Büyükelçi Konstantinos Koutras, Ankara’da, Brüksel’de, New York’ta görev yapmış tecrübeli bir diplomat. İki ülke arasında çok eskilere dayanan tarihî ilişkilerden, günümüze ve geleceğe uzanan gelişmeleri değerlendiren Koutras şöyle diyor: “İki halk da barış içinde birarada yaşama mesajı veriyor. Bize düşen, onları hayalkırıklığına uğratmamak!”
Sayın Koutras, Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki görevleriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Öncelikle Yunanistan Başkonsolosu olarak, bu güzel ve tarihî şehirde bulunmaktan büyük mutluluk duyduğumu belirtmek isterim. 2003-2007 arasında Yunanistan Ankara Büyükelçiliği’nde büyükelçilik sekreteri olarak görev yaptığım dönemdeki gibi, ikinci defa Türkiye’de görev yapmak benim için büyük bir onur ve mutluluk. Öncesinde ise Brüksel’de Yunanistan’ın Avrupa Birliği Daimi Temsilciliği’nde Adalet ve İçişleri Dairesi Başkanı olarak görev yaptım. Bilindiği üzere bir diplomatın hayatı yurtdışında görev yapmak ve yurtiçinde hizmet etmek arasında gidip gelir. Yurtdışında geçirdiğim 8 yılın ardından, Atina’da Dışişleri Bakanlığı Merkez Teşkilatı’nda yaklaşık 4 yıl süreyle Bakanlık Temsilcisi görevi dahil olmak üzere çeşitli görevlerde bulundum. 2016 yazında da Yunanistan’ın New York Başkonsolosu olarak görevlendirildim. Ekim 2023 başından itibaren Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak görev yapıyorum.
İstiklal Caddesi’ndeki Yunanistan Başkonsolosluğu binasının tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?
İstanbul’un ticari ve kültürel yaşamının kalbinde yer alan simgesel, tarihî bir yapıdır. Bu güzel binanın varlığını daha iyi kavrayabilmek için 19. yüzyıl sonu İstanbul’una, binanın inşa edildiği ve dönemin banker-işinsanlarından Şişmanoğlu ailesinin ikamet olarak kullandığı zamana dönmemiz gerekir. Cumhuriyet döneminde, 1939’da, Konstantinos Şişmanoğlu, ailesinin malikanesini “Yunanistan’ın Evi” olarak kullanılması amacıyla Yunan Devleti’ne bağışlama kararı aldı. Malumunuz, Yunanistan’ın savaş ve savaş sonrası yıllardaki ekonomik durumu, acil restorasyon müdahalelerine olanak sağlayamadığından, bina, Amerikan Konsolosluk Heyeti’ne (United States Information Services-USIS) kiralandı. 1952’den 1968’e kadar USIS kütüphanesini, bir marangoz atölyesini, bir radyo ve televizyon stüdyosunu ve zemin katta da 3 ticari dükkanı barındırdı. Bina 1973’te tarihî eser statüsüne alındı ve 2000’den itibaren radikal bir restorasyonla orijinal hâlini ve güzelliğini tekrar kazandı. O tarihten bu yana konsolosluk ikametgahı ve ağırlıklı olarak başkonsolosluğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor. Bu kültürel faaliyetlere çok sayıda Türk vatandaşının katılmasından mutluluk duyuyorum. Kısacası bu mekan, bizim Türk vatandaşlarıyla ve tüm vatandaşlarla dışa yönelik bağlantımızdır. Bu tarihî binada Sakkoulidis Koleksiyonu’nun yanısıra zengin bir kitap koleksiyonuna sahip bir kütüphane de bulunmakta. Rahip ve koleksiyoner Meletios Sakkoulidis’in kızı Ivi tarafından bağışlanan benzersiz kitap koleksiyonu, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında İstanbul’da basılmış, Osmanlı Devleti’ndeki Rumlar’ın ve özellikle İstanbul Rumları’nın yaşamının her kesitine değinen 12 bin materyeli içeriyor. Tüm bu kitaplar, araştırmacılara kolaylık sağlamak amacıyla dijital ortama aktarılma sürecinde.
19. yüzyıl sonunda inşa edilen ve 1973’te tarihî eser statüsüne alınan Yunanistan Başkonsolosluğu binasında, Sakkoulidis Koleksiyonu’nun yanısıra zengin bir kütüphane de bulunmakta.
Geçen yılın sonunda Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı Atina Bildirgesi’nin ve Erdoğan’ın Atina ziyaretinin, ülkelerimiz arasındaki ilişkiler açısından önemi konusunda ne düşünüyorsunuz? Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri geliştirmek için projeleriniz var mı?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Aralık 2023’teki Atina ziyaretinden bir gün önce Yunanistan’ın saygın bir gazetesine verdiği röportajda, iki ülke arasında “yeni bir sayfa”dan ve “kazan-kazan” ilkesinden sözetti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işbirliği ve diyalogdan yana teşvik edici mesajları, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ile yaptığı görüşmenin yanısıra, Türk heyetindeki Bakanların Yunan mevkidaşlarıyla yaptığı görüşmelerle de teyit edildi. Nitekim bu olumlu hava hem Miçotakis-Erdoğan ortak basın toplantısına hem de Atina Deklarasyonu’nun imzalanmasına yansıdı.
2023 Ekim başından itibaren Türkiye’deyim. Ancak şunu belirtmek isterim ki, bir diplomatın temel aldığı ana plan, Dışişleri Bakanlığı’ndan aldığı talimatlar ve kendi kişisel-manevi geçmişinin bugüne taşıdığı değerlerle şekillenir. Ben de Yunanistan İstanbul Başkonsolosu olarak, Yunan-Türk yakınlaşmasının gelişmesine katkı sağlayacak, gelecekteki dinamiklere ivme kazandıracak temeller üzerinde çalışıyorum.
Dönemin önemli işinsanlarından Konstantinos Şişmanoğlu, aile malikaneleri olan tarihî binayı “Yunanistan Evi” olarak kullanılması için 1939’da Yunan Devleti’ne bağışladı.
Türk ve Yunan halkının ortak özellikleri nedir sizce? Türkiye sizde ne tür hisler uyandırıyor?
Ankara’daki diplomatik kariyerimden beri dost Türk halkını tanıma fırsatı buldum. Gerçekten de Yunanistan ve Türkiye’nin tarihî ve coğrafi yakınlığı kaçınılmaz biçimde ortak referans ve algı koşulları oluşturuyor. “Ortak özellikler” olarak tanımladığınız noktaları, somut olarak iki ülkeyi gezerek rahatlıkla görebilirsiniz; bu da karşılıklı anlayışa ve pek çok konuda ortak anlayışa katkıda bulunuyor.
Daha önce Ankara’da, Brüksel’de ve New York’da görev yapan tecrübeli diplomat, Türk-Yunan yakınlaşmasının gelişmesine katkı sağlayacak temeller üzerinde çalıştığını söylüyor.
Yunan ve Türkler’in uzun yıllar birlikte yaşamalarının kazandırdığı ortak değer ve alışkanlıkların, ticari ve sosyal ilişkileri geliştirmeye ve siyasi meselelerin çözümüne katkısı var mıdır?
Bunun cevabını benden önce iki halkımız da vermişti, biliyorsunuz. Bu durumu sürekli olarak karşılıklı ziyaretlerle, tarihe olan hayranlıklarıyla, doğa-çevre-deniz-kültür-lezzet ortaklıklarıyla kanıtlıyorlar. Binlerce Türk turist Yunanistan’ı, çok sayıda Yunan da Türkiye’yi ziyaret ediyor. Ayrıca ticari misyonlar ve üst düzey işbirlikleri, iki ülkenin ekonomik ilişkilerinin güçlendirilmesine fırsat sağlıyor. İki halk da uyumlu ve barış içinde birarada yaşama mesajını veriyor. Bize düşen ise onları hayalkırıklığına uğratmamak! Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atina ziyareti ve Yunanistan Başbakanı Miçotakis ile görüşmesi sırasında alınan, Türk vatandaşlarına 10 Yunan adasını daha rahat ziyaret etme olanağı sağlayacak 7 günlük vize verilmesi yönündeki karardan dolayı çok mutluyum; bu kararın, iki halkın ilişkilerine büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum.
Türkiye’deki Rum okullarının tarihi ve bugünü hakkında neler söyleyebilirsiniz?
İstanbul ve Gökçeada, Lozan Antlaşması’na göre Türkiye’de Rum okullarının faaliyet gösterdiği bölgeler. Rum okullarının tarihi, bu bölgedeki Rum varlığının tarihiyle ayrılmaz bir bütündür; bunu da çoğu 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş ihtişamlı binalardan anlayabiliriz. İstanbul-Fener’de “Kırmızı Okul” olarak bilinen tek bir okul bile başlıbaşına bir kültürel değerdir. Diğer iki sembol okul da, Taksim Meydanı’na çok yakın Zapyon Lisesi ve Beyoğlu’nun kalbindeki Zografyon’dur. Ayrıca Şehir Okulları olarak adlandırılan çok sayıda okul vardır. İstanbul ve Gökçeada’daki bu okulların Türkiye’de dinamik bir varlık göstermesinden büyük gurur duyuyoruz. Eğitim ve eğitim yoluyla yüksek düzeyde bilgi sağlanması, Türkiye’deki Rum varlığının her zaman belirleyici özelliği olmuştur.
İstanbul Ortodoks Patrikhanesi’nin tüm dünyadaki Hıristiyan âlemi ve Yunan cemaati için önemi nedir?
2000 yılında restorasyona alınan bina o günden bu yana konsolosluğun ikametgahı olarak kullanılıyor, başkonsolosluğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor.
