Etiket: beşiktaş

  • Altıgen kurgan keşifleri ve ‘Türk kimliği’ zorlaması

    Altıgen kurgan keşifleri ve ‘Türk kimliği’ zorlaması

    Kazakistan’daki kazılar sırasında ortaya çıkarılan ve MÖ 1800’lere tarihlenen mezar yapıları, kimi çevrelerin “manipülasyon yapılıyor” iddialarına yol açtı. Toktamış Batyr Kurganı’nın altıgen formda olmasını, klasik “Türk-Moğol akrabalığı”na uygun bulmayan kimi “uzmanlar”, arkeologların buluntulara “şekil verdiğini” iddia etti. Analiz…

    Geçen senenin (2023) sonlarına doğru Doğu Kazakistan-Abay ken­tindeki Toktamış Batyr Köyü’nde Kazak arkeologlar tarafından kazılan bir kurgandan gelen haberler arkeoloji camiasını epey heyecanlandırdı. MÖ 1800’lere yani Orta Tunç Çağı’na tarihlen­dirilen kurgan, ortasında gömü çukuru (pit grave) bulunan içiçe 3 kromlekten (çevre duvarı) oluşmaktaydı. En dıştaki altıgen olan kromleklerin iç kısımdaki diğer ikisi ise daire biçimindey­di. Bir ilk olan altıgen kromlekli kurganın diğer bir önemi, çukur mezar özelliği ile Demir Çağı öncesi ölü gömme geleneklerini göstermesiydi.

    Orta Asya coğrafyasında bugüne kadar kazılan kurgan­lar, varolduğu tesbit edilenlerin sadece %1’ini oluşturur. Ancak, geleneksel ve dairesel kromlek­lerin yanısıra mimari bir gelişme olarak görülebilecek altıgen kromlekin keşfedilmiş olması çok önemli bir yenilikti. Daha kazılmayı bekleyen onbinlerce kurganın bulunduğu devasa Orta Asya ve Avrasya coğrafyasında, kurgan mezar tipolojisinin yeni kazılarla zenginleşmeye devam edeceği de kuvvetle muhtemel­dir.

    Toktamış Batyr Kurganı’nın 3800 yıl öncesindeki Orta Asya mezar mimarisine yeni bir tipoloji kazandırmış olmasının yankıları sürerken; 16 Aralık 2023 tarihli Haberglobal’de yer alan Mert İnan imzalı bir haber “Altıgen mezar bilmecesi, Türk tarihi çarpıtılıyor mu?” başlığı ile dikkati çekti. Sözkonusu haber­de, Toktamış Batyr Kurganı’nda çalışan arkeologların kazıda çıkan mimari bulgular üzerinde “el ile değişiklik yaptıkları” ima ediliyordu. Mert İnan’ın görüş­lerine başvurduğu tarihçi-aka­demisyen Ahmet Taşağıl; 20 yılı aşkın süredir bölgede çalışma­lar yürüttüğünü, altıgen denen yapının orijinal olmadığını, Türkler’e ait kurganların yuvar­lak kare şekilli olması gerektiği­ni söylüyordu. Taşağıl, bu altıgen şekli kazıları yapan arkeolog­ların oluşturduğunu; kadim Türkler’deki en eski kurganların MÖ 1100’lere kadar gidebildiği­ni; Kazakistan’dan servis edilen görüntülere altıgen demenin mümkün olmadığını; bunların “dikkati çeksin” diye kazılar sırasında “şekil verilen” bulun­tular olduğunu iddia ediyordu.

    Bu eleştirilerde iki husus dikkati çekmektedir. Birincisi, Doğu Kazakistan’da yapılan sözkonusu keşif, kimilerinin bugüne kadar kurguladığı Türk-Moğol akrabalığı hipotezini desteklemiyordu. Kimi çevreler, uzun yıllardır Türkler’in köke­nini Güney Sibirya ve Taş Mezar (Slab Grave) Kültürü üzerinden tanımlamaya çalışmaktadır. Gerçekte ise Proto-Moğollar’a ait olan ve MÖ 1300-700 arasın­da Doğu Moğolistan ile Trans­baykal’da görülen “Taş Mezar Kültürü”nün Proto-Türkler ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Tokta­mış Batry Kurganı, Türk-Moğol akrabalığı hipotezini çürütmüş ve Proto-Türkler’in varlığını hem daha batıya çekmiş hem de 500 yıl geriye götürmüştür.

    arkeo_tarih_2
    MÖ 3500’lere tarihlenen İstanbul-Beşiktaş mezarları kurgan değil ve İskit kurganları ile aralarında 2500 yıllık bir zaman farkı var.

    İkinci husus, İslâmiyet öncesi Türk tarihi, kültürü ve arkeolo­jisi üzerine çalışan uzmanların; kurgan denen yığma mezarla­rın tanımı, kökeni, gelişimi ve türleri konusunda yaşadıkları sıkıntılardır. Bir anıt mezar türü olan kurganın en önemli özelliği, tekil ve müstakil bir mimari yapı olmasıdır. Günümüzden 5000- 5500 yıl önce, ölü bireyin yerleş­tirildiği basit bir çukurun üzerine toprak yığılmasıyla başlayan kurgan mezarın oluşum süreci; sonrasında anıt karakteri kazan­masını sağlayan kromlek (çevre duvarı) eklenmesiyle gelişerek devam etmiştir.

    İstanbul-Beşiktaş’ta keşfe­dilen “Höyüklü Kromlekler”in kurgan olarak tanımlanması da, bu konudaki kafa karışıklığının en çarpıcı ve güncel örneğidir. Beşiktaş mezarlarını kurgan sananlar, bunların Altay ve Moğolistan kurganları ile büyük benzerliklere sahip olduğunu defalarca ifade etmiştir! Bunları söyleyenler, MÖ 3500’lere tarih­lenen Beşiktaş mezarlarının tarih ve tipoloji olarak çağdaş ve ben­zerlerinin nerede olduğunu ise bugüne değin belirtmemişlerdir. Beşiktaş höyüklü kromlekleri, düşük irtifada, taş ve toprakla ya­pılan çok küçük ve yassı tümsek­lerin birbirlerine temas ederek inşa edilmiş olduğu, arı peteği gö­rünümlü plan şemasına sahip bir nekropol alanıdır. Bu mezarlığın Orta Asya’da ne tarih ne de plan şeması bakımından bir benzeri bugüne kadar ortaya çıkarılmış değildir. Erken Tunç Çağı 1 ve 2 dönemlerine tarihlenen Beşiktaş nekropolünün geç dönem (Erken Tunç Çağı 3) bir benzeri Yunanis­tan Makedonyası’nda keşfedil­miştir. MÖ 2500’lere tarihlenen Kriaritsi-Sykia nekropolü ise, plan şeması, mezar boyutla­rı, inşa malzemesi ve tekniği, kremasyonların yerleştirildiği taş kutular ve yakma geleneği ile Beşiktaş mezarlığının koşutudur.

    arkeo_tarih_1
    Doğu Kazakistan’daki Toktamış Batry Kurganı, Türk-Moğol akrabalığı hipotezini çürütüyor. 3 çevre duvarıyla altıgen bir forma sahip.

