Etiket: atatürk

  • Ortaçağ-Yeniçağ aralığında eşsiz bir deniz coğrafyacısı

    Ortaçağ-Yeniçağ aralığında eşsiz bir deniz coğrafyacısı

    Tarihimizde yaşamöykülerini, değerlerini doğru öğrenemediğimiz kimlikler çoktur. Ancak Pîrî Reis’in başına gelenler ve sonrasında tamamen unutulması; üstelik “Muhteşem” sanına “Kanunî” (yasa koyan) sanı da eklenmiş bir egemen tarafından idam ettirilmesi; bugün bile kimi okul kitaplarında “vefat etti” denmesi başlı başına bir meseledir.

    Zamanının çok ilerisin­de çalışmalar yapmış Pîrî Reis… “Muhteşem” sanına “Kanunî” (yasa koyan) sanı da eklenmiş bir egemen tarafından idam ettirilmiş! Süleyman Kanunî’nin buyru­ğuyla boynu vurulan Pîrî Reis’le ilgili bakabildiğim ortaöğretim okulları sosyal bilgiler ve tarih ders kitaplarımız; bu meşhur Türk denizcisi üzerine ya­lan-yanlış bilgilerle doludur. Evliya Çelebi Seyahatname’si, Kâtip Çelebi Cihannüma’sı gibi bir kültür kaynağı olan Kitâb-ı Bahriye adlı yapıtının Atatürk’ün girişimiyle Türk Tarih Kurumu’nca basıldığına değinilmemiş. Ayrıca kimi ders kitaplarına göre Pîrî Reis idam edilmemiş; Kahire’de “vefat” etmiş! Demek ki Pîrî Reis’in idamını yazan çağdaşı Gelibo­lulu tarihçi Mustafa Âlî doğru­sunu bilmiyormuş! Bu bilgileri çarpıtma gerekçesi, “idam edildi” ifadesinin, ortaöğretim için pedagojik açıdan sakıncalı görülmüş olması mı!?

    Yaşamöykülerini, değerle­rini doğru öğrenemediğimiz kimlikler çok. 16. yüzyıl Avru­pa’sının bile Pîrî Reis’i bizden önce tanıdığına şaşmayalım.

    Pîrî Reis, Kitâb-ı Bahriye’de kendisini “Bu zayıf güçsüz kul… Karaman-Larendeli Hacı Mehmed’in oğlu, denizci Kemal Reis’in yeğeniyim” diye tanı­tıyor. 110 haritalı çizim resimli eserini Gelibolu’da hazırlamış.

    Kapak-Dosyasi-Necdet-1
    Kitab-ı Bahriye’nin ilk sayfası.

    Pîrî Reis, Ortaçağ-Yeniçağ aralığında, başta Akdeniz ve Ege kıyı, liman ve kentlerini avcunun içi gibi öğrenmiş-gör­müş-incelemiş-bilmiş-çizmiş ve yazmıştır. Eşsiz bir deniz coğrafyacısı idi. Özellikle Akde­niz uzmanıydı. Bu denizin kıyı, ada, körfez, liman, kent, kale haritalarını döneminin yöntem ve teknikleriyle yaptı. “Porta­lan” (coğrafya-harita) uzmanı bir kaptandı. Çizimleri, gemi resimleri olağanüstüdür.

    Yavuz Selim’in Mısır’ı Os­manlı sınırlarına katışı, 1517’de Pîrî Reis’in, amcası Kemal Re­is’in o yıl ölümüyle 3 parçadan ibaret korsan filosunun reisliği­ni üstlenmesi… Yavuz’un ardılı Sultan Süleyman’ın 1522’de donanma ve orduyla Osmanlı deniz egemenliğinin ilk büyük harekatı olan Rodos Seferi’ne çıkması ve Pîrî Reis’in parlayı­şı… Bu tarihten 1550’ye değin, koramiral-patrona (vice amiral) rütbesiyle Doğu Akdeniz (Mı­sır), Kızıldeniz, Umman, Hint denizlerinde “derya kaptanlığı” yapacaktır.

    Bu uzun dönemin başında Mısır eyaletini örgütlemek göreviyle 1524’te Mısır’a giden Veziriazam Makbul İbrahim Paşa’ya, İstanbul-İskenderiye arası uzun deniz yolculuğunda Pîrî Reis rehberlik eder. “Sü­per başvezir”le aralarındaki güven ve dostluk da bu Mısır yolcuğunda başlamış olmalıdır. Bunun sonucu Pîrî Reis, kimbilir nice emeklerle ve belki İbrahim Paşa’nın teşvikiyle hazırladığı Kitâb-ı Bahriye’yi “tuhfe-i âcizi” (yoksul armağanı) olarak ve İbrahim Paşa aracılığıyla Sultan Süleyman’a sunar. Yaz­gının oyunları diyoruz: Yıllar sonra Sultan Süleyman da Mısır valisine bir “Buyurdum ki..” diye başlayan fermanı gönderecek; Kitâb-ı Bahriye yazarı Pîrî Reis’i gemilerini Basra Körfezi’nde onarıma bıraktığı için öldürte­cektir.

    1547’de Selman Reis’ten son­ra Mısır, ertesi yıl Hind donan­ması kaptanı atanan Pîrî Reis, Aden Kalesi’ni Portekizler’den alır. Süleyman’ın buyruğu üzeri­ne Basra girişindeki Maskat Ka­lesi’ni ve liman girişindeki Hür­müz Adası’nı kuşatır. Maskat’ı alır, Hind yolunu kontrol etmek amacıyla Portekiz filolarıyla savaşır. Rivayete göre, Hürmüz Adası komutanının mertebani (çini) vazolar dolusu altınlar vermesi üzerine kuşatmayı kaldırdığı söylencesi, Pîrî Reis’in sonunu hazırlar. Basra Körfezi’ne hareketinde filosunun kimi gemileri fırtınada batar, kürek­çileri dağılır. Kendisi ganimet yüklü 3 tekneyle İskenderiye’ye dönerken öteki gemilerini onarım için Basra Valisi Kubad Paşa’ya bırakır.

    Kapak-Dosyasi-Necdet-3
    Pîrî Reis Akdeniz’in bütün koylarını, limanlarını coğrafyacı ve kaptan gözüyle inceleyerek çizdi. Kitab-ı Bahriye.

    Zaman aleyhine gelişir. Kubad Paşa, Pîrî Reis’in Portekiz komutanından rüşvet aldığını iddia eder; Mısır Valisi Dukaginzade Mehmed Paşa ise gani­metler kendisine teslim edilmediği için İstanbul’a şikayet mektupları gön­derir. Pîrî Reis, Kahire’de zindana kapatılır ve Sultan Süleyman’ın fermanıyla 1554’de boynu vurulur. Hind Kaptanlığına önce Murad Reis, sonra Seydi Ali Reis atanır.

    16. yüzyıl Akdeniz dünyasının ünlü ve yetkin denizcilerinden Pîrî Reis’in, yere-göğe sığdıramadığımız Kanunî’nin buyruğuyla idamı bir aymazlıktır. “Cihan Padişahı/ Muhteşem” denilen Sultan Sü­leyman’la Türkiye Cumhuriye­ti’nin kurucusu, Türk aydınlan­masının öncüsü Atatürk’ü aynı cümlede anmak bile tezattır.

    Kapak-Dosyasi-Necdet-2
    Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Künhü’l ahbar’ında “51. Hadise Pîrî Kapudan Hususundadır” yazan bölümü

    16. yüzyıl tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âlî’nin (öl. 1599) kendi çağını yazdığı Künhü’l-ahbar’ın son “rükn”ünde; Salih Reis’ten başlayarak Barbaros, Turgu­d(ça), Kemal, Pîrî, Seydi Ali ve diğerlerinin korsan reisliğinden filo-donanma komutanlığına, kaptan paşalığa kadar görevlerle Akdeniz’den, Kızıldeniz, Um­man, Basra ve Hind kıyılarına kadar Türk egemenliği estiren denizcilerimize yapraklar ayrıl­mıştır.

    Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr’ında kırmızı başlıkla: “Ellibirinci Hadise: Pirî Kapudan Hususun­dadır” girişlidir:

    Kapak-Dosyasi-Necdet-5
    Kitab-ı Bahriye, İskenderiye’yi, İskenderiye Feneri’ni ve önemli binaları gösteren birincil bir kaynak.

