Etiket: bizans imparatorluğu

  • Hippodromdaki Araba Yarışları

    Hippodromdaki Araba Yarışları


    hippodromun inşaatını, 200’lerin başlarında roma imparatoru septimus severus’un oğlu caracalla başlatmıştır. imparator constantinus zamanında ise kentin imar çalışmaları kısa sürede tamamlanmış, kent 11 mayıs 330’da kutsanarak tören eşliğinde açılmıştır. bu imar çalışmalarının önemli bir ayağını da hippodrom oluşturmuştur. hippodrom, constantinus tarafından tamamlatılarak araba yarışları, kutlamalar ve sirk gösterileri yapılmak üzere hizmete açılmıştır.

    Araba_Yarislari_1) thumbnail_1.Hippodrom,O.Panvivio (DE ludis circensibus,Venedik,1600, XV.yüzyılda yapılan gravür
    Bizans döneminde hippodromu harabe hâlde gösteren O. Panvinio’ya ait gravür. (DE ludis circensibus, Venedik, 1600).

    Gelmiş geçmiş en köklü imparatorluk hangisidir? Bu sorunun yanıtı için akla gelebilecek ilk devlet, Roma İmparatorluğu’dur. MÖ 8. yüzyılda adını, kurucusu Romulus ve Romus adlı kardeşlerden alan Roma kenti, zamanla imparatorluğa adını veren bir başkente dönüşmüştür. Hristiyanlığın yaygınlaştığı yıllarda devlet hem kavimler göçünün yıkıcılığıyla hem bulaşıcı hastalıklarla hem de bozulan ekonomiyle meşguldü. Bu ortamdan Roma’nın kurumsallığı ve yapısı zarar gördüğünden 3. yüzyıl sonlarında, İmparator Diocletianus’tan itibaren yöneticiler farklı çareler aramaya başlamıştı. İşte bu sırada İmparator Constantinus sahne almış ve eski Byzantion kentini, yani İstanbul’u merkez kent olarak benimsemişti.

    Bir Güç Gösterisi ve Güneş Tanrısı Sol Invictus’un Mekânı Olarak Hippodrom
    Hippodrom ve burada yapılan yarışlarla ilgili bilgilerin önemli kısmı, 10. yüzyılda İmparator Konstantinos Porphyrogennetos’un yazdığı Törenler Kitabı’ndan edinilmektedir. Seyyahların anlatımları dışında Bizans döneminin bazı yazarlarının kitaplarından da kısa bilgiler öğrenilmektedir.

    Dilimize yerleşmiş hâliyle “Hipodrom” adını kullansak da aslında orijinal ad, iki “p” harfiyle yazılan (Hippodromos=At Meydanı) şeklindedir. Hippodromosun Osmanlı döneminden beri kullanılmaya başlanan karşılığı olan “At Meydanı” tabiri günümüze kadar gelmiştir. Hippodromlar, Roma İmparatorluğu’nda resmî idarenin gücünün arenalarıydı. Kentin nabzının attığı, önemli bir propaganda yeriydi. İmparatorlar, seçildikleri zaman halk tarafından hippodromda selamlanır, burada tören yapılırdı. İstanbul’un kuruluş günü, 11 Mayıs’ta hippodromda kutlanırdı. İmparatorlar, güneşle eş değer kabul edilirdi ve hippodromda, onlara ayrılan “kathisma” adlı seyir yerine gelirken, güneş olarak selamlanırlardı. Yaklaşık 440×115 metre ebatlarındaki hippodromda imparatorun locası, günümüzün Sultanahmet Camii avlusunun meydana bakan cephesine denk gelmekteydi. “Sphendone” adı verilen yarım dairesel uç kısmı günümüze ulaşan hippodromun batı ucu hariç, seyircilerin oturması için yapılmış basamaklı oturma sıraları bulunmaktaydı.

