Etiket: alan turing

  • Başarısızlıkla dolu bir yolda pes etmeyenlerin öngörüsü

    Başarısızlıkla dolu bir yolda pes etmeyenlerin öngörüsü

    Tarih boyunca doğayı/evreni anlama çabasındaki insan, bu merakın/ihtiyacın bir sonucu olan “akıllı düzenekler”in hayalini kurdu. Özellikle savaşların, felaketlerin gölgesinde filizlenen teknoloji, bugün yapay zekanın belirleyici bir mesele hâline gelmesinde şüphesiz en önemli unsur. Tabii “doğal zeka”lı ve inatçı biliminsanları sayesinde…

    Kökeni her ne kadar -ve oldukça zorlayarak- an­tik dönem filozoflarına ve mitolojilere dayandırılsa da, bugün tanık olduğumuz yapay zekanın (AI) en temel hâli ancak 20. yüzyıl ortalarına kadar geri götürülebilir.

    Yapay zekanın onlarca sözlük tanımı var şüphesiz. Temel olarak “normalde insan aklına ihtiyaç duyulan işleri” insan olmayan bir düzeneğe yaptırma teknolojisi. Henüz modern anlamda bilgisa­yarlar hayatımıza girmeden çok önce, bir yapay zeka fikri ufukta görünmeye başlamıştı. İlk dönem bilgisayarlar da, insanın bilgiyi işleme ve karmaşık hesaplama­ları hızlı bir doğrulukla yapabil­me konusunda kendine yardımcı arayışından ortaya çıkmıştı. “İnsan gibi düşünebilen makine­ler”in icadının, önce insan beyni­ni anlama ve açıklama yolundan geçtiği düşünülüyordu.

    20. yüzyılın önemli bilimin­sanları nörofizyolog Warren S. McCulloch ve mantıkçı Walter Pitts, insan beynini açıklamak için teoriler geliştirdiler. 1943’te yayımladıkları makalede, beynin temel bileşenlerinin matematik ve mantık ile açıklanabileceğini; bilgiyi işleyebilecek, öğrenebile­cek ve düşünebilecek karmaşık bir “ağ” oluşturulabileceğini söylediler; beyin hücrelerinin çalışma şeklini esas alan bir mo­del önerdiler. Yapay zeka adımı olarak kabul edilen ilk çalışma, McCulloch ve Pitts’in bu yapay sinir hücreleri tasarımıydı.

    Kapak-Dosyasi-Seher-2
    Yapay zeka alanında çalışan Marvin Minsky, Claude Shannon, Ray Solomonoff ve “yapay zeka”nın temelinin atıldığı Dartmouth Çalıştayı’ndaki diğer biliminsanları, 1956.

    2. Dünya Savaşı felaketi, bilimsel gelişmeleri de tetikledi. Hedefi kendisi bulan bir uçaksa­var yapılmasının mümkün olup olmadığı sorusu, canlılardaki si­nir sistemini bilgisayarlara uyar­layarak özyönetimli makineler yapmaya çalışan “sibernetik”in doğmasına yol açtı. Matematikçi Norbert Wiener, 1948’de bilgisa­yarların bir gün satranç oyna­yacağını ve büyük ustaları (GM) bile yenebileceğini düşünüyordu; onun çalışmaları, yapay zeka konusunda çığır açtı.

    2. Dünya Savaşı sırasında Na­zilerin haberleşmede kullandık­ları şifreleme sistemini çözme­siyle tanınan matematikçi Alan Turing (1912-1954), 1950’de Mind dergisinde yayımlanan “Com­puting Machinery and Intelli­gence” isimli makalesinde “akıllı makineleri” tanıttı. “Makineler düşünebilir mi?” diye soruyor, elektronik bir bilgisayarı “akıllıca davranacak şekilde programla­ma olasılığı”ndan bahsediyor ve 5 dakika sürecek bir test öneriyor­du: “Sorgulayıcı/değerlendirici” olarak tanımladığı insanın bir bilgisayar programıyla konuş­tuğunda, kendine cevap verenin makine olduğunu tespit edeme­diği ve gerçek bir insan olduğu kanaatine vardığı (yani kandırıl­dığı) durumda, makinenin “akıllı” olacağını öne sürüyordu. Kendi adıyla anılan Turing testi, daha sonra yapay zekanın temellerini teşkil eden bir kavrama dönüşe­cekti (Turing’in 1900’lerin sonu­na kadar geçileceğini öngördüğü bu test, 2014’e kadar geçilemedi).

