Etiket: arkeoloji

  • Tarihin Karanlık Kuyuları

    Tarihin Karanlık Kuyuları


    uygarlık tarihi yeterince karanlıkken bir de tarihi karartanlar ve coğrafyanın her yerinde açılmış çeşitli yapay kuyular var: geçmişi yazanların büyüttüğü derin karanlık kuyular… yaşanan başka yazılan başka ve bugün okunan ise bambaşka. anlaşılmazlıklarda hem ilk yazanların/yapanların hem de şimdi yorumlayanların payı var. bu payın bir kısmı masumsa da bir kısmı kasti ve politiktir. eski çağ bilimleri geçmişi anlamaya çalışırken bu yanıltmaları ayıklamakla ayrıca mücadele ediyor. oysa eski çağ bilimcileri gönüllerinden geçeni değil objenin veya yazının taşıdığı bilgiyi anlamaya çalışmalıdır.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Büyük İskender’in ömrünün son günlerinde sarayına hizmet edenlere verdiği şölen yemeğini tasvir eden bir resim.

    Bilim Yolculuğunda Filoloji ve Arkeoloji
    Arkeoloji ve Eski Çağ tarihçiliğini konuşmak kıskanç iki kardeşten bahsetmek gibidir. Aralarında derin ve alaca karanlık bir ilişki var. İkisi de eski zaman karanlıklarına bir küçük ışık daha yakabilmek için gayret ediyor. Tarih ve arkeoloji bilimleri el ele vermiş, geçmişin derin bilinmezliklerini anlamaya çalışıyor. Biri kalıntıların dili diğeri ise gözü gibi. Arkeolojinin yüz bin yıllık yalnızlığının bittiği, tarihin başladığı günden itibaren son beş altı bin yıldır birlikteler. Biri geçmişten kalmış objeleri inceleyerek diğeri bugüne kalan yazılı belgeleri okuyarak sahiplerinin kültürüne ve tarihine ulaşmaya çalışıyor.

    Filoloji ve arkeoloji yorumlarının arasındaki belirsizlikler aslında bilimi doğru noktaya götürüyor gibidir. Doğru nokta birlikte çalışmaktır, iş birliğidir. Doğru nokta birinin diğerinden daha az önemli olduğunu düşünmemektir. Yoksa ya kör ya da dilsiz oluruz. Eski Çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. Biri olmazsa olmaz.

    “Her durumda en değerli ve asli kaynaklar yalnızca metinlerdir ve ketum malzeme veren arkeolojinin tarih yazıcılığının birincil kaynakları arasında asla yeri olamaz. Hiç kuşkusuz arkeoloji vazgeçilmez dostumuz olmalıdır ama buna karşın filoloji hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz biricik yoldaşımızdır. Çünkü her ikisinin arasındaki fark dağlar kadar büyüktür ve elbette terazinin dil kefesi hep ağır basar ve basmalıdır.”

    Ahmet Ünal’ın yukarıdaki açıklaması gibi, bilim alanları arasında yan tutan görüşler olsa da arkeolojinin önemi -tıpkı filoloji gibi- elbette yadsınamazdır. Uygarlık tarihi boyunca oluşan arkeolojik verileri sildiğimizde elde neredeyse hiçbir şey kalmayacaktır. Öte yandan, ölü yazıları okumayla uğraşanların arkeolojiye göre önemli iki dezavantajı olduğu söylenebilir: 1. Çok daha uzun olan tarih öncesi için elde sadece yazısız tanıkların olması. 2. Yazının olduğu zamanlarda da her konunun yazılı olmaması. Üstelik yazılı kaynakların hep yüksek şüphe taşımasıdır.


    eski çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. biri olmazsa olmaz.

    Tarihin Ruhu ve Tarih Yazıcılığı
    İlk kez Osmanlı’dan bahseden Bizans tarihçisi Georgios Pachymeres (1242-1310), “Tarihin ruhu gerçekliktir ve gerçeğin önüne yalanlar koyan kutsala saygısızlık eder.” derken, Ernest Renan (1823-1892), “Hiç kimse tarihi değiştirmeden yazamaz.” diyor. Tarih yazmanın iktidara, saraya ait bir eylem olması ve halkın hemen tamamının okuryazar olmaması nedeniyle eski çağlarda, tarihi yazanlar da genellikle yönetenlere tabiydi. Bu nedenle objektif bir tarih yazımı da genellikle beklenemez. Muvatalli’nin, İskender’in ya da Kanuni’nin yanındaki tarih yazıcılarının, iktidarın istemediği bir olumsuzluğu yazma ihtimali nedir ki?

    Hitit kral yıllıkları (Anal), tanrılara hesap verdiği ve tabletler değiştirilemediği için tarihin güvenilir kaynakları olarak düşünülmektedir. İyi de 1274’te II. Ramses ile Muvatalli arasında yapılan Kadeş Barış Antlaşması bile gerçeği yansıtmaktan uzak görünmektedir. Çünkü tesis edilen bir barış görünmediği gibi savaşı kimin kazandığı bile belli değildir.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Hitit çivi yazılı tablet örneği. Tabletlerin arasında kral yıllıkları, dinî metinler, mektuplar gibi belgeler yer almaktadır.