    Araba_Yarislari_2)-thumbnail_2.
    Üzerinde Hippodrom tasviri bulunan yüzük taşı. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)
    Araba_Yarislari_5) thumbnail_9
    Yılanlı (Plataia) Anıt’tan kalan kısım ve yılanlardan birine ait baş parçası. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri).
    Gökyüzünden İstanbul
    Havadan Hippodrom’un bugünkü hâli.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Arabaların tur attığı hippodrom arenasını ortadan ikiye bölen ve “spina” adı verilen duvarın üzerinde çeşitli heykeller bulunmaktaydı. Aslan, deve, ayı, boğa, at gibi hayvan heykellerinin dışında bazı kaynaklara göre, MÖ 4. yüzyılda yaşamış, antik dünyanın önde gelen heykeltıraşlarından Praksiteles’in “Knidos Aphrodite” heykeli, Roma’nın kurucuları Romus ve Romulus’un bronz heykel grubu ile araba yarışı kulüpleri Maviler ve Yeşiller adına zaferler kazanan yarışçıların heykelleri de spina’da sıralanmaktaydı. Anıtlar arasındaki boşluklarda küçük havuzlar (Phiale) bulunmaktaydı.

    Araba_Yarislari_5.1) thumbnail_9.1

    İstanbul Hippodromu, güneş tanrısı kültüne uygun bir tasarımla şekillendirilmişti. Bundan dolayı imparator locası doğu cephesinin ortasındaydı. Spina’daki günümüze ulaşan üç anıt da güneş inancıyla bağlantılıydı. Mısır’ın 18. sülale hükümdarlarından III. Thutmose (Tutmosis, MÖ 1502-1488?) adına, MÖ 1450’ye doğru “Karnak Amon-Ra” mabedinin önüne dikilen ve 4. yüzyılda İstanbul’a getirtilen obeliskin tepesinde güneşin sembolü, yaldızlı bir küre bulunuyordu. Hippodromdaki örme obelisk de benzer anlam taşımaktaydı. Yılanlı Anıt, Perslerle yapılan, MÖ 480’deki Salamis Savaşı ve 479 yılında kazandıkları Plataia Savaşı’nın anısına birleşik Yunan şehir devletleri tarafından yaptırılarak, zaferin adağı niyetine Delphoi’deki Apollon Tapınağı’na sunulmuştu. Birbirine sarılmış, şifa sembolünü barındıran üç yılan ve taşıdıkları üç ayaklı kazan, Güneş Tanrısı Apollon’un simgelerindendi.

    Araba Yarışlarından İki Büyük Grubun Mücadelesine…
    Araba yarışlarının kutsal mabedini anlattıktan sonra sıra Roma ve Bizans döneminin en sevdiği eğlencelerden biri olan araba yarışlarını anlatmaya geldi. Romalılar için başlangıçta yalnızca taraftarı oldukları sporcuların başarıları önemliydi. Tuttukları takımın renklerinde kıyafetler giyer, bayram havasıyla hippodromdaki yarışlara koşulurdu. Ancak bir süre sonra araba yarışları, yarışma ruhundan çok dinsel, sosyal, ekonomik ve politik açıdan farklılaşan iki büyük grubun mücadelesine dönüşecekti.

    Araba_Yarislari_7) thumbnail_5.2.
    İmparator I. Theodosius ve mahiyeti ile seyirciler yarışları izlerken. (Hippodromdaki Mısır obeliskinin mermer kaidesi).
    Araba_Yarislari_6) thumbnail_3..Dört atlı araba (Guadrika),Aachen'daki Charlemagne'in mezarından çıkmış,VI.YY'ye ait Bizans ipek kumaşı.
    Aachen’daki Charlemagne’in mezarından çıkmış dört atlı yarış arabası tasviri. 6. yüzyıla ait Bizans ipek kumaşı.