    1956’da “yapay zekanın ba­bası” sayılan matematikçi John McCarthy, Dartmouth Koleji’nde “yapay zeka” projesini başlatmak için yaklaşık 2 ay süren bir çalış­ma toplantısı düzenledi. Dart­mouth Çalıştayı olarak da anılan bu toplantıda “yapay zeka” ifadesi ilk defa kullanıldı. Projenin he­defi, makinelerin dil kullanma­sını, soyut düşünmesini, sadece insanların yapabildiği işleri yapmasını, insanların çözebildiği sorunları çözmesini ve kendile­rini geliştirmelerini sağlamaktı. İlk yapay zeka programı “Logic Theorist” (Türkçeye “mantık kuramcısı” olarak çevrilmiştir) bu çalıştaydan sonra ortaya çıktı. Allen Newell, Cliff Shaw ve Herbert Simon’ın tanıttığı “Logic Theorist”, insanın problem çözme becerilerini taklit etmek, mantık teoremlerinin kanıtlarını üretmek ve Principia Mathemati­ca’dan (matematiğin temellerini ve bazı paradoksları barındıran kitap) bazı matematik sorula­rını çözmek için tasarlanmıştı. Bilim tarihçileri “Logic Theorist”i insanların karmaşık sorunları çözmek için akıl yürütme yön­temlerini taklit eden ilk program olarak nitelendiriyor.

    1958’de McCarthy, yapay zeka hesaplamalarında kullanılmak üzere ilk programlama dili olan LISP’i geliştirdi (ilerleyen dönem­lerde LISP, yapay zeka programı yazanların en çok tercih ettiği dil olacak, bu programlama dili sayesinde ses tanıma teknolojisi gelişecek ve iPhone’un kişisel yardımcı uygulaması “Siri” orta­ya çıkacaktı).

    Kapak-Dosyasi-Seher-3
    Satranç oyunu için geliştirilen Deep Blue, Dünya Satranç Şampiyonu Gari Kasparov’u yeniyor, Mayıs 1997.

    McCarthy 1961’de internet ve bulut sisteminin temeli sayılan zaman paylaşımlı (birden çok kullanıcının erişimini sağlayan) bilgisayar konseptini geliştirdi. Yine o yıllarda MIT’de bir yapay zeka projesi başlatan McCarthy, ardından Stanford Üniversi­tesi’ne geçerek ilk yapay zeka laboratuvarını kurdu.

    Yapay zekanın ilerleyişi, mü­hendislik alanındaki gelişmelerle paralel olarak ilerledi. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler ile ABD arasındaki uzay savaşı, tek­noloji alanındaki gelişmelere hız kazandırıyordu.

    1966’da Natural Langua­ge Processing, NLP (doğal dil işleme) programı ELIZA gelişti­rildi. Turing testinin yetkinliğini göstermek için üretilen ve bugün “ChatGPT” olarak bilinen sohbet robotunun erken bir versiyonu olan ELIZA’nın amacı, bilgisa­yar-insan arasında gerçekle­şebilecek doğal dil iletişimini mümkün kılmaktı. Bu aslında bir psikoterapi programıydı; kul­lanıcılar soru soruyor ve ELIZA cevaplıyordu. Amaç, kişiyi en basit düzeyde gerçek bir insanla etkileşime girdiğine inandır­manın bir yolu olarak insan iletişimini taklit etmekti; fakat yalnızca kendine söylenenleri ye­niden işleyerek cevap veriyordu ki bunların çoğu anlamsızdı.

    1966’da bir kamerayla bilgi­sayarların “görmesini” sağlayan program “Computer Vision” üze­rinde çalışıldı ve bir dizi deney yapıldı. Aynı yıl Richard Greenb­latt, ilk satranç programı “Mac Hack 6”yı üretti. 70’lerin başla­rında ilk ses tanıma programı “Hearsay 1” geliştirildi ve bilgi­sayarlar sesi algılamaya başladı. Bu program, modern ses tanıma sistemlerinin temelini oluştu­ran birçok ilkeyi ve teknolojiyi tanıtmıştı.

    Yapay zekanın nasıl geliştiri­lebileceği ile ilgili farklı görüşler de araştırmacıların gündemin­deydi. Bunun geleneksel bilgi­sayar algoritmasına dayanması gerektiğini söyleyen uzmanlar olduğu gibi, insan beynine benzer sinir ağlarıyla çalışması gerektiğini savunan uzmanlar da vardı.

    Kapak-Dosyasi-Seher-4
    Digital Equipment Corporation (DEC) şirketinin kurucusu Ken Olsen, yapay zekanın ticari faydasını farkeden ilk işinsanlarından.