    Kallisthenes’in Kalemi ve Büyük İskender’in Adaleti
    Büyük İskender sefere çıktığında aralarında tarihçilerin de olduğu bilim insanlarını yanında götürmüştür. Bu tarihçiler o dönemde yaşanan olayların günümüze kadar gelmesinde önemli rol oynamıştır. İskender’in resmî tarihçisi olarak görevlendirdiği ve Asya seferine götürdüğü tarihçi Kallisthenes (MÖ 360-328) burada özel olarak anılmalıdır. Makedonya’da yaşayan Yunan tarihçi Kallisthenes sayesinde hem İskender’in hayatı hem de o dönem olayları ilk elden bize ulaşmıştır. Kallisthenes sadece tarihçi değil İskender’le birlikte yiyip içen danışmanı ve yol arkadaşıydı. Bu çok güçlü bir birliktelikti; ikisi de Aristoteles’in öğrencileri olan bir kral ve bir bilim insanı/tarihçi. Kallisthenes’in görevi sırasında yaptığı çalışmanın çoğu, İskender’i övmeye ve otoritesini savunmaya/çoğaltmaya adanmıştır. Ancak İskender’in Perslere karşı politikasını eleştirdiği ilk aykırı görüşüyle birlikte hapsedilip öldürülmüştür. Şimdi bir modern tarihçinin Kallisthenes’in tarihî metinlerini incelerken gerçekte yaşananı ayıklamakta ne denli zorluk çekeceğini düşünün.

    Roma İmparatorluğu’nda Tarih Yazıcılığı
    İlk Roma tarihçisi olarak bilinen Fabius Pictor (MÖ 3. yy.) bir Roma senatörüdür. Roma yöneticileri yaptıkları işleri kaydettikleri commentarii olarak bilinen kayıtlar tutuyorlardı. Bunlar tarihçiler için temel bir kaynak oluşturuyordu. Roma İmparatorluğu’nda tarih yazıcılığı tam bir propaganda niteliği taşır. Resmî tarihi yazanlar, bizzat Romalı yöneticilerdir.

    Bu metinler Roma devletini ve uygarlığını yüceltmeyi amaçlıyordu. Bu durumda tarihsel olayların sıkça çarpıtılması da kaçınılmazdı. Roma tarih yazıcılığı millîdir. Bu açıdan Hellen tarih yazıcılığından ayrılır. Hellen tarihçilerin aksine, Romalı tarihçiler doğrudan devlet, kültür ve halk olarak Roma’nın tarihini yazmışlardır.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_3.1 Mustafa Naima. Osmanlı devlet tarihçisi. Târîh-i Naîmâ yazarı
    Mustafa Naima gravürü. Osmanlı devlet tarihçisi, Târîh-i Naîmâ yazarı.

    Osmanlı’nın Vakanüvislerinden Cumhuriyet’e…
    Aynı denemeyi Osmanlı vakanüvisleri için de yapabilirsiniz. Resmî görevli devlet tarihçileri uzun bir liste oluşturur. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ı Irak Seferi’nde takip edip “Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn”i yazan Matrakçı Nasuh sanki farklı bir şey mi yapmıştır. Divan-ı Hümayun’a bağlı ilk resmî tarihçi Mustafa Naima’dan sonuncusu olan Abdurrahman Şeref’e kadar Osmanlı’nın da devlet tarihçileri vardı. Târîh-i Naîmâ, 17. yüzyıl Osmanlı’sını anlatan temel eserdir. Anlaşılan, güçlüler kendi tarihlerini kendileri yazdırıyordu. Erken Cumhuriyet’in resmî tarihçilerinden Afet İnan’ı da anmak gerekir. Bir tarihçiden çok bir ideolog olduğu görülen İnan “Türk Tarih Tezi”nin yazarı olmuştur. Cumhuriyet dönemi için en başta Halil İnalcık anılmalıdır. Bilimsel tarihçilik için ilk akla gelen duayendir.

    Kökünü eski Yunancadan alan “historia”nın anlamının “öğrenme, soruşturma, araştırma yoluyla elde edilen bilgi; anlatı, hikâye, kayıt, geçmişteki olayların anlatımı” olmasına bağlı olarak modern tarihçiler “gerçek”i anlama peşinde araştırmalar yapmaktadır. Biraz da eurosentrik bilim başlangıçlarındaki politik amaçlarla ilişkili olarak özellikle 3. Dünya ülkelerinin Avrupa tarafından yazılmış erken tarihinin yanıltıcı ve tarafgir olabildiğini unutmamak gerekir. İnalcık, “Ben Avrupa tarihine inanmam, Avrupa tarihi bizim tarihimizi tahrip etmiştir, benim bütün hayatım bu tahrifatı düzeltmekle geçti.” der. Gerçeği çarpıtıp saklayan bu risklere dinin tarihi kullanımı ve geçmiş mirası sahiplenmek gibi millî amaçlar da eklenince iyice karmaşıklaşır; herkes kendine göre bir tarih yaratmaya uğraşır. Aslında bu durum ülkeler ve insanlarla ilgili her konu için tarihin belirleyici gücünün varlığından kaynaklanmaktadır. 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden Marc Bloch’a göre, “Tarihî belgeler taraflı yazılmış metinler olduğu için türü ne olursa olsun çok dikkatli incelenmelidir…”. Siyasi tarih yazımına karşı olan Bloch, 1940’ta Naziler tarafından kurşuna dizilir.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_4) Atatürk İsmet İnönü Afet İnan 1935
    Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ile birlikte Üçüncü Dil Kurultayı’nda, 1936.