    “Küffâr-ı Portagal sevâhil-i bihâr-ı Hind’de bir müstakil kral padişahlarına müteallık memâlik-i ehl-i İslâmdan nice yerlere zarûr u gezend etme­ğin din-i mübîn gayreti ile Hind deryâsından bir mikdâr donanma ile Pirî Kapudan nâm levend-i hüner-mend korsan ol semte gönderilmiş idi ve Hürmüz Ceziresi’nin fethi maksûd idüği ilâm olunub saʻy ü ikdamına tenbîh olunmuşdı. Mezbûr Kapudan hidâyet-resân ile Süveyş maʻberinden revân ve Sedde Boğazı’ndan dolaşub Hürmüz Ceziresi’ne bâduzân gibi şitâbân olmağla varub yetişdi. Hatta Hürmüz Kalʻa feth olunmak mertebesine ya­kın olmuşken içindeki hâkim, mezbûr Kapudan cânibine bezl-i tefârik ve cevahir, arz-ı nefâʼis ve nevâdir etmekle feth-i kalʻadan el çekmiş ve hassa gemileri Basra iskelesi­ne teslim idüb kendüsi Mısr’a çekülüb gitmişdi.Velâkin hıyâneti maʻrûz-ı padişahî ol­mağla Divân-ı Mısr’da siyâsetle hakkından gelinmişdi.*”

    * Müverrih Mustafa Âli, Kün­hü’l-Ahbâr vrk/b”51.Hadise”

    Sadeleştirilmiş hali:

    “Portekiz küffarı Hind denizle­ri sahillerinde müstakil kral ve padişahların yönetiminde olan Müslüman memleketlerinden nice yerlere sıkıntı ve zarar verdiğinden, Müslümanlık gayretiyle Hind denizinden bir miktar donanma ile Pirî Kap­tan isimli usta denizci korsan o tarafa gönderilmişti. Gönderil­mesindeki maksadın Hürmüz Adası’nın fethi olduğu kendi­sine bildirilip gayret ve çaba göstermesi tembihlenmişti. Pirî Kaptan Süveyş geçitinden geçip ve Sedde Boğazı’ndan do­laşıp Hürmüz Adası’na rüzgâr gibi seğirtip varıp yetişti. Hatta Hürmüz Kalesi fethedilmek derecesine gelmişken, kalede bulunan Portekiz kumandanı Pirî Kaptan’a bol bol değerli hediyeler, nefis ve nâdir mü­cevherler vermesi sebebiyle kaleyi fethetmekten el çekmiş ve donanma gemilerini Basra iskelesine teslim edip kendisi Mısır’a çekilip gitmişti. Velâkin hıyaneti padişaha bildirilmiş olduğundan Divân-ı Mısır’da (Mısır’da kurulan mahkemede) siyasetle idam olunarak hak­kından gelinmişti.”

    Kapak-Dosyasi-Necdet-4
    Pîrî Reis Kitab-ı Bahriye’deki Akdeniz coğrafyasında Kıbrıs adasını; limanları, Beşparmak Dağları, Lefkoşa şehrini, Girne, Magosa, kıyılarına demir atmış kalyon ve kadırgalarla resmetmiştir.
    Kapak-Dosyasi-Necdet-Kutu

    Pîrî Reis’in bilinmeyen elyazması eseri: ‘Kitâb-ı Ekâlim’

    Pîrî Reis’in Sultan Süleyman’a sunduğu, olasılıkla İbrahim Paşa aracılığıyla saray hazinesine konulan risale içerikli başka bir yapıtı daha vardır: “Kitâb-ı Ekâlim”. Pîrî Reis’in, gerektiğinde başvurulmak için eklemeler yaptığı Kolomb’un haritalarını, Gelibo­lu’da özenle yazıp-çizdiği Kitâb-ı Bahriye’yi Osmanlı Sarayı’na ulaştırarak bunların “hazine” dediği arşiv ve kütüphanede saklanmasını istemesi önemlidir. Kitâb-ı Bahriye’nin önsözündeki “Hazret-i padişahın dergâh-ı felek iştibâhına alâ-kadre-ti-taka tuhfe (armağan) olmağ içün” sunuş cümlesi ile; “Kitâb-ı Ekâlim”in girişindeki: “Kasd etdim ki padişâh-ı âlem-penâh Süleyman Han bin Selim Hân’ın hazinelerine fakirâne tuhfe ve hediye olmak içün” cümleleri örtüşmektedir. Pîrî Reis’in elyazma­sı bu risalenin serüveni ayrı bir yazı konusudur.

  • Padişahın görkemli evi imparatorluğun şaheseri Topkapı Sarayı

    Padişahın görkemli evi imparatorluğun şaheseri Topkapı Sarayı

    “Padişah Evi” olarak anılan Topkapı Sarayı, tarihi boyunca övgülere, edebî eserlere konu oldu, uğruna şiirler yazıldı. Osmanlı mirasının müstesna örneklerinden biri olan sarayın, cumhuriyetin ilanından 6 ay sonra Atatürk’ün önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa sahip çıkması açısından önemliydi.

    Kültür ve mimarlık tarihimizin yegane “hem-zemin/rez de chaussée” sarayı, “Padişah Evi” Topkapı’dır. Yapıldığı 1460’lar­dan 18. yüzyılın sonlarına kadar dünyanın en güçlü devletini yöneten Türk padişahlarının İstanbul’daki bu özgün sara­yında; Asya bozkırlarından, Altay ve Tanrı Dağı eteklerin­den, çadırlardan kurulmuş eski kağan ordugahlarından esintiler var gibidir. Bu çağ­rışım, edebi değildir; Topkapı Sarayı’nın havadan görünüşü veya sarayın sayvanlı-kubbeli “taht kapısı” (3. kapı) önündeki bir cülus töreninin betimi bize bunu gösterir. Ayrıca sarayın tekil ögeleri de -başta Çinili Köşk, Bağdat, Revan, Alay, Yalı köşkleri (yıkılmıştır)- dıştan ve içten, o eski ordugah otağlarını çağrıştırır.

    Cumhuriyet_Tarihi_1
    Padişah otağlarının girişini andıran sarayın sayvanlı-kubbeli 3. kapısı. Bunun önüne cülus tahtı kurulduğu için Altın Kapı da denirdi. Gouffier, 19. yüzyıl.

    Sarayın büyük tören kapısı Bâb-ı Hümayûn’un alınlığın­daki yazıtta ve sayısız belgede Osmanlı padişahları “karaların sultanı, iki denizin hakanı” olarak anılır. Fatih Sultan Meh­med’in bu “Yeni Saray” tasarı­mında -eski Türk hakanlarının ordugah/saray geleneğine göndermeyle- sarayın “taht ka­pısı”nda otağ-ı hümayûn esinti­si vardır. Bu bakışla cülusların ve saltanat törenlerinin bu kapı önünde yapılması geleneği de anlamlıdır. Bu yönüyle Osmanlı saray-köşkleriyle otağ-ı hü­mayûnların tarihsel bağları bir araştırma konusudur.

    Anadolu merkezli Selçuklu Devleti’nde Türk sultanların büyük sarayı Konya’da; Osma­noğulları’nın başlangıç evre­sinde “han” denilen ilklerin sarayları Bursa ve Edirne’de; 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ise İstanbul’daydı. Bugün, Anadolu eski Türk saraylarının izleri olarak Konya’daki Alaeddin Köşkü, Edirne’de ise saray-içi kalıntıları var sadece! Fatih’in, İstanbul-Beyazıt’ta yaptırdığı Eski Saray’dan da avlu duvar­larından izler gösterilebilir. Bu gerçek, Fatih’in Sarayburnu’nda yaptırdığı ve günümüze ulaşan Topkapı Sarayı’nın da, eski Türk hakan-sultan saraylarının Tür­kiye’deki tek örneği olduğuna işaret eder.

    2. Mahmud (1808-1839) ve ardılları bu ecdat sarayını terkedip Beşiktaş saraylarına taşınsalar da, Topkapı Sarayı’na özel cülus, kutlama ve ziyaret­lere kapanışa kadar uymuşlar; kimi mekanlarla hazine ve saltanat birikimleri için de bir görev kadrosu bulundurmuş­lardır. Buna karşın Harem dai­resi, Ağalar-Baltacılar-Enderun koğuşları ve mutfaklar harap olmuş; İncili Köşk, Balıkhane Kasrı, Sepetçiler Kasrı yıkıl­mış; Topkapı yazlık sarayı ve fişekhane yapılan Yalı Köşkü yanmış; Alay Köşkü posta yönetimine verilmiş; avlu ve bahçelere müze, park, hastane, kışla, dikimhane, matbaaha­ne, talimhane… yapılmış; sur-ı sultanî yıkıntıları gecekondu olmuştur. 5 asırlık Osmanlı büyük sarayının 20. yüzyıla ulaşan manzarası buydu.

    Cumhuriyet_Tarihi_2
    Topkapı Sarayı’nın günümüzde çekilmiş kuşbakışı fotoğrafında, iç sarayın dışında kalan saray alanına kışlalar, koğuşlar, müzeler yapıldığı görülüyor. Sağdaki İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin büyük avlusunda Çinili Köşk’ün terası ve kubbesi seçilebiliyor.

