Etiket: antik yunan

  • Byzantion’un (İstanbul) Pagan Tapınakları


    istanbul, pagan dönemde “byzantion” adını taşıyan trak-helen karışımı bir kültüre sahip, helen inanç yapısını benimsemiş bir kentti. hristiyanlığın kabul edildiği 379 yılına kadar varlığı faal olarak devam eden tapınaklardan belki de en önemlileri (helios, artemis ve aphrodite) imparator ı. theodosius tarafından kapatıldı ve farklı işlevler verildi. 5 ve 6. yüzyıllarsa kentteki tüm tapınakların aşamalı olarak yok edildiği bir yüzyıl oldu. ancak ne bu tapınakların hatıraları ne de pagan inancın izleri belleklerden silinmedi.

    Günümüz İstanbul sınırlarının içinde Paleolitik dönemden başlanarak çok sayıda yaşam alanı oluşmuştur. Demir Çağı’ndan itibaren ekonomik, askerî ve sosyal alanlardaki kırılmayla birlikte yeni ve daha düzenli kentler ortaya çıkmaya başlamıştır. Haliç’in bitiminde, Alibeyköy-Kâğıthane arasındaki Semystra (Eyüp) yerleşimi bunlardan biriydi. Diğer yandan Plinius, Naturalis Historia’sında Byzantion’un eski adının “Lygos” olduğunu yazarken, bu adın Byzantion’un yerinde kurulmuş bir yerleşim olup olmadığını ya da konumunu paylaşmamıştır. 

    Byzantion’un Kuruluş Efsanesi
    Üzerini Topkapı Sarayı’na ait kompleksin kapladığı ve “Sur-u Sultani” denilen duvarlarla çevrili Sarayburnu ile yakın çevresi, MÖ 7. yüzyılın ortalarından itibaren Byzantion kentinin iç-dış kalesini, yani yerleşim-yaşam alanını oluşturmuştu. Peki, bu kent ne zaman ve kim ya da kimler tarafından kurulmuştu? Hikâye şöyle: Delphoi’deki Apollon Bilicilik Merkezi’ne danışan Megaralı göçmenler, yeni kuracakları kentin yerinin körlerin ülkesinin karşısı olduğu cevabını alırlar ve deniz yoluyla Semystra’ya gelirler. Yeni kenti buraya kurmak için kurban adadıkları sırada bir kartal, kurbanın parçasını alarak havalanır ve Sarayburnu sırtlarına getirir. Bunu işaret olarak algılayan Megaralılar Byzas önderliğinde yeni kentlerini kurar. Kurucusundan dolayı da kent “Byzantion/Bizantion” olarak anılır ve 4. yüzyıla kadar da resmî olarak bu ad kullanılır. 

    Byzantion’un İnanç Dünyası
    Tanrı ve tanrıçalar, insanlar için birer rehberdi. Olympos Dağı’ndaki panteonları, onların yaşam sürdüğü, eğlendiği, kararlar aldığı ihtişamlı, ulaşılmaz bir güç odağıydı. Tüm panteonun başında Zeus veya Roma dönemindeki adıyla en büyük gezegene de ad olarak konan Jüpiter bulunuyordu. Zeus “kurtarıcı”, “her şeye hâkim” bir Tanrı olarak kabul edilirdi. Olympos tanrıları ve tanrıçaları, olmuş olayları yorumlama ve olacaklardan haber verme, esinlenme sağlayan varlıklardı. Sonsuz suların tanrısı Poseidon (Neptün), üç dişli yabasını yere vurduğunda depremler yaratan bir kudrete sahipti. Evin ve ocağın koruyucusu Hera (Juno), sadakatin sembolüydü. Ekinlerin yeşermesi, tabiatın doğuşu, canlanması ve ölümü Demeter ile (Ceres) sembolize edilirdi. Kızı Kore’yi yeraltı ülkesine kaçıran ve yılda bir kez Demeter’in görmesine izin veren ve aslında “On İkiler”de adı sayılmayan Hades ise tüm yeraltı olaylarından sorumluydu. Güneş Tanrısı Apollon hem biliciydi hem de güzel sanatlara hükmederdi. Kardeşi Artemis (Diana) ise tabiat ve hayvanlardan sorumluydu. Zeus’un beyninden doğan Athena (Minerva) zekânın timsaliydi ve haksız savaşlarda haklıların tarafını desteklerdi. Karşıtı olan Ares (Mars) ise doğrudan savaş tanrısıydı. Ticaret, Hermes’ten (Merkür) sorulurdu. Eğlence denince akla hiç kuşkusuz üzümle sembolize edilen Dionysos (Baküs) gelirdi. Aşkın olduğu kadar sevgi ve güzelliğin tanrıçası ise Aphrodite (Venüs) idi.


    “haliç boyunca yüksekteki burunlarda bazı kutsal alanlar ve tapınaklar sıralanıyordu. hera’ya adanan tapınağı, 512 yılında darius önderliğinde kenti kuşatan persler yıkmıştı. yakınlardaki pluton tapınağı’nı ise büyük iskender’in babası ıı. philippos yine byzantion’u 340 yılında kuşattığında yıktırmıştı.”

    Belli Başlı Tapınaklar ve Kutsal Yerler
    Akropol (Yüksekteki Kent) içinde önemli tanrı ve tanrıçalar için inşa edilen tapınaklar sıralanıyordu: Artemis, Apollon, Aphrodite… Sarayburnu’nun kuzeydoğusunda, Boğaz’ın girişinde, Sarayburnu’nun uç kısmında Poseidon Tapınağı ve Athena Ekbasia’ya (karaya adım atan) adanan kutsal alan uzanıyordu. 2. yüzyılda yaşayan Byzantionlu Dionysos’un yazdıklarına göre Poseidon Tapınağı deniz kıyısındaydı. Günümüzde üzerini Hippodrom’un (At Meydanı/Sultanahmet Meydanı) kapladığı yer ile bitişiğinde, yani Ayasofya Meydanı’na doğru Zeus Hippios’a adanan kutsal alan ile Herakles Koruluğu bulunmaktaydı. 

