Etiket: akp

  • Abdullah Gül: Bu ülkenin cumhuriyeti ve Meclis’i var!

    Abdullah Gül: Bu ülkenin cumhuriyeti ve Meclis’i var!

    1 MART TEZKERESİ / 2003

    TÜRKİYE ABD’YE YOL VERMEDİ

    Yakın siyasi tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri,
    1 Mart 2003 tarihinde yaşandı. TBMM, Amerikan askerlerinin
    Irak’a müdahale için Türkiye topraklarından geçmelerine izin
    vermedi. Dönemin başbakanı Abdullah Gül, bu kritik süreçte hem
    ülke içinde siyasetçilerle hem de uluslararası ölçekte yürütülen
    temasları ilk defa ayrıntılarıyla anlattı. 1 Mart Tezkeresi,
    TBMM’de çoğunluk olan AkParti milletvekillerinden bir kısmının
    da “hayır” demesiyle, sadece 3 oy farkla reddedilmişti. Türkiye’de
    bu Tezkere’nin geçmesi için uğraşanlar “masada yerimiz
    olmaz” demiş ve her kanaldan baskı yaparak Meclis’in iradesini
    etkilemek istemişlerdi. Abdullah Gül, sürecin sadece siyasi değil;
    insani, ahlaki-vicdani ve tarihî boyutlarını da dile getiriyor.

    Irak meselesi, biz hükümet olduğumuzda önümüzde bulduğumuz en önemli dosyalardan biriydi. Kıbrıs, AB, ekonomik meseleler de bunun­la birlikteydi. Irak’a müdahale süreci bizden önce başlamıştı. ABD’nin bir “neocon” projesiydi; uluslararası bir meşruiyeti yok­tu. Başka meselelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar neticesinde değil; ABD önderliğinde, İngilizler’le bir koalisyon sonucu ortaya çıkmıştı.

    kapak_dosyasi_4
    Savaş karşıtı cephede AkParti seçmeninin de bir bölümü yer alıyordu.

    O dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bu­nun uluslararası meşruiyeti bu­lunmadığına işaret eden ve mu­halif bir tavrı vardı; başbakan olarak da bunu bana da iletmiş­ti. Tabii başlangıçta dosyalara çok hakim değildik; öncelikle bu meselenin tüm uluslararası veçhelerini ve muhtemel etki­lerini ayrıntılarıyla bilmeliydik. Dışişleri’nin brifingleri ve diğer temaslarla bunları netleştirme­miz gerekiyordu.

    Bizim için zorluk şuradaydı: Hukuki olarak uluslararası meşruiyeti bulunmayan bir çerçevede, 50 binin üzerinde Amerikan askeri Türkiye’ye gelecek; Türkiye’nin değişik ha­valimanlarından -Trabzon’dan tutun da Sabiha Gökçen’e kadar- giriş yapacak ve Türkiye içinden bir komşu ülkeyi işgal edecekti. Bu durum cumhuriyet tarihinde de bir ilkti ve büyük bir meseleydi. Kimi arkadaşlar, kimi çevreler, kimi gazeteciler “Amerika’yı reddetmek masada yeri kaybetmek demek” diye açık açık belirttiler, yazdılar. Ben ve bazı arkadaşlarımız böy­le düşünmüyorduk. Büyük bir sorumluluk, tarihî bir sorum­luluk sözkonusuydu. Bunu bir başbakan olarak üstlenmenin ağırlığını her saniye üzerimde hissettim.

    Tabii böyle bir olaya girerse­niz, bu kadar Amerikan postalı ilk defa Türk topraklarına ayak basacak. Bir kısmı burada, bir kısmı orada… Bunların lojis­tikleri, ilişkileri… Nihayetinde savaş bitecek, Irak yakıla­cak-yıkılacak ama ondan sonra bunlar ne zaman gidecekler? Ne zaman tamamen çekilecek­ler? Yakın tarihte birçok örnek vardı: Güney Kore’den tutun da Afganistan’a kadar. Bunlar çok büyük sorulardı. Tabii Irak’ta bir diktatör vardı hiçbir zaman sempati duymadığımız. Kendi halkına zulmeden bir Sad­dam… Türkmenler’e, Kürtler’e, kendisine karşı gelen Araplar’a, herkese… Amansız, acımasız bir diktatör. Aslında bu işgal fır­satını tabii o veriyordu. Ancak diğer bir gerçek de şuydu: Orta­doğu’da Filistin meselesi çözül­memiş, orada sağlam bir barış sağlanmamıştı. Ortadoğu’nun hem maddi kaynak, hem de in­san kaynağı bakımından -nüfus ve para, petrol- en güçlü devleti Irak’tı. Suudi Arabistan’ın pa­rası vardı, insanı yoktu. Mısır’ın insanı vardı, parası yoktu. ABD geleneksel olarak İsrail’in gü­venliğini önplanda tutuyordu.. Neocon’lar ve onların bir nevi güdümüne girmiş Başkan Bush da bu projenin kilit insanlarıy­dı. Yani, İsrail’in güvenliğini tehdit eden en güçlü ülkenin belini kırmak istiyorlardı.