    1960’larda yapay zeka için yapılan çalışmalar ABD Savun­ma Bakanlığı başta olmak üzere devlet kurumları tarafından desteklendi ve dünyanın dörtbir yanında yapay zeka çalışmaları için laboratuvarlar kuruldu (bu dönemde yapılan çalışmalar, bugün teknoloji devi olan mar­kaların temelini oluşturmak­tadır). 1974’te yapay zekanın ne olduğunu anlamak ve bu alanı destekleyip desteklememe ko­nusunda karara varmak isteyen İngiltere, matematikçi James Li­ghthill’e konuyla ilgili bir rapor hazırlattı. Lighthill’in eleştirileri ve daha üretim odaklı projelerin desteklenmesi gerektiğini ifade etmesi; 70’lerde tüm dünyaya yayılan ekonomik sıkıntıların da etkisiyle birleşince, yapay zeka çalışmaları için fon bul­mak giderek zorlaştı. Lighthill, yapay zeka çalışmalarının çok hantal ilerlediğini, vaatlerini gerçekleştiremediğini ve zaten bir makinenin asla insan gibi düşünemeyeceğini söylüyordu. Yapay zeka araştırmacılarının imkanları çok kısıtlıydı; ellerin­deki bilgisayarlar güçlü işlemci­lere sahip değildi; programlama dilleri gelişmemişti ve bu yüz­den çalışmalar tam manasıyla başarıya ulaşmıyordu. Yapay zeka çalışmaları için ayrılan fonlar kesildi, bu alanda çalışan­lar ise başka alanlara yönelmeye başladı. Bu dönem “AI winter” (“yapay zeka kışı”) olarak adlan­dırılmaktadır.

    1972’de yapay zeka üzeri­ne doktorasını tamamlayan nöropsikolog Geoffrey Hinton, insan beyninin çalışma prensi­binden ilham alınarak tasar­lanmış “sinir ağları” üzerine çalışıyordu. Araştırmaları, çok katmanlı sinir ağları kullana­rak verileri daha ileri seviyeler­de işleyebilen ve anlamlandı­rabilen bir yapay zeka yöntemi olan “derin öğrenme” alanına öncülük edecekti.

    Bu dönemde çalışmalar azalsa da, dünyada “işlem gücü” açısından büyük gelişmeler ya­şanacaktı. Yapay zeka araştır­macılarının “ayağına takılan en büyük engel” olan işlem gücü geliştikçe, bunun etkisi tüm di­siplinlerde görülmeye başlandı.

    1980’lerin başlarında bilgisa­yar üreticisi Digital Equipment Corporation (DEC) tarafından kullanılan ve müşterilerin se­çimlerine göre donanım öneren yapay zeka programı, firmaya 1 yılda bugünkü karşılığıyla145 milyon USD’lik bir gelir/tasar­ruf sağladı. Bu ticari başarı, ya­pay zekanın ekonomik potan­siyelini de gözler önüne serdi. Alanda yapılan çalışmalar tekrar ivme kazandı ve “yapay zeka kışı” sona erdi.

    90’ların sonunda yapay zeka; lojistik, “veri madenciliği” (bü­yük veri kümelerinden anlamlı/ değerli bilgilerin çıkarılması yöntemi) ve tıbbi tanı gibi çok farklı alanlarda uygulanmaya başladı. “Bilgisayarla görme” alanında önemli ilerlemeler kaydedildi; nesne tanıma, ha­reket takibi gibi konularda yeni algoritmalar geliştirildi. Doğal dil işleme alanında çalışmalar yoğunlaştı; çevrelerini algılayıp ona göre hareket edebilme ye­teneği olan robotlar ortaya çıktı.

    1997’de satranç oynaması için geliştirilen Deep Blue süper bilgi­sayarı, Dünya Satranç Şampiyo­nu Gari Kasparov’u yendiğinde, yapay zekanın süper beyinlere karşı bile üstünlük sağlayabile­ceği ortaya çıktı. 2000’lere doğru kademeli olarak toplumun her kesimine ulaşmaya başlayan internet, dünya genelinde devasa boyutta veri üretilmesine yol açtı. Bu büyük veri kümeleri, ma­kine öğrenimi algoritmalarının daha doğru ve genelleştirilebilir modeller oluşturmasını sağladı, sağlamaya devam ediyor. İnsan­lardan toplanan bu veriler (big data), çeşitli kaynaklardan (ör­neğin sosyal medya platformları veya alışveriş yaptığımız market uygulamaları) bireylerin dav­ranışları, tercihleri, etkileşim­leri ve diğer kişisel bilgilerden geliyor. Yapay zeka ve makine öğrenimi modellerinin eğitilme­si, doğrulanması ve geliştirilme­si için kritik öneme sahip olan bu verilerle, bugün artık bambaşka bir boyutu yaşıyoruz.

  • Doğallıktan sapkınlığa, hoşgörüden düşmanlığa

    Doğallıktan sapkınlığa, hoşgörüden düşmanlığa

    Batı’nın eşcinsellikle ilgili tutumu, bunu bir günah olarak gören Yahudi-Hıristiyan geleneğiyle şekillendi, sapkınlık yozlaşma gibi yan anlamlar yüklendi. Bu köklü tabu, ancak günümüzde tarihçilerin alanına girdi.

