Etiket: birleşmiş milletler

  • Filistin ABD’yi sarsıyor: 68 ruhu yine üniversitede…

    Filistin ABD’yi sarsıyor: 68 ruhu yine üniversitede…

    Batılı yönetimler İsrail’in Filistinlilere yönelik terörüne açık destek veriyor. Ancak Batı toplumunun ciddi bir bölümü, soykırıma varan saldırılardan rahatsız. Özellikle ABD’nin seçkin üniversitelerinde, Filistin’e destek eylemleri yayılıyor. 25 eyalette 43 üniversiteye yayılan eylemler 68 direnişiyle paralellikler taşıyor.

    Dünyanın dört bucağında üniversite yerleşke­leri, İsrail ordusunun Gazze’deki katliamına karşı seferber olmuş durumda. Filistin topraklarında soykırım sürerken, güvenlik güçleri san­ki savaşı kampüslere taşıyor. 7 Ekim sonrası her gösteri, her savaş ve soykırım karşıtı söz ya da protesto, anti-semitist olarak damgalanıyor. Kampüs protestoları ile böylesi bir “şey­tanlaştırma” da izleniyor.

    GundeminTarihi-ABD-2
    ABD’de 1925’te yayın hayatına başlayan ve yaklaşık 1 milyon tiraja sahip The New Yorker 20 Mayıs 2024 tarihli sayısının kapağına karikatürist Barry Blitt’ın çizimiyle, mezunları ve protestoları durdurmak, kampları dağıtmak için çağrılan polisleri taşıdı.

    ABD’den başlayan ve bel­leklerden silindiği sanılan 68’in Vietnam Savaşı’na karşı gösterileri akla getiren gösteri­ler, ağır baskılara rağmen Paris, Lausanne, Montréal, Mexico, Sydney’e yayılmış durumda.

    17 Nisan’dan başlayarak Amerikan üniversite yerleşke­lerinde Gazze için seferberlik, 40’ı aşkın okul ve kampüste, Atlantik’ten Kaliforniya’ya kadar geniş bir coğrafyada şiddetli çatışmalara yol açtı. Yaklaşık 2.500 kişi gözaltına alındı. Ülkenin ve dün­yanın en prestijli üniversitelerinden olan Columbia, bu seferberliğin ağırlık merkezini oluşturdu. Ardın­dan Los Angeles’ta (University of California – UCLA) olaylar patlak ver­di. Brown Üniversi­tesi (Rhode Island) ise polis çağırıp öğ­rencileri şiddetle bastırmak yerine, göstericilerin kampı dağıtmaları karşılığında Gaz­ze’deki soykırımda rolü olan şirketlerle ilişkilerin oylanmasını kabul etti.

    Durum ABD’nin bir iç mese­lesi olmaktan çıktı ve Birleşmiş Milletler sıralarına yansıdı; üniversitelerdeki polis baskısın­dan endişe duyulduğu bildirildi. İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve hukukçu Volker Türk, “göste­rileri dağıtmak ve sona erdirmek için alınan bir dizi sert tedbir”den rahatsız olduğunu belirterek “ifade özgürlüğü ve barışçıl top­lanma hakkının temel olduğunu” vurguladı.

    Öğrenci hareketleri temelde anti-siyonist bir nitelik taşırken, yönetimler tarafından anti-semitik olarak itham ediliyor. Bu arada ABD Temsilciler Meclisi de, İsrail Devleti’ne yönelik eleştirileri anti-semitizm olarak tescilleyen bir yasayı 5 Mayıs’ta onayladı. Bundan sonra artık araştırmalarda, gazetelerde, ko­nuşmalarda “Yahudi aleyhtarlığı” suç sayılacak (Senato’dan henüz geçmiş değil). ABD’deki muha­fazakarların temel taktiği, doğal olarak İsrail aleyhtarı gösterileri bu şekilde kriminalize etmek.

    GundeminTarihi-ABD-1
    ABD’nin seçkin üniversitelerinden Columbia’da başlayan İsrail protestoları ve Filistin’e destek, yönetimleri kızdırdı. Polisin üniversiteye girişi, gösterileri ve tepkiyi dindirmeye yetmedi.

    60’lı yıllardan bu yana ABD’de üniversite gençliğinin, sivil haklardan başlayarak Vietnam Savaşı’na karşı eylemleriyle devam eden; 1985’te Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı gösterileriyle ve son olarak “Siyah Hayatlar Değerlidir” eylemleriyle öne çıkan toplumsal olaylarda, alarm zillerini çalma gibi bir hassasiyeti var. Filistin meselesi, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinden önce de bu has­sasiyetin bir parçasıydı. Dolayı­sıyla 7 Ekim’den sonra üniversite kampüsleri barışçıl gösterilere sahne olurken, dünyadaki haber kaynakları için bir haber değeri taşımıyordu. Ta ki toplumsal hareketlerin patlak vermesinde simgesel bir önemi olan yüksek prestijli Columbia Üniversitesi’n­deki gelişmelere kadar.

    3 Nisan’da Columbia Üniversi­tesi, Tel Aviv’de bir proje üzerin­de çalıştığını duyurdu. Bunun üzerine 93 öğretim görevlisi, bu çalışmaların İsrail’in mevcut politikasını onaylamakla eşde­ğer olduğunu açıkladı. Filistin yanlısı öğrenciler de bu durumu protesto etti. Üniversite rektörü Minouche Shafik’in Kongre hu­zuruna çağrıldığı 17 Nisan günü, öğrenciler Hamilton Hall’u işgal etmeye başladı. Devlet ricali ise, Columbia gibi seçkin bir üniver­sitede öğrencilerin kefiye takıp haftalarca Filistin yanlısı gösteri­ler yapmasına öfkeliydi.

    GundeminTarihi-ABD-3
    Columbia Üniversitesi’ne giren polis sadece öğrencileri değil, öğretim görevlilerini de gözaltına aldı.

    Rejimin tüm kurumları, üniversite yetkilileri, medya, De­mokratlar, Cumhuriyetçiler İsra­il’i kayıtsız-şartsız desteklerken; öğrencilerin Filistin’i destekle­mesi hesapta olmayan bir şekilde Biden yönetiminin siyonist eğilimlerini de deşifre eden bir boyuta taşındı. Protestocular, ku­rumlarının akademik-ekonomik bağımsızlığını ve üniversitenin Gazze’deki savaştan kâr sağlayan fon ve şirketlerdeki hisselerini elden çıkarmasını talep ettiler. İşgal 3. haftaya girdiğinde, rektör Minouche Shafik kampüsün bo­şaltılması için New York polisini çağırdı (18 Nisan). Mezuniyet törenine 1 aydan az bir süre kala göstericilere idari yaptırım uygu­landı. 22 Nisan’da tüm yüzyüze dersler iptal edildi. Ancak tüm bunlar protestoları yatıştıramadı. Polis bir defa daha müdahale ede­rek göstericileri dağıttı ve bu defa 300’e yakın öğrenci tutuklandı. Politikacılar da devreye girdi. De­mokrat Alexandria Ocasio-Cor­tez, “kampüsteki genç öğrencile­rin şiddet içermeyen gösterileri sırasında polisi aramak, gerilimi tırmandıran, pervasız ve tehli­keli bir eylemdir” diyerek polisin üniversiteye girmesini protesto etti. Başkan Biden ise Yahudi karşıtı protestoları ve “Filistinli­lere ne olduğunu anlamayanları” kınayarak uzlaşmacı bir duruş sergilemeye çalıştı.

    ABD’de üniversiteler için en önemli kaynağı/desteği sağlayan bağışçıların ve politikacıların baskısı altında kurum yöneti­cileri, sert önlemler için polise başvurdular. Bugüne kadar hocalar dahil 2.500 dolayında tutuklamaya yol açan bu baskı­nın yanısıra, öğrenciler Beyaz ırkın üstünlüğünü savunan ve siyonistlerin güdümündeki örgütlerin de saldırılarına maruz kaldılar. Yönetimlerin gösterici­lere karşı şiddete başvurulmasını istemesinin temel nedeni, tabii fon verenlerin sözsahibi oluşu ve bunu bir tehdit aracı olarak kullanabilmeleri. Fon verenlerin “fonumu geri çekerim” tehdidi, üniversite yönetimleri için çok daha ciddi.

    GundeminTarihi-ABD-4
    Başkent Washington’da yapılan ‘Özgür Filistin’ mitingine binlerce kişi katıldı.

    Bununla birlikte ABD’de üniversite yöneticilerinin hepsi polisle işbirliğine gitmedi. Özel­likle Vassar (New York), Brown Üniversitesi (Rhode Island), Nort­hwestern Üniversitesi (Illinois) ve Evergreen State College’daki (Illinois) yöneticiler, öğrenci taleplerinin yönetim kuruluna sunulması konusunda anlaştılar.

    Üniversitelerdeki hareketlilik, New York Times’ın “1968’in savaş karşıtı heyulasının geri dönüşü” başlıklı bir makale yayımlama­sına da yol açtı. 1968 her ne kadar öğrenci gençlikle sınırlı olmayan, çok daha geniş kapsamlı bir top­lumsal hareket idiyse de; yeni bir dünya tahayyülü ile donanmıştı ve özellikle ırkçılığa karşı duruşu, “Siyah Hayatları Değerlidir” gibi mottolarıyla tarihe geçmişti.

    GundeminTarihi-ABD-5
    Polis, Virginia Üniversitesi’ndeki gösteriye de saldırdı. Göstericilere destek veren bir avukat, gözaltına alınan protestocuya iletişim bilgilerini verirken böyle görüntülendi.

    ABD’deki öğrenci hareketi, gençliğin büyük çoğunluğunun hislerine tercüman olduğu için de meşru bir zemine oturuyor. Öte yandan Amerikan nüfusu­nun ancak üçte birinin İsrail’e sempati duyduğu belirtiliyor. 700 bin üyesi olan Otomobil İşçileri Sendikası (UAW), Kasım’daki başkanlık seçimi için Biden’dan yana tutum alıyor ve Filistin yan­lısı harekete açık destek veriyor. Sendikanın yeni başkanı radikal Shawn Fain, Filistin ile dayanış­masını net şekilde dile getiriyor. Daha ziyade Solcu sendikacıların oluşturduğu ve geleneksel yıllık toplantılarını sadece birkaç yüz katılımcıyla yapan Labor No­tes’un bu yılki toplantısına 4.700 kişi katıldı ve çoğunluk Filistin kefiyesi taktı.

    Filistin meselesi, ABD’deki iki partili sistem için de bir problem. Hem Demokratlar hem Cumhu­riyetçiler İsrail’i koşulsuz destek­liyor ama, üniversite gençliğinin Filistin yanlısı eylemleriyle denge bozulmak üzere. Geçmişte sivil haklar hareketi ve yakın geçmişteki “Black Lives Matter” gibi büyük kitle eylemleriyle öne çıkan toplumsal hareketlerden Demokratlar nemalanmışlar­dı. Ancak her iki partinin de siyonizme arka çıkması, özellikle Demokratlara oy veren kesimle­rin önümüzdeki seçimlerde Bi­den için ciddi bir sorun olacağını göstermekte. Daha düne kadar Trump karşıtlığı üzerinden bir anlatı inşa eden Demokratlar, son hadiselerle birlikte puan kaybet­miş görünüyor.

    GundeminTarihi-ABD-6
    Filistin yanlısı gösteriler tutuculuğuyla bilinen Texas eyaletine de sıçradı. Texsas Üniversitesi’ndeki gösteriye de polis müdahale etti.

    Biden 2 Mayıs’taki konuşma­sında tıpkı Cumhuriyetçiler gibi anti-siyonizmle anti-semitizmi harmanladı. 7 Mayıs’ta Holokost anısına düzenlenen toplantı­da ise “anti-semitizm ABD’de yoktur” demekle kalmadı, Filistin ile dayanışma içinde bulunan öğ­rencilere yönelik olarak “7 Ekim saldırısının unutulduğundan” dem vurdu. 7 Ekim saldırısında ölenlerle Holokost arasında bir bağ kurarken, Gazze’de öldürülen çoluk-çocuk savunmasız 35 bin insandan hiç sözetmedi.

    Donald Trump ise göstericileri “ücretli ajitatörler” diye niteledi. Biden’ın önlemlerini destekler­ken onları yetersiz bulan Trump, doğal olarak Demokratların siyo­nist tabanının da yanına çekme­ye çalışıyor. 60’lı-70’li yıllardaki anti-komünizm histerisi gibi, bugün de Filistin yanlısı hareketi şeytanlaştırmak için Yahudi düş­manlığı çığlıkları atmak doğal!

    Öte yandan İsrail’in Gazze’de­ki cinayetleri, ABD’nin Ortado­ğu’daki Arap müttefikleriyle ilişkilerini de zedeledi. Her ne kadar bu ülkelerin yönetim­leri bugüne kadar Filistin için kıllarını kıpırdatmadılarsa da, ABD’nin Gazze öncesindeki yu­muşama politikası da yerini bir durgunluğa -soğukluğa bırakmış durumda.