    Yeni Türkiye’nin pek çok sorunu varken, Cumhuri­yet’in ilanından 6 ay sonra, Atatürk’ün önerisi ve Bakan­lar Kurulu kararı ile Topkapı Sarayı’nın müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa bakışı açısından önemlidir. Başta Cumhurreisi Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, kapanan Osman­lı Devleti’nin büyük sarayı Top­kapı’yı yıkma veya kışla-mektep yapma değil; dünyaya örnek bir jestle, saltanatın taşınır-taşın­maz birikimlerinin sergilenece­ği bir müze yapma kararı alması önemli ve anlamlıdır. Yeni hükümetin bu kararı, 3-4 Mart Devrim Yasaları’ndan 1 ay sonra, 3 Nisan 1924’te aldığı da vurgu­lanmalıdır. Türk-İslâm devleti hükümdarlarının resmî ve özel sarayına, yeni devletin ulusal ve uluslararası ziyaretlere açık müze konumunu öngörmesi, kuşkusuz o günkü koşullarda beklenmeyen bir durumdu.

    Topkapı Sarayı, Roma-Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik eden tarihî İstanbul (günümüzde Fatih ilçesi) sınır­larındadır. Sultan Fatih, saray alanı için, kıyıdan Haliç, Boğaz ve Marmara ile çevrili, çok özel bir tabiat ve tarih alanı olan Sa­rayburnu’nu seçmiş. Kent içinde küçük bir kent ölçeğinde tasar­lanan saray alanının güvenliği, sur-ı sultanî denen 7 burçlu, kıyı tarafında Bizans surlarına eklemli bir içkale ile sağlanmış.

    Cumhuriyet_Tarihi_3
    Padişahlar, Türk hakanlarının Orta Asya’daki geleneğini İstanbul’da sürdürdüler. Culüs tahtı, sarayın otağ görünüşlü 3. kapısı önünde, taş döşeli kapı sahanlığına, zeminden bir basamak yüksek olacak şekilde kurulurdu. Sarayın içinde tahta çıkan tek padişah yoktur (3. Selim dönemine ait yağlıboya tablodan detay, Topkapı Sarayı Müzesi).

    Saray, Macaristan’dan Dalmaçya kıyılarına, Kırım’a, Kafkasya ve Karadeniz kıyı­larına; Kuzey Afrika’dan Nil boylarına, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’e, Basra Körfezi’ne kadar Arabistan’a egemen olan Osmanlı Devleti’nin yönetim merkeziydi. Anadolu ve Rumeli, anılan coğrafyalardaki ülkeler ve uluslar, imparatorluk sınırla­rından ayrıldıkları tarihlere ka­dar bu saraydan yönetilmişlerdi. 1830’lardan sonra yeni saltanat sarayları yapılarak Osmanlı ha­nedanı Topkapı’dan taşınsa da, -başta cülus- Topkapı Sarayı’na özel gelenekler aksatılmamış­tı. 5. Mehmed Reşad’ın cenaze töreni ve ardılı son padişah Vahideddin’in cülusu da (1918) burada yapılmıştı.

    1923’te Lozan Antlaşması’nın imzalanması; İstanbul’daki işgalcilerin çay partileri düzenlenerek uğurlanması; birçok ülkede monarşi ve diktatör­lükler egemenken Türkiye’nin “cumhuriyet” tanımıyla demok­rasiye geçmesi, savaş yorgunu ülkelere “yurtta barış dünyada barış” mesajı verilirken salta­nat sarayı Topkapı’nın da müze yapılması; ulusal ve evrensel açılardan kültüre ve barışa açık yeni bir devletin doğduğunun müjdesiydi. Günümüzde de Top­kapı Sarayı 560 yıllık tarihine koşut, mekanlarında sergile­nen koleksiyonları ile de 100 yıl önceki müze kararının ne kadar isabetli olduğunu düşündürür ve dünyanın sayılı kültür durak­ları arasında yer alır.

    Cumhuriyet_Tarihi_4
    Sarayın hem-zemin yapısını net olarak gösteren Verico çizimi. Babüssaade (taht kapısı) önünde bir arife bayramı, 19.yüzyıl.

    SURLARI, KAPILARI, İNSANLARIYLA…

    Saray: İstanbul’un en önemli mahallesi

    Rumeli Hisarı ve Yedikule gibi, de­niz ve kara yönlerinden burçlar­la berkitilip surlarla korumaya alınan saray, konumu ve yapılarıyla bir kent kalesi görünümündedir. Matrakçı Nasuh’un çizimi ve 16. yüzyıla ait yabancı kaynaklardaki resimler, he­nüz Harem dairesi olmayan sarayı bir şato görümünde yansıtır. Kara tarafında Fatih’in yaptırdığı yaklaşık 800 metre uzunluğundaki sur-ı sultanî, Haliç ve Marmara kıyılarında 2.500 metreyi bulan Bizans dönemi deniz surlarına bağlanmıştır. Deniz ve kara surlarının toplam uzunluğu 3.300 metre dolayında, alan ölçü­mü ise 592.600 metrekaredir (bu ölçüyü 699.179 metrekare, hatta 800 bin metrekare veren kaynaklar da vardır). Bu elips coğrafi alan, 45 metre rakımlı tepe düzlüğü ile ya­maçlardan oluşur. Saray yapılarının yoğunlaştığı asıl alan olan iç saray, bir iç surla ayrıca tahkim edilmiştir. Avlularda, taraçalara oturmuş bina, daire, koğuş ve köşklerdeki gönyesel sapmaları dikkate alınmazsa, iç sa­ray 72 bin metrekarelik bir dikdört­gen oluşturur.

    Sur-ı sultanînin, İstanbul’a açılan 4 kapısı vardır. Bahçeler ve mey­danlar, bütün saray alanının yak­laşık 10’da 8’i kadardır. Köşk, kasır, oda, daire ve koğuşlar, kütüphane, namazgah, mescit, ambar, fırın, kiler, mutfak, su dolabı, sarnıç, gömüş (duvar içi sarnıcı) çeşme, havuz, de­ğirmen, ahırlar ile bir silah hazinesi yapılan Aya İrini Kilisesi ve Darphane başlıca yapı bloklarıdır. Bu konumu ile saray, İstanbul’un en büyük, en zengin, en kalabalık mahallesiydi.

    Kentten surlarla ayrılan sarayın birinci özelliği, “tek” ve “başına buyruk” tahttaki padişahın ve ailesinin evi oluşuydu. Padişahların İstanbul’un öteki mahallelerinde akrabaları, büyükbabası, büyükan­nesi, dayısı, amcası, teyzesi, yeğeni yoktu; her biri tek ve tekildi! Tahttan indirilmiş padişah varsa o, tahttaki padişahın kardeşi, kuzeni şehzade­ler sarayın “kafes” denen meka­nında tutuklu; önceki padişahın kadınları ve kızları da Eski Saray’da gözetim altında yaşarlardı. Padişah kızlarının evlendiği kaptanpaşa ve vezirlerden olan erkek çocuklarına şehzade denmezdi, bunlar hanedan varisi de sayılmazdı.

    ‘TOPKAPU SARAYI’

    Adını kapısında duran toplardan aldı

    Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_1
    Topkapusu Yazlık Sarayı iskelesinden padişahın binişe (deniz gezisine) çıkışı.

    Beyazıt’taki saraya daha önce yapıldığından Eski Saray, sonra inşa edilene de ilk zamanlar Yeni Saray denirdi. Topkapı Sarayı’nın belgelerdeki diğer adları: Saray-ı Cedide-i Âmire, Saray-ı Hakanî, Saray-ı Hümayûn, Südde-i Saadet, Der-i Devlet, Der-i Devlet-Mekin, Dergâh-ı Muallâ; İstanbul Sarayı, Taht Sarayı, Saray-ı Has’tır. Ya­bancı kaynaklarda Sérail du Grand Seigneur (Büyük Efendinin Sarayı), Grand Seraglio (Büyük Saray), New Serai (Yeni Saray), Topcapu Sarai yazımları vardır.

    Topkapı Sarayı adına gelince… Sarayburnu’ndaki bu yazlık kıyı sarayına, girişindeki toplar nedeniyle “Topkapu Sarayı” denirmiş. Padişah ve harem kadınları burada da kalır, saltanat kayıklarıyla buradan deniz gezilerine çıkılırmış. Bu ahşap saray 1862’de yanmıştır. Boğaziçi’ndeki yeni saraylardan saltanat kayıklarıy­la gelişlerde, sahilsarayın “Topkapu­su”ndan saraya çıkıldığı için zamanla bu ad da benimsenmiş. Günümüz­deki yaygın ve resmî adı budur.