    Antik Yunan kültürü hakkında genel kanaat eşcinselliğin o dönem yüceltildiği yönünde. Oysa, cinselliğin bir bütün olarak ele alındığını ve tabu olmadığını söylemek belki daha doğrudur.

    Örneğin Antik Girit’te, Tanrı Zeus’un kartal kılığına girerek genç Ganymedes’i kaçırması gibi, yetişkin erkeklerin, ergenlik çağındaki erkek çocukları kaçırması geleneği vardı. Bu, genç kuşağın, yaşlı kuşak tarafından hayata hazırlanması töreninin bir parçasıydı. Şölenler (sempozyum), “erastes” (daha yaşlı, evli erkek) ile “eromenes” (genç erkek) arasında yakınlaşmayı sağlayan toplantılardı. Burada aktif-pasif ilişki öne çıkıyordu. Genç erkek yetişkinliğe adımını atar atmaz “eromenes” rolünü terk etmek zorundaydı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Antik Yunan’da soylular için özel bir fahişe sınıfı (hetaira) vardı. MÖ 5. yüzyıldan, bir hetaira sahnesi.

    Ancak bu kural da Antik Yunan uygarlığının tümünü özetlemez. Çünkü yetişkinler arası eşcinsel ilişkiler de doğal karşılanıyordu. İlyada destanındaki Akhilleus ile Patroklos yetişkindir. Bu iki asker arasındaki aşk, bizi Thebai’nin ünlü Kutsal Tabur’una götürür. Bu seçkin birlik 150 erkek çiftten oluşuyordu. Platon, eşcinsel çiftlerin çok iyi asker olacağı fikrine, Şölen’de Phaedrus’un ağzından değinir: “Eğer âşıklardan bir ordu kurulsaydı yanyana savaşırken dünyaya diz çöktürürlerdi. Çünkü hangi âşık sevdiğinin gözü önünde savaştan kaçar veya teslim olur? Ayrıca kim tehlike anında sevdiğini terk eder?” 

    Platon’un Şölen’de, komedi yazarı Aristophanes’in ağzından anlattığı hikaye ünlüdür: “Bir zamanlar insan soyu sadece erkek ve dişi değildi, her ikisini de içine alan bir üçüncü tür vardı. Ona androgynos (androjin) denirdi. Ayrıca her insanın dört kolu, dört bacağı, iki yüzü vardı; cinsel organları çiftti.” Bir gün tanrı Zeus bu insanlara kızar ve ikiye ayrılmalarını emreder. Böylece bugün bildiğimiz insanlar ortaya çıkar. Kimisi erkek, kimisi dişidir. Devam eder Aristophanes: “Her birimiz, insanın sadece bir parçasıyız. Tamamlayıcı parçamızı arayıp duruyoruz. ‘Androgynos’ dediğimiz karma yaratığın bir parçası olan erkekler kadınları arar, kadınlar da erkekleri. İlk kadınların bir parçası olan kadınlar erkekleri sevmez. İlk erkeklerin bir parçası olanlar da erkeklerin peşindedir.”

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Gündelik eşyalara yansımıştı Simeon Solomon’un 1864 tarihli eserinde, MÖ 7. yüzyılda Midilli (Lesbos) adasında doğan şair Sappho, çağdaşı başka bir şair olan Erinna’yla resmedilmiş (üstte). MS 50 yılına tarihlenen bu gümüş kupadaki erotik sahnede, yetişkin bir erkek ergen bir erkekle beraber betimlenmiş (altta).
    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Ancak Platon, son eseri Yasalar’da eşcinselliğin doğaya aykırı olduğunu, ideal toplumda yasaklanması gerektiğini bildirir. Çelişkili gibi görünen bu manzaradan çıkan tek sonuç, eski Yunan uygarlığında her tür cinsel eğilim hakkında olumlu-olumsuz yargıların dile getirildiği gerçeğidir. Roma uygarlığında, daha kolay anlayabileceğimiz bir ahlak anlayışı vardı. Aktif olan herşey erkek ve üstün, pasif olan herşey kadın ve aşağıydı. Buna uyulduğu sürece, bir erkeğin kiminle ilişki kurduğunun önemi yoktu. Sorun, Sezar’ın başına geldiği gibi, aktif rol terkedildiği zaman başlıyordu. Sezar 20 yaşındayken, İzmit’e Bitinya Kralı IV. Nicomedes’in yanına gönderilmişti. Kral onu öyle sevmişti ki, Roma’daki düşmanları hakkında kralın oğlanı olduğu yolunda bir dedikodu başlattılar. Hatta, ona “Bitinya Kraliçesi” adını taktılar.