“Ekümenik” Patrikhane 1000 yılı aşkın bir geçmişe sahip ve Türkiye topraklarının en eski kurumlarından biridir. Konstantinopolis Kilisesi’nin tarihi, Havari Andreas’ın ilk piskopos olarak anıldığı erken Hıristiyanlık yıllarından başlar ve tarihsel olarak şimdiki “Ekümenik” Patrikhane, Bizans İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti olarak günümüze kadar uzanır. Din adamlarından büyük şahsiyetler bu tarihî kurumu yönettiler ve sadece dinî alanda değil diğer alanlarda da izlerini bıraktılar. Patrik Bartholomeos Ekim 1991’den bu yana Ortodoksluğun başında bulunuyor ve mezhebe bakılmaksızın hem dinî liderlerden hem de dünya çapındaki devlet liderleri ve siyasilerden büyük saygı görüyor. Kendisini her fırsatta Ankara’ya davet eden Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere, ülkenin diğer devlet ve siyasi kurumlarının ve her şeyden öte Türk halkının saygısını kazanmasından ötürü büyük mutluluk duyuyorum.
Amerikan askerlerine “vize” vermeyen TBMM, bundan tam 21 yıl önce, üstelik çok ciddi dış ve iç baskılara rağmen, Türkiye’nin ve bölgenin geleceğini değiştirecek bir karar aldı. Kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.
Küresel sonuçları bakımından, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin en önemli ve çarpıcı olayı hiç kuşkusuz Türkiye topraklarının, Irak’ı işgal etmek için saldıracak ABD ordusu tarafından kullanılmasını öngören 1 Mart Tezkeresi’nin 2003’te TBMM’de reddedilmesidir. 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelen, başbakanlığını Abdullah Gül’ün üstlendiği AkParti iktidarının en fazla zorlandığı kriz; ekonomi, Kıbrıs, Avrupa Birliği süreci gibi zor ve çetrefilli dosyalar bir yana, yaklaşan Irak savaşı ve 1 Mart Tezkeresi konusundaydı.
Irak’ta dünya barışını tehdit eden kimyasal ve biyolojik silahlar bulunduğunu iddia eden ABD, Irak’a bir askerî müdahalede kararlıydı ve kuzeyden kara harekatı için Türkiye topraklarından geçiş izni ve lojistik destek istiyordu. Savaşı önlemenin tek yolu, Irak’ın BM denetçilerine kapılarını açması ve işbirliği yapmasıydı. Ancak, Saddam Hüseyin buna kesinlikle yanaşmıyordu.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones Ankara ziyaretinde diplomatik nezaketi de hiçe sayarak “Tezkereyi reddederseniz ekonominizi mahvederiz” diye Türkiye’yi tehdit etmişti.
Başbakan Gül, bir yandan Saddam Hüseyin’i işbirliği yapmaya ikna etmek için yoğun bir diplomasi atağı başlatırken,diğer taraftan da ülke içinde tüm siyasi partilerle geniş bir istişare mekanizması kurdu. Bu esnada ABD yönetimi, Amerikan askerlerinin Türkiye’den geçişine izin verecek tezkerenin Meclis’te bir an önce kabul edilmesi için baskının dozunu arttırıyordu. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney sık sık arıyor ve “Gemilerimiz yolda. Daha fazla bekleyemeyiz. Tezkereyi bir an önce çıkarın” diyerek Ankara’yı sıkıştırıyordu. Ancak diplomatik nezaket kurallarını hiçe sayan asıl ve açık tehdit, 2002 Şubat ortalarında Ankara’yı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones’tan gelecekti:
Meselenin bir çok boyutu vardı. Fiili boyutlarından bir ise, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten gelen ve çok önemli bir noktaya işaret eden yazıydı: “Tezkere geçerse, yabancı askerlerin bulunduğu yerlerde, gidiş-dönüş güzergahı olan illerde Olağanüstü Hâl ilan etmemiz gerekir. Başka türlü muhtemel sorunların üstesinden gelemeyiz”. Bu, 6-7 ilde sıkıyönetim ilanı demekti. Olağanüstü Hâl uygulaması yeni kalkmıştı. Gül, yakın çalışma arkadaşlarıyla yaptığı toplantıda kaygılarını şöyle paylaşacaktı: “Olağanüstü Hâl’i yeniden uygularsak, yoluna koymaya başladığımız AB süreci biter. Askerin siyasette gücü artar. Özgürlükçü politikalardan güvenlikçi politikalara savruluruz. Başlattığımız reform süreci durur”.
AkParti de farklı görüşler vardı. Partinin önde gelen kimi isimleri, Bakanların çoğunluğu tezkere karşıtı bir çizgiye gelmişti.
Abdullah Gül, tezkerenin TBMM’de görüşülmesinden birkaç gün önce Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’ı çağırdı ve tezkerenin kabulü veya reddinin Türkiye açısından siyasi, ekonomik ve askerî sonuçlarının ne olacağına dair kısa ve öz bir rapor hazırlamasını rica etti. Ziyal’in sunduğu rapor, tüm AkParti milletvekillerine dağıtıldı.
Artık yolun sonuna gelinmişti. 1 Mart’ta heyecan doruktaydı. Türkiye’de ve başta ABD olmak üzere tüm dünyada herkesin gözü-kulağı TBMM’ydi.
Tezkerenin Meclis’te görüşüldüğü gün, Türkiye tarihinin en büyük savaş karşıtı gösterisi Ankara’da yapıldı. ‘Savaş Karşıtı Platformu’nun düzenlediği mitinge onbinlerce kişi katıldı.
Oylamaya 533 milletvekili katıldı. 250 ret, 264 kabul 19 çekimser oy çıktı. AkParti 97 fire vermişti. Ajanslar önce sonucu, “Tezkere kabul edildi” diye flaş haber olarak geçtiler. Ancak, kısa sürede bunun ret anlamına geldiği ortaya çıktı; zira Anayasa’nın 96. Maddesi’nde öngörülen salt çoğunluğa ulaşılamamıştı.
Çıkan sürpriz sonucun yol açtığı gergin ve kaygılı ortam bir süre sonra değişti. ABD elbette çok kızmış, tepkisini Ankara’ya değişik kanallardan iletmişti. Ancak kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin dünyadaki itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.
Başbakan Gül’ü telefonla arayan Rusya Cumhurbaşkanı Putin, “Sizi tebrik ediyoruz. Tezkerenin reddiyle, Türkiye saygınlığını tüm dünyaya gösterdi” diyecekti. Bu gelişme özellikle AB açısından da çok önemliydi. Zira, AB içinde Fransa ve Almanya gibi önemli ülkelerin, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkma gerekçelerinden biri de şuydu: “Türkiye üye olursa, AB içinde ABD’nin Truva Atı olur. ABD’nin taleplerine ve yönlendirmelerine göre hareket eder”. Tezkerenin reddiyle bu algı kırılacak, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin başlatılmasında bunun önemli bir etkisi olacaktı.
Avrupa Birliği’nin oluşumunda büyük pay sahibi olan Jacques Delors, Türkiye’de maalesef “Batı ve Hıristiyan kulübü”nün sözcüsü olarak tanıtıldı, yansıtıldı. Kendi kulüpçülüklerini sürdürmek için Avrupa’dan medet umanların yazdıklarının aksine, “Türkiye’ye tavır almak, AB’yi Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır” demişti.
Geçen yılın son haftasında 98 yaşında hayatını kaybeden Jacques Delors, bugünkü Avrupa Birliği oluşumunun, hem fikirsel hem de uygulamadaki en önemli figürüydü. Vizyonu, tutkusu ve çalışkanlığıyla en fazla iz bırakan liderlerden biri oldu. “Modern Avrupa’nın mimarı olarak” adını tarihe kazıdı.
1985-1995 arasında AB Komisyonu’nun başkanlığını yürüten Delors, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı Avrupa Birliği’ni usta bir orkestra şefi gibi yönetti. Tek para birimi Euro, tek pazar, Schengen Ortak Vize Sistemi, Erasmus Öğrenci Değişim Programı, onun imzasını taşıyan eserlerden sadece birkaçı…
Delors’un ölümü Libération ve Le Monde’da manşet oldu.
Türkiye’nin de 14 Nisan 1987’de AB’ye yaptığı tam üyelik başvurusu, Delors dönemine denk düştü. Delors’un Türkiye’nin adaylığı ve AB üyeliğine dair görüş ve tutumu geçmişte çok tartışıldı. Ve akıllarda esas olarak Delors’a atfen dolaşıma sokulan “AB’nin bir Hıristiyan Kulübü olduğu” ve bu nedenle Türkiye’nin üyeliğine karşı çıktığı cümlesi kaldı. Vefatının ardından da Türk basınında -hangi çizgide olursa olsun- bu şekilde anıldı.
Oysa, Delors’un ağzından hiç böyle bir söz çıkmamıştı. Peki nasıl oldu, ne oldu da bugüne kadar süren böyle bir yanlış algı oluştu?
O dönem Brüksel’de görev yapan Türk gazetecilerden biri olarak, gerçeğin ve hadisenin perde arkasının en yakın tanığıyım. Her şey Delors’un 1989 Eylül’ünde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi önünde yaptığı konuşma ile başladı. Delors, 17 sayfalık konuşmasının 8. sayfasında şöyle bir cümle kullanıyordu: “Tarihçi Fernand Braudel, Avrupa’nın Hıristiyan dini, rasyonel düşünce biçimi, bilim ve teknik gelişimi, devrim ve sosyal hakkaniyet arzusuyla hep birlikte aynı kadere bağlandığını ortaya koydu.” Delors tarafından Avrupa’nın kültürel kimliğinde Hıristiyanlığa atıf yapılması kimi Türk gazeteciler açısından bir yargıda bulunmak için yeterliydi.
