Etiket: augusto pinochet

  • Şili’de kırılan zincirler ve dünyayı sarsan 1000 gün

    Şili’de kırılan zincirler ve dünyayı sarsan 1000 gün

    Şili’de bundan tam 50 yıl önce, 4 Kasım 1970’te başkan seçilen Salvador Allende, ABD’nin açık destek sunduğu General Pinochet’nin darbesiyle devrilmişti. Geçtiğimiz ay, Pinochet anayasasını yürürlükten kaldırmak için referanduma giden Şilililer, %78’lik zaferlerini sokaklarda kutlarken, 20. yüzyılın kaydettiği en ilginç sosyalizm deneyimi… Eksileri ve artıları, dönüm noktalarıyla reformist hükümetin 1000 günü…

    Geleneksel olarak mu­hafazakar sağın ege­menliğinde olan Latin Amerika’da parlamenter de­mokrasinin hüküm sürdüğü tek ülke olan Şili, tarihsel ola­rak kıta Avrupası’nın siyasal yelpazesine benzer bir manza­ra arzediyordu: Hıristiyan Demokratların temsil ettiği daha ılımlı bir sağ, CUT (İşçi Sendi­kaları Konfederasyonu) safla­rında sendikalaşan bir işçi sı­nıfı ve onlarla organik bağla­rı olan sosyalist ve komünist partiler… 20’li ve 30’lu yıllarda askerî darbelere sahne olmuş olsa da, diğer Latin Amerika ülkelerinden farklı olarak or­du uzun süredir kışlasından çıkmamıştı.

    50’li yılların sonlarındaysa Şili, ekonomisinin en büyük ih­racat kalemi olan bakır fiyatla­rındaki düşüşün tetiklediği bir ekonomik krize girdi; ülkenin dış borçları katlandı. İşsizliğin artması ve ücretlerin dondu­rulması, işçi sınıfının ve kırsal­daki yoksul halkın toplumsal taleplerini radikalleştirdi. Bu radikalleşmenin siyaset sahne­sindeki en paradoksal yansı­ması, 1964 başkanlık seçimleri sırasında Hıristiyan Demokrat­lar’ın adayı Eduardo Frei’nin artık “evrimden değil devrim­den” sözedilmesi gerektiğini söylemesiydi! Bu yaklaşım, sağ partinin de geleneksel kesim­lerle ilişkisini kesip halkın ta­leplerine kulak vermek zorun­da kaldığını gösteriyordu. Dev­rimci olmak bir yana solcu bile sayılamayacak birinin bu sözle­ri sarfetmek zorunda kalması­nın siyasal bir gerekçesi vardı: İkinci bir Küba’nın doğmaması için Şili ekonomisinin halktan yana önemli reformlara ihtiya­cı vardı.

    Şili’de kırılan zincirler
    26 Ekim’de Pinochet dönemi anayasasını yürürlükten kaldırma yönünde oy kullanan Şilililer, anket sonuçlarını sokaklarda kutladı.

    Şili’de köylüler topraksız­dı. Ekilebilir toprakların yarısı, toplumun yüzde 2’sini oluşturan mülk sahiplerine aitti. Bu oligarşik yapıyı kırmak için köylülerin küçük toprak sahibi olması hedefleniyordu. Birkaç büyük aile tarafından yöneti­len, Amerikan tröstlerine ait sanayi ve banka kesiminde de bir reform gerekiyordu. Örne­ğin ülke ihracatının %80’ini oluşturan bakır, Amerikan şir­ketlerine aitti. Başkan Frei, ba­kırı Şililileştirmek (millîleştir­mek) için çokuluslu şirketle­rin hisselerinin %51’ini almak durumunda kaldı. Ancak bu girişim için hem çok yüksek bir fiyat önerdi hem de bu para Amerikan bankalarından alı­nan borçlarla ödendi!

    Sonunda yüksek enflasyon ve işsizlik hortladı; insanlar so­kağa döküldü. 1965’te sıkıyöne­tim ilan edilmesine ve sendika yöneticilerinin tutuklanması­na rağmen bakır madenlerin­deki grev 1 ay sürmüştü. Kırsal kesimde de kendilerine vaade­dilen reformu bir türlü göre­meyen köylüler reformu bizzat gerçekleştirmek üzere büyük toprak sahiplerinin toprakları­nı işgale başladılar.

