Etiket: ayasofya

  • ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    Yaklaşık 1500 yıl önce yapılan Ayasofya, dünyanın en önde gelen anıt eserlerinden. Gerek 1453’ten önce gerekse cami olduktan sonra bu mekanla ilgili tartışmalar hep devam etti. Bugün de yeni yapılan giriş kapısı, üst katları, farklı ücret uygulamalarıyla gündemde. Bu müstesna yapının dünden bugüne uzanan ibadet, ziyaret, çizim ve kullanım macerası.

    Osmanlı Devleti’nde mua­melat ve ukubat (toplum­sal esaslar ve cezalar) yönünden İslâm’ın Sünnî yoru­munun Hanefî mezhebi kuralla­rına uyulurdu. Hanefîler’e göre gayrimüslimlerin camileri ziya­ret etmesi caiz olsa da, Osmanlı toplumunun erken çağlarından Nizam-ı Cedid devrine kadar bu kurala pek uyulmamış; camile­rin gayrimüslimler tarafından ziyareti bir tarafa, onların cami­lere bitişik veya yakın evlerde oturmaları dahi engellenmiştir. Bu nedenle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı mahalle düzenin­de cami/mescit merkeze alındı­ğından, çevresinde gelişen iskan düzeninde sadece Müslüman ahalinin mesken tutmasına izin verilerek Müslüman mahalleleri oluşturulmuştur.

    Hıristiyan veya Yahudi ma­halleleri de aynı şekilde bir kilise veya sinagog çevresinde konuş­lanmış meskenlerden ibarettir. Bunlar Müslüman mahallelerine komşu olduklarında, sınırlar çıkmaz sokaklarla belirlenir ve birbirlerinin yaşam alanlarına nüfuz etmeleri engellenirdi. Kentlerin yerleşim düzeni böyle olunca, Osmanlı tebaasından gayrimüslimlerin mahalle mes­citlerine veya anıtsal camilere gi­rip çıkması da mümkün olmazdı.

    16. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkelerinin ikamet elçiliklerinin birbiri ardına açıldığı İstanbul’da, yerli gayrimüslim nüfusun ya­nında bir de hatırısayılır miktar­da ecnebi nüfusu yerleşik düzene geçmişti (“ecnebi” kelimesinin lügat anlamındaki çeşitliliğinin ötesinde, bu kelime terim olarak kullanıldığında; vatandaşlık hukukunun geliştiği 19. yüzyıla kadar Avrupalı gayrimüslimlere “ecnebi” denir, yerli gayrimüs­limlere ise “azınlık” veya “ecnebi” denilmezdi. Onlar erken dönem­de reaya, sonrasında Müslüman halkla birlikte tebaa, 2. Meşru­tiyet sonrasında vatandaştır. 19. yüzyılın son çeyreğinden itiba­ren ise, Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayan herkes Müslüman da olsa “ecnebi”dir. Azınlık tabiri ise Lozan Antlaşması’ndan sonraki zaman dilimi için sözkonusudur).

    1Belge_1
    Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot, Ayasofya’nın içten ve dıştan birçok resmini çizmiş, 1680’de yayımlamıştı.

    İstanbul bilindiği gibi, öteden beri Batılı seyyah veya heyetle­rin gözdesi olmuştur. Kalabalık diplomatik heyetler ile bağımsız dolaşan seyyahlar birbiri ardına İstanbul’u ziyaret ettiler. Turizm anlayışının henüz yeşerme­diği zamanlarda Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkilediği Avrupalılar, eski kültürleri merak ettikleri ölçüde soluğu Osmanlı topraklarında alıyor; çoğunlukla Kudüs hedefli gezilerin en önemli ayağı olarak “kâfir Müslüman­lar”ın işgalindeki İstanbul’u “Roma başkenti” gözüyle görüp ziyaret ediyorlardı.

    Bu ziyaretlerde görülmek is­tenilen en önemli tarihî eser, şüp­hesiz Ayasofya Camii’ydi. Ne var ki İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen bu tarihî eserin ziyareti, yerleşik âdetler ve gayri­müslimlere getirilen kısıtlamalar nedeniyle mümkün değildi. An­cak üst düzey diplomatik heyetler ve onlara eşlik eden seyyahlara izin verilirdi ki, bunun için de çoğu defa bizzat padişahın veya nadir durumlarda sadrazamın onayı gerekmekteydi. İstanbul’u Bizans döneminde 1162’de ziyaret eden Sultan 2. Kılıçarslan ve yine 1332’de şehre gelen ünlü seyyah İbn-i Batuta, Müslüman oldukları için Ayasofya’ya sadece uzaktan bakabilmişler; fetihten sonra ise bu defa Hıristiyanlar için yasak­lar başlamıştı.

    Osmanlı toplumunda cami­lerin kullanımı-işlevi bugün­künden farklıydı. Bunlar namaz vakitlerinde açılıp-kapanan ve Müslümanlar’ın sadece ibadet ettiği mabetler değildi; günün her saatinde, namaz saatleri dışında da neredeyse her sütunun di­binde herkese açık cami dersleri veren dersiamlar ve takipçisi öğrenciler vardı; geceleri de yolcuların, yolda kalmışların geçici ikamet ettikleri yerlerdi; aynı zamanda sıklıkla yangın felaketine maruz kalan İstanbul­lular’ın da geçici barınaklarıydı. Külliye tarzındaki büyük camile­rin etrafında muhakkak medre­seler bulunurdu ve bunların da her yaştan öğrencileri çevreden eksik olmazdı. Bunların “sohta/ softa” olarak adlandırılanları, camilerin içini bırakın, çevre­sinde bile ecnebilerin veya yerli gayrimüslimlerin dolaşmasını istemez, bunlara tepki gösterirdi.

    3. Selim’in saltanatı (1789- 1807) sırasında Rusya ve Sicil­yateyn elçileri ile İsveç masla­hatgüzarı, yanlarında zevceleri ve kalabalık bir subay grubuyla tebdil-i kıyafet ederek Süleyma­niye Camii’ni ziyarete geldiler. Padişahın izniyle “beyaz üzerine sadrazam buyrultusu” verilerek ve yanlarında Babıâli’den tayin edilen görevliler olduğu halde camiye gelen resmî ziyaretçile­re bir grup softa fizikî saldırıda bulundu; Rusya elçisi ile zevcesi darp edildi; bir subay başından yaralandı. Elçiler hemen Babıâ­li’den tarziye talebinde buluna­rak suçluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi. Rusya ve diğer ülkelerle ilişkilerin bo­zulmasına sebep olacak derecede vahim bu olayın duyurulduğu 3. Selim, olayı özetleyen telhisin üzerine kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümayunda şöyle dedi: “Bakındı şu vakitsiz olan hezeyana. Elçi elbette taltif olunsun ve ‘Efen­dimiz duymasın yoksa biz tekdir oluruz’ diye itizar olunsun. Ve hediye dahi irsal olunsun. Maazallah böyle vakitte…”. Bunun üzerine yakalanan softalardan lider mertebesindeki 4’ü elçilerin gönderdiği görevlilerin şahit­liğinde Rumelihisarı’nda idam edilmiş; geri kalan ikinci derece suçlu saldırganlardan 14 softaya da Babıâli’de Rusya tercümanıyla ilmiye görevlilerinin şahit olduğu bir infazla 20’şer değnek vurul­muş; yine de Rusları memnun etmek zorlukla mümkün olabil­miştir (BOA. HAT. 15274; 15309; 15612).

    1Belge_2
    Fossati Albümü’nden bir çizim ve detay. Sultan Abdülmecid döneminde restorasyon sonrası Ayasofya’da rehber veya tercüman eşliğinde üst kat galerilerini gezen ecnebiler. Ziyaretçiler ayakkabılarını çıkarmamışlar…
    1Belge_2_1

    Ecnebilerin cami ziyaretleri­nin katı kurallara tâbi tutulma­sında, istenmeyen sonuçlara, dip­lomatik krizlere yolaçabilecek bu gibi hadiseler de etkili olmuştur. İslâm’ın şanını gösterme fırsatı bulunduğu ve şer’an caiz olduğu vurgusuyla sadrazamın telhis ettiği başka bir belge ise İspanyol seyyahlarla ilgilidir. Bunların cami gezme talebine yine 3. Selim tarafından bu defa izin verilmemesi, Ruslar’la yaşanan tatsızlığın henüz unutulmamış olmasıyla izah edilebilir (BOA. HAT. 8005). Yine de bu padişah devrinde, diplomatik heyetlerin Ayasofya başta olmak üzere cami ziyareti talepleri pek fazla red­dedilmemiştir. Bu devirde yavaş yavaş -erken Osmanlı devirle­rindeki katı tavrın aksine- gayri­müslimlerin cami gezmelerinde şer’an bir sakınca bulunmadığı, bunları engellemeye izin olmadı­ğı söylenmeye başlanır. Sultan 3. Selim ile 2. Mahmud’un saltanatı (1808-1839) sırasında izin taleple­rine olumlu bakılmasını isteyen sadrazamların ortak gerekçe­leri; “düvel-i Nasara (Hıristiyan devletler) elçilerinin camileri gezmek istemeleri karşısında İslâm’ın ahlaki temizliğini gös­terme fırsatı yakalanacağından şer’an cevaz verildiği” olmuştur (BOA.HAT. 7044; 34577). Bilhassa, büyükelçilerin görev süreleri bitince İstanbul’dan ayrılmak üzere bulundukları sırada selatin camilerini gezmelerinin teamül olarak kabul edildiği anlaşılmak­tadır (BOA.HAT. 10872).

    2. Mahmud, ecnebilerin gide­rek artan talepleri karşısında zi­yaretlerin usulünü şekillendiren ilk padişahtır. Hatta kendisi hatt-ı hümayunlarında bizzat yazdığı maddelerle, farkında olmadan ilk “turist talimatnamesi”ni kaleme almıştır da denilebilir. Madde madde “cami ziyaretlerinin öğrencilerin tatil günlerinde, namazdan önce veya namazdan sonra yapılmasını; tercümanla­rın camilerde saygısızlık addedi­lebilecek hareketlerden kaçın­maları noktasında ziyaretçileri uyarmalarını; şeyhülislamlıkla bilgi alışverişinde bulunularak, gezilecek camilerde umuma açık ders veren hocalarla talebeleri­nin seyyahlarla gerginlik yaşa­mamaları için gereken tedbirle­rin alınmasını” istemiştir (BOA. HAT. 34577; 31893). Bu maddeler, bundan yaklaşık 50-60 yıl sonra 2. Abdülhamid döneminde Evkaf Nazırı tarafından kaleme alınan 5 maddelik talimatnameye öncü­lük edecektir.

    Ayasofya, Sultan Abdülme­cid’in emriyle 1847-49 arasında İtalyan asıllı İsviçreli Mimar Gas­pare ve Guiseppe Fossati kardeş­lere restore ettirildikten sonra, gezilerin daha kolaylaştırıldığı anlaşılıyor. Kırım Savaşı sırasın­da İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifakın ardından 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı’yla, Batı’ya açılım evresinde eski kısıtlama ve zorluklar nispeten ortadan kalkmıştı. Yine de bu yıllarda Os­manlı tebaası gayrimüslimlerin de Ayasofya’yı izinsiz ziyaret ede­medikleri anlaşılıyor. İzinlerin çıkmasına bağlı olarak gezenler de çoğalınca, seyyahlarla cami görevlileri arasında çekişmeler de artmıştır.

