Etiket: barbaros hayrettin paşa

  • Barbaros Hayrettin Paşa: Adın yazıldı mücevher suya

    Türk denizcilik tarihinin en önemli ismi Barbaros Hayrettin, neredeyse 5 asırdır çeşitli vesilelerle anılıyor, anlatılıyor, yaşatılıyor. 27 Eylül 1538’deki Preveze Deniz Savaşı, Osmanlıları Akdeniz’den silmek isteyen Avrupa devletleri için bir kabus olmuş; “Büyük Amiral”in bu zaferiyle başlayan anma geleneği, kesintilere uğrasa da devam ettirilmişti.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun zaferler yüzyılı 16. yüzyılda, denizlerdeki egemenliği perçinleyen ve Kuzey Afrika’yı devletin topraklarına katan Barbaros Hayrettin dönemin yıldızıydı. Barbaros, üstün denizcilik bilgisi ve tecrübesinin yanısıra emsalsiz bir taktisyen olduğunu da 27 Eylül 1538’deki Preveze Deniz Savaşı’nda göstermişti. Osmanlıları Akdeniz’den silmek isteyen Avrupa’nın ümidi, alev alev yanan Haçlı Donanması ile birlikte Preveze’de kül olmuştu.

    Barbaros sonraki dönemlerde de donanmanın sefere çıkarken padişah ile aynı derecede saygı göstererek türbesini selamladığı “Büyük Amiral” olarak anılacaktı. Ölümünden sonraki ilk baharda Kasımpaşa tersanesinden çıkan donanma, Beşiktaş önlerine demir attı. Kaptan Paşa ile harp gemileri reisleri ve mürettebat Barbaros’un türbesini ziyaret etti, ardından demir alarak top ile onu selamladı. Gelenekselleşen bu uygulama, 19. yüzyıl ortalarına kadar sürdürüldü. Ancak artarda gelen Çeşme, Navarin ve Sinop facialarında yakılıp imha edilen Osmanlı donanması iyice güçten düşmüştü. Yanan gemilerde şehit olan leventlerle birlikte bahriye kültürü ve gelenekleri de küllere karışmıştı. 20. yüzyıl başlarında bu gelenek canlandırıldı; Preveze Deniz Zaferi’ni ve Barbaros Hayrettin Paşa’yı yadetmek için önce “Barbaros İhtifali” (Anma Töreni) ardından “Donanma Günü” ve nihayetinde “Deniz Kuvvetleri Günü” kutlanmaya başlandı.

    Denizcilik-2
    Ohannes Umed Behzad’ın fırçasından Preveze Deniz Zaferi (1866, İstanbul Deniz Müzesi)

    Esasen 19. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkeleri, meşruiyet ve ulusal kimlik oluşturmak için “gelenek icadı” marifetiyle “millî bayramlar” oluşturmaya, kutlamaya başlamışlardı. Osmanlı Devleti’nde de 2. Meşrutiyet’in ilan edildiği 23 Temmuz 1909 tarihinde iyd-i millî (millî bayram) kutlanmaya başlandı. Her yıl düzenlenen törenlerde donanma geçit merasimi yapar; Barbaros Hayrettin Paşa anılır, türbesi ziyaret edilir, adına mevlüt okutulur, sancağına madalya takılırdı. Bu faaliyeti “Barbaros ihtifali” (anma töreni) olarak sahiplenen Osmanlı Donanma Cemiyeti de türbe ve çevresinin imarı içinde girişimde bulunmuştu. Cemiyet bu bağlamda, İngiltere’deki “Navy League”in kamuoyuna deniz gücü bilinci aşılamak maksadıyla Trafalgar Deniz Savaşı’nı bir bayram ve Amiral Horatio Nelson’u bir millî kahraman olarak yüceltme çabasını örnek almaktaydı. Zaten İngilizler de Barbaros’u “Türklerin Nelson”u olarak addediyordu; 1936’da Kral Edward da Barbaros’un türbesini ziyaret etmek istemişti. İki denizcinin amaçları da birdi: Anavatanı ileriden ve denizden savunmak, denizaşırı toprakları korumak için bir donanma geliştirmek.