    Şili’de kırılan zincirler
    Seçim turunda
    Başkan Salvador Allende, 1973 Mart ayında katılacağı genel seçimden bir ay önce halkı selamlıyor. Bu seçimlerde Allende, 1970’e göre oylarını %8 artırarak %44’e çıkardı.

    20. yüzyılın kaydettiği en il­ginç sosyalizm deneyimine yo­laçan 1970 seçimlerine bu top­lumsal hava içinde girildi.

    Salvador Allende başkan oluyor

    Başkan Frei yine Hıristiyan Demokratlar-HD (Partido Demócrata Cristiano) adına aday olurken, rakipleri Ulusal Parti adına Alessandri, çeşit­li sol partilerin oluşturduğu Halk Birliği adına ise Salva­dor Allende’ydi. Halk Birli­ği (UP-Unidad Popular), İşçi Sendikaları Konfederasyo­nu’nu yöneten Komünist Par­ti-KP (Partido Comunista de Chile), Allende’nin kurucu­su olduğu Sosyalist Parti-SP (Partido Socialista de Chile), orta sınıfları temsil eden Ra­dikal Parti ve HD’den sol bir kopuş olan MAPU’nun (Birleşik Halkçı Eylem Hareketi) it­tifakından oluşuyordu.

    UP’nin programı, ülkenin yağmalanması ve kitlelerin sö­mürülmesine karşı radikal bir tutum sergiliyordu. Programın öne çıkan hedefleri, Frei’nin başlattığı toprak reformuna de­vam etmek, ücretleri artırmak, bakır başta olmak üzere ekono­minin kilit sektörlerini millî­leştirmekti. Fiyatları ve enflas­yonu denetlemek, her çocuğa her gün yarım litre süt ve halka parasız sağlık hizmeti sunmak gibi hedefler de ardından geli­yordu.

    Seçimlerde hiçbir aday mutlak çoğunluğu elde edeme­diği için parlamentonun önde gelen iki aday (Allende ve Ales­sandri) arasında karar vermesi gerekti. UP parlamentoda çoğunluğa sahip olmadığı için HD’nin vereceği oylar belirleyi­ci olacaktı. Amerikan tröstleri ve CIA açıkça Frei’ye baskı ya­parak Allende’ye oy verilmesini engellemeye çalıştı.

    Şili’de kırılan zincirler
    Özgürlüğün son günleri
    4 Eylül 1973’te, Pinochet’nin darbesinden tam bir hafta önce UP’nin son yürüyüşünden kareler (üstte ve altta). Eylül 1973’te, Allende nihayet askerî darbenin kapıda olduğuna kanaat getirerek referanduma gitmek istedi, ama artık çok geçti.
    Şili’de kırılan zincirler

    Ancak Allende, 24 Ekim 1970’de ezici bir çoğunluk­la (35’e karşı 153 oy) başkan seçildi; 4 Kasım’da ise hükü­met kurulduktan sonra resmen göreve başladı. Hıristiyan De­mokratlar, Allende’nin idarede muhalefetin mevkilerine do­kunulmayacağına, kilise, polis ve ordunun özerkliğine saygılı davranacağına dair bir belge­yi imzalaması karşılığında onu destekledi. Yeni iktidar dev­rimci bir hükümet değil, emek­çilerin çıkarlarını gözetirken müesses nizama da dokunma­yacak bir reformist hükümet olarak yola çıktı.

    Reformlar dönemi

    Allende hemen Frei’nin baş­lattığı toprak reformunu hız­landırdı. 1971 sonunda bakır, kömür, nitrat gibi maden iş­letmelerinin hemen hemen tamamı ve banka sektörünün %90’ı denetim altındaydı. İş­letmelerin verimliliğini artır­mak için, fabrikalarda emek­çilerin yönetime katılmasını sağlayan bir sistem yürürlü­ğe sokuldu. Allende’nin ilk yı­lında memurların geliri %35, askerlerinki %70; işçi ve köy­lülerinki ise %100 arttı. 200 bin yeni istihdam yaratıldı. 1970’de %35 olan enflasyon 1971’de %3.8 oldu. En çok da çocuklara dağıtılan süt dikka­ti çekti. Bütün bu reformların sonucunda UP, 1971 yerel se­çimlerinde %50.9 ile mutlak çoğunluğu elde etti.

    Buna karşılık patronlar, millîleştirme ve yönetime ka­tılma süreçlerini baltalamak için örgütlenmeye giriştiler. Allende’nin polis ve yargıda kendisine karşı olan gruplara dokunmaması, işgallere katılan köylülerin ve işçilerin hapsedil­mesine yolaçtı.