    Haliç boyunca yüksekteki burunlarda da bazı kutsal alanlar ve tapınaklar sıralanıyordu. Hera’ya adanan tapınağı, 512 yılında Darius önderliğinde kenti kuşatan Persler yıkmıştı. Yakınlardaki Pluton Tapınağı’nı ise Büyük İskender’in babası II. Philippos yine Byzantion’u 340 yılında kuşattığında yıktırmıştı. Hatta kentin Philippos’un elinden kurtuluşu Tanrıça Artemis veya Hekate Phosphoros’a bağlanıyordu. Kimi anlatı da Artemis’in de adının geçtiği öyküye göre Philippos, Byzantion’a gece tünel kazıp surlardan içeri girerek saldırmak ister. Ancak gece tam saldırı başlayacakken dolunay olunca Makedonların emeli ortaya çıkar ve Byzantionlular bu saldırıya engel olur. Olayın anısına Byzantionlular, Hekate için “Phosporion/aydınlatan” adıyla bir tapınak inşa eder. Günümüzdeki Sirkeci Marmaray İstasyonu’nun bulunduğu yer, Antik dönemin “Phosphorios Limanı” idi. Ancak tapınağın konumu bilinmemektedir. Hatta bir Hekate tapınağının Hippodrom civarında olduğu da belirtilmektedir.

    Tapınaklardan ikisinin yaklaşık olarak yapım dönemini, Herodotos’un anlatımından biliyoruz. Buna göre Persler, İskit seferine katılan devletlerin adlarının yazılı olduğu biri Asurca diğeri Helence olan iki sütunu (MÖ 514-512) Boğaz’a dikti. Bir süre sonra Byzantionlular bu sütunları kente getirerek Koruyucu Artemis’e yaptıkları tapınakta (Olasılıkla günümüzde Topkapı Sarayı sınırlarındaki) kullandılar. Asur yazılı sütunun kaidesini de yerini kestiremediğimiz Dionysos’a adadıkları tapınağın yanına koydular. 

    Günümüzün Mercan Yokuşu’nun yukarısında ve belki de Büyük Valide Hanı’nın alanında tüm tanrı ve tanrıçaların anası Ge’ye (Gaia: Yeryüzünün Anatanrıçası) adanan ve üzeri özellikle açık bırakılan tapınak ve Demeter ile kızı Kore’ye ait tapınaklar yer alıyordu. Gaia Tapınağı’nın üzerinin açık oluşu, gökyüzü ile birleşerek dünyayı meydana getirdiğine inanılmasının sonucuydu. Yağmurların da yeryüzünü dölleyerek tabiatın oluşmasını sağladığına kanaat edilirdi. Her ne kadar Byzantion’un sur haricinde kalsa da günümüzün Altımermer semtinde Zeus kutsal alanı ile Haseki’de Apollon Tapınağı bulunmaktaydı. Apollon’un bilicilik yerlerinden olan Kalkhedon’da da bir tapınağı yer alıyordu. 

    Günümüzün Unkapanı bölgesinde yine Zeus’a adanan bir kutsal alan mevcuttu. Haliç’e bakan burunlarda Pluton ve Hera’ya adanmış kutsal yerler uzanmaktaydı. Hera Tapınağı ve Pluton Tapınağı yıktırılsa da geriye sadece bulundukları burunlara verilen adları kalmıştı. Bu iki tapınak, Mercan-Küçükpazar arasındaki burunlarda olmalıdır. 

    Romalılar Gelince
    Rakibi Pescennius Niger’i destekleyen Byzantion’u kuşatarak yerle bir eden İmparator Septimius Severus, oğlu Caracalla’nın isteğiyle Byzantion’un imar edilmesine izin verir ve 197 yılında başlayan çalışmalar yaklaşık 20 yıl sürer. Byzantion artık tam bir Roma kenti olur. Hatta Caracalla’nın adına izafeten kente verilen “Antoninia” adı halk arasında tutunamaz. İşte bu imar sırasında Apollon Tapınağı (büyük olasılıkla yenilenerek) inşa edilir. Ve yine büyük olasılıkla bu kez “Helios/Güneş Tanrı” adına onurlandırılır. Kentin güneyine doğru yamaçta bulunan tiyatro yenilenir. Aphrodite’ye adanan tapınağın da bu bölgede olduğu bilinmektedir. 


    “4. yüzyıl kaynaklarının belirttiğine göre günümüzün ayasofya meydanı’nın bir köşesinde tanrıların anası rhea, diğer köşesinde ise şans tanrıçası tykhe’ye adanan birer tapınak bulunmaktaydı. bu tapınaklar, byzantion’u ‘yeni roma’ adıyla kuran constantinus tarafından yenilenmiş veya yaptırılmıştı.”

    Roma döneminde günümüz Galata’sında Mısır Tanrısı Serapis ve İsis adlarına tapınaklar yapılır. En önemli tapınaklardan ikisi ise Aksaray yakınlarındaki Forum Amastrianon’a komşu olan Helios (Güneş) ve karşısındaki Selene (Ay) tapınaklarıydı. 4. yüzyıl kaynaklarının belirttiğine göre günümüzün Ayasofya Meydanı’nın bir köşesinde tanrıların anası Rhea, diğer köşesinde ise şans tanrıçası Tykhe’ye adanan birer tapınak bulunmaktaydı. Bu tapınaklar, Byzantion’u “Yeni Roma” adıyla kuran Constantinus tarafından yenilenmiş veya yaptırılmıştı.

    Kentin Diğer Yerleri ve Anadolu Yakası
    MÖ 3. yüzyılda Serapis ve İsis adlı Mısır kökenli iki tanrı için Salıpazarı-Fındıklı arasında iki tapınak inşa edilmiştir. Hatta Galata-Salıpazarı arasında bir zamanlar Aphrodite, Artemis ve Apollon adına yapılmış bir kutsal alan uzanmaktaydı. Tanrılaştırılan yöneticilerden Ptolemaios II. Philedelphos’un Byzantion’a yaptığı askerî yardım sonrası Byzantionlular onun adına günümüz Fındıklı-Kabataş civarında bir tapınak inşa etmiştir. Ayrıca Beşiktaş yakınlarında da bir Apollon Sunağı bulunuyordu.

    Kitabı Geographika’yı MS 1. yüzyılda yazan Amasralı Strabon’un değindiği üzere İstanbul Boğazı’nda Kalkhedonlar Tapınağı bulunuyordu. Ama Strabon tapınağın yerini tanımlamamaktadır. Strabon’dan yaklaşık 400 yıl kadar önce Perslerin İskit seferini anlatırken Herodotos, Pers Kralı Darius’un Boğaz’ın üzerinde yapılmış tapınakta oturup Karadeniz’e baktığını yazarken akla, bir zamanlar Yoros Kalesi’nin yerinde olduğu sanılan Zeus Orios Tapınağı gelmektedir. Rumelikavağı’nda Serapis (Serapeion) kutsal alanının yanı sıra yakınlarda bir de Artemis Tapınağı bulunuyordu. Kalkhedon içinde Apollon Bilicilik Merkezi, Aphrodite ve İsis kutsal alanı ve tapınakları ile Herakles kutsal alanı önde gelen inanç noktalarıydı.

