Etiket: barış manço

  • Bir hayat ki kulaklara şenlik merkezinde elektronik müzik

    Türkiye’de elektronik müziğin öncüsü Gökçen Kaynatan; Siluetler, Apaşlar, Moğollar, Kaygısızlar gibi grupların ve daha birçok müzisyenin esin kaynağıydı. Bugün 84 yaşında olan ve yeni eserleri üzerine çalışmaya devam eden Kaynatan, elektronik aletlerle dolu stüdyosunda, dünden bugüne uzanan olağanüstü bir kariyerin notlarını, notalarını aktardı.

    İstanbul’un her dönem mute­na semti Moda’da, Sivastopol Sokak’ta Rum okulunun karşısındaki bahçeli müstakil evin kızına ders veren piyano hocası büyük bir şaşkınlık yaşadığında sene 1944’tü. Hoca eve girerken piyanodan gelen sese dikkat kesilmiş, odaya girdiğinde ise tuşların üzerinde gezinen parmakların evin 5 yaşındaki kü­çük oğluna ait olduğunu görünce merakla sormuştu: “Sen böyle çalmayı nereden biliyorsun?” Küçük oğlan, ablasıyla yaptıkları her dersi kapının aralığından dinlediğini söyleyince, piyano hocası hemen annenin yanına koşmuştu. “Hanımefendi” dedi, “siz kızınız yerine esas evdeki büyük yeteneğe ders aldırmalı­sınız.”

    MuzikTarihi-1
    Gökçen Kaynatan, 1964 Güzel Sanatlar Fakültesi Balosu afişlerinin önünde.

    Bir sonraki sahne 18 yıl sonra: ‘60’lı yılların başında bir konser. Sahnede yanları simli panto­lonları ve ceketleriyle birörnek giyinmiş bir grup var; grubun şef gitaristi gözleri kapalı yer­lere yatarak kendinden geçiyor. Seyirciler çığlık çığlığa. Bir anda sahne ışıkları kararıyor, grup seyirciye sırtını dönüyor. Üzerlerine vuran morötesi ışık sayesinde sırtlarına çizili iske­letler karanlığın içinde bembe­yaz parlarken, izleyiciler artık içlerinde birikmiş karşı konula­maz enerjinin etkisiyle konserin verildiği sinemanın koltuklarını kırmaya başlıyor. Grubun ismi Gökçen Kaynatan ve Arkadaşla­rı Show Orkestrası.

    Gökçen Kaynatan bugün 84 yaşında. Kadıköy Altıyol’da, bir binanın en üst katında, bin­bir türlü elektronik alet dolu stüdyosunda kaydedeceği yeni eserlerini düşünmekle meşgul!

    1960’ların ilk yarısında, 10 yıla kalmadan ortaya çıkacak Siluetler, Apaşlar, Moğollar, Kaygısızlar gibi grupların hem esin kaynağı hem de bir nevi hocasıydı Gökçen Kaynatan. Cem Karaca ilk sahne deneyi­mini onunla yaşamıştı. 60’la­rın ikinci yarısında büyük bir rüzgar yakalayan Siluetler’in kurucusu Mesut Aytunca ilk gitar derslerini ondan alacak­tı. Mazhar Alanson ortaokula başlamış bir yeni yetme olarak onun konserine girebilmek için sinema duvarlarından atladığını anlatacaktı yıllar sonra. Moğol­lar’dan Taner Öngür, 1965’te 16 yaşındayken sahnede Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları’nı izle­diğinde yaşadığı duyguyu şöyle tarif edecekti: “Onları izlerken öyle heyecenlandım ki; herhalde o yaşta Beatles’ı izlesem aynısı olurdu.”

    MuzikTarihi-4
    Gökçen Kaynatan ve Show Orkestrası’nın (altta), 6 Eylül 1964’te Suadiye Paris Sineması’ndaki konserini izleyen gençler. (ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ)