Konuşmasının ardından düzenlenen basın toplantısında Delors, bu konuya ilişkin bir soruya da şu cevabı verdi: “Okuduğum kitaplarda, Avrupa’nın kültürel açıdan Hıristiyanlığın, Roma Hukuku’nun ve Yunan hümanizmasının bir ürünü olduğunu gördüm.” İşte o sözler bazı gazeteciler için bir itiraftı. Diğer meslektaşlarımızın hakkını yemeyelim, “Delors AB’nin bir Hıristiyan Kulübü olduğunu kabul etti” başlığı Fehmi Koru’ya aittir. Burada daha çarpıcı olan ise, Türkiye’de kendisini “ulusalcı, milliyetçi, muhafazakar, İslâmcı” olarak niteleyen neredeyse tüm Sol ve Sağ kesimlerin bunu doğru kabul edip “işte Avrupa’nın gerçek yüzü bu” diye ortalığı birbirine katmasıydı.
Delors’a 1997 Mayıs ayında, İsveç’in Malmö kentinde düzenlenen Avrupa Sosyalist Partiler toplantısında, o yaptığı konuşmanın Türkiye’de “Avrupa Birliği bir Hıristiyan Kulübüdür. Bu yüzden Türkiye’nin üyeliğine karşıyım” şeklinde yansıdığını söylediğimde çok şaşıracak ve şöyle diyecekti: “Bunu reddediyorum. Biz Hıristiyan bir Avrupa kurmuyoruz. Başta dinî açıdan olmak üzere, Türkiye’ye yapılacak her türlü ayırımcılığa karşıyım. Türkiye ile ortak bir geleceğimiz var ve bu geleceği birlikte kuracağız.”
Bu röportaj Milliyet gazetesinde bu şekilde yayımlandığında, Fehmi Koru Zaman gazetesinde Taha Kıvanç takma adını kullandığı “Kulis” köşesinde “Yaşlılık Kötü Şey” başlığıyla uzun bir yazı yazacak ve Delors’un yaşlandığı için o zaman söylediklerini hatırlamadığını ileri sürecekti! Koru ayrıca, “Öyle sanıyorum ki, Ahmet Sever, kendisiyle bir daha karşılaştığında, Strasbourg konuşmasını kendisine hatırlatacaktır” diyecekti.
Türkiye’ye karşı tavır almak, Avrupa Birliği’ni Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır” sözleri Le Monde’da haber olmuştu.
Ben de 17 Haziran 1997 tarihli Milliyet gazetesindeki köşemde, “Fehmi Koru’ya açık mektup” başlığıyla uzun bir yazı kaleme aldım. Delors’a Strasbourg’taki konuşmasını hatırlattığımı, sözlerinin Türkiye’de, “AB Hıristiyan kulübüdür” şeklinde algılandığını söylediğimde bunu kesin bir dille reddettiğini ifade ederek şunları yazdım:
“Fehmi Koru Delors’a ‘sen bunadığın için daha önce söylediklerini hatırlamıyorsun’ diyor. Şimdi Avrupa’nın kültürel kimliğinde Hıristiyanlığın da yer aldığı yalan mı? Bu gerçeği yok mu sayacağız? Ama burada önemli bir çizgi var: Avrupa’nın temelindeki unsurlardan birinin Hıristiyanlık olduğunu söylemek başka şey, buradan yola çıkarak, ‘Avrupa’nın Müslümanlara kapalı bir Hıristiyan Kulübü’ olduğunu ileri sürmek başka şey… Her şeyden önce bir kompleksimizden kurtulmamız gerekiyor. Avrupalının ağzından bir Hıristiyan lafı çıkmaya görsün, bundan hemen kendimize dönük bir ‘dışlama payı’ çıkarıyoruz. Sanırsınız ki, Türkiye, ekonomide, demokrasi ve insan haklarında tüm koşulları yerine getirmiş; Avrupa, bizi sadece Müslüman olduğumuz için içine almak istemiyor. Ayrıca, bir gazeteci olarak, bir konuşmayı aktarırken, ne kolay tırnak içine alıyoruz. Delors, iki nokta üst ste tırnak aç, ‘AB, Hıristiyan Kulübüdür’ tırnağı kapat dedi. Delors, ‘Ben böyle bir şey söylemedim’ dediğinde de yanıt hazır: ‘O anlama gelen sözler söyledin’. Hem biraz da kendimize bakalım. Müslümanlık Türk kültürel kimliğinin bir parçası değil mi? Refah Partisi’ni geçtim, Türkiye’de Avrupa bayrağını taşıyan Başbakan Çiller bile, ‘Avrupa’ya cami ve ezanı sokacağız’ diye haykırmıyor mu?”
98 yaşında ölen Jacques Delors, bugünkü Avrupa Birliği oluşumunun, hem fikirsel hem de uygulamadaki en önemli figürüydü.
Ancak tabii olan olmuş ve o sarfetmediği sözler Delors’un üstüne yapışıp kalmıştı.
Oysa Delors, daha sonraki yıllarda Türkiye ve İslâm hakkındaki görüşlerini net biçimde aktaracak; 2007’de yayımlanan Trajik ve Muhteşem Avrupa isimli kitabında, Avrupa’nın çoğul bir kimliği olduğunu, kültürel kimliğin siyasi bir ilke haline getirilemeyeceğini, Avrupa’nın farklılıkları biraraya getiren kimliği içinde İslâm’ın da yer aldığını vurgulayacaktı. Dahası, 27 Mayıs 2009 tarihinde Paris’te verdiği bir konferansta, Türkiye’nin üyeliğine olumsuz bakan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Alman Başbakanı Merkel’e hitaben şunları söyleyecekti: “Türkiye’ye ‘hayır’ denmesine kesinlikle karşıyım. Türkiye’ye karşı tavır almak, Avrupa Birliği’ni Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır.”
Bu beyanat da Türkiye’de hiçbir yankı bulmadı; zira hüküm verilmişti bir kere.
AYLA ALGAN (1937-2024)
Türk sanatında iz bırakan emek ve ışık dolu bir yaşam
86 yaşında aniden ölen usta sanatçı sadece başarılı bir oyuncu değil, aynı zamanda eğitimci, yönetmen ve şarkıcı olarak da hayatımızda yer aldı. En ağır rolleri daima yoğun emekle sırtladı, Türkiye prömiyerlerinde sundu. Dürrenmatt’ın “Fizikçiler” oyunundaki yorumuyla efsaneleşen oyunculuğu onu ışıltılı yıldızlar katına yükseltti.
Ayla Algan’ı 4 Ocak’ta yitirdik. 86 yaşındaki sanatçı İstanbul Drama Sanat Akademisi’nde verdiği derslerle hem tiyatro hem de dizi oyuncuları yetiştiriyordu.
Algan, 1960’larda olgunluk dönemine ulaşan Türk tiyatrosu için bir armağan, benzeri zor bulunur bir başrol oyuncusuydu. Paris’te Versailles Lisesi’nde okumuş, eşi yönetmen Beklan Algan’la birlikte New York’taki Actors Studio’da eğitim görmüştü. Ülkemize 1960’ta dönüşlerinde Muhsin Ertuğrul genç çifte kollarını açmış, onları İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun vazgeçilmezleri yapmıştı. Alganlar’ın, oyuncu ve yönetmen olarak ortaya koydukları yetkinliğin tanığıyım…
Ünlü aktris, eğitmen, yönetmen ve şarkıcı Ayla Algan’ı 4 Ocak’ta kaybettik.
Ayla Algan, ağır rolleri yoğun emekle sırtlayarak Türkiye prömiyerlerinde sunmayı sürdürdü. Katkıda bulunduğu “ilk”lerden yalnızca kendi bildiklerimi sıralayayım. 1963-64’teki ilk profesyonel Brecht oyunu Sezuan’ın İyi İnsanı, tutucu zorbalar tarafından saldırıya uğramış ve kısa süre sonra kaldırılmıştı. Ayla, Türkiye’de sahneye çıkan ilk “Shen-Te/Shui-Ta” karakteriydi.
Onu 1 yıl sonra, Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’sının Tuncay Çavdar’ın sahnelediği Kent Oyuncuları yapımında Müşfik ve Yıldız Kenter, Şükran Güngör ile birlikte görüyoruz. Gangster Mac’in sevgilisi Polly’deki -Brecht müziğinin gerektirdiği gibi yorumlanmış- şarkılarıyla ve güçlü oyunculuğuyla ustalar karşısına yaman bir “rakip” olarak çıkan sanatçıyı aynı oyunda tam 3 kez izlemiş olmanın mutluluğunu şimdi daha çok duyuyorum.
1965’te İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Türkiye prömiyeri yapılan Dürrenmatt’ın Fizikçiler oyunundaki yorumuyla efsaneleşen oyunculuğu Ayla’yı ışıltılı yıldızlar katına yükseltmiştir. Aynı dönemde dünya prömiyeri yapılan Oktay Rifat’ın Çil Horoz’unda yine öndedir…
1970’te Ayla’yı, Genco Erkal ve arkadaşlarının kurdukları Dostlar Tiyatrosu’nda izliyoruz. Alain Decaux’nun Rosenbergler Ölmemeli başlıklı yapıtında casusluk suçuyla ABD’de mahkemesi yapılan ve idam edilen Rosenberg çiftini, hayranlık uyandırıcı yorumlarla canlandıran Ayla ve Genco’nun başarısı tiyatro tarihimize kazınmıştır.
Ayla, Paris’in ünlü Olympia’sında sahneye çıkan ilk Türk şarkıcıdır (1971)…
1984’te Bilsak Tiyatro Atölyesi’nde, 1988’de Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nda (TAL) çalışmalar yapılır. Ayla, 1989’da Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün (ITI) İstanbul kongresinde, La Mamma’nın kurucusu Ellen Stewart’ın sahnelediği, St. İrene Kilisesi’nde sunulan müzikli “Yunus Emre” gösterisinin yıldızlarındandır. 13. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılışı için Rumelihisarı’nda Genco Erkal’ın düzenlediği ve tiyatromuzun “büyük kadınları”nı buluşturduğu “Nâzım’a Armağan” gösterisinde Ayla Algan da vardır…
Tiyatro, sinema ve dizi sanatçısı, yönetmen, şarkı ustası, tiyatro eğitimcisi, oyuncu koçu, güzel insan Ayla Algan’ı hep o sıcacık anlarda anımsayacağım.