    Tapınak Törenleri
    Her tanrı veya tanrıçanın yıllık tören günleri vardı ve tümü birbirinden farklıydı. Tanrı veya tanrıçanın temsil ettiği içeriğe göre adaklar veya sunular yapılırdı. Bu nedenle her tapınağın birer adak yeri bulunuyordu. Genellikle sunaklarda kurban kanı akıtılmaktaydı. Bazı ritüeller kent dışındaki kutsal alanlarda yapılırdı. En belirginlerden biri, Dionysos için yapılanıydı. Byzantion’da mevcudiyetini bildiğimiz ancak yerini bilmediğimiz Dionysos Tapınağı’ndan ilk söz eden kişi, “Tarihin Babası” sıfatıyla tanınan Herodotos’tan başkası değildir. Büyük bir eğlenceye dönüşen törenlerin asıl icra yeri Trakya topraklarıydı. Demeter ve Kore’ye adanan tapınaklarda ölüm-yeniden doğuş seremonisi yılda birer kez canlandırılır, törenler sırasında ilahiler okunurdu. 

    “Dioskurların Hakkı İçin”
    Pagan dönemin insanları, tıpkı günümüzde sürdürüldüğü gibi yemin ve güvenirlik göstergesi olarak bazı tamlamalar kullanırdı. Hiç kuşkusuz bu sözlerin dayandığı kimlikler, o dönemki inanç sisteminin temeli olan varlıklardı; tanrı, tanrıçalar veya ilişkili varlıklar. Örneğin, bir ünlem olarak kullanılan “Tanrılar aşkına!” sözü günümüzde “Tanrı veya Allah aşkına” tamlamasıyla devam etmektedir. Belki de en büyük yeminlerden biri olarak, “Bütün tanrı ve tanrıçalara yemin ederim ki!” sözünün benzerleri yine günümüzde kullanılmaya devam etmektedir. Farklı bir söz olarak “Dioskurların hakkı için”, anlamı derin bir cümleydi. Dioskurlar, biri Zeus’tan olan ikizlerdi ve dostluğun simgeleriydi. Ölümsüz olan Polydeukes bir kavgada yaralanıp Kastor öldüğünde, Zeus kardeşleri ayırmamak için her ikisini de göğe yükselterek ikizler burcuna çevirmişti. # 

    KAYNAKÇA
    Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993.
    Byzantios, Dionysios, Boğaziçi’nde Bir Gezinti, çev. M. Fatih Yavuz, YKY, İstanbul, 2008.
    Altunay, Erhan, İstanbul’un Pagan Çağı, Destek Yayınları, İstanbul, 2019.
    Yavuz, Mehmet Fatih, Byzantion: Byzas’tan Constantinus’a Antik İstanbul-Antik Edebi Kaynaklar, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2014.
    Tekin, Oğuz, Eskiçağ’da İstanbul: Byzantion, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996.
    Plinius, Naturalis Historia, London, MDCCCLV.
    Strabon, Geographika, çev. Adnan Pekman, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2000.
    Müller-Wiener, Wolfgang, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, çev. Ülker Sayın, YKY, İstanbul, 2007.
    Xenophon, Anabasis (Onbinlerin Dönüşü), çev. Hayrullah Örs, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1939.
  • Komşun açken tok yatma israfı önle, gıdayı çöpe atma

    Sümerlerin balātu’larından manastırların aş ocaklarına, Yahudiliğin tzedakah’sından İslâm’ın sadakasına aşevlerinin ve yoksullarla yiyecek paylaşmanın köklü bir geleneği var. 90’larla birlikte bu gelenek değişiyor; daha eşitlikçi ve çevreci bir yapıya doğru evriliyor. Günümüzdeyse açlığı “yama çözümler”le değil, temelden çözecek teknolojiye sahibiz.

    Tarih boyunca devlet ve dinî kurumlar, “Komşun açken sen tok yatamaz­sın” kaidesini o denli vurgula­mışlar ki, dünyanın neresinde, hangi dönemde yaşarsa yaşasın bu vicdani zorunluluk hemen herkesin içine işlemiş. Hayırse­verliğin, aşevlerinin ve yoksul­larla yiyecek paylaşmanın uzun bir geçmişi var.

    MÖ 2400’lerde Sümer dev­letinin kalabalık şehirlerinde “balātu” denilen mutfaklarda pişirilen “ash-paz” adlı besleyici bir arpa çorbasıyla yoksullar doyurulurmuş. Hatta Kral Urukagina zaman zaman birlik duygusunu kuvvetlendirmek için tebaasıyla aynı çorbaya kaşık sallarmış.

    Antik Yunan’da xenia yani “tanrı misafiri” anlayışı sosyal dokunun içine işlemiş. İhtiyacı olanlara destek sağlamak bir insanlık vazifesi sayılırmış. Yoksul biri herhangi bir kapıyı çalıp, yiyecek, barınma ya da giyecek yardımı isteyebilir, karşılığında da belirli bir süre konuk edilir, kendisine saygıyla davranılırmış. Bazı şehirlerde prytaneia ismi verilen aşhane­lerde vatandaşlara devlet için gördükleri herhangi bir hizme­tin ödülü olarak yemek yeme hakkı tanınırmış. Ayrıca, toprak sahipleri ve devlet, açlığın önüne geçmek ve isyanları önlemek için tarımsal ürün fazlasını yoksullara dağıtırmış.

    resim_2024-09-01_153911820
    1910 yılında, İngiltere’nin Canterbury şehrinde çorba sırası.

    Antik Roma’da da özgür Roma vatandaşlarına devlet eliyle buğday dağıtılan Cura Annonae adlı bir program var. Bu dönem­de iki kişilik bir aileye verilen buğday, aylık 5 modii, yani aşağı yukarı 35-40 kilo kadar. Aile üyelerinin sayısına göre miktarı hesaplanan tahıl dağıtımının sıklığı değişkenlik gösterse de Augustus zamanında (MÖ 27- MS 14) aylık bir düzene oturtulu­yor. Böylece vatandaşlar her gün taze ekmek yiyebilir hâle geliyor. Ömür boyu aç kalmama garan­tisi, toplumsal barışın en önemli unsurlarından biri; bir diğeri ise gladyatör dövüşleri. Şair Juve­nal’in panem et circenses dediği “ekmek ve sirk siyaseti” buradan doğuyor.