    Mütareke yıllarında (1918- 1922) dahi kutlanan ancak sonraları unutulan Barbaros’u anma faaliyeti, Yavuz zırhlısı onarılıp donanma güç kazanınca tekrar gündeme gelmişti. Deniz konularına ilgisi nedeniyle “sivil amiral” olarak bilinen gazeteci Abidin Daver bu meseleye öncülik etti. Hem Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde hem de dönemin başbakanı Celal Bayar nezdinde konuyu hükümetin gündemine taşıdı. Preveze Muharebesi’nin 400. yılında Barbaros Hayrettin Paşa’nın hatırasını ve zaferini yadetmek için tören düzenlenmesini; türbesinin de şerefine layık bir millî deniz mabedi haline getirilmesini teklif etti. Teklif uygun görüldü; Cumhurbaşkanı Atatürk’ün de onayıyla 27 Eylül 1938’den tarihinden itibaren “Barbaros ihtifali” düzenlenmeye başlandı.

    Bu ilk törene iştirak eden bahriye tören kıtası, dönüşte, programda olmamasına rağmen içlerinden gelerek Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanı Atatürk’ü bando eşliğinde selamladı. Müteakiben, Başbakan Bayar’ın bulunduğu sancak gemisi ile etkinliğe katılan diğer askerî ve sivil gemiler önce Barbaros’un türbesini, ardından Cumhurbaşkanı’nı denizden selamladı. Atatürk, akşam denizde düzenlenen ışık oyunlarını yatağından izledi. Tören sonrasında İstanbul valisi tarafından kendisine çekilen şükran telgrafına cevaben memnuniyet ve takdirlerini iletti.

    Daha sonraki yıllarda, türbenin olduğu bölgedeki yapılar istimlak edildi ve etrafı temizlenerek meydan haline getirildi. Meydana yapılan Barbaros abidesi, 25 Mart 1944’te Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından törenle açıldı. Türbe ise 18 Nisan 1950’de hizmete girdi.

    Savaş sonrasında, yine Abidin Daver tarafından ABD ve İngiltere gibi denizci ülkelerde olduğu gibi, halkın donanmasıyla kucaklaşacağı ve ülke bahriyesinin gücünün sergileneceği bir “Donanma Günü” yapılması gündeme getirildi. Donanma Komutanlığı da bu amaçla “27 Eylül Preveze Deniz Zaferi” gününü seçti. Böylelikle 1948’den itibaren 27 Eylül’ler, Barbaros Anma Töreni’nin yanısıra Donanma Günü de olarak çifte denizcilik bayramı şeklinde kutlanmaya başlandı.

    1959 ve 1961’de kutlanan Donanma Günü çokuluslu bir boyut kazandı. İstanbul’a liman ziyareti yapmakta olan Amerikan savaş gemileri törene şeref kıtası ile iştirak ederek anıta çelenk koydu; alay sancakları gösterildi. 1968’deki kutlamaya, Cezayir Deniz Kuvvetleri Komutan Yardımcısı ve Donanma Komutanı Üsteğmen Fethi Lahdar iştirak etti. Memleketinden getirdiği toprağı ataları olarak kıymet verdikleri Barbaros’un türbesine koydu (bundan tam 37 yıl sonra Şubat 2005’te Türkiye’ye resmî ziyarette bulunan ilk Cezayir Cumhurbaşkanı Abdelaziz Bouteflika da Barbaros’in türbesini ve Deniz Müzesi’nde bulunan ona ait eşyaları ziyaretle onun hatırasını yadedecekti).

    1964’den sonra Preveze Zaferi yıldönümleri “Donanma Günü” yerine “Deniz Kuvvetleri Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Ancak bu uygulamaya Genelkurmay Başkanlığı’nca 1974’te son verildi. Aslında amaç, askerî kurumları daha önceki Türk devletlerindeki emsalleri ile eşleştirmekti. Çaka Bey’in Bizans donanmasını yendiği ve ilk Türk deniz zaferi olan Koyun Adaları Savaşı’nın kazanıldığı 19 Mayıs 1090, “Deniz Kuvvetleri Kuruluş Günü” olarak kabul edildi. 19 Mayıs 1975, 885. kuruluş yılı olarak kutlandı. Ancak hemen ardından kuruluş yılı, Çaka Bey tarafından 50 parçalık ilk Türk Donanması’nın oluşturulduğu ve Ege’nin sıcak sularına yelken açıldığı 1081 senesine götürüldü.