    PADİŞAHLARIN ÖZEL EŞYALARI-ÖZEL HAYATLARI

    Kişisel tarih hazineleri ve anılar

    Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_2
    Hünkar Hamamı’nda cariyelerin padişahı yıkayışını betimleyen bir gravür.

    İstanbul fatihi 2. Mehmed’in 1460’larda yaptırdığı Topkapı Sarayı’nda, sonraki padişahlardan, gereksinim ve zevklerine göre yeni odalar, köşkler, eklemeler , eskiyi yıktırıp yeniyi yaptıranlar vardır. Saray müzede; padişahların ve ailelerinin özel eşyaları, giysileri, silahları ile “hazine” denen birikim ve koleksiyonlar sergilenmektedir. Bir kasaba genişliğindeki bu sarayda, padişahların eşlerinin ve çocuk­larının mest pabuçtan kaftana kaprastlı kapaniçeye, sarığa kavuğa, fese, sorguca nişana, oyuncağa, kılıca, tesbihe… varıncaya değerli parçalar; saray arşiv ve kitaplıkla­rında bunları tanıtan belgeler, anılar kitapları; bina ve kapı cephelerinde de kitabeler vardır.

    Bu sarayda tahta oturan, ayak divanına çıkmak durumunda kalan; bayram kutlamalarını, arz günle­rinde divan üyelerini, elçileri kabul eden padişah; saraydaki diğer zamanlarını da yeme-içme, ibadet ve dinlenmeyle geçirirler. Ende­run’da içoğlanlarının, Harem’de de cariyelerin hazırladığı sazlı, sözlü, rakslı müsabaka ve müsamereleri (gece gösterilerini) izleyerek; kitap okuyarak-okutarak; kimileri masal, fıkra, destan dinleyerek; atalarının zaferlerini ve eski savaşları anlattı­rarak vakit geçirirler; saray dışında “biniş” denen gezilere çıkarlar, ava, hasbahçe ve kasırlara giderlerdi. 3. Selim gibi günlük yaşamını “ruzna­me” adıyla sır katiplerine yazdıran padişahlar da vardır.

    ŞİİRLER, ÖVGÜLER, GÜZELLEMELER…

    Suyu kevser, toprağı misk ve benzersiz

    Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_3
    Harem dairesi yapılmadan (16. yüzyıldan) önceki Topkapı Sarayı’nın minyatürü. Seyyid Lokman, Şehinşahname, 1581.

    Sarayın yapılışını anlatan Bizans tarihçisi Kritovoulos “Bu gör­kemli sarayın güzel kuleleri, Harem ve Selamlık daireleri, koğuşları, dinlenme köşkleri, revaklı koridor ve yolları, geniş avluları, göz alıcı hamamları var” derken, tarihçi İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman’da “İstanbul Fatihi, derya ile çevrili Zeytinlik diye meşhur tepeye bir Yeni Saray yaptırdı ki etraftan gelen gelip gören üstat mimarlar, taş ustaları ‘hiçbir asırda sanisi (ben­zeri-ikincisi) görülmemiştir’ derler. Suyu âb-ı kevser, misk kokan top­rağı, ağaçları tubâ misali, çimenleri diba gibi ziba, çiçekleri İrem gülzârı gibi yaz-kış solmaz, yemişleri cen­net meyveleri misalidir” demiş.

    Evliyâ Çelebi Seyahatnâme’sin­de: “Ebü’l-Feth (Fatih) bu saray şehirde yetmiş adet maksure-i şa­hane, müteaddit divanhâne ve hal­vethâne ve matbah, ve habbazha­ne ve tımarhane (hastane) ve odun ambarı ve alaf (yem) ambarı ve ıstabl-ı hassa ve kilâr-ı hassa… ve İrem-i zâtü’l-İmad misali bir Bağ-ı İrem tarh ve inşa edip ve yirmi bin ar’ar (servi) ve çınar ve savber ve şimşad misillü ağaçlar dikdürüb ve nice kere yüz bin şecere-i müsmire (meyve ağaçları) ravza-i cinandan (cennetten) nişan verir. Etrafı açık bir püşte (tepe) üzerine de ken­dilerine mahsus kâşi çinilerle kırk adet has odalar, Bâb-ı saadetin iç yüzüne de bir arz odası yaptırdı ki güya Kasr-ı Havernak’dı (Efsanevi Saray)” diye över.

  • Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi: 4 Ocak 1879

    Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi: 4 Ocak 1879

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum tarihi, yıllardır 1881 olarak biliniyor, yazılıyor. Oysa ki bugün Şişli’deki Atatürk Evi’nde bulunan tarihî belge, O’nun doğumunun, bilinenden 2 sene önce olduğunu resmen kanıtlıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, son kitabında konuyu bütün yönleriyle anlatıyor…

    Soyadı kanununun yürür­lüğe girmesiyle Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, doğduğu yıl ve doğum­gününü hiçbir zaman mesele etmedi. Zira hem çok önem­li ve yoğun bir gündemi vardı hem de insanların onun şahsı için ayrı ve özel bir günü an­masını, kutlamasını istemedi.

    “İlkokul sıralarından baş­layarak ders kitaplarındaki Atatürk’ün nüfus hüviyet cüz­danının kimlik sayfasını ve fotoğrafını hatırlarız, 1934’te Soyadı Yasası çıktıktan sonra düzenlenmiş. Bu belgede: “Ba­bası Ali Rıza, annesi Zübeyde, doğum yeri Selânik, doğum ta­rihi 1881”dir.

    Oysa 1930’lara kadar Ata­türk’ün doğum tarihi kitaplar­da, pullarda 1880’dir.

    image-456
    Mustafa Kemal’in nüfus cüzdanı Mustafa Kemal’in TBMM Reisi ve Başkomutan olduğu dönemde Ankara Nüfus Müdürlüğü tarafından 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanında doğum tarihi Hicri 1296’dır (Miladi 1879).
    image-457
    Yeni harflerle çevirisi 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanının yeni harflerle çevirisi. Belgenin aslı Şişli’deki Atatürk Müzesi’nde bulunuyor.

    Yaşamöyküsünü yazan­lar Atatürk’ün doğum tari­hi üzerinde durmaz, 1881 der geçerler. Yabancı kaynaklarda da doğum tarihi 1879, 1880 ve 1881 olarak verilmiştir. Tür­kiye’de “duraksamasız” neden 1881’dir? Ay-gün niye yazıl­maz? Kimi anılarda doğum gününün kendisine soruldu­ğu; bunu açıklamasının doğru olmayacağını, bir de doğum günü kutlamasına kalkışılaca­ğını, bunu istemediğini belirt­miş. “Benim için 19 Mayıs’ta doğmuştur deyiniz!” demiş!

    Ölümü üzerinden 82 yıl geçtikten sonra doğum tari­hini düzeltmenin bir yararı olmasa da ulus olarak Ata­türk’ün yaşamöyküsünü do­ğum tarihinden başlayarak doğru bilmemiz gerekir. Kendi okul yaşamımızda, sınıf mü­messilliğine, saygın, çalışkan veya yaşça büyük bir arka­daş seçilirdi. Atatürk de Harp Okulu’na girdiği gün fiziği ve olgun tavrıyla kısım subayının dikkatini çekmiş, çavuş ya­pılmıştı. Enver Paşa, Musta­fa Kemal’den iki yaş küçüktü ama 1899’da Harbiye’den me­zun olup mülazım (teğmen) rütbesiyle Erkân-ı Harp sını­fına geçerken Mustafa Kemal Harbiye’ye yeni kaydolmuştu.

    image-459
    Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı 1934’te Soyadı Yasası yürürlüğe girince Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e TBMM tarafından özel kanunla Atatürk soyadı verildi ve yeni Türk harfleriyle T.C. Nüfus Hüviyet Cüzdanı düzenlendi. Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı.

    Tanıtacağımız Atatürk’ün özgün nüfus belgesi: “Dev­let-i Aliyye-i Osmaniye Tez­kiresi” olup Şişli’deki Atatürk Müzesi’ndedir. Merak eden­ler görebilir. 18 Ekim 1922 (18 Teşrinievvel 338) tarihinde – saltanatın kaldırılmasından iki hafta önce– Ankara Nüfus Müdürlüğü’nce düzenlenmiş­tir. Mühürlü imzalıdır. “Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal”i Osmanlı uy­ruğu göstermektedir. Yukarı­sında Padişah Mehmed Va­hideddin bin Abdülmecid’in tuğrası, bunun sol açığında “Maliye Nezareti Evrak-ı Nak­diye ve Levazımat Müdüriye­ti” mührü basılıdır. Sağ yuka­rısına iki damga pulu yapıştı­rılmıştır. Aşağıda da soldaki mühürde “Nezaret-i Umur-ı Dahiliye” okunur. Belgenin son satırları: “Bâlâda [yuka­rıda] isim ve şöhreti ve hal ve sıfatı muharrer [yazılı] olan Gazi Mustafa Kemal Hazret­leri Devlet-i Aliyyenin tâbi­yetini haiz [taşımakta] olup” yazılıdır. Kimlik bilgileri sü­tununda: “Müşir Gazi Mus­tafa Kemal Paşa Hazretleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Reisi ve Başkumandan, mü­cerred [bekâr]”, Doğum tarihi, “Sene-i Hicrî 1296 Bin iki yüz doksan altı” yazılıdır.

    image-460
    Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu Pembe Ev.

