Etiket: ankara antlaşması

  • Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    Türkiye’nin vefakar dostu İstanbul’un eskimeyen ruhu

    1923 Haziran’ında 73 yaşında ölen Pierre Loti, gençliğinden itibaren defalarca geldiği Türkiye’ye âşık, müstesna bir romancıydı. Onun özellikle İstanbul’da yaşadıkları, yazdıkları ve bıraktığı izler; Osmanlı döneminin sonlarından istiklal mücadelesi veren bir millete koşulsuz destek verilmesine ve yürekten bir sevgiye uzanır.

    İkisi de deniz subayı, iki Fransız yazarın Türklere ve İstanbul’a sevgisini unutamayız: Louis Marie Julien Viaud / Pierre Loti (14 Ocak 1850-23 Haziran 1923) ve Claude Farrère (1876-1957). Aralarında kuşak farkı olsa da Türklere sevgilerini, Türk kültürüne hayranlıklarını, özgürlük ve egemenlik haklarımıza saygı gösterilmesini en zor günlerimizde dünya kamuoyuna duyurarak bağımsızlığımızı savunmuşlar, evrensel kamuoyuna Türkleri ve Türk kültürünü tanıtırken kendi kültürlerine de eserler kazandırmışlardır.  

    Türkiye'nin vefakar dostu
    Fransız deniz subayı Julien Viaud yazar olduktan sonra Pierre Loti adıyla tanındı. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    23 Haziran 2023 tarihi, Pierre Loti’nin ölümünün 100. yılı. İstanbul’da silinmez izleri olan, kitapları, anıları okunan-anlatılan bu aydın-ozan için Türkiye ve Fransa kültür çevrelerinin bir “Pierre Loti Yılı” gündeme getirmeleri beklenir.

    Biz Loti’yi bir zamanlar Hasköy’de, Çemberlitaş’ta, Eyüp’te, “Bizden biri olmuştu” denebilecek izlerinden, en çok da ilk romanı; Hasköy’deki kira evinde yazdığı Aziyade’deki anılarından, Eyüp’teki kır kahvesinden, Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul ve Pierre Loti adlı, fotoğraflar da içeren eserinde anlattıklarından tanırız.

    Pierre Loti’yi anarken onunla birlikte, Türklerin son zor dönemi Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk ulusuna destek veren, Loti gibi asker kökenli Fransız yazar Claude Farrère’i de anmak gerekir. Bu ikilinin adları, tarihî İstanbul’un iki önemli caddesinde yaşatılıyor sadece: Piyer Loti Caddesi, Klod Farer Caddesi…

    Kendi ülkesi Fransa’da bahriye subayı iken adı Julien Viaud imiş ama Piyer Loti olarak tanınmayı tercih edermiş. Bu müstearın (takma ad) subay kimliğiyle karıştırılmasını da onaylamaz, “Siz Julien Viaud değil misiniz?” sorusuna yanıt vermezmiş. Loti’nin Türklerle ilk teması ve ilk aşkı, 1870’lerde genç bir deniz subayı olarak ayak bastığı, Avrupa kıtasının en batıdaki limanı Selânik’tedir. Orada tanıyıp sevdiği kız da, adını anı-roman içerikli ilk kitabına verdiği Çerkes güzeli Aziyade olmuş.  

    Türklere ve Türk kültürlerine ısınışı daha sonraki gelişlerinde İstanbul’dadır. Buradaki bütün temaslarını anlattığı kitap ve yazılarında, hayranlıktan da öte “âşıkane” melankolik bir duygusallık vardır. Onun bu yaklaşımı, Avrupa devletlerinin Doğu uygarlıklarına ve Türk dünyasına sömürge ve düşman gözüyle bakışlarına da bir reddiyedir. Şiirsel nesir içerikli eserleri Fransa’da yankı bulur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında Fransa’nın Türkiye’ye dostane yaklaşımında Pierre Loti eserlerinin etkisi tartışılmaz.