    1996’dan itibaren Deniz Kuvvetleri Günü’nün tekrar 27 Eylül’de kutlanmasına başlandı. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, donanmanın halkla kucaklaşmak için İstanbul Boğazı’nda geçit töreni yapması geleneğini tekrar canlandırdı. 30 Ağustos 1996 Zafer Bayramı etkinlikleri kapsamında görkemli bir geçit töreni yapıldı; deniz bandoları Üsküdar ve Ortaköy’de konser verdi. Bu geleneğin canlandırılması, Ege’de 1994 ve 1996’da Yunanistan’la yaşanan krizlerin sonrasına denk gelmesi nedeniyle de anlamlıydı. Bahriyenin kamuoyu nezdindeki görünürlüğünü artıran bu tören, 1997, 1998 ve 2009’da, 30 Ağustos ve 29 Ekim bayramlarında yinelendi.

    Barbaros Hayreddin Paşa’nın Beşiktaş’taki türbesini denizden “çımavira” ile selamlama geleneği ise Mavi Vatan-2019 Tatbikatı sonrasında, 9 Mart 2019 tarihinde Deniz Kuvvetleri tarafından tekrar başlatıldı. Preveze Deniz Zaferi’nin 481. yıldönümü olan 27 Eylül 2019’da Karadeniz’den dönen Donanma, Barbaros’un türbesini ve İstanbulluları tekrar “çımavira” ile selamladı. Ardından, Deniz Kuvvetleri karargah binası protokol giriş holünde Barbaros’un sancağının sergilenmeye başlanması, geleneğin sembolik anlamını kuvvetlendiren bir uygulama oldu. Bu durum yurtdışı basında, Türk Donanması’nın gelişme gösterdiği ve deniz yetki alanları mücadelesi yaptığı bir dönemde, şanlı geçmişine bir saygı mesajı olarak yorumlandı. 2020’de TCG Barbaros, 2021 ve 2022’de ise TCG Kemal Reis fırkateyni denizden selamlama yaptı.

    Daha önce 27 Eylül’lerde tören öncesinde protokol tarafından yapılan türbe ziyaretleri de, Barbaros’un ölümünün 475. yılı olan 4 Temmuz 2021’den itibaren mezar başında bir anma etkinliğine dönüştü; 2022 ve 2023’te tekrar edilen bu uygulama da gelenekselleşecek gibi görünüyor.

    27 Eylül, donanma için yakın tarihimizde giderek sembolleşen bir gün oldu. Donanma Cemiyeti ilk kongresini 27 Eylül 1965’te yaptı. Cemiyet, en önemli girişimi olan “Atatürk Filotillası Kampanyası”nı da 27 Eylül 1970’te hayata geçirdi. 27 Eylül’ler, Deniz Kuvvetleri’nin gururu olan Millî Gemi (MİLGEM) projesindeki korvetlerinin kızağa konma, denize indirilme, donanmaya katılma törenlerinin; ayrıca “Yeni Tip Denizaltı Projesi”nin dördüncü gemisi olan Aydın Reis’in ilk kaynak töreninin de gerçekleştirildiği gün oldu.

    Son 30 yılda Barbaros Hayrettin Paşa ve Preveze Zaferi daha geniş kapsamlı ve katılımlı olarak kutlanıyor. Bu gelenekleri yaşatmak, özellikle Mavi Vatan’da hak ve çıkar mücadelesinin öne çıktığı dönemlerde denizcilik bilincinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması konusunda başlatılan gayretlere de doğrudan katkı sağlıyor.

    Foto 1: Ressam Pietro Della Vecchia tarafından yapılmış bir Barbaros Hayrettin Paşa Portresi.

    Foto 2: Ohannes Umed Behzad’ın fırçasından Preveze Deniz Zaferi (1866, İstanbul Deniz Müzesi)

    Foto 3: Beşiktaş Barbaros İhtifali Hatırası, 1923.

    Foto 4: Donanmaya ait bir grup gemi, deniz geçit töreninde.

    Foto 5: İstanbul Boğazı’nda Türkiye Deniz Filosu’nun tatbikatlarından bir görünüm.