    Diğer yandan, gerekli şartlar sağlanmadan artan ziyaretçi sayısı kontrolü zorlaştırmıştır. Ayasofya’daki üst kat galeri du­varlarıyla sütunlarının bilhassa Rum ve Yunan olduğu tahmin edilen kişilerce kötü niyetli çeşitli yazı ve şekillerle kirletildiği ihba­rı gelince, bizzat 2. Abdülhamid (saltanatı 1876-1909) tarafından bir teftiş emredilmiştir. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa emri yerine getirir; Ayasofya’da 20-30 yıldan beri tarihî duvarlara yazılan bu yazı ve şekilleri binaya zarar vermeyecek şekilde sildirir.

    1Belge_3
    2. Abdülhamid’in Osmanlı propagandası çerçevesinde hazırlattığı fotoğraf albümü (altta sağda) ve buradaki bir Ayasofya fotoğrafı. Albüm, Sébah ve Joaillier tarafından 1893’te hazırlanmıştı.
    1Belge_4

    Mustafa Paşa, Ayasofya’nın üst kat galerilerinin boş olma­sından dolayı, sefaret mensup­ları hariç olmak üzere, Hariciye Nezareti’nden verilen biletlerle gelen “adi ziyaretçiler”in sadece cami içini gezmekle yetinmeleri gerektiğini; bunların üst katlara çıkarılmamasının görevlilere emredildiğini Yıldız’a gönderdiği takririnde belirtiyor. Takrirde sözü geçen “biletler”in mahiye­ti hakkında kaynaklarda bilgi yoktur; ancak bu yazımızda kullandığımız Ayasofya ve Ce­behane biletleri olması kuvvetle muhtemeldir. Bilet üzerindeki yazıda “cami-i kebir” veya “cami” kelimelerinin bulunmayıp sade­ce “Ayasofya” yazılması dikkati çeker.

    Bu yıllarda Ayasofya’nın en önemli süsleme unsurlarından olan mozaiklerin ziyaretçiler tarafından çalındığı veya satın alındığı da kayıtlara geçmiştir. Evkaf Nezareti, Ayasofya özelin­de olmakla birlikte tüm selâtin camilerinde “turistik” ziyaretler­den kaynaklanan olumsuzlukları değerlendirerek, aksaklıkları gidermeye yönelik bir talimatna­me hazırlar. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa’nın Yıldız’a sunduğu 1887 tarihli “İstanbul’daki mukaddes mekanları ziyaret edecek gayri­müslimlere dair talimatname” Türkiye’nin ilk turizm genelgesi sayılmalıdır (metni için: Emine Betül Çakırca, “On Dokuzuncu Yüzyılda Seyir ve Temaşa Mekânı Olarak Ayasofya Camii ve Gayri­müslim Ziyaretçileri”).

    Seyahatnamelere göre sivil seyyahlar, resmî makamlardan izin almanın zorluğundan veya kendilerine daha kolay geldiğin­den, cami kapılarında kurdukları ikili ilişkiler, cami görevlilerine verdikleri hediye ve paralar sa­yesinde rahatlıkla camilere alın­mıştır. Softaların bu gibi seyyah­lara müdahale ettiklerine dair kayıtlara rastlanılmıyor; ancak seyyahlar her anlatıda tedirginlik hatta korkularını aktarmaktan çekinmemiştir.

    1Belge_5
    Grelot’nun, sakal bırakıp sarık sararak ve uzun bir elbiseyle kimliğini gizleyerek girdiği Ayasofya’da çizdiği iç mekan çizimlerinden. Relation Nouvelle D’un Voyage De Constantinople, 1680.

    16. yüzyıldan itibaren birçok seyyah kitaplarında Ayasofya’nın iç mekanını gayet ayrıntılı tasvir edebilmiş; hatta çok değerli gravür ve planlarla Osmanlılar’ın eksik bıraktığı bu alanı doldur­muşlardır. Bu seyyahların en önemlisi, Ayasofya’nın içerisin­de kaldığı 3 günü ayrıntılarıyla anlatan (1670’ler); tarihte ilk defa Ayasofya, Sultan Ahmed, Süleymaniye ve Yeni Cami’nin planlarıyla, bunların içeriden ve dışarıdan çok mükemmel gra­vürlerini çizen Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot’dur (1630-?). Sakal bırakıp sarık sara­rak ve uzun bir elbiseyle kendini kamufle ederek Ayasofya’da giz­lice kaldığı 3 gün içinde iç mekan resimlerini çizmiş; ibadet eden Müslümanlar’ın hareketlerini incelemiş; namaz kılınırken icra edilen rüku, secde gibi eylemleri tespit edip resimlemiştir. Fransa Kralı 14. Louis’ye sunduğu 1680 tarihli Relation Nouvelle D’un Vo­yage De Constantinople kitabıyla haklı bir ün kazanmıştır.

    Bundan 30 yıl sonra ise, İsveçli bir subay olan Cornelius Loos (1686-1738), Ayasofya’nın gayet ayrıntılı iç mekan tasvirlerini yapacaktır. İsveç Elçiliği’nde ter­cüman olan diplomat ve tarihçi Ignatius Mouradgea d’Ohsson ise (1740-1807) 1787’de Paris’te ba­sılan Tableau Général de l’Empire Othoman adlı eserinde Ayasof­ya’yı mükemmel çizimlerle içe­riden ve dışarıdan göstermiştir. İnsan bu eserleri görünce, “keşke rahat rahat çalışıp daha fazla eser bırakmalarına izin verilsey­di” diye hayıflanmadan edemi­yor (Ayasofya seyyahlarına dair toplu malumat için: Emrah İstek, 100 Seyyahın Gözüyle Ayasofya, Beyan Yayınları, 2021).

    Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 arasında Fossati Kar­deşler’in Ayasofya restorasyonu öncesi durumunu ve şeklini gösteren yegane resimler bu eserlerle günümüze gelmiştir. Gaspare Fossati’nin bizzat çiz­diği tablolarının ötesinde baskı özellikleriyle de başlı başına bir sanat eseri olan ve 1852’de Londra’da basılan Ayasofya Al­bümü, kendinden önceki gizli ve sıkıntılı süreçlerle elde edilmiş resimlerin aksine bizzat Sultan Abdülmecid’in emri ve devle­tin parasıyla ortaya konulmuş mükemmel bir çalışmadır. Aya­sofya galerilerini gezen ecnebi­leri resmederek bize Ayasofya turizmiyle ilgili en erken tarihli görsel malzemeyi bıraktığı için de önemi büyüktür.

    1870’LER…

    Ayasofya’ya giriş için 9 gün süreli turist bileti

    1Belge_Kutu
    Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenen 9 günlük biletle Ayasofya Camii ziyaret edilebiliyordu.

    Hariciye Nezareti Teşrifat Mü­dürlüğü tarafından hazırlanan biletlerle, Ayasofya Camii ile Ahmed Fethi Paşa’nın 1846’da Topkapı Sarayı Cebehanesi’nde (Aya İrini Kilisesi) kurduğu ilk Türk müzesi olan Askerî Müze ziyaret edilebiliyordu. Belge satırlarında karşımıza çıkan, ancak ne olduğu anlaşılamayan bu biletlerin bugüne kadar hiçbir kaynakta görülememesi; mutlaka zamanında şahıslara verilip giriş es­nasında imha edilmeleri nedeniyle günümüze intikal etmemesinden kaynaklanmıştır. Bugün bulunan örnekleri de zaten çok azdır ve bunlar kenarda-köşede kalanlar olmalıdır.

    Osmanlı Arşivi’nde korunan bu biletler, ortasından delikli kağıda basılmış, aynı tabakada biri Aya­sofya diğeri Cebehane için olmak üzere iki adet giriş biletinden ibarettir. Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenmiştir. Tam ortada iki kısmı ayıran çizginin üzerindeki ay-yıldız tasarımı oriji­naldir. Eski harfli Türkçe yazıda “Babıali Teşrifatî-i Hariciye-Duhuliye Bileti-A­yasofya-Dokuz gün için muteberdir-Fî” yazıları okunmaktadır. Türkçe kısımda “Fî” yazısından sonra bir tarih konulma­mış, ancak Fransızca kısımdaki “187” ibaresi bu biletin 1870’lerde hazırlandı­ğına delil olmuştur. Cebehane için de aynı şekilde bilet hazırlanmış, tek farkla “Ayasofya” yerine “Cebehane-i Âmire” yazılmıştır. Biletlerin dağıtım şekline, ücretli veya ücretsiz olup olmadığına, verildiği kişilerin bir deftere kaydedilip edilmediğine dair soruların cevapları henüz ortaya çıkmamıştır. Önümüzdeki yıllarda tasnifi tamamlanıp araştırmaya açılması beklenen belge ve defterler arasından tamamlayıcı malumatın çıkması muhtemeldir.

  • Bir mimari yapının kağıt üzerinde kalan izleri

    Fetih sonrası 1461’de yıkılan Havariyyun Kilisesi, kent coğrafyasından kaybolmuşsa da arkasında bir değil iki ekfrasis bırakmıştır. Değindiği konuları (yer, kişi, yapıt vb.) yazı yoluyla betimleme girişimi olarak tanımlanabilecek ekfrasis, yokolmuş yapılarla okuyanlar arasına metin yoluyla bir köprü kuruyor.

    Mabeyinci Pavlos’un (6. yüzyıl) Ayasofya’nın Betimi ile Michel Butor’un (1926-2016) San Marco’nun Betimi’nin bir ortak yanları Samih Rifat tarafından dilimize çevrilmeleriyse, bir ve asıl ortak yanları, konu edindik­leri yapıların bugün de ayakta kalmış olmaları: Metin ile yapı içiçeler; hangi zaviyeden bakılır­sa bakılsın; dolayısıyla üstüste okunmalarına bir engel yoktur.

    Ayasofya, Bizans başkentinin en ulu ibadet yapısıydı. Buna karşılık, polyandrion (ortak me­zar) özelliği de taşıyan Havariy­yun Kilisesi; şehirdeki konumu gereği çok daha fazla sayıda müminin ziyaretine uğradığı, üstüne üstlük Haçlı işgali (1204) sırasında talan edildiği için fetih (1453) sırasında harap hâldey­miş. Fatih Camii, yobazlar kili­seyi tarumar ve mezarlığındaki imparator kemiklerini Boğaz’a boca ettikten sonra yerine mi yapıldı, ötesine mi, anladığım kadarıyla kesinlenemiyor.

    Havariyyun’un 5 kubbeli Ortodoks haçı formundaki tasa­rımının Venedik San Marco’da olduğu gibi uygulandığı görü­şü yaygındır. Yanılmıyorsam, ilkinin yerine Ayasofya’nın mimarları tarafından yapılan ve 28 Haziran 550’de açılışı gerçekleşen ikinci Havariyyun, Agioi Apostoloi, örnek alınan tasarımdır.

    resim_2024-09-01_022327442
    Havariyyun Kilisesi’nin yıkılması sonrasında 1463- 1479 arasında inşa edilen Fatih Camii.

    Ayasofya’nın ve San Mar­co’nun tersine Havariyyun kent coğrafyasından 15. yüzyılda kay­bolmuşsa da, arkasında bir değil iki ekfrasis bırakmıştır. Rodoslu Konstantin’in şehrin 7 tepesi (harikası) üzerine 931-944 ara­sında kaleme aldığı 981 dizelik güzellemesinin merkezinde yer alır Havariyyun Kilisesi. Metin­de, nesnel betimlemenin ağır bastığı yorumu yerleşik. Gelge­lelim, Théodor Reinach’ın 1896 yayını arkeolojik değerlendirme incelemesinde, Rodoslu’nun sınırlı mimari, kısıtlı geometri ilgisi nedeniyle güvenilmesi güç ölçüler verdiği yazılı (Revue des Etudes Grecques’in 9. cildinde (s. 66-103, “Commentaire Archéo­logique sur le poēme de Cons­tantin le Rhodien”-Persée’den erişebiliyor bu önemli metne). Ayrıca, bugüne eksik biçimdulaştığı görüşünde şiirin. Buna karşılık, Havariyyun mozaik­leriyle ilgili dizelerin içerdiği bilgilerin ekfrasis’e yaraşır nitelikte olduğunu belirtiyor Reinach: Canlandırması okura kalmış. Mermerlere ilişkin kayıtlar için de geçerli bir yaklaşım: Mabeyinci Pavlos’un Ayasofya’dakiler hakkında naklettikleriyle koşutluklar taşıyor betimlemeleri.