    Bu koşullarda, şüphesiz öncelikle askerî yapımızın gö­rüşleri ve hareketi çok önem­liydi. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök bize karşı çok dürüst davranıyordu. Kendisiyle konuştuğumda, hem bardağın dolu tarafını hem de boş tarafını anlatıyor ve ihti­malleri aktarıyordu.

    Bizim için bir başka tedir­ginlik konusu da şuydu: Yeni hükümet olmuştuk. Reformcu bir hükümet anlayışımız vardı. Türkiye’de uzun bir dönem­den sonra tek başına iktidar olan bir hükümettik. Bu tek başına iktidar gücünü, Tür­kiye’nin demokratik ve eko­nomik kalkınmasına seferber etmek istiyorduk. Dolayısıyla bunları devreye sokacağız ve AB hedefi doğrultusunda da süratli bir şekilde yürüyece­ğiz. İlk hedeflerimizden biri AB müzakere süreci ve Türki­ye’nin “Kopenhag Kriterleri”ni yakalayıp buna dahil olmasıydı. Tüm bunları düşündüğümüz­de, böyle bir ajandası olan bir hükümetin “savaşa yol verme­si” çok çelişkili bir durumdu doğrusu. Savaşa girerseniz, kaçınılmaz olarak güvenlik politikaları uygulayacaksınız. Halbuki biz o dönem Güney­doğu Anadolu’da 30 senedir uygulanan “olağanüstü hâl”leri kaldırmışız; normal döne­me geçmişiz; Devlet Güvenlik Mahkemeleri sona ermiş… Eğer savaşa angaje olursak, bu kadar yabancı asker gelince ister istemez bunların arkasına kendi topraklarımızda da kendi askerlerimizi koyacağız.

    kapak_dosyasi_5
    2003 Mart’ının ortalarında Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan’a devreden Abdullah Gül, 1 Mart tezkeresiyle ilgili ayrıntıları #tarih dergisi Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü’ye anlattı.

    Ayrıca Türkiye’deki “Kürt me­selesi” zaten hallolmamış büyük bir mesele. Girilen bölge Kürt bölgesi olacak ve Amerikalılar’ı o coğrafyaya biz sokacağız. Tabii kimi çevreler gayet hayalci bir şekilde “Musul, Kerkük petrol­lerinde söz sahibi olmak” gibi cümleler sarfediyorlardı ama; benim endişem hatta korkum, bırakın petrolü, suya gidip susuz gelme durumu, hatta Kürtler’le çok daha içinden çıkılmaz prob­lemlerin ortaya çıkmasıydı.

    Sonuçta başbakan olarak sadece benim değil, partide önemli bir grup arkadaşın da ciddi şüpheleri vardı. Hem Bakanlar Kurulu’nda hem milletvekilleri içinde, durumu tüm boyutlarıyla değerlendiren insanlar bulunuyordu. Tabii bunun yanısıra bazı arkadaş­lar da yine iyi niyetli olarak Türkiye’nin geleceği için daha “pratik” hareket etmek gerek­tiğini düşünüyor; derin analiz­lere girmeden “aman masada olalım” diyorlardı.

    İşte bu şartlar altında süreç işlerken Davos Toplantısı oldu. Orada en üst Amerikan yetkilisi olarak Dışişleri Bakanı Colin Powell’la da buluştuk; özel bir görüşme yaptık. Powell çok prestijli bir insandı şüphesiz; 1. Körfez Savaşı’nın galibi komu­tan, hükümetin en kuvvetli ismi, kendi karizması yüksek biri… Yaptığımız özel görüşme­de, onun aslında bu savaşa çok gönüllü olmadığını gördüm, hissettim. Aslında kendisi de bunu hissettirdi. Yanımda Büyükelçi Gürcan Türkoğlu vardı. Bir taraftan Amerikan askerlerinin Türkiye’ye girme­si, çıkartma yapılacak iskele­ler, İskenderun Körfezi’ndeki düzenlemelerden bahsederken; diğer taraftan “çok da acele et­meyin” diyordu. Kendisine “Ben bunu şüphesiz meclise götü­receğim ve meclis karar verir” dediğimde “yani o zaman karar Türkiye’nindir” diyecek kadar dürüst bir yaklaşımı vardı. Tabii sonraki süreçte kendisine “Irak’ın nükleer çalışmaları var” efsanesinin nasıl daya­tıldığını, nasıl aldatıldığını ve bunu ömür boyu bir leke olarak taşıdığını, yazdığı kitapta ifade edecekti.

    kapak_dosyasi_6
    1 Mart tezkeresi döneminde Erdoğan parti başkanıydı ama henüz parlamentoya girememişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise Hilmi Özkök’tü.