    Haklar ve gıdaya erişim bakımından sosyal sınıflararası farkların büyük olduğu Antik Mısır’da ise, ayrıcalıklı sınıf­lar ve firavunlar tapınaklara bağış yapıyor; tapınak rahipleri de bu bağışların bir kısmını yoksullara yiyecek sunmak için kullanıyor. Burada görünüşte Tanrıça Ma’at’ın uyum, adalet ve toplumsal denge prensiplerine göre yaşamak için hayırseverlik teşvik ediliyor. Tabii Tutank­hamun’un mezarından çıkan mumyalanmış yiyecekler, ba­ğına ve yılına göre etiketlenmiş şaraplar, sıradan halkın rüyasına bile giremezdi. Yani ışıltılı deko­run arkasında bira ile baklaya ta­lim eden yüzbinler vardı. Ancak kuraklık ve kıtlık zamanlarında silolarda tutulan tahıl ve yiyecek­ler, ayaklanmaları önlemek için halkla paylaşılırdı.

    Haritada biraz yukarı, İs­rail’e doğru çıkıldığında, Eski Ahit’in hayırseverlik, adalet ve yoksulların korunmasıyla ilgili öğretileriyle karşılaşırız. İbranice “doğruluk” anlamına gelen tzeda­kah kavramı, İslâm’daki “sadaka” sözcüğüyle aynı Semitik köken­den. Salt para vermeyi değil her tür yardım ve hayır işini kapsar. Hasat zamanı ürünün bir kısmı­nın yoksulların toplaması için bırakılması bu anlayışın günlük yaşamdaki yansımalarından.

    resim_2024-09-01_153915792
    Büyük Buhran döneminde ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfaklar kurmuştu.

    Ortaçağ Avrupa’sında yoksul­ların, yaşlı ve hastaların gözetilip beslenmesi, giderek merkezî bir güç hâline gelen Katolik Kili­sesi ve manastırlar tarafından üstleniliyor. Manastır rahipleri, “düşkünler evi” veya “şefkat evi” denen “hospice” mutfaklarında tek çeşit, ama çok besleyici, sıcak sulu bir yahni sunuyor. Hem bedeni hem ruhu ısıtmak için yaptıkları bu yahniler çok lezzetli olacak ki “tenceredeki mucize” adı yakıştırılmış. Rahipler de misafir ettikleri insanlarla birlikte aynı sofrada, aynı yemeği yiyorlar. 12. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yayılan hastanelerin aş ocakla­rı da yoksulları doyurmak için kullanılıyor. Bunlardan biri olan Londra’daki St. Bartholomew Hastanesi 1123’ten beri halen ayakta; bizdeki imarethaneler ise ne yazık ki bu kadar uzun ömürlü olamamış.

    Kendilerine ait mutfakları, ye­mek salonları, eğitim olanakları, hamam, cami, hastane ve odaları olan Osmanlı imarethaneleri, uzun yıllar halka yiyecek sağla­mak ve gündelik konularda des­tek olmak için çok önemli bir işlev üstlenmiş. Bu kompleksler, hem İslâm’ın “sadaka” ve “zekat” ve­cibelerinin yerine getirilebildiği hem de din, dil, ırk ayırt edilme­den ihtiyaç sahiplerinin yardım alabildiği yerler. İmarethaneler, sultanlar ve hayırseverlerin kurduğu vakıfların gelirleri ve kendilerine ait arazilerde yetişti­rilen ürünler sayesinde, bağışlara bel bağlamadan ayakta kalacak şekilde kurgulanıyor. Şehrin dokusuna uygun şekilde inşa edilen bu yapılar, İslâm anlayışına uygun bir kolektif sorumluluk duygusu aşılayarak toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor.

    İlk akla gelenler, İstanbul’da­ki Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Beyazıt, Atik Valide Sultan, Yeni Valide Camii imaretleri ile Edirne’deki Selimiye Külliye­si’nin imareti… Ancak bunların ekonomik kaynakları, 19. yüzyıl sonunda kötüleşen siyasal durum ve kaybedilen savaşlarla birlikte tükenince, kapatılma­larından başka çare kalmamış. Eski işlevini sürdüren hiçbir imarathanenin kalmadığı günü­müzde, yoksul halkın beslenme ihtiyacını STK’lar ve belediyeler üstleniyor.

    resim_2024-09-01_153920780
    Nazilerin Eintopf (tek kap) kampanyasında yemek yiyen Almanlar.

    Yakın dönem uygulamaları

    İki dünya savaşı arasındaki dö­nemde, savaşa katılan ülkelerin yokluk içindeki vatandaşları, aş ocaklarında dağıtılan yemek­lerle hayatta kalmışlardı. Büyük Alman şehirleri, Blitz sırasında Londra ve kuşatma altında inle­yen Leningrad, kısıtlı malzeme­lerle ortaklaşa yemek hazırlanıp paylaşılan mutfaklardan beslen­mişti. Okyanusun öbür yakasında da yoksulluk Avrupa’yı aratmı­yordu. Büyük Buhran’da işsiz kalan, tüm varlığını kaybeden binlerce insanın beslenmesi öyle büyük bir sorun hâline gelmişti ki ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfak­lar kurmuştu.

    90’lardan itibaren gıda dağı­tımına bakışaçısında değişimler oldu. Daha eşitlikçi, daha çevreci, yardım alan insanların saygınlı­ğını gözeten, ünlü şeflerle işbirliği yapan kurumlar ortaya çıktı. Örneğin tanınmış şef Massimo Bottura’nın Milano’da başlattığı “Food for Soul” programı, başka ülkelerin yerel organizasyonla­rına destek vererek “refettorio” isimli aşevleri kuruyor; bu atıksız aşevlerinde kimsenin istemediği, beklemiş ama sağlıklı ürünleri gurme lezzetlere dönüştürerek ihtiyaç sahiplerine sunuyor.

    resim_2024-09-01_153924986
    İtalyan şef Massimo Bottura, “Food for Soul” programıyla kimsenin istemediği ürünleri yoksullar için gurme lezzetlere dönüştürüyor.

    Sosyal refah ve çevre koruma anlayışının kapsamı geliştikçe, birçok ülke açlıkla mücadeleyi yemek dağıtmak gibi geçici çö­zümlerle değil, adil gıda paylaşı­mını temelden ele alan program­larla sürdürüyor. Gıda bankaları, mahalle buzdolapları gibi projeler sayesinde restoranlarda satıl­mayan yenebilir malzemeler, son kullanma tarihi yaklaşmış ürünler toplanıyor ve ihtiyaç sa­hiplerinin para ödemedikleri bir süpermarketten alışveriş yapar gibi gelip almaları için sunuluyor. Arzu eden hayırseverler de bura­lara ürün bırakabiliyor.