(16 Ocak 2024 tarihli Cumhuriyet gazetesinden kısaltılarak alıntılanmıştır.)
MEHMET EYMÜR (1943-2024)
Çok fazla konuştu, ama birçok sırrı yanında götürdü
Yazdığı MİT raporları, siyasilerle ve üst düzey bürokratlarla girdiği polemiklerle bilinen Mehmet Eymür, istihbarat dünyasının en “renkli” isimlerindendi. İşkence yaptığını gizlemeyen Eymür, 12 Mart sürecine bizzat damgasını vurmuştu.
Türk istihbarat tarihinin en tartışmalı isimlerinden biri olan eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, 15 Ocak’ta 81 yaşında öldü. Babası MİT’in önemli isimlerinden Mazhar Eymür’dü. Baba mesleğine genç yaşta, öğrenciyken başladı. 1965’te girdiği MİT’te 12 Mart döneminde parladı. Adı daha sonra hep birlikte geçecek olan Hiram Abas’la birlikte 1. Ordu Komutanı Faik Türün’ün emrinde çalıştı ve ünlü Ziverbey Köşkü’nün işkencecilerinden biri oldu. Dönemin Sol gençlik liderlerinin katledildiği operasyonlara bizzat katıldı.
12 Eylül’den sonra Kenan Evren’in damadı Erkan Gürvit tarafından ASALA’ya karşı operasyonlar için görevlendirildi. Daha sonra ‘Babalar operasyonu’ olarak bilinen yeraltı dünyasına yönelik tutuklamaları yönetti. Yazdığı raporlar da büyük sansasyon yarattı.
1. MİT Raporu basına sızdırıldı ve aralarında Mehmet Ağar’ın da bulunduğu bir takım polis şefleri, mafya ile bağlantılı olmakla suçlandı. Yine basına sızdırılan 2. MİT Raporu’nda Abdullah Çatlı’nın devlet içindeki bir grup tarafından kullanılmasına yer verildi. Bu raporların ardından açığa çıkan güvenlik bürokrasisi içindeki çeteler, Abdullah Çatlı’nın öldüğü Susurluk skandalı ile gözle görülür hâle geldi. Eymür, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ı birçok operasyonda kullandığını kabul etti. Ancak bu operasyonların yurtdışında yapıldığını ileri sürdü.
Art arda patlayan skandalların ardından ABD’de görevlendirildi. Alaattin Çakıcı’nın yakalanması üzerine Türkiye’ye çağırıldı ve emekli edildi. Emekliliğe bir süre direnen Eymür, yeniden ABD’ye döndü. Bu dönemde Analiz adlı bir kitap yazdı, kurduğu ATİN adlı site ile devlet-mafya bağlantılarına yönelik birçok iddiada bulundu.
Doğu Perinçek ile sık sık sert polemiklere giren Mehmet Eymür, katıldığı son televizyon programında işkenceyi de savunmuştu! Mehmet Eymür, bir istihbaratçıdan beklenmeyecek kadar çok konuşmasına rağmen, birçok sır ve günahla blrlikte bu dünyadan göçtü.
YÜKSEL UZEL (1950-2024)
Klasik Türk Müziği’nin önemli sanatçılarından Yüksel Uzel 7 Ocak’ta öldü. 1975-1997 arasında aktif olan Uzel, müzik dünyasına İstanbul Belediye Konservatuarı korosuyla adım attı. Sahne hayatı 1978’de Büyük Maksim Gazinosu’yla başladı ve 5 yıl sonra ilk albümü olan “Bir Seni Bir Gülü Öptüm”ü çıkardı. Müzik hayatı devam ederken sinemaya da atılan Uzel, 1987’deki “Islak Sokak” filminde başroldeydi. Sağlık sorunlarıyla uğraşan Uzel, 1997’de sahne hayatına son verdi; 2004’te Güney Afrika’ya yerleşmişti.
SÜREYYA BERFE (1943-2024)
Ocak ayında Urla’da ölen usta şair, erken dönem kariyerinde Süreyya Kapınak ismini kullandı. Hukuk ve felsefe bölümlerinde öğrenim gören yazar, İkinci Yeni Akımı’nın son temsilcilerindendi. Milliyet Sanat, Varlık, Gösteri, Papirüs dergilerinde şiirleri yayımlanan Berfe, daha sonra İkinci Yeni Akımı’nı eleştiren bir duruş sergiledi. Çeşitli yayınevlerinde çalıştı, reklam yazarlığı yaptı, 1972’de Asyalı dergisini çıkardı. Berfe’nin şiirleri, hayatı boyunca birçok ödüle layık görüldü.
SADULLAH CELEN (1960-2024)
Sinema hayatı, “Züğürt Ağa” filminde yönetmen yardımcılığıyla başlayan Sadullah Celen 3 Ocak’ta öldü. Genç yaşta kaybettiğimiz yapımcı-yönetmen Celen, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü’nden mezun oldu. Kariyeri boyunca birçok belgesel, film ve dizinin yönetmenliğini yaptı. “Fatih-Harbiye”, “Yedi Numara”, “Sıcak Saatler”, “Elimi Bırakma”, “Güneşin Kızları” ve “Benim Güzel Ailem” gibi bir zamanların en çok izlenen dizileriyle hep akıllarda kalacak.
Macaristan’da Türkoloji eğitimi gören ve meslek hayatında ağırlıklı olarak Balkanlar ve Doğu Avrupa’da çalışan Attila Pinter, daha önce de görev aldığı İstanbul’a 8 ay önce başkonsolos olarak döndü. Deneyimli diplomat, dünden bugüne gelişmelerin ışığında Türk-Macar ilişkilerinin kültürel ve ekonomik boyutunu değerlendirdi.
Sayın başkonsolos, sizce Macaristan yakın tarihinin kilometre taşları neler?
Macaristan’da 40 yılı aşkın bir süre sonra 1990’da -sadece Komünist Partisi’nin ve ona bağlı toplumsal kuruluşların adaylarının olmadığı- fakat bunun haricinde başka diğer siyasi partilerin yarışabildiği bir parlamenter düzene geçildi. O dönem Sovyet Ordusu’nun Macaristan’dan çekilmesi çoktan başlamışsa da ülkemizin tamamen özgür olduğu söylenemezdi. Son Sovyet askeri, 19 Haziran 1991’de Macaristan’dan çıktı ve nihayet 1944’ten beri ilk defa Macaristan toprağında yabancı asker kalmadı.
1990’a kadar dış ticaret ilişkilerimizin büyük çoğunluğu eski Doğu Bloku ile yürütüldü. Sonraki dönemde yatırımcılar ağırlıklı olarak Avrupa’dan, Japonya’dan ve ABD’den geldiler. 2014’te başlatılan “Doğu Açılımı” siyaseti sayesinde Asya’dan da günden güne artan yatırım çekmeye başladık.
Macaristan tarihi boyunca her zaman Avrupa’nın parçasıydı; en tehlikeli ideolojiler dahi onu yolundan çıkarmaya çalıştığında kendini hep Avrupa ülkesi olarak değerlendirdi. Çabalarımız sonucunda 1990’da NATO’ya, 2004’te ise Avrupa Birliği’ne katıldık.
Kasım 2022’de İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?
Dışişleri kariyerime 1998’de başladım ve yaklaşık iki sene boyunca Türk masasında çalıştım. Bu hiç şaşırtıcı değildi çünkü üniversitede Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı okudum. 1997’de Macaristan’da Türkoloji bölümünü bitirdim. Bundan sonra İstanbul’da konsolos olarak görev yaptım ve doktoramı tamamladım. Balkanlar’a olan merakım hem doktora sürecimi hem de gelecek yıllardaki çalışma hayatımı belirledi. 2003- 2007’de Belgrad’a, 2008-2013’de Üsküp’e atandım; sonrasında 2014-2022’de tekrar Belgrad’ta, ama bu defa büyükelçi olarak görev yaptım. Beni çok mutlu eden gelişme Macar-Sırp ilişkilerinin tam bu yıllarda bugünkü harika seviyesine ulaşmasıdır. Bu sürecin parçası olmaktan şeref duyuyorum.
Sonuç olarak bölgede 17 sene geçirdim ve Balkanlar’ı seçtiğim için hiçbir zaman pişman olmadım. Bu milletlerin çok canayakın ve misafirperver oluşu, kendimi her zaman çok iyi hissetmemi sağladı.
Kasım 2022’de İstanbul’a atandım. Gelir gelmez farkettiğim şey, İstanbul’un ve genel olarak Türkiye’nin son 20 senede ne kadar çok geliştiğiydi. Değişmeyen tek şey Türk insanının nezaketi, misafirperverliği ve yardımseverliği.
8 ay önce Macaristan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak atanan Attila Pinter, Macaristan’da Türkoloji bölümünden mezun olmuş.
Türkiye ve Macaristan’ın ortak tarihiyle ilgili üniversiteler arasında yapılacak bir projeyi işbirliğini geliştirebilecek bir adım olarak görür müsünüz?
Türk ve Macar üniversiteleri arasındaki ilişki mükemmel ve bu birçok ortak projeye yansıyor. Bunlar arasında özellikle Budapeşte Teknoloji ve Ekonomi Üniversitesi ile Yıldız Teknik Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakülteleri arasındaki işbirliğini vurgulamak isterim. İkili ve çok taraflı anlaşmalara dayalı birçok burs imkanı ve değişim programı da mevcut. 2022-2023 akademik yılında 341 Türk öğrenci SH burslu olarak Macar üniversitelerine kaydoldu ve her yıl ortalama 1.200’den fazla Türk başvuruyor.
Macaristan’da Türkiye’den gelenler çok ilgi görüyor. Turistik veya yatırım amaçlı seyahatlerle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Bahsettiğiniz her iki alanda da son yıllarda ciddi bir büyüme görüldü. 2022’de Türkiye’den gelen misafir geceleme sayısında %300’ün üzerinde bir artış gözlendi ve bu yıl da devam etti.