    Meclisteki genel kuruldan 1 gün önce bir grup toplantısı yaptık. Grup toplantısında Ge­nel Başkan Tayyip Bey de bir ko­nuşma yaptı. Ben de başbakan olarak herkesi bilgilendirdim. O zaman Dışişleri’nin hazırladığı artıları, eksileri sözlü ve yazılı olarak ilettim. Hatta bu süreç içerisinde bütün siyasi parti­lerin genel başkanlarını davet ettim. Rahmetli Ecevit de vardı; Rahmetli Mesut Bey, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu… Hatta Cem Uzan bile vardı; o seçimde çok oy almıştı. Hepsinin fikirlerini dinledim.

    Şu bir gerçekti ki, Türk ka­muoyu ciddi bir şekilde bu sa­vaşa karşıydı. Hatta Türkiye’ye gelip halkla röportajlar yapan televizyonlar -BBC gibi- benim­le de mülakat yapıyorlardı. Bana “halkınız karşı, siz nasıl geçire­ceksiniz” sorularını yönelttiler. Ben de onlara şunu söylüyor­dum; “I’m not Emir or King, I’m the elected Prime Minister” (Ne emirim, ne kralım, ben seçil­miş bir başbakanım). Yani, ben meclise getireceğim, meclis ne derse o olacak. Hatta birkaç kere danışmanlarım uyardı; “emir-kral demeyin alınırlar” diye; ama doğrusu buydu.

    O günlerde bir de İzmir seyahatim olmuştu. Rahmetli anneannemin, büyükbabamın kabrini de ziyaret etmiştim sessizce, sabahın erken saa­tinde. Çıkarken, kabristanda insanlarla karşılaştım. Kadın­lar koşarak yanıma geldi. Bana söyledikleri şuydu: “Aman bizi savaşa sokma.” Bu hiç aklım­dan çıkmaz. Savaşın ne demek olduğunu biliyoruz. Savaş ölüm demek, ayrımsız. Hele bugü­nün savaşları, büyük yıkım demek. Çoluk, çocuk, herkes yani… Ve bu uluslararası meş­ruiyeti de olmayan bir savaş olacağı için çok daha farklı olacaktı. Dolayısıyla bu duygu­lar içinde meclise gittim.

    Siyasi hayatımda sorumluluk duygusunu çok önemserim. Bazı kişiler risk almaya açıktır. Ben bunu yapamam. Bu mese­le, diyelim kendi yaptığınız bir ticaret, bir ekonomik faali­yet değil. Neticesi sadece sizi ilgilendiren bir konu değil ki risk alalım. Milletin meselesi bu. Çok iyi hesaplanması, analiz edilmesi ve tartılması gerekir; tabii sonuçta ne olursa olsun o karara uyulması gerekir.

    Konuyu meclise getirdiği­mizde milletvekillerini detaylı bilgilendirdim. Son konuş­mamızda da şunu söyledim: “Ben birçok başbakanın bu tip konularda yaptığı gibi hepi­nizin, grubumun oyunu alıp, sizin adınıza mecliste kullan­mayacağım. Yani ‘şu yönde oy kullanın’ gibi bir talimatım olmayacak. Sizi yeterince bilgilendirdik. Neticede altında benim imzam olacağı için du­rumum farklı. Ancak sizler de farklısınız. Örneğin Amerikan Kongresi neyse bizim Meclis’i­miz de öyledir” dedim.

    kapak_dosyasi_7
    AkParti hükümetlerinin ilk başbakanı Abdullah Gül, 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce de Türk halkının büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu değerlendirmişti.

    1 Mart 2023’te Meclis’te ya­pılan oylamada, bildiğiniz gibi 264 kabul, 250 red, 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasa’nın 96.maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Yani 3 oyla da olsa tezkere reddedildi.