    Eskiye Gittikçe Azalan İzler ve Çoğalan Karanlıklar
    Tarihçinin riski hep yüksektir. Belgeler eskiye gittikçe bu risk artar. Benzer riskler arkeoloji için de varsa da tarihçilerin yorum riskleri arkeolojide kısmen azalır. Çünkü arkeolojinin yorumları -çarpıtma yoksa- doğrudan hayatta yer almış somut objelere dayanır. Burada da objeleri anlama/yorumlama riskleri devreye girer. Objelerin tercümanlığını yapan arkeoloji bu tercüme çabasında objenin dilini anladığı kadar ya da objenin konuşmasının içeriği ve yeterliliği kadar geçmişi anlayacaktır. Bu çabada temel heves ölmüş bitmiş toplumların kültürlerini ve dolayısıyla nesnelerin taşıdığı hafıza yardımıyla kültürü yaratan insanı anlamaktır. Renan, “İnsanlığın araştırmaya değer yanının kökenleri olduğunu” söyler. Herkes merak eder geçmişini. Ve hep daha önceye gitmek ister. Peki, neden evvelki gün dünden daha kıymetli olsun ki? Sanırım derin bilinmezlik ve karanlık bizim varlık nedenlerimizi anlama sorusunun yanıtının çok eskilerde olduğunu düşündürüyor. Varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. Ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz. Eskiye gittikçe azalan izler ve çoğalan karanlıklar tarihi ve kültürü anlamayı daha bir heyecanlı hâle getiriyordu. Herhangi bir konuda “ilk”i bulmak arkeologların rüyası oluyordu. İyi de “ilk”i bulduğunu iddia eden herhangi bir keşiften sonra daha erkeni ortaya çıkıyor ve alışılagelmiş paradigmalar sıkça gömülüyordu.


    varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_Johann_Joachim_Winckelmann_(Anton_von_Maron_1768)
    Johann Joachim Winckelmann (Anton von Maron 1768).

    “Tarihin sessizlik anlarını konuşturmalı” diyen Jules Michelet’nin amacını arkeoloji gerçekleştirmeye çalışıyor. Yazılı belgelerin olmadığı yerden itibaren yalnızca arkeoloji devrede kalıyor. Yazı yok. Ne ülkelerin isimleri ne toplumların ne olayların ne de tanrıların ismi var. Elbette vardır da biz bilmiyoruz. Yazıları yoktu ama dilleri vardı. Bize gelemeyen dilleriyle hayatlarındaki her şeyi isimlendirmişlerdi. Tarih biliminin devreye henüz giremediği bu karanlık hayatları anlama kılavuzu arkeoloji bilimidir. Kalıntıların ve her türlü objenin tercümanlığını arkeoloji yapmaya çalışıyor. Bunu sadece yazısız zamanlar için değil yazılı zamanlar için de yapıyor. Yazılı zamanlar da olsa yazılı şeyler her zaman yazısızlardan çok daha fazladır. Burada da arkeoloji devreye giriyor. Ve işte buradan itibaren tarih bilimiyle birlikte çalışıyor, birbirini destekleyerek birlikte anlamaya çalışıyorlar ölmüş kültürleri. Şimdilerde yazının bulunuşu biraz daha geriye gitti. Dört binin sonlarına indi. Yani küçük bir zaman diliminde, yaklaşık 5000 yıllık bir yakın geçmişte bu yardımlaşma meyvelerini veriyor. Bilim ilerledikçe öncekine göre daha bir aydınlanır oldu karanlıklar. Bu çabada sadece arkeoloji ve tarih değil; antropoloji ve paleo’yla başlayan bir dizi bilim de yardımlaşmaya çoktan katıldı. Altmış yılı aşkındır arkeometri de devreye girdi ve metrik/güvenilir değerlendirmelerle geçmişin karanlıklarını aydınlatma kervanına katıldı. Arkeoloji müthiş bir destekçi bulmuştu. Düşünün ki bir objeye örneğin 2500+-100 tarihini güvenilir biçimde verebilmek veya kazılmamış bir toprağın altını arkeojeofizikle görebilmek ne olağanüstü bir şeydi.