    Konuyla ilgili ve çarpıcı ilk örnek, tarihçi Emine Sonnur Özcan’ın 6 Şubat 2018’de Sözcü’ye verdiği mülakatta izlenebil­mektedir. Özcan, “Beşiktaş’taki kurganların Türk-İskit kur­ganları olmasına şaşırmamak lazım” diyerek Eskiçağ bilimi uzmanlarını ve özellikle arkeo­logları oldukça şaşırtmıştır. Öyle görünüyor ki Beşiktaş höyüklü kromlekleri (MÖ 3500-3400) ile İskit kurganları (MÖ 900-400) arasındaki 2500 yıllık zaman farkı, bu “uzmanlar” için önemsiz bir detaydır!

    Türkler’in köken ve türeyişleri ile Türk kavramının tarihçesi konusunda arkeolojik araştırma­lar ve değerlendirmeler yapacak yetişmiş uzmanlarımızın olma­ması; maalesef İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisinde “rütbeli cahiller” için geniş bir alan açmış gibi görünmektedir. Toktamış Batyr Kurganı ile ilgili manipü­lasyon iddiaları, güncel ve talihsiz bir örnektir. Arkeoloji eğitimi almamış, arkeolog olmayanların, gidip görmediği ve çalışmadığı bir kazı hakkında, keşfi yapan arkeologlar üzerinde şüphe uyandırma gayretine girmesi kabul edilemez.

  • İngilizlerin kadim geleneği: Yeni yıla futbolla başlamak

    Futbolun beşiği İngiltere’de Noel’den 1 gün sonrasına denk gelen ve “Boxing Day” adı verilen 26 Aralık’ta ve yılın ilk günü olan 1 Ocak’ta futbol maçları yapılması çok eski bir gelenek. Premier Lig’de atılan goller yeni seneyi müjdeliyor. Türkiye liglerinde de 1 Ocak maçlarının 60’lı yılların başından itibaren ayrı bir yeri var.

    Avrupa’da 1 Ocak uzun zamandır şöyle başlıyor: Önce Viyana Filarmoni Orkestrası yeni yıl konserini veriyor, ardından Premier Lig demir alıyor. Avusturya’nın başkentinde çalınan valsler ve polkalarla futbolun beşiği İngil­tere’de atılan goller yeni seneyi müjdeliyor.

    İngiltere’de yılın ilk günü futbol oynanması eski bir gelenek ve aslında herşey bir bayramdan kaynaklanıyor. Hıristiyan âleminin her sene büyük bir coşkuyla kutladığı Noel’de, Müslüman ülkelerde­kiler dışında dünya ligleri tatile giriyor. İşte İngiltere’de ve bir zamanlar İngiliz sömürgesi olan ülkelerde 26 Aralık bir zamanlar önemli bir tarihti. Noel’den 1 gün sonrasına denk gelen ve “Boxing Day” adı veri­len bu gün bir bayram olarak kutlanıyor, soylular yardımcı­larına hediyelerini veriyorlardı. O zamanlar hediyeler ahşap kutulara konuyordu. Yine 26 Aralık’ta kiliselere özel kutular konuyor ve yardıma muhtaç insanlar için para toplanıyordu.

    Spor_1
    1920 Noel’inde oynanan Brighton-Crystal Palace maçında tribünler.

    Boxing Day, ayrıca futbolun miladı olarak kabul ediliyor; zira İngiltere’de ilk maç 26 Ara­lık 1860’ta yapılırken, lig ancak 1888’de başlayabilmişti. Sosyal yaşamın oldukça kısıtlı olduğu, insanların kendilerine ortak eğlenceler aradığı bir zaman diliminde idareciler futbolun gücünün farkındaydı. İlk sezon­da 26 Aralık’ta yapılan maçlar bir geleneği doğuracak; ertesi yıl federasyon yeni bir uygula­maya giderek Noel arifesine de maç koyacaktı. Buna göre ezeli rakipler iki gün arayla oynuyor; tam bir futbol bayramı yaşanı­yordu.

    Zamanla ligdeki takımlar arttı, başka şehirlerin temsil­cilerinin sayısı da katlandı. Ku­lüpler artık bir kentten diğerine gitmek durumundaydı. Resmî tatil yüzünden seyahat zorlaştığından 24 Aralık’ta kimse oynamak istemiyor ve 1965’te buna son veriliyordu. Tabii ayrıca dinî gerekçelerle sahaya çıkmayanlar vardı. Bunlardan Swindon Town oyuncusu Harold Fleming ve Sunderland’in yıldızı Arthur Bridgett millî takım için de ter dökmüştü.

    Boxing Day’de maç yapma geleneğiyse hız kesmeden devam etti. 1963’ün 26 Aralık’ı ayrıca bir gol bayramıydı. Tüm liglerde 39 müsabakada fileler 157 defa sarsılırken, bunların 66’sı 1. Lig’de (günümüzün Pre­mier Lig’i) atılmıştı. Maç başına 6.6’lık gol ortalaması inanıl­mazdı. Fulham, Ipswich’i 10-1, Burnley ise Manchester Uni­ted’ı 6-1’lik skorla bozguna uğ­ratmıştı. İki gün sonra Ipswich Burnley’e 4, Manchester United da Fulham’a 5 atacaktı…

    Spor_2
    10 maçta 66 golün atıldığı 1963 Boxing Day’inde Fulham, Ipswich’i 10-1’lik skorla sahadan silmişti. Maçta 4 gol atan Graham Leggat, gol yemekten sıkılan Roy Bailey’ye yardım ederken…

    Eskiden 1 haftada takımlar 3 maça çıkarken, şimdi takımlar yaklaşık 10 günde 3 defa sahne alıyor ve muhakkak 1 Ocak’ta da futbol oynanıyor. Bu zorlu fikstürde kazanılan-kaybedi­len puanlar, sezon sonunda ki­min şampiyon olacağını, kimin düşeceğini belirleyebiliyor.

    Peki bir zamanlar bizim ülkemizde de yeni yılın ilk gününde top oynanıyormuş desem şaşırır mıydınız?