    Bu sırada aşevleri de sunum anlayışı açısından çeşitleniyor. Dinî kurumların eski çağlardan beri benimsediği sunumların ye­rini, Hindistan’da 2 milyon çocu­ğa öğle yemeği ulaştıran Akshaya Patra Vakfı gibi güçlü örgütlen­me imkanına sahip kurumlar alıyor. Tarla artığı programları ile market kasalarına giremeyecek şekilsiz ürünler dalında ya da tarlada kalmak yerine, gönüllü­ler tarafından toplanıp ihtiyaç duyanlara iletiliyor.

    resim_2024-09-01_153930945
    Mahalle buzdolapları herkese açık ürünleri ücretsiz dağıtıyor.

    Aslında artık gıdaya erişim ko­nusundaki eşitsizliği çözebilecek, açlığı yok edebilecek teknolojiye sahibiz. BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, dünyadaki gıda üretiminin üçte biri ziyan ediliyor. Bu, 1.3 milyar ton gıdanın çöpe gittiği anlamına geliyor. Az gelişmiş ülkelerde israfın çoğu altyapı yetersizliği nedeniyle tarladan rafa uzanan süreçte yaşanırken, gelişmiş ülkelerde gı­danın %40’ı (lokantaların da dahil olduğu) tüketici tarafında ziyan ediliyor. Gelgelelim ABD gibi refah düzeyinin yüksek olduğu düşünülen bir ülkede bile vatan­daşların %14’ü ertesi öğünde ne yiyeceğini bilmiyor.

    Halbuki üretim, depolama ve dağıtım sistemlerinin düzgün çalışmasıyla üretici düzeyinde, atıksız mutfak konusunda pratik çözümlerle tüketici düzeyinde israfı azaltabilir, büyük ölçüde açlığın önüne geçebiliriz. Kim­senin bir lokma için başkasının gözünün içine bakmak zorunda kalmayacağı bir dünya düşleye­rek işe koyulabiliriz. Yüzyıllardır denediğimiz ama bir türlü başa­ramadığımız gibi…

  • Doğallıktan sapkınlığa, hoşgörüden düşmanlığa

    Doğallıktan sapkınlığa, hoşgörüden düşmanlığa

    Batı’nın eşcinsellikle ilgili tutumu, bunu bir günah olarak gören Yahudi-Hıristiyan geleneğiyle şekillendi, sapkınlık yozlaşma gibi yan anlamlar yüklendi. Bu köklü tabu, ancak günümüzde tarihçilerin alanına girdi.

    Antik Yunan kültürü hakkında genel kanaat eşcinselliğin o dönem yüceltildiği yönünde. Oysa, cinselliğin bir bütün olarak ele alındığını ve tabu olmadığını söylemek belki daha doğrudur.

    Örneğin Antik Girit’te, Tanrı Zeus’un kartal kılığına girerek genç Ganymedes’i kaçırması gibi, yetişkin erkeklerin, ergenlik çağındaki erkek çocukları kaçırması geleneği vardı. Bu, genç kuşağın, yaşlı kuşak tarafından hayata hazırlanması töreninin bir parçasıydı. Şölenler (sempozyum), “erastes” (daha yaşlı, evli erkek) ile “eromenes” (genç erkek) arasında yakınlaşmayı sağlayan toplantılardı. Burada aktif-pasif ilişki öne çıkıyordu. Genç erkek yetişkinliğe adımını atar atmaz “eromenes” rolünü terk etmek zorundaydı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Antik Yunan’da soylular için özel bir fahişe sınıfı (hetaira) vardı. MÖ 5. yüzyıldan, bir hetaira sahnesi.

    Ancak bu kural da Antik Yunan uygarlığının tümünü özetlemez. Çünkü yetişkinler arası eşcinsel ilişkiler de doğal karşılanıyordu. İlyada destanındaki Akhilleus ile Patroklos yetişkindir. Bu iki asker arasındaki aşk, bizi Thebai’nin ünlü Kutsal Tabur’una götürür. Bu seçkin birlik 150 erkek çiftten oluşuyordu. Platon, eşcinsel çiftlerin çok iyi asker olacağı fikrine, Şölen’de Phaedrus’un ağzından değinir: “Eğer âşıklardan bir ordu kurulsaydı yanyana savaşırken dünyaya diz çöktürürlerdi. Çünkü hangi âşık sevdiğinin gözü önünde savaştan kaçar veya teslim olur? Ayrıca kim tehlike anında sevdiğini terk eder?” 

    Platon’un Şölen’de, komedi yazarı Aristophanes’in ağzından anlattığı hikaye ünlüdür: “Bir zamanlar insan soyu sadece erkek ve dişi değildi, her ikisini de içine alan bir üçüncü tür vardı. Ona androgynos (androjin) denirdi. Ayrıca her insanın dört kolu, dört bacağı, iki yüzü vardı; cinsel organları çiftti.” Bir gün tanrı Zeus bu insanlara kızar ve ikiye ayrılmalarını emreder. Böylece bugün bildiğimiz insanlar ortaya çıkar. Kimisi erkek, kimisi dişidir. Devam eder Aristophanes: “Her birimiz, insanın sadece bir parçasıyız. Tamamlayıcı parçamızı arayıp duruyoruz. ‘Androgynos’ dediğimiz karma yaratığın bir parçası olan erkekler kadınları arar, kadınlar da erkekleri. İlk kadınların bir parçası olan kadınlar erkekleri sevmez. İlk erkeklerin bir parçası olanlar da erkeklerin peşindedir.”

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Gündelik eşyalara yansımıştı Simeon Solomon’un 1864 tarihli eserinde, MÖ 7. yüzyılda Midilli (Lesbos) adasında doğan şair Sappho, çağdaşı başka bir şair olan Erinna’yla resmedilmiş (üstte). MS 50 yılına tarihlenen bu gümüş kupadaki erotik sahnede, yetişkin bir erkek ergen bir erkekle beraber betimlenmiş (altta).
    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Ancak Platon, son eseri Yasalar’da eşcinselliğin doğaya aykırı olduğunu, ideal toplumda yasaklanması gerektiğini bildirir. Çelişkili gibi görünen bu manzaradan çıkan tek sonuç, eski Yunan uygarlığında her tür cinsel eğilim hakkında olumlu-olumsuz yargıların dile getirildiği gerçeğidir. Roma uygarlığında, daha kolay anlayabileceğimiz bir ahlak anlayışı vardı. Aktif olan herşey erkek ve üstün, pasif olan herşey kadın ve aşağıydı. Buna uyulduğu sürece, bir erkeğin kiminle ilişki kurduğunun önemi yoktu. Sorun, Sezar’ın başına geldiği gibi, aktif rol terkedildiği zaman başlıyordu. Sezar 20 yaşındayken, İzmit’e Bitinya Kralı IV. Nicomedes’in yanına gönderilmişti. Kral onu öyle sevmişti ki, Roma’daki düşmanları hakkında kralın oğlanı olduğu yolunda bir dedikodu başlattılar. Hatta, ona “Bitinya Kraliçesi” adını taktılar.