    Bu bakışla duygusal birkaç cümle yazmak gerekiyor: İşgal ordularının İstanbul’u boşaltma kararı aldıkları, Lozan Antlaşması’nı imza aşamasına geldiği 1923 yazında, Loti de C. Farrère’in yorumuyla: “Cami, mezarlık detayları, şark köşeleri ile dolu odasında ölmeye hazırlanıyormuş!” Şu hâlde onun son günlerinin  Türklerin kurtuluşu haberleriyle çakışması, “müsterih” öldüğüne yorumlanabilir. 

    SELAM, ŞÜKRAN VE HEDİYE

    Mustafa Kemal’den ünlü yazara övgü

    Millî Mücadele’nin kritik bir evresi olan 1921’de, Yunan kuvvetlerinin Gediz Irmağı’nı geçtiği günlerde, Loti’nin Türkleri destekleyici mektubu ve Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı orduda ve kamuoyunda heyecan uyandırır. Yine 20 Ekim 1921’de Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın  gündeme gelmesinde Loti ve Farrère’in girişimleri vardı. Mustafa Kemal Paşa bu samimi dostluk çabaları için Loti’ye yazdığı mektupta Türk milletinin kendisine selam ve şükranını bildirirken, TBMM adına da özel dokunmuş bir Türk halısı gönderilmişti. 

    Mustafa Kemal’in mektuptaki “Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için Türk Milletinin beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, İstiklâl Mücadelesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları arasında dokunan bu halı şahitlik edecektir” cümleleri, içten ve dokunaklıdır (Sadi Borak, Atatürk’ün Özel Mektupları, Varlık Yayınevi, 1970).

    FARRÈRE’İN SON ZİYARETİ

    Bir çift göz: Aziyade’nin hayali

    Pierre Loti’nin 23 Haziran 1923’te ölümü üzerine, dostu Claude Farrère onu son ziyaretini çok kuvvetli satırlarla anlatmıştı:

    “… Seyahata olan büyük iptilâsına rağmen son günlerini geçirmek için ecdadından kalma eve çekilmiş, orada tam bir inziva içinde ve şark seyahatlarından getirdiği hatıralarla dolu köşesinde kendisine kat’i darbeyi vuracak olan ölümünü beklemişti… Loti’nin son günlerini bir hayal dolduruyordu. O da uzaktan müphem bir surette insan şekli alır gibi, başı ve omuzları olan çiçekli yahut sarıklı mezar taşları arasından bakan gayet mahzun bir çift gözün, Aziyade’nin gözlerinin, ona ‘ruhum senindir Loti’ der gibi oluşudur”. 

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Şinasi Hisar’ın kaleminden ünlü yazarlarımızın Loti hakkında düşünceleri

    İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI

    Tevfik Fikret Piyer Loti’den bahsederken hem hayran oluyor, hem hakkında isyan ediyordu. “Kalem değil bir sihirle yazıyor” diye medh ediyor, fakat o zamanın mutaassıpları kadar mutaassıp oluşuna kızıyordu. 

    Yahya Kemal Piyer Loti’nin İstanbul hatıralarına ait kitabından bahsederken tıpkı Tevfik Fikret gibi “Loti’ninki sanat namına bildiğimiz şeylerden hiçbiri değil, büyüdür” diye metih ediyor, fakat basit bir görüşme kurbanı olarak, İstanbul’un iç mahallelerinde, camilerinde, mezarlıklarında gezinen bu mucizevi şairi en değme medenilerimiz tanımıyorlar; yeni nesil de bizim küflerimizi sevmekle Loti’nin bizimle eğlendiğini zannediyordu. 