    GundeminTarihi-ABD-7
    İsrail’in saldırılarını protesto eden öğrencilerin Columbia Üniversitesi’nde kurduğu çadırlar.

    ABD Kasım ayındaki baş­kanlık seçimine giderken dış politika da önemli çatlaklar var. Ukrayna’ya yapılacak yar­dımlar kongrede Putin yanlısı Cumhuriyetçiler tarafından engellenirken, Filistin ko­nusunda Cumhuriyetçiler ve Demokratlar birlikte davranı­yor. Amerikan halkının giderek artan bir çoğunluğu Filistin’de­ki katliamı durdurmaktan yana tavır alırken, Biden bugüne kadar kendisine oy veren Arap, Müslüman, genç ve ilerici seç­menler nezdinde “soykırımcı Joe” olarak adlandırılıyor.

    GundeminTarihi-ABD-8
    55 yaşındaki Oscar ödüllü oyuncu Cate Blanchett, bu yıl 77.’si düzenlenen Cannes Film Festivali’nin kırmızı halısında, siyah elbisesi ve kıyafetinin ucundaki yeşil-beyaz kompozisyonla Filistin bayrağını resmetti.

    Eylemlerin ABD’de bu kadar ses getirmesi, ülkedeki güç­lü İsrail lobisi için de endişe verici; dolayısıyla bütün güçleri ile hareketi kriminalize etmeye uğraşıyorlar. 1948’de Filistin­lilerin yurtlarından kovularak İsrail devletinin kurulması da, sanki Nazilere karşı savaşın bir devamı olarak takdim edil­mişti. Bugün İsrail’in Filistin topraklarında yıllardır sürdür­düğü yerleşimci sömürgeciliği de, bu “savunma savaşı”nın de­vamı gibi sunulmakta. 1982’de aşırı Sağcı Likud partisinden başbakan seçilen Menahem Be­gin, Ronald Reagan’ın sivillerin ölümünden duyduğu kaygıyı dile getirmesi üzerine şöyle demişti: “Hitler ve adamları derinlerde gömülü bir sığı­nakta masum siviller arasında saklanıyor; başbakan olarak ben de Berlin’le karşı karşıya olan yiğit bir orduya talimat verme yetkisine sahip olduğu­mu hissediyorum.”

    Begin’den Netanyahu’ya İsrail Devleti’nin stratejisinde pek bir değişiklik olmadı.

    Filistin’e destek eylemleri tüm dünyada

    ▶ Kanada’da Filistin yanlısı öğrenci hareketleri Van­couver, Ottawa, Toronto ve Montreal gibi bir dizi kente yayıldı. Montréal’deki prestijli McGill Üniversitesi’nde 27 Nisan’da başlayan harekette, İsrail’le akademik ve mali ilişkilerin kesilmesine kadar işgalin süreceği belirtildi.

    ▶ Almanya’da başkent Berlin’deki Humboldt Üniversi­tesi’nde oturma eylemine polis müdahalesinden sonra, belediye başkanı Kai Wegner kentte “ABD ve Fran­sa’daki gibi bir durumu istemediğini” belirtti.

    ▶ Avustralya’da Sydney Üniversitesi’nde, öğrenci­ler İsrail kurumlarıyla ilişkilerin kesilmesini talep etti. Üniversite başkan yardımcısı Mark Scott öğrencilere ve personelin ifade özgürlüğüne bağlı olduğunu belirterek üniversiteye polis çağırmadı.

    ▶ Meksika’nın başkenti Mexico’da, ülkenin en büyüğü Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi’nde (UNAM) öğrenci­ler gösteriler düzenledi; Meksika hükümetinden İsrail ile diplomatik ve ticari ilişkileri kesmesini istedi.

    ▶ İsviçre’de öğrenciler Lausanne Üniversitesi’nin (UNIL) giriş salonunu işgal ederek İsrail kurumlarının, üniversitelerinin boykot edilmesini, derhal ve kalıcı olarak ateşkes talep etti.

    ▶ Fransa’da başkentte 5-6 bin öğrenciyi ağırlayan prestijli sosyal bilimler üniversitesi Sciences-Po’nun (Institut d’études politiques de Paris) ana binasına güvenlik güçleri girdi. Buna rağmen protestolar devam etti. Öğretim üyelerinin de katıldığı tartışmalar yapıldı. Sorbonne’a ve birkaç üniversiteye daha yayılan olaylar karşısında Yüksek Öğrenim Bakanı Sylvie Retailleau üniversite rektörlerinden, özellikle karışıklık durumunda “ellerindeki yetkilerin tamamını kullanarak kamu düze­ninin korunmasını sağlamalarını” istedi.

    GundeminTarihi-ABD-Kutu
    Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde Filistin’e destek eylemleri sürüyor.
  • Barış günlerinde ‘monşer’ savaş dönemlerinde joker

    Barış günlerinde ‘monşer’ savaş dönemlerinde joker

    Diplomasi sadece masa başında yapılan bir iş olmadı. Birçok diplomat savaşlarda aktif görev aldı, gidişatı değiştirdi. Bazen de tam tersi oldu. Özellikle asker kökenliler barışı sağlamak için muazzam diplomatik hamleler yaptı. Lozan’da Türkiye’yi temsil eden, daha sonra ülkenin 2. Dünya Savaşı’na girmesini engelleyen İnönü gibi…

    Savaşlar öncelikle politika­cılar ve askerler tarafın­dan yürütülen bir faaliyet olmakla birlikte, diplomatlar da birçok durumda askerî ve siyasi stratejilerin planlanmasında ve yürütülmesinde pay sahibi olmak zorundadır. Savaşın hangi koşul­lara, hangi ittifaklarla yapılaca­ğından tutun da, savaş sonrası koşullarının oluşturulmasına kadar her konuda işlevleri vardır. Bununla birlikte diplomatların faaliyetleri kimi zaman daha da geniş alanlara taşmış; örtülü operasyonlara katılmışlar; her düzeyde temaslarda bulun­muşlar; başarılı veya başarısız hamlelerle savaşların gidişatını değiştirmişlerdir.

    Diplomatlar çok riskli bölge­lerde faaliyet göstermiş, özellikle istihbarat faaliyetleri çerçeve­sinde hedef hâline geldikleri du­rumları yaşamışlar, kimi zaman da hayatlarını kaybetmişlerdir. En kısa ifadesiyle, savaş her aşamasında diplomasiyle içiçe yürütülür. Ancak diplomatik faa­liyetlerin epey riskli bir niteliği de vardır: Diplomatlar kimi zaman kendi ülkelerindeki iktidarlarla ters düşerler veya öyleymiş gibi gösterilerek yine kendi devletleri tarafından mahkum veya idam edilirler. Buna karşın diplomatlar kimi durumlarda ülkelerinin umutsuz savaşlara girmesini ön­lemeye çalışmış; kimi zaman ise tam tersine savaşı teşvik ederek büyük kayıplar ve mağlubiyetler­de pay sahibi olmuşlardır.

    siyasi_tarih_tanju_1
    Almanya Dışişleri Bakanı Arthur Zimmermann’ın Meksikalılar’a ABD’nin güney eyaletlerini teklif ettiği şifreli telgraf 1917’de İngilizler tarafından çözüldü ve ABD’lilere sızdırıldı.

    Diplomasi, özellikle Avru­pa’da bir zamanlar çoğunlukla askerlik mesleğinden gelen kişiler tarafından yürütülürdü. 18. yüzyılda diplomatların yarısından fazlası böyleydi ve geri kalanlar arasında yük­sek ruhban kesiminden insanlar da yer alırdı; tabii o dönemde general­lerin hemen hemen hep­si zaten aristokrasiden gelen kişilerdi. Bu durum özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında değişmiştir. Ancak 1918 sonrasında da muharebeleri yürüten askerlerin arasından diplomatik görevleri için seçi­lenlere rastlarız ki, bizde Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet Paşa önemli bir örnektir. İnönü, 2. Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi yürüterek savaşa girmeden iki ittifak ara­sında denge politikası izlemiştir. Kuşkusuz ki 1911-1922 arasında her rütbedeki savaş tecrübeleri­nin, izlediği politikalarda büyük katkısı olmuştu.

    Bir savaşın gidişatı üzerinde büyük rol oynamış olan kişiler­den biri de 1. Dünya Savaşı’nın büyük bölümünde Almanya Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Arthur Zimmermann’dır (1864-1940). Meksika ve Japon­ya’yı ABD’ye karşı savaşa sokma çabaları başarısız olduğu gibi, tam tersine ABD’nin Almanya karşısında savaşa girmesinde etkili oldu. Tarihe “Zimmer­mann Telgrafı” olarak geçen olay 1917’nin Ocak ayında meydana geldi. Bu telgrafta Texas, New Mexico ve Arizona eyaletleri, ABD’ye karşı savaşa girdikleri takdirde Meksika’ya vaadedili­yordu. Şifre çözme konusunda başarılı olan İngilizler, bu telgrafı ele geçirip Amerikalı yetkililere sızdırarak tarihteki en önemli istihbarat başarılarından birini gerçekleştirdi. Bu hadiseden 3 ay sonra, Nisan 1917’de ABD savaşa girdi ve bu gelişme Almanya’nın yenilgisindeki en büyük faktör oldu. Gene Zimmermann’ın taraftarı olduğu “sınırsız denizal­tı savaşı”na geçilerek Amerikan yolcu gemisi Lusitania’nın batırıl­ması da savaş kararında etkiliydi. Rusya savaştan çekildikten sonra Batı cephesinde gücünün sonuna gelmiş olan İngiliz ve Fransızlar, ABD’nin taze kuvvetleri sayesin­de zafere ulaştılar.

    siyasi_tarih_tanju_2
    Lozan barış görüşmelerini yürüten İsmet İnönü, Dünya Savaşı sırasında da ince bir diplomasi ile iki ittifakın dışında kalmayı başardı.

    Çin komünistlerinin askerî ve politik liderlerinden olup, diplo­matik faaliyetlerde öne çıkan ve zaferlerinden sonra uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı’nı yürüten Çu Enlay da (Zhou Enlai) önemli bir örnektir. Çu Enlay 1920’lerden itibaren askerî liderler arasında öne çıkmış; 1930’ların başında özellikle istihbarat konularında uzmanlaşmış; Mao ile beraber Uzun Yürüyüş’e katılmış; 1946’da Kuomintang olarak anılan milliyetçi yönetimi Çin Komünst Partisi ile uzlaştırmak için gelen ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall ile diplomatik görüşme­leri yürütmüş; nihayet zaferden sonra Çin Dışişleri Bakanı olarak Kore Savaşı’ndan Bandung Kon­feransı’na kadar birçok durumda etkili rol oynamıştır.

    George C. Marshall’ın da 2. Dünya Savaşı boyunca ABD Ge­nelkurmay Başkanı olduğunu ve savaştan sonra Dışişleri Bakanı sıfatıyla Soğuk Savaş’ın ilk yılla­rında kendi adıyla anılan planı ve bunun bir parçası olan büyük yardım programını oluşturdu­ğunu hatırlatalım. Marshall, Batı Avrupa’yı ekonomik olarak ayağa kaldırarak “çevreleme” (conta­inment) diye anılan politikalara öncülük etmiş; komünizmin yayılmasını engelleme hede­fini kendi açısından başarıyla yürütmüştür. 2. Dünya Sava­şı’ndan sonra içsavaşın sürdüğü Yunanistan ve Rusya’nın toprak talepleriyle karşılaşan Türkiye de, “Marshall Yardımı” ile Batı ittifakına bağlanmıştır. Marshall bu planla Soğuk Savaş’ı farklı yöntemlerle geliştirmiş, istihba­rat kuruluşlarını yoğun olarak sahaya sürmüştür.

    siyasi_tarih_tanju_3
    Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy, Eisenhower’ın karargahında bulunan tek sivildi ve tehlikeli operasyonlara katıldı.