     “O zamanlar yokluk yıllarıydı” diyor Gökçen Kaynatan; “gitarın yabancı mecmualarda ancak resmini görüp içgeçirirdik. Bas gitar bulmaksa zaten mümkün değildi. Mesut (Aytunca) ilk benim grupta bas çalacaktı; ama bas gitarı yok. Ne yapacağız? Babamın atölyesinde kendim çizip, keresteden biçip bir bas gitar imal ettim. 5-6 yıl o gitarı çaldı sahnede. Yokluk daha ilk günden yaratıcı olmaya sevketti bizi. Yapa yapa öğrendik. Mesela, Cağaloğlu’nda bir konser vardı. Bizden önce Erkin (Koray), Barış da (Manço) çıktı. En son da biz. Ancak ses sistemi berbat. Çaldı­ğımız duyulmuyor bile. Seyirci ‘Bu ne yahu?’ diyor. Hatta yuha­layanlar oldu. O zaman oturup “ne yapabiliriz?” diye düşündüm. 8 kanallı pre-ampfli bir mikser projesi çizdim. Bir de 60 watt’lık bir power ampfli. Doğubank’ta o zamanlar Radyocu Necdet vardı. Necdet Altınçizme, bugün en iyi ses sistemcisi. İstediğimi imal etti. O devirde Türkiye’de yapılan müziği araştıran bir ekip gelmişti Hollanda’dan 2000’lerin başında. Benimle de görüştüler. Fotoğraflara bakar­ken bizim ses sistemini gösterip ne olduğunu sordular. Anlattım. ‘İyi de’ dediler, ‘o yıllarda dün­yada pre-ampfli, power ampfli henüz yoktu, siz nereden görüp yaptınız?’ Dedim ‘bana uzaydan, yukarılardan mesaj geldi, ben de uyguladım.” Kaynatan, “Tabii o zamanlar aklımız olsa patentini alırdık en azından” diye espri yapmayı da ihmal etmiyor.

    Moda’da bahçeli-müstakil bir evde geçen çocukluk… Cadde­bostan, Suadiye, Moda, Beyoğlu sinemalarında verilen konser­ler… Bulunması zor, eşi-benzeri o sırada Türkiye’de görülmemiş elektronik aletler… Magazin dergilerinde kaputuna yatarak poz verilen Oldsmobile marka otomobiller…

    “İstanbul’un hâli vakti yerinde bir ailesinin, tuzu kuru kolejli oğlu” değil Kaynatan. “Benim ba­bam Kadıköy’de Kaynakçı Şaban olarak tanınırdı. Çok iyi kaynak ustasıydı.” Peki soyadı neden Kaynatan? Yıl 1935. Soyadı Ka­nunu yürürlüğe girmiş. Gökçen Kaynatan’ın babası Yalova’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün su tesisatını döşemekle meşgul: “Babam elinde kaynak şalaması, metal su borularını kaynatıyor. Yüzünde maske. Arkadan birisi ‘kolay gelsin usta’ diyor. Bizimki işi hiç bırakmadan, geriye dön­meden ‘eyvallah’ diyor. Kaynağı bitirip ayağa kalktığında bir bakıyor, kendisini izleyen Ata­türk. ‘Aferin sana usta, işini güzel yapıyorsun. Adın ne?’ diyor. ‘Şa­ban, Paşam’ diyor babam. ‘Soyadı aldın mı?’ diye soruyor Atatürk. Henüz almadığını söyleyince ‘O zaman senin soyadın Kaynatan olsun’ diyor.

    MuzikTarihi-2
    1970’lerden itibaren elektronik aletlerle müzik yapan Gökçen Kaynatan, Kadıköy’deki stüdyosunda çalışmalarını sürdürüyor.
    MuzikTarihi-3

    Sonrasında şöyle devam ediyor:

    “Haydarpaşa Meslek Lisesi’nde okudum ben. Okuldan çıktığımda Kadıköy’e yürüyerek gelirdim her gün. Sebebi de şuydu. O zamanlar Kordon Otel vardı rıh­tımda. Metin Bulut vardı; aslında doktordu ama aynı zamanda bir arkadaşıyla gitar çalardı akşam­ları o otelde. Nasıl olmuş, ilişki­leri neydi, nereden tanışırlardı bilmiyorum ama Adnan Mende­res, Amerika’dan dönerken ona hediye olarak bir gitar getirmiş. O gitar lobideki küçük sahnede du­rurdu. Ben de her akşam okuldan çıktıktan sonra otelin önünde du­rur, burnumu cama yaslar, o gita­rı seyrederdim eve gitmeden. ‘Bir gün benim de olur mu’ diye hayal kurardım. Hepsi yokluktan oldu aslında. Çocukken elektroniğe mekaniğe çok ilgim vardı. Ortao­kuldayken frekansları öğrenmek tutkumdu. Bir tane detantör parazit yayınlayıcı yapmıştım. Anten primer ve sekonder dev­releri vardı. Bisikletimin üzerine yerleştirmiştim. Mahallede tur atıyordum. O zamanlar radyo var, bütün evlerden sesi geliyor. Ben geçerken hepsi parazitleniyordu ve bununla eğleniyordum. Hep böyle sihirbazlık peşinde koştum ama fakir sihirbazdım”.

    “Sihirbaz”, aslında 1972’de yayınlanan aynı adlı 45’liğine bir gönderme. O sırada Gökçen Kay­natan grubunu dağıtmış, sahne­lerden çekilmiş. “Tabii adı sanı bilinen, Tarkan gibi bir insandım aslında. Sahneleri bıraktım ama üretmeye devam ettim. Müziği bırakmadım” diyor.