    Yarışları Seyreden İbn bin Yahya’nın Anlattıkları
    Kenti zaman zaman ziyaret eden, farklı coğrafyalardan gelen seyyahların da tanık olduğu yarışlar hakkında bilgi veren kaynaklardan biri, 9. yüzyılda Filistin’in Ascalon şehrinden savaş esiri olarak getirilen İbn bin Yayha olmuştu. Yarışları izlemiş, altın dokumalı giysiler içindeki sürücülerin kullandığı dört atlı ve yaldızlı arabaların hızlı biçimde arenayı üç kez döndüklerini, yarışı kazananın İmparator tarafından bir altın kolye ve altın para verilerek ödüllendirildiğini yazmıştı. Yarışları izlemenin bir ayrıcalık olduğunu belirtmesi, yaşadığı heyecanı göstermektedir. 4 ila 6. yüyıllar arasında yarışı kazananlara Praefectus (Belediye Başkanı) tarafından bir palmiye dalı; İmparator tarafından da altın bir taç, gümüş miğfer, kemer ve altından arma şeklinde bir madalyon verilmekteydi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki büyük yarışçı Porphyrius’a ait kabartmada da bazı ödüller görülebilmektedir.
    Bir Meydan Okuma… Ve Yarış Başlıyor…

    Doğu tribününün ortasındaki “Kathisma” iki katlıydı ve “Daphne” adlı imparatorluk sarayıyla bağlantılıydı. İmparator, üst katta yarışları takip ederken mahiyeti, “Kaykellon” adıyla anılan bir alt kattan yarışları izlerdi. Saray kadınları yarışmaları hippodromda izleyemese de İmparator locasında, kimse tarafından görülmeyecek şekilde yarışları takip ederdi. Kathismanın üzerindeki dört adet bronz at heykeli Latin istilası sırasında Venedikliler tarafından kaçırılarak San Marco Kilisesi’nin cephesine yerleştirilmişti. Hippodromun, “Sphendone” adı verilen yarım dairesel bölümünün içinde, önceleri yarışmalarda kullanılan malzemelerin, belki atların ve vahşi hayvanların içeride tutulduğu çeşitli odalar bulunmaktaydı. Sonradan sphendonenin altı sarnıca çevrildiğinde bu odalardaki bazı detaylar da belki yok olmuştur.

    Kazanılan bir zaferin şerefine, imparator veya imparator ailesinden birinin doğum gününde, yabancı bir yöneticinin onuruna, İstanbul’un kuruluş günü, dinsel önem taşıyan bir günde veya eski pagan geleneklere bağlı olarak yıl sonunda yapılan “brumalia şenlikleri” veya “lupercus” adı verilen kurt bayramında yarışlar düzenlenebilirdi. Yarışların düzenlenmesi işiyle kentin valisi (praefectus) sorumlu olurdu. İmparator, senato, konsül veya sezar yarış için gerekli kaynağı oluştururdu. Araba yarışlarına katılacakların seçimi de bu yöntemle belirlenir, yarışlarda kullanılacak atlar özenle seçilirdi. Yarış gününün duyurulması amacıyla birkaç gün öncesinden hippodromun yüksek noktalarına bayraklar çekilirdi. Hıncahınç dolu tribünler önünde ve büyük tezahüratlar eşliğinde halkı selamlayarak locasına geçen İmparator, yarışın başlaması için valiye onay verirdi.

    Yarışı Kazanmak Yetmez
    Hippodromdaki uğultular giderek artarken her takımın seyircisi kendi oluşturduğu koroyla takımına destek olurdu. Günümüzde, üzerinde Alman Çeşmesi’nin bulunduğu nokta civarındaki “Carceres” adı verilen start yerinden yarış başlardı. Başlangıç dönemlerinde dört takım olduğu için yarışma dört araba arasında yapılırken sonradan bu sayı ikiye inecekti. Arabalar önceleri arenada yedi tur atarken sonraları kuralların değiştiği, İbn bin Yahya’nın anlattıklarından anlaşılmaktadır. Yarışı kazanan için asıl yarış bundan sonra başlardı çünkü kaybedenin arabasıyla bir daha yarışmak zorundaydı. O zaman gerçek zafer elde edilirdi. Yarışlar devam ederken aralarda sirk gösterileri dediğimiz dans, pandomim, müzik ve akrobatik hareketlerle seyirciler eğlenirdi.