    Wiener-Müller temel kita­bında Havariyyun’a ayırdığı sayfalarda anmıyor Rodoslu’yu, ekfrasis örneği olarak başka bir şiiri, 12. yüzyılda kaleme alınmış Nikolaos Mesarites’in şiirini gösteriyor. (İstanbul’un Tarihsel Topografyası, s. 406). Aynı tarih­lerden bir minyatürde, Kokki­nobafos’un yapıtında Havariy­yun’un temsili görünümü var. Yokolmuş bir yapının, arkasında bıraktığı izler.

    Burada, önce, ekfrasis kav­ramına dönelim. Eski Yunan kaynaklarında varlığına 4. yüzyıldan başlayarak rastlanı­yor: Değindiği konuları (yer, kişi, yapıt vb.) yazı yoluyla betimleme girişimi. Umberto Eco, “Miche­langelo döneminde bir kazıda bulunan heykelin Lacoon’u tasvir ettiği, Yaşlı Plinius’un betimlemesine dayanılarak saptanmıştır” der. Günümüz kuramcılarını, Keats’in “Bir Yunan Vazosuna Kaside”yi bu gözden okuyan Leo Spitzer’den Derrida’ya sorunun etkilediği biliniyor: Joyce’un Ulysses’teki “gözlerini yum ve görmeye ko­yul” önerisi metin ile “nesne”si arasındaki köprüye tutulmuş projektör ışığı gibidir!

    Havariyyun Kilisesi bağla­mında ekfrasis deneyiminin başı ve ucu farklı değerler taşıyor. Klasik çağda, klasik anlam yüküyle kavram, Eco’nun tanımına uygun biçimde ele alınmıştır. Şah örnek olarak Homeros’un İlyada’da aktardığı, Pandora’yı da yarattığı söyle­nen büyük sanatçı-zanaatkar figürü Hefaistos’un imal ettiği Akhileus’un kalkanını betim­lediği bölümdür (18, 475-490). Hesiodes de metnin etkisiyle sözkonusu kalkan üstüne bir şiir döşemiştir (bkz. Didem Demi­ralp, “Eski Yunan Yazınından İki Ekphrasis Örneği”, Turkish Studies, 2014, sayı 9/10).

    Havariyyun Kilisesi’ni betim­leyen iki şiirsel metnin eleştirel basımları mevcut. Rodoslu’nun yeni bir çevirisi çift dilde baskı olarak Ioannis Vassis’ten okuna­bilir: On Constantinople and the Church of the Holy Apostles’ı dilimize aktarmamız gerekmez mi?! (Ashgate, 2012, e-book olarak da indirilebiliyor). Bu kaynak-metin hakkında, metnin bütün loşluklarına ışık tutan Re­inach’ın sözünü ettiğim incele­mesi tam anlamıyla “ekfrasisin ekfrasisi” niteliği taşıyor; öyle ki okur satırdan satıra geçerken Havariyyun Kilisesi’ni gözü­nün önünde canlandırmakla kalmıyor, çevresinde ve içinde dolaştığı izlenimine de kapılıyor -bu 137 yaşındaki inceleme de dilimize taşınmalı.

    resim_2024-09-01_022332897
    İmparator 2. Theodosius’u Havariyyun’da İoannis Hrisostomos’a ait kutsal emanetleri karşılarken gösteren 10. yüzyıl Bizans minyatürü

    Canlandırma, ekfrasisin he­defi, dahası başarısı. Sağlam bir betimleme metni bugün pekala 3D teknolojisiyle ete kemiğe büründürülebilir konu edindiği yapıtı. Baş ve uç dedim; işte işin ucu buraya varıyor:

    Georgetown’da mukim Dum­barton Oaks, Bizans kültürü merkezinde 2015’te bir sem­pozyumun eşlik ettiği bir sergi düzenledi Havariyyun Kilisesi çerçevesinde (bkz. doaks.org). Serginin içeriğini oluşturan malzemenin tohumları 1945’ten başlayarak Dumbarton Oaks’ta atılmıştı. Tasarıyı bir üçlü geliştirmişti: Sanat tarihçisi Albert M. Friend, filolog Glanvil­le Downey ve mimari tarihçisi, sonraki dönemde İstanbul’da Thomas Whittemore’un yerini alarak Ayasofya ve Kariye’nin onarım çalışmalarını yürütecek Paul Underwood.

    1945’de araştırma bölümü­nün yönetimine gelen Friend, Princeton mezunu iki genci işe almış, Bizans döneminin yokolmuş yapıları hakkında çalışmalara girişilmişti. Üçlü, Havariyyun Kilisesi’ni öncele­yen, Konstantin’in mezarı olarak 12 havariye göndermeyle Hz. İsa’nın ve Büyük İskender’in kabir düzenine öykünen ahşap çatılı yapıdan yola koyulmuş; Downey peşpeşe Rodoslu’nun ve Mesarites’in ekfrasis metinlerini çevirince Underwood desenle­riyle anlatılanları canlandırma­ya koyulmuştu! Farklı gerek­çelerle 70 yıllık gecikmeyle sunulabilen sergide, Underwo­od’un yararlandığı kaynaklar arasında Buondelmonti’nin haritalar kitabıyla keşiş Kokki­nobafos’un minyatürlerinin de bulunduğu biliniyor.

    kağıt üzerinde
    İstanbul’da 550 yılında inşa edilen Havariyyun Kilisesi’nin bir tasviri olduğuna inanılan 1162 tarihli Vatican Codex imajı.

    Üçlü, başka uzmanların da katılımıyla 1948’de, Dumbarton Oaks’da bir Havariyyun Kilisesi sempozyumu düzenlemişti; ilgili materyale kurum arşivin­den ulaşılabiliyor. Üç ciltlik bir yayın hazırlığı yapmışlar, ger­çekleşememiş; dahası Oaks’un yayın kurulu projeyi 1968’de %99 fantezi (!) yorumuyla rafa kaldırmıştı.

    2015 sergisine eşlik eden sempozyumun kitabı 2020’de yayımlanmış: Havariyyun Kilise­si: Kayıp bir Yapı, Unutulmuş bir Proje ve Geçmişteki Bugündelik”i (448 sayfa) açıkçası görmüş değilim, Nevra Necipoğlu’nun da önemli katkısının yeraldığı cilt hakkında The Byzantine Review’da Vasileios Marinis’in yazısından Necipoğlu’nun Patrik Scholarios hakkında, Bizans ve Osmanlı kaynaklarını karşılaş­tırarak yorumunu geliştirdiğini okuyorum.

    Havariyyun Kilisesi’nin öyküsünde, benim gibi Bizans bağlamında hiçbir uzmanlı­ğı bulunmayan bir edebiyat adamının ilgisini Borges’vari bir merak türüne bağlamak bir yol: Kaybolmuş bütün yapılar mıknatıs işlevi görebiliyor! Gelgelelim kendi payıma asıl tasam, ekfrasis sorunuyla ilişki­liydi. Betimlenmiş ama ayakta kalmış yapıları konu edinen biri klasik (Mabeyinci Pavlos’un Ayasofya’nın Betimi– Kırmızı Kedi Yayınları), diğeri modern (Michel Butor’un San Marco’nun Betimi – Yapı Kredi Yayınları) iki yapıt, deyiş yerindeyse sınanabi­lir özellikler taşıyor: Sözkonusu yapıları elde kitaplarla ziyaret etmek ve paralel okuma gerçek­leştirmek olanaklı.

    Buna karşılık, Havariyyun Kilisesi’ni konu edinen iki ekfrasis örneği okurdan hayal­gücünü ve tasarımlama yete­neğini işe koşmasını bekliyor. Friend-Downey-Underwood üç­lüsü bu hamleyi üç çeyrek yüzyıl önce yaparak yolu açmışlar; onlara selam duruyorum.

  • 6 minareli cami ve imparatorluğu saran şöhreti

    Sakin geçen 17. yüzyıl, İstanbul’un simgelerinden birini bağrından çıkardı. 19 yaşındaki Sultan 1. Ahmed’in Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa’ya yaptırdığı Sultanahmet Camii, sonraki 400 yıl boyunca kente gelenlerin ilk ziyaret ettiği yerlerden biri oldu.

    İstanbul’un 17. yüzyılı nispeten sakin bir dönem oldu ama kimi etkileyici anıtlar da ortaya çıktı. İstanbul’un fethinden sonra Hipodrom bir meydan olarak kalmıştı. Anıtlar, heykeller korunmuştu. Türkler onlara tılsımlı anlamlar yüklediler ve bunları enteresan hatıralar olarak sakladılar. Zamanla meydanın etrafında saraylar inşa edildi.

    1609’da oldukça genç yaştaki Sultan Ahmed bu bölgeye büyük bir cami yaptırmak istedi. Ulema karşı çıktı, “İhtiyaç yok” dediler. Fakat sultan ısrar etti ve caminin yanında medreseden sıbyan mektebine, hamamdan imarete, hastaneden çeşme ve sebillere kadar birçok yapı inşa ettirdi. Muhtemelen kendisinin tasarlattığı türbe ise onun ölümünden sonra yapıldı. Külliye ve türbe, Ayasofya’nın karşısına, Hipodrom’un hemen bitişiğindeki kısma ve hatta Hipodrom’un ve İmparatorluk Sarayı’nın kalıntıları üzerinde inşa edildi. Böylece ziyaretçilerinin daha çok olması umut ediliyordu.

    Hem süslemede hem mimari ayrıntılarda Osmanlı uygarlığının zirvesi olan Sultanahmet, yapılır yapılmaz şehrin simgesi hâline geldi. 6 minareli cami hikayesi, imparatorluğun her köşesine ulaştı. Osmanlı coğrafyasındaki evlerden kamu yapılarına kadar birçok yerde bu caminin imgesini taşıyan işaretler, tasvirler kullanıldı. 1665’te tamamlanan ama hâlâ Yeni Cami adıyla andığımız muhteşem anıt da Osmanlılarda valide sultanın gücünü ve zenginliğini göstermesi açısından önemliydi.

    resim_2024-08-25_195215076
    Bizans Hipodromu, Osmanlıların At Meydanı ve sonrasında Sultanahmet Meydanı… Kaynaklara göre hipodrom 193-211 arasında hüküm süren Roma İmparatoru Septimius Severus zamanında yapılıyor ve bir diğer Roma İmparatoru Konstantin döneminde yenileniyor. Sultan 1. Ahmed, 6 minareli Sultanahmet Camii’ni bu meydanın bitişiğine yaptırıyor.
  • Bir imparatorluğun temelleri şehrin sokaklarından yükseldi

    Mehmed artık büyük bir Fatih’ti. Surlar içine sıkışmış bir şehri değil, büyük Roma/ Bizans imparatorluğu’nu ele geçirmişti. Osmanlı Devleti hem islâm dünyasının büyük gücü olmuş, hem de Roma-Bizans mirasının kültürel zenginliğini taşımaya başlamıştı.

    29 Mayıs günü öğlene doğru, Osmanlı ordusu şehre kısmen hâkim oldu. Sonrasında bizzat Fatih de, beraberinde 200 solak ile şehre girdi. Onu genç hanımların attığı çiçekler arasında, zırhlar içinde beyaz atıyla şehre girerken gösteren tablolar sanatçıların hayalgücünün ürünüdür.