    “Tarih”in Babasından “Bilimsel Tarih”in Babasına…
    Cicero’nun Pater Historiae (Tarihin Babası) olarak andığı Halikarnaslı Herodot (MÖ 484-425), tarihî olayların sistematik araştırmasını yapan ilk tarihçiydi. Thukydides (MÖ 465-411), “arkeoloji” kelimesini ilk kez kullanarak başlangıç yapsa da 18. yüzyılda Johann Joachim Winckelmann (1717-1768) bilimsel arkeolojiyi başlatmış ve “bilimsel tarihin” babası olmuştur. Arkeoloji somut objelerle teorilerini belgelerken tarihi “masal” mahiyetinden uzaklaştırmıştır. Artık bir kültürün sanat tarzını tanımlamanın, sanat evrelerini anlamanın ve devamındaki kültürlere olası katkılarını, etkileşimlerini çözmenin bilimsel yolları açılmıştı. Kültürleri yazıyla anlamanın ötesinde yeni yorum yolları bulunmuştu. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan nesneleri bilimsel yorumlarla konuşturmak ve yine aynı kazılarda bulunan yazılı belgelerin dikkatlice ve tarafsızca okunması ve yorumlanmasıyla arkeoloji ve tarih bilimleri geçmişe giden yolda birlikte seyahat edecekti. #

  • Göbeklitepe

    Göbeklitepe


    göbeklitepe’yi ilk kez 1963’te sistematik bir şekilde kazan istanbul üniversitesi ve chicago üniversitesi’nin çalışmalarından bu yana bile çok şey değişti ve her yaz ekipler o bölgeye gittiklerinde değişmeye devam ediyor. dünya tarihini değiştiren göbeklitepe’den ziyade urfa’da aynı anda dokuz ayrı kazıyla neolitik çağ’ın arkeolojisini yapan kıymetli arkeologların keşifleri sayesinde insanlık tarihini farklı okumamızı sağlayan karahantepe gibi diğer kazılarla arkeoloji dünyasında bir devrim yaşanıyor.

    Göbeklitepe’ye UNESCO Sonrası İlgi Giderek Artıyor
    Göbeklitepe’deki kazılar bize 11500 yıl önce orada bir kült merkezi inşa etmiş topluluğun olduğunu gösteriyor.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Arkeolojinin kalbi Urfa ve civarında atıyor. Bundan binlerce yıl önce bu bölgede yaşamış insanların ne kadar kompleks bir yaşamları olduğu, dinsel törenlerinden sanat anlayışlarına, ölüm ritüellerinden yeme içme alışkanlıklarına kadar pek çok bulgu ile medeniyet tarihini ne kadar geriye çektiklerine tanıklık etmek muhteşem bir şey. Bu bulguların ışığında dünyadaki tüm tarih kitaplarının yeniden yazılması icap ediyor.

    Göbeklitepe’nin Anlattıkları…
    Göbeklitepe’deki son kazılar bize ilk kültür katmanının MÖ 9600-8800 yılları arasında tarihlendirildiğini velhasıl 11500 yıl önce orada bir kült merkezi inşa etmiş topluluğun olduğunu gösteriyor. Bu zaman diliminde insanlık tarihinde hem toplumsal hem kültürel anlamda öyle devasa değişiklikler oluyor ki bu döneme “Neolitik Devrim” denilmesi şaşırtıcı değil. Aslında arkeoloji biliminde neolitik kavramı bile “dünün çocuğu:” John Lub-Bock 1865 yılında “neo” (yeni) ve “lithic” (taş) kelimelerinden mürekkep Neolitik Çağ’ını Cilalı Taş gibi daha sofistike aletlerin kullanıldığı, avcı toplayıcılıktan yerleşik düzene geçişin yaşandığı bir zaman dilimi olarak tarif etmişti.1 Son yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan arkeolojik kazılar sayesinde yerleşik düzene geçişin Levant bölgesinden Irak’a, Çin’den Amerikalara kadar aşağı yukarı eş zamanlı bir şekilde gerçekleştiğini ama yerleşik düzene geçmenin tarıma geçişle eş anlamlı olmadığını anlıyoruz. İsrail ve çevresindeki ülkelerde yapılan kazılar bunu kanıtlıyor. Göbeklitepe’yi farklı kılan ise sadece insanlığın temel yaşama ve barınma alışkanlıklarının değişmiş olması değil; insan beyninde de bir evrimin yaşanmış olması, bunu bize oradaki yapılar ve bulunan objeler söylüyor. Göbeklitepe’de Neolitik insanın uzaklardan taşıyıp yonttuğu T şeklindeki monolitik taşlar ve dikili taşlardaki kabartmalardan yola çıkarak Göbeklitepe’yi inşa eden insanlarda bir metafizik görüş oluştuğunu ve dünyaya bakışlarında büyük atlayışın yaşandığını varsayabiliyoruz. Yani bir düşünce evriminden bahsetmek mümkün. Son birkaç yıldır özellikle Göbeklitepe ve 40-50 km çevresinde keşfedilen diğer höyükler sayesinde sanılanın aksine Neolitik insanların çok daha kompleks bir zihniyete sahip olduklarını, büyük ihtimalle ilk ritüelistik şölenlerin ve ziyafetlerin, kurban verme ve göksel cenaze anlayışının buralarda başladığını öne sürmek mümkün.