    1972’deki iki 45’liği “Pen­cerenin Perdesi/Beyoğlu’nda Gezersin” ve “Sihirbaz/Evren”, Gökçen Kaynatan ve Elektronik­leri adıyla yayınlanıyor.

    MuzikTarihi-5
    Gökçen Kaynatan ve Show Orkestrası

    O dönem Türkiye’de öncülü­ğünü yaptığı alanda grup müziği patlamış; ama Kaynatan grup elemanları elektronik aletlerden oluşan “sanal bir grup” kurmayı tercih etmiş. Rock’n roll’dan tamamen deneysel elektro­nik bir müziğe geçiş… Sihirbaz 45’liğinin yayınlandığı hafta Hey dergisine verdiği söyleşinin baş­lığı şöyle: “Fakir bir sihirbaz iddia ediyor: Kainattaki bütün sesleri çıkarabilirim”. ‘Elektronikleri’ biraraya getirmek o günün şart­larında kendisine 250 bin liraya patlamış. O sırada liseyi bitirip tahsile devam etmiş ve içmimar olmuş.

    1974’te Almanya’ya gitmiş. Teknik ressam olarak çalışmış; aynı zamanda Almanca dersleri­ne başlamış. Kaynatan, Alman­ya’dayken dönemin elektronik müzikçilerinin kullanmaya başladığı EMS synthesizer’a da merak salmış. Ancak döneminin bu en gelişmiş aletini kullanmak o kadar kolay değil; bu yüzden Mannheim Musikhochschule’de uzun süre ders görmüş. 1976’da döndüğünde bu aleti Türkiye’de kullanan ilk insan olmuş. Bir süre sonra Barış Manço da TRT ekranlarında EMS synthesizer kullanırken görünmüş. “Aslında Barış çalmayı bilmiyordu. Grup­ta onu çalan başkasıydı ama çekim sırasında düğmeleriyle oynuyordu. Nasıl olsa izleyenler anlamıyordu” diyor.

    MuzikTarihi-6
    Cem Karaca da ilk sahne deneyimini Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları ile çıktığı konserlerde yaşamıştı.

    1982’de İzzet Öz’ün meşhur televizyon programı Teleskop’ta yer almış. Bugün Youtube’ta da mevcut videoda Öz, “Şimdi elekt­ronik bir çağ başladı; müzik de kuşkusuz bu çağa ayak uydurdu. Ülkemizde de bunun başarılı bir öncüsü var. Gökçen Kaynatan ve parçası Doğanın Ötesi” anonsuyla sunuyor kendisini. Kaynatan’ın bu performansına kendi çizdiği resimler de eşlik ediyor. Resim­lerinde kasırgalar, tayfunlar, herşeyi yakıp kavuran güneş, çölleşen dünya, patlayan hidrojen bombaları, iskeletler var. Kayna­tan’ın ‘70’lerde oluşturduğu yeni müzikal çizgide temalar hep aynı minvalde: Evren, kosmos, varo­luş, doğa, cennet ve cehennem… “Biz hep cenneti düşünüyoruz. Oysa cennet bu dünyada. Ve biz bu cenneti cehenneme çeviriyo­ruz. Benim çocukluğumun Moda, Kalamış sahilleri yok artık. Daha küresel ısınma, iklim değişikli­ği lafları ortada yokken, kimse konuşmazken ben bunlara kafayı takmıştım. Doğanın intikam alacağını biliyordum” diyor.

    Şimdi sırada ne var peki? Kay­natan bugünlerde son 20 yıldır üzerine çalıştığı; tüm dünya müziklerini, mesela Karadeniz tulumuyla İrlanda gaydasını biraraya getireceği; hip-hopçula­rın rap yaptığı; hicaz makamında bestelenmiş bir nevi gerçek bir “elektronik opera”yı dansçılarla sahneye uyarlama peşinde.

    MuzikTarihi-7
    Gökçen Kaynatan bu fotoğrafı şöyle hatırlıyor: “Yıl 1964. Güzel Sanatlar Fakültesi’nin balosunda çalarken adamın biri ağzıma kanyak şişesini dayadı. İçkiyle aram olmadığı için konserin sonuna kadar perişan oldum.”

    Bunun yanısıra elinde birik­miş sayısı hayli fazla çalışmasını dünya piyasasıyla buluşturma hedefinde. 2017’de İngiltere mer­kezli ve dünyanın farklı coğraf­yalarında ‘60’lar ‘70’ler boyunca üretilen avangard işlere ilgi gösterip bunları plak olarak yeni­den yayımlayan Finders Keepers şirketi kendisiyle temasa geçmiş; yayımlanmış ya da yayımlan­mamış eserlerini plak olarak basmak istemiş. İlki 2017, ikincisi 2019’da olmak üzere iki albümü yayınlandığında, dünyanın farklı yerlerindeki meraklıların büyük beğenisiyle karşılanmış.