İstanbul-Budapeşte uçuşlarının sayısı son yıllarda birkaç kat arttı. Ekonomik yatırımlar da öyle. Türk yatırımcılar artık şirket kurma, bankacılık ve lojistik konularını Budapeşte’de Türkçe yönetebiliyor. Yatırım yapmak isteyen şirketler için Macaristan Devleti, yatırımın büyüklüğü, bölgesi ve iş sektörüne bağlı olarak vergi ve nakit desteği de sağlayabiliyor. 800 milyon USD’lik mevcut Türkiye FDI stokunun 2025 sonunda 3 milyar USD’ye çıkmasını bekliyoruz.
Macaristan; Tuna Nehri, güzel köprüleri ve tarihî yerleriyle turistlerin çok ilgisini çekiyor. Bu dokuyu korumak için nasıl bir politika izliyorsunuz?
Pinter, önümüzdeki yıl Macaristan ile Türkiye arasındaki modern diplomatik ilişkilerin 100. yılında her iki ülkede de çok sayıda program ve etkinlik düzenleneceğini anlattı.
Macaristan’da GSMH’nin %10’undan fazlasını sağlayan turizm sektörü. 2022’de 14.2 milyon yabancı turist Macaristan’ı ziyaret etti, ülkede toplam 40 milyon misafir gecesi geçirdiler ve en çok Budapeşte’yi tercih ettiler. Misafirlerimizin çoğu Almanya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Birleşik Krallık ve Polonya’dan geliyor.
Macaristan son yıllarda tarihî değerlerini korumak için çok ciddi adımlar attı. En önemli programlardan biri Buda Kalesi’nin yeniden inşaı ve ülkemizin kale ve saraylarının yenilenmesi. Macaristan’da bulunan Türk eserlerinin korunmasına da çok önem veriyoruz. Gül Baba Türbesi yakın zamanda tamamlandı ve yeniden açıldığından beri daha fazla ziyaretçi çekiyor. Tarihî termal otellerin korunmasına da özen gösteriyoruz. Macaristan’da 220 termal spa ve 1.290 kaplıca var; bu bakımdan termal kaynaklar sözkonusu olduğunda süper güç olduğumuzu güvenle söyleyebiliriz.
Türk müziğini ve mutfağını beğeniyor musunuz? Kültürlerimiz arasında ne tür benzerlikler var?
Türk müziğini ve mutfağını çok seviyorum. Arabaya bindiğimde her zaman bir Türk radyo istasyonu açıyorum; şarkı sözlerinde önceden bilmediğim kelimeler buluyorum; anlamlarını araştırarak dilbilgimi daha da geliştiriyorum. Türk mutfağı Macar mutfağına benziyor; zengin baharatlar ve sebzeler biraraya gelip nefis yemeklere dönüşüyor.
Kültürel sahada şüphesiz çok köklü bağlar var. Macar dilinde yüzlerce Türk kökenli kelime bulunuyor. Macaristan, Osmanlı Devleti ve ardından Türkiye’nin bağımsızlık mücadelelerini veren özgürlük savaşçılarını ülkesine kabul ettiğini asla unutmaz. Imre Thököly, Ilona Zrínyi, 2. Ferenc Rákóczi, Lajos Kossuth ve arkadaşları; ayrıca 1956 İhtilali ve Özgürlük Savaşı sonrasında sığınan vatandaşlarımız da bu topraklarda yeni yurtlarını buldular. 1956 tarihli Macar İhtilali ve Özgürlük Savaşı’nın anısına Tarık Buğra, “Ayakta Durmak İstiyorum” adlı tiyatro oyununu, Şinasi Özdenoğlu ise “Macar Rapsodisi” isimli şiiri yazdı.
Türkiye’de, her iki hükümetin önem verdiği birçok Macar anı mekanı var. Bunların çoğu, bir zamanlar Osmanlı Devleti’ne sığınan Macar özgürlük kahramanlarını anıyor: Kütahya’da Lajos Kossuth, Tekirdağ’da 2. Ferenc Rákóczi, Kocaeli’de ise Imre Thököly ve Ilona Zrínyi’yi. 2017’den beri Pendik’teki Türk-Macar Dostluk Parkı’nda efsane futbol kaptanı Ferenc Puskás’ın ve ünlü Rubik Küpü’nün de bir heykeli var.
1924 yılını modern çağdaki diplomatik ilişkilerimizin başlangıcı olarak görüyoruz. Bu ilişkilerin 100. yıldönümü olan 2024, her iki ülkede de çok sayıda program ve etkinliklerle Macar-Türk Kültür Yılı olarak kutlanacak.
Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerlere o kadar tutulmuşdur ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine karşın hakimiyet-i milliye ilkesini hayata geçirebilmiştir.
Hatırlanacağı üzere bir ara “Türkiye, Malezya mı oluyor?” ya da “Türkiye, Malezya olur mu?” tarzında sorular ortalığı sarmıştı. Biz tarihçiler bu sorulara gülmüş ve “Türkiye ne zaman Malezya’ya benzemişti ki bundan sonra da benzesin?” sorusuyla yanıt vermiştik. Bu yanıt, Türkiye’nin kendine özgü bir birikimi olduğu anlamına geliyordu.
Şöyle bir bakalım tarihimize. Devletin bir yanda Yunan isyancılarıyla, diğer yanda da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yla bile başa çıkamaz hâlde olduğu, eski başkenti Edirne’nin Rus ordusu tarafından işgal edildiği, bütün bunlara ek olarak da maliyesinin iflasın eşiğinde olduğu bir sırada 2. Mahmut adında devrimci bir sultanımız oldu. Arkasından da Tanzimat adını verdiğimiz reformlar süreci başladı.
Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl da ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerleri o kadar benimsemiş, onlara o kadar tutulmuş ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine ve kendisini çepeçevre saran sayısız olumsuzluğa karşın Sultan Vahdettin’e karşı ayaklanmış, hakimiyet-i milliyeden vazgeçmek istemediği için. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde gene açmış parlamentosunu Anadolu’nun ortasında ve cumhuriyeti kurmuş. Bir müddet sonra da “46 ruhu”nu yaratmış ve 1950’de Beyaz İhtilâl’i gerçekleştirmiş.
Bayraklar ve Atatürk fotoğraflarının altında bir Cumhuriyet Bayramı hatırası…
Ülkemiz bugün de büyük bir buhran içinde. Ekonomimiz kötüleşmiş, uçan kuşa borçlanmış vaziyetteyiz. Adalet dizgesi öyle bir çökmüş ki, Anayasa’mızdaki “hukuk devleti” ilkesi şaka gibi duruyor ve sürekli ihlâl ediliyor. Bu durumun 28 Mayıs’tan sonra da sürme olasılığı var.
Ancak muhalefet hareketi, 28 Mayıs’ta alacağı sonuç ne olursa olsun, saygı uyandıran bir canlılık ve yaratıcılık sergiledi. Bu harekete katılanlar neredeyse tabularını törpüler hâle geldiler. Türküyle Kürdüyle, Sünnisiyle Alevisiyle, milliyetçisi ve sosyalistiyle bir demokrasi arayışı ortaya çıktı. Bugün birçokları belki itiraf etmeyeceklerdir ama, bu arayışın güleryüzlü yoğunluğu, kendilerini muhalefet cephesinde konuşlandıranları bile şaşırttı.
Dolayısıyla artık demokrasinin de ülkeye özgü birikimin önemli bir bileşeni olduğunu ve günlük yaşamımızda şahit olduğumuz olumsuzluklar ne olursa ve ne kadar sert olursa olsun, Türkiye’nin doğru yolda olduğunu söyleyebiliriz.
KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI MÜCADELESİ – 1934
Küçümsendiler, karalandılar ama eşit yurttaşlığı elde ettiler
Türkiye’de kadınlar birçok Batılı ülkeden önce eşit vatandaşlık haklarına ulaştı. Bu büyük başarının arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek 1980’lere kadar unutturulan Türk süfrajetlerinin mücadelesi vardı.
Belediye seçimlerinde seçme hakkını 1930’da kazanan Türk kadınları, milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını da 5 Aralık 1934’te elde etti. 8 Şubat 1935’de ilk defa meclis seçimlerine katılan kadınlar, 18 sandalye elde etti.
Türkiye’de kadınlar, eşit vatandaşlık haklarına birçok Batılı ülkeden (örneğin Fransa’dan) önce ulaşmıştı; ancak bunun arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek unutturulan bir mücadele vardı. Nezihe Muhittin, Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs gibi Türk süfrajetleri, 1923’te kuruluşuna izin verilmeyen Kadınlar Halk Fırkası ve ardından Türk Kadınlar Birliği, kadını, entelektüel erkek sohbetlerinin sembolik nesnesi olmanın ötesinde siyasi aktör olarak ortaya çıkarmayı başarmıştı.
Henüz ne cumhuriyet ne de Cumhuriyet Halk Fırkası varken, Nezihe Muhiddin başkanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırkası’nın programına göre kadınların siyasi hakların yanında eğitim, iş hayatına katılma, savaş durumunda askerlik yapma gibi talepleri de vardı. Ancak hükümetten uzun süre ses çıkmamıştı. 8 ay sonra Dahiliye Vekaleti’nin fırkanın kurulmasına izin vermediğini bildirmesi ise soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bir görüşe göre, kadınlar seçim hakkına sahip olmadığına göre parti de kuramazlardı. Bunun üzerine 7 Şubat 1924’te Kadınlar Birliği kuruldu. Yunus Nadi’nin başını çektiği gazeteciler, o sıralarda Nezihe Muhiddin’i ve Kadınlar Birliği’ni eleştiriyor, “Kadınlar Meclis’e girip manto modasını tartışacaklar” diye alay ediyorlardı.