    Benim değerlendirmem şudur: Büyük sorumluluk duy­gusu içinde hareket etmemizin neticesinde, Türkiye için çok hayırlı oldu. Ahlaki kaygılar gü­den insanların-vekillerin ödüllendirilmesi diyebili­rim. Kendi topraklarımız­dan savaşa yol verseydik, Irak’ın altüst oluşuna da katılmış olacaktık. Ne olursa olsun bütün Arap dünyası, bütün İslâm dünyası, hatta Avrupa için; işbirlikçi olarak, Amerikalılar’ın güdü­münde bir ülke olarak hafızalarda ve arşivlerde yer alacaktık.

    kapak_dosyasi_8
    Dönemin en önemli gazetesi Hürriyet manşetinde Meclis’in tarihî kararını böyle duyurmuştu.

    Türkiye tezkereyi reddedince, ülkemizin dünyada en itibarlı seviye­ye çıktığı bir döneme girdik. Arap sokaklarında da, Avrupa sokaklarında da, Türk dünya­sında da bunun etkisini gördük. Birçok devlet başkanı beni arayıp “çok saygıdeğer bir ülke olduğunuzu gösterdiniz” dedi. En çok etkilenenlerden biri Putin, bir diğeri de Chirac’dı. Chirac o tarihe kadar Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir ülke olarak değerlendiriyordu; AB konularında bunun etkilerini hissettiriyor hatta açıkça ifade ediyordu; kendisiyle tatsız görüşmelerimiz de olmuştu. Ancak bu hadiseden sonra her AB toplantısında -ki o zaman sıklıkla liderleri de davet eder­lerdi ve ben de birkaç zirveye katıldım- her seferinde yanıma oturdu ve özel görüşmek istedi. Birçok başka liderin de yaklaşı­mı değişmişti.

    ABD’yle ilişkilerimizde ise tabii bir soğukluk meydana geldi ama, Amerikalılar çok şoke olmadılar aslında; daha ziyade Türkiye’deki Ameri­kancılar şoke oldu! Tezkere geçsin diye çok uğraşanlar ve Amerikalılar’la yakınlığıy­la ünlenenler… ABD’nin “çok büyük intikam alacağını” falan yazan-çizenler… Ancak dediğim gibi, ABD’deki birçok sağdu­yulu siyasetçi Türkiye’nin bu kararına saygı gösterdi. Hatta daha sonra ben Dışişleri Bakanı olarak gittiğimde, o dönem tezkerenin geçmesi için büyük baskı yapan hem Cheney hem Rumsfeld benimle görüşmek istedi. Hepsine de dürüst bir şekilde bütün bunları anlattım. Onlar da Türk halkının büyük çoğunluğunun tezkereye karşı olduğunu bildiklerini ifade etti. Zaten ABD’deki Demokratlar da karşıydı; Başkan Obama bile “hayır” oyu kullanmıştı kendi meclislerinde.

    Powell
    Irak savaşının arkasındaki iki önemli isim ABD Başkanı Bush ve Dışişleri Bakanı Powell’dı. Powell, Türkiye’ye beklenenden daha yumuşak bir tepki verecekti.

    Türkiye’nin kararı, ideolojik, körü körüne bir reddediş de­ğildi. Altında ciddi analizlerin, ciddi ahlaki sorumlulukların hissedildiği bir duyguyla ve kararla Meclis bunu reddetti. Meclisin reddetmesi Türki­ye’nin itibarını çok yükseltti, ülkenin önünü çok açtı. 2007- 2010’lara kadarki itibar artı­şının en büyük nedeni budur. Avrupa’yla en iyi dönemimizi yaşadık. Kimilerinin dediği gibi Amerikalılar’la ilişkileri­miz yıkılmadı. Daha o zaman, bana “ABD’yle ilişkiler koptu” diye feryat edenlere de şunu söylerdim: “Hayır, şimdi ABD’y­le daha sağlıklı ilişkiler var. Önceden sadece askerî ilişkiler ve onların güdümünde görü­nen bir ülkeyken şimdi daha sağlıklı ve saygın bir ülkeyiz.” Nitekim böyle de oldu. Kimi kötü niyetliler, gizli anlaşma­lar, “Büyük Ortadoğu Projesi”, “PKK’ya destek” diyerek bu süreci baltalamak istedi ama; bildiğiniz gibi önyargılı ol­dukları için bugün bile devam ediyorlar bunlara.

    kapak_dosyasi_10
    O dönem muhafazakar kesimin önemli gazetesi Yeni Şafak da tezkerenin reddedilmesinden memnundu.