    Bu Hicrî 1296 tarihi, mi­ladi takvime göre 26 Aralık 1878’de başlamış, 15 Aralık 1879’da sona ermiştir. Şu hal­de Atatürk’ün doğum günü 26 Aralık 1878-15 Aralık 1879 arasındadır. Zübeyde Hanım da “Mustafa’yı Erbain soğuk­larında, 23 Aralık’ta doğur­dum” dediğine göre sorun çö­zülüyor: O yılın Erbain soğuk­ları 22 Aralık 1878-31 Ocak 1879 arasında; Rumi 23 Ara­lık da 4 Ocak 1879’u karşılar. Bu, Atatürk’ün kesin doğum tarihidir. Öldüğü 10 Kasım 1938’de 60 yaşını tamamlama­sına iki ay kaldığı saptanır…”

    image-461
    Mustafa Kemal’in doğum tarihi, 1930’lara kadar pek çok kitap ve pulda 1880 olarak geçiyordu.

    Osmanlı devrinde, bugün nüfus kağıdı veya kimlik bel­gesi dediğimiz evraka “kafa kağıdı” denirdi. Bunun nedeni, büyük bir yaprak olan belge­nin katlanarak fesin iç kayı­şının içine konmasıdır. Tabii burada ezilir, silinir, terle be­raber lime lime olurdu.

    Tarihin bir cilvesi, Mus­tafa Kemal’in burada sundu­ğumuz orijinal nüfus belgesi, Padişah Vahideddin imzalıdır ve 1922 tarihlidir Belgede tuğ­rası bulunan Padişah, Mustafa Kemal’in ilgili belgesini imza­ladıktan 15-20 sonra ülkeden kaçacaktır!

    Atatürk “19 Mayıs benim doğum günümdür” demiştir. Mustafa Kemal’in gerçek do­ğum tarihi 4 Ocak 1879’dur; ama bizim için, milletimizin yeniden doğduğu tarih olan 19 Mayıs 1919’dur!

    image-462

    Nutuk’un 1934 baskısında doğum yılı 1880…

    Nutuk’un “Vesikalar” bölümünde verilen 144 numaralı belge, gazeteci Velit Ebüzziya Bey’in 13 Ekim 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla sorduğu sorularla, bu sorulara Paşa’nın, yaveri Cevat Abbas (Gürer) Bey aracılığıyla verdiği yanıtları içerir. Sorulan 21 soru arasında “17” nu­maralı soruda, Mustafa Kemal Paşa’dan kısa bir özgeçmişi­ni vermesi istenmiştir. Bu soruya verilmiş olan yanıtın ilk cümlesi, “Rûmî 1296 târîhinde Selânik’de tevellüd ederek …” sözcükleriyle başlar (cilt II, s. 146). Nutuk’un 1934’teki ilk Latin harfli baskısında ise, “Rumî 1296 (Milâdî 1880) tari­hinde” denmiştir (cilt III, s. 171). Sözkonusu yanıt, Tasvîr-i efkâr gazetesinin 18 Ekim 1919 tarihli nüshasında “Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla bir mülâkât” başlığıyla yayımlanan yanıtlar arasında yer almaz.

    Ahmet Kuyaş

    image-463
  • Ayasofya’nın dili olsa…

    Ayasofya’nın dili olsa…

    Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesi, cami, müze… Ve Danıştay’ın 10 Temmuz’da açıkladığı kararın ardından yapılan statü değişikliğiyle bugün tekrar cami! Sonuna getirilen sıfatlar hep değişiyor. Ama dünyanın en sembolik yapılarından kabul edilen Ayasofya, etrafında dönen tüm tartışmalara rağmen İlahi Hikmet sıfatını taşımayı, bu hikmetle onu paylaşamayanları ayrıştırdığı gibi, tüm dinler, tüm medeniyetler, tüm ülkelerden insanı biraraya getirmeyi de sürdürüyor. Paganlardan Cumhuriyet’e Ayasofya’nın dönüşümleri…

    Dile kolay, iki imparatorluk, bir cumhuriyet görmüş; neredeyse 1500 yıllık tarihi boyunca Hz. Muhammed ile Hz. İsa’yı yan yana getirmiş. Onu yakıp yıkan isyancıları, istilacıları olduğu gibi, taç giyen imparatorları, alnı zemininde secdeye varan sultanları, dünyanın en büyük mimarlarını, restoratörlerini de kubbesi altında ağırlamış. Bugün dünyada İmparator Jüstinyen’le, Fatih Sultan Mehmet’le, Mimar Sinan’la, Fossati’lerle, Mustafa Kemal Atatürk ve başka sayısız hükümdar, sanatkar, din adamıyla aynı havayı soluyabileceğiniz başka bir mekan, bir bakışta 1500 yıllık tarihî zenginliği özümseyebileceğiniz başka bir mabet bulmak neredeyse imkansız. Peki Paganlardan günümüze her dönemde Ayasofya neler görmüş geçirmiş, insanlar onu nasıl paylaşmış, nasıl paylaşamamış?

    Ayasofya'nın dili olsa
    1559 tarihli Melchior Lorichs panoramasında Ayasofya’nın ahşap minaresi görülüyor. Bu minare fetih sonrası İstanbul’da yapılan ilk minareydi.

    Paganların Ayasofya’sı

    İstanbul’un yedi tepesinden ilki üzerinde, yaklaşık olarak denizden 40 metre bir yükseklikten seyrediyor şehri Ayasofya. Bulunduğu alan İstanbul’un antik yerleşim bölgesinde. Byzantium adıyla kurulduğu yerin hemen dışında kalıyor ancak ilk genişletmenin bile bu alanı içine aldığı söylenebilir. En geç MS 200’e doğru ise kent sınırları içine dahil olduğu kesin. Bizans tarihçisi Ferudun Özgümüş gibi bazı geç dönem kaynaklarının iddiaları doğruysa, Bizans dönemi öncesinde burada bilgelik tanrıçası Athena’nın adına yapılmış bir tapınak yükseliyordu. Bu doğru olsa da olmasa da Athena, diğer eski tanrılarla birlikte şehirden silindi, ama sofia, yani bilgelik sıfatı Ayasofya’ya miras kaldı. Bizans döneminde Hz. İsa, Meryem Ana, bir aziz ya da azizeye adanmayan iki kiliseden biri Ayasofya oldu, diğeri de barışa adanmış Aya İrini. 

    Hıristiyanlar tarafından Hz. İsa’ya atfen, Mesih’in yani enkarne olmuş Tanrı’nın sıfatı olarak kullanılmış olabilir Ayasofya ismi. Sonuna “Camii” eklenince kulağa bir parça garip geliyor olsa da, Osmanlı çağında pek çok başka cami de bu isimle anılmış. Edirne’de, İznik’te, Enez’de, Rize’de, Trabzon’da olduğu gibi Sofya’da, Selanik’te, Kiev’de de Ayasofya isimli kiliseler olduğunu biliyoruz. Ama Bizans’ta da Osmanlı’da da Ayasofya dendiğinde akla yalnızca İstanbul Ayasofyası gelmiş. Bu, zaman içinde bir çeşit özel isme dönüşmüş. 

    Diğer kiliseler tam doğuya bakarken Ayasofya’nın, 33 derece kadar güneydoğuya yönelmiş olması, özellikle İstanbul’un fethinin ardından hem kentin hem Ayasofya’nın yeni sahipleri olan Müslümanlar tarafından mucizelerle açıklanmış. İstanbul’dan 61 derece kadar güneydoğu yönünde olan Kıble’ye, yani Kabe’ye bu kadar uyumlu olması, zaman zaman kaderinde cami olmanın yazılı olduğunun kanıtı kabul edilmiş. Halbuki kış gündönümünde (dolayısıyla da Noel bayramında) güneşin tam doğuş hattı üzerinde konumlandığını anlatıyor, mimarlık tarihçisi Sedat Bornovalı. Üst düzey gözlem ve astronomi bilgisi gerektiren bu tercihi, Hıristiyanlar da yapmış olabilir, güneşe özel bir önem atfeden paganlar da… 537 ve 562 yıllarındaki iki açılışının kış gündönümüne çok yakın tarihlerde (27 ve 23 Aralık) yapılmış olmasını da tesadüfle açıklamak güç.