    Eşcinselliği tabu haline getiren Yahudi-Hıristiyan uygarlığı oldu. Eski Ahit’in Levililer kitabında şöyle der: “Bir erkekle, bir kadınla yattığın gibi yatmayacaksın; bu iğrençliktir” (18:22) ve “Bir erkek bir erkekle bir kadın gibi yatarsa, ikisi de iğrençlik eder. Kesinlikle öldürülecekler; ölümü hak etmişlerdir” (20:13). Tekvin’de anlatılan, Sodom ve Gomora kentlerinin başına gelenler, insanlığa bir uyarıdır. Tanrı’nın gazabıyla yok olan bu iki komşu şehirde yaşayanların işlediği en büyük günah, ensest, anal ve oral seks gibi cinsel suçlardı. Sonraki yüzyıllarda Batı’da “sodomi”, en başta eşcinseller arasındaki olmak üzere doğal kabul edilmeyen cinsel ilişkilerden doğan suça verilen ad oldu.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Dürer’in erkekleri bir arada banyo keyfi yaparken gösteren 1497 tarihli gravürü.

    Hıristiyanlık, Yahudilerin bu yasalarını devraldı. Bunu Yeni Ahit’te Aziz Pavlus’un Romalılara Mektubu’nda görürüz: “Onların kadınları bile doğal ilişkiler yerine doğal olmayanları yeğlediler. (…) Erkekler erkeklerle utanç verici ilişkilere girdiler ve kendi bedenlerinde sapıklıklarına yaraşan karşılığı aldılar. “ (Romalılar 1:26-27). Bizans İmparatoru Iustinianus’un yasalarında (529-534) eşcinsellere ölüm cezası öngörülüyordu. Bu, Kilise yasalarını etkileyerek yüzyıllarca Avrupa’da yürürlükte kalacaktı.

    Ancak ölüm cezası ne kadar uygulandı? Ortaçağ boyunca Kilise’nin en büyük hedefi, “sapkın” ilan ettiği tarikatlardı. Ancak, bunlara yöneltilen suçlamalar arasında her zaman “sodomi” de bulunurdu. Örneğin Tapınak Şövalyeleri yok edildiğinde (1307-1314), tarikatın başüstadı Jacques de Molay dahil, şövalyeler eşcinsellikle suçlanmıştı. Doğrudan eşcinsellere yönelik “haçlı seferlerinin” sayısı, örneğin cadı avlarından daha azdı. Fransız tarihçi Yvan Matagon’a göre, 1317- 1789 arasında Fransa’da 38 kişi eşcinsellikten idam edilmişti; oysa aynı dönemde, yılda ortalama 10 kişi cadı diye yakılmıştı. Bu, katoliklere özgü değildi. En büyük eşcinsel katliamlarından birini protestan Hollandalılar 1730’da yaptı.

    Lezbiyen kurbanların sayısı, her zaman erkek eşcinsellere göre daha az oldu. Aralarında ancak erkek kılığına bürünenler dikkat çekiyordu. İsveç Kraliçesi Kristina (1626- 1689), tahttan feragat ettikten sonra Avrupa’da sık sık erkek kılığında dolaştı. İsveçliler Kristina tahttan indikten bir yıl sonra (1655) sert bir yasa çıkardılar. Bu yasanın ilk kurbanı da, erkek kılığına girdiği için “Tanrı’yla alay etmeye cüret eden” Lisbetha Olsdotter oldu. 1679’da başı kesilerek idam edildi.

    18. yüzyılda Fransız ve İngilizler, başkentlerinde bir eşcinsel altkültürünün patladığını gözlemlediler. 1691’de kurulan Adab-ı Muaşeret Derneği (Society for the Reformation of Manners) “ahlaksız” avı başlattı. Dernek, fahişe ve eşcinselleri tespit ediyor, her yıl bir “kara liste” yayınlıyordu; deyimin kökeni buydu. Paris’te ise eşcinselleri polis örgütü muhbirler ve ‘kışkırtıcı’ ajanlarla kovalamaktaydı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    İkona dönüşen Aziz Sébastien
    Guido Reni’nin 1618 tarihli eserinde ok hedefi olmuş çıplak bir erkek vücuduyla simgelenen Aziz Sébastien, 19. yüzyıldan sonra homoseksüel bir ikon olarak görüldü.
    Une histoire de l’homosexualité, 2006

    Aydınlanma Çağı’nda, suç ve ceza tanımını dinî kaynaklardan alan yasalar eleştirilmeye başlandı. Sodomi bunlardan biriydi. Bu, aydınların eşcinselleri hoşgördüğü anlamına gelmiyordu. Örneğin Voltaire’e göre sodomi, “insanlığı yok edici bir kusur, doğaya karşı korkunç bir saldırı”ydı. Ancak İngiliz Jeremy Bentham gibileri de vardı. Her tür reform için uğraşmış ama eşcinsellerle ilgili kitabını hayattayken yayınlamaya cesaret edememişti. Şöyle yazmıştı: “Bu insanların bütün Avrupa ulusları tarafından neden bu kadar sert bir muameleye tabi tutulduğunu anlamak için yıllarca düşündüm durdum; ama hiçbir neden bulamadım.”

    Ancak eşcinselliğin, din temelli bir suç olması, önemli bir değişikliğe yol açtı. Fransız Devrimi, dine dayalı tüm suç ve cezaları ortadan kaldırırken, eşcinsellik de dahil edildi. 1810’da Fransız İmparatoru Napoléon ünlü Medeni Kanununu yürürlüğe koyduğunda, bundan geriye dönmedi. Eşcinsellik artık bir suç değildi. Napoléon şöyle söylemişti: “Yasanın bu işlere burnunu soktuğu bir ülkede yaşamıyoruz. Doğa bunun fazla yayılmamasını sağlamış. Yasal işlemlerin yaratacağı skandal sadece sayıyı artırır” (Ancak Fransa’da, 1980’lere kadar genel ahlaksızlık yasasından yararlanan polis eşcinselleri kovalamayı sürdürdü).