    Halid Ziya ise şöyle yazıyordu: “Ben onun yalnız Türklüğe dost sıfatıyla değil, Fransız edebiyatının en büyük mefahirinden biri olması itibariyle meftunu idim. Bütün zamanlarını öyle bir meczubiyetle okumuş, tatmış idim ki, bugün, her şeye karşı meclub olabilmek istidadı sönmüş olmakla beraber hâlâ eserlerinden kalan intibalar ruhumda intizar etmektedir. O güne kadar bu adamı ne uzaktan ne de yakından görmemiştim ve hakkında bana kadar gelen tenkit mırıltılarının müeyyidesini bulmak korkusu ile ona temas etmekten de çekinmiştim. O gün sarayda görünce bu korkum tahakkuk etti. Onun, boyunun kısalığını daha saklamak için yüksek ökçeler, benzinin uçukluğunu örtmek için bir kadın gibi boyalarla görünce bu garip ve gülünç kıyafet bende eserlerinden alınan meftunâne hazzın üzerine bir sis perdesi germiş olmasın diye hemen kaçtım”.

    Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde Piyer Loti hakkında hem muhabbetsizliğini hem de muhabbetini yanyana ifade etmiş: “Loti nereye giderse oranındır. Çin’de Çinli, Madam Krizantem memleketinde Japon, Hint’de İngiltere’nin varlığını yadırgatacak ve Hintli ve Türkiye’de Aziyâde’nin âşığı bir Türk, hem de hâlis Türk’dür!”

  • Mudanya Bırakışması: Zaferden sonra ilk adım

    Büyük Taarruz’dan sonra Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşı resmen bitiren Mudanya Bırakışması, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Ancak “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesi ve Boğazlar meselesinin çözülmesi barış konferansına kalacaktı. 1922 Eylül sonlarından 11 Ekim’e uzanan sancılı süreç…

    Büyük Taarruz’un Ana­dolu’daki Yunan Or­dusu’nun kesin yenil­gisiyle sonuçlanmış olması, döneme ilişkin ayrıntıları bil­meyenlere Mudanya Bıra­kışması’na giden yolun kolay olduğunu düşündürtebilir. Halbuki bu ay 100. yıldönü­münü kutladığımız Mudan­ya Bırakışması öncesinde çok ciddi iki kriz yaşanmış, TBMM Hükümeti’nin Büyük Britanya Hükümeti’yle savaşa tutuşması olasılığı belirmişti. Krizin ne kadar ciddî olduğu­nu en basit biçimde vurgula­yabilmek için, Bırakışma’nın TBMM ordularının Ege ve Güney Marmara kıyılarına ulaşmasından ancak 1 ay son­ra, 11 Ekim’de imzalanabilmiş olduğunu hatırlatmak yeterli olur sanırız.

    Sözkonusu ettiğimiz kriz­lerin birincisi, TBMM ordula­rının Anadolu’nun tamamına hakim olmak üzere Boğazlar bölgesine ilerlemeyi sürdür­mesiyle başladı. Yunan işga­linde olmadığı için bu bölge İtilaf Devletleri’nce “tarafsız bölge” olarak adlandırılıyor­du. Bu nedenle İtilaf, Anka­ra Hükümeti’nden askerle­rini bu bölgeye sokmaması­nı istedi. Ankara ise herhangi bir tarafsız bölge tanımadığı­nı, Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’nın da Misâk-ı Millî sınırları içinde olduğunu ve ordunun ilerleyeceğini duyur­du. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, bölgede bulunan asker­lerini çektiler. Büyük Britanya ise savunma önlemleri alarak bölgedeki askerlerine Türkle­rin sınırı geçmeye çalışmala­rı halinde silah kullanma emri verdi.

    İsviçre gazetesi Schweizer
    Illustrierte Zeitung, 14
    Ekim 1922 tarihli sayısının
    kapağına İsmet Paşa
    ve Mustafa Kemal’in bu
    karesini “İsmet Paşa,
    Mudanya Konferansı’nda
    Kemalistlerin çıkarlarını
    temsil etmiştir” notuyla
    taşımıştı.

