hippodromun inşaatını, 200’lerin başlarında roma imparatoru septimus severus’un oğlu caracalla başlatmıştır. imparator constantinus zamanında ise kentin imar çalışmaları kısa sürede tamamlanmış, kent 11 mayıs 330’da kutsanarak tören eşliğinde açılmıştır. bu imar çalışmalarının önemli bir ayağını da hippodrom oluşturmuştur. hippodrom, constantinus tarafından tamamlatılarak araba yarışları, kutlamalar ve sirk gösterileri yapılmak üzere hizmete açılmıştır.
Gelmiş geçmiş en köklü imparatorluk hangisidir? Bu sorunun yanıtı için akla gelebilecek ilk devlet, Roma İmparatorluğu’dur. MÖ 8. yüzyılda adını, kurucusu Romulus ve Romus adlı kardeşlerden alan Roma kenti, zamanla imparatorluğa adını veren bir başkente dönüşmüştür. Hristiyanlığın yaygınlaştığı yıllarda devlet hem kavimler göçünün yıkıcılığıyla hem bulaşıcı hastalıklarla hem de bozulan ekonomiyle meşguldü. Bu ortamdan Roma’nın kurumsallığı ve yapısı zarar gördüğünden 3. yüzyıl sonlarında, İmparator Diocletianus’tan itibaren yöneticiler farklı çareler aramaya başlamıştı. İşte bu sırada İmparator Constantinus sahne almış ve eski Byzantion kentini, yani İstanbul’u merkez kent olarak benimsemişti.
Bir Güç Gösterisi ve Güneş Tanrısı Sol Invictus’un Mekânı Olarak Hippodrom
Hippodrom ve burada yapılan yarışlarla ilgili bilgilerin önemli kısmı, 10. yüzyılda İmparator Konstantinos Porphyrogennetos’un yazdığı Törenler Kitabı’ndan edinilmektedir. Seyyahların anlatımları dışında Bizans döneminin bazı yazarlarının kitaplarından da kısa bilgiler öğrenilmektedir.
Dilimize yerleşmiş hâliyle “Hipodrom” adını kullansak da aslında orijinal ad, iki “p” harfiyle yazılan (Hippodromos=At Meydanı) şeklindedir. Hippodromosun Osmanlı döneminden beri kullanılmaya başlanan karşılığı olan “At Meydanı” tabiri günümüze kadar gelmiştir. Hippodromlar, Roma İmparatorluğu’nda resmî idarenin gücünün arenalarıydı. Kentin nabzının attığı, önemli bir propaganda yeriydi. İmparatorlar, seçildikleri zaman halk tarafından hippodromda selamlanır, burada tören yapılırdı. İstanbul’un kuruluş günü, 11 Mayıs’ta hippodromda kutlanırdı. İmparatorlar, güneşle eş değer kabul edilirdi ve hippodromda, onlara ayrılan “kathisma” adlı seyir yerine gelirken, güneş olarak selamlanırlardı. Yaklaşık 440×115 metre ebatlarındaki hippodromda imparatorun locası, günümüzün Sultanahmet Camii avlusunun meydana bakan cephesine denk gelmekteydi. “Sphendone” adı verilen yarım dairesel uç kısmı günümüze ulaşan hippodromun batı ucu hariç, seyircilerin oturması için yapılmış basamaklı oturma sıraları bulunmaktaydı.
KAYNAK: DEPO PHOTOS
Arabaların tur attığı hippodrom arenasını ortadan ikiye bölen ve “spina” adı verilen duvarın üzerinde çeşitli heykeller bulunmaktaydı. Aslan, deve, ayı, boğa, at gibi hayvan heykellerinin dışında bazı kaynaklara göre, MÖ 4. yüzyılda yaşamış, antik dünyanın önde gelen heykeltıraşlarından Praksiteles’in “Knidos Aphrodite” heykeli, Roma’nın kurucuları Romus ve Romulus’un bronz heykel grubu ile araba yarışı kulüpleri Maviler ve Yeşiller adına zaferler kazanan yarışçıların heykelleri de spina’da sıralanmaktaydı. Anıtlar arasındaki boşluklarda küçük havuzlar (Phiale) bulunmaktaydı.
İstanbul Hippodromu, güneş tanrısı kültüne uygun bir tasarımla şekillendirilmişti. Bundan dolayı imparator locası doğu cephesinin ortasındaydı. Spina’daki günümüze ulaşan üç anıt da güneş inancıyla bağlantılıydı. Mısır’ın 18. sülale hükümdarlarından III. Thutmose (Tutmosis, MÖ 1502-1488?) adına, MÖ 1450’ye doğru “Karnak Amon-Ra” mabedinin önüne dikilen ve 4. yüzyılda İstanbul’a getirtilen obeliskin tepesinde güneşin sembolü, yaldızlı bir küre bulunuyordu. Hippodromdaki örme obelisk de benzer anlam taşımaktaydı. Yılanlı Anıt, Perslerle yapılan, MÖ 480’deki Salamis Savaşı ve 479 yılında kazandıkları Plataia Savaşı’nın anısına birleşik Yunan şehir devletleri tarafından yaptırılarak, zaferin adağı niyetine Delphoi’deki Apollon Tapınağı’na sunulmuştu. Birbirine sarılmış, şifa sembolünü barındıran üç yılan ve taşıdıkları üç ayaklı kazan, Güneş Tanrısı Apollon’un simgelerindendi.