    Seyirciler, tuttukları takımlara göre otururdu. Başlangıçta dört kulüp vardı: Kırmızılar, Beyazlar, Maviler ve Yeşiller. İmparator locasının sağı ve solu, Kırmızılar ve Beyazlar’a ayrılmıştı. Diğer tüm tribünler Maviler ve Yeşiller içindi. Kırmızılar ve Beyazlar sonradan Mavi ve Yeşiller’e katılınca onlara ait tribünler de Maviler ve Yeşiller arasında paylaşıldı. Dört takım, çoğunlukla kozmosun dört ögesiyle bütünleştirilmişti. Yeşil renk Aphrodite, bahar, toprak ve doğuşa işaret etmekte; Mavi renk Uranüs, sonbahar ve denize; Kırmızı renk Savaş Tanrısı Mars, yaz ve ateşe; Beyaz renk ise Jüpiter, kış ve gökyüzüne işaret etmekteydi.

    Yalnızca Yarıştan İbaret Değildi Her Şey
    Maviler ve Yeşiller… Yalnızca birer yarış kulübü müydü? Değillerdi. İki büyük toplumsal birlikti. Sosyal hayatı, derinden etkilemekteydiler. İmparatorluğun önde gelen şehirlerinde de taraftar grupları vardı. Başta Roma olmak üzere Antiokheia (Antakya), Aleksandropolis (İskenderiye) ve Thessalonika (Selanik) grupların etkin olduğu yerlerdi. Bu gruplar, şehir surlarının inşasında ve şehir savunmalarında rol oynamaktaydı. İki gruptan Maviler’in başkanı, Roma aristokrasisinden gelen büyük toprak sahibi insanlardan seçilirdi. Yeşiller’inki daha çok zanaat veya ticaret erbabı olurdu. Yeşiller, İsa Mesih’in tek tabiatlı olduğu inancına dayanan “monofizit” ilkesini kabul ederken Maviler, Ortodoks görüşün temsilcisiydi.

    Doğudaki eyaletlerin kaybedilip, salgınların ve askerî başarısızlıkların artmasıyla ortaya çıkan ekonomik krizlerle birlikte, 7. yüzyıldan başlayarak grupların gücü azalmış, 10. yüzyıldan itibaren neredeyse ortadan kalkmıştı. Seyrekleşen araba yarışları, 1204 yılındaki Latin işgaliyle tarih sahnesinden tamamen çekilmişti çünkü Latinler hem hippodromu yağmalamış hem de yerel gelenekleri çiğnemişti. Dana sonrasında ise sphendone duvarından kalan sütunların bazıları Süleymaniye Camii’nin inşaatında kullanılırken taşları ise Topkapı Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı’nın inşaatlarında kullanılacaktı.

    Araba_Yarislari_8) thumbnail_10
    Gelmiş geçmiş en önemli araba yarışçısı Porphyrius adına dikilen heykellerin kaideleri. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)

    Tarihin En Ünlü Yarışçısı Porphyrius’un Hikâyesi
    Tüm yarışların en çok zafer kazananı ve en önemli araba yarışçısı Porphyrius, İmparator Anastasios döneminde (491-518), Kuzey Afrika’dan getirilerek eğitilmişti. Porphyrius, zaman zaman Maviler, zaman zaman da Yeşiller adına yarışmıştır. Bu yüzden adına anıt-heykeller dikilerek zaferleri taçlandırılmıştır. Porphyrius kadar önem taşıyan diğer bir yarışmacı da Thomas’tır. Tahminlere göre erken devirlerde, başarılı olan yarışçılar adına pek çok anıt dikilmiştir; ancak bunlar ya yok olmuş ya da henüz ortaya çıkarılamamıştır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenen ve ünlü yarışçı Porphyrius’a ait olan iki heykel kaidesi, Iustinianus döneminden kalmadır (527-561). Ayrıca, Iustinianus zamanında Porphyrius için (kentin farklı yerlerinde olmalı) yedi heykelin dikildiği, bunlardan beşinin tunç, birinin tunç-gümüş, diğerinin de tunç-altın alaşımından olduğu bilinmektedir. Heykellerin tamamına yakını, Latin istilası sırasında tahrip edilmiştir. #