    Dünya Savaşı sırasında Britanyalılar, Çanakkale, Fi­listin ve Irak cephelerinde Os­manlı kuvvetleri tarafından çok hırpalanmışlardı. Bu ne­denle Mondros Bırakışması’n­dan sonra Türklere çok sert davranmışlar ve Yunanistan’ı desteklemişlerdi. Yunan Or­dusu’nun yenilgisi, bu nedenle biraz da Britanya politikasının yenilgiye uğraması anlamına geliyordu. Öte yandan, Türk ordularının Musul-Kerkük yö­resine karşı da bir harekata girişmesi olasılığından büyük tedirginlik duyuyorlardı. Asıl önemlisi ise, işgali sonlandı­rıp Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’yı Türklere bırakmış olurlarsa, Dünya Savaşı’nda yendikleri Türklerin cezalan­dırılmamış olacağını varsay­malarıydı. Dolayısıyla Londra Hükümeti, Türklerle savaşma­ya kararlıydı.

    Tabii Büyük Britanya ile TBMM Hükümeti arasında çıkacak bir savaş, Fransa ile İtalya’yı da savaşa sürükle­yecekti. Bu iki ülke ise artık savaşmak istemedikleri gibi Ankara Hükümeti ile iyi iliş­kiler içindeydi. Eylül ayının sonlarına doğru İtilâf Devlet­leri arasında hummalı bir dip­lomasi faaliyeti başladı. 20- 23 Eylül tarihlerinde Paris’te yapılan görüşmelerde Fran­sız ve İtalyanlar, Britanyalıları Doğu Trakya’nın Yunanlılarca boşaltılması konusunda ikna ettiler. Boğazlar bölgesinin ge­leceği ise barış görüşmeleri­ne bırakılacaktı. Bu kararlar üzerine TBMM Hükümeti’nin Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzaladığı Ankara Antlaşma­sı’nın baş mimarı, Fransız dip­lomat Henry Franklin-Bouil­lon İzmir’e geldi ve 28 Ey­lül’de Mustafa Kemal Paşa’yla görüştü. Franklin-Bouillon, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılacağını ve Batı Anado­lu’yla Doğu Trakya’ya sahip bir Türkiye’nin er veya geç Boğaz­lar’a da hakim olacağını söyle­yerek Mustafa Kemal Paşa’nın ileri harekatı durdurmasını sağladı. Ertesi gün ise bırakış­ma görüşmelerinin 3 Ekim’de Mudanya’da başlayacağı ilân edildi.

    Bırakışma görüşmeleri en azından “garip” diyebileceği­miz bir biçimde başladı; zira savaşan tarafların biri, yani Yunanistan, görüşmelerde yer almıyordu. 1 general ve 2 al­baydan oluşan Yunan heyeti 5 Ekim’de bir savaş gemisiyle Mudanya’ya gelecek, ama top­lantılara hiç katılmayacaktı. Ayrıca heyetin talimat almak için Atina’yla temas kurmak zorunda olması, görüşmele­rin uzamasına neden olacak­tı. Ancak, diğer heyetlerin de birkaç defa kendi hükümetle­riyle görüşmek zorunda kal­dıklarını, bunun da görüşme­leri çok uzattığını eklememiz gerekir. Bu durumu açıklayan en önemli etmen, Yunan Or­dusu’nun boşaltacağı Doğu Trakya’nın hemen Ankara’nın yönetimine geçip geçmeyeceği meselesiydi. Özellikle Britan­yalılar, Doğu Trakya’nın Tür­kiye’ye bırakılmasına ilişkin pazarlıkların barış konferan­sına ertelenmesini, o zamana kadar bölgenin yönetiminin İtilâf Devletleri’nde kalmasını istiyorlardı.