    Allende, sosyal çatışmaların yaşanması halinde düzeni sağ­layacak gücün ordu olacağını düşünüyordu. 1970’de ABD’den 3.2 milyon dolarlık silah alımı yapılmışken 1971’de bu raka­mın 13.5 milyona çıkması da dikkati çekiciydi.

    Balayı bitiyor

    UP’nin iktidara gelişinden 1.5 yıl sonra, ülke giderek daha da ağırlaşan bir ekonomik krizin içine girmişti. ABD’nin baskı­sı, çokuluslu şirketlerin tutu­mu, dünya piyasasında bakırın fiyatının düşüşü ve millîleştir­melerin “çok iyi fiyatlarla” ya­pılmasının yarattığı borçlan­ma gibi bir dizi husus, krizin dönüşsüz hâle gelmesine ne­den oldu. Enflasyon bir yılda %200 artmıştı.

    1971 ilkbaharında, hükümet kapitalistlerin yatırım yapma­sını sağlayamadığı gibi yaban­cı ülkelere para çıkarmalarının önüne de geçemedi ve ekono­mik bir kaos başgösterdi.

    Kentte ve kırsalda geniş halk kitleleri, sağın siyasi ve as­kerî karşı saldırılarına ve bur­juvazinin ekonomik sabotajına karşı hükümetin yetersiz kaldı­ğını görünce daha radikal ara­yışlar içine girdi. Toprak refor­munda toprakların %40’ı köy­lülere dağıtılmış olsa da %30’u halen topraksız olan yoksul köylüler de giderek daha radi­kal talepler ileri sürmeye başla­dılar. Kenar mahallelerde doğ­rudan demokrasi ve özyönetim organları öne çıkmaya başladı.

    Allende sokağın kendi seç­meni tarafından kullanılma­sına karşı çıkarken, sağ kesim devlet kurumlarındaki nüfuzu sayesinde sokağı alabildiğine kullandı. Mart 1972’de başarı­sız bir darbe girişimi yaşandı.

    Grev ve işgal

    Mayıs 1972’de grevler bir ön­ceki senenin 10 katına çık­mıştı. Emekçiler fabrikaları, yoksul köylüler ise tarımsal işletmeleri işgal ediyorlardı. O zamana kadar daha çok öğren­ci çevrelerinde etkin olan MIR (Movimiento de Izquierda Revolucionaria-Devrimci Sol Hareket), yavaş yavaş büyük kentlerin yoksul mahallelerin­de ve yoksul köylüler arasında yayılmaya başlamıştı.

    İşçilerle köylülerin ortak bir gösterisinden sonra “sanayi cordon’u” denilen yeni tipte bir örgütlenmeye girişildi. Emekçi­ler tarafından seçilen ve geri de çağrılabilen işçi konseyleri, fi­ilen bir halk meclisi işlevi gör­meye başlamıştı.

    Şili’de kırılan zincirler
    Her şeye rağmen halk Allende’yle
    1964 başkanlık seçimlerinin öncesinde Allende’ye destek yürüyüşü (altta). 1964’te Hıristiyan Demokratlar’ın adayı Eduardo Frei seçimin galibi olmuştu. 1970’de ise Halk Birliği (UP-Unidad Popular), Allende’yi başkan yaptı. CUT (İşçi Sendikaları Konfederasyonu) da ittifakın destekçilerindendi (üstte).
    Şili’de kırılan zincirler

    Halkın yükselen talepleri UP saflarını da bölmüştü. Par­lamento yoluyla sosyalizme geçmeyi hedefleyen KP’ye (ve bağlı olduğu Moskova’ya) göre Şili tam kapitalist bir ülke de­ğildi. Dolayısıyla “komprador” denen burjuvaziden ayrı olan ve “millî” diye vaftiz edilen bur­juvazinin bir kesimiyle birlikte yürünmesi gerekiyordu. Siya­seten ABD’ye bağlı Ulusal Par­ti’ye karşı çıkarken millî burju­vazi ve orta sınıfı temsil eden Hıristiyan Demokrat Burjuva­zi ile ittifaka özen göstermek gerekiyordu. Bu durumda aşa­ğıdan halk hareketini dizginle­meli; ordu da dahil olmak üzere devlet kurumlarına saygılı dav­ranılmalıydı!