    KAYNAKÇA
    Porphyrogénete, Constantin, Le livre des cérémonies I. Commentaires, Paris, 1935.
    Dagron, Gilbert, Konstantinopolis Hipodromu, çev. İsmail Yerguz, İstanbul, 2014.
    Seidler, G.L., Bizans Siyasal Düşüncesi, çev. Mete Tunçay, İstanbul, 1997.
    Prokopios, Bizans’ın Gizli Tarihi, çev. Orhan Duru, İstanbul, 2008.
  • İstanbul’la aynı ismi taşıyor iki ülke dostluğu için çalışıyor

    İstanbul’la aynı ismi taşıyor iki ülke dostluğu için çalışıyor

    Büyükelçi Konstantinos Koutras, Ankara’da, Brüksel’de, New York’ta görev yapmış tecrübeli bir diplomat. İki ülke arasında çok eskilere dayanan tarihî ilişkilerden, günümüze ve geleceğe uzanan gelişmeleri değerlendiren Koutras şöyle diyor: “İki halk da barış içinde birarada yaşama mesajı veriyor. Bize düşen, onları hayalkırıklığına uğratmamak!”

    Sayın Koutras, Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki görevleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

    Öncelikle Yunanistan Başkon­solosu olarak, bu güzel ve tarihî şehirde bulunmaktan büyük mutluluk duyduğumu belirt­mek isterim. 2003-2007 ara­sında Yunanistan Ankara Bü­yükelçiliği’nde büyükelçilik sekreteri olarak görev yaptığım dönemdeki gibi, ikinci defa Tür­kiye’de görev yapmak benim için büyük bir onur ve mutluluk. Öncesinde ise Brüksel’de Yu­nanistan’ın Avrupa Birliği Da­imi Temsilciliği’nde Adalet ve İçişleri Dairesi Başkanı olarak görev yaptım. Bilindiği üzere bir diplomatın hayatı yurtdışın­da görev yapmak ve yurtiçinde hizmet etmek arasında gidip gelir. Yurtdışında geçirdiğim 8 yılın ardından, Atina’da Dışiş­leri Bakanlığı Merkez Teşkila­tı’nda yaklaşık 4 yıl süreyle Ba­kanlık Temsilcisi görevi dahil olmak üzere çeşitli görevlerde bulundum. 2016 yazında da Yu­nanistan’ın New York Başkon­solosu olarak görevlendirildim. Ekim 2023 başından itibaren Yunanistan’ın İstanbul Başkon­solosu olarak görev yapıyorum.

    İstiklal Caddesi’ndeki Yunanistan Başkonsolosluğu binasının tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?

    İstanbul’un ticari ve kültürel yaşamının kalbinde yer alan simgesel, tarihî bir yapıdır. Bu güzel binanın varlığını daha iyi kavrayabilmek için 19. yüz­yıl sonu İstanbul’una, binanın inşa edildiği ve dönemin ban­ker-işinsanlarından Şişma­noğlu ailesinin ikamet olarak kullandığı zamana dönmemiz gerekir. Cumhuriyet dönemin­de, 1939’da, Konstantinos Şiş­manoğlu, ailesinin malikane­sini “Yunanistan’ın Evi” olarak kullanılması amacıyla Yunan Devleti’ne bağışlama kara­rı aldı. Malumunuz, Yunanis­tan’ın savaş ve savaş sonrası yıllardaki ekonomik durumu, acil restorasyon müdahaleleri­ne olanak sağlayamadığından, bina, Amerikan Konsolosluk Heyeti’ne (United States Infor­mation Services-USIS) kiralan­dı. 1952’den 1968’e kadar USIS kütüphanesini, bir marangoz atölyesini, bir radyo ve televiz­yon stüdyosunu ve zemin katta da 3 ticari dükkanı barındırdı. Bina 1973’te tarihî eser statüsü­ne alındı ve 2000’den itibaren radikal bir restorasyonla ori­jinal hâlini ve güzelliğini tek­rar kazandı. O tarihten bu yana konsolosluk ikametgahı ve ağırlıklı olarak başkonsolos­luğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor. Bu kültü­rel faaliyetlere çok sayıda Türk vatandaşının katılmasından mutluluk duyuyorum. Kısacası bu mekan, bizim Türk vatan­daşlarıyla ve tüm vatandaşlarla dışa yönelik bağlantımızdır. Bu tarihî binada Sakkoulidis Ko­leksiyonu’nun yanısıra zengin bir kitap koleksiyonuna sahip bir kütüphane de bulunmakta. Rahip ve koleksiyoner Meletios Sakkoulidis’in kızı Ivi tarafın­dan bağışlanan benzersiz kitap koleksiyonu, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında İstanbul’da basılmış, Osmanlı Devleti’nde­ki Rumlar’ın ve özellikle İstan­bul Rumları’nın yaşamının her kesitine değinen 12 bin mater­yeli içeriyor. Tüm bu kitaplar, araştırmacılara kolaylık sağ­lamak amacıyla dijital ortama aktarılma sürecinde.