    Konferansın üçüncü gü­nünde Türk tarafını temsil eden İsmet (İnönü) Paşa, Do­ğu Trakya’nın Ankara Hü­kümeti’ne ne zaman teslim edileceğine ilişkin somut bir adımın hâlâ atılamamış olma­sı nedeniyle askerî harekâtın sürebileceğini bildirdi. Anka­ra’nın Misâk-ı Millî sınırların­dan herhangi bir ödün ver­meyeceği ve ancak bu sınırla­rın sağlanması hâlinde barış görüşmelerine oturabileceği bir defa daha açıkça dile geti­rilmiş oluyordu. Bu da sözünü ettiğimiz ikinci krizi başlat­mış oldu. İtilâf Devletleri’ni temsil eden generaller bu ko­nuda hükümetlerine danışma­ları gerektiğini ileri sürerek, görüşmelerin 6 Ekim akşamı­na kadar durdurulmasını is­tediler ve o gün öğleden son­ra İstanbul’a hareket ettiler. 5 Ekim akşamı ve 6 Ekim saba­hında hem İstanbul’daki İtilâf Devletleri Yüksek Komiserleri arasında hem de bunlarla hü­kümetleri arasında çok yoğun görüşmeler yapıldı. Bu görüş­melere ilişkin olarak elimiz­de bulunan belgeler, Fransa ve İtalya’nın Büyük Britanya’yı yeniden yalnız bırakma eğili­minde olduklarını gösteriyor.

     Bırakışmanın altındaki imzalar Soldan itibaren Fransız generali Charles Antoine Charpy, Büyük Britanya generali Charles Harington, İsmet Paşa ve İtalyan generali Ernesto Mombelli. 6 Ekim akşamı önce Mombelli, sonra da Charpy, iki gün sonra 8 Ekim sabahında da Harington, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul ettiklerini açıkladı

    Aynı süre boyunca Musta­fa Kemal Paşa da Batı Cephe­si Komutanlığı’na üç telgraf göndererek İsmet Paşa’nın tepkisini doğru bulduğunu ve 6 Ekim’de yapılacak toplantı­da Doğu Trakya’yla ilgili Türk isteklerinin kabul edilme­mesi halinde Batı Cephesi’n­deki kuvvetlerin İstanbul ve Çanakkale Boğazı yönlerinde ileri harekata geçmesi gerek­tiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ayrıca Meriç’in sınır ol­maması, Edirne’nin mahalle­si niteliğindeki Karaağaç’ın da Doğu Trakya’ya dahil olması gerektiğini bildiriyor ve bölge­nin 30 gün içinde tahliye edil­mesini şart koşuyordu. Son olarak da savaş esirlerinin, hemen bırakışmanın imzalan­masından sonra iade edilmesi­ni istiyordu.

     
    1879 Kararnâme
    Mudanya Konferansı mukarrerâtı vechile Şarkî Trakya’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti nâmına tesellüm etmek üzere Başkumandanlık tarafından ordu kumandanlarından Mirlivâ Refet Paşa Hazretleri memûr edilmişdir.
    Her mahalde hükûmet-i mülkiyye tamamen tessüs eder etmez memûrîn-i hükûmet İdâre-i Umûmiyye-i Vilâyât Kanûnu mûcibince merci-i resmîlerine mürâcaât ederler. Devr ü teslîm muâmelâtına aid husûsâtda asâyiş ve inzibâtın sürat-i tesîsi içün ittihâz-ı tedâbirde muâmelât-ı mezkûrenin hitâmına kadar vâlî-i vilâyet Refet Paşa Hazretleri’nin taht-ı emrinde bulunacaktır.
    9/10/338

    6 Ekim akşamı saat 20.30’da görüşmeler yeniden başladı. Önce İtalya delege­si General Ernesto Mombel­li, sonra da Fransız delege­si General Charles Antoine Charpy, Ankara Hükümeti’nin şartlarını genel hatlarıyla ka­bul ettiklerini açıkladılar. An­cak Büyük Britanya delegesi General Charles Harington, Londra’dan talimat alamamış olduğu için bir şey söyleyeme­di ve toplantı sona erdi. Harin­gton ertesi gün de bir talimat alamadı; zira Büyük Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Paris’te Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Po­incaré ile pazarlık halindeydi. Sonuç olarak Büyük Britan­ya, 8 Ekim sabahı Doğu Trak­ya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul etti. Ancak o gün, iki pürüz da­ha çıktı: Karaağaç konusu ba­rış görüşmelerine bırakılıyor ve Türk askerlerinin girmiş oldukları tarafsız bölgedeki yerlerden çıkması isteniyordu. Bu nedenle o gün imzalanması beklenen bırakışma gene tehir edilmiş oluyordu.