    SP’nin sol kanadı ve Hıris­tiyan Demokratlardan koparak hızla sosyalizme yönelen MA­PU ve Hıristiyan Sol (la Izqu­ierda Cristiana) ise aksi yönde bir strateji benimsemiş; MIR de onları dışarıdan destekle­mişti. Onlara göre Şili, emper­yalizme bağımlı olsa da tam anlamıyla kapitalist bir ülkey­di. Dolayısıyla “komprador ve millî” diye bir ayrıma gitmek anlamsızdı. Üstelik UP’yi sabo­te edenler, burjuvazinin “yurt­sever olmayan” bir kısmı değil, bütünüydü. Dolayısıyla emek­çilerin ve yoksulların ihtiyaç­larını karşılamak için üretimi artırmaktan çok daha önemli olan, baltalanan üretimin çalı­şanlar tarafından denetim altı­na alınmasıydı.

    Sonuçta tartışma sağ kana­dın zaferiyle sonuçlandı. Hü­kümet Hıristiyan Demokratları tatmin etmek için işgallere son verilmesi çağrısında bulunduğu gibi bazı bölgelere bunun için polis de gönderdi.

    Şili’de kırılan zincirler
    Gençler ve kadınlarla elele
    1973’te UP’nin son yürüyüşünde, Şili’nin Komünist Gençliği (JJ. CC) (üstte) ve kadınlar da (altta) sokaklardaydı.
    https://www.flickr.com/photos/198609354@N06/53978734187/in/dateposted-public/

    Ağustos 1972’de o zama­na kadar bloke edilen fiyatla­rın serbest bırakılmasıyla bir anda %60-150 oranında artış görüldü. Ahali için bir felaket­ti bu. Esnaf greve gitti. Ulusal Parti’nin faşist çeteleri yardı­ma çağrıldı ve bunlar da kara elbiseleri, ellerindeki sopalarla peydah olup insanları ve hatta polisleri dövdüler. 4 Eylül’de, seçimlerin ikinci yılında, so­kaktaki bir pankart şöyle diyor­du: “Hükümet b..tan, ama bi­zim; onu savunuyorum”.

    Hükümetin yumuşama­sı muhalifleri cesaretlendir­mişti. Önceki başarısız darbe girişiminin sözcüsü General Canales’in yeni hamlesi tekrar savuşturuldu. Ekim’de ise sağ cenah ve patronlar açıkça sal­dırıya geçti. Dağlar ile kıyı şeri­di arasında sıkışmış ülkede özel bir önemi olan ulaşım sektörü greve giderek ülkeyi felç etti. Onları serbest meslek erbabı izledi. Ulusal Parti’nin koman­doları greve katılmayanlara hadlerini bildirmek için sokak­lardaydı. Grevde ABD’den gelen fonların da katkısı vardı.

    Sağcıların saldırısı

    Ancak sağın bu saldırısı işçile­ri de harekete geçirdi. Üreti­min durduğu birçok fabrikanın yönetimini ele alarak üretime başladılar. Yoksul mahallelerde JAP gıda ürünlerinin dağıtı­mını üstlendi. Birçok hekim ve hastabakıcının iş bıraktığı has­tanelerde bile gönüllüler hiz­met sundu. Özsavunma komi­teleri belirmeye başladı. Yoksul mahallelerde bölgesel temelde seçilenlerden oluşan meclisler, “Commandos Communales” adı altında patronların grevine karşı sanayi kordonlarının ve JAP’ın faaliyetlerini eşgüdüm­lemek için kuruldu.

    Allende bu karmaşık du­rumda sıkıyönetim ilan etti. Fabrikaları işgal edilen patron­lara durumun düzeltileceğine dair söz verdiği gibi HD ile de anlaşarak önde gelen üç gene­rali hükümete aldı.

    Şili’de kırılan zincirler
    Sonun başlangıcı
    Darbenin ardından Ulusal Stadyum’da toplanan binlerce insan işkence gördü; toplamda 3 binden fazla insan öldürüldü; 30 binin üzerinde insan işkenceden geçirildi (üstte). Allende, hayattayken çekilmiş son fotoğrafında 11 Eylül sabahı, elinde silahla La Moneda’dan çıkarken (altta).
    Şili’de kırılan zincirler