    Eşcinselliği tabu haline getiren Yahudi-Hıristiyan uygarlığı oldu. Eski Ahit’in Levililer kitabında şöyle der: “Bir erkekle, bir kadınla yattığın gibi yatmayacaksın; bu iğrençliktir” (18:22) ve “Bir erkek bir erkekle bir kadın gibi yatarsa, ikisi de iğrençlik eder. Kesinlikle öldürülecekler; ölümü hak etmişlerdir” (20:13). Tekvin’de anlatılan, Sodom ve Gomora kentlerinin başına gelenler, insanlığa bir uyarıdır. Tanrı’nın gazabıyla yok olan bu iki komşu şehirde yaşayanların işlediği en büyük günah, ensest, anal ve oral seks gibi cinsel suçlardı. Sonraki yüzyıllarda Batı’da “sodomi”, en başta eşcinseller arasındaki olmak üzere doğal kabul edilmeyen cinsel ilişkilerden doğan suça verilen ad oldu.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Dürer’in erkekleri bir arada banyo keyfi yaparken gösteren 1497 tarihli gravürü.

    Hıristiyanlık, Yahudilerin bu yasalarını devraldı. Bunu Yeni Ahit’te Aziz Pavlus’un Romalılara Mektubu’nda görürüz: “Onların kadınları bile doğal ilişkiler yerine doğal olmayanları yeğlediler. (…) Erkekler erkeklerle utanç verici ilişkilere girdiler ve kendi bedenlerinde sapıklıklarına yaraşan karşılığı aldılar. “ (Romalılar 1:26-27). Bizans İmparatoru Iustinianus’un yasalarında (529-534) eşcinsellere ölüm cezası öngörülüyordu. Bu, Kilise yasalarını etkileyerek yüzyıllarca Avrupa’da yürürlükte kalacaktı.

    Ancak ölüm cezası ne kadar uygulandı? Ortaçağ boyunca Kilise’nin en büyük hedefi, “sapkın” ilan ettiği tarikatlardı. Ancak, bunlara yöneltilen suçlamalar arasında her zaman “sodomi” de bulunurdu. Örneğin Tapınak Şövalyeleri yok edildiğinde (1307-1314), tarikatın başüstadı Jacques de Molay dahil, şövalyeler eşcinsellikle suçlanmıştı. Doğrudan eşcinsellere yönelik “haçlı seferlerinin” sayısı, örneğin cadı avlarından daha azdı. Fransız tarihçi Yvan Matagon’a göre, 1317- 1789 arasında Fransa’da 38 kişi eşcinsellikten idam edilmişti; oysa aynı dönemde, yılda ortalama 10 kişi cadı diye yakılmıştı. Bu, katoliklere özgü değildi. En büyük eşcinsel katliamlarından birini protestan Hollandalılar 1730’da yaptı.

    Lezbiyen kurbanların sayısı, her zaman erkek eşcinsellere göre daha az oldu. Aralarında ancak erkek kılığına bürünenler dikkat çekiyordu. İsveç Kraliçesi Kristina (1626- 1689), tahttan feragat ettikten sonra Avrupa’da sık sık erkek kılığında dolaştı. İsveçliler Kristina tahttan indikten bir yıl sonra (1655) sert bir yasa çıkardılar. Bu yasanın ilk kurbanı da, erkek kılığına girdiği için “Tanrı’yla alay etmeye cüret eden” Lisbetha Olsdotter oldu. 1679’da başı kesilerek idam edildi.

    18. yüzyılda Fransız ve İngilizler, başkentlerinde bir eşcinsel altkültürünün patladığını gözlemlediler. 1691’de kurulan Adab-ı Muaşeret Derneği (Society for the Reformation of Manners) “ahlaksız” avı başlattı. Dernek, fahişe ve eşcinselleri tespit ediyor, her yıl bir “kara liste” yayınlıyordu; deyimin kökeni buydu. Paris’te ise eşcinselleri polis örgütü muhbirler ve ‘kışkırtıcı’ ajanlarla kovalamaktaydı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    İkona dönüşen Aziz Sébastien
    Guido Reni’nin 1618 tarihli eserinde ok hedefi olmuş çıplak bir erkek vücuduyla simgelenen Aziz Sébastien, 19. yüzyıldan sonra homoseksüel bir ikon olarak görüldü.
    Une histoire de l’homosexualité, 2006

    Aydınlanma Çağı’nda, suç ve ceza tanımını dinî kaynaklardan alan yasalar eleştirilmeye başlandı. Sodomi bunlardan biriydi. Bu, aydınların eşcinselleri hoşgördüğü anlamına gelmiyordu. Örneğin Voltaire’e göre sodomi, “insanlığı yok edici bir kusur, doğaya karşı korkunç bir saldırı”ydı. Ancak İngiliz Jeremy Bentham gibileri de vardı. Her tür reform için uğraşmış ama eşcinsellerle ilgili kitabını hayattayken yayınlamaya cesaret edememişti. Şöyle yazmıştı: “Bu insanların bütün Avrupa ulusları tarafından neden bu kadar sert bir muameleye tabi tutulduğunu anlamak için yıllarca düşündüm durdum; ama hiçbir neden bulamadım.”