    Savaşçı devlet adamları arasında Winston Churchill’in de özel bir yeri vardır. Politikacı, parlamento üyesi olup Amirallik Dairesi 1. Lordu olarak Çanakkale Harekatı’nın planlanmasında en önemli role sahiptir. Bu nedenle Çanakkale fiyaskosundan sonra görevden alındı ve hemen erte­sinde tabur komutanı olarak Batı cephesinin siperlerinde görev yaptı. Antwerp savunmasında da rol oynamıştır. Savaştan sonra itibarı düştü ama, Nazi tehlike­sine karşı kararlı tutumundan dolayı Dunkirk sonrasında İngil­tere’nin en karanlık günlerinde başbakanlığa getirildi. Churchill savaşın askerî ve politik yöneti­mini günlük çerçevede yürüttü; birçok özel birimin kurulması ve hem stratejik kararlara hem de operasyonların yönetimine müdahil oldu; bunlara rağmen, ülkesini zafere ulaştırdığı gün­lerde seçimi kaybederek görev­den ayrıldı. Diplomatların asker kökenli olup olmamalarından ziyade, savaşlarda oynadıkları roller çok daha önemlidir şüphesiz. Bu nok­tada ilk akla gelen örneklerden biri, Amerikalı diplomat Robert Daniel Murphy’nin (1894-1978), Vichy nezdindeki temsilciliği sı­rasında Kuzey Afrika’daki Fran­sız komutanları taraflarına çek­mek için yaptığı çalışmalardır. 2. Dünya Savaşı sırasında Cezayir’e yapılacak çıkarma harekatının hemen öncesinde komutanlarla görüşmüş, prestijli liderlerin bir kısmını ikna edememiş, ancak çıkarma karşısında direnişin sı­nırlı kalmasında etkili olmuştur. Murphy, Cebelitarık üzerinden Cezayir’e gelip gitmiş; Eisen­hower’ın İngiltere’de bulunan karargahına yegane sivil kişi olarak atanmış; Fransız direni­şiyle temas kurarak istihbarat sağlamış; Amerikalı General Mark Clark’ın gece karanlığında Seraph denizaltısından şişme botla gizlice Cezayir’e çıkarak Fransız General Mast ile görüş­mesinde bulunmuştu. Müttefik yanlısı bir tüccarın evinde yapı­lan bu toplantı Vichy polisi tara­fından basılmış; Clark bodrumda toplantı sürerken evin sahibiyle sarhoş numarası yaparak onları atlatmış; apar-topar dönüp deni­zaltıya giderken Murphy kala­rak görevini sürdürmüştü. Bu örnek, tipik olmasa da diplomasi mesleğinin her zaman masa başında yapılmadığını gösteren bir örnektir.

    Bilindiği gibi 2. Dünya Sava­şı’nın başlamasına vesile olan ana hadise, Nazi-Sovyet Paktı’dır. 23 Ağustos 1939’da imzalanan bu pakt sayesinde Hitler iki cephede birden savaşma ris­kinden kurtuluyor; Stalin ise Polonya’yı Hitler ile paylaşırken aynı zamanda Çarlık Rusyası’nın Baltık’ta yitirdiği ülkeleri de yeniden işgal fırsatı buluyordu. Bu antlaşmadan sadece 7 gün sonra toplar gürleyecek, tanklar ve uçaklar harekete geçecekti. 1938’de Dışişleri Bakanı olmadan önce Londra büyükelçisi olarak Nazi propagandasını yükselten Joachim von Ribbentrop, bu pakt ile savaşın başlamasına sebebi­yet verdiği için idama mahkum edilen ilk Nazi oldu. Yahudiler’e karşı uygulamalardan da suçlu bulunarak 16 Ekim 1946 tarihin­de darağacına götürüldü. Onunla 1939’da Nazi-Sovyet Paktı’nı im­zalayan Sovyet Dışişleri Bakanı Mikhailovich Molotov ise, galip­lerin tarafında olduğu için elbette kovuşturmaya uğrayamazdı!

    siyasi_tarih_tanju_4
    SSCB’nin Dışişleri Bakanı Molotov, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler ile yapılan antlaşmayı imzaladı. Stalin’in en sadık adamlarından biriydi.

    2. Dünya Savaşı sırasında Mih­ver İttifakı içerisinde Ribbentrop ile eşzamanlı olarak Dışişleri Bakanlığı yapıp ondan daha önce idam edilen bir başka kişi de Mussolini’nin damadı Kont Gian Galeazzo Ciano’dur (1903-1944). İtalya’da faşizmin yükselişi sıra­sında Bakanlık ve Habeşistan’ın istilasında Bombardıman Filosu Komutanlığı yapmış, 1936’da Dışişleri Bakanlığı’na getiril­mişti. 1943’te İtalya’nın taraf değiştirme sürecinde Büyük Faşist Konseyi’nde Mussolini’nin görevden alınması için oy verdiği için Hitler’in gazabına uğradı. Naziler’in Mussolini’yi kaçırıp kuzeydeki kukla Salò Cumhuri­yeti’nin başına geçirdiği sırada ülkeyi işgal eden Almanlar tara­fından tutuklandı ve öldürüldü.

    Yine bu dönemde, Amerikalı Dulles Biraderler’den sözet­meden geçemeyiz. Alan Dulles (1893-1969), 1916’da diplomatik hizmete girmiş olmakla birlik­te, 1918’den itibaren İsviçre’de istihbarat faaliyetlerinde etkili rol almıştı. İki savaş arasındaki dönemde Almanya’daki ilişkile­rini sürdürmüş, tekrar İsviçre’ye tayin edilmiş ve Almanlar Vichy bölgesini işgal edip sınırı kapat­madan sadece dakikalar önce bu ülkeye geçebilmişti. Naziler’e karşı olan Alman diplomat Fritz Kolbe’den uçak ve roketler dahil, çok önemli bilgiler aldı. İkinci ve en büyük başarısı ise İtalya’daki Alman komutanı Karl Wolff’un kuvvetlerinin savaşın bitimin­den 1 hafta önce teslim olmasını sağlamasıydı ki, birçok hayat kurtarmıştır.

    Kardeşi John Foster Dulles (1888-1959) ise Birleşmiş Millet­ler teşkilatının kurulduğu San Fransisko Konferansı’na katıl­mıştı (İki kardeşin daha önce 1919’daki Versailles Konferan­sı’na da birlikte katıldıklarını ekleyelim). J. F. Dulles 1953-58 arasında Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı’ydı. Nükleer misilleme stratejilerinden İran, Guate­mala ve Vietnam’a kadar birçok önemli hadisede rol oynadı, Marshall’ın komünizme karşı geliştirdiği “çevreleme” politika­larını sürdürdü.

    NOBEL-PRIZE/PEACE
    ABD’nin ‘kanla beslenen’ iki diplomatı Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski…

    Bu noktada akla elbette Dwi­ght David Eisenhower (1890- 1969) geliyor. Genelkurmay Başkanı Marshall’ın ayrılmasın­dan sonra yerine gelen Eisen­hower, 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın şekillenmesinde etkili oldu. Müttefik orduları başko­mutanı Eisenhower, 1950’lerde iki dönem ABD başkanlığı yaptı ve “çevreleme” politikalarını sürdürdü. Eisenhower diplomat değildi ama, kendinden daha kıdemli olan birçok genera­li atlayarak başkomutanlığa getirilmesi diplomatik yetenek­leri sayesinde oldu. Özellikle İngiltere ile savaşın yürütülmesi sırasında ortaya çıkan sayısız görüş ayrılığını bir şekilde çözü­me bağladı. Churchill, Ruslar’ın Doğu Avrupa’da yayılmasını önlemek için Yunanistan ve Bal­kanlar’a çıkılarak kuzeye doğru bir cephe açılmasını isterken o bunu reddetti ve batıda geniş cepheden Almanya’nın kalbine ilerleyip savaşı sona erdirmeyi seçti; ama oradaki son muha­rebenin 100 bin insan kaybına malolacağını öngörerek, Berlin’i Ruslar’a bıraktı. Bu tercihler, sa­vaş sonrasında dünyanın politik şekillenmesini belirleyecekti.

    Soğuk Savaş sırasında ABD diplomasisi üzerinde birinci derecede etkili olan Henry Kis­singer (1923-2023) ve Zbigniew Brzezinski’den (1928-2017) sö­zetmeden geçemeyiz. Kissinger 1969-77 arasında, Brzezinski ise onu izleyen dönemde etkili oldu. Kissinger’ın mirasında Kam­boçya’nın bombalanması, buna rağmen yenilginin önlemediği Vietnam Savaşı’nın bitirilmesi gibi hadiseler vardı. Kendisi Şili’de Pinochet darbesinde ve Arjantin’deki diğer kanlı dikta rejiminin desteklenmesinde de rol oynadı. Bunlara karşın yumuşama (detant) politikası ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi de bu döneme damgasını vuran gelişmeler oldu.

    Brzezinski ise Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde Çin ile ilişki­leri sürdürerek Rusya karşısında bir denge oluşturmak istedi. İran’da önce Şah’ı, sonra da başa­rısız rehine kurtarma operasyo­nunu destekledi. Afganistan’da ise Rus işgaline karşı “İslâm radikalizmi” kartını oynamak için çaba gösterdi. Hayber Geçidi yakınlarındaki mülteci kampla­rını gezerek onlara para ve silah desteği sağladı. “Afganistan’ı Rusya’nın Vietnam’ı yapacağız” lafı kendisine aittir. Dediğini başardı ve Afganistan, SSCB’nin sonunu getiren olaylar zincirinin bir parçası oldu. Brzezinski’nin en çok eleştirildiği noktalardan biri, bu politikaların Afganis­tan’da öne çıkan Taliban ve diğer radikal İslâmi akımların giderek dünyaya yayılmasında önde ge­len bir paya sahip olmasıydı.

    siyasi_tarih_tanju_6
    1.Dünya Savaşı sırasında Çanakkale yenilgisinin ardından görevden alınan Winston Churchill, Dünya Savaşı sırasında ülkesinin başbakanıydı.
  • Ataerkil zihniyetin tezahürü basmakalıp ve cinsiyetçi dil

    Ataerkil zihniyetin tezahürü basmakalıp ve cinsiyetçi dil

    Kişinin cinsiyetine veya toplumsal cinsiyetine dayalı önyargı veya ayrımcılık anlamına gelen “cinsiyetçilik” örtük veya açık biçimde günlük hayatımızda var olmaya devam ediyor. Cinsiyete dayalı önyargılar dilimizi, kullandığımız ifadeleri şekillendiriyor. Şiddet dilde doğar, dilde son bulur. Atasözlerinden basın ve medyaya cinsiyetçi dil…

    Türkçede baskın eril zih­niyeti yansıtan yüzlerce atasözü ve deyim vardır: “Kadının fendi erkeği yendi; Elinin hamuruyla erkek işine karışma; Kız beşikte, çeyiz sandıkta; Kızını dövmeyen di­zini döver; Atanın sanatı oğula mirastır; Oğlan atadan öğre­nir sofra açmayı, kız anadan öğrenir biçki biçmeyi; Oğlan doğuran övünsün, kız doğu­ran dövünsün; Şimdi adama benzedin; Adamlık sende kalsın; Adam yerine koymak; Kadının yeri evidir; Dişi kuş yuvayı yapar; Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet; Kocanın vurduğu yerde gül biter; İyi ipek kendini kırdırmaz, iyi kadın kendini dövdürmez; Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin; Ka­dının saçı uzun, aklı kısadır” vb.

    Cinsiyetçilik, kişinin cinsiyetine veya toplumsal cinsiyetine dayalı önyargı veya ayrımcılıktır. Dilimizdeki cin­siyet ayrımcılığı sözlük mad­delerindeki tanımlarla başlar. Kızlık, cinsel bir obje olarak “bekaret” diye tanımlanırken, erkeklik “erkekçe davranış, yi­ğitlik” ile bağdaştırılır. Yaygın olarak kullanılan “kız almak, kız vermek” fiillerinde, alınan ya da verilen kişinin kadın değil de “kız” olduğunun mesajı verilir. Evlenmemiş kadın için, “kız kurusu, evde kalmış, karta çıkmış” vb. aşağılayıcı sözler sarf edilirken, söz konusu bir erkek ise sıfatın sadece “bekar” olarak seçildiğini görürüz.

    Ataerkil sistemin, kadın ve erkeğe dair basmakalıp cinsi­yetçi yargıları vardır. “Kadın”, duygusal, dedikoducu, itaatkar, fedakar, kırılgan, korkak, anla­yışlı, uysal, ağırbaşlı, yumuşak, nazik, pasif, iffetli, bakıma muhtaç olabilirken; “Erkek” ise güçlü, güvenilir, buyurgan, bencil, saldırgan, cesur, sert, başarılı, rekabetçi, kuvvetli, asla ağlamayan, yönetme ve liderlik özellikleri olan kişidir.

    kadin_dosyasi_16
    Medyada kullanılan dilin, cinsiyetçi ifadelerden arınması için atılan adımlardan biri olan Toplumsal Cinsiyete Duyarlı İletişim Rehberi.

    Kadın sözcüğünü kullanmak bile toplumda tartışma konu­su yapılabilmektedir. Resmî sözlükte “kadın” sözcüğüne birçok anlam yüklenmiştir, bu anlamlar arasında, “… bu cinsten olup evlenmiş veya bir erkekle beraber olmuş kimse; avrat” yazar. Anlamındaki bu cinsellik çağrışımı nedeniyle “kadın” sözcüğü, kimi çevre­lerce kullanılmak istenmeyen bir sözcüktür. Kadın sözcü­ğünden kaçınan bu çevrelerde, “bayan, hanımefendi, hanım, bacı, yenge, teyze, hanım teyze, abla” kullanılır. Öte yandan kendisini “çağdaş, ilerici” diye tanımlayan bazı yayın kuru­luşlarında bile kurum içindeki kıdemli gazetecileri yayın sırasında takdim ederken, “… abi” veya “… abla” seslenişlerine tanık oluyoruz. Oysa evrensel kamu yayıncılık ilkeleri gereği, spiker ya da sunucuların -ara­larında akrabalık veya dostluk ilişkisi olsa bile- muhataplarına yayın sırasında “abi, abla, yenge, teyze, amca, dayı, oğlum, kızım, canım, -ciğim veya -cığım” diye seslenmeleri kabul edilemez. Bu tür seslenişler, medyada cin­siyetçi dilin yeniden üretilmesi anlamına gelir.