    Plakları yayınlayan şirke­tin yöneticileri de Kaynatan’ın yaptığı müzikten çok etkilenmiş: “Benden kayıtları istediklerinde, oturdum makara bantlardan dijitale aktardım; internetten gönderdim. 1-2 gün sonra şirketin ortaklarından Doug Shipton aradı, ‘Bunları yaparken ne kul­landın?’ diye sordu. Ben teknik bir soru sandım, meğer adam ‘ne kafasıyla yaptın, ne içiyordun?’ manasında sormuş. Oysa 20’li yaşlarımda bile değil başka şey­ler, sigara ve alkol dahi kullan­mazdım. O sayede bu yaşa kadar böyle sağlıklı geldim. O kayıtları yaparken de sadece ve sadece Çamlıca gazozu içiyordum.”

  • ‘İşte hendek işte deve’ dedi Kıbrıs’ta Manço rüzgarı esti

    ‘İşte hendek işte deve’ dedi Kıbrıs’ta Manço rüzgarı esti

    Çatışmaların yeniden başladığı 1963’ten Türkiye’nin harekat düzenlediği Temmuz 1974’e kadar büyük bir kaosun yaşandığı Kıbrıs’ta hayat, özellikle Türkler için çok zordu. Binlercesi yerinden yurdundan edilmiş, birçoğu yakınlarını kaybetmişti. Barış Manço’nun böyle bir iklimdeki 1971 turnesi, Kıbrıslı Türkler için büyük moral kaynağı olacaktı.

    Kıbrıs Türk gazeteleri 6 Ekim 1971 günü birkaç gündür merakla takip edilen sürecin neticesini okurla­rına şöyle duyuruyordu: “Ara­nan deve bulundu”. “16 Ekim’de havayoluyla Kıbrıs’a gelmesi beklenen Türkiye’nin en popüler folk ses sanatçısı Barış Manço’yu şanına layık karşılayabilmek için deve bulma çalışmalarını tüm hızıyla sürdüren organizatörler” sonunda amaçlarına ulaşmışlar­dı. Develer, Kıbrıs’ın güneyindeki Larnaka kentine bağlı Sinagrasi köyündeydi. Konser organizatö­rü Türker Vehbi, sırtlarına binip taşıma kabiliyetlerini bizzat test ettikten sonra, Rum çiftçiyle üç deve kiralamak üzere el sıkış­mıştı. Şimdi sırada, hayvanları kamyona yükleyip başkent Lefkoşa’ya taşımak vardı.

    1971 öncesi hadiseler

    Barış Manço’yu (1943-1999) develerle karşılama fikri, Türker Vehbi’nin aklına Kıbrıslı Türkle- rin Bayrak Radyosu’nda müzik programları yapan arkadaşı Hüseyin Kanatlı’yla sohbet ederken gelmişti. Kanatlı’nın çok dinlenen radyo programında seçilen haftanın plağı 16 haftadır değişmiyordu: Barış Manço – Moğollar’ın son 45’liği: “İşte Hendek İşte Deve”. Organizatör Vehbi, “Barış Manço’yu deveye bindirip Lefkoşa sokaklarında dolaştırsak mı?” demişti arkadaşına.

    Aslında 1971’in o günlerinde Kıbrıs, bu tarz neşeli haberlerin 1. sayfadan verileceği kadar sakin bir yer değildi. Türkiye, Yunanis­tan ve Britanya’nın katılımıyla imzalanan anlaşmalarla 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çok uzun ömürlü olamayacağı neredeyse herkesin ortak fikriydi. 1960’ta Kıbrıs bağımsızlığını kazanmıştı. Türklerle Rumların ortak yönetime geldiği Kıbrıs Cumhuriyeti’nde cumhurbaş­kanlığı koltuğunda Başpikopos Makarios oturuyordu. Kuruluş anlaşmalarına göre Cumhurbaş­kanlığı Muavinliği görevinde de bir Türk’ün bulunması gereki­yordu, Kıbrıs Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük de bu koltuğa seçilmişti. Cumhurbaşkanlığı görevini bir Rum üstlenecek olsa da Türk cumhurbaşkanı yardım­cısının veto hakkı vardı. Kağıt üzerinde güzel bir anlaşmaydı. İki toplum uzlaşarak, kendi ülkelerini kendileri yönetebilirdi artık. Ancak işler hiç yolunda gitmemişti ve düzeleceğine dair belirti de yoktu.