    Ancak eşcinselliğin, din temelli bir suç olması, önemli bir değişikliğe yol açtı. Fransız Devrimi, dine dayalı tüm suç ve cezaları ortadan kaldırırken, eşcinsellik de dahil edildi. 1810’da Fransız İmparatoru Napoléon ünlü Medeni Kanununu yürürlüğe koyduğunda, bundan geriye dönmedi. Eşcinsellik artık bir suç değildi. Napoléon şöyle söylemişti: “Yasanın bu işlere burnunu soktuğu bir ülkede yaşamıyoruz. Doğa bunun fazla yayılmamasını sağlamış. Yasal işlemlerin yaratacağı skandal sadece sayıyı artırır” (Ancak Fransa’da, 1980’lere kadar genel ahlaksızlık yasasından yararlanan polis eşcinselleri kovalamayı sürdürdü).

    19. yüzyılda birçok ülke Napoleon yasalarını benimsedi. Böylece Hollanda, İspanya, Portekiz, Bavyera ve İtalya gibi ülkeler eşcinselliği yasalarında tanımlamazken, Prusya (sonra Almanya), Büyük Britanya ve ABD’de yasalar, 20. yüzyılın sonuna kadar eşcinselliği bir suç olarak tanımlayıp ceza öngördüler.

    1900’lerde iki dava, eşcinselliğe yönelik önyargılar sebebiyle büyük birer skandala dönüştü. Bunlardan biri, İngiltere’de yazar Oscar Wilde’ın yargılanması (1895), diğeri ise Almanya’da Kayser II. Wilhelm’in arkadaşı Prens von Eulenburg, Berlin askeri komutanı Kont Kuno von Moltke, İmparatorluk muhafız komutanı von Hessel gibi aristokratların karıştığı davaydı (1907). Her iki skandal da, eşcinsellikle suçlanan kişilerin, kendilerini temize çıkarmak için iftira davası açmasıyla başlamıştı. Ancak temize çıkacakları yerde, eşcinsellikleri tanıklar aracılığıyla kanıtlanınca, Oscar Wilde gibi hapse atılmış ya da Eulenburg gibi gözden düşmüştü. “Homoseksüellik” kelimesi de bu dönemde Almanya’dan dünyaya yayıldı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    20. yüzyıla kadar erkek erkeğe dansedilen kovboy partileri görmek mümkündü, 1910.

    Avrupa’daki son eşcinsel katliamı, Almanya’da Eulenburg davasından yaklaşık 30 yıl sonra Nazizm döneminde (1933-1945), yaşandı. Alman Ceza Yasası’ndaki 175. Paragraf (§175 StGB), erkekler arasındaki eşcinsel ilişkileri cezalandırıyordu. 1935’te Naziler bu paragrafı daha da ağırlaştırdılar. Eşcinseller, mahkumiyetleri bittikten sonra toplama kamplarına yollanıyor ve burada pembe bir yıldız taşımak zorunda kalıyorlardı. Savaş bittikten sonra, Nazilerin diğer kurbanları kurtulurken, 10 bin eşcinsel tutuklu, normal hapishanelere yollandılar. Savaştan sonra kurulan komünist Demokratik Alman Cumhuriyeti, 1987’de bu cezayı kaldırdı, demokrat Federal Alman Cumhuriyeti ise bunun için 1994’e, iki Almanya birleşinceye kadar bekledi.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Papa 2. Jean Paul’un New York ziyareti öncesindeki bir kadın hakları yürüyüşünde “Nefret, AIDS’e çare değildir” yazılı pankart.