    19. yüzyılda birçok ülke Napoleon yasalarını benimsedi. Böylece Hollanda, İspanya, Portekiz, Bavyera ve İtalya gibi ülkeler eşcinselliği yasalarında tanımlamazken, Prusya (sonra Almanya), Büyük Britanya ve ABD’de yasalar, 20. yüzyılın sonuna kadar eşcinselliği bir suç olarak tanımlayıp ceza öngördüler.

    1900’lerde iki dava, eşcinselliğe yönelik önyargılar sebebiyle büyük birer skandala dönüştü. Bunlardan biri, İngiltere’de yazar Oscar Wilde’ın yargılanması (1895), diğeri ise Almanya’da Kayser II. Wilhelm’in arkadaşı Prens von Eulenburg, Berlin askeri komutanı Kont Kuno von Moltke, İmparatorluk muhafız komutanı von Hessel gibi aristokratların karıştığı davaydı (1907). Her iki skandal da, eşcinsellikle suçlanan kişilerin, kendilerini temize çıkarmak için iftira davası açmasıyla başlamıştı. Ancak temize çıkacakları yerde, eşcinsellikleri tanıklar aracılığıyla kanıtlanınca, Oscar Wilde gibi hapse atılmış ya da Eulenburg gibi gözden düşmüştü. “Homoseksüellik” kelimesi de bu dönemde Almanya’dan dünyaya yayıldı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    20. yüzyıla kadar erkek erkeğe dansedilen kovboy partileri görmek mümkündü, 1910.

    Avrupa’daki son eşcinsel katliamı, Almanya’da Eulenburg davasından yaklaşık 30 yıl sonra Nazizm döneminde (1933-1945), yaşandı. Alman Ceza Yasası’ndaki 175. Paragraf (§175 StGB), erkekler arasındaki eşcinsel ilişkileri cezalandırıyordu. 1935’te Naziler bu paragrafı daha da ağırlaştırdılar. Eşcinseller, mahkumiyetleri bittikten sonra toplama kamplarına yollanıyor ve burada pembe bir yıldız taşımak zorunda kalıyorlardı. Savaş bittikten sonra, Nazilerin diğer kurbanları kurtulurken, 10 bin eşcinsel tutuklu, normal hapishanelere yollandılar. Savaştan sonra kurulan komünist Demokratik Alman Cumhuriyeti, 1987’de bu cezayı kaldırdı, demokrat Federal Alman Cumhuriyeti ise bunun için 1994’e, iki Almanya birleşinceye kadar bekledi.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Papa 2. Jean Paul’un New York ziyareti öncesindeki bir kadın hakları yürüyüşünde “Nefret, AIDS’e çare değildir” yazılı pankart.

    Soğuk Savaş dönemine gelindiğindeyse ünlü insanlar sık sık yakalanarak “rezil” ediliyordu. Ancak 1950’lerde İngiltere’de iki olay, ters tepki yarattı. İlki, 2. Dünya Savaşı’nda Alman askerî şifrelerini çözmeyi başaran, bilgisayarın ilk mucitlerinden, ünlü matematikçi Alan Turing’in “ahlaksızlıktan” mahkum olmasıydı (1952). Turing, hapse girmektense hormon tedavisini (kimyasal olarak hadım edilmeyi) kabul etti. Ancak iki yıl sonra depresyona kapılarak kendini öldürdü. Savaşın kazanılmasında bu kadar önemli rol oynayan bir bilginin 42 yaşında ölüme sürüklenişi herkesi etkiledi. İkinci olay 1953’te oldu. Yetenekli oyuncu John Gielgud, polis tarafından yakalanarak para cezasına çarptırıldı. Olay gazetelere yansıyınca, Gielgud, o akşam Liverpool’da ancak arkadaşlarının zorlamasıyla sahneye çıktı. Ancak seyircilerin yuhalamasıyla değil alkış ve tezahüratla karşılaştı. Bu olay, tiyatro yazarı Oscar Wilde’ın neredeyse taşa tutulduğu 1895’ten bu yana İngiliz toplumunda çok şeyin değiştiğini gösteriyordu.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Ancak toplumda asıl yankı uyandıran, 1960’ların sonunda Batı dünyasını sarsan öğrenci, feminist, savaş karşıtı ve siyahların eylemlerinden sonra eşcinsellerin ayaklanması oldu. 28 Haziran 1969’da New York’ta, polisin eşcinsellerin sık sık gittiği Stonewall Inn adlı bir barı basarak müşterileri dövdüğü haberi yayılınca, kentin her yerinden eşcinseller buraya gelerek iki gün boyunca gösteri yaptı ve polisle çatıştı. Stonewall Inn ayaklanmaları, eşcinsellerin devrimi oldu. Ertesi yıl aynı gün, Stonewall Inn ayaklanmasını anmak için New York, Chicago ve Los Angeles’ta ilk kez “Gay-Pride” denilen gösteriler düzenlendi. Neşeli, pervasız anlamındaki “gay”, eşcinsellere takılan adlardan biriydi. Amerikalı eşcinseller bu kelimenin ardına gurur anlamındaki “pride”ı eklediler. Kimliklerini açıklamaktan utanmadıklarını belirten bu ifade, bugün dünyanın pek çok kentinde 28 Haziran’da yapılan gösterilerin ismi oldu.

    Tanınmış ve toplumda etkili insanların eşcinsel olduklarını açıklamaları, cinsel kimlikleri nedeniyle acı çeken/çektirilen insanların trajedisini anlatan filmler, toplumda eşcinsellere karşı duyulan korku/nefretin yıkılmasında, yasalardaki değişiklikler kadar etkili oldu. 8 Eylül 1975’te Time dergisi ilk kez “Ben Bir Eşcinselim” başlığıyla çıkmıştı. Bu cesareti gösteren kişi, Vietnam’da savaşmış ABD Hava Kuvvetleri assubayı Leonard Matlovich’ti. Bu yıl ise Michael Sam, eşcinsel olduğunu açıklayan ilk Amerikan futbol oyuncusu oldu. Eşcinsellerin erkekliğin simgesi kabul edilen askerlik ve futbolculuk gibi meslek gruplarında da görülebildiğinin ortaya koyulması, toplumdaki önyargıların kırılması açısından önemliydi.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Gözükara Vietnam gazisi
    ABD Hava Kuvvetleri astsubayı Leonard Matlovich, 8 Eylül 1975 tarihli Time nüshasının kapağında eşcinsel kimliğini açıklayarak büyük bir tartışma yaratmıştı, ölümünden sonra mezartaşına “Ordudayken iki adam öldürdüğüm için madalya; birini sevdiğim için atma kararı verdiler” yazıldı.