Araba Yarışlarından İki Büyük Grubun Mücadelesine…
Araba yarışlarının kutsal mabedini anlattıktan sonra sıra Roma ve Bizans döneminin en sevdiği eğlencelerden biri olan araba yarışlarını anlatmaya geldi. Romalılar için başlangıçta yalnızca taraftarı oldukları sporcuların başarıları önemliydi. Tuttukları takımın renklerinde kıyafetler giyer, bayram havasıyla hippodromdaki yarışlara koşulurdu. Ancak bir süre sonra araba yarışları, yarışma ruhundan çok dinsel, sosyal, ekonomik ve politik açıdan farklılaşan iki büyük grubun mücadelesine dönüşecekti.
Yarışları Seyreden İbn bin Yahya’nın Anlattıkları
Kenti zaman zaman ziyaret eden, farklı coğrafyalardan gelen seyyahların da tanık olduğu yarışlar hakkında bilgi veren kaynaklardan biri, 9. yüzyılda Filistin’in Ascalon şehrinden savaş esiri olarak getirilen İbn bin Yayha olmuştu. Yarışları izlemiş, altın dokumalı giysiler içindeki sürücülerin kullandığı dört atlı ve yaldızlı arabaların hızlı biçimde arenayı üç kez döndüklerini, yarışı kazananın İmparator tarafından bir altın kolye ve altın para verilerek ödüllendirildiğini yazmıştı. Yarışları izlemenin bir ayrıcalık olduğunu belirtmesi, yaşadığı heyecanı göstermektedir. 4 ila 6. yüyıllar arasında yarışı kazananlara Praefectus (Belediye Başkanı) tarafından bir palmiye dalı; İmparator tarafından da altın bir taç, gümüş miğfer, kemer ve altından arma şeklinde bir madalyon verilmekteydi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki büyük yarışçı Porphyrius’a ait kabartmada da bazı ödüller görülebilmektedir.
Bir Meydan Okuma… Ve Yarış Başlıyor…
Doğu tribününün ortasındaki “Kathisma” iki katlıydı ve “Daphne” adlı imparatorluk sarayıyla bağlantılıydı. İmparator, üst katta yarışları takip ederken mahiyeti, “Kaykellon” adıyla anılan bir alt kattan yarışları izlerdi. Saray kadınları yarışmaları hippodromda izleyemese de İmparator locasında, kimse tarafından görülmeyecek şekilde yarışları takip ederdi. Kathismanın üzerindeki dört adet bronz at heykeli Latin istilası sırasında Venedikliler tarafından kaçırılarak San Marco Kilisesi’nin cephesine yerleştirilmişti. Hippodromun, “Sphendone” adı verilen yarım dairesel bölümünün içinde, önceleri yarışmalarda kullanılan malzemelerin, belki atların ve vahşi hayvanların içeride tutulduğu çeşitli odalar bulunmaktaydı. Sonradan sphendonenin altı sarnıca çevrildiğinde bu odalardaki bazı detaylar da belki yok olmuştur.
Kazanılan bir zaferin şerefine, imparator veya imparator ailesinden birinin doğum gününde, yabancı bir yöneticinin onuruna, İstanbul’un kuruluş günü, dinsel önem taşıyan bir günde veya eski pagan geleneklere bağlı olarak yıl sonunda yapılan “brumalia şenlikleri” veya “lupercus” adı verilen kurt bayramında yarışlar düzenlenebilirdi. Yarışların düzenlenmesi işiyle kentin valisi (praefectus) sorumlu olurdu. İmparator, senato, konsül veya sezar yarış için gerekli kaynağı oluştururdu. Araba yarışlarına katılacakların seçimi de bu yöntemle belirlenir, yarışlarda kullanılacak atlar özenle seçilirdi. Yarış gününün duyurulması amacıyla birkaç gün öncesinden hippodromun yüksek noktalarına bayraklar çekilirdi. Hıncahınç dolu tribünler önünde ve büyük tezahüratlar eşliğinde halkı selamlayarak locasına geçen İmparator, yarışın başlaması için valiye onay verirdi.