    Soğuk Savaş dönemine gelindiğindeyse ünlü insanlar sık sık yakalanarak “rezil” ediliyordu. Ancak 1950’lerde İngiltere’de iki olay, ters tepki yarattı. İlki, 2. Dünya Savaşı’nda Alman askerî şifrelerini çözmeyi başaran, bilgisayarın ilk mucitlerinden, ünlü matematikçi Alan Turing’in “ahlaksızlıktan” mahkum olmasıydı (1952). Turing, hapse girmektense hormon tedavisini (kimyasal olarak hadım edilmeyi) kabul etti. Ancak iki yıl sonra depresyona kapılarak kendini öldürdü. Savaşın kazanılmasında bu kadar önemli rol oynayan bir bilginin 42 yaşında ölüme sürüklenişi herkesi etkiledi. İkinci olay 1953’te oldu. Yetenekli oyuncu John Gielgud, polis tarafından yakalanarak para cezasına çarptırıldı. Olay gazetelere yansıyınca, Gielgud, o akşam Liverpool’da ancak arkadaşlarının zorlamasıyla sahneye çıktı. Ancak seyircilerin yuhalamasıyla değil alkış ve tezahüratla karşılaştı. Bu olay, tiyatro yazarı Oscar Wilde’ın neredeyse taşa tutulduğu 1895’ten bu yana İngiliz toplumunda çok şeyin değiştiğini gösteriyordu.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Ancak toplumda asıl yankı uyandıran, 1960’ların sonunda Batı dünyasını sarsan öğrenci, feminist, savaş karşıtı ve siyahların eylemlerinden sonra eşcinsellerin ayaklanması oldu. 28 Haziran 1969’da New York’ta, polisin eşcinsellerin sık sık gittiği Stonewall Inn adlı bir barı basarak müşterileri dövdüğü haberi yayılınca, kentin her yerinden eşcinseller buraya gelerek iki gün boyunca gösteri yaptı ve polisle çatıştı. Stonewall Inn ayaklanmaları, eşcinsellerin devrimi oldu. Ertesi yıl aynı gün, Stonewall Inn ayaklanmasını anmak için New York, Chicago ve Los Angeles’ta ilk kez “Gay-Pride” denilen gösteriler düzenlendi. Neşeli, pervasız anlamındaki “gay”, eşcinsellere takılan adlardan biriydi. Amerikalı eşcinseller bu kelimenin ardına gurur anlamındaki “pride”ı eklediler. Kimliklerini açıklamaktan utanmadıklarını belirten bu ifade, bugün dünyanın pek çok kentinde 28 Haziran’da yapılan gösterilerin ismi oldu.

    Tanınmış ve toplumda etkili insanların eşcinsel olduklarını açıklamaları, cinsel kimlikleri nedeniyle acı çeken/çektirilen insanların trajedisini anlatan filmler, toplumda eşcinsellere karşı duyulan korku/nefretin yıkılmasında, yasalardaki değişiklikler kadar etkili oldu. 8 Eylül 1975’te Time dergisi ilk kez “Ben Bir Eşcinselim” başlığıyla çıkmıştı. Bu cesareti gösteren kişi, Vietnam’da savaşmış ABD Hava Kuvvetleri assubayı Leonard Matlovich’ti. Bu yıl ise Michael Sam, eşcinsel olduğunu açıklayan ilk Amerikan futbol oyuncusu oldu. Eşcinsellerin erkekliğin simgesi kabul edilen askerlik ve futbolculuk gibi meslek gruplarında da görülebildiğinin ortaya koyulması, toplumdaki önyargıların kırılması açısından önemliydi.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Gözükara Vietnam gazisi
    ABD Hava Kuvvetleri astsubayı Leonard Matlovich, 8 Eylül 1975 tarihli Time nüshasının kapağında eşcinsel kimliğini açıklayarak büyük bir tartışma yaratmıştı, ölümünden sonra mezartaşına “Ordudayken iki adam öldürdüğüm için madalya; birini sevdiğim için atma kararı verdiler” yazıldı.

    Eşcinsellerin ceza yasaları ve ayrımcılığa karşı açtıkları mücadele, 1981’de AIDS’in ortaya çıkışıyla da durmadı. İlk yıllarda hastalık eşcinsel ilişkilere bağlanıyor, hatta “eşcinsel vebası” diye anılıyordu. AIDS, pek çok kişinin ölümüne yol açmasına rağmen, aynı zamanda eşcinselliği tabu olmaktan çıkardı.

    ABD’de ancak 2003 gibi yakın bir tarihte sodomi yasaları, ülke genelinde kalkmıştı. ABD Yüksek Mahkemesi, o yıl sodomi yasalarının anayasaya aykırı olduğuna hükmetmişti. Bugün eşcinseller, aynı cinsten kişiler arasındaki evliliklerin kabul edilmesi için birçok ülkede mücadele ediyor. Ancak yasalar ne derse desin, bu eski tabu ortadan kalkmış değil. Bilimsel çevrelerde ise insan cinselliğinin karmaşıklığıyla ilgili tartışmalar hâlâ devam ediyor.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Yasalar ilk defa onları onayladı Danimarkalı eşcinsel hakları savunucusu Eigil ve Axgil çifti, 1989’da Danimarka’nın yapılan düzenlemeyle beraberliğini yasalarca kabul ettiren ilk çift oldu. Bu, dünyada bir ilkti.