    1914-15 sezonuna kadar İs­tanbul Ligi’nin günü Pazar’dı. Hıristiyanların ve azınlıkların tatil günü futbol oynanırdı. İşte ilk defa 18 Aralık 1914’te İstan­bul Ligi, Müslümanların tatil günü Cuma’ya taşındı. 1 Ocak da takvimdeki sıradan bir yap­raktı; hâliyle maç yapılabilirdi. Bu topraklarda Miladi Tak­vim’in 1 Ocak 1926’da resmen yürürlüğe girmesinden sonra kutlanmaya başlayan yılbaşı, 1935’te resmî tatil olmuştu. An­cak futbol sahalarında heyecan devam ediyordu. Sadece İstan­bul değil, İzmir’de de yapılan lig maçları da dikkati çekiyordu. Millî Lig’in 1959’da başlamasıy­la birlikte futbol dünyamızda da yepyeni bir heyecan başlıyordu.

    Spor_3
    1956’nın Boxing Day’inde oynanan Londra derbisinde Arsenal, Chelsea’yi 2-0 yenmişti.

    1 Ocak 1961’de İstanbul’da Kasımpaşa-Karagümrük, İz­mir’de Vefa-İzmirspor müca­deleleri başladığında saatler 12.00’yi gösteriyordu. 2 saat sonra da Beşiktaş-Galatasaray derbisi başlamıştı. Bahri Altın­tabak’ın golü sarı-kırmızılıları o gün zirveye taşımıştı. Müsabakayı radyoda anlatan Halit Kıvanç, ertesi gün Milli­yet’te yayımlanan yazısında döktürmüştü: “Dünyanın en eski mesleğinin hangisi oldu­ğu tartışılıyormuş. Doktor ‘hiç münakaşaya lüzum yok’ demiş, ‘en eski meslek doktorluktur. Havva anamız Âdem babamızın belkemiğinden yaratıldığı gün doktorluk başladı’. Mimar ‘o bir efsane’ diye cevap vermiş, ‘dün­yanın ilk hâli taş, toprak, kaya, dağ, gelişi güzel bir manzara arzediyordu. İşte dünyayı biçime soktuğu için mimarlık en eski meslektir’. Bu sefer politikacı itiraz etmiş: ‘Taş, topraktan evvel insanları düşünelim. Dünyanın ilk insanları tam bir karışıklık içinde yaşıyorlardı. Bunları bir cemiyet nizamına sokmakla, politikacılık en eski meslek oldu’. Bu ana kadar söze karışmayan futbol hakemi birden yerinden fırlamış: ‘Evet’, demiş, ‘dünyanın ilk hâlinde tam bir karışıklık hü­küm sürüyordu. Ama o karışık­lığı kimin çıkarmış olduğunu hiç düşündünüz mü? Yaaa… ceddim olan ilk futbol hakeminin eseri idi bu kargaşalık…”

    1 Ocak 1962’de bu defa ezelî rakipler Fenerbahçe ile Galata­saray, Mithatpaşa Stadyumu’nda kozlarını paylaşmıştı. 13.45’te başlayan maçı yine Halit Kıvanç anlatmış, golü yine Bahri at­mıştı. Seneler sonra Türk Hava Yolları’ndan emekli olacak Bahri Altıntabak, yılbaşı derbilerinin golcüsü olarak nam salacaktı.

    Spor_4
    Premier Lig’de 22 Aralık 2018’de oynanan Huddersfield Town – Southampton maçında Southampton tribünleri.

    O döneme artık İstanbul’a tek büyük stadyum yetmiyordu. Bu gerekçeyle inşa edilen Ali Sami Yen’in galası hüzünlü başlamış­tı. Türkiye’nin Bulgaristan ile oynadığı hazırlık maçında çıkan yangında 1 kişi hayatını kaybet­miş, 20 Aralık 1964’teki düğün, cenazeye dönmüştü. Aylar sonra Belediye ile Beden Terbiyesi anlaşıyor; stadyum lig maçlarına tahsis ediliyordu. Bir zamanlar Mecidiyeköy’ün incisi olan futbol yuvasında kramponlar, çim sahayla ilk defa tanıştığında ise takvimler 1 Ocak 1966’yı göste­riyordu.

    Spor_5
    Türkiye’de 1 Ocak derbilerinin golcüsü Galatasaraylı Bahri Altıntabak’tı.

    Kaderin cilvesi, mabedin kapılarını açtığı ilk günde Gala­tasaray sahne almamıştı. Beykoz ile Ankaragücü arasındaki randevuyu İstanbul temsilcisi kazanırken, fileleri havalandıran Niyazi’ydi. Gazeteleri, futbolcu­ların okşadığı “halı gibi yumuşak çim” haberleri süslüyordu. İyi bakılmayan Dolmabahçe Stad­yumu’nun zeminindeki kellik­lerle, hava koşullarını müteakip oluşan gölcükler o dönemin bir klasiğiydi.

    1 Ocak 1966’da Ali Sami Yen’e ayak basan ilk büyük kulüp Beşiktaş oldu. Günün ikinci karşılaşmasında Kartal, Hacet­tepe’yi tek golle geçerken, mikrofonda tahmin edebileceğiniz gibi yine Halit Kıvanç vardı. O gün Namık Sevik, çiçeği burnundaki stadyumu şöyle yazmıştı: “Fut­bolcu sahayı yadırgadı, seyirci yanındaki arkadaşını bulamadı. Hırslandı elini attı, şişe yok. Hakeme savrulacak minder yok. Küfür yok. Sakatlanma yok. Yok, yok, yok… Sanki Avrupa’da maç seyrediyormuş gibi oluverdik hepimiz”.

    1967’nin ilk günü yine bir derbi heyecanı yaşanıyordu. Halit Kıvanç’ın 1 Ocak’ta anlattığı her maçtaki gibi tabelada 1-0 yazıyordu. Fenerbahçe Beşik­taş’ı Abdullah Çevrim’in attığı golle geçerken, her iki takımda da Türk olmayan futbolcular hafiften yadırganmıştı. Evet, o tarihlerde müsabakaları yabancı hakemler yönetiyor, fakat genel­de bizimkiler oynuyordu. 1966’da yapılan değişiklikle takımlar iki yabancıyla sahaya çıkabiliyordu. Kanarya’da iki Yugoslav, Kar­tal’da ise bir Macar sahne almış­tı. Nereden nereye geldik…

    Yılbaşı, ligde son defa 1978’de kutlandı. Hem de ligin tüm takımları sahne almıştı. Lider Fenerbahçe Bolu’da kaybeder­ken, Milliyet gazetesi “Yeni yıl sarı-lacivertlilere uğur getirme­di” manşetini atmıştı. Son şam­piyon Trabzonspor Samsun’da 2 golle gülmüş; sezon sonunda ise Kanarya, evinde Boluspor’la berabere kalarak ipi bordo-ma­vililerin önünde göğüslemişti. Eski âdet uzun süre unutuluyor, 2015’in ilk gününde bu defa Türkiye Kupası’nda santralar yapılıyordu. Karadeniz fırtınası, Manisa’da 37 yıl önceki gibi 2-0 kazanıyordu.