    Medyada hâkim olan dili in­celediğimizde, “siyaset adamı, halk adamı, bilim adamı, eylem adamı, iş adamı, devlet adamı, din adamı” nitelemelerinin bu derece yaygın kullanılması, cinsiyetçi ötekileştirmenin boyutunu sergiliyor. Kadına yönelik şiddet ve cinayet haber­lerinde “gece eğlencesinden dönen kadın, mini etek giymiş genç kız, alkollü kadın” gibi suçu başka gerekçelere dayan­dıran cümlelerle sık karşılaşı­yoruz. Yıllar önce tanınmış bir TV sunucusu kadının, erkek arkadaşının evinde kalp krizi nedeniyle ölümünün ardından, bir köşe yazarının “su testisi, su yolunda kırıldı” yorumuna tanık olmuştuk. Kadın cinayet­lerinin ve tecavüz olaylarının peşi sıra, “dişi yalanmazsa, erkek dolanmaz” ve “dişi köpek kuyruğunu sallamayınca, erkek köpek ardına düşmez” atasöz­lerini de işittik. Mağdur konu­mundaki kadının suçlanması, eril dilin şiddeti meşrulaştır­ma yöntemidir. Oysa kadını görmezden gelen, ötekileştiren, değersizleştiren, aşağılayan cinsiyetçi dile karşı bir duruş benimsemek, her bireyin ortak hedefi olmalıdır.

    Medyada kullanılan dilin cinsiyetçi özelliklerden arın­dırılması ve pornografiden kaçınılması, etken cümleler kurulması, dile yerleşmiş cin­siyetçi kalıpların doğru karşı­lıklarının verilmesi gerekir. Bu yönde atılan adımlardan biri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP Türkiye’nin 3 yıl önce yayımladığı Toplum­sal Cinsiyete Duyarlı İletişim Rehberi’dir. Bu rehberde, iş adamı veya iş kadını yerine işinsanı; hostes ya da host yerine kabin görevlisi; satıcı adam, satıcı kadın yerine satış temsilcisi; kızlık soyadı yerine evlilik öncesi soyadı vb. öneri­ler sunuldu. Hepimizi kuşatan cinsiyetçi dile karşı, cinsiyetsiz bir başka dil üretmek bizim elimizde. Kadını aynılaştırarak cinsiyetçi kalıba hapsetmek yerine, biricikliğini vurgulayan bir alıntıyla, Tomris Uyar’ın, “Hangi Kadın, Kim?” başlıklı yazısından aktararak bitirelim: “Hemen her öyküsünü başka bir kadına, yani bir bireye adayan Jorge Luis Borges, ‘Kadınlar için ne düşünürsünüz?’ sorusunu şöyle yanıtlıyor: Hangi kadın için?”

    kadin_dosyasi_15
    Cinsiyetçi dil, basın ve medyada bugün hâlâ yaygın olarak kullanılıyor.

    (Yönetici konuşurken)
    Bu işi bizim kıza vereceğim. (Y)
    Asistanımdan bu işi üstlenmesini rica edeceğim. (D)

    (İşyerinde bir hitap olarak)
    Kızlar, çocuklar (Y)
    Arkadaşlar (D)
    Kıvanç da Volkan da tam zamanlı işe sahipler ve Volkan eşine ev işlerinde yardım ediyor. (Y)
    Kıvanç da Volkan da tam zamanlı işe sahipler ve ev işlerini paylaşıyorlar. (D)
    Zeynep ofisteki kızlarla yemek yedi. (Y)
    Zeynep ofisteki kadınlarla yemek yedi. (D)
    Kadın şoför kaza yaptı. (Y)
    Şoför kaza yaptı. (D)
    Araştırmacılar genellikle karılarını ve çocuklarını ihmal ederler. (Y)
    Araştırmacılar genellikle eşlerini ve çocuklarını ihmal ederler. (D)
    Komitedeki bütün hanımlar alınan kararı destekledi. (Y)
    Komitedeki bütün kadınlar alınan kararı destekledi. (D)
    Hilal bir meslek kadını. (Y)
    Hilal bir profesyonel meslek sahibi. (D)
    Türkiye’den bir kadın hekim bir başarıya imza attı. (Y)
    Türkiye’den bir hekim başarıya imza attı. (D)

    (Kaynak: UNDP Toplumsal Cinsiyete Duyarlı İletişim Rehberi)

  • ‘Entel-dantel’ meseleydi ama tüm insanları eşitledi

    ‘Entel-dantel’ meseleydi ama tüm insanları eşitledi

    Dünyanın önde gelen haber ajansları, geçen yılın sonunda küresel ısınmayla ilgili 2023 verilerini yayımlayan biliminsanlarına yer ayırdı. Buna göre 2023’teki ısı artışı 1.54 dereceyle üst sınırı aştı ve 1850’den bu yana en sıcak yılı yaşadık. Endüstri çağından bugüne gezegenimizin sağlık sorunları ve farklı kesimlerin buluşması.

    Yerküremiz ateşi her gün biraz daha yükselen bir hastayı andırıyor. İklim değişikliği sorununa eğilen araştırma enstitüleri (Copernicus Climate Change Service/ECMWF, Berkely Earth California), 2023’ün Avrupa ve Japonya’da 1850’den bu yana en sıcak yıl olduğu konusunda hemfikir. Amerikalı uzmanlara göre, 1.54 derecelik artış ile BM Paris Antlaşması ile üst sınır kabul edilen 1.5 derece sınırı aşılmış bulunuyor. Tüm veriler, sorunun önümüzdeki yıllar­da devam etmekle kalmayıp, atmosferin ve okyanusların giderek daha sıcak sınırları zorlayacağı yönünde.

    Hava ısısının dünya çapında ölçülmeye başlandığı ve en­düstri çağı öncesi olarak anılan 1850, bugün hayal edilemeye­cek bir tarih artık. Avrupa’da Fransız Devrimi sonrası monarşilerin yıkılmaya başladığı, parlamenter demokrasilerin doğum sancıları yanında sosyal hareketlerin ve sosyalist partilerin doğduğu bir dönem bu. Teknik bakımdan endüstri henüz bebeklik çağını yaşıyor; buharla çalışan lokomotif ve gemiler yeni bir çağın gelmekte olduğunu söylüyor. Şehirlere akın eden onbinler, modern yaşam arayışında. Kömürün ana yakıt olduğu bu dönemde hava kirliliği veya çevre diye bir sorun olmadığı gibi; teknik devrimlere hayran kitleler için “tabiatı yenmek ve denetlemek” ilerici-modern olmak demek! Kömür ve çelik eksenli endüstri devrimi, son 150 yılda dünya­mızı hayal edemeyeceğimiz bir hızla dönüştürdü. Bugün kıtalararası seyahat birkaç saate indiği için, o dönem aylar süren yolculukların haftalara inmesinin önemini pek idrak edemiyoruz.

    Küremizin sağlık sorunları, ilk defa 1970’lerde gündeme geldi. Gençler nükleer sant­ralleri sorguluyor, doğanın dengesinin bozulduğunu söylüyordu. Nehirlerde akan sular kirlenmişti; yeşil alanlar yokoluyor, birçok canlı türü­nün varoluşu, göç yolları tehdit ediliyordu. O dönem pek ciddiye alınmayan bu hareket, ilerleyen yıllarda çevre bilinci diyebile­ceğimiz bir toplumsal olguyu ortaya çıkardı. Türkiye bile bu gelişmelerden kısmen de olsa nasibini aldı ve Çevre Bakanlığı kuruldu.

    Gundem_Iklim_1
    2023, “uzun yıllar ortalaması”ndan (1991-2020) 0.60 derece, 1850-1900 sanayi öncesi seviyesinden 1.48 derece daha sıcak geçti.

    Çevreciler ve siyaset sahne­sine çıkan “yeşil parti”ler, uzun süredir artık marjinal, ciddiye alınmayan olgular değil Avru­pa’da; iktidarlarda koalisyon ortağı oluyor, çevre bilinci için çalışıyorlar.

    Çevre hareketinin doğuş yıllarında iklim sorunu ön planda değildi. Nehirler, büyük şehirler­de hava kirliliği, endüstri toplu­mu, teknolojinin zirvesi sayılan nükleer enerji ve atom santralleri eleştirilerin merkezindeydi. Tüm bu sorunların ortak özelliği, ya toplumun eğitimli dar bir kesimi tarafından dillendirilip tartışıl­ması ya da boyutları ile küresel değil bölgesel sorunlar kabul edilmesiydi.

    Böylelikle iklim sorunu böl­gesel veya politik, hatta sosyal sınıflar olgusunu aşan ilk küresel çevre sorunu olarak dünya gün­demine oturdu; zira toplumun en fakir sosyal tabakalarından en zenginlerine kadar tüm kesimler bununla ve sonuçları ile karşı karşıyaydı. İklim sorunu, bir anlamda herkesi eşitlemişti!

    Artık günümüzde yıkım gücü ile her yıl daha sık yaşanan fırtı­nalar, tayfunların bıraktığı ola­ğanüstü yıkımlar, görülmemiş sel felaketleri veya aylarca süren kuraklıklar eşiğinde dehşet verici orman yangınları… Türkiye veya Batı Avrupa gibi ılıman bölgelerde bile ısının 40 derece veya üstüne çıkmaya başlaması… Sıklaşan bu felaketler, toplumla­rın “hızlı unutan” kesimlerinde (hatta bizde bütün kesimlerde!) bile “bir şeyler yolunda gitmiyor” hissi uyandırıyor.

    İsveç, Almanya gibi çevre hareketinin etkin olduğu ülkeler yanında, Çin, Rusya, Hindistan gibi otoriter ülkelerin elitleri de iklim sorunu ve olası sonuçları konusunda hassas artık. Yıllık küresel ısınmayı 1.5 derecenin altında tutmayı hedefleyen Paris Antlaşması, bu bakımdan dünya çapında destek bulmuş durumda.

    Gundem_Iklim_2
    Küresel ısınma; yıkım gücü gittikçe artan fırtınalara ve görülmemiş sel felaketlerine sebep oluyor.

    Nedir bu +1.5 derece?

    Paris Antlaşması’nın hedef koyduğu +1.5 derece sınırı, bilim dünyasının paylaştığı ortak bir analizden kaynaklanıyor. Küresel ısınmanın yıllık +2 dereceye ulaşması durumunda kontrolden çıkacağını ve dönüşü olmayan hızlı bir sürecin tetikleneceğini söylüyor araştırmalar. Denizlerin ısınıp Kuzey ve Güney kutuplarda birikmiş buz dağlarının eriye­ceği; Golf Stream gibi okyanus akıntılarının duracağı; kimi böl­gelerin yükselmekte olan deniz seviyesi ile sular altında kalırken, birçok bölgenin çöle dönüşece­ği; İskandinavya coğrafyasının buzullar altında kalabileceği düşünülüyor. Sanat-edebiyat dünyası da bu tartışmayı 20 yıl önceki “The Day After Tomor­row” filminden bu yana ekran­lara-sayfalara taşımaya devam ediyor.

    Sorunun kaynağı yanında, çö­zümü de artık sır değil. İnsanlık her gün fabrika, kalorifer bacala­rından veya otomobil egzozların­dan atmosfere atılan milyonlarca ton karbondioksit (CO2) ve ozon gazının üretimini hızla azaltmak zorunda. Tabiatta yaygın bu gaz­lar, endüstri çağı öncesi denizler ve ormanlar ile dengeleniyordu. Giderek yükselen enerji tüketimi ile insan faktörü girdi devreye.

    İnsan türü sadece yükselen nüfusu ve enerji tüketimiyle CO2 üretimini arttırmakla kalmıyor; dünyamızın akciğeri diyebile­ceğimiz Amazonlar gibi tropik ormanları da yokediyor. Çocuk­larımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak bu süreci durdurmak, hatta geriye sarmak zorundayız.

    EUROPE-WEATHER-GREECE-WILDFIRE
    Artan sıcaklıklar ormanları etkiliyor. 2023 için açıklanan son verilere göre, Türkiye’de Eylül ayına kadar 12 binin üzerinde orman yangını yaşandı ve 14 bin hektar orman zarar gördü.

    Ormanları korumak yanında en önemli görev, CO2 üretiminin kaynağı olan kömür, petrol, gaz temelli enerji kaynaklarından çıkıp, güneş, rüzgar, su gibi enerji kaynaklarına geçilmesi. Bu sanıldığı kadar kolay değil tabii ama, başka seçeneğimiz de yok. Sürdürülebilir enerji kaynakları­na dönmek tek seçenek. Kömür, petrol gibi ucuz, kolay ulaşılır enerji kaynağı dururken, insan­ları ve kâr peşinde olan üreticileri daha pahalı, teknik olarak eri­şilmesi zor enerji kaynakları için ikna etmek kolay değil şüphesiz; ama mümkün. Paris Antlaşması, Dubai’den sonra Bakü’de devam edecek küresel çabalar (COP28 Birleşmiş Milletler Çevre Konfe­ransı) umut verici.