    Foto 6 & 7: 1961’de konuk ABD Deniz Piyadeleri İstanbul’daki Cumhuriyet Anıtı’na doğru yürümüş ve çelenk bırakmıştı. (üstte, solda). Beşiktaş’ta bulunan Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi (üstte, sağda).

    Foto 8: 2020 yılında Preveze Zaferi ışık gösterileri eşliğinde Haliç’te canlandırıldı.

  • Kültürde ve askeriyede ‘Magnifique’ bir dönem

    Kültürde ve askeriyede ‘Magnifique’ bir dönem

    Kanunî devri sadece büyük bir fetih devri değil, sınırlar kadar aynı zamanda devlet idaresinin de oturduğu bir dönemdir. Kültürel atılımlar, başta mimari ve kayıt sistemi olmak üzere kalıcı bir etki yaratmıştır. Ne Batı’da ne Doğu’da, dünya tarihinin bu en tayin edici dönemi ne yazık ki şimdiye kadar hakkıyla yazılamamıştır.

    15. asrın ortasında Avrupa’da bence Venedik’ten ve Cenova’dan başka parlak medeniyet kalmamıştı. Bir Rönesans sürüyor ama Avrupa duraklamada aslında. Rusya daha çıkmamış ortaya; Habsburg’ların lafı geçmiyor. İngiltere de öyle. İspanya yeni kıtalara açılıyor ama bir sistemi yok. Fatih Sultan Mehmet bütün Balkanlar’ı fethetmiş; Karadeniz’in kuzeyini kendine bağlamış; Kırım Hanlığı’nı, Pontus’u, Bizans’ı yıkmış.

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    İlber Ortaylı ile yapılan röportajdan derlenmiştir.

    Kanunî Sultan Süleyman, şüphesiz Osmanlı tarihindeki en önemli en ilginç sultanlardan biri. Hakkında yazılmış önemli eserler var tabii ama bunların hemen hepsi ikinci eldendir; ecnebi olanlar da dahil. 

    Kanunî 1520’de 25 yaşında tahta geçti ama ondan önce de bir devlet idaresi tecrübesi var. Padişah vekili gibi, çünkü Yavuz’un tek oğlu. Ve bu durumda yapacağı tek şey var adamın: Dedesinin alamadıklarını almak! Bu ne peki? İki şey: Rodos ve Belgrad. Rodos çok zor bir cenk, aylar sürüyor. Belgrad ise o zaman Macar Krallığı’nın elinde. Balkanlar’da her zaman ciddi bir merkezdir Belgrad, dün de bugün de. 

    Fatih biliyorsunuz bütün Kuzey Ege’yi aldı. Limnos, Thasos, Semadirek; efendime söyleyeyim, Midilli… Bütün bunları aldı ama güneyde Rodos’u alamıyor. Burada Rodos süvarileri var; gemici herifler, haydut, korsan… Kanunî anlıyor ki bu iş için tekamül etmiş bir donanma şart. Kendisi de karadan takip ediyor seferi. Eğer orada bir muvaffakiyet olmazsa Allah bilir, gemi döşettirecekti! Çok hırslı bu konuda. 

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    Kanunî’nin Rodos seferini tasvir eden bir gravür (üstte). Makbul İbrahim Paşa at üstünde. Hans Sebald Beham, 1530 (altta).
    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem

    Şimdi bundan sonra başladı artık büyük bir genişleme (expansion). Belgrad da aslında kendi başına bir şey ifade etmiyor. Budin’e yöneliyor. Türkiye tarihinin en enteresan seferidir. Şehit sayısı karşı taraf ölüleriyle ile mukayese edilemeyecek kadar az ve bütün Macar ordusunu tarumar ediyor. Bu arada Macaristan dediğin ne Sırbistan’a ne Pontus’a ne de Bizans’a benzer; gayet kuvvetli bir krallık. Bu arada İbrahim Paşa yanında, Pargalı çok akıllı biri; Piyale Paşa’yı, Pîrî Mehmet Paşa’yı da devraldı babasından. 

    Bu arada korsanların reisi, bugün algıladığımız anlamda korsan değil. Barbaros Hayrettin, Oruç’un adamı. Zaten onu Beylerbeyi yaptı nihayetinde oraya. Suriye’ye hakim olduğun zaman, oraları bütünlemen lazım. Bu bakışaçısı Fatih’ten ziyade Yavuz’da vardır.