Yarışı Kazanmak Yetmez
Hippodromdaki uğultular giderek artarken her takımın seyircisi kendi oluşturduğu koroyla takımına destek olurdu. Günümüzde, üzerinde Alman Çeşmesi’nin bulunduğu nokta civarındaki “Carceres” adı verilen start yerinden yarış başlardı. Başlangıç dönemlerinde dört takım olduğu için yarışma dört araba arasında yapılırken sonradan bu sayı ikiye inecekti. Arabalar önceleri arenada yedi tur atarken sonraları kuralların değiştiği, İbn bin Yahya’nın anlattıklarından anlaşılmaktadır. Yarışı kazanan için asıl yarış bundan sonra başlardı çünkü kaybedenin arabasıyla bir daha yarışmak zorundaydı. O zaman gerçek zafer elde edilirdi. Yarışlar devam ederken aralarda sirk gösterileri dediğimiz dans, pandomim, müzik ve akrobatik hareketlerle seyirciler eğlenirdi.
Seyirciler, tuttukları takımlara göre otururdu. Başlangıçta dört kulüp vardı: Kırmızılar, Beyazlar, Maviler ve Yeşiller. İmparator locasının sağı ve solu, Kırmızılar ve Beyazlar’a ayrılmıştı. Diğer tüm tribünler Maviler ve Yeşiller içindi. Kırmızılar ve Beyazlar sonradan Mavi ve Yeşiller’e katılınca onlara ait tribünler de Maviler ve Yeşiller arasında paylaşıldı. Dört takım, çoğunlukla kozmosun dört ögesiyle bütünleştirilmişti. Yeşil renk Aphrodite, bahar, toprak ve doğuşa işaret etmekte; Mavi renk Uranüs, sonbahar ve denize; Kırmızı renk Savaş Tanrısı Mars, yaz ve ateşe; Beyaz renk ise Jüpiter, kış ve gökyüzüne işaret etmekteydi.
Yalnızca Yarıştan İbaret Değildi Her Şey
Maviler ve Yeşiller… Yalnızca birer yarış kulübü müydü? Değillerdi. İki büyük toplumsal birlikti. Sosyal hayatı, derinden etkilemekteydiler. İmparatorluğun önde gelen şehirlerinde de taraftar grupları vardı. Başta Roma olmak üzere Antiokheia (Antakya), Aleksandropolis (İskenderiye) ve Thessalonika (Selanik) grupların etkin olduğu yerlerdi. Bu gruplar, şehir surlarının inşasında ve şehir savunmalarında rol oynamaktaydı. İki gruptan Maviler’in başkanı, Roma aristokrasisinden gelen büyük toprak sahibi insanlardan seçilirdi. Yeşiller’inki daha çok zanaat veya ticaret erbabı olurdu. Yeşiller, İsa Mesih’in tek tabiatlı olduğu inancına dayanan “monofizit” ilkesini kabul ederken Maviler, Ortodoks görüşün temsilcisiydi.
Doğudaki eyaletlerin kaybedilip, salgınların ve askerî başarısızlıkların artmasıyla ortaya çıkan ekonomik krizlerle birlikte, 7. yüzyıldan başlayarak grupların gücü azalmış, 10. yüzyıldan itibaren neredeyse ortadan kalkmıştı. Seyrekleşen araba yarışları, 1204 yılındaki Latin işgaliyle tarih sahnesinden tamamen çekilmişti çünkü Latinler hem hippodromu yağmalamış hem de yerel gelenekleri çiğnemişti. Dana sonrasında ise sphendone duvarından kalan sütunların bazıları Süleymaniye Camii’nin inşaatında kullanılırken taşları ise Topkapı Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nın inşaatlarında kullanılacaktı.
Tarihin En Ünlü Yarışçısı Porphyrius’un Hikâyesi
Tüm yarışların en çok zafer kazananı ve en önemli araba yarışçısı Porphyrius, İmparator Anastasios döneminde (491-518), Kuzey Afrika’dan getirilerek eğitilmişti. Porphyrius, zaman zaman Maviler, zaman zaman da Yeşiller adına yarışmıştır. Bu yüzden adına anıt-heykeller dikilerek zaferleri taçlandırılmıştır. Porphyrius kadar önem taşıyan diğer bir yarışmacı da Thomas’tır. Tahminlere göre erken devirlerde, başarılı olan yarışçılar adına pek çok anıt dikilmiştir; ancak bunlar ya yok olmuş ya da henüz ortaya çıkarılamamıştır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenen ve ünlü yarışçı Porphyrius’a ait olan iki heykel kaidesi, Iustinianus döneminden kalmadır (527-561). Ayrıca, Iustinianus zamanında Porphyrius için (kentin farklı yerlerinde olmalı) yedi heykelin dikildiği, bunlardan beşinin tunç, birinin tunç-gümüş, diğerinin de tunç-altın alaşımından olduğu bilinmektedir. Heykellerin tamamına yakını, Latin istilası sırasında tahrip edilmiştir. #