    Spor_6
    2015’in yılbaşı gününde oynanan kupa maçında Trabzonspor Manisa’da 2-0 kazanmış, açılış golünü Serdar Gürler atmıştı

    İlk maç, ilk futbol stadı: Sandygate

    Spor_Kutu2
    Dünyanın ilk futbol takımı Sheffield’ın logosu.

    1860’ın Boxing Day’iydi. Sheffield’daki Sandygate Stadyumu’nda birtakım adamlar bir topun peşinden koşturu­yordu. O tarihte kimselerin bilmediği bu oyun neydi? Bazılarınıza güç gelse de sorunun cevabı basit; bugün milyar­larca insanın uğrunda yatıp kalktığı, trilyonlarca doların etrafında döndüğü futbol. 24 Ekim 1857’de İngiltere’nin Sheffield kentinde biraraya gelen iki kafadar bir kulüp kurmuştu. Onlardan Nathaniel Crestwick genel sekre­ter ve kaptan olurken, William Prest asbaşkanlık koltuğuna oturuyordu. Çok geçmeden kırmızı-siyahlılar kendi oyunlarını oynamaya başlıyordu. Kurallarını koyuyor, futbolun abecesini yazıyorlardı.

    Dünyanın ilk futbol kulübü olan Sheffield F.C. 3 yıl kadar yalnızları oyna­mış, 4 Eylül 1860’da Hallam’ın dünyaya gözlerini açmasıyla ansızın bir rakibe kavuşmuştu. İki ekip 26 Aralık 1860’da kozlarını paylaşıyor, tecrübesini konuş­turan Sheffield tarihin ilk maçını 2-0’lık skorla kazanıyordu. Bugün her iki kulüp de mücadelesine alt liglerde devam ediyor. Evet, bugün zerre kadarlar; ancak onların attığı minicik adımın artık nerelere vardığı aşikar. Bu maçın oynandığı ve aslen 1804’te kriket için inşa edilen, bugün kapasitesi sade­ce 1.300 olan Sandygate, Guinness Rekorlar Kitabı’nda ilk futbol stadyumu olarak kabul ediliyor. Sheffield F.C.’nin ise kapısında dünyanın en eski futbol takımı yazıyor. Hem FIFA hem de İngilte­re Futbol Federasyonu onları ilk olarak kabul ededursun, her 24 Ekim’de onlar konuşuluyor. En azından senede 1 gün!

    Spor_Kutu1
    1860’ta yapılan Sandygate, Guinness Rekorlar Kitabı’na göre dünyanın ilk futbol stadyumu.
  • Futbolun asırlık çınarı Vefa’lı ‘Kör Galip’in vedası

    Türk futbolunun 1920’lerde doğan kuşağının son temsilcisi Galip Haktanır 30 Eylül 2023’te, 102 yaşında vefat etti. “Kör Galip” olarak tanınan ve futbola Darüşşafaka’da başlayan Haktanır, döneminde de “3 büyükler” olarak kabul edilen Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe’de oynamış, 13 yıl formasını terlettiği Vefa’yı da “4. büyük” yapmıştı.

    Galip Haktanır 1921’de İznik’te doğdu; henüz bebekken ailesiyle Yunan işgalinden yeni kurtulmuş olan İzmir’e yerleşti. Babası, Fikret olan ismine kazanılan zaferin ardından Galip’i eklemişti. Futbol tarihimize “Kör Galip” lakabıyla geçmesine yolaçan hadise ise İzmir’deki ilk günlerinde yaşandı. Anne tarafı Balkan göçmeni olduğu için, aile Alsancak’ta Rumların boşalttığı bir eve yerleştirilmişti. Annesi evdeki mangalı yaktığı zaman, Yunan askerlerinin bunun içine sakladığı mermiler patladı. Parçalardan biri sağ gözünü sıyırarak geçerken Galip’in gözkapağı ve gözünün kalıcı şekilde aşağı doğru kaymasına yol açtı. Anılarında (Vefa’nın Galip’i, İletişim Yayınları, 2015) o olayı “doktorların dediğine göre sağ gözümün ve kapağının hareketini sağlayan sinirler harap olmuş. Böylece küçük yaşta Yunanların tuzağına düşen bir gazi olmuştum” diye anlatacaktı.

    Spor-1
    Vefa’nın 21 Eylül 1948’de İnönü Stadı’nda Yunanistan takımı Apollon’u 4-0 yendiği maça çıkan ilk 11’i. Ayaktakiler: Abdullah, Bülent Varol, Turhan, Muammer, Mustafa, Şükrü, Galip Haktanır. Oturanlar: Zeki, Tahtabacak İsmet, Recep, Nevruz.
     

    7 yaşındayken babasını kaybeden Galip, 1929’da İstanbul’a, Rami semtinde yaşayan dedesinin yanına gönderildi. 1932’de, ilkokulun 4. sınıfında sınavı kazanarak Darüşşafaka’ya girdi. Futbola burada, arkadaşlarıyla birlikte çoraplar ve yataklardan pamuk parçalarını sökerek yaptıkları bez toplarla başladı. Bez toplarla oynanan maçlar sayesinde okulda ünlenmişti. Büyükler bile kendi aralarındaki maçlarda onu takımlarına alıyorlardı. 1939’da 8. sınıfta okuduğu sırada, Haliç kıyısındaki Feneryılmaz kulübünün genç takımına katıldı. 9. sınıfta, Darüşşafaka Lisesi takımına girdi ve Taksim Stadı’nda yapılan okul maçlarında oynadı. Galip Haktanır futbolun dışında okul voleybol takımı kaptanı, masa tenisinde ortaokul birincisi ve ilk defa 1939’da düzenlenen Atatürk Koşusu birincisi olan komple bir sporcuydu.

    Okul maçlarında Beşiktaşlı yöneticilerin dikkatini çekince, sınıf arkadaşı kaleci Faruk Hızal’la birlikte siyah-beyazlı kulübün B takımına alındı. Santrfor olarak oynadığı maçlarda çok başarılı olunca A takımı kadrosuna da girdi. Ancak o tarihlerde öğrencilerin kulüplerde resmen oynaması yasaktı; bu nedenle A takımında ancak özel maçlarda oynayabiliyordu.

    Spor-2
    13 Ekim 1946’da Şeref Stadı’nda oynanan Beşiktaş-Vefa maçında şutu çeken Galip Haktanır. Beşiktaş’ın iki efsane futbolcusu Süleyman Seba (Haktanır’ın arkasında) ve Hakkı Yeten pozisyonu izliyor.