    Benim değer verdiğim, hatta arkadaşlığım da olan bazı yazarlar; müthiş bir Amerikan taraftarlığıyla, ABD’yle bera­ber hareket edilmesi gerek­tiği noktasında o kadar ileri gittiler ki, suçlamaya varan yazılar yazdılar. Wolfowitz’le telefon görüşmeleri dahi yapıp Türkiye’de bir etki oluştur­maya çalıştılar. Diğer taraftan bizim içimizdeki siyasetçiler ve milletvekilleri arasında, eğitimlerini Batı’da almış, hatta “Batıcı” bilinen birçok arkadaş da tezkereye karşı çıktı; çünkü o ahlaki sorumluluğu hissetti. Ancak bunun yanında kendisi­ni daha “geleneksel” ve “yerli” sayan birçok arkadaş ise daha “pratik” hareket etmek istedi; tezkerenin geçmesi için çaba sarfetti.

    ABD malum büyük bir güç, büyük bir devlet; ekonomik, teknolojik, bilim-kültür-sa­nat olarak lider ülke dünyada. Türkiye şüphesiz bunu yok sayamaz. Türkiye-ABD ilişki­lerinin güçlü olması bizim için şüphesiz önemlidir; ama bunun sağlıklı bir şekilde olması, Tür­kiye’nin kendi çıkarlarını önde tutması daha da önemlidir.

    CHP, TEZKEREYE TAM KADRO KARŞI DURMUŞTU

    Onur Öymen: Meclis kararı doğru ve tarihî bir karardı…

    Dönemin CHP milletvekili Türk diplomat ve siyasetçi Onur Öymen, “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum. Aksi takdirde siyasi bedeli çok ağır olacaktı” diyor.

    kapak_dosyasi_kutu

    Aslında 1 Mart Tezkeresi’nden önceki dönemde de ABD’nin Irak’a müda­hale için Türkiye topraklarını kullanma projesi vardı. Savunma Bakanı Yardım­cısı Wolfowitz Türkiye’ye geldi ve Ecevit’i iknaya çalıştı; ama Başbakan Ecevit buna sıcak bakmadı.

    1 Mart Tezkeresi öncesinde ise Amerikalılar’la çeşitli düzeylerde bir dizi uluslararası temas gerçekleşti. Biz de özellikle BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Türkiye’nin bir müdahaleye izin vermesinin yasal imkansızlığını dile getirdik. Özellikle müzakereleri yürüten Deniz Bölükbaşı, 1 Mart Vakası adlı kita­bında bunları dile getirmiştir. Gazeteci Fikret Bila da Ankara’da Irak Savaşları kitabında bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattı, belgeledi. Sayın Şükrü Elekdağ da bu konunun takipçisi oldu.

    Böyle bir ortamda 1 Mart tezke­resi Meclis’te görüşüldü. Deniz Baykal, Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı bir tezkereyi kabul etmesinin doğru olmayacağını, Irak’la ilişkilerimizi uzun vadede olumsuz etkileneceğini söyledi. CHP milletvekillerinden hiçbiri çekimser kalmadı ve “hayır” dedi. Sonuçta, Mec­lis’teki oylamada iktidar partisinden de -yanılmıyorsam 99 kişi- ya ret oyu verdi ya da çekimser oy kullandı. Neticede içtüzüğe göre gerekli oy çıkmadı ve tezkere reddedildi.

    Benim bildiğim kadarıyla, ABD’nin herhangi bir ülkeye asker göndermesi­nin; oradan başka bir ülkeye müdahale etmesi için herhangi bir hükümetin onayını almasının; meclis çoğunluğuna sahip olmasına rağmen o hükümetin milletvekillerinin bir bölümünün karşı çıkması sonucunda bunun reddedil­mesinin başka örneği, bırakın Türkiye’yi dünyada yok.

    Tabii Amerikalılar büyük tepki gösterdi buna, çok şaşırdılar. “İktidarın nasılsa çoğunluğu var, bu meclisten geçer” havasındalardı. Reddedilince çok rahatsız oldular. Wolfowitz, Mehmet Ali Birand’la yaptığı bir mülakatta Türk as­kerlerini eleştiren laflar söyledi. “Askerler bu olayda meclise liderlik yapamadılar” dedi. Bir taraftan yıllardır “askerler si­yasete karışmasın” diyorlar, burada ise “asker siyasete niye karışmadı” diyorlar!

    Bence bu karar, TBMM’nin aldığı en önemli, en doğru, en isabetli kararlardan biridir. “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum” dedim ben hep. Aksi takdirde ne olurdu? Ame­rikalı askerlerin bir bölümü Kuzey Irak’a geçecekti, bir bölümü de -aşağı yukarı 25 bin asker- Türkiye’de kalacaktı. Ne kadar süre kalacaktı? Belirsiz. 2. Dünya Savaşı’nda ABD’nın Japonya’ya gön­derdiği askerlerden 40 bini hâlâ orada. Güney Kore’ye gönderdiklerinden 26 bini orada. Almanya’ya gönderdiklerinin büyük kısmı hâlâ orada. Yani büyük bir ihtimalle Türkiye’nin en hassas bölgesi olan Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda Amerikan askeri uzun yıllar kalmaya devam edecekti. Bu Türkiye’nin hem egemenlik haklarını, hem bölge politika­larını çok kötü bir şekilde etkileyecekti. ABD bu karardan rahatsız oldu ama aksi durumda bunun Türkiye’ye siyasi bedeli çok ağır olacaktı.