    Yeni cumhuriyetin ilk 3 yılı, çekişmeler olsa da çatışmasız geçirildi. Ancak derinde ta­rihten gelen ve aşılması kolay olmayan sorunlar vardı. 1955’te sömürge yönetimine karşı EOKA örgütüyle direnişe geçen Rum toplumunun hayali “Enosis” yani “Yunanistan ile birleşme” idi. Nüfus olarak azınlıkta olan Türkler ise Enosis’in karşısına “Taksim” fikriyle çıkmışlardı. Yani, “Ada’yı ikiye bölelim, herkes kendi yoluna gitsin”. Bu sebeple, 1960’da kurulan ortak cumhuri­yet, Kıbrıslı kimliğinde birleşme­yi başaramayan iki toplumun da içine sinmemişti. İçine sinme­yenlerin başını ise “Osmanlı artığı bir azınlık” olarak gördük­leri Türklerle devletin yönetimini eşit olarak paylaşmak istemeyen Rum egemenleri çekiyordu.

    1963’te, tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen toplumlararası çatışmalar, ortak cumhuriyetin en azından bu hâliyle yürütülemeyeceğinin ilk işareti oldu. Başkent Lefkoşa’da bulunan çare, kenti Türk ve Rum bölgesi olarak ikiye bölmekti. Şehrin ortasında dikenli teller, barikatlar inşa edildi ve meşhur Yeşil Hat harita üzerinde çizildi. Olayların tüm şiddetiyle sürdüğü 1964’ten iti­baren kitlesel göç başladı, karışık yaşanan köyler ve mahalleler ayrıştı. Özellikle Kıbrıslı Türkler sadece Türklerin yaşadığı ayrı bölgelerde toplanmak zorunda kaldılar. 1967’de, ortak cumhu­riyetin yedinci yılında yerinden ayrılarak başka bölgelere yerleşmek zorunda kalan Kıbrıslı Türklerin sayısı 25 bini bulmuştu. 1964’te yaşananların ardın­dan Dr. Fazıl Küçük resmî olarak Cumhurbaşkanı Muavini olsa da, Türkler Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminden çekilerek kendi içine kapanmış, Kıbrıs Türk toplumu denetim altında tuttuğu bölgelerde Geçici Türk Yönetimi ilan etmişti. Yeşil Hat’ın çizilme­sinin ardından Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri de iki top­lumun çatışmasını engellemek için bugün halen devam eden görevlerini yerine getirmek üzere Ada’ya yerleşmişti.

    Barış Manço
    Kıbrıslı Türklerin Bayrak Radyosu’nda müzik programları hazırlayıp sunan Hüseyin Kanatlı, Barış Manço’yla söyleşi yapıyor.

    Grivas faktörü

    Organizatörlerin Barış Manço’yu karşılamak için deve aradığı o günlerde Kıbrıs’ta başka bir endişe hâkimdi. Manço’nun geleceğini müjdeleyen Türkçe gazetelerin birinci sayfasındaki bir başka haber, 1967’de Türkiye’nin diplomatik baskılarıyla Ada’yı terketmek zorunda kalan EOKA kurucularından Yeoryos Grivas’ın Kıbrıs’a geri döndüğünden bahsediyordu.

    48-52 MUZIK _revize-2
    Barış Manço Lefkoşa’daki Türk bölgesine geçiş noktası olan Ledra Palas barikatından kalacağı otele deve sırtında götürülüyor.

    1898 Kıbrıs doğumlu Grivas, 1919’da Anadolu’ya çıkan Yunan Ordusu’nda asteğmendi. Sakarya Meydan Muharebesi’ne katılmış, sonraki yıl Büyük Taarruz’a ve yenilgiye de bizzat tanık olmuştu. Fanatik bir milliyetçi ve Yunan Solculara karşı Nazilerle işbirliği yapabilecek seviyede bir anti komünistti. 1955-60 arasında EOKA’nın kuruluşunu organize etmiş, Kıbrıs’taki İngiliz sömür­ge yönetimine karşı savaşmıştı ama 1960’ta bağımsız bir cum­huriyet kurulmasını da hazmedememişti. Enosis fikrinde ortaklaşsalar da Rum Solcularla birlikte hareket eden ve Bağlan­tısızlar Hareketi’ni destekleyen Cumhurbaşkanı Makarios’un hasmıydı.