    Ayasofya'nın dili olsa
    İsmiyle müsemma 1710’da İstanbul’a yolu düşen İsveçli Cornelius Loos’un çizdiği panoramada Ayasofya ve Sultanahmet Camii.

    İlk iki Ayasofya

    Açılış deyince, hangi açılıştan bahsettiğimizi de netleştirmek gerek, zira değişen kimlikleriyle birlikte başına gelen kazalar, musibetler yüzünden de tarihin en fazla açılış görmüş yapılarından biridir herhalde Ayasofya. Bugün bahsi geçen, üçüncüsü. İlkinin, İstanbul’un başkent ilan edilmesinin hemen ardından, 330 yılında, 2. Constantius döneminde inşa edildiğini biliyoruz. Bazı kaynaklar ise kentin kurucusu olan babası İmparator Constantius’a bahşediyor Ayasofya’yı yaptırma onurunu. Oğlundan daha meşhur olan Constantius’un bu büyük kilisenin öncülünü kurmuş olması, Hıristiyanlığın yasaklı bir inanç olmaktan çıkması anlatısını güçlendirecek bir detay olarak görülmüş olabilir. Ayasofya’nın tarihi belli ki başlangıcından bu yana, siyasi anlatılar tarafından şekillendirilmiş. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Ayasofya deyince akla İstanbul Ayasofyası gelse de ilahi hikmet, yani Ayasofya ismini taşıyan başka mabetler de vardı. İznik Ayasofyası bunlardan.

    Bu ilk kiliseden hiçbir iz kalmamış bugüne ulaşan. Hatta o dönemde adının Ayasofya olduğu bile şüpheli. 5. yüzyıla kadar kaynaklarda çoğunlukla Büyük Kilise (Megale Ekklesia) olarak anılmış. Bugünküne pek benzemeyen, ahşap çatılı uzun bazilikanın açılış töreni 15 Şubat 360’da yapıldığında, İstanbul Patriği İoannes Krisostomos burada vaazlar veriyormuş. Aziz kabul edilen, güçlü belagati nedeniyle “altın ağızlı” denen bu patriğin ünü bugüne dek ulaşmış. Ortodoks kiliseleri, bugün bile onun icra yöntemlerine göre düzenler pazar ayinlerini. İlk Ayasofya’nın sonunu da onun İç Anadolu’ya sürülmesi getirmiş. Neden mi? Bir heykel yüzünden… 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Her dönemde tartışma konusu Bugün bahsettiğimiz, İstanbul’da aynı yere yapılan Ayasofya. İlkini kül olmaya götüren tartışmanın iki tarafı, İmparatoriçe Eudoksia ve Patrik Ioannes Krisostomos, 19. yüzyıl sonunda, Jean-Paul Laurens’ın fırçasından hayali bir Bizans ortamında.

    Dönemin imparatoru Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia’nın gümüş bir heykeli yapılmış ilk yapının yakınlarına. Bu çok özel heykelin etrafında genç kızlar tülden elbiseler içinde pagan ayinlerini hatırlatan bir surette dans etmeye başlayınca, Ayasofya’nın kutsiyetine halel geliyor diye ağır sözler sarfetmiş Patrik. İmparator da eşine yapılan bu saldırıyı karşılıksız bırakmayıp patriği sürgüne göndermiş. Yandaşlarının yanıtı ise, 20 Haziran 404’te, çevresindeki pek çok yapıyla birlikte ahşap kiliseyi de ateşe vermek olmuş. Altın Ağızlı İoannes’in ise ancak naaşı dönmüş şehre. Olaylı heykelden geriye yalnız kaidesi kalmış. Bugün Ayasofya’nın girişinde duran bu kaideye statü değişikliğinin ardından ne olacağı meçhul. 

    İlk yapının yanmasının ardından İmparator Arcadius hemen ikinciyi inşa ettirmeye başlamış. Kısa süre içinde ölünce ise o sırada 7 yaşında olan 2. Theodosius’a kalmış inşaatı bitirmek. Yangından pek ders çıkarmamış olacaklar ki, yine ahşap çatılı bir bazilika olarak tasarlamışlar bunu da. 10 Ekim 415’te açılış yapılmış; yani 11 sene sürmüş tamamlanması. Başka bazı büyük kiliselerin aksine Ayasofya’nın Hıristiyanlık tarihiyle doğrudan bağlantısı olmamasından ötürü, daha inşaat bitmeden Peygamber İsmail’in kutsal hatıraları gelmiş ikinci Ayasofya’ya. Açılışta ise yapının kutsallığını artıran Hz. Yusuf ve Hz. Zekeriya peygamberlerin rölikleri (kutsal eşyalar/parçalar) eklenmiş. Kutsal tarihle yapının ilişkisini artıran bir başka detay da Yuhanna İncili 4’e göre Hz. İsa’nın kenarında oturup dinlendiği kuyu bileziğinin burada bulunduğu inancı olmuş. Tabii bu rivayetten öteye gidememiş.

    Şehrin merkezinde, her tür isyana karşı onu savunmasız bırakan ahşap örtüsü, 532’deki meşhur Nika İsyanı’nda yeniden kül olmaya götürmüş ikinci yapıyı. Başarıya ulaştıklarını sanarak “Nika” yani “Zafer” diye bağıran isyancılar, kentin kalanını da yakıp yıkmış, ama sonunda İmparator 1. Justinianus tarafından hipodromda toplanıp katledilmişler. İmparator hemen üçüncü yapıyı, yani bugün bildiğimiz Ayasofya’yı yaptırmaya girişmiş. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    İkinci Ayasofya da ilki gibi ahşap çatısından bugünkünden çok farklı gözüküyordu.

    Bizanslıların Ayasofya’sı

    Roma geleneklerini hatırlatan bugünkü devasa yapının inşaatına 23 Şubat’ta, Nika İsyanı’ndan yalnızca 10 gün sonra başlanmış. Mimar ve mühendisler Miletoslu İsidoros ve Tralles’li Antemios işin başında, İmparatorluğun dörtbir yanından malzemeler toplanmış, Efesos’tan Artemis’ten pagan mabetlerinin sütunları İstanbul’a getirilmiş. Bir kaynağa göre 100 ustabaşı, 10 bin işçi ile yapılan inşaat beş yıl sürmüş. Açılış da 27 Aralık 537’de gerçekleştirilmiş. Ayasofya öylesine büyük, öylesine görkemliymiş ki dönemin tarihçisi Prokopios, onun İmparator’un aşırılıklarının en önemli sembolü olduğunu yazmadan duramamış; bu kadarının da artık bir nevi görgüsüzlük olduğunu ima etmiş.

     “…kaplanamaz, sınırlanamaz bir boşluk, çevrelenemeyen kozmosun” bir sembolü dendi onun için. Kubbesi “erişilemez bir sınırsızlık, mozaik ve renkli taşlarla kaplı duvarları, çayır, orman ve denizleri” temsil eden yeryüzü kabul edildi. Yapının kutsallığı da büyük oranda bu görkem ve büyüklüğünde buldu kaynağını. Hıristiyanlık döneminde de Müslümanlar zamanında da herkes neyi yüce, ulu, görkemli buluyorsa onunla bağdaştırdı Ayasofya’yı. Yapılışından sonra 1000 yıl boyunca bu büyüklükte bir bina daha inşa edilemedi. Belki göğe doğru uzanan gotik katedrallerin hacmi de büyüktü ama, galerileriyle birlikte düşünüldüğünde içerisine daha fazla insan alabilen başka bir yapı daha yapılamadı 16. yüzyıla kadar. 

    Tasarımının özgünlüğü, büyüklüğü, teknik imkansızlıklara getirdiği çözümleri ancak ilahi ilhamla açıklanan Ayasofya, ilginçtir, yapıldığı an derhal bir mimari şaheser kabul edilmesine rağmen, Hıristiyan dini mimarisine asla ilham kaynağı olmadı. Ayasofya, Hıristiyanlar için bir kerelik denenen, ne öncesinde ne sonrasında bir daha hiç benzeri yapılmayan kutsal bir hatıra olarak kaldı. Osmanlı Müslümanları için ise, kubbe mimarisinin yaygınlaşmasıyla cami denince akla gelen imgenin kaynağı oldu. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    1000 yıldır bitmeyen dedikodu İmparatoriçe Zoe, Ayasofya’nın güney galerisinde 1000 yıldır yaşamaya devam ediyor. 1000 yıldır da hakkındaki dedikodular bitmiyor. İktidar için yaptıkları erkek hükümdarlar için genellikle sorun sayılmazken o, bugün bile iffetsizlikle suçlanıyor.