  • AK Parti zafer sarhoşu muhalefet umut yorgunu

    AK Parti zafer sarhoşu muhalefet umut yorgunu

    Türkiye’nin 2000’li yıllarına damgasını vuran AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan, 2002’den itibaren yapılan 6 genel seçim, 4 yerel seçim, 2 cumhurbaşkanlığı seçimi ve 3 anayasa değişikliği referandumundan zaferle çıktı. Bu dönemde uzun süre “durumu izlemek”le yetinen muhalefet ise 2014’ten itibaren hareketlense de umutlar hep başka bahara kaldı.

    Türkiye’yi yeni bin yıla taşıma vaadiyle yola çıkan DSP, ANAP ve MHP koalisyonu, 1999 deprem felaketi ve 2001 ekonomik krizi başta olmak üzere art arda yaşanan travmalar nedeniyle büyük güç kaybetmişti. 2002’de MHP lideri Bahçeli’nin beklenmedik önerisiyle erken seçim kararı alındı.

    Kararın alınmasıyla, 3 Kasım 2002’de yapılacak seçimler arasında 3.5 ay vardı ve partiler kampanyalarını bu süreye sığdırmak zorundaydı. Halkın mevcut siyasi aktörlerden umudu kestiği, koalisyon partilerinin mitinglerinin sönük geçmesinden de anlaşılıyordu. Millî Görüş çizgisinden kopan “yenilikçilerin” 2001’de kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “genç ve karizmatik” olarak sunulan lideri Tayyip Erdoğan ise 40 günde 68 coşkulu miting yaparak iktidarın en güçlü adayı olduğunu göstermişti.

    Seçmenlerin beşte birinin sandığa gitmediği 2002 seçimlerinde iki partili bir Meclis yapısı ortaya çıktı ve oyların 34.3’ünü alan AK Parti 363, yüzde 19.4’ünü alan CHP 178 milletvekilliği kazandı. Seçim öncesinde Meclis’te bulunan tüm partiler Meclis dışında kalmıştı. 16 parti yüzde 10 barajını aşamazken, oyların yüzde 46’sı, yani 14.5 milyon seçmenin tercihi boşa gidiyordu.

    AK Parti zafer sarhoşu
    Recep Tayyip Erdoğan, Menderes’ten sonra üç kez üst üste seçim kazanıp başbakanlık yapan tek siyasetçi oldu.

    1997’de bir konuşmasında okuduğu şiir nedeniyle hapis cezasına çarptırılan AK Parti Genel Başkanı Erdoğan siyasetten men edildiği için milletvekili olamamıştı. Bu nedenle seçimin ardından ilk hükümet Abdullah Gül başbakanlığında kuruldu. Meclis’te AK Parti’nin, Erdoğan’ın seçilmesi önündeki engeli kaldırmak için verdiği yasa değişikliği önerisi Deniz Baykal ve CHP tarafından desteklenince Erdoğan tekrarlanan Siirt seçimiyle milletvekili oldu. Bunun üzerine Gül çekildi ve Erdoğan 2003 Mart’ında başbakanlık koltuğuna oturdu. O zaman kimse bunun -en az- 20 yıllık bir dönemin başlangıcı olduğunu düşünmüyordu ama eski Millî Görüş partilerinin aksine bir kitle partisi olmayı hedefleyen AK Parti 2015’e kadar tüm genel seçimlerde oylarını yükseltmeyi başardı.

    AK Parti zafer sarhoşu
    Vatan gazetesinin manşeti, 3 Kasım 2002 seçimlerinin özetiydi (üstte). AK Parti’yi kuran Millî Görüş’ün yenilikçi kanadının liderleri Gül, Erdoğan, Arınç ve Şener (altta).