11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda kadınların seçme ve seçilme hakkını kutladığı mitingden… (DEPOPHOTOS)
Nezihe Muhiddin 1927’de birlikten ihraç edildi, birlik de 1930’da “artık kadının bütün haklarını elde ettiği” gerekçesiyle kendi kendini feshetti. Nezihe Muhiddin, unutulmuş ve hayalkırıklığına uğramış bir öncü olarak 1958’de bir akıl hastanesinde öldü.
1935 seçimlerinde “müfrit” (aşırı) olmayan 18 kadın nihayet TBMM’ye girmişti ama bağımsız kadın hareketi de yarım asır sürecek bir uykuya dalmıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Meclis’te kadın oranı %5’i bile bulmamıştı. 1935’te %4.5 olan kadın milletvekili oranı, sonraki seçimlerde azalış göstermiş, 2007’ye kadar bu oran aşılamamıştı.
14 Haziran 1993’te hükümeti kurmakla görevlendirilen Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçse de, “cinsiyete duyarlı” politikalar izlememesi dolayısıyla kadın hareketi tarafından “kaçırılmış bir fırsat” olarak değerlendirilmişti.
Yeni dönemde Meclis’te 121 kadın milletvekili olacak. Hedeflenen yüzde 50’ye yaklaşılamasa da %20’nin biraz üzerindeki bu oran, cumhuriyet tarihi boyunca kadınların Meclis’te elde ettiği en yüksek temsil düzeyi.
1950 SEÇİMLERİ
Seçmenler sandığa koştu tek parti iktidarı tarih oldu
14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde 27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Demokrat Parti %89.3’lük katılım rekoru kırılan seçimleri kazanmıştı. En önemlisi de seçmenlerin oylarıyla iktidarı değiştirmesi ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamasıydı. Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu.
Türkiye’de 1908’den beri sürmekte olan parlamento için seçim yapma geleneği, ilk defa 1946 seçimlerinde halk iradesi öğesini de içermişti. Zira 2. Meşrutiyet ve Millî Mücadele dönemlerinde çok partili seçimler yapılmakla birlikte, genel oy hakkına geçilmemiş; bu hakkın kanunlaştığı 3 Nisan 1923’den sonra ise Demokrat Parti’nin kurulduğu 1946’ya kadar çok partili seçim yapılmamıştı.
Tarihe “şaibeli” diye geçen, oy sayımında usulsüzlüklerin yaşandığı 21 Temmuz 1946 seçimlerini CHP kazandı ama Demokrat Parti Meclis’e girdi ve etkin bir muhalefet oluşturdu.
Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk göstergesi 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şaibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım kuralı uygulanacak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK da yargı denetimini sağlayacaktı.
CHP, Demokrat Parti ve 1948’de Demokrat Parti’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin katıldığı 1950 seçimleri gergin bir bayram havası içinde geçti. Vatandaşlar ilk defa sandıklara akın etmişler, %89.3’lük bir katılım rekoru kırmışlardı. Sandıklar kapandıktan sonra sayım işlemlerini kontrol etmişlerdi.
Seçimlerin sonunda %55.2 oy oranıyla birinci olan Demokrat Parti 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin %85.4’ünü almıştı. CHP %39.6 oy oranına karşılık 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi %4.6’yla bir milletvekilliği kazanmıştı.
27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı. Kutlamalar, yeni iktidarın kurulması boyunca, yani 3 hafta kadar sürmüştü.
Adnan Menderes başbakanlığındaki 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı, demokrasiye inananlar açısından tam bir hayalkırıklığı oldu. Ancak bütün bu olumsuzluklar, 1950’deki iktidar değişikliğinin Türkiye siyasi kültürüne bir şey katmadığı anlamına gelmemeli. Belki siyaset sahnesinin ön saflarında olanlar için fazla bir şey değişmemiş; millî irade, kültür ve değerleri başkaları tanımlar, bu tanımlara uymayanları da başkaları cezalandırır olmuştu. Ancak sahnenin arka saflarında olan ve 4-5 yılda bir yoklananlar için durum artık eskisi gibi olmayacaktı. Seçmen, oyuyla ilk kez iktidar değiştirmiş ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştı.
Seçimlerin ertesi günü zafer sarhoşu Demokrat Partili vatandaşlar. O gün başlayan kutlamalar tam 3 hafta sürecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
1973 SEÇİMLERİ
Halka dönük politika CHP’yi zafere taşıdı
1973 seçimlerinde Ecevit’in liderliğindeki CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti. 1977’de de devam ettirilen başarının arkasında CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’in sosyal demokrat çizgisi ve siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin yeni bir demokrasi arayışı yatıyordu.
CHP’nin 1966’da benimsediği “ortanın Solu” düşüncesi partide çatlak yaratmıştı. Genel Sekreter Bülent Ecevit sosyal demokrat politikaları savunurken, karşı çıkan pek çok vekil partiden ayrılmıştı. 1972’de Ecevit’in genel başkan seçilmesinden sonra, 34 yıldır CHP’nin lideri olan İsmet İnönü de partiden istifa etmişti.
14 Ekim 1973 seçimlerine bir yıldan az kala İnönü’nün ayrılması kamuoyunda CHP’nin tarihî bir hezimet yaşayacağına yoruluyordu. CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti.
Başarının mimarı hiç şüphesiz CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’ti. Sosyal demokrat çizgi, gitgide politize olan ve sadece seçimlerde oy vermeyi değil siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin arzusunun, yeni bir demokrasi arayışının sonucuydu ve başarılı olmuştu. Yeni CHP’nin özellikle kent yoksullarına yönelik politikaları da meyvesini verecek, parti 1973 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük belediyeleri 1980 darbesine kadar elinde tutmayı başaracaktı. CHP’nin 1977 seçimlerini %41.4’le oy rekoru kırarak kazanmasının sebebi de bu politikalardı.
1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.
1983 SEÇİMLERİ
Darbecilerin desteği sandıkta ters tepti
1980 darbesinin üç yıl ardından yapılan ilk seçimlerde yeni kurulan 15 partiden yalnızca 3’üne izin çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in seçime iki gün kala açıkça MDP’ye destek vermesi ters teperken, halk o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışan Turgut Özal’ın partisini tercih etmişti.
Kenan Evren liderliğindeki cuntanın 12 Eylül 1980’de yaptığı darbenin ardından tüm siyasi partiler kapatılmıştı. Üç yıl sonra sözde demokrasiye dönülecek ve seçimler yapılacaktı ama yeni kurulan 15 partiden yalnızca üçüne seçimlere katılma izni çıkmıştı: Emekli Orgeneral Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), genel başkanlığını Turgut Özal’ın yaptığı merkez sağdaki Anavatan Partisi (ANAP) ve merkez solda konumlanan Halkçı Parti (HP).
Seçimlerin, darbecilerin desteklediği MDP ile ANAP arasında geçmesi bekleniyordu. Ancak değişim vadetmesi, o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışması Özal’ı kısa sürede bir adım öne geçirmişti.
Seçimlere iki gün kala Cumhurbaşkanı Kenan Evren halka seslenerek Özal’ı suçladı ve “İcraatımızı devam ettirecek bir yönetimi işbaşına getireceğinize inanıyorum” sözleriyle MDP’ye açık destek verdi. Ancak bu konuşma sandıkta ters tepecek ve ANAP kimsenin beklemediği bir zafere ulaşıp % 45.1’lik oy oranıyla seçimi kazanacaktı. Özal’ın partisi 212 milletvekilliği alırken, seçimleri üçüncü tamamlayan MDP ise %23.3 oyla 71 milletvekili çıkarabilmişti.
Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ile Diyarbakır’da bir mitingde… (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
SÜREKLİ AYDINLIK İÇİN BİR DAKİKA KARANLIK EYLEMLERİ – 1997
Susurluk kazası sonrası sivillerin temizlik çağrısı
Susurluk Kazası yıllardır Türkiye’de olan biten pek çok karanlık hadiseyi açıklayan devlet-siyaset-mafya ilişkilerini gözler önüne serdi. Bu hukuk dışı ilişkiler ağının aydınlatılması talebi, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri ile kitleselleşecek, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından birine dönüşecekti.
3 Kasım 1996’deki Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye bambaşka bir gündeme uyanmıştı. O gün Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bir kamyona arkadan çarpan Mercedes’i süren polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ, üzerinde sahte kimlik bulunan kontrgerilla mensubu Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us aynı araç içinde öldü. İktidar partisi DYP’nin milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. Bucak aynı zamanda aracın sahibiydi. Kazanın ardından otomobilin bagajından çok sayıda silah çıktı. Bazı silah ve mermiler Özel Harekat Daire Başkanlığı envanterine kayıtlıydı. İsrail’den alınan bu silahların “kaybolduğu” söyleniyordu.
Bu hukuk dışı ilişkiler ağı, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından biri olan “Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık” eylemlerine de kapı açmıştı. Kazanın ardından küçük bir grup, olayın aydınlatılması için toplumu harekete geçirecek bir yol bulmak üzere toplandı. Daha sonra “Aydınlık için Yurttaş Girişimi” olarak anılacak grubun içinde yer alan Avukat Mebuse Tekay, o günleri şöyle anlatıyordu: “Bütün Türkiye Susurluk konuşuyor, ama herkes ‘Ben tek başıma ne yapabilirim ki?’ diye düşünüyordu. Sanki biri bir şey yapsa hepimiz katılacaktık. Birkaç arkadaş sessiz kalmamaya karar verdik. Öyle bir şey yapmalıydık ki isteyen herkes buna katılabilmeli, ama yaygın bir katılım olmasa da biz kendi tepkimizi gösterebilmeliydik.” Sonunda Avukat Ergin Cinmen, parlak bir fikir buldu: Her akşam saat 21.00’de evlerin ışıkları söndürülecekti. Toplumun her kesimine hitap edebilmek için eylemi hiçbir siyasi partiyle ilişkilendirmeme kararı verildi.