    “göbeklitepe’de neolitik insanın uzaklardan taşıyıp yonttuğu t şeklindeki monolitik taşlar ve dikili taşlardaki kabartmalardan yola çıkarak göbeklitepe’yi inşa eden insanlarda bir metafizik görüş oluştuğunu ve dünyaya bakışlarında büyük atlayışın yaşandığını varsayabiliyoruz.”

    Göbeklitepe_2) Klaus Schmidt
    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Göbeklitepe’yi yaptığı çalışmalarla gün yüzüne çıkaran Prof. Dr. Klaus Schmidt (1953-2014).

    Göbeklitepe’yi Kazan Klaus Schmidt’in Teorisi
    1994 yılından itibaren Heidelberg Üniversitesi bünyesinde Göbeklitepe’yi kazan Klaus Schmidt, ortaya çıkarttığı hayvan kabartmalı taşların dinî bir sembol olabileceğini iddia etmişti. Onun teorisine göre bu dev taşları mevsimsel olarak buraya gelen farklı topluluklar inşa etmiş, taşların üzerindeki kimi hayvanların bu farklı kabile ya da toplulukları sembolize edebileceğini yazmıştı. Ona göre Göbeklitepe dünyanın en eski tapınağıydı, o yüzden de kaleme aldığı kitap Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar’da bizlere her hayvanın farklı bir halkı temsil ettiğini söylemişti. Örneğin A yapısında öne çıkan yılan figürleri, B’deki tilki, C yapısındaki domuz tasvirleri, D’deki turna gibi kuş figürleri o bölgeye periyodik olarak gelen belirli insan gruplarının simgesi, bir nevi klanların hayvan totemi olabileceğini düşünüyordu. Fakat Schmidt’in vefatından sonra Alman Arkeoloji Enstitüsü ile beraber kazılara devam eden Prof. Dr. Necmi Karul yönetimindeki ekip, anıtsal yapıların birkaç metre altında sabit yerleşim alanları olduğunu tespit edince Schmidt’in teorisi sekteye uğradı. Bu keşiflerin ışığında Göbeklitepe’nin salt bir tapınak merkezi değil insanların yaşadığı bir yer olduğuna inanılıyor son yıllarda. Bu teoriyi destekleyecek şeyler arasında bira yapımı ve yulaf lapası yapmak için kullanılan binlerce öğütme aletinden tepede tespit edilen büyük bir su sarnıcına kadar pek çok bulgu var.2 Ortaya çıkartılan basit araç gereçlerden buranın ritüel merkeziyle birlikte bir yerleşim alanı olduğu öne sürülünce Göbeklitepe’yi gelişen bir yerleşke olarak algılıyoruz. Schmidt’in farklı topluluk teorisini de maalesef DNA testleri yaparak kanıtlayamıyoruz çünkü şimdiye kadar oradan çıkarılmış insan kemikleri DNA’ları saptanabilecek kondisyonda değil. Belki ileriki yıllarda Göbeklitepe’nin yakınlarında bulunan köylülerin DNA’sı 12.000 küsur yıl önceki atalarıyla eşleştirilecek ama şimdilik yazı öncesi çanak-çömleksiz Neolitik Çağ’dan bahsettiğimiz için bu halkların nereden gelip hangi dili konuştuklarına dair bir ipucumuz yok.

    Bayramda Göbeklitepeye Ziyaretçi Akını
    Yapılan son kazılar ışığında Göbeklitepe’nin salt bir tapınak merkezi değil insanların yaşadığı bir yer olduğuna inanılıyor.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Göbeklitepe Sakinlerinin Ritüelleri
    Belki bu insanların nereden geldiğini bilmiyoruz fakat saptanan bazı kemikler bize başka başka hikâyeler açıyor. Kemikler bu insanların nasıl yaşadığına, ne gibi yeme içme alışkanlıklarına sahip olduğuna dair fikir veriyor. Mesela 2017 yılında yapılan kazılarda üç farklı insandan çıkartılmış kafatası kemiklerinde boyama, delik açma ve kesme yapıldığı tespit edilince, bunların dinî bir ritüel için bu şekilde asılabileceği teorize edildi. Modifiye edilmiş insan kafataslarından yola çıkarak Anadolu neolitiğinde bir ata kültünün öncüsü olabileceğini; Nevali Çori, Tell Qaramel, Jerf-el Ahmar ve Çayönü’ndeki yerleşmelerinden önce ölüm ritüelleri yapıldığını düşünebiliriz. Keza III. tabakada keşfedilen 100.000’e yakın hayvan kemiği bizlere Göbeklitepe sakinlerinin sadece sıkı etobur olduklarına değil aynı zamanda kurban ritüellerine de işaret ediyor. Hayvanların bazıları adak için kullanılmış olabilir ama bu kadar çok hayvan kemiği diyetlerinde et olduğunu gösteriyor. Bununla beraber yabani bir buğday türü olan Einkorn gibi tahıllar da bulunanların arasında ama Göbeklitepe’de henüz evcilleştirilmiş buğdaya rastlanmadığından tarıma geçişin burada gerçekleşmediği düşünülüyor. Bunun için Göbeklitepe’nin yaklaşık 50 km ötesine gitmemiz gerekiyor. O yüzden de Stanford Üniversiteli Ian Hodder gibi arkeologların iddia ettiği şekilde daha tarım toplumuna geçmemiş olan avcı-toplayıcı Neolitik insanların burada ya bir süreliğine kalmış ya da yaşamış olduklarını, Neolitik Devrim’in ise eskiden varsayıldığı üzere Lübnan ve İsrail gibi Levant coğrafyasından değil buradan başlatılması gerektiğinin altı çizilmektedir.3