    2007 seçimlerinde AK Parti oylarının artmasına seçimden önce yaşanan bir dizi gelişme de etki etmişti. Bunlardan birincisi cumhurbaşkanlığı seçimi kriziydi. Nisan’da Meclis çoğunluğu Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçmiş ama karar Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Gül’ün aday olmasıyla başlayan laiklik tartışmaları da Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde hükümete karşı yayımladığı bildiriye (e-muhtıra) kadar uzandı.
    E-muhtıranın mağdur duruma düşürdüğü AK Parti için asıl iyi haberse merkez Sağ’dan geldi. İkisinin de barajın altında kalacağı düşünülen Erkan Mumcu liderliğindeki ANAP ve Mehmet Ağar liderliğindeki DYP seçime birlikte katılmaya karar vermişti. Ancak bugün dahi tam bilmediğimiz, tarafların da açıkça anlatmadığı “bazı şeyler” oldu ve birleşme son dakikada iptal edildi. AK Parti taraftarı basında bayram havası yaratan gelişme hem merkez Sağ’ın barajı aşamayacağını hem de bu cenahın oylarının bir bölümünün AK Parti’ye kayacağını kesinleştiriyordu. ANAP lideri Erkan Mumcu yıllar sonra, birleşme girişiminin “Gülen Cemaati ve ortağı olan iktidar tarafından sabote edildiğini” söyleyecekti.

    AK Parti zafer sarhoşu

    2007’de barajı geçen üç partiden AK Parti yüzde 46.6 ile 341, CHP yüzde 21 ile 112, MHP yüzde 14.3 ile 71 milletvekili çıkardı. ANAP seçimlere katılamamış, Mehmet Ağar’ın partisi yüzde 5.5 oyla baraj altında kalmıştı. HEP geleneğinin devamı DTP’nin desteklediği bağımsız adaylardan 22’si de Meclis’e girmeyi başardı.

    İktidarının ikinci döneminde ilk iş olarak Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçen AK Parti, ardından bir anayasa değişikliği teklifi hazırladı. 21 Ekim 2007’deki referandumda kabul edilen değişikliklere göre cumhurbaşkanı halk oyuyla seçilecek, genel seçimler de 5 yıl yerine 4 yılda bir yapılacaktı.

    AK Parti’nin logosunu tasarlayan ve kuruluşundan itibaren tüm seçim kampanyalarını yöneten Erol Olçok, Erdoğan’ın ilk iktidar dönemini çıraklık, ikinci dönemi kalfalık olarak nitelendirmişti. 2011 seçimlerindeki “Hayaldi gerçek oldu” sloganlı kampanyada ise Erdoğan’ın ustalık dönemi için oy isteniyordu.

    CHP ve MHP ise 2011 seçimleri öncesi “kaset skandalları” nedeniyle büyük sarsıntı yaşadı. 2010’da CHP lideri Deniz Baykal’ın bir kadınla görüntüleri sızdırılınca Baykal partinin genel başkanlığından ayrılacak ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu gelecekti.

    Seçimlere iki ay kala bazı MHP milletvekillerinin çeşitli ilişki görüntülerinin yayımlanması da ikinci kaset skandalıydı. 10 MHP’li partiden ayrılmak ve adaylıktan çekilmek zorunda kaldı.

    AK Parti zafer sarhoşu
    Gezi ve AK Parti broşürü Erdoğan’ın kutuplaştırma siyaseti gütmesinin miladı 2013’teki Gezi olaylarıydı (üstte). AK Parti’nin 2O15’te dağıttığı broşürde Türkiye’nin “Ramazan ayının ortasında, İstiklal Caddesi’nde Gay Pride yapılabilen bir ülke” olduğundan gururla bahsediliyor, AK Parti’nin asla kimsenin yasam tarzına müdahale etmeyeceği sözü veriliyordu (altta).
    AK Parti zafer sarhoşu

    12 Haziran 2011’de yapılan seçimlerde 327 milletvekilliği kazanan AK Parti’nin oy oranı 49.9’la zirveye ulaşmıştı. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığıyla oyları yükselen CHP yüzde 26’yla 135, MHP yüzde 13’le 53 milletvekili çıkardı. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun 36 bağımsız adayı da Meclis’e giriyordu.

    Menderes’ten sonra üç dönem üstüste başbakanlık yapan ikinci siyasetçi olmayı başaran Erdoğan, yüzde 50 oy oranının verdiği güçle 2013’ten itibaren yürüttüğü “kutuplaştırma” siyasetiyle geniş tabanlı kitle partisi hedefinden uzaklaştı; o zamana kadar AK Parti’yi destekleyen bazı kesimlerin desteğini kaybetti.

    Muhalefet de ilk kez Erdoğan’ı “gönderebileceğini” düşünmeye başlamıştı ama, 10 Ağustos 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimleri işlerinin hiç de kolay olmadığını gösterdi. Birinci turda oyların yüzde 51.6’sını alan Erdoğan rahatlıkla seçilirken, CHP ve MHP’nin ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu yüzde 38.5’te kalmıştı. HDP adayı Selahattin Demirtaş’ın oy oranı ise yüzde 9.8’di.