    11. sınıfa geçtiği sırada, bir yabancı takımla yapılan maçta, bir başka okul arkadaşının oynatılmamasını protesto ederek Galatasaray’a geçti. Henüz lise son sınıfta olduğundan, yine özel maçlarda oynayabiliyordu. Ancak sezon ortasında çoğunluğu Fenerbahçe’yi tutan lise arkadaşlarının onu yaka-paça sarı-lacivertli kulübe götürmesiyle, kendi ifadesiyle “metazori” biçimde Fenerbahçeli oldu. Burada oynadığı maçlarda, kapatılan Güneş kulübünden gelenler ve eskiler arasında takımın adeta ikiye bölündüğünü görmüştü. Beşiktaş’la yapılan bir maçta, bu durumun saha içine yansımasının ardından vapurla İstanbul’a geçerken Vefalı bir gruba rastlaması onun geleceğini şekillendirecekti. Darüşşafaka mezunu Vefalı futbolcu Latif, kendilerine katılmasını teklif edince Galip hiç düşünmeden kabul etti.

    Spor-3
    Galip Haktanır, 1948-1950 arası 6 kez millî formayı giydi.

    1942’de Darüşşafaka Lisesi’ni bitiren Galip Haktanır, 1942-43 sezonundan itibaren Vefa’nın lisanslı futbolcusu olarak İstanbul Ligi’nde oynamaya başladı. Artık çoğunlukla santrhaf olarak görev yapıyor, ancak takımın nerede eksiği varsa orayı dolduruyordu. Hatta bir maçta kaleci sakatlanıp çıkmak zorunda kalınca, kaleye bile geçmişti (o yıllarda sakatlık durumunda dahi oyuncu değiştirmek yasaktı). O zamanlar yaygın olan WM sisteminde, iki bekin ortasında oynayan santrhafların başlıca görevi, rakip santrforu tutmaktı. Ancak çok yönlü bir oyuncu olan Haktanır, santrhaf olarak başladığı birçok maçta takımı yenik durumdaysa forvete geçiyor ve attığı gollerle oyunun sonucunu değiştiriyordu. Aynı kuşağın futbolcusu olan Lefter, yıllar sonra bir söyleşide onun futbolculuk vasıflarını, “Vefalı Galip defansta tek başına konuşurdu. Ortada, sağda, solda, her yerde o idi. Bitmek bilmeyen bir enerjisi vardı” diyerek özetleyecekti. İslâm Çupi de 1940’ların sonundaki Millî Takım’ı analiz ederken şu satırları yazmıştı: “Santrhaf mevkii ise yumuşak stili, topa sahip olduğu an oyunu kontralara götürme anlayışı çok değişik, hatasız pas yüzdesi yüksek, defansif fonksiyonları bir forvet ustalığında yapan Vefalı Kör Galip’e bırakılmıştı. (…) Türk Millî Takımı kişisel yetenekleri ve yaratıcılıkları çok yüksek oyuncularla, saha içinde Bülent-Galip ikilisini defansta kullanım biçimi ile çeyrek yüzyıl sonra dünya futbolunun gündemine gelecek stoper-libero kavramlarını çok önceleri uygulamış filozof bir ekipti”.

    Galip Haktanır’ın katılmasıyla birlikte Vefa adeta seviye atlamıştı; daha önce İstanbul Ligi’nin orta sıralarında yer alan bir takımken artık dördüncülüğe yerleşmişti. Takımı için ne kadar önemli bir futbolcu olduğu, ayağı kırıldığı için hiç oynayamadığı 1944-45 sezonunda Vefa’nın yedinci olmasından anlaşılabilir. 15 ay sonra sahalara döndüğünde eskisinden de iyi durumdaydı. Bu durum takımın performansına da yansımıştı. Galatasaray’ı geride bırakan Vefa, tarihinde ilk defa ligi üçüncü sırada bitirdi. 1946-47 sezonuysa yeşil-beyazlı kulübün tarihindeki en parlak yıl oldu ve lig şampiyonluğu averaj farkıyla Fenerbahçe’ye kaptırıldı. Artık Vefa kulübü, spor basını tarafından günümüzdeki Trabzonspor’a benzer şekilde “dördüncü büyük” olarak görülüyordu.

    Spor-4
    Darüşşafaka Lisesi takımı 1939’da Taksim Stadı’nda. Futbolcuların soğuktan titrediğinin anlaşıldığı fotoğrafta, 18 yaşındaki Galip Haktanır sağdan üçüncü.

    Vefa’nın zirveye çıktığı bu dönemde Galip Haktanır da kendi kariyerinin zirvesine çıkarak Millî Takım’a seçildi ve 30 Mayıs 1948’de, İstanbul’da Avusturya’ya 1-0 yenildiğimiz maçta ilk defa ay-yıldızlı formayı giydi (bu maç İnönü Stadı’nda ve 12 yıl aradan sonra ülkemizde oynanan ilk millî maçtı). Galip Haktanır 1948-1950 arasında 5 defa A, 1 defa B olmak üzere toplam 6 defa millî oldu. O yıllarda millî maçların çok seyrek oynandığı ve ay-yıldızlı formanın adeta üç büyüklerin tekelinde olduğu gözönüne alındığında, onun ne kadar iyi bir futbolcu olduğu daha iyi anlaşılır. Bu dönem için belirtilmesi gereken bir diğer husus, Haktanır’ın Fenerbahçe’nin 1948’de Atina’ya, 1951’de Suriye ve Lübnan’a yaptığı seyahatlere katılmasıdır. Ayrıca 1950’de Galatasaray’ın Avusturya ve Yugoslavya ekipleriyle yaptığı maçlarda da oynamıştır. O yıllarda kulüplerimizin yabancı takımlarla yaptığı müsabakalar bir millî maç havasında oynandığından, diğer takımlardan mevkilerinin en iyisi olan iki veya üç takviye futbolcu alınıyordu. Galip Haktanır da böylece lise yıllarından sonra tekrar Fenerbahçe ve Galatasaray forması giymişti.

    Spor-5
    Galip Haktanır’ın Şeref Stadı’ndaki İstanbul-Peşte karmaları maçında rakip ceza sahasında oluşturduğu tehlike. 19 Ocak 1947.

    Baba Hakkı’nın, hakemlerin bile çekindiği otoriter bir kaptan olduğu herkesin malumudur. Vefa’da 24 yaşında kaptanlığa getirilen Galip Haktanır da bu türden bir futbolcuydu. Sigara içen takım arkadaşları onu görünce sigarayı telaşla gizlerdi. Hakemlerle diyalogunu ise, kendisinden dinlediğimiz bir anıyla örnekleyelim: “Bir Vefa-Galatasaray maçı yapıyoruz. Saha çamurluydu. Galiba ikinci devreydi. Bir baktım bizim Kazım sahanın dışına çıkıyor. ‘Gel buraya, nereye gidiyorsun?’ dedim. ‘Hakem beni oyundan attı’ dedi. ‘Nasıl atarmış, hadi gir oyuna devam et’ dedim. Oyuna girdi ve maç öyle bitti. Maçtan sonra anlattığına göre Galatasaraylı Coşkun Özarı ile birbirlerine çamur atmışlar. Hakem sadece Kazım’ın hareketini görünce çıkmasını söylemiş. Ben, ‘Bu oynayacak’ dedim mi oynardı o futbolcu, başkası müdahale edemezdi”.