    6 Kasım’da grev bitti ama ülkenin takati kalmamıştı. Mart 1973’te, Allende’nin hükümeti kurmasından beri ya­pılan ilk genel seçimlerde UP %44 oy aldı ve milletvekili sa­yısını katladı. Bu gerçekten Al­lende için bir başarıydı; oyla­rını 1970’e göre %8 artırmıştı (ancak 1971’deki yerel seçim­lere göre %6 düşürmüştü). Bu seçim sonuçları sağın meşru yollardan hükümeti devirme umutlarını suya düşürünce, bütün cephelerde saldırıya ge­çerek askerlerin müdahalesini sağlamaya yöneldiler. Ekono­mik kaosu derinleştirme çaba­larının yanısıra Vatan ve Öz­gürlük (Patria y Libertad) çe­teleriyle sol partilere saldırılar düzenleyerek “huzur ve güven” boşluğu yaratmak istediler.

    29 Haziran’da bir zırhlı bir­lik başkanlık sarayına saldırdı. Emekçiler olağanüstü bir se­ferberlikle yanıt verip fabrika­ları işgal ettiler. Tarım refor­mundan nasiplenmeyen yoksul köylüler de o güne kadar doku­nulmayan arazilere elkoydular. Ancak bu büyük kitle hareketi­nin silahsız olduğu eklenmeli. Hükümet ise yine HD’ye yakın­laşarak ekonominin yeniden toparlanması ve emekçilerin fabrikaları terketmesi çağrısın­da bulundu.

    Darbe geliyor

    Emekçilerde bir terkedilmiş­lik halet-i ruhiyesi peydahlan­mıştı. Artık saat başı bir saldırı oluyor, günlük ölü sayısı 10’un altına düşmüyordu. Or­du bu arada darbe karşıtı as­kerleri elekten geçirmeye baş­ladı. Eylül 1973’te UP’nin se­çim zaferinin üçüncü yılında, nihayet askerî darbenin ka­pıda olduğuna kanaat getiren Allende referanduma gitmek istedi. Bu arada darbecileri hi­zaya getirmek için de General Pinochet’yi görevlendirdi!

    Pinochet önce Allende’ye sadık veya “meşruiyetçi” su­bayları temizledi ve 11 Eylül sabahı askerî darbeyi ilan etti. Başkanlık Sarayı bombalandı­ğında Allende kendini savunsa da elinde silahıyla öldürüldü. Saat 14.00 olduğunda saraydan geriye bir harabe yığını kalmış­tı. Washington Post’un gönder­diği özel muhabir, aynı akşam ABD elçisinin darbenin başa­rısını kutlamak için şampanya patlattığını yazıyordu.

    Ordu tek tek fabrikaları ele geçirdi. Direnen işçiler anında kurşuna dizildi; Ulusal Stad­yum’da toplanan binlerce insan işkence gördü; toplamda 3 bin­den fazla insan öldürüldü; 30 binin üzerinde insan işkence­den geçirildi. Bir yıl içinde 300 bin işçi işten atıldı. Birkaç yıl içinde uygulanan ekonomik ve sosyal politikalar sonucu satın alma gücü %40 düşmüştü.

    Pinochet’in darbesi, Latin Amerika’nın diğer ülkelerinde de neoliberal politikalar ve as­kerî diktatörlükler için bir la­boratuvar işlevi görecekti. Şili halkının Pinochet anayasasını değiştirmek için geçtiğimiz ay sandığa gitmesi için ise 47 yıl geçmesi gerekti.

  • Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…

    11 Eylül 1973’te General Pinochet, Şili Devlet Başkanı Allende’yi silah zoruyla devirmiş, darbeyi izleyen günlerde muhalifler statlara tıkılmış, spor alanları işkencehaneye dönüşmüştü. Bundan yaklaşık iki ay 10 gün sonra Sovyetler Birliği, Şili ile oynayacağı Dünya Kupası elemeleri play-off rövanş maçına çıkmadı. Her köşesine kan sinmiş Nacional Stadı’nda sembolik santra ile maça başlayan Şili atağı, futbol tarihinin belki de en utanç verici golüyle sonuçlanacaktı.

    Aslında her şey 1974 Dünya Kupası’nın eleme kurasında başlamıştı. Son şampiyon Brezilya otomatik olarak vize almıştı. Avrupa’dan sekiz, Güney Amerika’dan da üç takım doğrudan turnuvaya gidecekti. Ayrıca her iki kıtanın birer temsilcisi play-off’ta buluşacak ve iki maç sonunda bir takım daha Federal Almanya’nın yolunu tutacaktı.