    Fatih öncelikle Ayasofya’ya doğru yöneldi ve kentin bu en büyük yapısına girdi. Bu sırada bir mermeri tahrip etmekte olan askeri, “Sizin aldığınız hazineler ve esirler size artık yeter, şehrin yapıları ise bana aittir” diye uyardı. Tursun Bey’e göre Ayasofya’nın kubbelerine kadar çıkmış, şehri buradan seyretmiş ve kentin harap durumuna bakarak, “Perdedari mi küned der tak-ı kisra ankebut/ Bum nevbet mi zened der kal’a-i Efresyab (Örümcek, Kisra’nın penceresinde perdedarlık yapıyor; Baykuş, Efresyab’ın kalesinde mızıka çalıyor)” şeklinde Farsça bir beyit okumuştu. Yapının içine girdiğinde büyük bir hayranlık duyan Fatih, din adamlarının ve halkın ayaklarına kapanması sonucu onlara hayatları ve inançları konusunda teminat vermiştir.

    Ekran görüntüsü 2024-08-25 190727
    Osmanlı dönemi boyunca inşa edilen en büyük külliye olan Fatih Külliyesi, benzersiz bir yapı topluluğu oldu. Osmanlı-İslâm mimarisinin tasarım geleneklerine bağlı olmakla birlikte, külliyenin ortasındaki cami, etrafındaki büyük meydan, meydanın çevresindeki medrese, hastane, tabhane gibi yapılar ile adeta bir İtalyan rönesans anıt alanı ortaya çıktı.

    “Fatih, harap bir şehir olarak aldığı Kostantiniyye’yi vakıflara dayanan külliye-imaretleriyle muhteşem bir Türk-İslâm şehri olarak yeniden inşa etmiştir. Türk Hakan ve İslâmî Sultan unvanlarından sonra Kayser-i Rum sıfatıyla Tuna ile Fırat arasında, İstanbul ve Boğazlar ekseninde, eski mutlak merkeziyetçi Doğu Roma İmparatorluğu’nu ihyâ etmiş; Doğu Roma’nın köylü raiyyet statüsünü, vergi kanunlarını Raiyyet Kanunnâmesi’yle ve Osmanlı-Türk devlet nizamını Fâtih Kanunnamesi’yle düzenlemiştir. Osmanlı imparatorluk düzeni, yüzyıllar boyunca bu temel üzerinde ayakta kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun her bakımdan gerçek kurucusu İstanbul Fâtihi Sultan Mehmed’dir.”
    Halil İnalcık

    Sonrasında yapıda şükür namazı kıldığı ve camiye çevrilmesi için hemen çalışmalara başlandığı söylenir. 1 Haziran’da Ayasofya ilk Cuma namazı için camiye çevrilmiş ve minberinde Fatih adına hutbe okunmuştur.

    Şehrin fetihten sonra dönüşümü çok hızlı olmuştu. Mimari, sosyal yapı ve nüfus hızla değişti. Başlangıçta Fatih, kentin ikinci büyük kilisesi olan Havariyyun Kilisesi’ni Rum Patrikhanesi’ne tahsis etmiş; ancak bakımsız kalan yapının çevresindeki Hıristiyanlar azalınca Patrikhane buradan taşınmıştı. Harap yapı yıkılmış ve yerine Fatih Külliyesi inşa edilmişti.

    resim_2024-08-25_190820821
    Şehre ilk bakış Fatih, Ayasofya’nın kubbesine çıktığında onu Bizans Sarayı’nın ve Hipodrom’un yıkıntıları karşılamıştı. (İllüstrasyon: ntv tarih’in Mayıs 2013 sayısı için Ethem Onur Bilgiç’in yaptığı illüstrasyon, Engin Irız’ın fotoğrafıyla birleştirilmişti)
  • Ayasofya: Kubbe altında herkesi birleştiren mabet

    Ayasofya: Kubbe altında herkesi birleştiren mabet

    Bosna’da camilerin yakıldığı; Suriye’de kiliselerin, antik eserlerin yokedildiği; Afganistan’da Buda heykellerinin havaya uçurulduğu günümüz dünyasında, Türkiye’nin dünyaya verdiği bir kültür dersiydi Ayasofya. Özellikle Batı’nın genetik kodlarına yerleşmiş olan ayrımcılığa karşı, Türk insanının tarihten gelen adalet duygusu, ahlak duygusu, eşitlik ve hakkaniyet duygusuydu.

    Altıncı yüzyıldan bu yana İstanbul’un tarihî silüetinin değişmez parçası olan Ayasofya, tarihte ve günümüzde çeşitli insanlar için değişik anlamlar ifade etti ve ediyor. Ortodoksluk inancının kadim mabedi, Müslümanların fetih simgesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun birinci camisi, cumhuriyetin müzesi…

    Ben de bu çeşitli insanlardan biri, profesyonel turist rehberiyim. 25 seneye yaklaşan meslek hayatımda Ayasofya benim için Türkiye’nin en değerli kültür varlığı ve en sevdiğim çalışma alanım oldu.

    Kaba bir hesapla, Ayasofya’ya 2.000 defa gitmiş olmalıyım. Öğrenmek için en çok çaba sarfettiğim tarihî mekan oldu. Üzerine en çok okuduğum, her gün hakkında yeni birşeyler öğrendiğim büyülü, koca bir ev. Dünyanın ve Türkiye’nin her yerinden her inançtan insanları Ayasofya’da gezdirdim. Onlara uzun tarihini, mimarisini, mühendisliğini, mozaiklerini ve hat levhalarındaki sanatını olgularla anlattım. Beğenmeyen, etkilenmeyen kimseyi görmedim. Devlet başkanlarını, dünyaca ünlü sanatçıları, her inançtan hacıları, çok bilgili amatörleri, yolu İstanbul’a kazara düşmüş ve Ayasofya’nın daha önce adını bile duymamış insanları gezdirdim. Bu dev yapı hepsinde unutulmaz bir etki bırakmıştır.

    Turist gruplarına anlatımlarımda bir Türk rehber olarak en çok gurur duyduğum bölüm, Ayasofya’nın müze olmasıydı. 85 sene önce 2. Dünya Savaşı’na giden bir dünyada, Türkiye Cumhuriyeti bu çok anlamlı yapıyı müzeye çevirerek bütün dünyaya bir barış, kültüre saygı ve birlikte yaşama örneği göstermişti. Modern zamanların güya barış içindeki dünyasında ise insanlar sözde etnik veya sözde dinî gerekçelerle öldürülürken, Ayasofya benzersiz bir emsal, bir simge olarak yüzümüzü ağartıyordu. Bosna’da camilerin yakıldığı; Suriye’de kiliselerin, antik eserlerin yokedildiği; Afganistan’da Buda heykellerinin havaya uçurulduğu günümüz dünyasında, Türkiye’nin dünyaya verdiği bir kültür dersiydi Ayasofya.

    Bugünün gezginleri bu bakımdan da şaşırıyorlardı Ayasofya’da. Ortodoks Yunanlar Türklerin mozaikleri korumuş olmasına, Sünni Araplar hat levhalarda Allah, Muhammed ve dört halifenin isimleri yanında Hasan ve Hüseyin’in de bulunmasına… Türklerin Ayasofyası herkese bir şeyler gösteriyor; herkese farklılıklara rağmen barış içinde yaşamanın mümkün olabileceğini kanıtlıyor; üstelik bunu post-modern şovlar ve gösterişlerle değil, dünya kültür mirasının belki de en üst seviyedeki eserini bu şekilde koruyarak yapıyordu. Bu bakımdan Ayasofya bir umuttu. Özellikle Batı’nın genetik kodlarına yerleşmiş olan ayrımcılığa karşı, Türk insanının tarihten gelen adalet duygusu, ahlak duygusu, eşitlik ve hakkaniyet duygusuydu.

    Türkiye ekonomisinin can damarı turizmin altın çağını yaşadığı çok da eski olmayan günlerde, Ayasofya önündeki bilet kuyruğu metrelerce uzardı. Müzenin fedakar personeli, rehberlerle işbirliği halinde senede 3 milyondan fazla ziyaretçiyi Ayasofya’da ağırlardı. Misafirlerin programına ve zamanına göre Ayasofya’yı yarım saat ile 2 saat arasında bir sürede gezerdik. Her köşesi bir öykü, her ayrıntı, bir tarih… 

    Ayasofya ziyareti, inançlı veya inançsız her insan için olağanüstü bir duygusal tecrübeydi aynı zamanda. Bugünün çatışmacı dünyasında, Ayasofya’nın “tarafsız” statüsünün değişmesi elbette kimilerini mutlu, kimilerini mutsuz etti. Biliyorum, “coğrafya kaderdir”; ancak turizmciler ve rehberler olarak ülkemizi, kültürümüzü, insanımızı dünyaya güzel tanıttık, tanıtıyoruz. Bunu Ayasofya’nın gücü olmadan bu kadar yapamazdık emin olun. Bu “yumuşak güç”, maddi getirisinin ötesinde uluslararası ilişkilerde de  hükümetlerimizin önemli bir müttefiki oldu kuşkusuz.

    Tarihi bir sembol

    Ortodoksluk inancının kadim mabedi, Müslümanların fetih simgesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun birinci camisi, cumhuriyetin müzesi

    21. yüzyıl Türkiye’sinin Ayasofya’nın mimarisine, sanatına bir zarar vermeyeceğini, tersine korumaya devam edeceğini biliyorum. Fatih Sultan Mehmet’in ve sonraki padişahların 18. yüzyıl başlarına kadar kapattırmadığı mozaiklerin bugün görülemez hâle getirileceğini düşünmüyorum. Tekrar camiye çevrilmesine rağmen, bu anıtın hâlâ bütün insanlığa ait olduğu hakikatinin unutulmayacağına inanıyorum. İnsanlığın bu eşşiz anıta sahip çıkmasının yolu, onu görmekten, gezmekten geçer. Bu bakımdan, yapılacak bütün düzenlemelerin dikkatle tasarlanacağını; gezi ile ibadet alanlarının ayrılmasına önem verileceğini; ayakkabı çıkarmak, verilen kıyafetleri giymek gibi zorlaştırıcı uygulamalardan kaçınılacağını düşünüyorum.

    Ayasofya’yı tüm ziyaretçilere anlatmaya devam edeceğim. Atatürk Türkiyesinin dünyaya örnek olmuş bu tarihî girişimini, meslek hayatımın çeyrek yüzyılında yaşayabildiğim için kendimi şanslı hissedeceğim. Ve Ayasofya hangi inançtan, dinden, ülkeden, dünya görüşünden olursa olsun, o muazzam kubbesi altında tüm ziyaretçileri insan olmakta birleştirecek.

  • Ayasofya’nın dili olsa…

    Ayasofya’nın dili olsa…

    Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesi, cami, müze… Ve Danıştay’ın 10 Temmuz’da açıkladığı kararın ardından yapılan statü değişikliğiyle bugün tekrar cami! Sonuna getirilen sıfatlar hep değişiyor. Ama dünyanın en sembolik yapılarından kabul edilen Ayasofya, etrafında dönen tüm tartışmalara rağmen İlahi Hikmet sıfatını taşımayı, bu hikmetle onu paylaşamayanları ayrıştırdığı gibi, tüm dinler, tüm medeniyetler, tüm ülkelerden insanı biraraya getirmeyi de sürdürüyor. Paganlardan Cumhuriyet’e Ayasofya’nın dönüşümleri…

    Dile kolay, iki imparatorluk, bir cumhuriyet görmüş; neredeyse 1500 yıllık tarihi boyunca Hz. Muhammed ile Hz. İsa’yı yan yana getirmiş. Onu yakıp yıkan isyancıları, istilacıları olduğu gibi, taç giyen imparatorları, alnı zemininde secdeye varan sultanları, dünyanın en büyük mimarlarını, restoratörlerini de kubbesi altında ağırlamış. Bugün dünyada İmparator Jüstinyen’le, Fatih Sultan Mehmet’le, Mimar Sinan’la, Fossati’lerle, Mustafa Kemal Atatürk ve başka sayısız hükümdar, sanatkar, din adamıyla aynı havayı soluyabileceğiniz başka bir mekan, bir bakışta 1500 yıllık tarihî zenginliği özümseyebileceğiniz başka bir mabet bulmak neredeyse imkansız. Peki Paganlardan günümüze her dönemde Ayasofya neler görmüş geçirmiş, insanlar onu nasıl paylaşmış, nasıl paylaşamamış?