    Spor-6
    1950’de Ankara’da oynanan Türkiye-Fransa B millî maçında Galip Haktanır takım kaptanıydı. Soldaki hakem, Türk futbolunun unutulmaz hakemlerinden Sulhi Garan (üstte). Galip Haktanır, Vefa’da antrenörlük yaparken bir Altınordu maçında (altta).
    Spor-8

    1950’de Galatasaray onu transfer etmek için 3 bin liralık çek vermişti. Ertesi gün evinin önüne toplanan taraftarların “bizi bırakma” ricaları üzerine hiç düşünmeden çeki Galatasaray’a iade etti. 3 yıl sonra Adalet kulübünün 7 bin liraya ilaveten ayda 800 lira maaş şeklindeki muazzam teklifini de reddedecekti. 1949’da millî maç için Viyana’ya gittiklerinde, bir spor mağazasını gezerken beğendiği yeşil-beyaz formaları satın alıp kulübüne hediye edecek kadar da eli açıktı.

    İlk defa 1964’te Manisa’da düzenlenen antrenörlük kursuna katılan Galip Haktanır, böylece Türkiye’nin ilk diplomalı antrenörlerinden oldu. Ancak onun antrenörlüğü daha Vefa’da oynadığı sırada genç takımı çalıştırmasıyla başlamıştı. Bu sırada Rahmi Denizöz ve Melih Ilgaz gibi yetenekli gençleri A takımına kazandırdı. 1951’de de A takımında hem oynamış hem antrenörlük yapmıştı. 1955’te futbolu bırakınca, para kazandığı esas işine, mobilyacılığa vakit ayırmaya başladı. Vefa’da oynarken Kapalıçarşı’da bir mobilya imalat ve satış dükkanı açmış, daha sonra mağazayı Bahariye Caddesi’ne taşımıştı. Ancak Vefa kulübü ne zaman kötü gidiş sonucu antrenörü gönderip başı sıkışsa onu çağırmış, o da kulübünün yardımına koşmuştu. Vefa dışında Eyüp, Süleymaniye ve Beylerbeyi kulüplerinde antrenörlük yaptı. Eyüp, onun çalıştırdığı 1959-60 sezonunda İstanbul Mahalli Lig şampiyonu oldu. Eyüp’ü çalıştırdığı sırada Vefa düşme tehlikesi yaşayınca yöneticiler yine ondan yardım istediler. Böylece sezonun son birkaç haftasında iki takımı birden çalıştırdı ve Vefa küme düşmekten kurtuldu. 1970’lerde antrenörlüğü bırakan Galip Haktanır, bu defa umumi kaptan ve futbol şubesi sorumlusu olarak Vefa’ya hizmete devam etti. 1974’te Türkiye Birinci Ligi’nden düşen Vefa, eski günlerine dönmek amacıyla 1980’lerin başında ülkemizdeki ilk sponsorluk anlaşmalarından birini yaparak Vefa Simtel adını aldığında, Galip Haktanır da bu girişimden ümitli olan yöneticilerden biriydi.

    Spor-7
    Turgay Şeren’in gazeteci dayısı Mithat Perin’le birlikte 1952-53’te çıkardığı Sinespor dergisinin kapağında dört büyük takımın kaptanları: Hüseyin Saygun (BJK), Fikret Kırcan (FB), Muzaffer Tokaç (GS), Galip Haktanır (Vefa) .

    Ne var ki bu birliktelik uzun sürmedi ve birkaç yıl sonra dağıldı. Vefa kulübüyse, en başarılı dönemini yaşadığı Kör Galip’in, Tahtabacak İsmet’in, Tenekeci Garbis’in oynadığı parlak günlerine dönemediği gibi zaman içinde Üçüncü Lig’e ve oradan amatör kümeye düştü. Bu çöküş sürecini üzüntüyle izleyen Galip Haktanır, belki o günlerin bir daha geri gelmeyeceğini de hissederek, futbol dünyamızda pek alışıldık olmadığımız şekilde anılarını kaleme aldı. Anılarını okurken Galatasaray’ın sunduğu imkanlardan duyduğu memnuniyeti ve okul arkadaşlarının zoruyla Fenerbahçe’ye götürülmesinden duyduğu üzüntüyü öğreniyoruz. Kendi kişiliği gibi mütevazı, iddialı hedefleri olmayan bir kulübün kaptanı ve en başarılı futbolcusu olarak futbol tarihimizin unutulmaz isimleri arasına girdi.

  • Denizli: Öncü bir hoca artçı bir kahraman…

    Türk futbolunun simge isimlerinden Mustafa Denizli, 71 yaşında Altay’ı Süper Lig’e taşıyarak benzersiz bir başarıya daha imza attı. Teknik direktörlük kariyeri ulusal ve uluslararası çapta onlarca “ilk”le dolu Denizli; profesyonel hayatında “yerleşik düzen”e ve “yerleşik kanaatler”e bilgiyle-görgüyle karşı çıkan bir rol model oldu. Türk futboluna yön veren bir ışığın kısa hikayesi.

    Telefonda “Mustafa De­nizli’yi yazar mısınız?” dendiğinde duyduğum heyecanı ancak radyo ya da televizyonda anlatabilirim. Özne oysa, bende konu kapa­nır. İyi de #tarih dergi. Müeddep bir üsluba haiz olmak iktiza eder. Hem müeddep hem edip olunmalı. Üslubu­nu, oturuşunu, kalkışını, keli­melerin pozisyon sadakatini, cümlelerin dikine oyununu bileceksin. Anlamların geçiş oyunlarına, hikayenin akın sürekliliğine, konuların atak sonlandırmalarına hâkim olacaksın. Bir de kahramanın öyle naif ki… Eskaza okursa, iyi şeyler hissettsin… Zira o, bu satırların yazarı dahil ol­mak üzere birkaç kuşağa “iyi şeyler” hissettirdi; ışık oldu; çünkü o aslında “Işık”tı…

    Girit’ten göçen Kahveci Mehmet Ali Bey ve Selanik­li Pembe Hanım, 10 Kasım 1949’da doğan oğullarına iki isim düşündüler… Biri Işık, diğeri Mustafa. Öyle uygun isimlerdi ki bunlar… Ülkeye hem aydınlık hem lider ola­caktı beyaz kundaktaki ak­ça-pakça erkek çocuğu. Gü­nün anlam ve önemini haiz Mustafa ile aydınlığın sembo­lü Işık. Muhtemeldir ki onlar da ismiyle bu kadar müsem­ma olacak bir evlat tahayyül edememişlerdi…

    Türk futbolunun ışıklı yolu Euro 2000’de Türkiye Millî Takımı, İtalya, evsahibi Belçika ve İsveç ile aynı grupta mücadele ederken yönetimde Mustafa Denizli vardı.