    Avrupa’da elemeler dokuz, Güney Amerika’da ise üç grupta yapılıyordu. Bugünkünden farklı olarak alınacak puan değil, çekiliş sırasındaki play-off rol oynuyordu. Yaşlı Kıta’da ilk sekiz, Amerigo Vespucci’nin adını verdiği anakarada ise ilk iki grubun lideri işi garantilemişti. Avrupa’nın dokuzuncu, Güney Amerika’nın da üçüncü grubu kısa çöpü çekmiş, onların yolu play-off ‘ta kesişmişti.

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…-2
    Silahların gölgesinde ‘oynanmayan’ müsabaka
    Sovyetler Birliği zindana dönüştürülen Nacional stadında oynamayı reddedince, başlama vuruşu sembolik olarak yapılan “oynanmayan” maç sırasında stadyumun karanlık koridorlarında işkencelerin devam ettiği rivayet edilir.

    Fransa ve İrlanda’nın arasından rahatça sıyrılan Sovyetler Birliği adını play-off ‘a yazdırmıştı. Öbür taraf deseniz, tam bir cadı kazanıydı. Venezuela çekilmiş, Şili ile Peru yalnız kalmıştı. Lima’daki ilk randevuyu 2-0 kazanan evsahibi avantajını koruyamamış, Santiago’daki rövanş da aynı sonuçla bitince play-off öncesi tarafsız sahada ekstra bir play-off maçı daha oynanmak zorunda kalmıştı. Uruguay’daki karşılaşmayı 2-1 kazanan Şili, Sovyetler Birliği’nin rakibi olmuştu. Tarihler 5 Ağustos 1973’ü gösteriyordu…

    Aradan henüz 40 gün geçmemişti ki, Şili’den gelen bir haber tüm dünyada manşetlere çıktı. 11 Eylül’de Salvador Allende’ye karşı darbe yapılmış, ABD’nin desteklediği general Augusto Pinochet iktidara gelmişti.

    Aslında Latin Amerika’da seçimle iktidara gelen ilk Marksist olan Allende’yi ne Şili’deki sağcılar ne de ABD kabul edebilmişti. Ülkenin en zengin işadamlarından, medya patronu Augustin Edwards Eastman, ‘Big Brother’ın doğrudan veya dolaylı olarak askerî bir müdahaleye yardımcı olup olamayacağına dair nabız yoklamıştı. Şili telekomünikasyon sisteminin devletleştirilmesinden korkan Amerikan şirketi ITT, darbenin masraflarını üstlenince düğmeye basılmıştı. Allende’nin 23 Ağustos’ta Genelkurmay Başkanlığı’na getirdiği Pinochet, böylece üç hafta geçmeden devlet başkanlığına terfi etmişti!

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…-1
    İnsanlığa atılan gol skor tabelasında
    Boş tribünler önünde, boş kaleye atılan sembolik Şili golü skor tabelasında. Maç daha sonra FIFA tarafından 2-0 Şili lehine tescil edilecekti.

    Bulutsuzluk Özlemi’nin muhteşem şarkısı ‘Şili’ye Özgürlük’te her ne kadar “Perşembe” diye zikredilse de günlerden aslında salıydı. Sabah saatlerinde ordu harekete geçiyor, Allende teslim olmayı reddedince başkanlık sarayı bombalanıyordu. Veda konuşmasında teslim olmayacağını söyleyen lider intihar edecekti.

    Sovyetler Birliği ile play-off maçına çıkacak Şili Millî Takımı, darbenin gerçekleştiği tarihte, yani 11 Eylül’de kampa girecekti. Kadroda hem sağcılar hem de solcular vardı. O Şili ekibinin en politik simalarından Leonardo Veliz, yürekten bağlı olduğu liderinin veda konuşmasını dinledikten sonra üzüntü içinde evinde çakılıp kalırken, tesislere gidenlerden kaptan Francisco Chamaco Valdes ve bazı futbolcular kontrol noktalarını tek tek geçerek evlerine dönebilmişti. Yüzlerine doğrultulan tüfeklere karşı tek silahları, millî takımda oynadıklarını haykırmaktı.

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…-5
    Takımın yıldızı Allende hayranıydı
    Salvador Allende, askeri darbeyle devrilmeden bir süre önce Şili ulusal futbol takımının yıldızı ve siyasi destekçisi Carlos Cazsely ile. Ünlü futbolcu o derece seviliyordu ki, muhalif olmasına rağmen cunta ona dokunmamayı tercih edecekti.