    Ayasofya'nın dili olsa
    1559 tarihli Melchior Lorichs panoramasında Ayasofya’nın ahşap minaresi görülüyor. Bu minare fetih sonrası İstanbul’da yapılan ilk minareydi.

    Paganların Ayasofya’sı

    İstanbul’un yedi tepesinden ilki üzerinde, yaklaşık olarak denizden 40 metre bir yükseklikten seyrediyor şehri Ayasofya. Bulunduğu alan İstanbul’un antik yerleşim bölgesinde. Byzantium adıyla kurulduğu yerin hemen dışında kalıyor ancak ilk genişletmenin bile bu alanı içine aldığı söylenebilir. En geç MS 200’e doğru ise kent sınırları içine dahil olduğu kesin. Bizans tarihçisi Ferudun Özgümüş gibi bazı geç dönem kaynaklarının iddiaları doğruysa, Bizans dönemi öncesinde burada bilgelik tanrıçası Athena’nın adına yapılmış bir tapınak yükseliyordu. Bu doğru olsa da olmasa da Athena, diğer eski tanrılarla birlikte şehirden silindi, ama sofia, yani bilgelik sıfatı Ayasofya’ya miras kaldı. Bizans döneminde Hz. İsa, Meryem Ana, bir aziz ya da azizeye adanmayan iki kiliseden biri Ayasofya oldu, diğeri de barışa adanmış Aya İrini. 

    Hıristiyanlar tarafından Hz. İsa’ya atfen, Mesih’in yani enkarne olmuş Tanrı’nın sıfatı olarak kullanılmış olabilir Ayasofya ismi. Sonuna “Camii” eklenince kulağa bir parça garip geliyor olsa da, Osmanlı çağında pek çok başka cami de bu isimle anılmış. Edirne’de, İznik’te, Enez’de, Rize’de, Trabzon’da olduğu gibi Sofya’da, Selanik’te, Kiev’de de Ayasofya isimli kiliseler olduğunu biliyoruz. Ama Bizans’ta da Osmanlı’da da Ayasofya dendiğinde akla yalnızca İstanbul Ayasofyası gelmiş. Bu, zaman içinde bir çeşit özel isme dönüşmüş. 

    Diğer kiliseler tam doğuya bakarken Ayasofya’nın, 33 derece kadar güneydoğuya yönelmiş olması, özellikle İstanbul’un fethinin ardından hem kentin hem Ayasofya’nın yeni sahipleri olan Müslümanlar tarafından mucizelerle açıklanmış. İstanbul’dan 61 derece kadar güneydoğu yönünde olan Kıble’ye, yani Kabe’ye bu kadar uyumlu olması, zaman zaman kaderinde cami olmanın yazılı olduğunun kanıtı kabul edilmiş. Halbuki kış gündönümünde (dolayısıyla da Noel bayramında) güneşin tam doğuş hattı üzerinde konumlandığını anlatıyor, mimarlık tarihçisi Sedat Bornovalı. Üst düzey gözlem ve astronomi bilgisi gerektiren bu tercihi, Hıristiyanlar da yapmış olabilir, güneşe özel bir önem atfeden paganlar da… 537 ve 562 yıllarındaki iki açılışının kış gündönümüne çok yakın tarihlerde (27 ve 23 Aralık) yapılmış olmasını da tesadüfle açıklamak güç.

    Ayasofya'nın dili olsa
    İsmiyle müsemma 1710’da İstanbul’a yolu düşen İsveçli Cornelius Loos’un çizdiği panoramada Ayasofya ve Sultanahmet Camii.

    İlk iki Ayasofya

    Açılış deyince, hangi açılıştan bahsettiğimizi de netleştirmek gerek, zira değişen kimlikleriyle birlikte başına gelen kazalar, musibetler yüzünden de tarihin en fazla açılış görmüş yapılarından biridir herhalde Ayasofya. Bugün bahsi geçen, üçüncüsü. İlkinin, İstanbul’un başkent ilan edilmesinin hemen ardından, 330 yılında, 2. Constantius döneminde inşa edildiğini biliyoruz. Bazı kaynaklar ise kentin kurucusu olan babası İmparator Constantius’a bahşediyor Ayasofya’yı yaptırma onurunu. Oğlundan daha meşhur olan Constantius’un bu büyük kilisenin öncülünü kurmuş olması, Hıristiyanlığın yasaklı bir inanç olmaktan çıkması anlatısını güçlendirecek bir detay olarak görülmüş olabilir. Ayasofya’nın tarihi belli ki başlangıcından bu yana, siyasi anlatılar tarafından şekillendirilmiş. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Ayasofya deyince akla İstanbul Ayasofyası gelse de ilahi hikmet, yani Ayasofya ismini taşıyan başka mabetler de vardı. İznik Ayasofyası bunlardan.

    Bu ilk kiliseden hiçbir iz kalmamış bugüne ulaşan. Hatta o dönemde adının Ayasofya olduğu bile şüpheli. 5. yüzyıla kadar kaynaklarda çoğunlukla Büyük Kilise (Megale Ekklesia) olarak anılmış. Bugünküne pek benzemeyen, ahşap çatılı uzun bazilikanın açılış töreni 15 Şubat 360’da yapıldığında, İstanbul Patriği İoannes Krisostomos burada vaazlar veriyormuş. Aziz kabul edilen, güçlü belagati nedeniyle “altın ağızlı” denen bu patriğin ünü bugüne dek ulaşmış. Ortodoks kiliseleri, bugün bile onun icra yöntemlerine göre düzenler pazar ayinlerini. İlk Ayasofya’nın sonunu da onun İç Anadolu’ya sürülmesi getirmiş. Neden mi? Bir heykel yüzünden… 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Her dönemde tartışma konusu Bugün bahsettiğimiz, İstanbul’da aynı yere yapılan Ayasofya. İlkini kül olmaya götüren tartışmanın iki tarafı, İmparatoriçe Eudoksia ve Patrik Ioannes Krisostomos, 19. yüzyıl sonunda, Jean-Paul Laurens’ın fırçasından hayali bir Bizans ortamında.

    Dönemin imparatoru Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia’nın gümüş bir heykeli yapılmış ilk yapının yakınlarına. Bu çok özel heykelin etrafında genç kızlar tülden elbiseler içinde pagan ayinlerini hatırlatan bir surette dans etmeye başlayınca, Ayasofya’nın kutsiyetine halel geliyor diye ağır sözler sarfetmiş Patrik. İmparator da eşine yapılan bu saldırıyı karşılıksız bırakmayıp patriği sürgüne göndermiş. Yandaşlarının yanıtı ise, 20 Haziran 404’te, çevresindeki pek çok yapıyla birlikte ahşap kiliseyi de ateşe vermek olmuş. Altın Ağızlı İoannes’in ise ancak naaşı dönmüş şehre. Olaylı heykelden geriye yalnız kaidesi kalmış. Bugün Ayasofya’nın girişinde duran bu kaideye statü değişikliğinin ardından ne olacağı meçhul. 

    İlk yapının yanmasının ardından İmparator Arcadius hemen ikinciyi inşa ettirmeye başlamış. Kısa süre içinde ölünce ise o sırada 7 yaşında olan 2. Theodosius’a kalmış inşaatı bitirmek. Yangından pek ders çıkarmamış olacaklar ki, yine ahşap çatılı bir bazilika olarak tasarlamışlar bunu da. 10 Ekim 415’te açılış yapılmış; yani 11 sene sürmüş tamamlanması. Başka bazı büyük kiliselerin aksine Ayasofya’nın Hıristiyanlık tarihiyle doğrudan bağlantısı olmamasından ötürü, daha inşaat bitmeden Peygamber İsmail’in kutsal hatıraları gelmiş ikinci Ayasofya’ya. Açılışta ise yapının kutsallığını artıran Hz. Yusuf ve Hz. Zekeriya peygamberlerin rölikleri (kutsal eşyalar/parçalar) eklenmiş. Kutsal tarihle yapının ilişkisini artıran bir başka detay da Yuhanna İncili 4’e göre Hz. İsa’nın kenarında oturup dinlendiği kuyu bileziğinin burada bulunduğu inancı olmuş. Tabii bu rivayetten öteye gidememiş.

    Şehrin merkezinde, her tür isyana karşı onu savunmasız bırakan ahşap örtüsü, 532’deki meşhur Nika İsyanı’nda yeniden kül olmaya götürmüş ikinci yapıyı. Başarıya ulaştıklarını sanarak “Nika” yani “Zafer” diye bağıran isyancılar, kentin kalanını da yakıp yıkmış, ama sonunda İmparator 1. Justinianus tarafından hipodromda toplanıp katledilmişler. İmparator hemen üçüncü yapıyı, yani bugün bildiğimiz Ayasofya’yı yaptırmaya girişmiş. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    İkinci Ayasofya da ilki gibi ahşap çatısından bugünkünden çok farklı gözüküyordu.

    Bizanslıların Ayasofya’sı

    Roma geleneklerini hatırlatan bugünkü devasa yapının inşaatına 23 Şubat’ta, Nika İsyanı’ndan yalnızca 10 gün sonra başlanmış. Mimar ve mühendisler Miletoslu İsidoros ve Tralles’li Antemios işin başında, İmparatorluğun dörtbir yanından malzemeler toplanmış, Efesos’tan Artemis’ten pagan mabetlerinin sütunları İstanbul’a getirilmiş. Bir kaynağa göre 100 ustabaşı, 10 bin işçi ile yapılan inşaat beş yıl sürmüş. Açılış da 27 Aralık 537’de gerçekleştirilmiş. Ayasofya öylesine büyük, öylesine görkemliymiş ki dönemin tarihçisi Prokopios, onun İmparator’un aşırılıklarının en önemli sembolü olduğunu yazmadan duramamış; bu kadarının da artık bir nevi görgüsüzlük olduğunu ima etmiş.

     “…kaplanamaz, sınırlanamaz bir boşluk, çevrelenemeyen kozmosun” bir sembolü dendi onun için. Kubbesi “erişilemez bir sınırsızlık, mozaik ve renkli taşlarla kaplı duvarları, çayır, orman ve denizleri” temsil eden yeryüzü kabul edildi. Yapının kutsallığı da büyük oranda bu görkem ve büyüklüğünde buldu kaynağını. Hıristiyanlık döneminde de Müslümanlar zamanında da herkes neyi yüce, ulu, görkemli buluyorsa onunla bağdaştırdı Ayasofya’yı. Yapılışından sonra 1000 yıl boyunca bu büyüklükte bir bina daha inşa edilemedi. Belki göğe doğru uzanan gotik katedrallerin hacmi de büyüktü ama, galerileriyle birlikte düşünüldüğünde içerisine daha fazla insan alabilen başka bir yapı daha yapılamadı 16. yüzyıla kadar. 