    Küçücük çocukken kim­seye haber vermeden İzmir’e maça gidişini; tüm Çeşme’nin akşama kadar onu aradığını; mahalle terzisi amcanın onu Beşiktaş’lı yaptığını, 1965-83 arasında Altay’da oynayıp “Büyük Mustafa” olduğunu; teknik direktörlük hayatın­daki başarılarını onunla ilgili her yazıda okumanız müm­kün.

    Ülke onun aşkını da oku­du, evliliklerini de… Mah­kemesine de tanıklık etti, amigonun ona kafa atması­na da… Hepsini yaşadık, gör­dük. Hepsinde sahiciydi… Tü­münde “mış gibi yapmadan” kamuoyunun önüne alnı ak çıktı. Aşkının peşine İsrail’e gitti; hapse girdi orada. Onla­rı da okuduk, gördük, bildik. O delişmen İzmirli de aynı adamdı; 37 yaşında Millî Ta­kım teknik direktörüyken kimsenin giymediği “bla­zer”ı giyen “gentilhomme” da. 80’lerin ortasında “bla­zer” giymek! Galatasaray yar­dımcı antrenörüyken Millî Takım’da teknik direktör ol­mak! Günün moda deyimiy­le devrelerimiz yanmıştı. Ba­balarımız “Blazer giymekle olmaz o iş” diyen gazetelerin izinde gidedursun, o yoluna devam etti.

    Ülkemizde tuhaf bir anla­yış var: “Fatih Terim-Musta­fa Denizli-Şenol Güneş üçlü­sü hoca yetiştirmiyor!” Yani sanılıyor ki teknik direktör dediğin adam yetiştirir! Zan­nediyorlar ki usta-çırak iliş­kisiyle adeta ayakkabıcı-sa­raç yetişir çim kokusunda… Olmaz tabii. Usta vardır da, çırak yoktur. Usta kimseye bir şey öğretemez. Çırak yeri­ne koyduğun yardımcı hoca, eğer talepkar ise öğrenir! Us­ta durduk yerde “bak bu böy­le olur” demez; çırak sorarsa “öğretir”. Mesele çıraktadır. Mesele yardımcı antrenörün öğrenme açlığıdır. O sebep­le artık Mustafa Denizli ile özdeşleşmiş bir sözü bir kere daha hatırlatalım: “Derwall benim hocam değil okulum­dur!” Bir iş idaresi öğretisi olarak insan kaynakları şir­ketlerinin kapısına asılması gereken bir cümle…

    18 yıllık hasreti Denizli bitirdi TFF 1. Lig Play-Off final maçında 26 Mayıs’ta karşı karşıya gelen Altınordu ve Altay mücadelesinde Süper Lig’e yükselen Altay oldu. 18 yıllık hasreti, 18 yıllık oyunculuk kariyerinden 38 yıl sonra Denizli bitirdi.

    Denizli’yi teknik direktör­lük gibi bir meslek erbabı ve­ya bir futbol emekçisi olarak görmek de yanlış. Hayattaki en büyük şanslarımdan biri olarak, 2008’lerden bu yana dost meclislerinde bulunma fırsatı, evine girip-çıkma ay­rıcalığını yaşadım. Buralar­da olunca da Mustafa Deniz­li’nin bir yaşam ustası oldu­ğunu, teknik direktörlüğün ise onu ancak tek bir yönüyle tarif edebileceğini görüyor­sunuz.

    “Futbolda top hep bekle­mediğim köşeden geldi” di­yen Albert Camus’den mül­hem hocayla sohbet, hep beklemediğin yerlerden açı­lır. Daha doğrusu 19 yıllık profesyonel futbol yaşamın­da binlerce defa yaptığı gibi, ortayı hep o açar. Düşünebil­memiz için. Anlayamazsın neyi-nereden-nasıl ve hangi bakışla sorduğunu… Mese­lesi sadece futbol olanların, hayatta hiçbir şeyden anla­mayacaklarının göstergesidir Hoca. Onu tanıyınca, 80’ler­de, 90’larda “ülke gidişatına aykırı” hareketlerinin anla­mını anlamaya başlarsınız.

    Halil Sezai “İsyan” şarkı­sını yapmadan 30 sene evvel ülkeye, ülke futbolunun gi­dişatına isyan etmişti. Risk al­mıştı… Ülkemizde risk almak, “risk almazsan hiçbir şeyin ol­maz” anlayışıyla hep olumlan­dırılır. Sanki her risk alan, ba­şarılı çıkmış gibi savaşından… Hayır. Somut bir örnekle anla­talım:

    Mustafa Denizli, Derwall’in yardımcısı… 2 puanlı sistem… 1987 öncesi. Galatasaray için kritik maç. 2. Dünya Savaşı’nı yaşamış üstad Derwall, bazı maçlarda 1 puanın kıymeti­ni bilerek takıma savunma da yaptırıyor. 1-1 devam eden mü­cadelede (Boluspor maçı gali­ba, İnönü Stadyumu) oyuncu değişikliği hakkını bek Sefer Karaer’den yana kullanmak is­tiyor. Yardımcısı Denizli, mev­zuyu farkedince bir boşluktan istifade yan hakemin yanı­na forvet Savaş Koç’u gönde­riyor; zira amacı maçı kazan­mak. Derwall’in beraberliği yeterli görmesine isyan ediyor. Derwall olayı farkediyor. Genç yardımcısına dönüp “Musta­fa, bu seninle çıktığımız son maçtı!” diyor. Kalan dakikalar­da… Evet, tahmin ettiğiniz şey oluyor… Savaş Koç’un golüyle Galatasaray rakibini yeniyor. Derwall, Mustafa Denizli’ye sa­rılıp teşekkür ediyor. Peki, Se­fer’in yerine Savaş tercihi ya­parken Denizli’nin aklından ne geçiyor? “Yaptığımın doğru ol­duğuna ama haddimi aştığıma eminim. ‘Bak Mustafa’ dedim kendi kendime, “Bu hamlen, bu had aşımın doğru çıkarsa ka­zandık, kazandık. Kazanama­dın… Doğru Çeşme’ye… Artık orada balık mı tutarsın, baban gibi kahvecilik mi yaparsın bi­lemem…”

    Efsane oldu, yuvaya döndü Dönemin Millî Takımlar Teknik Direktörü Mustafa Denizli, 1998’de Avrupa Şampiyonası Elemeleri için Almanya’da (üstte). Mustafa Denizli, parlak başarılarla örülen kariyerini, başladığı yerde Altay’da noktalamayı tercih etti (altta).