    Sorunun siyasi boyutunu da gözardı etmemek gerek. Ener­ji tüketimindeki eşitsizlik en önemli sorun. Mesela bir Hint vatandaşı, bir Amerikan veya İngiliz vatandaşının 10’da 1’i biri kadar bile enerji tüketmiyor; bu nedenle enerji tüketiminde sür­mekte olan eşitsizliği aşmadan, Hindistan’ı, Çin’i ve diğer ülkeleri uluslararası antlaşmalarla ka­zanmak kolay değil. Bu noktada, devreye sokulan ve “CO2 vergisi” diyebileceğimiz emisyon ticareti bir çözüm olabilir. Sadece üretim teknolojileri üzerinde değil, CO2 üretimi düşük olan ülkelere mali transfer kaynağı olacağı için de iki yönde caydırıcı bir özelliği var bu verginin.

    Daha yeni sayılabilecek bir siyasi tehdit de şu: Özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da “iklim yalanı” sloganı ile seçmen kazanmaya çalışan popülist, aşırı sağcı hareketler güçleniyor. ABD’de Trump ile seçim kaza­nan bu siyasi akım, ne yazık ki Avrupa’da da yükselişte. Trump seçilir seçilmez, ABD Paris Ant­laşması’ndan çekilmişti. Benzer bir gelişme Avrupa’da aşırı Sağ’ın iktidarlarda daha etkin hâle gel­mesiyle de mümkün. Yakın ABD seçimlerinde Trump’ın bir defa daha kazanma ihtimali de, küre­sel ısınma tehlikesini arttıracak bir olgu.

    Gundem_Iklim_4
    +2 derecenin, Kuzey ve Güney kutuplarda birikmiş buz dağlarını eriteceği ve bazı bölgelerin sular altında kalacağı düşünülüyor.

  • Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

    Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

    İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’deki 1. Siyonist Kongresi’nde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için çalışacak Dünya Siyonist Teşkilatı’nın oluşturulmasıydı. Sonraki 50 yılda Filistin’e göç eden Yahudilerle yerleşik Arapların kanlı mücadelesi 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.

    Filistin-İsrail sorununun kronolojik geçmişi, bazı Türkçe kaynaklarda Osmanlı egemenliğinin sürdüğü 1882’de Filistin’in Yafa kentine göç eden Yahudilerle ve kurulan ilk Yahudi kolonileriyle başlar. Ancak bu bilgiyi veren birçok kaynak, ilk göçmen Yahudilerin neden yerlerini-yurtlarını bırakıp hiç bilmedikleri bir coğrafyaya göç ettiğini açıklama gereği duymaz.

    Halbuki bu insanların -henüz ortada olmayan- politik siyonizmden haberleri de, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma amaçları da yoktu muhtemelen. O dönemde Rusya İmparatorluğu sınırları içinde yer alan bugünkü Ukrayna ve Polonya’da 1881’de başlayıp üç yıl süren pogromdan kaçıp gelmişlerdi. Zaten Filistin’e göç eden Yahudilerden kat kat fazlası ABD başta olmak üzere farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştı.

    KapakDosyasi_Murat-1
    Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet gösterilmesine karar verilen 1.Siyonist Kongresi 1897’de Basel’de toplandı.

    Rusya’daki pogrom, Londra’daki güçlü Yahudi cemaatinin de etkisiyle Birleşik Krallık hükümetini harekete geçirecek, ülke çapında halka açık toplantılar düzenlenip Rusya’daki vahşet anlatılacaktı. Elbette bu çabaların arkasında insani sebeplerden çok can düşmanı Rusya’ya karşı politik kazanım elde etmek vardı ama, Birleşik Krallık bu tarihten sonra “Yahudi meselesi”yle daha yakından ilgilenmeye başlayacaktı.

    KapakDosyasi_Murat-2
    İngilizlerin Mısır Seferi Kuvvetleri Komutanı General Allenby, 11 Kasım 1917’de Kudüs’e giriyor. Ay-yıldızlı hükümet konağına henüz İngiliz bayrağı çekilmemiş.

    1896’da politik Siyonizmin kurucusu sayılan Theodor Herzl, Yahudi Devleti kitabını yayımladı ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması düşüncesini ortaya attı. Kıtanın en antisemit ülkesi Rusya olmakla birlikte, tüm Avrupa’da Yahudi düşmanlığı yükselişteydi. Siyonizm böyle bir iklimde, yaşadıkları ülkelerin parçası olamayacaklarını kesin olarak anlayan Avrupalı Yahudiler arasında kısa sürede yayıldı.

    İsrail’in kuruluş öyküsündeki ilk büyük dönemeç, 1897’de Basel’de 17 ülkeden 204 katılımcıyla toplanan 1. Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurulmasına ve bunun Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için faaliyet göstermesine karar verilmesiydi. Sonraki kongrelerde Filistin’de kurulacak Yahudi yerleşimleri için para toplayacak bir vakıf kuruldu; toprak satın almak üzere Yahudi Ulusal Fonu oluşturuldu.

    KapakDosyasi_Murat-3
    Politik Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl.

    Londra’da yayımlanan aylık dergi New Liberal Review ’da Aralık 1901’de çıkan Israel Zangwill imzalı “Filistin’e Dönüş” başlıklı yazıdaki şu cümle, kısa sürede siyonistlerin sloganı haline geldi: “Filistin halkı olmayan bir ülke, Yahudiler ülkesi olmayan bir halktır; halksız ülkeyi, ülkesiz halka verin” (Zangwill sonradan ana akım siyonist hareketten ayrıldı, 1905’te ortaya atılan ve sonraki siyonist kongresinde tartışılıp reddedilen, “Yahudi devleti Uganda’da kurulsun” önerisini savundu).

    Theodor Herzl, Yahudilerin Filistin’e toplu halde göçedebilmesi için girişimlerde bulunmak üzere 1896’dan itibaren dört defa İstanbul’a geldi, 19 Mayıs 1901’deki üçüncü seyahatinde Padişah 2. Abdülhamid’in huzuruna kabul edildi. Herzl’in yerleşim izni istediği yer Hayfa ve civarıydı. Bu istek farklı sebeplerle kabul edilmese de bireysel olarak göç edenlere çeşitli kolaylıklar sağlandı. Arap nüfusun yaklaşık 500 bin olduğu 1903’e kadar 25 bin Yahudi’nin göç ettiği Filistin’e, 1904-14 arasında 40 bin Yahudi daha yerleşti.

    Siyonist kongrelerinde alınan karar gereği Filistin’den toprak alımı da sürüyordu. Topraklarını satanların çoğu Filistin’de yaşamayan ama padişah nazarındaki ayrıcalıklı konumları sayesinde bölgede büyük arazi sahibi olanlar ya da Filistin’de Osmanlı Devleti’nin üst düzey görevlisi olarak bulunup toprak edinenlerdi. Zaten sıradan Filistinli Araplar böyle büyük arazilere sahip değillerdi.

    1914’te 1. Savaş patlamadan hemen önce Osmanlı hükümeti siyonistlere sağlanan bütün kolaylıkları devreden çıkarttı, toprak satışı durduruldu. Savaşın sürdüğü 31 Ekim 1917’de Birleşik Krallık Hükümeti, Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmasına destek verme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, kararı 2 Kasım 1917’de Büyük Britanya Yahudilerinin sözcüsü durumundaki Baron Rothschild’a yazdığı mektupla duyurdu. “Balfour Bildirisi” olarak adlandırılan hükümet kararı, İsrail’in kuruluş öyküsünde Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasından sonraki ikinci en önemli dönemeçti. 1 hafta içinde Filistin’de 1516’dan beri süren Osmanlı egemenliği sonra erecek, savaşın bittiği 1918’de İngiliz işgal dönemi başlayacaktı.

    KapakDosyasi_Murat-4
    Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konseyi, İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş, millî marşları Hatikvah’yı söylüyor. 14 Mayıs 1948.

    1920’de Milletler Cemiyeti, Filistin’i resmen Britanya mandasına bıraktı. İngilizler, artık 80 bin civarında Yahudi’nin yaşadığı bu topraklarda Yahudilerin de içinde olduğu bir devlet kurma hakkını sağlamakla görevlendirildi. Ancak bu yapılırken Balfour Bildirisi’nde de vurgulandığı gibi diğer toplulukların hak ve özgürlüklerine zarar verilmeyecekti. O yıllarda kurulmasından söz edilen, Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacakları bir devletti.

    KapakDosyasi_Murat-5
    Aşırı sağcı Siyonist paramiliter örgüt Irgun üyeleri atış taliminde, yıl 1947.

    Savaş yıllarında durma noktasına gelen göç 1920’lerden itibaren yeniden hızlandı. 1922-1936 yılları arasında 300 bin Yahudi daha Filistin topraklarına yerleşti. Göç hızlandıkça Arapların tepkisi arttı; anlaşmazlık düşmanlığa dönüştü. 1929’da Ağlama Duvarı anlaşmazlığı nedeniyle başlayan çatışmalarda yüzlerce Arap ve Yahudi hayatını kaybetti. Arapların çoğu Britanya askerleri tarafından, Yahudilerin çoğu Araplar tarafından öldürülmüştü.

    1930’da İzzeddin el-Kassam önderliğindeki Araplar hem Britanya güçlerine hem de Yahudi sivillere yönelik silahlı eylemlere başlarken, siyonistler de kurdukları paramiliter örgütlerin eylemleriyle hem manda yönetimini hem de Arapları hedefliyordu. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra iyice şiddetlenen antisemitizm nedeniyle Avrupa’dan ayrılmak zorunda kalan Yahudilerin bir bölümü de Filistin’e yerleşiyordu. Arapların Yahudi göçüne tepkisi 1936’daki genel grev ve üç yıla yayılan ayaklanmaya dönüştü. Bu dönemde şiddetlenen çatışmalar ve başta aşırı sağcı Irgun olmak üzere siyonist örgütlerin kullandığı ölçüsüz şiddet, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getirecekti.

    Amerikalı Yahudi tarihçi Norman G. Finkelstein, Beyond Chutzpah (2005) adlı kitabında 1920-1948 arasında siyasi yelpazedeki tüm siyonist hareketlerin sivilleri hedef aldığını yazar. 1936-39 yıllarında aşırı Sağcı siyonist paramiliter örgüt Irgun’un “dizginlenemez şekilde terör uyguladığını”, “yaşlıları, kadınları ve çocukları ayrım gözetmeden topluca öldürdüğünü” yazan Finkelstein’a göre Solcu siyonistlerin şiddete yaklaşımı Irgun’dan “daha medeni” olmakla birlikte birçok bakımdan farklı değildi.

    1920’lerde iki toplumlu tek devlet kurma fikrini ortaya atan İngilizler, 1930’ların ikinci yarısından itibaren iki ayrı devlet düşüncesini savunmaya başlamışlardı. Filistin toprakları İngilizler için eskisinden daha önemli bir hale gelmişti; zira Musul ve Kerkük petrollerini Akdeniz’e taşımak için günümüzde İsrail’in önemli bir liman kenti olan Hayfa’yı stratejik bir nokta olarak seçerek 1934’te bir rafineri yapmışlardı. İki devletli çözüm olursa çatışmalar biter ve petrol yolu daha rahat güvence altına alınabilirdi. Ancak 1937’de yaptıkları iki ayrı devlet kurulması önerisine Araplar karşı çıkınca proje rafa kaldırıldı.

    İki devlet fikri, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra uğradıkları büyük soykırım sonucu Yahudilerin kitleler halinde siyonizmi benimseyip Filistin’e göç etmesinden sonra yeniden gündeme gelecekti.

    KapakDosyasi_Murat-6
    1948 savaşında İsrail ordusuna esir düşen Arap askerler.

    1947’ye gelindiğinde Filistin nüfusunun 3’te 1’i Yahudilerden oluşuyordu. Toprakların ise yalnızca yüzde 6’sı Yahudilerin elindeydi. Britanya, 1920’den beri yönettiği Filistin topraklarındaki sorunu çözme işini o yıl Birleşmiş Milletler’e devretti. BM çatısı altında kurulan özel komite, bölgeyi Arap ve Yahudi devletleri arasında bölmeyi önerdi. Komitenin planı Filistin’in yüzde 56’sını Yahudi devletine, yüzde 44’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise iki tarafın da başkent kuramayacakları, BM denetiminde bir bölge olacaktı. Paylaşım planı 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin kabul, 13 ülkenin ret, 10 ülkenin çekimser oylarıyla kabul edildi.

    KapakDosyasi_Murat-7
    700 binden fazla Filistinli Arap 1948 savaşından sonra topraklarından kovulup mülteci durumuna düştü.

    Yahudilerin kabul edip Arapların reddettiği plan hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek, barışı sağlaması düşünülen plan tam tersi etki yapacaktı. Irgun ve diğer siyonist paramiliter örgütler İngilizlere yönelik saldırıları arttırırken, “temizlik operasyonu” adını verdikleri saldırılarla Arap köylerinde de katliama giriştiler.

    İngiliz kamuoyu da giderek artan asker kayıpları nedeniyle ülkelerinin Filistin’deki varlığını sorgulamaya başlamıştı. Araplarla Yahudiler arasında çıkacak büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılıyordu.