    Tasarımının özgünlüğü, büyüklüğü, teknik imkansızlıklara getirdiği çözümleri ancak ilahi ilhamla açıklanan Ayasofya, ilginçtir, yapıldığı an derhal bir mimari şaheser kabul edilmesine rağmen, Hıristiyan dini mimarisine asla ilham kaynağı olmadı. Ayasofya, Hıristiyanlar için bir kerelik denenen, ne öncesinde ne sonrasında bir daha hiç benzeri yapılmayan kutsal bir hatıra olarak kaldı. Osmanlı Müslümanları için ise, kubbe mimarisinin yaygınlaşmasıyla cami denince akla gelen imgenin kaynağı oldu. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    1000 yıldır bitmeyen dedikodu İmparatoriçe Zoe, Ayasofya’nın güney galerisinde 1000 yıldır yaşamaya devam ediyor. 1000 yıldır da hakkındaki dedikodular bitmiyor. İktidar için yaptıkları erkek hükümdarlar için genellikle sorun sayılmazken o, bugün bile iffetsizlikle suçlanıyor.

    Dışından içine gelince… Bugün de çok tartışılan ikonalarına, fresklerine, bezemelerine ilk saldırı Bizans devrinde yaşandı. İkonoklazma (tasvirkırıcılık) döneminde (726-842) dini konulu tasvirlerle ibadet etmenin yasaklanmasıyla, Ayasofya’daki bütün figürlü resimler yokedildi. Ayasofya’nın tam karşısında bulunan İmparatorluk Sarayı’nın Halki Kapısı’nda duran Hz. İsa ikonasının kaldırılmasıyla başladı süreç. 10 Emir’in kazınmış resimlere tapınılmasını yasaklamasından beri varolan bu tutum, belki bu yıllarda İslâm inancını da etkilemiş ya da belki İslâm inancı Hıristiyanları etkilemişti. Neyse ki İmparator Justinianus, Ayasofya’da çok da fazla figürlü eser yaptırmamış. Duvarlar, galeriler, kubbenin neredeyse yarısı 6. yüzyıldan kalma çok çarpıcı mozaiklerle bezeli. Ama bunların hiçbirinde figür yok. İmparator ve İmparatoriçe’nin birtakım resimlerinin olduğu tahmin edilse de onlar 726’da itinayla kazınıp tahrip edildiği için bugüne ulaşmamışlar. Yalnız merhum İmparator ve İmparatoriçe değil, Kalenderhane Camii’nde önüne örülen bir duvar sayesinde kurtulan bir tek resim haricinde, İstanbul’da 843’ten önceye tarihlenen hiçbir figürlü tasvir kalmamış. Bugün üzeri örtülsün mü örtülmesin mi diye tartıştığımız mihraptaki Meryem Ana ve yanındaki iki başmelek ile kubbedeki İsa, 843’te İkonoklazma döneminin sona ermesiyle yapılmış. Ortodokslar, bunların yapıldığı günü halen zafer bayramı olarak kutluyor. 14. yüzyıla kadar da farklı hükümdarlar, yapının farklı yerlerine inanılmaz resimler yapmaya devam ediyor. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Delacroix’nın fırçasından 1204 Latin İstilası’nın vahşeti.

    Ortodoksların ardından, 1204’te Katolikler de 4. Haçlı Seferi sırasında Ayasofya’ya etmediklerini bırakmamışlar. Bizanslı yazar Niketas bu günleri şöyle anlatıyor: “Dini bütün Hristiyanların önünde ibadet ettikleri kutsal tasvirleri kırdılar, din şehitlerinin kemiklerini, adını anmaktan utanç duyduğum kötü yerlere attılar. Hz. İsa’nın vücudu ve kanı yerlere saçıldı. Kiliselerden kutsal şarap ve ekmek konulan kapların üzerindeki değerli taşları söktükten sonra onları içki kupası olarak kullandılar. Ayasofya’nın baştanbaşa değerli taşlardan yapılmış mihrabını kırdılar, onu da paha biçilmez diğer şeyler gibi paylaştılar. Mukaddes vazoları; mihraptan, kürsüden, kapıdan söktükleri gümüş oymaları ve altınları yüklemek için katırlarını kilisenin içine soktular. Bu hayvanların bazıları pek kaygan olan döşeme üzerine düştüklerinden, onları kılıçlarıyla delik deşik ederek mabedi kirlettiler. Gezginci zevk ve günah dükkanı bir genel kadın, patrik kürsüsüne oturtuldu; oradan açık saçık bir şarkı söyledi ve kilisenin içinde dans etti. Vahşi bir azgınlıkla bütün kadınlara ve bilhassa en faziletli ve saygı değer rahibelere tecavüz ediyorlardı…” 1261’e kadar süren Latin İstilası sırasında Ayasofya bir Katolik kilisesi olarak kullanılmış. Bizans’ın kenti geri almasının ardından 1453’te İstanbul’un fethine kadar da yıpranmış, bakımsız, perişan bir yapı olarak varlığını sürdürmüş. 

    Osmanlıların Ayasofya’sı

    2. Mehmet, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethedip şehre girdiğinde, ilk iş Ayasofya’ya gidip kubbenin üzerinden devraldığı mirası izlemiş. Fethin manevi lideri Akşemseddin’in idaresinde ilk cuma namazı da Ayasofyası kalan ama sonuna artık “Cami-i Kebiri” eklenen bu mabette kılınmış. Böylece Ayasofya’nın Türk dönemi başlamış. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    257 yıllık camide mozaikler açıktı 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos’un çiziminde, fetihten 257 yıl sonra mozaiklerin açık olduğu gözüküyor. Kapaktaki Guillaume- Joseph Grelot çizimi ise 1680’de apsisteki başmelekler ve Hz. Meryem’in bir cami kubbesi altında kapatılmadığının göstergesi…

    Böyle süreçlerde yalnız yapının adını ve işlevini değiştirmek yeterli olmuyor. Efsanelerle de olsa iki tarih arasında bir bağlantı kurmak, yapı için İslâmi bir anlatı ve bir Osmanlı miti yaratmak da gerekli görülüyor. Ferhat Aslan’ın “Ayasofya Efsaneleri” başlıklı tezinde Evliya Çelebi’den aktardığı bu efsanelerden birine göre, Ayasofya’nın yıkılan kubbesini bir türlü tamir edemeyen rahiplerin rüyasına Hz. Hızır girer: “Ahir zaman peygamberi Muhammed’in tükürüğünden alıp zemzem suyu ile birlikte kirece karıştırın, sonra kubbeyi tamir edin, başka çare yoktur” der. Efsane bu ya, Mekke’de Hz. Muhammed’i bulan, onun dünyaya geldiği gece gerçekleşen bir depremde Ayasofya’nın kubbesinin yıkıldığını anlatan rahipler, mücevher bir hokka içinde aldıkları tükürükle kubbeyi ayakta tutmayı başarırlar. Bunun doğru olmasının imkanı yoktur ama mucizeye, efsaneye, masala dünden teşne İstanbul’da Bizans anlatılarına yaslanarak tarihi ve miti harmanlamanın toplumun her kesimine yayılması dikkate değerdir. Yunanlıların gözünden yazılmış başka efsaneler de vardır tabii. Yılmaz Kalyoncu’ nun aktardığı böyle bir efsaneye göre Ayasofya camiye çevrilirken ustalar Bebek İsa ve Meryem Ana mozaiğini kutsal güçlerin araya girmesinden ötürü olacak bir türlü sıvayla kapatamaz, sonunda üzerine bir örtü çekerler. 

    Ayasofya'nın dili olsa

    Tarihî gerçeklere baktığımızda ise fetihten sonra Ayasofya’nın mozaikleri uzun süre kapatılmamıştı. Ta 1680’de İstanbul’u ziyaret eden Guillaume-Joseph Grelot’nun Ayasofya çizimlerinde bile, Müslümanların fetihten 230 yıl sonra mozaikleri kapatmadıkları açıkça görülüyor. 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos da bu mozaiklere çizimlerinde yer veriyor. Bu dönemde Osmanlıların, içi Hz. Meryem, Hz. İsa ve melek tasvirleriyle dolu bir mekanda ibadet etmeyi hiç de rahatsız edici bulmadıkları, bazı durumlarda yalnızca gözlerini ya da yüzlerini boyamanın yeterli görüldüğü anlaşılıyor. Taşınabilir ikonalar dışarı taşınıyor, ama yapının parçası olanlar, olduğu gibi korunuyor. 

    İkonaların kapanması ise, 1739-1740’ta 1. Mahmut’un yaptırdığı onarıma rastlıyor. 1. Mahmut, Türk sanatının şaheserlerinden sayılan şadırvan, sıbyan mektebi, imaret, aşevi, kütüphane, hünkar mahfili ve mihrabı yaptırdığı bu onarımla birlikte mozaiklerin üstlerini de kalın bir badana tabakası ile kapatıyor. 100 yıl boyunca kapalı kapan mozaikler, 1847’de artık tüm İstanbulluların hafızalarından silindikten sonra Sultan Abdülmecit zamanında tekrar günışığı görüyor. Şeyhülislam Mekkizade Mustafa Asım Efendi’nin (1733-1846) vakfettiği mirasla çok büyük bir restorasyona başlayan Gaspare ve Giuseppe Fossati, mozaikleri meydana çıkarıp, desenlerini çizdikten sonra tekrar üstlerini örtüyor. Fakat ne yazık ki bu sırada dökülen sıvalarla birlikte 19. yüzyıla kadar yapılan Osmanlı kalemişleri de tarihe karışıyor. 

    Ayasofya'nın dili olsa...

    Semavi Eyice’nin aktardığına göre, Sultan Abdülmecit sık sık Ayasofya’ya geliyor, mozaiklerde tasvir edilen kişilerin kimler olduğunu soruyormuş. Yapının güney tarafındaki kapının üstünde Meryem’e şehrin modelini sunan İmparator Constantinus ve Justinianos’u gördüğünde “Bari bu binayı esaslı surette tamir ettiren benim de bir resmim ilave edilse” demiş. Bu isteğinin gerçekleşmesine imkan yokmuş tabii, ama Fossatti’nin aklına bir fikir gelmiş. Yanında getirdiği Lanzoni isimli İtalyan mozaik ustasına tamir sırasında dökülen mozaik tanelerinden Abdülmecit’in portresini değil, ama bir tuğrasını işletmiş. Bilindiği kadarıyla Türk sanatında mozaik taneleriyle yapılan tek padişah tuğrası bu şekilde yapılmış. 

    Ayasofya’ya Osmanlıların verdiği önem, vaftizhaneden türbeye çevrilmiş alandan da anlaşılabilir. Beş padişah (2. Selim, 3. Murat, 3. Mehmet, 1. Mustafa, Sultan İbrahim) ve çok sayıda hanedan mensubunun yattığı mezarlık alanı en fazla Osmanlı padişahının istirahat ettiği türbe birimlerinden biri.

    Ayasofya'nın dili olsa

    Cumhuriyet’in Ayasofya’sı

    O zamana kadar da sonrasında da pek tanınmayan Amerikalı Thomas Whittemore (1871-1950), Türk hükümetinden izin alarak 1932’de Ayasofya’nın mozaiklerini ortaya çıkarmak için çalışmaya başladı. Doğrudur, abartıdır bilinmez, ama Lord Kinross’un Ayasofya kitabında, Whittemore kendi hikayesini şöyle anlatır: “Onunla konuştuğum gün Santa Sophia, camiydi. Ertesi sabah camiye gittiğimde ise kapıda Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazılmış bir duyuru vardı ve ‘Müze tamirat dolayısıyla kapalıdır’ diyordu.”