    Göbeklitepe_4) Göbeklitepe1
    Göbeklitepe’de hayvan kabartmalı taşlar…

    Göbeklitepe Mimarisi ve Yaşam
    Göbeklitepe’nin mimarisi göz önünde bulundurulduğunda bilim insanları buranın çok sayıda insanın girip çıkabilmesi için tasarlandığı, dolayısıyla ayinsel bir yapı olduğunu öne sürüyor. Kimisi 5,5 metre yüksekliğindeki sütunların pozisyonundan bir zamanlar burada bir çatı olduğu, oraya gelen topluluğun dinî bir ritüel yapmak için müşterek bir şekilde kullandığı, kimileri girerken diğerlerinin çıkması üzerine pratik bir plan yapıldığı anlaşılıyor. Yarım kilometre uzaklıktan taşınan ve kimileri 20 ton ağırlıktaki devasa taşları buraya getirip dikmek için en az 500 kişinin çalışmış olduğunu saptamış Klaus Schmidt. Sütunların üzerine işlenmiş hayvan rölyeflerine dair pek çok hipotez var. Göbeklitepe’deki pek çok tasvirin erkek hayvana ait olması ilginç. Bu hayvanların çoğunun bölgede bulunan hayvanlar olduğunu hatırlatalım. Fakat turna gibi bazı kuşların insan dizine sahip olması Neolitik insanın sadece gördüğünü betimlediği değil, sembolik olarak bir gönderme yapmaya çalıştığı izlenimi uyandırmaktadır.4 Arkeolojik kazılarda sadece bir kadın figürüne rastlanmış vaziyette. Buna mukabil Karahantepe gibi yerlerdeyse insan figürleri ön plana çıkıyor. Göbeklitepe’deki hayvanların çoğunun ya saldırma ya da koruma pozisyonunda olduğu göz önünde bulundurularak kimileri bu totemlerin koruyucu rolde olduğunu iddia ediyor. Kimileri benzer topluluklarda olduğu gibi bu hayvanların animistik bir işlevi olduğunu, insanlar ve hayvanlar âleminde bir tür elçi görevini sembolize ettiğini söylüyor. Göbeklitepe’deki hayvanların daha sonra Gılgamış Destanı’nda karşımıza çıkan “Göklerin Boğası” gibi astrofizikte “Boğa” çağından bir sonraki çağa geçişi temsil eden mitoslara gönderme yapan, Mezopotamya’da sıkça gördüğümüz mitolojik varlıklar olabileceğine dair de bir söylence var.5 Bu anlamda başka medeniyetlerle paralellik kurmak tehlikeli ama cezbedici. Bir Yezd kentindeki Sessizlik Kulesi’ne ya da çok daha yeni olan İnkaların Machu Picchu’suna gidenler oradaki yerel halkın tıpkı Göbeklitepe’deki gibi göksel cenaze yaptıklarını öğrenir. Göksel cenaze dediğimiz, naaşların yüksek bir tepeye akbabaların temizlemesi için bırakılmasından ibarettir. Akbabalar ise pek çok toplumda olduğu gibi kuvvetle muhtemel ki Göbeklitepe’de de bir tür “psychopomp” ya da ruhsal rehber olarak ruhu bir boyuttan diğerine taşıyan hayvan niteliğindedir. İşin bir başka ilginç boyutu, yapılan bilimsel deneyler, akbabanın sindirim sisteminde her tür hastalık ve vebanın yok olup akbaba leşinde kalmaması, o yüzden de vebalı birini yiyen akbaba ölse bile hastalıkların toprak ve su yoluyla devamının sağlanmadığı kanıtlanmış. Eskilerin bir bildiği varmış demek! Pek çok kadim toplumda olduğu gibi Göbeklitepe ve Urfa’daki diğer kazılarda akbabaların bu kadar ön plana çıkması manidar. Bu kuşların ölüm kültüyle ve ölümden sonra yaşamla alakadar olduğu ilk akla gelen varsayım. Fakat bir teoriye göre Göbeklitepe’de bulunan “Akbaba Sütunu”nun göksel bir olaya gönderme yaptığı söyleniyor. Bugün biliniyor ki MÖ 10950 yıllarında dünyamıza çarpan bir kuyruklu yıldızdan dolayı gezegenin iklimsel koşulu kötüleşmiş; bundan dolayı hem yaşamsal hem kültürel anlamda büyük değişiklikler yaşanmış. Hâliyle Göbeklitepe de nasibini almış, Neolitik insanların bilerek isteyerek Göbeklitepe’yi kapatıp terk ettiğini iddia edenler bu iklimsel felaketlerle ilişkilendiriyor.6 Yeni kazılarla açılan farklı katmanlar bizlere sürekli yeni bulgular sundukça bu hipotezler yasaya dönüşecek ama o ana kadar dedektiflik yapıp spekülatif teoriler öne sürmek zorunda kalınıyor.