    Ertesi gün stadyumlar, spor salonları rejim muhalifleriyle dolup taşıyor; işkenceler başlıyordu. Tam da o günlerde Pinochet, Sovyetler Birliği’yle ilişkileri askıya alıyordu. Yoldaşlar artık düşman olmuştu. İşte Şili, SSCB’ye bu ahvalde gidiyordu. Ailelerinden bir süre haber alamayan oyuncular, uzun bir yolculuk sonunda Moskova’ya varmıştı.

    26 Eylül’de buz gibi bir havada oynanan karşılaşmadan gol sesi çıkmamıştı. Ülke basını beraberliği zafer olarak ilan etmişti. Sahanın yıldızı savunma oyuncusu Elias Figueroa’ydı. Güney Amerika’nın Beckenbauer’i, askerî cuntaya her zaman destek verenlerden biriydi (Yıllar sonra ismi FIFA Başkanlığı için geçen futbol adamı sonra yarıştan çekilmiş, Sepp Blatter koltuğunu korumuştu).

    Sıra ikinci maça gelince, işler sarpa sarmaya başlayacaktı. Rövanş öncesi Sovyetler Birliği FIFA’nın kapısını çalıyordu. Sovyet futbolcular maçı başka bir ülkede oynamak istiyorlar, “açıkhava hapishanesi” Nacional’e ayak basmayı kabul edemiyorlardı. Askerî cunta dünyaya “Santiago’da barış var” mesajını vermek istiyordu. Dünya futbolunun patronu, asbaşkanını Şili’ye gönderiyor, yerinde teftiş ettiriyordu. Stat taze boyanmışsa da her köşesine kan kokusu sinmişti bir kere.

    Ve FIFA kararını veriyor, maçın Santiago’da oynanacağını açıklıyordu. Talepleri reddedilen Sovyetler’e tek seçenek kalıyordu: Sahaya çıkmamak. 21 Kasım 1973’te Şili Millî Takımı, Nacional Stadyumu’ndaydı. Tevatüre göre o gün stadın dehlizlerinde hâlâ mahkumlar işkence görüyordu. Boş tribünler önünde millî marş çalmış, futbolcular başlama vuruşunu müteakip paslaşa paslaşa sembolik bir gole imza atmıştı. Boş kaleye vuran kaptan Valdes’di. Tabelada 1-0 yazsa da Güney Amerikalılar hükmen kazanmış, skor 2-0 olarak tescil edilmişti.

    Takımın her şeyi Carlos Caszely de o gün sahadaydı. Ülkenin yıldızı, akrabalarının, dostlarının öldürüldüğü yerdeydi. Solcu forvet, Allende’ye gönül vermişti. Halkın sevgilisi, Pinochet’ye karşı direnebilenlerdendi. O kadar gözönündeydi ve o kadar seviliyordu ki, bardağın taşmaması adına ona dokunulmamasına karar verilmişti! Şili’de Pinochet dönemini sonlandıran referandum öncesinde annesiyle kameraların önüne geçen Caszely, “hayır” kampanyasına da destek verecek, 1988’de sandıktan çıkan yüzde 56, özgürlük sürecini başlatacaktı.

    Futbol tarihinin en unutulmaz maçlarından biriydi bu. Hattâ usta yazar Eduardo Galeano’ya göre en acınasıydı. Yapılan binlerce karşılaşmadan çok daha farklıydı. Oynanamamasına rağmen hafızalara kazınmıştı. Ve evet, o gol insanlığa atılmıştı!

    Şili ve 1974 Dünya Kupası

    Doğan Babacan ve ilk kırmızı kart!

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…-4
    1974 Dünya Kupası finallerinde Federal Almanya-Şili maçında hakem Doğan Babacan’ın Carlos Cazsely’ye gösterdiği kırmzı kart Hayat dergisinin kapağında.