    Diplomasi_Tarihi_1
    19. yüzyıl sonunda inşa edilen ve 1973’te tarihî eser statüsüne alınan Yunanistan Başkonsolosluğu binasında, Sakkoulidis Koleksiyonu’nun yanısıra zengin bir kütüphane de bulunmakta.  

    Geçen yılın sonunda Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı Atina Bildirgesi’nin ve Erdoğan’ın Atina ziyaretinin, ülkelerimiz arasındaki ilişkiler açısından önemi konusunda ne düşünüyorsunuz? Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri geliştirmek için projeleriniz var mı?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Aralık 2023’teki Atina ziyare­tinden bir gün önce Yunanis­tan’ın saygın bir gazetesine verdiği röportajda, iki ülke ara­sında “yeni bir sayfa”dan ve “ka­zan-kazan” ilkesinden sözetti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işbirliği ve diyalogdan yana teş­vik edici mesajları, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ile yaptığı görüşmenin yanısı­ra, Türk heyetindeki Bakanların Yunan mevkidaşlarıyla yaptı­ğı görüşmelerle de teyit edil­di. Nitekim bu olumlu hava hem Miçotakis-Erdoğan ortak basın toplantısına hem de Atina Dek­larasyonu’nun imzalanmasına yansıdı.

    2023 Ekim başından itiba­ren Türkiye’deyim. Ancak şunu belirtmek isterim ki, bir dip­lomatın temel aldığı ana plan, Dışişleri Bakanlığı’ndan aldığı talimatlar ve kendi kişisel-ma­nevi geçmişinin bugüne taşıdı­ğı değerlerle şekillenir. Ben de Yunanistan İstanbul Başkonso­losu olarak, Yunan-Türk yakın­laşmasının gelişmesine katkı sağlayacak, gelecekteki dina­miklere ivme kazandıracak te­meller üzerinde çalışıyorum.

    Diplomasi_Tarihi_2
    Dönemin önemli işinsanlarından Konstantinos Şişmanoğlu, aile malikaneleri olan tarihî binayı “Yunanistan Evi” olarak kullanılması için 1939’da Yunan Devleti’ne bağışladı.

    Türk ve Yunan halkının ortak özellikleri nedir sizce? Türkiye sizde ne tür hisler uyandırıyor?

    Ankara’daki diplomatik kariye­rimden beri dost Türk halkını tanıma fırsatı buldum. Gerçek­ten de Yunanistan ve Türki­ye’nin tarihî ve coğrafi yakın­lığı kaçınılmaz biçimde ortak referans ve algı koşulları oluş­turuyor. “Ortak özellikler” ola­rak tanımladığınız noktaları, somut olarak iki ülkeyi gezerek rahatlıkla görebilirsiniz; bu da karşılıklı anlayışa ve pek çok konuda ortak anlayışa katkıda bulunuyor.

    Diplomasi_Tarihi_3
    Daha önce Ankara’da, Brüksel’de ve New York’da görev yapan tecrübeli diplomat, Türk-Yunan yakınlaşmasının gelişmesine katkı sağlayacak temeller üzerinde çalıştığını söylüyor.

    Yunan ve Türkler’in uzun yıllar birlikte yaşamalarının kazandırdığı ortak değer ve alışkanlıkların, ticari ve sosyal ilişkileri geliştirmeye ve siyasi meselelerin çözümüne katkısı var mıdır?