    Kanunî Macaristan’ı fethedip Budin’e girdikten sonra, oraya Zapolya’yı kral tayin etti. O sırada Karl Ferdinand, Macaristan’ın taht varisi. O ölürse diğeri, diğeri ölürse o hüküm sürecek… Sonunda Kanunî, Zapolya’yı orada tutmak yetmeyince onu Erdel Kralı yaptı Transilvanya’ya. Böylelikle bugünkü Macaristan Budin eyaleti olarak bağlandı Osmanlı Devleti’ne. Bu çok önemlidir.

    Kanunî yine Fatih’in yolunda Korfu’ya oradan Otranto’ya çıktı. Ancak orada çok tutunamadı zira Doğu meselesi çıktı karşısına. Kendisi sefer sayısı itibariyle 44 yıllık saltanatında ilk sırada. İmparatorluk sınırları çok genişlemişti. İtalya’yı da alabilseydi, bu kültür ile çok daha haşır-neşir olacaktık ve belki üniversite bizde çok daha önce kurulacaktı. Yine de Süleymaniye Medreseleri de çok önemlidir.

    Bu dönem aynı zamanda bir kültürel atılım dönemidir. Osmanlı mimarisinin önemli eserleri Kanunî dönemindedir. Osmanlı sanatının kendi tezhibi, devlet yazışmaları… İlginç şekilde, Fatih  devrindeki yazışmalarımız-arşivlerimiz, Kanunî Devri ile mukayese edilmeyecek kadar dardır. Bu devre kadar devlet esas olarak sözlü yönetilmiş; eski gelenek. Fatih döneminde de tahrirler yapılıyor; ancak Kanunî döneminde kayıt altına alınmaya başlanmıştır. Mesela Divan toplantılarında Mühimme defterleri tutulmuştur. Bu devirde ilmiye sınıfı da tam oturmuştur. Divan-ı Hümayun üyesi olmayan bir adam ki, İstanbul müftüsüdür; birdenbire ulemanın reisi konumuna gelmiştir. Onun istekleri ile tayinler başlamıştır. İlginçtir. 

    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem
    Muhteşem miras
    Macaristan Milli Müzesi’nde bulunan bir Kanunî Sultan Süleyman tablosu (üstte). Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Camii, Klasik Osmanlı mimarisinin şaheserlerinden (altta).
    Kültürde ve askeriyede 'Magnifique' bir dönem

    Askerî alanda ise Donanma’nın zirveye çıktığı bir dönemdir Kanunî dönemi. Ondan sonra Türk donanması 19. asra kadar pek bir ilerleme kaydedememiştir. Ancak şunun üzerinde ısrarla durmak lazım: Girit, Malta, Sicilya, Kıbrıs alınamadı bu devirde. Rodos ile durdu Adalar’ın fethi meselesi. Yine bu dönem imparatorluğun sınırlarının oturduğu bir dönem. Osmanlıların rakipleri Afrika’nın güneyinden okyanusu geçtiler ama bu gelişimi sürdüremediler; üretimleri de düşüktü Portekiz ile İspanya’nın. Yani İspanya altın getiriyor ama zanaatı olmadığı için bunu yatırıma dönüştürmeyi, geliştirmeyi bilmiyor. Böylelikle daha sonra 17. asrın İngiltere’si ve Hollanda’sı çıktı gerçek kolonyal güçler olarak. Maalesef bu gelişimin dışında kaldı Türkiye İmparatorluğu. Fatih ile başlayan dönem sona erdi.

    Türkiye tarihinin bu 100 yılını (1453-1553) bambaşka bir şekilde okumak ve değerlendirmek lazım (Bir de, unutmayalım; İran çok önemli bir devlet; hiçbir zaman askerî teknolojisi yetişememiş bize fakat başka konulardaki kavrayışları yüksek). Bence hiçbir tarihçinin hafsalası, ne Batı’da ne Doğu’da dünya tarihinin bu dönemini kapsayamıyor. Bütün bunları mütalaa etmek, her tarihçinin kavrayacağı bir mesele değil. Bizdeki en önemli eksik ise mektup ve mektup tarihi. “Memoire” olmadan tarih olmaz.