    İngiliz gazeteleri başta olmak üzere Avrupa basını Grivas’ın yeniden faaliyete geçerek Kıbrıs’ı bir içsavaşa sürükleyebileceğini yazıyordu. ABD basınındaysa Kıbrıs’ta yükselen komünizm tehdidinden, Akdeniz’de yeni bir “Küba belası”nın ortaya çıkabileceği endişesinden söz ediliyordu. O sırada “anavatanlar” Yunanistan ve Türkiye de siyasi açıdan çalkantı içerisindeydi. Atina’da Albaylar Cuntası işbaşındaydı; Türkiye’deyse 12 Mart 1971’de verilen askerî muhtıra sonucu Başbakan Süleyman Demirel istifa etmişti. Sıkıyönetim koşullarının hâkim olduğu her iki ülkede de büyük bir “Solcu avı” sürüyordu.

    Moğollar ve turne

    Barış Manço 1971’e hızlı bir giriş yapmıştı. O yıl Fransa’da büyük başarı elde ederek plak anlaşmaları imzalayan Moğollar ile bir araya geldiklerini açıkladılar. Moğollar’ın soliste, Manço’nun da gruba ihtiyacı vardı. Fransa’daki plak anlaşmalarını birlikte değerlendirebilirlerdi. Ancak önce bir Anadolu turnesi yapıp biraz para kazanmaya karar verdiler. Turne, 12 Mart iklimindeki saldırılar ve baskılar sebebiyle istenildiği gibi gitmedi. Ayrıca aralarında çeşitli anlaşmazlıklar da yaşanıyordu. Ayrıca hem Moğollar’ın hem de Manço’nun daha önemli bir başka sorunu vardı: Askerlik yapmamışlardı ve sık sık polis tarafından alıkonuluyorlardı. Sonunda Moğollar, çareyi tekrar Fransa’ya dönmekte buldu. O sırada birlikte yaptıkları iki 45’lik “Binboğanın Kızı” ve “İşte Hendek İşte Deve” listelerde fırtına gibi esiyordu ve Manço hemen kurduğu 10 kişilik kalabalık yeni grubuyla Kıbrıs’tan gelen turne teklifine “evet” dedi.

    48-52 MUZIK _revize-3
    Uluslararası kamuoyu Manço’nun turnesi sırasında Kıbrıs’a döndüğü söylenen faşist Rum örgütü EOKA-B’nin lideri Grivas’ın darbe yapıp içsavaş çıkarmasından endişe duyuyordu. Endişelerin haklı olduğu kısa süre sonra ortaya çıkacaktı.

    19 Ekim 1971’e gelindiğinde, Lefkoşa’nın Türk ve Rum kesimleri arasında geçişlerin sağlandığı kontrol noktalarından biri olan Ledra Palas barikatının hemen dibindeki Taksim Sahası’nda, yere çökmüş bekleyen üç deve ve etrafında meraklı bir kalabalık vardı. Taksim Sahası aslında bir futbol alanıydı. Rumların Enosis mücadelesine “Taksim” fikriyle karşılık veren Türkler bu sloganı o kadar sahiplenmişti ki sinema salonlarına, futbol statlarına, hatta bazen çocuklarına bile bu adı verir olmuşlardı. Kıbrıslı Türk futbol takımlarından Çetinkaya, maçlarını bu sahada oynarken, 1964’te çizilen Yeşil Hat sahanın üzerinden geçmiş; bu spor alanı futbol ve çatışmanın içiçe geçtiği sembolik bir mekana dönüşüvermişti.

    Kalabalık ve şaşkınlık

    O gün Lefkoşa’da kimsenin beklemediği sahneler yaşanıyordu. Barış Manço’nun Kıbrıs’a geleceğini haber alan Kıbrıslı Türkler, Ada’nın dört bir yanından başkente akmaya başlamıştı. Gerginliğin had safhada olduğu; çatışmaların yeniden başlayacağı; Grivas’ın Kıbrıs’a döndüğü haberlerinin gündemi belirlediği; şehirlerarası yolculuk yapmanın epey zor ve tehlikeli olduğu bir devirde Lefkoşa’da 15 binin üzerinde insan toplanmıştı.

    Hem Rum Millî Muhafız Ordusu hem de BM Barış Gücü, olan biteni şaşkınlık ve tedirginlikle izliyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Akşam saatleri gelip gün batarken kalabalığın sabrı tükenmiş “Barış, Barış” diye tempo tutulmaya başlanmıştı. BM Barış Gücü yetkilileri “barış”ın manasını öğrenince işi hayra yormadılar. Bunun Türkiye’den gelecek bir müzisyenin ismi olduğuna inanmakta güçlük çektiler. Hava kararırken tedbir olarak bir ara elektriği keserek Türk bölgesini karanlığa gömmeyi bile denediler.