Susurluk Kazası’nın ardından başlayan “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri, sokağa da taşmıştı.
1 Şubat 1997 gecesi başlayan eylem giderek kitleselleşti. Halk, eylemi kendi yaratıcılığını kullanarak çeşitlendirmeye başladı: Işıklar yakılıp söndürülüyor, balkonlara çıkılarak düdükler, tencerelerle ses çıkartılıyordu. Eylem sokağa da dökülmüştü, yurttaşlar mumlarıyla protestolar düzenlemeye başlamıştı.
Kaza sonrası oluşturulan kamuoyu baskısının sonucunda İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa etti. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı olay hakkında dava açarken TBMM’de de araştırma komisyonu kuruldu. Tepkilerin büyük bir bölümü Susurluk’a yönelirken, önemli bir kısmı da Refah-Yol hükümetini hedef almaya başlamıştı. Bu noktada televizyon kanallarında “askerî lojmanlardan eyleme destek veriliyor” haberleriyle birlikte eylemlere polis müdahaleleri de başladı. Kazadan dört ay sonra 28 Şubat sürecini başlatan ve “postmodern darbe” diye nitelendirilen Millî Güvenlik Kurulu toplantısı yapıldı. 18 Haziran’da Refah-Yol hükümeti düşmüş, Başbakan Necmettin Erbakan istifa etmişti. ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu ANASOL-D hükümetinin vaatlerinden biri ise Susurluk’un aydınlatılmasıydı.
1 MART TEZKERESİ / 2003
Türkiye savaşa hayır dedi tezkere Meclis’ten geçemedi
2000’lerin başında, Türkiye en zorlu ekonomik, diplomatik ve siyasi krizlerinden birinden geçerken, kimse Irak’ı işgal etmeye hazırlanan ABD’nin taleplerinin reddedilebileceğini düşünmüyordu. 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesi için toplanan her kesimden savaş karşıtı, aksini ispat edecekti.
Kasım 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde, hem Türkiye hem de dünya çok çalkantılı bir dönemden geçiyordu. Türkiye, 2001 sonunda topladığı tüm vergilerle borç faizlerini bile ödeyememişti. Dış politikada yalnızlaşmış; Ecevit döneminde başlatılan AB uyum süreci ise askerî ve sivil bürokrasi tarafından ciddi bir dirençle karşılanmıştı.
Dünyada ise 11 Eylül saldırılarının artçı sarsıntıları sürüyordu. Ekim 2002’de ABD Kongresi, Irak’a askerî operasyon düzenlenmesine izin vermişti. 2002 başında dönemin başbakanı Ecevit, Washington’a davet edilmiş, Türkiye’nin ciddi şekilde ihtiyaç duyduğu ekonomik yardımlar teklif edilmişti. Henüz genel seçimler yapılmadan Recep Tayyip Erdoğan da “geleceğin başbakanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlanmıştı. Kısacası, ABD’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin de “Maaş bile ödeyemeyecek duruma düşeriz” diyen Erdoğan’ın söylediği gibi ABD’ye ihtiyacı büyüktü.
Ancak pazarlıklar çekişmeli geçiyor, uzayan süreçte zaman kazanan savaş karşıtı cephe güçleniyordu. “Türkiye Irak’a girmezse parçalanır” diyen köşe yazarlarına, zarar edeceklerini açıklayan iş insanlarına rağmen on binlerce insan, Türkiye’nin her yerinde protestolara katılıyordu. Türkiye kamuoyu %90’lara varan bir çoğunlukla bu savaşa karşıydı. Oya Baydar, o günleri “Müslüman muhafazakar kesimle Çağdaş Yaşamcı’lar, Doğu Perinçek’çilerle ÖDP’liler, Dilipak’la Barış Girişimi’nden Osman Kavala, Hrant Dink, hepimiz yan yanaydık” diye anlatıyordu.
1 Mart Tezkeresi’nin oylanması öncesi düzenlenen savaş karşıtı protestolardan… (ALİ ÖZ ARŞİVİ)
Irak’a Türk askerinin gönderilmesi ve Türkiye topraklarında 62.000 ABD askeri bulundurulmasını öngören Başbakanlık Tezkeresi işte bu ortamda Meclis’te oylamaya sunuldu. Oylamadan önce alışılmadık bir ikili, Şanar Yurdatapan ve Abdurrahman Dilipak, Genel Kurul Salonu’nun önünde yan yana dikilmişti. Dilipak, tokalaşmak için uzatılan elleri yakaladığı gibi burnuna götürüyor, “Henüz kan kokmuyor” diyerek son darbeyi vuruyordu. Tezkerenin oylandığı sırada 100.000’e yakın insan Sıhhiye Meydanı’nda Türkiye’nin en büyük savaş karşıtı mitingi için toplanmıştı.
Erdoğan o dönemde henüz başbakanlık koltuğuna oturmamış bir genel başkanı olarak meclis grubuna hâkim olamamıştı. AK Parti’nin grup kararı almadığı ve oylamanın gizli yapıldığı oturumda AK Parti’den 97 milletvekilinin de katkısıyla 264 kabul, 250 ret, 19 çekimser oy kullanıldı. Gerekli olan salt çoğunluğa ulaşılamadığı için Hürriyet’in bir gün sonraki manşetiyle “Sonuç evet, karar ret” oldu.
Bu sonuç, hem hükümet hem de ABD için bir şok etkisi yarattı. 14 Mart 2003’te Erdoğan başkanlığında kurulan 59. hükümet bu sefer 30 fireyle “Sınırlı Tezkere”yi kabul etti. Bir gün sonra, 20 Mart 2003’te Irak’ın işgali başladı.
Savaş karşıtları işgale engel olamamıştı ama Türkiye’yle ilgili oluşan “paralı asker” algısını kırmış, en önemlisi de çok farklı kesimlerden insanların ortak bir amaç için mücadele edebileceğini göstermişti.
AB İLE TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİ – 2005
Avrupa ile ilişkilerin zirvesi Türkiye’de demokrasi ümidi
1959’da başlayan ama uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zirve noktası, 2005’te Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin resmen başlamasıydı. Bu Türkiye açısından bir diplomatik zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi.
Avrupa Birliği’nin öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958’de kurulduktan kısa bir süre sonra, 31 Temmuz 1959’da, Türkiye topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’in yaptığı başvurudan dört yıl sonra, 1963’te AET, üyelik koşulları hayata geçirilinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanmasını önerdi. İlişkiyi resmileştiren Ankara Antlaşması, 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi.
Türkiye’den kaynaklı siyasi ve ekonomik sebeplerle uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen AET ile ilişkiler 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından resmen askıya alındı. 1980’lerin ikinci yarısında Türkiye girişimlerde bulunsa da Avrupa ile ilişkiler daha çok iç siyaset malzemesi olarak kullanılıyordu.
1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile 1999’da Helsinki’de yapılan ve Türkiye’nin adaylığının resmen onaylandığı AB zirvesi, ilişkiler açısından önemli dönüm noktalarıydı. Ancak görüşmelerin gidişatı Türkiye’nin üyeliğinin zor olduğunu gösteriyordu, ta ki 2002’ye kadar.
3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AK Parti’nin seçim vaatlerinden biri AB üyeliği için çaba göstermekti. Nitekim iktidara gelir gelmez çalışmalara başladılar ve Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi sonucunda Türkiye’nin kriterleri karşılaması şartıyla müzakerelerin başlayacağı duyuruldu.
2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle üyelik müzakerelerinin başlamasına farklı dillerde “Evet” diyen Avrupalı parlamenterler.
Türkiye, Kopenhag Kriterleri başlığı altında toplanan şartları yerine getirmek için bazı önemli adımları atınca AB’nin 2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle tam üyelik müzakerelerinin 2005’te başlatılması kararı alındı. Bu karar, neredeyse yarım asırdır AB’nin kapısını aşındıran Türkiye için büyük bir zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi. 15 Aralık 2004’teki toplantıda Avrupalı parlamenterlerin aralarında Türkçenin de bulunduğu tüm Avrupa dillerinde “evet” yazan dövizleri kaldırıp verdikleri poz, zaferin sembolüne dönüşmüştü.
AB, Türkiye’ye Kopenhag siyasi kriterlerinin uygulanması, siyasi reformların içselleştirilmesi, sivil toplumla diyalogun güçlendirilmesi gibi kriterler sunmuştu. Ancak AB içinde Türkiye’yi istemeyen muhafazakar liderler de boş durmuyor, süreci yavaşlatmaya çalışıyordu. Ardından, 2004’te Kıbrıs’ın AB üyesi olması ve Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açmak istememesiyle başlayan bir kriz dönemine girildi. Bu krizle birlikte Türkiye-AB müzakere süreci durakladı, AK Parti de eski “hevesini” yitirince AB’ye üyelik çabaları rafa kaldırıldı.
MEDENİ KANUN VE TCK REFORMLARI / 2002-2005
Dünya yerinden oynadı kadınlar özgür olunca…
Kadın hareketi, son 25 yılda devleti dönüştürmeyi başaran en önemli gruplardan oldu. 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen Türkiye, 2000’lerin ilk yarısında Medeni Kanun ve TCK kampanyalarında kadınların mücadelesini konuşuyordu. Kampanyalar başarıya ulaşmış, yasaların ruhu kadın bakış açısıyla değiştirilmişti.
Kadın hareketi, Türkiye’de tarihi boyunca en umutsuz anlarda, en sert saldırılar karşısında bile direnmenin sembolü oldu. 12 Eylül darbesi sonrası, toplumun hemen bütün örgütlü kesimleri büyük yara almışken, kadın hareketi kendisini ilk toparlayanlardan biriydi. Bu çabalar, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başlarında zirveye ulaşarak, Türkiye’nin kadın hakları konusunda hızlı bir dönüşüme girmesine kapı açtı. Bu dönem kadınlar, özellikle yasal reformlar için yaptıkları kampanyalarla öne çıktı.