    Bir başka mesele de Fatih ve Kanunî kıyaslaması. Bunlar şüphesiz iki parlak hükümdar. Ancak Fatih’in konumu da kişiliği de yaptıkları da çok ileridedir. Bilgisi çok yüksek. Bugün takım tutmaya gerek yok Fatihçiler ve Kanunîciler diye. Osmanlı tarihinin en enteresan ve yüksek portresi Fatih Sultan Mehmet’tir. İmparatorluğun kültür tarihidir. Ancak o çok parlak diye Kanunî’yi de karartmayalım. Herkes ona “Grand Turc” ya da “Magnifique” diyor. Ruslar “Velikolepniy” diyorlar. Muhteşem çünkü başta entelektüel kapasitesi yüksek. Org dinliyor; Matthias Corvinus’un kitaplığından müthiş mecmualar getirmiş, nota mecmuaları. Bunlar bizim Topkapı’da (Bir tanesini tamir ettiler, Macar Bilimler Akademisi yeniden bastı). Tekstil zevki çok yüksek, kuyumcu; Venedik’le yarışacak işler yapıyor.

  • Hedef yeni ve ileri, ama kafalar eski

    Hedef yeni ve ileri, ama kafalar eski

    Akdeniz’in 1500’lü yıllarda şüphesiz bir ticari önemi vardı; ancak Osmanlılar esas olarak İpekyolu’ndan beslenen bir imparatorluktu. Zaten Akdeniz’in zengin ticaret yolları da esas olarak Batı Avrupa’dan; İspanya, Fransa’nın güneyi ve İtalya etrafından geçiyordu. Osmanlı yönetimi Kanunî devrinde avangard kapitalist ruhu yakalayamadı; “müsadere”yle yetindi.

    Akdeniz, 16. yüzyıla kadar hakim devletlerin önem sıralamasında başlarda değildi. Bu devletler için Akdeniz gibi bir yere iradelerini empoze etmek çok pahalıydı Mesela 200 kadırgalık bir donanma yapmak, 1 milyon Duka gibi çok yüksek bir bedele mâloluyordu (O dönem Osmanlı hazinesinin yüzde 10’u). Zaten 17. yüzyılda savaşın randımanı 16. yüzyıla göre düşünce, donanma kapasiteleri de azaltılmıştır. 

    Akdeniz’e hakimiyet, Batı’da Habsburgların, Doğu’da Osmanlıların bir dominasyon kurup, bir dünya imparatorluğu yolundaki çalışmalarının yan ürünü olarak ortaya çıktı. Bu mücadelelerde nihai hedeflere varılamayacağı anlaşılınca; Osmanlılar dünyayı fethedemeyeceklerini, Habsburglar da Avrupa’yı tek bir Hıristiyan devlet hâline getiremeyeceklerini anlayınca Akdeniz’i bırakacaklar ve yeni bir korsanlık dönemi başlayacaktır. 

    Hedef yeni ve ileri, ama kafalar eski
    Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Fransa kralına yardım için gittikleri Toulon limanında… Matrakçı Nasuh’un kaleminden.

    1532’de Andrea Dorya gelip Mora’da fetih yapana kadar, Osmanlıların doğru dürüst bir donanması da yoktur. O donanmayı da Cezayir’den çağırıyoruz zaten. Zira bu böyle para verilip kurulacak, kurumsal olabilecek kadar getirisi bulunan bir iş değil, çok pahalı. Ancak Mohaç’taki muharebe ya da Viyana Kuşatması gibi Macaristan Ovası’ndaki mücadelenin bir yan ürünü olarak Akdeniz ortaya çıkınca, Osmanlılar da bu alana yatırım yapmışlardır. 1530’lardan sonra bu anlamda korsanlar kullanılmıştır. 1580’den sonra korsanlar Cezayir’e geri dönmüştür; zira artık yağma ve ekmek yoktur. Osmanlılar herkesin bildiği gibi bir kara imparatorluğudur; Akdeniz’de ise bu imparatorluğu besleyecek kadar bir para yoktur. 

    Aslında kölelik üzerinden Akdeniz’deki kontrol bir potansiyel olabilir ama bu da bir imparatorluğu besleyemez. Akdeniz’in şüphesiz bir ticari önemi var, ancak Osmanlılar İpekyolu’ndan beslenen bir imparatorluk. Zaten Akdeniz’in zengin ticaret yolları esas olarak Batı Avrupa’dan, İspanya, Fransa’nın güneyi ve İtalya etrafından geçiyor. 