    14 Mayıs 1948’de, radikal örgütlerin aksine ılımlı görüşleriyle tanınan siyonist lider David Ben- Gurion İsrail’in bağımsızlığını ilan etti, manda dönemi sona erdi. Ertesi gün, uzun zamandır savaşa hazırlanan Arap koalisyonunu oluşturan Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Lübnan, İsrail’e savaş ilan etti.

    Nisan 1949’daki ateşkese kadar süren savaşın sonunda İsrail, 1947 BM planında yüzde 56’sını alması öngörülen Filistin topraklarının yüzde 78’ini ele geçirdi. Gazze Şeridi Mısır’ın, Batı Şeria Ürdün’ün denetimine bırakıldı. Yaşadığı yerleri terket-mek zorunda kalan yaklaşık 700 binden fazla Filistinli, Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki mülteci kamplarında yaşamaya başladı. Bugün hala faaliyette olan ve Uluslararası Af Örgütü rakamlarına göre 5 milyondan fazla Filistinli Arap’ın yaşamak zorunda kaldığı 59 mülteci kampından 53’ü 1949-1950 döneminde açıldı. ■

  • Komşun açken tok yatma israfı önle, gıdayı çöpe atma

    Sümerlerin balātu’larından manastırların aş ocaklarına, Yahudiliğin tzedakah’sından İslâm’ın sadakasına aşevlerinin ve yoksullarla yiyecek paylaşmanın köklü bir geleneği var. 90’larla birlikte bu gelenek değişiyor; daha eşitlikçi ve çevreci bir yapıya doğru evriliyor. Günümüzdeyse açlığı “yama çözümler”le değil, temelden çözecek teknolojiye sahibiz.

    Tarih boyunca devlet ve dinî kurumlar, “Komşun açken sen tok yatamaz­sın” kaidesini o denli vurgula­mışlar ki, dünyanın neresinde, hangi dönemde yaşarsa yaşasın bu vicdani zorunluluk hemen herkesin içine işlemiş. Hayırse­verliğin, aşevlerinin ve yoksul­larla yiyecek paylaşmanın uzun bir geçmişi var.

    MÖ 2400’lerde Sümer dev­letinin kalabalık şehirlerinde “balātu” denilen mutfaklarda pişirilen “ash-paz” adlı besleyici bir arpa çorbasıyla yoksullar doyurulurmuş. Hatta Kral Urukagina zaman zaman birlik duygusunu kuvvetlendirmek için tebaasıyla aynı çorbaya kaşık sallarmış.

    Antik Yunan’da xenia yani “tanrı misafiri” anlayışı sosyal dokunun içine işlemiş. İhtiyacı olanlara destek sağlamak bir insanlık vazifesi sayılırmış. Yoksul biri herhangi bir kapıyı çalıp, yiyecek, barınma ya da giyecek yardımı isteyebilir, karşılığında da belirli bir süre konuk edilir, kendisine saygıyla davranılırmış. Bazı şehirlerde prytaneia ismi verilen aşhane­lerde vatandaşlara devlet için gördükleri herhangi bir hizme­tin ödülü olarak yemek yeme hakkı tanınırmış. Ayrıca, toprak sahipleri ve devlet, açlığın önüne geçmek ve isyanları önlemek için tarımsal ürün fazlasını yoksullara dağıtırmış.

    resim_2024-09-01_153911820
    1910 yılında, İngiltere’nin Canterbury şehrinde çorba sırası.

    Antik Roma’da da özgür Roma vatandaşlarına devlet eliyle buğday dağıtılan Cura Annonae adlı bir program var. Bu dönem­de iki kişilik bir aileye verilen buğday, aylık 5 modii, yani aşağı yukarı 35-40 kilo kadar. Aile üyelerinin sayısına göre miktarı hesaplanan tahıl dağıtımının sıklığı değişkenlik gösterse de Augustus zamanında (MÖ 27- MS 14) aylık bir düzene oturtulu­yor. Böylece vatandaşlar her gün taze ekmek yiyebilir hâle geliyor. Ömür boyu aç kalmama garan­tisi, toplumsal barışın en önemli unsurlarından biri; bir diğeri ise gladyatör dövüşleri. Şair Juve­nal’in panem et circenses dediği “ekmek ve sirk siyaseti” buradan doğuyor.

    Haklar ve gıdaya erişim bakımından sosyal sınıflararası farkların büyük olduğu Antik Mısır’da ise, ayrıcalıklı sınıf­lar ve firavunlar tapınaklara bağış yapıyor; tapınak rahipleri de bu bağışların bir kısmını yoksullara yiyecek sunmak için kullanıyor. Burada görünüşte Tanrıça Ma’at’ın uyum, adalet ve toplumsal denge prensiplerine göre yaşamak için hayırseverlik teşvik ediliyor. Tabii Tutank­hamun’un mezarından çıkan mumyalanmış yiyecekler, ba­ğına ve yılına göre etiketlenmiş şaraplar, sıradan halkın rüyasına bile giremezdi. Yani ışıltılı deko­run arkasında bira ile baklaya ta­lim eden yüzbinler vardı. Ancak kuraklık ve kıtlık zamanlarında silolarda tutulan tahıl ve yiyecek­ler, ayaklanmaları önlemek için halkla paylaşılırdı.

    Haritada biraz yukarı, İs­rail’e doğru çıkıldığında, Eski Ahit’in hayırseverlik, adalet ve yoksulların korunmasıyla ilgili öğretileriyle karşılaşırız. İbranice “doğruluk” anlamına gelen tzeda­kah kavramı, İslâm’daki “sadaka” sözcüğüyle aynı Semitik köken­den. Salt para vermeyi değil her tür yardım ve hayır işini kapsar. Hasat zamanı ürünün bir kısmı­nın yoksulların toplaması için bırakılması bu anlayışın günlük yaşamdaki yansımalarından.

    resim_2024-09-01_153915792
    Büyük Buhran döneminde ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfaklar kurmuştu.

    Ortaçağ Avrupa’sında yoksul­ların, yaşlı ve hastaların gözetilip beslenmesi, giderek merkezî bir güç hâline gelen Katolik Kili­sesi ve manastırlar tarafından üstleniliyor. Manastır rahipleri, “düşkünler evi” veya “şefkat evi” denen “hospice” mutfaklarında tek çeşit, ama çok besleyici, sıcak sulu bir yahni sunuyor. Hem bedeni hem ruhu ısıtmak için yaptıkları bu yahniler çok lezzetli olacak ki “tenceredeki mucize” adı yakıştırılmış. Rahipler de misafir ettikleri insanlarla birlikte aynı sofrada, aynı yemeği yiyorlar. 12. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yayılan hastanelerin aş ocakla­rı da yoksulları doyurmak için kullanılıyor. Bunlardan biri olan Londra’daki St. Bartholomew Hastanesi 1123’ten beri halen ayakta; bizdeki imarethaneler ise ne yazık ki bu kadar uzun ömürlü olamamış.

    Kendilerine ait mutfakları, ye­mek salonları, eğitim olanakları, hamam, cami, hastane ve odaları olan Osmanlı imarethaneleri, uzun yıllar halka yiyecek sağla­mak ve gündelik konularda des­tek olmak için çok önemli bir işlev üstlenmiş. Bu kompleksler, hem İslâm’ın “sadaka” ve “zekat” ve­cibelerinin yerine getirilebildiği hem de din, dil, ırk ayırt edilme­den ihtiyaç sahiplerinin yardım alabildiği yerler. İmarethaneler, sultanlar ve hayırseverlerin kurduğu vakıfların gelirleri ve kendilerine ait arazilerde yetişti­rilen ürünler sayesinde, bağışlara bel bağlamadan ayakta kalacak şekilde kurgulanıyor. Şehrin dokusuna uygun şekilde inşa edilen bu yapılar, İslâm anlayışına uygun bir kolektif sorumluluk duygusu aşılayarak toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor.

    İlk akla gelenler, İstanbul’da­ki Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Beyazıt, Atik Valide Sultan, Yeni Valide Camii imaretleri ile Edirne’deki Selimiye Külliye­si’nin imareti… Ancak bunların ekonomik kaynakları, 19. yüzyıl sonunda kötüleşen siyasal durum ve kaybedilen savaşlarla birlikte tükenince, kapatılma­larından başka çare kalmamış. Eski işlevini sürdüren hiçbir imarathanenin kalmadığı günü­müzde, yoksul halkın beslenme ihtiyacını STK’lar ve belediyeler üstleniyor.

    resim_2024-09-01_153920780
    Nazilerin Eintopf (tek kap) kampanyasında yemek yiyen Almanlar.

    Yakın dönem uygulamaları

    İki dünya savaşı arasındaki dö­nemde, savaşa katılan ülkelerin yokluk içindeki vatandaşları, aş ocaklarında dağıtılan yemek­lerle hayatta kalmışlardı. Büyük Alman şehirleri, Blitz sırasında Londra ve kuşatma altında inle­yen Leningrad, kısıtlı malzeme­lerle ortaklaşa yemek hazırlanıp paylaşılan mutfaklardan beslen­mişti. Okyanusun öbür yakasında da yoksulluk Avrupa’yı aratmı­yordu. Büyük Buhran’da işsiz kalan, tüm varlığını kaybeden binlerce insanın beslenmesi öyle büyük bir sorun hâline gelmişti ki ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfak­lar kurmuştu.

    90’lardan itibaren gıda dağı­tımına bakışaçısında değişimler oldu. Daha eşitlikçi, daha çevreci, yardım alan insanların saygınlı­ğını gözeten, ünlü şeflerle işbirliği yapan kurumlar ortaya çıktı. Örneğin tanınmış şef Massimo Bottura’nın Milano’da başlattığı “Food for Soul” programı, başka ülkelerin yerel organizasyonla­rına destek vererek “refettorio” isimli aşevleri kuruyor; bu atıksız aşevlerinde kimsenin istemediği, beklemiş ama sağlıklı ürünleri gurme lezzetlere dönüştürerek ihtiyaç sahiplerine sunuyor.

    resim_2024-09-01_153924986
    İtalyan şef Massimo Bottura, “Food for Soul” programıyla kimsenin istemediği ürünleri yoksullar için gurme lezzetlere dönüştürüyor.

    Sosyal refah ve çevre koruma anlayışının kapsamı geliştikçe, birçok ülke açlıkla mücadeleyi yemek dağıtmak gibi geçici çö­zümlerle değil, adil gıda paylaşı­mını temelden ele alan program­larla sürdürüyor. Gıda bankaları, mahalle buzdolapları gibi projeler sayesinde restoranlarda satıl­mayan yenebilir malzemeler, son kullanma tarihi yaklaşmış ürünler toplanıyor ve ihtiyaç sa­hiplerinin para ödemedikleri bir süpermarketten alışveriş yapar gibi gelip almaları için sunuluyor. Arzu eden hayırseverler de bura­lara ürün bırakabiliyor.

    Bu sırada aşevleri de sunum anlayışı açısından çeşitleniyor. Dinî kurumların eski çağlardan beri benimsediği sunumların ye­rini, Hindistan’da 2 milyon çocu­ğa öğle yemeği ulaştıran Akshaya Patra Vakfı gibi güçlü örgütlen­me imkanına sahip kurumlar alıyor. Tarla artığı programları ile market kasalarına giremeyecek şekilsiz ürünler dalında ya da tarlada kalmak yerine, gönüllü­ler tarafından toplanıp ihtiyaç duyanlara iletiliyor.

    resim_2024-09-01_153930945
    Mahalle buzdolapları herkese açık ürünleri ücretsiz dağıtıyor.

    Aslında artık gıdaya erişim ko­nusundaki eşitsizliği çözebilecek, açlığı yok edebilecek teknolojiye sahibiz. BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, dünyadaki gıda üretiminin üçte biri ziyan ediliyor. Bu, 1.3 milyar ton gıdanın çöpe gittiği anlamına geliyor. Az gelişmiş ülkelerde israfın çoğu altyapı yetersizliği nedeniyle tarladan rafa uzanan süreçte yaşanırken, gelişmiş ülkelerde gı­danın %40’ı (lokantaların da dahil olduğu) tüketici tarafında ziyan ediliyor. Gelgelelim ABD gibi refah düzeyinin yüksek olduğu düşünülen bir ülkede bile vatan­daşların %14’ü ertesi öğünde ne yiyeceğini bilmiyor.

    Halbuki üretim, depolama ve dağıtım sistemlerinin düzgün çalışmasıyla üretici düzeyinde, atıksız mutfak konusunda pratik çözümlerle tüketici düzeyinde israfı azaltabilir, büyük ölçüde açlığın önüne geçebiliriz. Kim­senin bir lokma için başkasının gözünün içine bakmak zorunda kalmayacağı bir dünya düşleye­rek işe koyulabiliriz. Yüzyıllardır denediğimiz ama bir türlü başa­ramadığımız gibi…

  • 500 bin insan katledildi sorumlular ceza görmedi

    500 bin insan katledildi sorumlular ceza görmedi

    Uluslararası kamuoyunun kayıtsız kaldığı Ruanda trajedisi, 20. yüzyılın en büyük katliamlarından. İçsavaş sonrası yaşanan hadiseler radyolardaki ağır tahriklerle başlamış ve Tutsilere karşı devasa bir saldırı başlamıştı. 26 yıl sonra yakalanabilen ve olayları kışkırtan işinsanı Félicien Kabuga (90) rahatsızlığı nedeniyle yargılanamıyor.