    Aslında Mustafa Kemal’in 1923’te bile Ayasofya’yı ibadete kapatmaya niyeti olduğu geçtiğimiz ay tarihçi Murat Bardakçı’nın yayımladığı bir röportajla gündeme geldi. Fakat bu fikrin uygulamaya konması, 24 Kasım 1934’te Bakanlar Kurulu’ndan çıkan bir karar üzerine 1 Şubat 1935’te resmileşti. Aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’in “Atatürk” soyadını aldığı bu gün, iki simgesel dönüşüm gerçekleşiyordu.

    Ayasofya'nın dili olsa
    Müze dönemi 1967 Temmuz’unda İstanbul’a gelen Papa VI. Paul’ün Ayasofya ziyaretinde diz çöküp dua etmesi uzun süre tartışılmıştı.

    Mozaik arama-temizleme çalışmaları, Amerikan Bizans Enstitüsü tarafından 70’li yıllara dek devam ettirildi. Enstitü’nün çıkan bir tartışma sonucu izinlerinin iptal edilmesinin ardından çalışma sona erdirildiğinde, mozaiklerin henüz yarısı bile açılmamıştı. Halen de sıvaların altında çok sayıda mozaik duruyor. 

    Ayasofya’nın müze olmasının ardından, yerlerdeki halılar-kilimler kaldırıldı; mihrabın yanındaki çok kıymetli birkaç şamdan haricinde, Osmanlı döneminden kalma pek çok yazı levhası ve cami eşyası Anadolu müzelerine gönderildi; ne yazık ki pek çoğu da kayboldu. Sadece mihrap yönünde bir grup yazı ve yapının içindeki dev yazı levhaları çıkarılamadı. Bu yuvarlak levhalar da indirilmiş, ama çapları hiçbir kapıdan geçmelerine müsaade etmediğinden, kuzey nefinde bir galeride istiflenerek bırakılmışlardı. Ancak 1950’lerde Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından yerlerine geri asıldılar. Haluk Dursun’un çıkardığı envantere göre şu anda kalan 15 adet yazı levhası var Ayasofya’da. 

    İstanbul Ayasofyası’nın bitişiğindeki gayet iyi durumdaki medresenin 1935’te fotoğrafları çekildikten sonra yıktırılmış olması da döneminde tartışma yaratmıştı. İstanbul’un tek iki avlulu medresesi, az sayıda iki katlı medresesinden biri olan bu yapı, İslâm sanatının çok ilginç bir örneği olmasının yanında İstanbul’daki Avrupai tarzda inşa edilmiş medreselerden de biriydi. 1924’e kadar eğitim müessesesi olarak, Ayasofya’nın etrafını açmak için yıkılana kadar ise öksüzler yurdu olarak kullanılmıştı. 1985-86’da temelleri ortaya çıkarılan medrese bugün rekonstrüksiyondan geçiyor. Yakın zamana dek müzenin bir parçası olarak kullanılması planlanıyordu, şimdi ne olacağını hep birlikte göreceğiz. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Ayasofya’nın müze olmasından sonra kaybolan bazı cami eşyaları halen aranıyor. İşaretli levhalar bugün yerinde değil.

    THOMAS WHITTEMORE

    Sıvaları söküp, mozaikleri tekrar ortaya çıkaran adam

    Dünyanın Yedi Harikası, miladî takvimi önceleyen çağlarda yapılmış anıtsal eserler arasından seçilmişti. O gün bugün insan elinden çıkma sayısız yapı üzerinde anketler düzenleniyor nicedir: Dünyanın Yeni Yedi Harikası için önerilen çok sayıda dinsel ya da sivil mimarî ürün arasında Ayasofya başı çekiyorsa, bunu birden fazla gerekçeyle temellendirmek eldedir.

    ENİS BATUR

    Yedi yüzyıldan fazla kilise, beş yüzyıl boyunca cami, üç çeyrek yüzyıldır müze olarak işlevini sürdüren, atlattığı onca badirenin ardından bütün görkemiyle ayakta duran bu benzersiz anıt-yapının geçmişi, biri çağ değişimi olmak üzere tarihsel kırılma noktaları, dönemeçler, yön değişimleriyle doludur. Bizans’ın kuruluş ve yükselişine denk gelen süreçte üstüste üç kez inşa edilmiş, büyük taht savaşımlarına sahne olmuş, 1204’de Latinlerin gerçekleştirdikleri haçlı seferinde tepeden tırnağa talan edilmiş, Fatih şehre girdiğinde “düşüş”ün son simgesi olarak görülmüştü.

    Ayasofya'nın dili olsa
    Thomas Whittemore Ayasofya’da….

    Sonrasında, köklü sayılabilecek biçimsel değişimler geçirdiğini; içte mihrabından dev hat levhalarına, bir sıvanan bir açılan mozaiklerine; dışta, minarelerinden destek duvarlarına, kütüphanesine, Bizanslı çehresinden bir ölçüde uzaklaştığını biliyoruz…

    Yıllar önce bir dizi rastlantı sonucu, Amerikalı arkeolog-bizantolog Thomas Whittemore’la yollarımız kesişmişti… Whittemore, Atatürk’e mektup yazmış, Ayasofya (sonra da Kariye) mozaiklerinin sıvalarının sökülmesi işlemleri için başvurusu kabul görmüş, yıllarını İstanbul’da geçirmiştir. Burada pek sevilmediğini, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine içerleyen çevrelerce “papaz” sayıldığını görüyoruz. Tuhaf bir yöntemle çalışıldığı, sabahın köründe fırınlardan getirtilen sıcak ekmek içleriyle sıvaların söküldüğü söylenir.

    Paris’teki stüdyosunda, Abidin Dino anlatmıştı: 1935 civarı, bir sabah tömbeki önünde, dumanaltı oturuyorlarmış Arif’le; kafasındaki garibin garibi serpuşuyla birden yanlarında bitmiş Whittemore, kaldırmış yerlerinden, hızla Ayasofya’ya götürmüş: Ünlü iskelesine hep birlikte tırmanmışlar içeride, düşme tehlikesi geçirerek, bir saat önce ulaştığı büyük bir mozaik kesitinin önüne götürmüş onları ve bir kova dolusu suyu duvara boca ettiğinde, imparatorun gözleri boşlukta canlanıvermiş. Abidin bey, bu sahneyi bir kitabında aktarmıştır.

    Ayasofya'nın dili olsa

    Whittemore, Amerikan Bizans Enstitüsü’nü 1930 yılında kurmuştu… Beni en çok İstanbul yılları ilgilendiriyor tabiî. Muhafazakâr çevrelerdeki kadar olmasa bile, akademik çevrelerde de kuşkuyla karşılanmış: Hakkındaki doğru dürüst tek portre yazısını Semavi Eyice kaleme almıştır, buram buram mesafe kokar.

    (Enis Batur’un bu yazısı, #tarih’in 26. sayısında yayımlanmıştı.)

  • Camisinin ihtişamı saltanatının günahı

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı

    1. Ahmed, tahta geçtiği gün 19 kardeşini, ölümünden önce de büyük oğlunu boğduran 3. Mehmed’in oğluydu. Henüz 14 yaşında daha sünnet bile olmadan padişah oldu. 27 yaşında öldüğünde geriye İstanbul’un en gösterişli camiini ve 40 yıl sürecek fetret döneminin tohumlarını bıraktı.

    İstanbul Tarihi Yarımada’ya Boğaz çıkışından bakıldığında, büyük birer kubbenin altında toplam 10 minarenin kuşattığı iki anıt yapının kente hâkimiyeti görülür: Ayasofya ve Sultanahmet. Bu bakış açısına Süleymaniye’nin minareleri bile girmez. Süleyman ve Sinan onun görkemini, Haliç’e, Galata’ya armağan etmişlerdir.

    İmparator İustinianos’un eseri Ayasofya’nın ilk açılışı 27 Aralık 537, çöken kubbesinin yenilenmesi nedeniyle ikinci açılışı 2 aralık 562’dedir. İlk törende 55 yaşında olan İustinianos, ikinci törende 80 yaşında ve bu dünyadan göçüşünün çok yakın olduğunun, hatta geciktiğinin farkındaydı kuşkusuz. Birçok hükümdar gibi o da kendi dini için büyük ve şaşırtıcı bir mâbet yaptırmayı ülkü edinmişti. Tıpkı öncekiler gibi ileri yaşlarda ve saltanatının durağan evresinde. İustiniaus’tan 1050 yıl sonra çocuk denecek yaşta Müslüman bir Türk padişahı, bu “yaşlılıkta” genellemesinin bir istisnası olarak, Bizans katedralinin karşısına bir caminin temellerini attı. Bu girişim, camiye çevrilmiş olsa da iç dünyası İslâmi havadan yoksun Ayasofya’ya nispet ve onun karşısına, daha göze çarpan bir noktada bir halife padişahın sahici camisiyle dikilmesi savıydı.

    Sultan (1.) Ahmed, Atmeydanı’nın doğu cephesinde yükselecek “Ahmediye” camisinin temeline 27 Eylül 1609’da “Bismillah” diyerek altın kakmalı kazmasını vurduğunda 19 yaşını 5 ay geçmiş, saltanatının da altıncı yılındaydı. 4 Ocak 1610’da da dualarla ilk temel taşı indirildi. Hassa Başmimarı Sedefkâr Mehmed Ağa’nın yürüttüğü inşaatın sekizinci yılında kubbenin kapatılması aşamasına gelindiğinde 27 yaşındaki Sultan Ahmed, eserinin ikmâlini göremeyeceğini sezmişçesine 9 Haziran 1617 tarihinde sanki cami ibadete açılıyormuş gibi dualı ziyafetli bir “kilit taşı koyma” töreni düzenletti. Bundan 5 ay 13 gün sonra, mabedin iç dekorasyon çalışmaları sürerken 14 yıl süren saltanatını noktalayıp 22 Kasım 1617’de öldü.

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    3. Mehmed’in padişah olduğu gece öldürttüğü 19 kardeşi Ayasofya’daki 3. Murad türbesinde yatıyor.

    Vehimli Bir Baba

    Sultan Ahmed’in babası 3. Mehmed, babası 3. Murad’ın ölüm haberini alır almaz Manisa’daki sancak valiliğinden İstanbul’daki cülûs tahtına koşan padişahların sonuncusu olmuştu. 1595 kışında İstanbul’a geldiği Cuma kuşluğunda doğruca saraya çıktı. İvedi çağırılan devlet erkânı, ulema, ocak ağaları kar altında gelip Divanhane’de bekleştiler. 3. Murad’ın 11 gün önce öldüğünden haberleri yoktu; ölümü oğlu gelesiye açıklanmamıştı. Minarelerde salâlar okunup cülus topları atılırken payitaht İstanbul “-Padişah ölmüş, oğlu tahta geçmiş!”haberiyle çalkandı. Bâbüssaade önüne taht kurulup cülus merasimi yapıldı. Sonra 3. Murad’ın cenaze namazı kılındı.

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    14 yaşında civan padişah Sultan Ahmed’in tahta çıktığı dönemdeki genç görünümünü yansıtan “civan sultan” tasviri.

    O 27 Ocak karlı kış gününün gecesinde saray haremini babasının hasekileri kızları ve cariyeleriyle dopdolu bulan 3. Mehmed, önce bir masumlar katliamı gerçekleştirdi. Küçük yaşta olduklarından hiçbiri sancağa çıkarılmamış, en büyükleri 8-13 yaşlarında, sarayda el bebe gül bebe şehzadelik süren 19 kardeşini saray dilsizlerine boğdurttu. Selânikî Tarihi’ndeki ağıtsı anlatıya göre ertesi karlı İstanbul sabahında bir daha saraya çağrılan devlet erkânı, bu kez, mutfak revakına sıralanmış şehzade tabutçukları önünde, birinden ötekine saf tutup 19 cenaze namazı daha kıldı. Bu korkunç kıyıma bir şair “şühedâ-yı Âl-i Osman” tarihini düşürdü.