    Eşcinsellerin ceza yasaları ve ayrımcılığa karşı açtıkları mücadele, 1981’de AIDS’in ortaya çıkışıyla da durmadı. İlk yıllarda hastalık eşcinsel ilişkilere bağlanıyor, hatta “eşcinsel vebası” diye anılıyordu. AIDS, pek çok kişinin ölümüne yol açmasına rağmen, aynı zamanda eşcinselliği tabu olmaktan çıkardı.

    ABD’de ancak 2003 gibi yakın bir tarihte sodomi yasaları, ülke genelinde kalkmıştı. ABD Yüksek Mahkemesi, o yıl sodomi yasalarının anayasaya aykırı olduğuna hükmetmişti. Bugün eşcinseller, aynı cinsten kişiler arasındaki evliliklerin kabul edilmesi için birçok ülkede mücadele ediyor. Ancak yasalar ne derse desin, bu eski tabu ortadan kalkmış değil. Bilimsel çevrelerde ise insan cinselliğinin karmaşıklığıyla ilgili tartışmalar hâlâ devam ediyor.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Yasalar ilk defa onları onayladı Danimarkalı eşcinsel hakları savunucusu Eigil ve Axgil çifti, 1989’da Danimarka’nın yapılan düzenlemeyle beraberliğini yasalarca kabul ettiren ilk çift oldu. Bu, dünyada bir ilkti.

    İKTİDARINA GÖRE…

    ‘Majesteleri’ eşcinseller

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Fransa kralı 3. Henri

    Eşcinsel hükümdarlar arasında örneğin İngiltere kralı 3. William gibi koyu protestan bir asker, Prusya Kralı 2. “Büyük” Friedrich gibi çağının en büyük komutanı sayılan bir ateist, Fransa Kralı 3. Henri gibi şık giyinmekten hoşlanan, çevresi “minyon” denilen gözdeleriyle dolu kurnaz bir katolik politikacı bulunabiliyordu. Eğer bu krallar, başarılı ve güçlü hükümdarlarsa, biyografi yazarları eşcinsel oldukları iddialarını kanıtlayacak “kesin bir delil” bulunamadığını söyleyip konuyu geçiştiriyorlardı. Eğer İngiltere Kralı 2. Edward gibi güçsüz bir hükümdarsa ve bir isyan sonucu tahttan indirilmişse, eşcinselliğini özellikle vurgulamakta bir sakınca yoktu. Örneğin bu son kralın nasıl öldüğü hakkında gerçekten de “kesin delil” olmamasına rağmen, anüsüne kızgın bir demir saplanarak öldürüldüğü iddiası birçok tarih kitabında tekrarlanabiliyordu.

    KRALIN EŞCİNSEL KARDEŞİ

    Fransız Dük’ün sır küpü eşi

    Fransa Kralı 14. Louis eşcinsellerden nefret ederdi. Ne var ki, kardeşi Orléans Dükü, en tanınmış eşcinsellerdendi. “Mösyö” diye anılan Dük, iki kere evlenmişti ama sarayda herkes, onun asıl gözdesinin Şövalye de Lorraine olduğunu biliyordu. Mösyö’nün ikinci eşi “Madam” Elisabeth Charlotte’un mektupları ve günlüğü, dönemin önemli tarihsel belgelerindendir. Halasına mektubunda “Madam” eşinin sevgililerinden şöyle söz eder: “Bu minyonlarla hiçbir sorunum yok. Kibar kibar oturup laklak ediyoruz.” 1705’te kız kardeşine yazdığı bir mektupta, bir tipoloji denemesi yapar: “Luise, sen nerelerde yaşıyorsun, dünyadan haberin yok? Burada erkekleri seven erkeklerle ahbaplık etmeyi reddedenler, konuşacak altı kişi bulamaz. Her türlüsü var. Kadınlardan nefret edenler var; hem erkekleri hem kadınları sevenler var. Bazıları delikanlıları, bazıları kendi yaşıtlarını sever…” Kocası öldükten sonra ise günlüğüne şöyle yazar: “Öte dünyadakiler burada neler olup bittiğini görebilselerdi, Mösyö benden çok memnun kalırdı. Çekmecelerini açtım; yanlış ellere düşmemesi için erkek arkadaşlarının yazdığı mektupların hepsini yaktım…”

    PSİKİYATRİK VAKA

    40 yıl önce resmen hastalıktı

    İki yüzyıl önce ortaya çıkan modern psikiyatri “homoseksüellik” kelimesini benimsedi. Amerikan Psikiyatri Derneği’nin (APA), 1952’den beri belli aralıklarla yenilediği akıl hastalıkları rehberi DSM’de (Diagnostic and Statististical Manual of Mental Disorders), eşcinsellik, önce sosyopatik bir kişilik bozukluğu, sonra bir cinsel sapma olarak tanımlandı. Ancak 1974’te DSM’den tamamen çıkartıldı. Bu gelişmeyi sağlayan en önemli etken, eşcinsellerin eylemleri olmuştu.

    SEMBOL BAYRAĞIN TARİHİ

    Gökkuşağında buluştular

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Eşcinsel hareketin sembolü olan gökkuşağı bayrağı ilk defa 25 Haziran 1978’deki San Francisco Onur Yürüyüşü’nde dalgalandı. Yaratıcısı Gilbert Baker, Kansaslı bir eşcinsel hakları savunucusuydu. Baker’in kendi dikip boyadığı sekiz şeritli bayraktaki her rengin bir anlamı vardı. Pembe cinselliği, kırmızı hayatı, turuncu iyileşmeyi, sarı güneşi, yeşil doğayı, mavi sanatı, çivit uyumu ve mor ruhu simgeliyordu. Seri üretimde tutturulması zor olduğu için pembe renk çıkarıldı. 1978’de eşcinsel politikacı Harvey Milk’in öldürülmesiyle alevlenen yürüyüşlerde, bayrağın ikiye bölünüp taşınması için çivit rengi de çıkarıldı ve şerit sayısı altıya düştü.

    Bayrak, ilhamını Oz Büyücüsü (1939) filminden alıyordu. 20. yüzyılın eşcinsel ikonlarından Judy Garland’ın filmde seslendirdiği Oscar ödüllü “Gökkuşağının Üzerinde” (Over The Rainbow) parçası, filmin 1960’larda bir “dolaptan çıkma” analojisi olarak okunup kültleşmesiyle yaygınlaştı ve bir eşcinsel marşı hâline geldi; gökkuşağı imgesiyse Baker’a esin kaynağı oldu.