    Ankara’nın, pazarlıkları sürdürmekle birlikte, bu şart­ları 9 Ekim’de kabul ettiği an­laşılıyor. Bunu hem Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya yazdığı bir telgraftan hem de o gün alınan bir Bakanlar Ku­rulu kararıyla Refet Paşa’nın Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirilmiş olmasından anlıyoruz. Aynı günün akşa­mında yapılan bazı değişik­lerle birlikte mütarekenin son metni ertesi günü TBMM’nde görüşülerek kabul edilecek; 1 gün sonra 11 Ekim’de Mudan­ya Bırakışması imzalanacaktı. Türkiye ile Yunanistan arasın­daki savaş resmen bitmişti.

    Mudanya Bırakışması sa­vaşa son verdiği gibi, Doğu Trakya’yı da Ankara Hüküme­ti’ne savaşsız olarak kazandır­mış oluyordu. Bölgede bulu­nan Yunan yöneticiler yetki­lerini en kısa zamanda İtilâf Devletleri temsilcilerine bı­rakacaklar, bunlar da yöne­timi hemen Türk yetkilileri­ne teslim edeceklerdi. Anka­ra Hükümeti, Doğu Trakya’da 8.000 kişilik bir jandarma gü­cü bulunduracak, barış yapıla­na kadar bölgeye başka askerî güç yerleştirmeyecekti. Meriç nehrinin Karaağaç’ı da içeren sağ sahili barış antlaşmasının imzalanmasına kadar İtilâf Devletleri’nin yönetiminde ka­lacaktı. Bu uygulama, İstanbul da dahil olmak üzere, Boğazlar yöresi için de geçerliydi.

    Sonuç olarak Mudanya Bı­rakışması’nın Anadolu Sava­şı’na son verdiğini ve Yunan işgalindeki toprakların Türk yönetimine geçtiğini, ama “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesini barış konferan­sına bıraktığını söyleyebiliriz. Bu da dönemin siyasal bağla­mına bakıldığında gayet man­tıklıdır; zira Türkiye’nin önün­de hâlâ 1. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletlerle yapması gereken bir barış duruyordu.

    11 Ekim 1922’de Mudanya Bırakışması’nın imzalandığı konak.

    VAKİT GAZETESİ – 1922

    ‘Edirne Valiliği’ne Refet Paşa tayin edildi’

    Vakit gazetesinin 12 Ekim 1922 tarihli sayısında başsayfanın sol sütununda çıkan “Refet Paşa Edirne Vâlîsi olmuş, sâbık mebus Şâkir Bey de müşâvir-i mülkî tayîn edilmişdir” başlıklı haberde şöyle deniyordu: “İdâremize avdeti hâdise-i mesûdesi yaklaşmış olan Edir­ne’mizin vâlî-i askerîliği İzmir Mebûsu sâbık Dâhiliyye Vekili Refet Paşa’ya tevdî olunmuşdur.

    Bâzı gazetelerin Edirne Vâlî­liğine tayîn olunduğunu yâhûd tayîni mutasavver bulunduğunu yazdıkları sâbık Gelibolu Mebûsu Şakir Bey de müşâvir sıfatıyla îfâ-yı vazife edecekdir.

    İki intihâbdaki isâbeti mâa’l-memnûniyye kaydederek şimdiden muvaffakiyetlerini temenni ederiz”.