    Osmanlılar kendi ekonomik dinamikleri içinde kapitalist aygıtları geliştiremediler. Tarımdan elde edilen artı değeri aynı Bizanslılar gibi mümkün olduğunca nakde çevirecek, çeviremediği yerde de askere timar olarak verecek klasik bir tarım imparatorluğu kurdular. Paranın büyük bir kısmı lüks tüketime gider, kalanıyla da asker besler. 

    Avrupa’da da o dönem bir kültür-realite uyuşmazlığı var. Orada da bütün Hıristiyanlığı birleştireceğim iddiaları… Şarlken klasik bir şövalye gibi “takılıyor”, zırhlarla pozlar veriyor. Yani birkaç yüzyıl geride mantalitesi. Bu bakımdan İspanya kapitalistleşememiştir Amerika’yı “keşfeden” bunlar ama, sonradan 17. ve 18. yüzyılı domine eden Hollandalılar, İngilizler; yani onların savaştığı adamlar.

    Osmanlılar da Kanunî döneminde avangard kapitalist ruhu yakalayamıyor. Tebriz’i alıyor mesela ama üç kere kaybediyor. Gücün varsa Tebriz’i alırsın ama bir banka kurmazsın. Tabii o dönem bunları görebilen az sayıda kişi var. Tarihe salt bugünden bakıp, “o zaman bunu anlayamadılar” gibi şeyler söylemek kolay.

    Osmanlı düzeninde müsadere var. Müsadere olduğu için –Ali Nazik çok güzel anlatır– sermaye birikimi yok. Bugün bile Türkiye’de para kazanana kötü gözle bakılır. Parayı kazanıyor isen millet de bekleyecek ki dağıtasın diye. Kapitalist sistemde böyle bir şey yok. Adam o yüzden canavar gibi yer arıyor nasıl kârımı arttırırım diye. Metin Kunt’un güzel bir çalışması vardır; zengin bir Osmanlı tüccarının gelirini hesaplamıştır. Vezirlerin yanında komik kalıyor. Yani ağalık-efendilik şuuru, alınan parayla saray kurmayı gerektiriyor. O para, tekrardan ekonomiye girmiyor. Bunu aşmak için vakıf sistemi getirilmiştir ama, o da malların serbest dolaşımına müsait bir yapı değil.

    Hedef yeni ve ileri, ama kafalar eski
    Bir ileri, üç geri Tebriz kuşatması 6 Ağustos 1534’te Tebriz küçük bir çarpışmanın ardından kolayca alınmış, ama daha sonra üç kere kaybedilmişti. 16. yüzyılın ilk yarısında Tebriz’i gösteren bir minyatür (Matrakçı Nasuh, Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn, İÜ Ktp., TY, nr. 5964, vr. 27b-28a).

    Kanunî dönemi Osmanlı tarihi açısından “klasik dönem”i tarif eder. Mimar Sinan, Bâki ve daha niceleri. Çok müthiş insanlar var o dönemde. Hani bazen belli bir dönemin Galatasaraylıları çok iyidir ya; bir jenerasyon çıkar, birbirini ve sonraki birkaç kuşağı ateşler. İstanbul’u almışsınız, savaşları kazanıyorsunuz ama aslında İstanbul henüz sizin değil. İstanbul’a İslâm damgasını vuran Kanunî’dir. Niye daha sonraki yıllarda bir Mimar Sinan daha çıkmıyor? İstanbul’un bir Osmanlı kentine dönüşme süreci o dönemde başlamıştır ve devam edecektir. 

    Bu dönemin belirgin bir özelliği de, ülke içinde emperyal propaganda mekanizmasının ortaya konmasıdır. Sünnî bir gramer, bu dönemden itibaren heterodoks unsurları geriletmeye, hatta silmeye başlamıştır. İslâmiyet içerisindeki dinî ve toplumsal çeşitlilik, kadılık hiyerarşisi ile yokedilmiştir. Devlet yapısı içindeki bu yeni kurumsallaşma, sonraki yüzyılları belirleyecek bir yönetim modeline dönüşecektir.

    (Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan ile röportajdan derlenmiştir)