    Göbeklitepe_5) Göbeklitepe2
    Sütunların üzerine işlenmiş hayvan rölyefleri…

    Her Kazıyla Yeni Bilgiler Ortaya Çıkıyor
    Konu Göbeklitepe olunca en basit bulgu bile onlarca yeni soruyu beraberinde getiriyor. Ama her sene ortalama iki ay yapılabilen kazılar yepyeni bilgileri de doğuruyor. Tarım toplumuna geçmeden önce avcı toplayıcı grupların tonlarca ağırlıktaki yekpare kayaları çıkartıp, taşıyıp, dizme yetisiyle birlikte müthiş bir sanatsal anlatım kapasitesine sahip olduklarını görüyoruz. Önümüzdeki yıllarda Urfa’daki diğer kazılardaki keşifler puzzle’ın diğer parçalarını birleştirdiğinde Neolitik Anadolu’ya dair çok daha net bir resim oluşacağına inanıyorum. Tarih Göbeklitepe ile değişti, sıfır noktasına inildi. Bundan sonrası medeniyet tarihinde insaniyetin hikâyesini daha da netleştirecek. Toplum, sanat ve ruhani meselelerin arasındaki noktaların nasıl birleştirildiğini belgeleriyle konuşuyor olacağız. Arkeoloji biliminin en heyecan verici bulgularının memleketimizde ortaya çıkarılıyor olması büyük bir şans, bunu destekleyen ve yakinen izleyen herkes bu devrimin parçası olabilir. Hâlâ gitmeyenleriniz varsa da hadi Urfa’ya! #

    DİPNOTLAR
    1 Ali Akdamar, Göbeklitepe: İnsanlık Tarihinin en Önemli Arkeolojik Keşiflerinden Biri, Anadolu Kültürel Girişimcilik.
    2 Andrew Curry, “Göbeklitepe’deki son keşifler ne anlama geliyor?,” BBC Travel, 20 Ağustos 2020, Güncelleme 20 Temmuz 2023.
    3 Andrew Curry, “Seeking the Roots of Ritual,” Science, 18 Ocak 2008, Vol. 319, Issue 5861, s. 278-280.
    4 Göktuğ Halis, Göbeklitepe Sembolizmi: Taş Çağı’ndan Bugüne Uzanan Anlamların Analizi, A7 Kitap, 2022, s. 59.
    5 Klaus Schmidt, Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2007, s. 223.
    6 Bob Yirka, “Ancient stone pillars offer clues of comet strike that changed human history,” Phys.org, April 24, 2017.
  • Theodor Makridi Bey: Türkiye arkeolojisinin Rum asıllı kahramanı

    Osman Hamdi Bey zamanında arkeolojik kazıları bilfiil yürütmeye başlayan Theodor Makridi Bey, Türk arkeolojisi ve müzeciliğinin altyapısını oluşturan çok değerli projeleri gerçekleştirdi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde görevine uzun yıllar devam eden Theodor Makridi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk resmî kazılarını da gerçekleştiren isimdi.

    Theodor Makridi’nin 1925’te Ankara tümülüslerinde gerçekleştirdiği kazılar, cumhuriyetin ilk arkeolojik kazıları olarak tarihe geçmiştir. 

    Dünyanın neredeyse her yerinde arkeoloji bilimi ile ilgili ilk çalışmalar Batılılar tarafından başlatılmıştır. Osmanlı coğrafyası da buna dahildir. Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda yaşamakta olduğu çöküş süreci, başta İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupalıların arkeoloji talanını rahatça gerçekleştirmesine olanak tanımıştır. Ninive (Koyuncuk), Dur-Şarrukin (Khorsabad), Kalhu (Nimrud), Sa’mal (Zincirli), Pergamon (Bergama) ve Truva (Hisarlık Tepesi) ile başlayan sözde arkeolojik kazılar, Babil, Karkamış (Cerablus) ve Sakçagözü ile devam etmiştir.

    1881 yılında sistemsiz bir yapıya sahip Türk müzeciliğinin başına geçen Osman Hamdi Bey, Osmanlı’nın önemli entelektüellerinden ve sanatçılarından biriydi. Müzeci olarak ilk farkettiği, devletin arkeolojik değerlerinin 1869 ve 1874 Âsâr-ı Atika Nizamnameleri’ne karşın Batılılar tarafından durmaksızın yurtdışına taşınmakta olduğu idi. Bu sırada Musul’daki Ninive, Dur Şarrukin ve Kalhu kazıları çoktan bitmiş, eserler British Museum ve Louvre’a nakledilmişti bile. Oysa ki 1874 nizamnanesine göre kazıdan çıkan eserlerin üçte biri devlete, üçte biri ise arazi sahibinde kalması gerekiyordu. 