    Bunun cevabını benden önce iki halkımız da vermişti, bili­yorsunuz. Bu durumu sürek­li olarak karşılıklı ziyaretlerle, tarihe olan hayranlıklarıyla, doğa-çevre-deniz-kültür-lez­zet ortaklıklarıyla kanıtlıyorlar. Binlerce Türk turist Yunanis­tan’ı, çok sayıda Yunan da Tür­kiye’yi ziyaret ediyor. Ayrıca ticari misyonlar ve üst düzey iş­birlikleri, iki ülkenin ekonomik ilişkilerinin güçlendirilmesi­ne fırsat sağlıyor. İki halk da uyumlu ve barış içinde birarada yaşama mesajını veriyor. Bize düşen ise onları hayalkırıklığı­na uğratmamak! Cumhurbaş­kanı Erdoğan’ın Atina ziyareti ve Yunanistan Başbakanı Miço­takis ile görüşmesi sırasında alınan, Türk vatandaşlarına 10 Yunan adasını daha rahat zi­yaret etme olanağı sağlayacak 7 günlük vize verilmesi yönün­deki karardan dolayı çok mut­luyum; bu kararın, iki halkın ilişkilerine büyük katkı sağla­yacağını düşünüyorum.

    Türkiye’deki Rum okullarının tarihi ve bugünü hakkında neler söyleyebilirsiniz?

    İstanbul ve Gökçeada, Lozan Antlaşması’na göre Türkiye’de Rum okullarının faaliyet gös­terdiği bölgeler. Rum okul­larının tarihi, bu bölgedeki Rum varlığının tarihiyle ayrıl­maz bir bütündür; bunu da çoğu 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş ihtişamlı binalar­dan anlayabiliriz. İstanbul-Fe­ner’de “Kırmızı Okul” olarak bilinen tek bir okul bile başlıba­şına bir kültürel değerdir. Di­ğer iki sembol okul da, Taksim Meydanı’na çok yakın Zapyon Lisesi ve Beyoğlu’nun kalbin­deki Zografyon’dur. Ayrıca Şe­hir Okulları olarak adlandırılan çok sayıda okul vardır. İstanbul ve Gökçeada’daki bu okulların Türkiye’de dinamik bir varlık göstermesinden büyük gurur duyuyoruz. Eğitim ve eğitim yo­luyla yüksek düzeyde bilgi sağ­lanması, Türkiye’deki Rum var­lığının her zaman belirleyici özelliği olmuştur.

    İstanbul Ortodoks Patrikhanesi’nin tüm dünyadaki Hıristiyan âlemi ve Yunan cemaati için önemi nedir?

    Diplomasi_Tarihi_4
    2000 yılında restorasyona alınan bina o günden bu yana konsolosluğun ikametgahı olarak kullanılıyor, başkonsolosluğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor.

    “Ekümenik” Patrikhane 1000 yılı aşkın bir geçmişe sahip ve Türkiye topraklarının en eski kurumlarından biridir. Kons­tantinopolis Kilisesi’nin tari­hi, Havari Andreas’ın ilk pis­kopos olarak anıldığı erken Hıristiyanlık yıllarından başlar ve tarihsel olarak şimdiki “Ekü­menik” Patrikhane, Bizans İm­paratorluğu, Osmanlı İmpara­torluğu ve Türkiye Cumhuriyeti olarak günümüze kadar uzanır. Din adamlarından büyük şah­siyetler bu tarihî kurumu yö­nettiler ve sadece dinî alanda değil diğer alanlarda da izlerini bıraktılar. Patrik Bartholome­os Ekim 1991’den bu yana Orto­doksluğun başında bulunuyor ve mezhebe bakılmaksızın hem dinî liderlerden hem de dünya çapındaki devlet liderleri ve si­yasilerden büyük saygı görüyor. Kendisini her fırsatta Anka­ra’ya davet eden Cumhurbaşka­nı Erdoğan başta olmak üzere, ülkenin diğer devlet ve siyasi kurumlarının ve her şeyden öte Türk halkının saygısını kazan­masından ötürü büyük mutlu­luk duyuyorum.