    Sonunda Barış Manço’yu taşıyan uçak Rumların denetimindeki Lefkoşa Uluslararası Havalimanı’na indi. Rum polisi havalimanında bekleyen kalabalığı zaptetmekte çok zorlanıyordu. Hızla pasaport işlemleri görüldü ve Barış Manço ile ekibi araçlarla Türk tarafına geçecekleri Ledra Palas barikatına ulaştılar. O andan itibaren işler iyice çığırından çıkacaktı. Devasa kalabalık Barış Manço’nun etrafını sarınca organizasyon ekibi bir ara insanların arasında Manço’yu kaybetti. Sonunda tekrar kendisine ulaşıp birlikte develerin yanına gittiklerinde yeni bir sorun çıktı. Barış Manço “Ben hayatımda deveye binmedim, istemem” diyordu. Önce bu develeri bulmak için harcanan çaba anlatılarak ikna edilmeye çalışıldı. Sonrasında ikna çabasından vazgeçildi ve kalabalık Manço’yu kucaklayarak zorla devenin üzerine oturtuverdi. Ancak sorunlar bitmedi. Şimdi de develer yattıkları yerden kalkmamakta direniyordu. Bakıcıları ellerindeki sopayla vurarak epey bir canlarını yakınca inatlarından vazgeçtiler. Ve böylece ekibin kalacağı Saray Otel’e doğru yürüyüş başladı.

    48-52 MUZIK _revize-4
    Kıbrıs turnesi için Barış Manço’yla 11 konser için anlaşma yapılmıştı ama yoğun ilgi nedeniyle sürekli yeni konser ilave ediliyordu. Turne bittiğinde konser sayısı 18’e ulaşmıştı.

    Diplomatik kriz

    Normal şartlarda hafif tempolu bir yürüyüşle bile 15 dakikayı aşmayacak yol, 1 saatte katedi-lebildi. Otele varıldığında yeni bir problem çıktı; develer şimdi de çökmemekte direniyordu. Üstelik sahiplerinin indirdiği tüm sopa darbelerine karşın bu defa çok kararlıydılar. Sonunda iş kestirmeden çözüldü. Birkaç kişi uzanıp Manço’yu aşağıya çekti. Şaşkınlık içindeki sanatçıyı omuzlarda otel lobisine taşıyan kalabalık otelin kapısına öyle bir yüklenmişti ki giriş katındaki bütün camlar tuzla buz oldu.

    48-52 MUZIK _revize-5
    Kıbrıs Türk gazetelerinden Bozkurt’ta 9 Ekim 1971’de yayımlanan ilan.

    Manço’nun deveyle karşılanıp oteline götürülmesi Kıbrıs Türk toplumu lideri, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Muavini Dr. Fazıl Küçük’ü çileden çıkarmıştı. Zira aynı saatlerde Küçük’ün Danimarkalı diplomatlarla önemli bir yemeği vardı. Konutunda bi raraya geldikleri sırada, BM yetkilerinden gelen telefonlar, kesilen elektrikler ve ardından yaşanan büyük gürültü, görüşmenin başlayamadan bitmesiyle sonuçlanmış; Danimarkalı yetkililer toplantıyı bırakıp Küçük’ün konutundan dışarıda olan biteni seyretmeyi tercih etmişlerdi. Dr. Küçük organizatörlere “Başımıza bir de bu Barış Manço işini çıkardınız; sizinle sonra konuşacağız” diye bir sitem notu göndermişti. İlk gün böylece sona erdi.

    Ertesi gün organizatörler, Barış Manço ve ekipten 3 kişiyle birlikte Dr. Küçük’ e bir nezaket ziyareti yaparak gönlünü aldılar. Sonrasında, 10 gün boyunca fırtına gibi geçecek konserler dizisi başladı. Kıbrıslı Türklerin Bayrak Radyosu tüm bu süreyi neredeyse tamamen Barış Manço’ya ayırarak, deyim yerindeyse Barış Manço Özel Yayını’na geçmişti. Önceden toplam 11 konser için anlaşma yapılmıştı; ancak ilgi öylesine büyüktü ki sürekli yeni konser ilave ediliyordu. Turne bittiğinde konser sayısı 18’e ulaşmıştı.