Bu kampanyalar sonucunda ilk önce 1 Ocak 2002’de Medeni Kanun değişti. Aile reisliği yalnızca erkeklere tanınmış bir hak olmaktan çıktı, “evlilikte edinilmiş mallara eşit katılım” yasaya girdi. Kadınlar artık çalışmak için eşlerinden izin almak zorunda değildi; evlendiklerinde isterlerse kendi soyadlarını da koruyabiliyor, miras paylaşımında erkeklere öncelik tanıyan maddelerden kurtuluyorlardı.
17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü. (MURAT ÇELİKKAN ARŞİVİ)
Medeni Kanun Kampanyası’nın verdiği heyecanla kadın örgütleri, Nisan 2002’de Türk Ceza Kanunu Çalışma Grubu’nu kurdular. Temel amaçları, mevcut TCK’nın ataerkil ruhunun izlerini silmek ve kadınların yasada birey olarak kabul edilmesini sağlamaktı. 1926’da yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda kadının bedeni ve cinselliği eşinin, ailesinin ve toplumun malı sayılıyordu. Bu yüzden, tecavüz, taciz gibi cinsel suçlar “toplum ve aile düzenine ve genel ahlaka zarar veren davranışlar” olarak tanımlanıp, gerektiği gibi cezalandırılmıyordu. Kadınların bekar veya evli olması, cinsel suçlara verilen cezaları etkiliyordu.
Kadınlar, önce bütün yasayı tarayıp kadının insan haklarını ihlal eden, ayrımcılığı meşrulaştıran, kadınların bedensel bütünlüğünü yok sayan maddeler listelemişti. Ardından kadın bakış açısıyla alternatif bir yasa metni hazırlanmıştı. 3 yıllık kampanyanın ardından 2005’te yürürlüğe giren Yeni TCK’da yaklaşık 30 madde değiştirilmişti.
Burada cinsel suçlar “Kişilere Karşı Suçlar” başlığına alınmış, tecavüz faillerine karşı evlilik yoluyla verilen cezasızlık ortadan kaldırılmıştı. Eski yasada suç olmayan “evlilik içi tecavüz” dünyadaki çoğu ülkeden önce, TCK’da suç olarak ele alınmıştı. Eski yasa kadınlar arasında bekaret ve medeni durumlarına göre ayrımcılık yapıyordu. Örneğin bekar bir kadını kaçırmanın cezası, evli bir kadını kaçırmanın cezasından daha hafifti. Bu tip maddeler kaldırılmıştı.
Bu sırada Türkiye’de ilk kez “namus” kavramı da tartışılmaya başlanmış; “namus cinayetleri”nde ceza indirimine gidilmesi kısıtlanmıştı. Ayrıca edep, töre, ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi ataerkil ve ayrımcı ifadeler kanundan çıkartılmıştı.
Deniz Kaynak’ın Nisan 2021’de #tarih’e yazdığı “Kağıt üzerinden hayata eşitlik-özgürlük savaşı” yazısından kısaltılarak alınmıştır.
HRANT DİNK’İN CENAZESİ – 2007
Onca uğursuzluğa rağmen tekrar yeşeren ümit ve heves
Hrant Dink’in öldürülmesi, gazeteci suikastlarının gelenek hâline geldiği Türkiye’de beklenmedik bir tepki yaratmış; 100 bin kişinin kendiliğinden toplandığı cenaze töreni, nadir bir toplumsal birliktelik örneği olmuştu. 16 yıldır tekrarlanan anmalar, cinayetin aydınlatılmasına yönelik ısrarın hatırlatıcısı olmaya devam ediyor.
Agos gazetesinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık sayfalardan biriydi. 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte giderek daha keskin hâle gelen toplumsal ayrışmaların habercisi olan cinayet, sadece Türkiye Ermenileri arasında değil, neredeyse tüm toplumda yankı bulan bir acı yaratmıştı. Öyle ki, tarihi boyunca gazetecilere karşı suikastların gelenek hâline geldiği bir ülkede, bu olayın bu denli yüksek sesli bir karşı çıkışın sembolü olacağını, büyük ihtimalle ne cinayetin planlayıcıları ne de Dink’in cenaze töreninin düzenleyicileri öngörebilmişti.
Dink’in cenaze töreninde siyasi görüşü, hayatta durduğu yer birbirinden geceyle gündüz gibi farklı on binlerce kişi, hiç kimse onları oraya çağırmadan toplanmış; “Hepimiz Hrant’ız” dövizlerinin Osmanbey’den Yenikapı’ya uzandığı görkemli yürüyüşte Türkiye’de nadir görülen bir toplumsal birliktelik sergilenmişti.
Bu toplumun ilacını başka hiçbir yerde değil ancak birbirinde bulabileceğini son soluğuna dek tekrarlayan, “Biz yaşadığımız cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık” diyen Hrant Dink olmadan geçen 16 yılda da her 19 Ocak’ta bu yürüyüşler tekrarlanmaya devam etti. Yıldırım Türker’in Nisan 2015’te #tarih’e yazdığı gibi “Hrant siyasi olarak yalnızca hakları rahatlıkla gasp edilebilen, ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalan Ermenileri temsil etmiyordu. Öyle olsaydı bütün mutsuzların, bütün itirazı olanların, bütün hak hukuk peşinde koşturanların ufkunda böylesine güçlü bir ışık olarak varolmazdı. Hrant, bizatihi bir öneriydi. Bir hayat önerisi. Dayanışmanın, adil paylaşımın, kardeşliğin, coşkunun, şefkatin, karşılıklı anlayarak, hissederek varılan barışın temsilcisiydi. Onu tehlikeli kılan da işte bu ulaşabildiği geniş alandı. Hrant, hepimiz için Heves’i temsil ediyordu. Küsmeden, içini acılaştırmadan, hevesini bir an olsun kaybetmeden anlamaya ve anlatmaya çalışan o adamın varlığı, yakınında olmasak da sanki gelecek hissimizi diri tutuyordu. Hem ne güzel bir memleketti burası. Onca uğursuza rağmen Hrant gibi bir adam da yeşeriyordu bu topraklardan.”
16 yıldır, her 19 Ocak’ta binlerce insan Şişli’de vurulduğu yerde Hrant Dink’i anmaya devam ediyor.
SPORDA KADIN BAŞARILARI
Önyargıları yıkıp geçtiler madalyalarla cevap verdiler
Meclis’te, akademide, üst düzey yöneticilik pozisyonlarında temsil oranları tartışıladursun, kadınlar önce Türkiye’nin Olimpiyat kafilesinde erkek sayısını aştı. Aşmakla da kalmadılar, judodan tekvandoya, halterden basketbol ve voleybola elde ettikleri başarılarla “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” (citius, fortius, altius) oldular.
Son yıllarda Türkiye’de spor alanında bir devrim yaşanıyor. Özellikle kadınlardaki sıçrama çok çarpıcı. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, bazılarının bunu ailelerinden bile sakladıkları bir ülkede elde edilen dereceler özellikle anlamlı.
Türkiye’nin Olimpiyat serüveni 1908’de başladı; Türk kadın sporcular ilk defa 1936’da sahnede boy gösterdi. Tarihin en politize spor organizasyonunun açılışı Berlin’de Nazi selamlarıyla yapılırken, eskrimde mücadele eden Halet Çambel ile Suat Fetgeri mihmandarlarının önerisini reddetmiş, Hitler’le tanışmaya gitmemişlerdi!
Millî voleybolcumuz Eda Erdem, 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda.
2000’lerle birlikte kadın sporcularımızın önlenemez yükselişi başladı. Takvimler 14 Ağustos 2004’i gösterdiğinde, Atina’da 48 kiloda yarışan haltercimiz Nurcan Taylan, dünya rekorunu kırarak altın madalya kazanan ilk kadın sporcumuz oldu. Bugün ise bir zamanlar iki kadın sporcuyla çıkılan Olimpiyat yolunda, kafilenin neredeyse yarısını kadınlar oluşturuyor.
Hemcinslerinin cinayetlere kurban gittiği, spor yapan kadınların başarılarından çok şortlarının konuşulduğu topraklarda kadın voleybolunun sıçrayışı, iyi işleyen bir sistemin azimle birleşmesi karşısında engellerin bir bir yıkılabileceğinin sembolü olmaya devam ediyor.
Ekolden bahsetmemizin mümkün olmadığı topraklarda, kadın voleybolunun tıkır tıkır işleyen sistemi, fabrika gibi oyuncu üretiyor; altyapılardaki yetenekler durmadan üstyapıya taşınıyor; bir oyuncu gittiğinde yeri hemen dolduruluyor; dünyanın en büyük yıldızlarıyla harmanlanan kulüp takımları arka arkaya büyük başarılara imza atıyor.
MERVE DİZDAR – 2023
‘Umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime…’
Bu yıl 76. Cannes Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın “Kuru Otlar Üstüne” filmindeki performansıyla alan Merve Dizdar, ödül konuşmasında bu topraklarda kadın olmanın doğurduğu güç ve direncin, imza attığı başarıdaki rolünü anlattı ve ödülü de kadınlara armağan etti.
Dizdar, ödül konuşmasında filmde canlandırdığı “Nuray” karakterine gönderme yaparak “Nuray, inandığı şeyler ve varoluşu için mücadele veren ve bu uğurda bedeller ödemek zorunda bırakılmış bir kadın. Onu tanımak ve anlamak için uzun uzun çalışmak isterdim ama ne yazık ki yaşadığım coğrafyada bir kadın olmak, Nuray’ın duygusunu doğduğum günden beri ezbere bilmeyi gerektiriyor. Bu ödülü, Nuray ve onun gibi kadınların mücadelesine güç verebilmek için; kendisine layık görülenlere boyun eğmeyip eyleme geçen, bu uğurda her şeyi göze alan ve ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime ve Türkiye’de hakettiği güzel günleri yaşamayı bekleyen tüm mücadeleci ruhlara armağan ediyorum” dedi.