    Dışından içine gelince… Bugün de çok tartışılan ikonalarına, fresklerine, bezemelerine ilk saldırı Bizans devrinde yaşandı. İkonoklazma (tasvirkırıcılık) döneminde (726-842) dini konulu tasvirlerle ibadet etmenin yasaklanmasıyla, Ayasofya’daki bütün figürlü resimler yokedildi. Ayasofya’nın tam karşısında bulunan İmparatorluk Sarayı’nın Halki Kapısı’nda duran Hz. İsa ikonasının kaldırılmasıyla başladı süreç. 10 Emir’in kazınmış resimlere tapınılmasını yasaklamasından beri varolan bu tutum, belki bu yıllarda İslâm inancını da etkilemiş ya da belki İslâm inancı Hıristiyanları etkilemişti. Neyse ki İmparator Justinianus, Ayasofya’da çok da fazla figürlü eser yaptırmamış. Duvarlar, galeriler, kubbenin neredeyse yarısı 6. yüzyıldan kalma çok çarpıcı mozaiklerle bezeli. Ama bunların hiçbirinde figür yok. İmparator ve İmparatoriçe’nin birtakım resimlerinin olduğu tahmin edilse de onlar 726’da itinayla kazınıp tahrip edildiği için bugüne ulaşmamışlar. Yalnız merhum İmparator ve İmparatoriçe değil, Kalenderhane Camii’nde önüne örülen bir duvar sayesinde kurtulan bir tek resim haricinde, İstanbul’da 843’ten önceye tarihlenen hiçbir figürlü tasvir kalmamış. Bugün üzeri örtülsün mü örtülmesin mi diye tartıştığımız mihraptaki Meryem Ana ve yanındaki iki başmelek ile kubbedeki İsa, 843’te İkonoklazma döneminin sona ermesiyle yapılmış. Ortodokslar, bunların yapıldığı günü halen zafer bayramı olarak kutluyor. 14. yüzyıla kadar da farklı hükümdarlar, yapının farklı yerlerine inanılmaz resimler yapmaya devam ediyor. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Delacroix’nın fırçasından 1204 Latin İstilası’nın vahşeti.

    Ortodoksların ardından, 1204’te Katolikler de 4. Haçlı Seferi sırasında Ayasofya’ya etmediklerini bırakmamışlar. Bizanslı yazar Niketas bu günleri şöyle anlatıyor: “Dini bütün Hristiyanların önünde ibadet ettikleri kutsal tasvirleri kırdılar, din şehitlerinin kemiklerini, adını anmaktan utanç duyduğum kötü yerlere attılar. Hz. İsa’nın vücudu ve kanı yerlere saçıldı. Kiliselerden kutsal şarap ve ekmek konulan kapların üzerindeki değerli taşları söktükten sonra onları içki kupası olarak kullandılar. Ayasofya’nın baştanbaşa değerli taşlardan yapılmış mihrabını kırdılar, onu da paha biçilmez diğer şeyler gibi paylaştılar. Mukaddes vazoları; mihraptan, kürsüden, kapıdan söktükleri gümüş oymaları ve altınları yüklemek için katırlarını kilisenin içine soktular. Bu hayvanların bazıları pek kaygan olan döşeme üzerine düştüklerinden, onları kılıçlarıyla delik deşik ederek mabedi kirlettiler. Gezginci zevk ve günah dükkanı bir genel kadın, patrik kürsüsüne oturtuldu; oradan açık saçık bir şarkı söyledi ve kilisenin içinde dans etti. Vahşi bir azgınlıkla bütün kadınlara ve bilhassa en faziletli ve saygı değer rahibelere tecavüz ediyorlardı…” 1261’e kadar süren Latin İstilası sırasında Ayasofya bir Katolik kilisesi olarak kullanılmış. Bizans’ın kenti geri almasının ardından 1453’te İstanbul’un fethine kadar da yıpranmış, bakımsız, perişan bir yapı olarak varlığını sürdürmüş. 

    Osmanlıların Ayasofya’sı

    2. Mehmet, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethedip şehre girdiğinde, ilk iş Ayasofya’ya gidip kubbenin üzerinden devraldığı mirası izlemiş. Fethin manevi lideri Akşemseddin’in idaresinde ilk cuma namazı da Ayasofyası kalan ama sonuna artık “Cami-i Kebiri” eklenen bu mabette kılınmış. Böylece Ayasofya’nın Türk dönemi başlamış. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    257 yıllık camide mozaikler açıktı 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos’un çiziminde, fetihten 257 yıl sonra mozaiklerin açık olduğu gözüküyor. Kapaktaki Guillaume- Joseph Grelot çizimi ise 1680’de apsisteki başmelekler ve Hz. Meryem’in bir cami kubbesi altında kapatılmadığının göstergesi…

    Böyle süreçlerde yalnız yapının adını ve işlevini değiştirmek yeterli olmuyor. Efsanelerle de olsa iki tarih arasında bir bağlantı kurmak, yapı için İslâmi bir anlatı ve bir Osmanlı miti yaratmak da gerekli görülüyor. Ferhat Aslan’ın “Ayasofya Efsaneleri” başlıklı tezinde Evliya Çelebi’den aktardığı bu efsanelerden birine göre, Ayasofya’nın yıkılan kubbesini bir türlü tamir edemeyen rahiplerin rüyasına Hz. Hızır girer: “Ahir zaman peygamberi Muhammed’in tükürüğünden alıp zemzem suyu ile birlikte kirece karıştırın, sonra kubbeyi tamir edin, başka çare yoktur” der. Efsane bu ya, Mekke’de Hz. Muhammed’i bulan, onun dünyaya geldiği gece gerçekleşen bir depremde Ayasofya’nın kubbesinin yıkıldığını anlatan rahipler, mücevher bir hokka içinde aldıkları tükürükle kubbeyi ayakta tutmayı başarırlar. Bunun doğru olmasının imkanı yoktur ama mucizeye, efsaneye, masala dünden teşne İstanbul’da Bizans anlatılarına yaslanarak tarihi ve miti harmanlamanın toplumun her kesimine yayılması dikkate değerdir. Yunanlıların gözünden yazılmış başka efsaneler de vardır tabii. Yılmaz Kalyoncu’ nun aktardığı böyle bir efsaneye göre Ayasofya camiye çevrilirken ustalar Bebek İsa ve Meryem Ana mozaiğini kutsal güçlerin araya girmesinden ötürü olacak bir türlü sıvayla kapatamaz, sonunda üzerine bir örtü çekerler. 

    Ayasofya'nın dili olsa

    Tarihî gerçeklere baktığımızda ise fetihten sonra Ayasofya’nın mozaikleri uzun süre kapatılmamıştı. Ta 1680’de İstanbul’u ziyaret eden Guillaume-Joseph Grelot’nun Ayasofya çizimlerinde bile, Müslümanların fetihten 230 yıl sonra mozaikleri kapatmadıkları açıkça görülüyor. 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos da bu mozaiklere çizimlerinde yer veriyor. Bu dönemde Osmanlıların, içi Hz. Meryem, Hz. İsa ve melek tasvirleriyle dolu bir mekanda ibadet etmeyi hiç de rahatsız edici bulmadıkları, bazı durumlarda yalnızca gözlerini ya da yüzlerini boyamanın yeterli görüldüğü anlaşılıyor. Taşınabilir ikonalar dışarı taşınıyor, ama yapının parçası olanlar, olduğu gibi korunuyor. 

    İkonaların kapanması ise, 1739-1740’ta 1. Mahmut’un yaptırdığı onarıma rastlıyor. 1. Mahmut, Türk sanatının şaheserlerinden sayılan şadırvan, sıbyan mektebi, imaret, aşevi, kütüphane, hünkar mahfili ve mihrabı yaptırdığı bu onarımla birlikte mozaiklerin üstlerini de kalın bir badana tabakası ile kapatıyor. 100 yıl boyunca kapalı kapan mozaikler, 1847’de artık tüm İstanbulluların hafızalarından silindikten sonra Sultan Abdülmecit zamanında tekrar günışığı görüyor. Şeyhülislam Mekkizade Mustafa Asım Efendi’nin (1733-1846) vakfettiği mirasla çok büyük bir restorasyona başlayan Gaspare ve Giuseppe Fossati, mozaikleri meydana çıkarıp, desenlerini çizdikten sonra tekrar üstlerini örtüyor. Fakat ne yazık ki bu sırada dökülen sıvalarla birlikte 19. yüzyıla kadar yapılan Osmanlı kalemişleri de tarihe karışıyor. 

    Ayasofya'nın dili olsa...