    Şili’nin Dünya Kupası macerası kısa sürmüştü. Turnuvanın favorilerinden ev sahibi Federal Almanya’nın da olduğu gruba düşen Güney Amerikalılar, açılışı Panzerlerle yapıyordu. Tesadüf bu ya, karşılaşmanın tek golü, o efsanevi takımın en solcu futbolcusu Paul Breitner’den gelmişti. Aslında o gün, futbol tarihinde bambaşka bir başlık altında inceleniyor. Milyarları peşinden sürükleyen oyunun olmazsa olmazları sarı ve kırmızı kart çok geç icat edilmişti. 1962 Dünya Kupası’nda adeta bir meydan savaşını idare etmek durumunda kalan Ken Aston, yaşadıklarından yola çıkarak yeni kuralların peşine düşüyordu. İngiliz hakem trafik lambalarından hareket ediyor, sarı ve kırmızı kart uygulamasının başlamasına önayak oluyordu. Çimlerdeki o utancın taraflarından biri İtalya, diğeri ise yine Şili’ydi…

    1970 Dünya Kupası’nda kartlar gösterilmeye başlasa da kimse kızarmamıştı. Hakemler futbolcuları sahadan atma konusunda biraz çekingendi. İşte 14 Haziran 1974’teki Federal AlmanyaŞili mücadelesi bir ilke sahne olmuştu. Berti Vogts’a oldukça sert bir faul yapan Caszely tarihe geçmişti. O ilk “kırmızı” görendi, Doğan Babacan ise gösteren! Evet, Dünya Kupası tarihinin ilk kırmızı kartını 1974’te bir Türk hakem göstermişti.

    İkinci karşılaşmada Güney Amerikalılar bu sefer karşılarında Duvar’ın doğusunu bulmuştu. Avustralya’yı yenerek turnuvaya iyi bir başlangıç yapan Demokratik Almanya, Martin Hoffmann’la öne geçmiş, Sergio Ahumada puanları paylaştırmıştı.

    Son olarak 22 Haziran’da Avustralya ile buluşan Şili, ağları bulamayınca gruptan çıkma şansını yitirmişti. Sahaya atlayıp askerî cuntayı protesto eden gençler o maçın unutulmazıydı. Yine aynı gün Almanya’nın iki yakasının unutulmaz randevusunu Doğu kazandıysa da turnuva sonunda kupayı kaldıran Batı olacaktı.

    Aydınların zindanı: Stadyum ve spor salonları

    ‘Venceremos’ ve Victor Jara’nın katli

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…-3
    Darbeci askerler tarafından işkenceyle öldürülen Şili’nin büyük halk ozanı Victor Jara. Bugün ismi, katledildiği spor salonunda yaşıyor.

    Darbeden sonra stadyumlar, salonlar muhaliflerle dolup taşmıştı. Ülkenin büyük ozanı Victor Jara, gözaltına alınanlar arasındaydı. Tabii biricik aşkı, hayatını verdiği gitarıyla. Moraller çökmüşken, onun dudaklarından dökülmeye başlayan marş bir anda tüm salonu kaplıyordu.

    O cehennemden kurtulmayı başaranların anlattığına göre askerler müzisyenin ellerini kırdıktan sonra gitar çalmasını istemiş, o da Allende’nin seçim şarkısı Venceremos’u (Kazanacağız) söyleyerek yanıt vermişti. Bildiği yoldan şaşmamıştı Şili’nin sesi; ta ki son nefesini verdiği 16 Eylül akşamına kadar.

    Senelerdir beklenen itiraf 2009’da gelmişti. Jara’yı kevgire çevirenlerden biri olan 54 yaşındaki José Adolfo Paredes Márquez, o gece olanları anlatmıştı. Bir subay silahındaki tek kurşun patlayıncaya kadar şaire Rus ruleti oynatmış, ardından o gün 18 yaşındaki Marquez ve diğer bir askere ateş etmelerini emretmişti. Üç gün sonra mezarlıkta bulunan müzisyenin cesedinde tam 44 kurşun deliği tespit edilmişti.

    3 Aralık 2009’da, Santiago’da ölümünden 36 sene sonra düzenlenen cenaze törenine yine Pinochet mağdurlarından biri olan Devlet Başkanı Michelle Bachelet’nin konuşması pek manidardı. O, şüphesiz bir ulusun kahramanıydı.

    Uzun süren araştırmalar sonucunda 3 Temmuz 2018’de Jara’nın işkence ve katlinden sorumlu tutulan sekiz emekli subaya 15’er yıl hapis cezası verilmişti.

    Yeri gelmişken, bir karışıklığı da gidermeli. Kimileri Jara’nın katledildiği ve sonradan adının verildiği yer olarak Sovyetler Birliği’nin sahaya çıkmayı reddettiği Nacional Stadyumu’nu gösteriyor. Oysa Jara son nefesini bir spor salonunda vermişti. 2004’ten bu yana ölümsüz ozanın adını taşıyan 6500 kişi kapasiteli Estadio Victor Jara’da konserler de düzenleniyor.