    Yaklaşık 100 gün içinde yaşanan Ruanda Soykırımı, 500 bin kişinin üzerinde insanın katledilmesi ve daha fazlasının farklı türlerde şiddete maruz kalmasıyla 20. yüzyılın sonuna damga vuran en büyük trajediydi. Uluslararası kamuoyunun kayıtsız, uluslararası örgütlerin yetersiz kaldığı bu katliam, ülkedeki içsavaşın devamında yaşandı.

    1990’da başlayan Ruanda İçsavaşı, 4 Ağustos 1993’te Ruanda’nın Hutu kökenli başkanı Juvénal Habyarimana ile RPF’nin (Ruanda Vatansever Cephesi) o zamanki lideri Alexis Kanyarengwe’nin barış görüşmeleri sonucu Arusha Sözleşmesi ile anlaşmalarıyla sona erdi.

    Bundan kısa bir süre sonra ise Habyarimana’nın ve Hutu kökenli Burundi Cumhurbaşkanı Cyprien Ntaryamira’nın uçağı 6 Nisan 1994’te bir füze saldırısıyla düşürüldü. Bu olayın hemen ardından Ruanda Soykırımı’na dönüşecek Tutsilere karşı katliamlar zinciri başladı.

    500bin-2
    Hutu milislerin baş finansörü olmakla suçlanan Félicien Kabuga, 90 yaşında tekerlekli
    sandalyeyle sanık koltuğuna oturdu

    1- Hutu – Tutsi ayrımı etnik mi değil mi, belli değil

    Avrupalı güçler Ruanda’yı kolonileştirmeden önce de Hutu ve Tutsi (ve Twa) ayrımı mevcuttu. Hutular daha çok tarım, balıkçılık-arıcılıkla uğraşırken Tutsiler hayvancılık yapan göçebelerdi (pastoralist). Savaşçı sınıf, krallığı yöneten hanedan ve çevresindeki aristokrat sınıf da yine Tutsilerden oluşuyordu. Sırasıyla Almanya ve Belçika’nın hâkim olduğu sömürge dönemlerinde ise bu kimlikler iyiden iyiye öne çıkarıldı. Ancak hem Hutular hem Tutsiler, Kinyarwandi (ve akraba dili Kirundi) dilini konuşmaktaydı.

    Azınlık Tutsiler, Hamitik kökenliydi ve bu bölgeye daha sonra Afrika Boynuzu’ndan (Habeşistan) gelmiş, hükümran olmuşlardı. Bu iki grup arasında evlilikler çok yaygındı ve kişiler evlilik yoluyla Tutsi olabilirdi. Belçikalı sömürgeciler daha sonra bu ayrıma “iktisadi bir kimlik” kazandırdılar ve “danası olanları” Tutsi, olmayanları Hutu olarak sınıflandırdılar.

    Tüm bunların ötesinde iki toplumun da Y-DNA ve otozomal DNA’larına bakıldığında, her ikisinin de Bantu kökenli ve birbirlerine çok yakın olduğu tespit edilmiştir; fakat bunun ortak bir kökene mi, yoksa karşılıklı evlenmelere mi dayandığı belli değildir.

    2- Kabuga’nın provokasyonları ve radyo yayınlarının etkisi

    Ruanda 90’lı yılların başında yetersiz altyapısı nedeniyle dönemin yaygın iletişim teknolojisi televizyona uzaktı. Ayrıca çok düşük olan okuryazarlık oranları nedeniyle yazılı medya da küçük bir kitleye hitap ediyordu. Oysa radyo yaygındı ve Hutular tarlada veya atölyelerde çalışırken rahatlıkla bu yayınları dinleyebiliyordu. İşte tam burada işinsani Félicien Kabuga’nın aşırı sağcı medya yatırımlarından olan RTLM büyük rol oynadı. Kabuga, aynı zamanda suikaste uğrayan Başkan Habyarimana’nın da yakın arkadaşıydı. Radyosunda sürekli olarak Tutsi nefretini yayan ve Tutsilerle iş yapan veya evlenen bütün Hutuların da öldürülmesini söyleyen yayınlar yapmaktaydı.

    1994’te Habyarimana’nın uçağının düşürülmesinden sonra RTLM radyosu yayınlarındaki şiddet çağrısının dozunu artırdı ve bu yayınlar Hutu kökenli birçok kişinin şiddet olaylarına katılmasında çok büyük bir rol oynadı.

    Yakalandığı 2020’den beri yargılanan Kabuga, geçen aylarda demans ve Alzheimer hastalığını bahane ederek davayı erteletti ve yapılan muayenelerin ardından mahkeme Kabuga’nın rahatsızlıkları nedeniyle sağlıklı bir şekilde yargılanamayacağı kararını verdi.

    500bin
    1994 yılında Tanzanya’nın Benako kentindeki Ruanda mülteci kampı. (Fotoğraf:Sebastião Salgado)

    3- Ruanda’nın komşusu Burundi’de de Tutsilere karşı kitlesel katliamlar meydana gelmişti

    Komşu ülke Burundi Cumhuriyeti de Ruanda’yla benzer bir demografik yapıya sahipti (% 85 Hutu, % 14 Tutsi) ve aynı dili konuşmaktaydı. Hutu-Tutsi gerilimi ilk defa burada 1972’de geniş çaplı şiddet olaylarına dönüşmüş, ordudaki Tutsiler, Hutulara karşı kitlesel bir katliama girişmişti. Ülkeyi, krallığın kaldırıldığı 1966’dan beri zaten azınlık olan Tutsi kökenli komutanlar yönetmekteydi.

    1993’e gelindiğinde Burundi’de ilk defa bir demokratik seçim yapıldı ve Hutu kökenli bir politikacı, Melchior Ndadye, cumhurbaşkanı seçildi. Seçilmesinin hemen ardından yapılan darbe girişimi sırasında Ndadaye öldürülünce, bu cinayet ülkenin çoğunluğunu teşkil eden Hutular’da büyük bir öfke yarattı. Felicien Kabuga’nın Ruanda merkezli RTLM radyosunun adeta Ruanda’da yapacaklarının bir önprovası havasında hazırladığı nefret yayınları, öfkeli Hutu gruplarının Tutsilere karşı olan nefretini körükledi. 100 binden fazla kişinin öldürüldüğü 1993’teki bu katliamlar, “önceden tasarlanmış olma karakteri” taşımadığı için, daha sonra BM tarafından “soykırım” statüsüne sokulmamış; ancak böylelikle uluslararası kamuoyunun buradaki cinayetlere karşı tepkisizliği, 1 yıl sonra komşu Ruanda’daki katliamların önünü açacaktı.

    4- Somali’deki başarısızlık Ruanda’ya müdahaleyi geciktirdi

    1993 Ekimi’nde Somali’de BM barış misyonun desteklediği ABD birlikleri ile Somali Ulusal İttifakı arasındaki Mogadişu Muharebesi yaşandı. Bunun sonrasında 18 Amerikan askerinin cesedinin kentin sokaklarında sürüklenme görüntüleri dünya medyasında infiale yolaçtı. Bundan kısa bir süre sonra Ruanda’daki katliamlarla ilgili istihbaratlar, olayların soykırıma kadar dönüşebileceği endişesiyle ABD başkanı Bill Clinton’a iletildi. Ancak dönemin Amerikan yönetimi, Somali’deki olaylar ve bunun tekrarlanması endişesiyle duruma müdahale etmeme kararı aldı. ABD, Sahraaltı Afrika’daki olaylara misyon gönderilmesi konusunda BM’de isteksiz davrandı ve Ruanda’yı de stratejik olarak önemsiz ülke kategorisinde değerlendirdi.

  • Uzaktaki savaş, yakındaki Kore

    Uzaktaki savaş, yakındaki Kore

    Türk askeri Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki ilk sıcak muharebeye 1950 sonlarında Kore’de katıldı. NATO üyeliği ve siyasi hesaplar çerçevesinde savaşa yollanan Türk Tugayları, üç yıl boyunca çok zor koşullarda görev yaptı, büyük fedakarlıklar gösterdi. Unutulan bir savaşın insani-askerî hatıraları ve hafızamızdan silinmeyecek fotoğrafların hikayeleri…

    Asya kıtasının doğusun­da, Çin’in kuzeydoğu­sunda, Mançurya’dan Japonya’ya doğru uzayan bir yarımada üzerinde bulunan Kore, 220 km’lik yüzölçümü ile Türkiye’nin dörtte biri büyüklüğünde bir ülke.

    Kore, tarihi boyunca ba­ğımsızlığını muhafaza etmek­te zorluk çekmiş. Bilhassa ilk çağlardan itibaren devasa kom­şusu Çin’in boyunduruğundan neredeyse hiç kurtulamamış. Çin nüfuzuna 16. yüzyıldan itibaren Japon tehdidi eklen­miş. Japonya açısından Asya anakarasına geçiş için bir at­lama taşı, hareket üssü olarak görüldüğünden, sürekli olarak elde bulundurulmak istenmiş. 19. yüzyıldan itibaren Asya’da yayılan Rusya’nın Mançurya’ya girmesiyle, Kore için korkula­cak üçüncü büyük komşu da sı­nırlarında belirmiş oldu.

    Japonya, 19. yüzyıl sonla­rında Kore üzerinde hakimiyet mücadelesinde Çin’i bertaraf ettikten sonra 1905’te Rusya’yı da mağlup ederek bu ülkeye hakim olmuştu; 1910’da Kore’yi ilhak ederek bir eyaleti olarak yönetmeye başladı. 1945’te Ja­ponya’nın 2. Dünya Savaşı’nda mağlup edilmesine kadar Kore, Japon işgalinde kaldı.

    ATKORE10
    Veda için… Kore’ye ilk gidecek askerler 1950 sonbaharında İzmir’de… Askerlerden birinin eşi, çocuğuyla birlikte son bir veda için koşuyor

    Japonya’nın Kore’den atıl­masıyla bağımsızlığa kavuşa­caklarını uman Korelilerin bu ümitleri çabucak söndü. Zira kuzeyden ilerleyen Rusya ile güneyden ilerleyen Amerikan kuvvetleri, 38. Paralel’i kendi­lerine sınır tayin ederek ülke­yi iki nüfuz sahasına ayırdılar. Bağımsızlıktan yana talihi kötü giden Kore, bu defa bölünme­nin eşiğine gelmişti.

    65
    Kunuri yolunda yalnız başına Türk birlikleri Kunuri yolunda. Sarp dağ yollarından geçerek ilerleyen askerler, Kasım 1950 sonunda saldırıya geçen üstün Çinli birlikleri karşısında yalnız kalacaktı.
    4565499631_ffae3606cf_b
    1. Tugay’dan ağır yaralı bir Türk askeri, Amerikan askerlerinin yardımıyla cepheden helikopterle tahliye ediliyor.

    1945’den 1947’ye kadar sü­ren çözümsüzlük Birleşmiş Milletler’e intikal etti. 31 Mart 1948’de tüm Kore’yi kapsa­yan bir genel seçimin yapıl­ması, tek bir Kore devletinin kurulması Amerikan ve Sovyet askerlerinin ülkeyi terketme­si kararlaştırıldı. Buna rağ­men Ruslar kararı uygulamadı ve Birleşmiş Milletler sade­ce Güney Kore’de seçimi yap­tırabildi; 17 Temmuz 1948’de Seul’de Kore Cumhuriyeti ilân edildi. Onun arkasından 9 Ey­lül 1948’de de kuzeyde Kore Demokratik Halk Cumhuriye­ti kuruldu. Böylece Kuzey Ko­re’nin Sovyet blokuna, Güney Kore’nin de Batı blokuna katıl­masıyla yaşanan bu ayrışma, gelecekteki acıların ve felaket­lerin başlangıcı oldu.

    ABD ve Sovyetler görünüş­te Kore’den çekildiler; ancak fiilen Kore’den ellerini çekme­diler. Nitekim önce ABD ile Güney Kore arasında 31 Aralık 1948’de bir askerî yardım ve güvenlik antlaşması imzalan­dı. İki buçuk ay sonra Sovyetler ile Kuzey Kore arasında 10 yıl­lık bir yardım antlaşması im­zalandı. Bu gelişmelerle artık saflar iyice ayrılmış, Kore halkı yabancı güçlerine etkisiyle bi­raraya gelemeyecek hale geti­rilmişti.

    Ne var ki Kore üzerinde hak iddia eden ülkeler, Korelileri kendi halinde bırakmadı. Ku­zeydeki Komünist Kore Hükü­meti, Çin ve Rusya’nın desteği altında güçlü bir ordu kurduk­tan sonra 25 Haziran 1950’de 38. Paralel’i geçerek Güney Kore’ye saldırdı. Ordusu zayıf olan Güney Kore fazla direne­medi ve başkent Seul 29 Hazi­ran 1950’de işgal edildi.