    Semavi Eyice’nin aktardığına göre, Sultan Abdülmecit sık sık Ayasofya’ya geliyor, mozaiklerde tasvir edilen kişilerin kimler olduğunu soruyormuş. Yapının güney tarafındaki kapının üstünde Meryem’e şehrin modelini sunan İmparator Constantinus ve Justinianos’u gördüğünde “Bari bu binayı esaslı surette tamir ettiren benim de bir resmim ilave edilse” demiş. Bu isteğinin gerçekleşmesine imkan yokmuş tabii, ama Fossatti’nin aklına bir fikir gelmiş. Yanında getirdiği Lanzoni isimli İtalyan mozaik ustasına tamir sırasında dökülen mozaik tanelerinden Abdülmecit’in portresini değil, ama bir tuğrasını işletmiş. Bilindiği kadarıyla Türk sanatında mozaik taneleriyle yapılan tek padişah tuğrası bu şekilde yapılmış. 

    Ayasofya’ya Osmanlıların verdiği önem, vaftizhaneden türbeye çevrilmiş alandan da anlaşılabilir. Beş padişah (2. Selim, 3. Murat, 3. Mehmet, 1. Mustafa, Sultan İbrahim) ve çok sayıda hanedan mensubunun yattığı mezarlık alanı en fazla Osmanlı padişahının istirahat ettiği türbe birimlerinden biri.

    Ayasofya'nın dili olsa

    Cumhuriyet’in Ayasofya’sı

    O zamana kadar da sonrasında da pek tanınmayan Amerikalı Thomas Whittemore (1871-1950), Türk hükümetinden izin alarak 1932’de Ayasofya’nın mozaiklerini ortaya çıkarmak için çalışmaya başladı. Doğrudur, abartıdır bilinmez, ama Lord Kinross’un Ayasofya kitabında, Whittemore kendi hikayesini şöyle anlatır: “Onunla konuştuğum gün Santa Sophia, camiydi. Ertesi sabah camiye gittiğimde ise kapıda Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazılmış bir duyuru vardı ve ‘Müze tamirat dolayısıyla kapalıdır’ diyordu.”

    Aslında Mustafa Kemal’in 1923’te bile Ayasofya’yı ibadete kapatmaya niyeti olduğu geçtiğimiz ay tarihçi Murat Bardakçı’nın yayımladığı bir röportajla gündeme geldi. Fakat bu fikrin uygulamaya konması, 24 Kasım 1934’te Bakanlar Kurulu’ndan çıkan bir karar üzerine 1 Şubat 1935’te resmileşti. Aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’in “Atatürk” soyadını aldığı bu gün, iki simgesel dönüşüm gerçekleşiyordu.

    Ayasofya'nın dili olsa
    Müze dönemi 1967 Temmuz’unda İstanbul’a gelen Papa VI. Paul’ün Ayasofya ziyaretinde diz çöküp dua etmesi uzun süre tartışılmıştı.

    Mozaik arama-temizleme çalışmaları, Amerikan Bizans Enstitüsü tarafından 70’li yıllara dek devam ettirildi. Enstitü’nün çıkan bir tartışma sonucu izinlerinin iptal edilmesinin ardından çalışma sona erdirildiğinde, mozaiklerin henüz yarısı bile açılmamıştı. Halen de sıvaların altında çok sayıda mozaik duruyor. 

    Ayasofya’nın müze olmasının ardından, yerlerdeki halılar-kilimler kaldırıldı; mihrabın yanındaki çok kıymetli birkaç şamdan haricinde, Osmanlı döneminden kalma pek çok yazı levhası ve cami eşyası Anadolu müzelerine gönderildi; ne yazık ki pek çoğu da kayboldu. Sadece mihrap yönünde bir grup yazı ve yapının içindeki dev yazı levhaları çıkarılamadı. Bu yuvarlak levhalar da indirilmiş, ama çapları hiçbir kapıdan geçmelerine müsaade etmediğinden, kuzey nefinde bir galeride istiflenerek bırakılmışlardı. Ancak 1950’lerde Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından yerlerine geri asıldılar. Haluk Dursun’un çıkardığı envantere göre şu anda kalan 15 adet yazı levhası var Ayasofya’da. 

    İstanbul Ayasofyası’nın bitişiğindeki gayet iyi durumdaki medresenin 1935’te fotoğrafları çekildikten sonra yıktırılmış olması da döneminde tartışma yaratmıştı. İstanbul’un tek iki avlulu medresesi, az sayıda iki katlı medresesinden biri olan bu yapı, İslâm sanatının çok ilginç bir örneği olmasının yanında İstanbul’daki Avrupai tarzda inşa edilmiş medreselerden de biriydi. 1924’e kadar eğitim müessesesi olarak, Ayasofya’nın etrafını açmak için yıkılana kadar ise öksüzler yurdu olarak kullanılmıştı. 1985-86’da temelleri ortaya çıkarılan medrese bugün rekonstrüksiyondan geçiyor. Yakın zamana dek müzenin bir parçası olarak kullanılması planlanıyordu, şimdi ne olacağını hep birlikte göreceğiz. 

    Ayasofya'nın dili olsa
    Ayasofya’nın müze olmasından sonra kaybolan bazı cami eşyaları halen aranıyor. İşaretli levhalar bugün yerinde değil.

    THOMAS WHITTEMORE

    Sıvaları söküp, mozaikleri tekrar ortaya çıkaran adam

    Dünyanın Yedi Harikası, miladî takvimi önceleyen çağlarda yapılmış anıtsal eserler arasından seçilmişti. O gün bugün insan elinden çıkma sayısız yapı üzerinde anketler düzenleniyor nicedir: Dünyanın Yeni Yedi Harikası için önerilen çok sayıda dinsel ya da sivil mimarî ürün arasında Ayasofya başı çekiyorsa, bunu birden fazla gerekçeyle temellendirmek eldedir.

    ENİS BATUR

    Yedi yüzyıldan fazla kilise, beş yüzyıl boyunca cami, üç çeyrek yüzyıldır müze olarak işlevini sürdüren, atlattığı onca badirenin ardından bütün görkemiyle ayakta duran bu benzersiz anıt-yapının geçmişi, biri çağ değişimi olmak üzere tarihsel kırılma noktaları, dönemeçler, yön değişimleriyle doludur. Bizans’ın kuruluş ve yükselişine denk gelen süreçte üstüste üç kez inşa edilmiş, büyük taht savaşımlarına sahne olmuş, 1204’de Latinlerin gerçekleştirdikleri haçlı seferinde tepeden tırnağa talan edilmiş, Fatih şehre girdiğinde “düşüş”ün son simgesi olarak görülmüştü.

    Ayasofya'nın dili olsa
    Thomas Whittemore Ayasofya’da….

    Sonrasında, köklü sayılabilecek biçimsel değişimler geçirdiğini; içte mihrabından dev hat levhalarına, bir sıvanan bir açılan mozaiklerine; dışta, minarelerinden destek duvarlarına, kütüphanesine, Bizanslı çehresinden bir ölçüde uzaklaştığını biliyoruz…

    Yıllar önce bir dizi rastlantı sonucu, Amerikalı arkeolog-bizantolog Thomas Whittemore’la yollarımız kesişmişti… Whittemore, Atatürk’e mektup yazmış, Ayasofya (sonra da Kariye) mozaiklerinin sıvalarının sökülmesi işlemleri için başvurusu kabul görmüş, yıllarını İstanbul’da geçirmiştir. Burada pek sevilmediğini, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine içerleyen çevrelerce “papaz” sayıldığını görüyoruz. Tuhaf bir yöntemle çalışıldığı, sabahın köründe fırınlardan getirtilen sıcak ekmek içleriyle sıvaların söküldüğü söylenir.

    Paris’teki stüdyosunda, Abidin Dino anlatmıştı: 1935 civarı, bir sabah tömbeki önünde, dumanaltı oturuyorlarmış Arif’le; kafasındaki garibin garibi serpuşuyla birden yanlarında bitmiş Whittemore, kaldırmış yerlerinden, hızla Ayasofya’ya götürmüş: Ünlü iskelesine hep birlikte tırmanmışlar içeride, düşme tehlikesi geçirerek, bir saat önce ulaştığı büyük bir mozaik kesitinin önüne götürmüş onları ve bir kova dolusu suyu duvara boca ettiğinde, imparatorun gözleri boşlukta canlanıvermiş. Abidin bey, bu sahneyi bir kitabında aktarmıştır.

    Ayasofya'nın dili olsa

    Whittemore, Amerikan Bizans Enstitüsü’nü 1930 yılında kurmuştu… Beni en çok İstanbul yılları ilgilendiriyor tabiî. Muhafazakâr çevrelerdeki kadar olmasa bile, akademik çevrelerde de kuşkuyla karşılanmış: Hakkındaki doğru dürüst tek portre yazısını Semavi Eyice kaleme almıştır, buram buram mesafe kokar.

    (Enis Batur’un bu yazısı, #tarih’in 26. sayısında yayımlanmıştı.)