    İKTİDARINA GÖRE…

    ‘Majesteleri’ eşcinseller

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Fransa kralı 3. Henri

    Eşcinsel hükümdarlar arasında örneğin İngiltere kralı 3. William gibi koyu protestan bir asker, Prusya Kralı 2. “Büyük” Friedrich gibi çağının en büyük komutanı sayılan bir ateist, Fransa Kralı 3. Henri gibi şık giyinmekten hoşlanan, çevresi “minyon” denilen gözdeleriyle dolu kurnaz bir katolik politikacı bulunabiliyordu. Eğer bu krallar, başarılı ve güçlü hükümdarlarsa, biyografi yazarları eşcinsel oldukları iddialarını kanıtlayacak “kesin bir delil” bulunamadığını söyleyip konuyu geçiştiriyorlardı. Eğer İngiltere Kralı 2. Edward gibi güçsüz bir hükümdarsa ve bir isyan sonucu tahttan indirilmişse, eşcinselliğini özellikle vurgulamakta bir sakınca yoktu. Örneğin bu son kralın nasıl öldüğü hakkında gerçekten de “kesin delil” olmamasına rağmen, anüsüne kızgın bir demir saplanarak öldürüldüğü iddiası birçok tarih kitabında tekrarlanabiliyordu.

    KRALIN EŞCİNSEL KARDEŞİ

    Fransız Dük’ün sır küpü eşi

    Fransa Kralı 14. Louis eşcinsellerden nefret ederdi. Ne var ki, kardeşi Orléans Dükü, en tanınmış eşcinsellerdendi. “Mösyö” diye anılan Dük, iki kere evlenmişti ama sarayda herkes, onun asıl gözdesinin Şövalye de Lorraine olduğunu biliyordu. Mösyö’nün ikinci eşi “Madam” Elisabeth Charlotte’un mektupları ve günlüğü, dönemin önemli tarihsel belgelerindendir. Halasına mektubunda “Madam” eşinin sevgililerinden şöyle söz eder: “Bu minyonlarla hiçbir sorunum yok. Kibar kibar oturup laklak ediyoruz.” 1705’te kız kardeşine yazdığı bir mektupta, bir tipoloji denemesi yapar: “Luise, sen nerelerde yaşıyorsun, dünyadan haberin yok? Burada erkekleri seven erkeklerle ahbaplık etmeyi reddedenler, konuşacak altı kişi bulamaz. Her türlüsü var. Kadınlardan nefret edenler var; hem erkekleri hem kadınları sevenler var. Bazıları delikanlıları, bazıları kendi yaşıtlarını sever…” Kocası öldükten sonra ise günlüğüne şöyle yazar: “Öte dünyadakiler burada neler olup bittiğini görebilselerdi, Mösyö benden çok memnun kalırdı. Çekmecelerini açtım; yanlış ellere düşmemesi için erkek arkadaşlarının yazdığı mektupların hepsini yaktım…”

    PSİKİYATRİK VAKA

    40 yıl önce resmen hastalıktı

    İki yüzyıl önce ortaya çıkan modern psikiyatri “homoseksüellik” kelimesini benimsedi. Amerikan Psikiyatri Derneği’nin (APA), 1952’den beri belli aralıklarla yenilediği akıl hastalıkları rehberi DSM’de (Diagnostic and Statististical Manual of Mental Disorders), eşcinsellik, önce sosyopatik bir kişilik bozukluğu, sonra bir cinsel sapma olarak tanımlandı. Ancak 1974’te DSM’den tamamen çıkartıldı. Bu gelişmeyi sağlayan en önemli etken, eşcinsellerin eylemleri olmuştu.

    SEMBOL BAYRAĞIN TARİHİ

    Gökkuşağında buluştular

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Eşcinsel hareketin sembolü olan gökkuşağı bayrağı ilk defa 25 Haziran 1978’deki San Francisco Onur Yürüyüşü’nde dalgalandı. Yaratıcısı Gilbert Baker, Kansaslı bir eşcinsel hakları savunucusuydu. Baker’in kendi dikip boyadığı sekiz şeritli bayraktaki her rengin bir anlamı vardı. Pembe cinselliği, kırmızı hayatı, turuncu iyileşmeyi, sarı güneşi, yeşil doğayı, mavi sanatı, çivit uyumu ve mor ruhu simgeliyordu. Seri üretimde tutturulması zor olduğu için pembe renk çıkarıldı. 1978’de eşcinsel politikacı Harvey Milk’in öldürülmesiyle alevlenen yürüyüşlerde, bayrağın ikiye bölünüp taşınması için çivit rengi de çıkarıldı ve şerit sayısı altıya düştü.

    Bayrak, ilhamını Oz Büyücüsü (1939) filminden alıyordu. 20. yüzyılın eşcinsel ikonlarından Judy Garland’ın filmde seslendirdiği Oscar ödüllü “Gökkuşağının Üzerinde” (Over The Rainbow) parçası, filmin 1960’larda bir “dolaptan çıkma” analojisi olarak okunup kültleşmesiyle yaygınlaştı ve bir eşcinsel marşı hâline geldi; gökkuşağı imgesiyse Baker’a esin kaynağı oldu.