    Önemli ve değerli eserlerin ortaya çıktığı kazılarda denetimin yeterli olmaması, devlete yalnızca teşhir edilemeyecek nitelikte noksan eserlerin gelmesine neden oluyordu. Titizlikle hazırlanan 1884 Âsâr-ı Atika Nizamnemesi ile Osmanlı topraklarından açığa çıkan eski eserlerin ve arkeolojik değerlerin yurtdışına çıkarılması büyük ölçüde engellenmiş oldu. Bu yasa Osman Hamdi Bey’in ilk önemli başarısı değildi. Devletin eski eser politikasını 1884 nizammanesiyle belirleyen Osman Hamdi Bey, arkeolojik kazılarla ilgili stratejiyi göreve geldiği 1881’de kurgulamıştı bile; kazıların devlet tarafından yapılması ve eserlerin sergileneceği Batı tarzında bir müze binası.

    Kurguladığı stratejiyi uygulamaya başlayan Osman Hamdi Bey, ilk kazıyı Anadolu topraklarında Nemrud Dağı’nda (1883) gerçekleştirdi. Bunu aynı yıl içindeki Irak-Sipara ile Muğla-Lagina (1891-1892) kazıları izledi. Ancak on yıllık süreçte yapılan iki kazı çalışması çok yetersizdi. Osman Hamdi Bey kazı sayısını daha da arttırmak istiyor, uzman yetersizliği bu duruma engel oluyordu. Türkiye’de henüz bir arkeoloji okulu yoktu ve uzman yetişmiyordu. 

    1907’de Theodor Makridi tarafından yürütülen Alacahöyük kazılarında ortaya çıkarılan sfenksler.

    Mekteb-i Sultani mezunu Theodor Makridi 1892 yılında Fransızca katipliği görevi ile başladığı Müze-i Hümayun’da (İstanbul Arkeoloji Müzeleri) kısa sürede Osman Hamdi Bey’in dikkatini çekmişti. İyi derecede Fransızca bilen bu genç nümizmat olan babası Dr. Ferik Makridi Paşa’dan dolayı arkeolojiye yabancı değildi. Osman Hamdi Bey hiç düşünmeden Theodor Makridi’yi müzenin kazılarında görevlendirdi. Theodor Makridi’nin devreye girmesiyle birlikte arkeolojik kazıların sayısı hızla artmaya başladı. Bilecik-Bozüyük (1895), Aydın-Tralleis (1902) ve Alabanda (1902), İzmir-Yortan (1901) ve Notion (1907, 1913), Çorum-Boğazköy (1906- 1907, 1911-1912) ve Alacahöyük (1907, 1909), Samsun-Akalan (1907), Gaziantep-Sakçagözü (1907, 1909, 1911), Suriye-Kadeş (1894), Tedmür (1902) ve Rakka (1905, 1907), Lübnan-Sayda (1897-1900, 1902-1904, 1913), Bostane Şeyh (1900-1902) ve Sur (1913), Rodos (1906, 1909), Taşoz (1909, 1911) ve Yunanistan-Langaza (1910) kazıları Türkiye arkeolojisinin ve müzeciliğinin altyapısını oluşturan çok değerli projelerdir. 

    Theodor Makridi’nin göreve gelmesiyle kazı sayısının bariz biçimde artmasındaki doğru orantı bir tesadüf değildir. Theodor Makridi sözkonusu kazıların bazılarına bilfiil katılamamakla birlikte, bunların hepsine lojistik ve organizasyon anlamında altyapı sağlamıştır. Arkeolojiyi Batılı tarzda yapan ilk uzmanlardan olan Theodor Makridi, bu özelliğini yabancı kazılara müzeyi temsilen kazı komiseri olarak gönderilmiş olmasıyla kazanmıştır. 

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde görevine uzun yıllar devam eden Theodor Makridi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk resmî kazılarını da yapmıştır. Maarif Vekaleti’nin emriyle 1925’te Ankara tümülüslerinde gerçekleştirdiği kazılar Türkiye’nin ilk arkeolojik kazıları olarak tarihe geçmiştir. 

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden 1930 yılında emekli olan Theodor Makridi, Atina’ya Benaki Müzesi’ni kurmak için geçici olarak yerleşmiştir. İstanbul’u sıklıkla ziyaret eden Makridi Bey, 1940 yılında uzun yıllar yaşadığı Bakırköy semtinde 68 yaşında hayata veda etmiş, Bakırköy Rum Mezarlığında babasının ismi yazılı mezara defnedilmiştir.

    1930’da emekli olan Makridi, 1940’ta uzun yıllar yaşadığı Bakırköy’de vefat etti ve Rum Mezarlığında babasının mezarına defnedildi.