    Rum kesiminde karışıklık

    Kıbrıs’ta Barış Manço rüzgarı eserken Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimi arasında diplomatik gerginlik gitgide yükseliyordu. Rum basını Grivas’ın Kıbrıs’ta olup olmadığını tartışıyordu. Avrupa gazetelerine bakılırsa haber doğruydu ve Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı Grivas’ın öncülüğünde örgütlenen EOKA-B’nin bir darbe girişiminde bulunması, Rumların önce kendi içlerinde, ardından Türklerle kavgaya tutuşması an meselesiydi. Kıbrıs Türk basınında tüm bu haberler, bazen Barış Manço’nun turnesiyle ilgili haberlerle eşit büyüklükte yanyana yer alıyordu. Rum basınında ise çok daha gergin bir hava vardı. Aynı zamanda dinî lider olan Cumhurbaşkanı Makarios, bir ayini yönetmek için bir kiliseye girdiği anda aniden semtteki tüm elektrikler kesilmiş, silahlı muhafızlar bir suikast olabileceği korkusuyla Makarios’un etrafını sararak elektrikler tekrar gelene dek yarım saat boyunca elleri tetikte beklemişti. Rum toplumu içten içe kaynıyordu. 27 Ekim’e gelindiğinde Barış Manço’nun “büyük arzu üzerine” eklenen son iki konserini vereceği duyurulurken, manşetlerde gene Grivas vardı. Kıbrıs’ta olduğu artık kesinleşmişti, çünkü kendi imzasını taşıyan bir bildiriyle Ada’da olduğunu bizzat açıklıyor ve Rum halkını “EOKA-B saflarında Enosis mücadelesi”ne davet ediyordu. 29 Ekim tarihli gazetelerse Barış Manço’nun Ada’dan ayrıldığını ve son olarak Kıbrıslı Türk bir çiftin nikah törenine davetli olarak katılıp bir de şarkı söylediğini yazıyordu. Türkiye basınında yer alan Lefkoşa mahreçli haberler ise turnenin başarısından söz ederken, Manço’nun Ada’dan ayrılmadan önce Kıbrıs ile ilgili bir plak yapma sözü verdiğinden bahsediyordu.

    48-52 MUZIK _revize-6
    Rum saldırıları nedeniyle bir okula sığınan Kıbrıslı Türk kadın, çocuk ve yaşlılar.
    (TUNCA ÖRSES ARŞİVİ)

    15 Temmuz 1974 darbesi

    Kıbrıs’ta, uluslararası kamuoyunun öngördüğü darbe, bu hadiselerden 3 yıl kadar sonra, 15 Temmuz 1974 günü yaşandı. Cumhurbaşkanı Makarios İngiliz üssüne sığınıp oradan Malta’ya kaçarken, Rumlar Makarios yanlıları ve Solcular ile EOKA’cı darbeciler olarak iki safa ayrılıp çatışmaya tutuştular. 5 gün sonra Türkiye, 20 Temmuz sabahı Kıbrıs’a asker çıkararak duruma müdahale etti. Grivas bütün bunları göremedi; çünkü 27 Ocak 1974’te saklandığı evde kalp krizi geçirerek 76 yaşında hayata veda etmişti. Barış Manço’ysa Kıbrıs’la ilgili plak yapma sözünü dolaylı olarak 1979’da yerine getirdi. 1971’deki unutulmaz turnede dinleyip öğrendiği, 1900’lerin başında ölen Kıbrıslı yarı efsane bir karakterden yola çıkarak “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” şarkısını yaptı. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, herkesin ister bakkala ister meyhaneye olan borcunu kendisi adına veresiye defterine yazdırmasını dert etmeyip hepsini ödediği için fakir öldüğü anlatılan bir halk hikayesi kahramanıydı. 1982’de Türkiye’deki ve Kıbrıs’taki gazeteler, Barış Manço’nun Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ya ait olduğu rivayet edilen mezarı tekrar yaptırdığı haberini de verecekti.

    Barış Manço 80’lerin başında Kıbrıs’ı yeniden ziyaret ettiğinde artık ne bir zamanlar uçaktan indiği Lefkoşa Uluslararası Havalimanı vardı ne geçmesi gereken bir barikat ne de binmek zorunda bırakıldığı develer. Havalimanı 20 Temmuz 1974 sabahı Türk jetleri tarafından bombalanınca kullanılamaz hâle gelmişti. Ledra Barikatı, 1974’ten 2003’e kadar çok özel durumlar dışında geçişe kapalı kaldı. 2003’te Türk tarafının aldığı ani bir kararla açılınca, sınırın iki yanında diğer tarafı görmek isteyenler saatlerce bekleyecekleri uzun kuyruklar oluşturdular. Bir zamanlar 3 devenin gün boyunca Manço’yu beklediği, ikiye bölünmüş Taksim Saha-sı’nın statüsüyse halen zaman zaman alevlenen bir tartışma konusu. 20 Temmuz 1974’ün 49. yılında ise Kıbrıs Sorunu’ nun akıbeti henüz belirsiz.

    48-52 MUZIK _revize-7
    Rum faşistlerinin 15 Temmuz 1974’te yaptığı darbeden beş gün sonra Türkiye Kıbrıs’a asker çıkararak duruma müdahale etti. 14 Ağustos’taki ikinci harekatın ardından Ada’nın yüzde 37’si Türk kontrolüne geçecekti.