    BM Güvenlik Konseyi 25 Haziran’da acilen toplanarak savaşın durdurulmasını, Kuzey Kore ordusunun geri çekilme­sini istedi ama dinleyen olma­dı. ABD aralarındaki antlaşma­ya binaen Güney Kore’ye Ja­ponya’da bulunan askerleriyle yardım gönderdi. BM teşkilatı da bütün üye devletlere tecavü­ze uğrayan Güney Kore’ye yar­dım çağrısı yaptı. 56 devletten, Türkiye dahil 53’ü bu çağrıya olumlu karşılık verdi.

    Zayıf ve düzensiz Güney Kore ordusunu kısa bir zaman­da ezen Kuzey Kore ordusu, iki hafta içinde Seul’ün 200 km güneyinde Pusan bölgesine kadar ilerledi. Amerikalıların bölgeye intikal etmesiyle Ku­zey Kore ilerlemesi durdurul­du ve Pusan’da dar bir alanda tutulan köprübaşı, dışarıdan gelecek kuvvetler için hareket üssü oldu.

    Amerikalı General Mc Art­hur’un başkumandanlığı altın­da hareket eden BM kuvvetle­rinin 15 Eylül’de Seul yakın­larına yaptıkları çıkarma ile Pusan köprübaşından başlatı­lan karşı taarruz başarılı oldu, Kuzey Kore birlikleri geri atıldı ve 28 Eylül 1950’de Seul geri alındı.

    Çekilen kuzeylilerin pe­şinden 38. Paralel’i geçen BM kuvvetleri, Kuzey Kore’nin baş­kenti Pyong-yang’ı ele geçirdi. General Mc Arthur Kore’de­ki komünist kuvvetleri tama­men ezerek meseleyi kati ola­rak çözmek amacıyla 24 Kasım 1950’de genel taarruza karar verdi. Ancak hesap etmediği bir durumla karşılaştı. Kuzey Kore ordusunun ezilmesine se­yirci kalmayan Komünist Çin Hükümeti, Mançurya’da tatbi­kat halinde olan ordusunu 26 Kasım’da gizlice Kore toprak­larına sokarak taarruza geçir­di. Komünist Çin ordusu kısa bir süre içinde BM kuvvetleri­ni mağlup ederek geri çekil­mek zorunda bıraktı. Türk Tu­gayı’nın da içinde bulunduğu bu kuvvetler, Kuzey Kore’nin kuzeyinden güneye doğru, ağır zayiat vererek çekilmek zorun­da kaldı.

    20
    Gözetleme mevkiinde Türk askerleri BM askerlerinin Seul yakınlarına yaptıkları çıkarma ile Pusan’da tutulan köprübaşı, dışarıdan gelecek kuvvetler için hareket üssü oldu. Gözetleme mevkiinde Türk askerleri.

    Aralık ayı boyunca sürek­li gerileyen BM kuvvetleri, hem üstün sayıda kuvvetler­le taarruz eden hem de gerilla taktiklerini başarıyla uygula­yan Çinliler ve Kuzey Koreliler önünde direnemedi; 1951 yılı Ocak ayı başında Seul’ü de tah­liye ederek Han Nehri güneyi­ne çekildi.

    BM ordusunda karamsar­lık ve ümitsizlik başgöstermiş­ti. Hatta Kore’yi boşaltmak için tahliye planları hazırlanmak­taydı. Bu sırada içinde Türk tugayının da olduğu kuvvetle­rin 24-27 Ocak 1951 günlerin­de Çinlilere karşı elde ettikle­ri başarılar, Amerikan 8. Ordu Komutanlığında tahliyeden vazgeçip genel taarruz fikri uyandırdı.

    1951 Şubat ayı başında ile­ri harekete başlayan BM kuv­vetleri, Mart ayı başında Han Nehrini geçerek Seul üzerine ilerledi. 14 Mart 1951’de Seul, BM kuvvetleri tarafından ikin­ci kez geri alındı.

    Kuzey Kore ve Çin ordusu­nun Seul’ü ele geçirmek teşeb­büsünün akim kalması ve BM kuvvetlerinin de ilerleyememe­si üzerine, her iki ordu da 38. Paralel civarında mevzilendi. BM kuvvetleri sayıca çok üs­tün düşman karşısında Kuzey Kore’yi kurtarabilecek kudrette değildi. Öte yandan Komünist Çin ve Kuzey Kore ordusu da üstün ateş gücü ve hava üstün­lüğüne sahip BM kuvvetlerince müdafaa edilen Güney Kore’yi ele geçiremeyeceğini anlamıştı.

    20170523_161852
    Gerillalara karşı mücadele BM kuvvetleri, gerilla taktiklerini başarıyla uygulayan ve sayıca üstün Çinliler ve Kuzey Koreliler karşısında oldukça zorlanmıştı. Türk birlikleri gerek cephe hattında gerekse cephe gerisine sızan gerillalarla mücadele etmişti (üstte ve altta).

    8. Ordu Komutanı General Ridgway 30 Haziran 1951’de Kuzeylileri ateşkes görüşme­lerine davet etti. Davet kabul edildi fakat az zaman sonra gö­rüşmeler kesildi. Oldukça ağır işleyen görüşmelerden bir so­nuç alınamıyordu. Bir ara kesi­len görüşmeler tekrar canlan­dı, kesintili olarak 159 oturum halinde iki yıldan fazla sürdü. Bu sırada sıcak savaş da devam ediyordu. Nihayet 27 Temmuz 1953’de Panmunjon’da ateşkes anlaşması imzalandı. İki taraf ordularının aynı tarihteki te­mas hattı ateşkes hattı sayıldı ve burası iki ülke arasındaki sı­nıra esas teşkil etti.

    Kore’de Türk askeri

    25 Haziran 1950’de Kuzey Kore ordusunun güneye teca­vüzü üzerine, BM Güvenlik Konseyi üye devletlere Güney Kore’ye askerî yardım çağrısı yapmıştı. 29 Haziran 1950’de Türkiye, “üye sıfatıyla üzerine düşen taahhütleri yerine getir­meye hazır olduğunu” bildirdi ve ABD’den sonra Güney Ko­re’ye yardıma olumlu karşılık veren ikinci devlet oldu.

    50

    Türk Hükümeti’nin Kore’ye asker göndermekteki isteklili­ğinin altında, NATO’ya girmek için bunu bir vesile olarak gör­me eğiliminin etkisi büyüktür. Zira 2. Dünya Savaşı akabinde SSCB’nin düşmanca tutumu ve toprak talebi karşısında NATO şemsiyesi altına girmek isteyen Türkiye, BM gücüne asker he­men göndererek bu fırsatı de­ğerlendirmek istemiştir. Nite­kim Türkiye, Kore’de muhare­beler devam ederken, 1952’de NATO’ya kabul edildi.

    Türkiye asker gönderme ta­ahhüdünü verdikten sonra, 25 Temmuz 1950’de Ankara’da üç piyade ve bir topçu taburundan oluşan 4500 mevcutlu bir tuga­yın hazırlığına başlandı. Nihai olarak gönderilecek tugay; 259 subay, 18 askerî memur, 4 si­vil memur, 395 astsubay, 4414 er olmak üzere 5090 mevcutlu olacaktı.

    Türk Tugayının komutanlı­ğına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı tayin edildi. Tugayın çekirdeği­ni oluşturan 241. Alay Komu­tanlığına da Albay Celal Dora getirildi.

    Ankara’da eğitim faaliyetle­rini tamamlayan tugay, Kore’ye sevk edilmek üzere İskende­run’a gönderildi. Tugayı Ko­re’ye taşımak üzere tahsis edi­len üç Amerikan gemisinden ilki 25 Eylül 1950’de diğerleri de 26 ve 27 Eylül’de yola çıktı. 22 günlük yolculuktan sonra 17 Ekim 1950’de ilk gemi Pusan limanına ulaştı. Tugayın top­lanmasını takiben 20 Ekim’de, Pusan limanına 90 km. mesa­fede olan Taegu şehrine sevk edildi.

    Türk tugayı Kore’ye var­dığında Amerikan kolordu­su epeyce ilerlemiş ve Pyong-yang’ı ele geçirmişti. Türk tu­gayı 13 Kasım 1950’de cepheye nakledilerek 25. Amerikan Tü­meni emrine girdi ve 25. Ame­rikan Tümeni’nin taarruzunu desteklemek üzere hemen ateş hattına sürüldü. Tam da bu sı­rada Mançurya’da yığınak yap­mış olan Komünist Çin ordusu, Kuzey Kore ordusunu himaye etmek üzere gizlice sınırı geçe­rek taarruza geçti.

    26 Kasım’da başlayan Çin taarruzu, iki gün sonra Türk Tugayı’nın olduğu Kunuri böl­gesine ulaştı. Bağlı bulunduğu Amerikan kolordusuyla haber­leşmesi kesilen tugay, tecrit edilmiş bir halde üstün Çin kuvvetlerinin kuşatmasından kurtulmak için iki gün boyunca sürekli muharebe halinde geri çekildi. 30 Kasım 1950’de Çin kuşatmasından kurtulan Türk Tugayı mevcudunun 1/5’ini kaybetmişti; ancak üç gün bo­yunca verdiği mücadele ile Çin ordusunu oyalamış ve Ameri­kan kolordusunun kuşatılması­nı önlemişti.

    Türk tugayının katıldığı ikinci büyük muharebe, Kum­yangjang-ni muharebeleriydi. 24 Ocak 1951’den 27 Ocak gü­nüne kadar süren muharebe­lerde önemli başarı kazanıldı ve Amerikan 8. Ordu Komu­tanlığı karargâhında oluşan Kore’nin boşaltılması düşünce­si, yerini genel taarruza geçme fikrine terk etti.

    Kumyangjang-ni muha­rebelerinin sonucunda Türk Tugayı’na ABD Kongresi tara­fından “Mümtaz Birlik Nişa­nı (Distinguished Unit Citati­on) verildi ve nişan 6 Temmuz 1951’de 8. Ordu Komutanı Ge­neral Van Fleet tarafından tö­renle alay sancağına takıldı.

    Türk Tugayı, Haziran 1951’de Seul yakınında ihtiya­ta alındı ve burada Türkiye’den gelen 2. Türk Tugayı tarafın­dan değiştirilmeye başlandı. 1. Türk Tugayı Kasım 1951’de Ko­re’den tamamen ayrılarak yeri­ni 2. Tugay’a bıraktı.

    2. Tugay döneminde Kore Harbi siper harbine dönmüş olmasına rağmen her gün ka­yıp verilmeye devam edilmişti. Hatta 2. Türk Tugay Komu­tan Muavini Albay Nuri Pa­mir bu kayıplar arasındaydı. 20 Ağustos 1952’den itibaren 5080 mevcutlu 3. Türk Tuga­yı, 2. Tugay’dan görevi dev­raldı. 1952-53 kışını siperler­de geçiren 3. Tugay, ateşkes görüşmeleri devam ederken Mayıs 1953’te ansızın taarruza geçen düşmanla muharebeye tutuştu. Bilhassa 28-29 Mayıs 1953’te yaşanan Vegas tepesi muharebeleri, çok kanlı müca­delelere sahne oldu. Tepe iki gün içinde tam dokuz kez el değiştirdi. 28-29 Mayıs 1953 muharebeleri dolayısıyla ABD Başkanı 3. Türk Tugayı’nı “Li­yakat Nişanı” (Legion of Me­rit) ile ödüllendirmiştir.

    20170523_162128
    Han Nehri’nden geçiş Türk istihkam bölüğü Han Nehri’nde geçiş eğitimi yapıyor. 1951 başında aralarında Türk Tugayı’nın da olduğu birliklerin başarı göstermesi, Han Nehri güney kıyılarına gerileyen BM ordusuna moral sağlamıştı.

    27 Temmuz 1953’te ateşkes antlaşması imzalanana kadar Kore’de görev yapan üç Türk tugayı başlıca 14 önemli muha­rebeye katıldı. Bu muharebe­lerde üç tugayın zayiatı; 721 şe­hit, 2.147 yaralı, 234 esir (ateş­keste iade edildiler), 175 kayıp (akıbeti belli olmayan) olmak üzere toplam 3.277 kişidir.

    Kore’ye gönderilen tugaylar, sıcak savaşın bitmesinden son­ra da her yıl değiştirildi. Böy­lece Eylül 1950’den Ağustos 1960’a kadar toplam 10 tugay gönderilmiş oldu. 1., 2. ve 3. Tu­gaylar muharebelere katıldılar. 1953 yılındaki ateşkesten son­ra gidenler muharebe görme­yerek bölge güvenliği, tatbikat ve eğitimle meşgul oldular.

    1961 yılından itibaren Ko­re’ye tugay yerine, altı sene bo­yunca her yıl bir piyade bölüğü gönderildi. 1966’dan 1971’e ka­dar ise Kore’de bir manga gü­cünde “Şeref Kıtası” adı altın­da sembolik birlik bulundurul­du ve bu tarihten sonra asker göndermeye son verildi.