    3. Mehmed, ertesi gün de babasının hasekilerini, gözdelerini, 27 kızını, kimileri hamile yüzlerce cariyesini, harem ağalarını yani bütün harem halkını yoğun kar yağışı altında arabalara, koçulara bindirtip, eşyalarını Saraçhane mafraçlarına, hamal beygirlerine yükletip Beyazıt’taki Eski Saray’a gönderdi. Annesi Safiye, hasekileri Handan, Mahpeyker, Manisa’da doğan şehzadeleri Mahmud, Ahmed, Mustafa, Cihangir, Selim ve adları bilinmeyen kızlarıyla boşalan hareme yerleşti.

    İstanbul Sarayı (Topkapı), o günden başlayarak dışarıya herhangi bir haberin sızmadığı esrarengiz bir sekiz yıl karanlığına gömüldü. 3. Mehmed, sarayda saklı tuttuğu oğullarının büyüğü Mahmud’u, Celâlîler padişah ilan ederler kuruntusuyla sancağa çıkarmadı. Şehzadeler o sekiz yıl boyunca sarayda ne yaptılar, ne öğrendiler, öleni kalanı… bilinmedi. Anadolu’da Celâlî tuğyanı vardı. İstanbul’da ise yeniçeri ve sipahi eylemleri, padişahı ayak divanına çıkartacak ciddiyetteydi. Vehimli padişah, saltanatının son aylarında atası Sultan Süleyman’ı örnek almışçasına büyük şehzadesi Mahmud’u, tahta geçmek için bir şeyhle gizlice haberleştiği ihbarı üzerine 7 haziran 1603’te boğdurttu. Tahta geçtiğinde boğdurduğu 19 kardeş şehzadeye ölümüne yakın bir de oğul şehzade katarak, rekorunu güncelledi! Bu listeye, idam ettirdiği 3 sadrazam, vezirler, daha niceleri eklenebilir.

    Gizemli gecenin sabahı

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    Nadiri’nin Sultan Ahmed’i Edirne’de resmeden minyatürü.

    Şehzade Mahmud’un boğulmasından 6,5 ay sonra, “Şeb-i Yelda” denen yılın en uzun gecesinde Topkapı Sarayı’nda acaba neler yaşandı? Vak’anüvis kaydına göre 37 yaşındaki 3. Mehmed tanı konamayan rahatsızlığının dördüncü gecesinin sabahını göremedi. 22 Aralık 1603 sabahı Divanhane’de mutat oturum başladı. Sadrazam Malkoç Ali Paşa henüz İstanbul’a gelmediğinden divana Sadaret Kaymakamı Kasım Paşa başkanlık ediyordu.

    Kapı ağası, iç saraydan bir kâğıt getirip Kasım Paşa’ya verdi. Yazıyı hecelerken irkilen paşa, gelen buyruğu yanındaki kadıaskere sesli okuttu: “-Sen ki Kasım Paşasın. Babam Allahın emriyle vefat eyledi ve ben taht-ı saltanata cülûs eyledim. Şehri muhkem zapt eyleyesin. Bir fesat olursa senin başını keserim!” Donakalan divan üyeleri, sancaktan gelecek bir şehzade olmadığını biliyorlardı ama “babam öldü” diyen saraydaki şehzadeyi tanımıyorlardı. İç sarayda olup bitenleri, Hasoda’da
    iç biat yapıldığını kapı ağasından öğrendiler. Kapıkullarının ayaklanıp yağmaya girişmesini önlemek için hemen cülûs ilan edildi. Kuşluk vakti Bâbüssaade önüne taht kuruldu. Yeni padişah Sultan Ahmed, başında şemle (siyah matem sarığı), gelip altın tahta oturdu. Biattan sonra 3. Mehmed’in cenaze merasimi yapıldı.

    Osmanoğulları’nın üç asırlık töresini, üç asır sürecek yeni bir yapıya dönüştürecek Sultan Ahmed’in varlığı o gün ortaya çıktı. Sünnet olmamış 14 yaşında bir çocuktu. Hanedan, onun sulbünden yürüyecekti. Osmanoğulları’nın, 1421’de Çelebi Mehmed- 2. Murad baba-oğul taht değişimiyle başlayan, iki yüzyılllık baba padişahın tahtına sancaktan gelen oğlunun oturması geleneğinin sonuncusu o sabah yaşandı. Çünkü, 14. padişah Ahmed, sancağa çıkmamış, “Babam öldü, bana biat edeceksiniz” diyerek tahta oturmuştu!

    Kılıç alayı 4 Ocak 1604’te yapıldı. Çocuk padişahın beline Eyüp Sultan’da Hz. Muhammed’in kılıcı bağlandı. 10 Ocak’ta babaannesi Safiye Sultan’la babasının harem halkını Eski Saray’a gönderdi. 23 Ocak’ta ilk Cuma namazını Süleymaniye Camii’nde kıldı. Oradan Vezirazam Yavuz-Malkoç Ali Paşa’nın sarayına giderek sünnet oldu. İlk kez bir padişah sünnet olduğu için ülkede şenlikler düzenlendi!

    Saltanat işlerine sarılan çocuk padişahın danışmanı, hocası Mustafa Efendiydi. Doğal ki onun telkiniyle Bağdat valiliğine atadığı eski sadaret kaymakamı Kasım Paşa’yı yoldan çevirterek ve bir süre sonra sadaret kaymakamı Sarıkçı Mustafa Paşa’yı, huzuruna getirtip cellâtlara boyunlarını vurdurdu! Huzurda idamlarda acaba ne hissetti? Veziriazâm Derviş Mehmed Paşa da 11 Aralık 1606’da huzurunda boğuldu. Tarihçi Na’imâ: “Bir zamandan sonra merhumun ayağı seğrimekle padişah hançer ile boğazını kesti” diyor. Sultan Ahmed’in son kurbanı, ölümünden 35 gün önce 17 Ekim 1614’te Paşakapısı’nda boğdurttuğu Veziriazâm Nasuh Paşa oldu.

    Bu acımasızlığına karşın, babası ve büyükbabası gibi kardeşlerini temizleme girişiminde bulunmadığı, cülusunu izleyen günlerde şehzade tabutlarının saray kapısından çıkmamasından anlaşılsa da içeride kaç kardeş şehzade vardı, akibetleri ne oldu soruları yanıtsızdır. Ola ki daha koynuna cariyeler koyulup Ahmed’in tenasül kabiliyeti denenmediğinden babaannesi Safiye, annesi Handan sultanlar, hanedan şehzadesiz kalmasın uyarısında bulunmuşlardı. Bunlardan sadece birinin, Mustafa’nın varlığı, Sultan Ahmed ölünce ortaya çıkacak, bu mecnun kardeş, tahtın babadan oğula değil, hanedanın erşed ve ekber (yetişkin ve yaşça büyük) bireyine geçmesine, iradesi ve haberi dışında sebep olacaktır.

    Daha kötüsü, Osmanlı tarihinde iki kez tahtta çıkan bu deli amca ile ardılları çocuk, sadist şehvetperest yeğenleri (Sultan Ahmed’in oğulları) 2. Osman, 4. Murad, İbrahim dörtlüsünün ve çocuk torun 4. Mehmed’in ilk yıllarını kapsayan 1617-1656 arasındaki ayaklanmalar, tahttan indirme ve öldürmelerle dolu 39 yıl, Osmanlı tarihinin en kritik fetretlerinden biri olmuş bu evrede devleti ve hanedanı ayakta tutmada Sultan Ahmed’in hasekisi, 4. Murad’ın ve İbrahim’in annesi Mahpeyker Kösem Valide Sultan etkin olmuştur.

    Dindar ama acımasız

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    İdare, Kösem Sultan’daydı Batılı bir ressamın çiziminde Sultan İbrahim’in padişahlığı döneminde yapılan Kösem Sultan çizimi. 39 yıllık çalkantılı bir dönemde devleti idare eden o olmuştu.

    Karakterini belirlemede başvurulacak kaynakların suskunluğu Sultan Ahmed’i tanımamızı zorlaştırıyor. Yarısı çocuklukta yarısı padişahlıkla geçmiş kısa yaşamında İstanbul’a muhteşem bir külliye kazandırması, Mekke’ye Medine’ye hizmetler götürmesi önemli; Taassup derecesinde dindarlığına karşın dönemindeki idamlar, esrarengiz ölümler, Eski Saray’ı vuran salgının yaptığı temizlik(!); ellili yaşlardaki babaannesi Safiye Sultan’la (öl.10 Kasım 1605) daha kırkına ulaşmamış annesi Handan Sultan’ın (öl. 12 Kasım 1605) birinin Eski Saray’da, diğerinin Topkapı’da iki gün arayla ölmesi ise şaşırtıcıdır. 15 yaşındaki Ahmed’in babaannesini zehirlettiği doğruysa aynı tertipten annesini de yoksun bırakmadığı düşünülemez mi? Bu iki saraylıyı, kocaları 3. Murad’ın ve 3. Mehmed’in türbelerine gömdürüp ertesi gün fırtınaya aldırmadan Mudanya’ya, oradan Bursa’ya gitmesi de “bunda ne var?” yanıtıyla geçiştirilemez.

    İki kırılmanın müsebbibi

    Sultan Ahmed’in tahta çıkışı, kısa ömrü ve saltanatı, babasının, büyükbabasının tasarlamadığı selâtin bir külliyeyi kısacık ömrüne sığdırması bir dizi sorular açar. Bunlar bir yana, Osmanoğulları Hanedanını önemli iki kırılışa bu padişah mahkûm etmiştir: Tahta sancaktan gelmemek, babasının öldüğü gece tahtı sahiplenmek onun kusuru değildir ama babanın yerini oğlunun alması töresi yerine erşed ve ekber olan kardeşin, kuzenin, yeğenin saltanatı, Ahmed’in sarayda saklı tuttuğu kardeşi Mustafa ile başlamıştır. 1603’teki âni, daha önce benzeri yaşanmamış olsa da zorunlu bir taht değişikliğidir. Oysa 1617’de, büyük oğlu Osman’ın değil, mecnun kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulması, olasılıkla ölüm krizindeki padişahın vasiyetiydi.

    Sultan Ahmed’in saltanatı, Osmanlı Devleti’nin o güne kadar kurup geliştirdiği düzeni çöküşe sürükleyecek gelişmelerin bir bakıma hazırlık evresidir. Sultan Ahmed’in, sadrazam idam ettirmeyen büyük babaları 2. Selim ve 3. Murad’ı değil, 13 kez sadrazam atayıp azleden, bunlardan üçünü idam ettiren babası 3. Mehmed’i örnek aldığı açık. Tarihlerin “aşırı dindardı” anlatıları, Bahtî mahlasıyla şiirleri övülmeye değer. Ancak ölümüyle başlayan fetretteki kardeş, yeğen, çocuk padişahlar karmaşası, 6 cülus, 4 hal, 2 padişahın öldürülüşü, 23 kez sadaret değişikliği, 7 sadrazamın idamı, ikisinin parçalanması, onlarca yüzlerce idam, kent terörü ve ayaklanmalar, askerin padişah ırzına geçmeye yeltenmesi, sadrazamları parçalaması rezaletleri de göz ardı edilmez..

    Sultanahmet Camii ve külliyesi ise selâtin cami ve külliye yaptıran öncül ve ardıl padişahlardan hiçbirinin yaşam öyküsü ve eseriyle benzerliği olmayan gizemli bir olağandışılıktır. Gerçeklere değinmek de Sultan Ahmed’i İstanbul’a kazandırdığı anıt eser nedeniyle yücelterek anmamıza engel değildir.