gösteriliyordu. O dönemdeki reklamlarda kullanılan “Yeni kuşağın tercihi. Biz seçimimizi yaptık” gibi cümlelerle “We Are the World”de şarkıda yer alan “Bir seçim yapmalıyız” dizesi Marcus’a göre masumane bir benzerlik değildi.

    “We Are the World” istedi­ği kadar reklam koksun ya da gerçeklikten uzak olsun, o günün dünyasında insanlar, Afrikalı aç çocukların görüntülerinden etkilendiler. Ancak bugün sosyal medyada, büyük pop yıldızları­nın biraraya gelmesinden “çok duygulandığı” yazanlar arasında; “Egonuzu kapının dışında bıra­kın” cümlesini samimi olarak hisseden ve aç insanları umursa­yan kaç kişi var?