    Evet, hayat ona büyük ba­şarıları da, devasa hüzünleri de armağan etti.

    Yaklaşık 1 yıl önce bir soh­bette kendine has gülümseyiş­lerden birini etrafa adeta “ışık” gibi saçarken ağzından kaçırdı belgeselinin çekildiğini. Kalaba­lık bir ekip hummalı bir çalışma yapıyormuş. Zamanının çoğu­nu belgesel işlerinin aldığını, sinopsisi çoktan geçtiğini, kos­tümlü provaya ramak kaldığını biliyordum. Ta ki… Altay Baş­kanı Özgür Ekmekçioğlu’nun sosyal medyadaki o çağrısını görene kadar. Osman Özköylü ile yollarını ayıran İzmir ekibi, “efsaneyi yuvaya” çağırıyordu. Belgesel için daha müthiş bir fi­nal olamazdı. “Ücretinin hayır kurumlarına bağışlanması kay­dıyla” teklifi kabul ettiğini pek de nazlanmadan açıkladı. Altay ona “sefer görev emri” vermiş­ti. İzmir’e gitti, göreve başla­dı… Gerisini antrenör ekibin­den kardeşim Gökhan Karaas­lan’dan alıntılıyorum:

    “Bu görev Mustafa Hoca için bir ‘iş’ değildi. Bunun en önemli göstergesi de alacağı üc­reti Mehmetçik Vakfı ve Şehit ve Gaziler Vakfı’na bağışlama­sı oldu. Futbol hayatı boyun­ca yaptığı her hareketiyle öncü olan Mustafa Denizli, tüm dün­yanın zorlu bir süreçten geçtiği bu dönemde futbol literatürü­ne bir kere daha geçti. Göre­vi kabul etmeden birkaç ay ön­ce bir televizyon programında ‘Şampiyon başladım, şampiyon bitireceğim’ açıklamasında bu­lunmuştu. Göreve başladığımız­da takım matematiksel olarak Playoff’a kalmayı garantilememişti. Takımla ilk toplantısın­da mesajı çok açıktı: ‘Parantezi burada açtım, şimdi burada bir­likte kapatacağız’. Aklında tek bir hedef vardı. 18 sene futbolcu olarak görev yaptığı takımını, Büyük Altay’ı şampiyon yapıp 18 yıldır hasret kaldığı Süper Lig’e taşımak… Ligde kalan son 2 maçını ka­zanarak adını Playoff’a 5. sıra­dan yazdırdı. Playoff’ta rakip­leri zorluydu. Yarı finalde kar­şılaştığı İstanbulspor’a ligde 2 maçta da mağlup olmuştu. An­cak takım Denizli’nin gelişiy­le birlikte öyle bir hava yakala­mıştı ki, adını finale yazdırdık­tan sonra soyunma odasında tek yürek olmuş hep bir ağızdan o meşhur Büyük Altay marşını söylüyordu. Maç sonrası, takım kamp yaptığı yere döndü ve fi­nalde karşılarına çıkacak ra­kipleri beklemeye başladı. Son düdük, Altınordu demişti. Tıpkı İstanbulspor’da olduğu gibi Al­tınordu karşısında da ligde oy­nanan 2 maç kaybedilmişti. An­cak takım artık inanıyordu. Bu sene şampiyondu. Maç sonrası toplanıp ‘Mustafa Denizli, şam­piyon yap bizi’ tezahüratlarıy­la bu inancını herkese gösterdi. Büyük Altay’ın sadece inan­maya ve takım olmaya ihtiyacı vardı. Ligin böylesine kritik bir döneminde bunu ancak Büyük Altay’ın Büyük Mustafa’sı başa­rabilirdi. Takım Mustafa Deniz­li ile öylesine kenetlendi ki as­lında Altay final maçına çıkma­dan şampiyon olmuştu”.

    Armalar değişti, başarı sabit Yıllar içinde ceketteki armalar değişmiş, ama Denizli’nin “yerleşik kanaatler”e bilgi ve görgüyle meydan okuyan tutumu değişmemişti (üstte). Mustafa Denizli, Altay’ı Süper Lig’e taşımasının ardından Başkan Özgür Ekmekçioğlu ile birlikte (altta).

    Aynen öyle olmuştu… Final maçından bir gece önce heye­canı öyle yüksekti ki sağlığı bo­zulmuştu. Sabaha karşı 05.00’te terler içinde uyanıp, ardından 4 serum yedi. Olimpiyat Stadı’nın rüzgarına karşı hasta-hasta di­renirken, üzerinde bir mont da­hi yoktu. Mert Nobre’nin üşü­düğünü farkedip beyaz eşofma­nüstü teklif etmesini reddetti. Tribünden görebiliyordum. Esas duruşunu, üzerindeki kı­yafetin armonisini bozmak iste­miyordu. Kolay mıydı Fahrettin ALTAY’ın askeri olmak? 18 se­nelik hasreti, 18 yıllık oyuncu­luk kariyerinden 38 yıl sonra sona erdirmek? Kolay mıydı Al­tay’ı Süper Lig’e çıkarmak?

    Üşüdü, üşüdü, üşüdü ve ısın­dı… Isıttı… Yine “ışığı” yaktı… Yi­ne içindeki kahramanı çıkardı… Yükseltti, büyüttü Altay aşkını. Marşta olduğu gibi. Şerefli ko­ca bir ülkünün parçası, İzmir’in parlak yıldızı olmak… Kudretiy­le-kuvvetiyle 18 yıl sonra “Şen Altay” diye bağırıp onun başın­da Süper Lig’e gelmek…

    Lider dediğin deniz fenerine benzer biraz! Işığıyla yönlen­dirir diğerlerini. Çeşme’de so­kakta top oynayan sarışın erkek çocuğunun mahalle maçların­dan, Olimpiyat Stadı’ndaki Altı­nordu finaline kadar 60 yıl hep böyle geçti. Üzüldü, sinirlendi, kızdı, yoruldu, bazen uslandı bazen uslanmadı; ama hiç vaz­geçmedi.

    Bir sohbette ustamız Atti­la Gökçe “Hocam son olaydan ötürü üzüldün mü?” diyerek uğ­radığı haksızlığın onda yarattığı insani etkiyi sormuştu. “İçimde camlar parçalandı” dedi.

    Şimdi o camlar da ışıl ışıl. Bir otobiyografiye son say­fa, bir biyografiye kitap arkası, bir belgesele son kare ancak bu kadar oturabilirdi. Altay’da ka­zandığı zafer ile 71 yaşında yine IŞIL IŞIL Mustafa. Işımaya de­vam et.