    Erdoğan cumhurbaşkanı seçilince partinin genel başkanlığı ve başbakanlık görevini Ahmet Davutoğlu’na devretse de genel başkan gibi davranmayı sürdürdü ve 2015 seçimleri öncesinde sahaya çıkıp seçmenlerden AK Parti için 400 milletvekili istedi. Ancak 7 Haziran’da AK Parti yüzde 41 oy oranıyla birinci olsa da, 258 milletvekili çıkararak 2002’den beri ilk defa parlamentodaki çoğunluğu kaybetti. CHP yüzde 25’le 132, MHP 16.2’yle 80 sandalye kazanırken, HDP de ilk kez barajı aşıp yüzde 13 oy alarak 80 milletvekili çıkarmayı başardı.

    13 yıldır ilk defa ufukta koalisyon görünüyordu. Hükümeti kurmakla görevlendirilen Davutoğlu’nun koalisyon görüşmeleri sonuçsuz kalınca, Erdoğan yetkisini kullanarak seçimlerin yenilenmesine karar verdi. Yeni seçim 1 Kasım 2O15’te olacaktı.

    Haziran ve Kasım seçimleri arasında geçen sürede, Türkiye tarihinin en vahşi terör saldırılarından bazıları yaşandı. Suruç ve Ankara’daki intihar saldırılarında 135 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. 5 ay boyunca ölüm ve katliam haberleriyle yaşayan toplumda güvenlik kaygısı önplana çıkmış, Davutoğlu da oylarının bu süreçte arttığını söylemişti. 1 Kasım’daki seçimin sonuçları da Davutoğlu’nun yanılmadığını gösteriyordu. AK Parti oylarını 8.5 puan yükselterek yüzde 49.5’e çıkardı ve 317 sandalyeyle Meclis çoğunluğunu tekrar ele geçirdi. Bir defa daha yüzde 25 oy alan CHP 134 milletvekili çıkarırken, MHP oyları yüzde 12’ye, HDP oyları ise yüzde 10.7’ye düşmüştü.

    Seçim zaferi ve ardından gelen 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle tabanını etrafında kenetlemeyi başaran Erdoğan’ın bundan sonraki hedefi başkanlık sistemi oldu. Kasım seçimleri bu gücü vermese de imdada MHP lideri Devlet Bahçeli’nin desteği yetişti ve AK Parti döneminin üçüncü anayasa değişikliği referandumu yapılması kararı alındı. Sistem değişikliğine karşı olan MHP’liler de partiden ayrılıp, Akşener liderliğindeki İyi Parti’yi kuruyordu.

    AK Parti zafer sarhoşu
    Millet İttifakı, işbirliğinin ilk meyvelerini 2019 yerel seçimlerinde topladı.

    16 Nisan 2017 referandumunda sonuçlar Erdoğan’ın istediği gibi çıktı. Seçmenlerin yüzde 51.4’ü yeni sistemi onaylarken, 48.6’sı reddetmişti. Referanduma damgasını vuran olaysa “mühürsüz oy” skandalı oldu. Yasaya göre oyların geçerli sayılabilmesi için oy pusulalarıyla zarfların oy verme işleminden önce mühürlenmesi gerekiyordu. Ancak bu referandumda mühürsüz zarf ve pusulalar da kullanılmıştı. 2.5 milyon oyun şaibeli olduğunu öne süren CHP itiraz etse de Yüksek Seçim Kurulu mühürsüz pusula ve zarfları geçerli sayınca sonuçlar kesinleşmiş oldu.

    2014 yerel seçimlerinde oylar sayılırken farklı yerlerde yaşanan elektrik kesintileri ve Ankara’daki kesintinin sebebinin trafoya kedi girmesi olarak açıklanması sandık güvenliğiyle endişe yaratınca, Oy ve Ötesi başta olmak üzere sivil inisiyatifler harekete geçmişti. Siyasi partiler de eskisinden daha dikkatli davranıyordu. Referandum günü binlerce gönüllü görev başında olsa da kimsenin mühürsüz oy kullanımına karşı alabileceği bir tedbir yoktu, Erdoğan’ın, YSK henüz kararını duyurmadan dediği gibi “atı alan Üsküdar’ı geçmişti”.

    Referandumdan sonra Cumhur İttifakı’nı kuran AK Parti ve MHP, ilk başkanlık seçimlerinin 24 Haziran 2018’de yapılacağını açıklayınca, CHP, İyi Parti, Saadet ve DP de Millet İttifakı’nı kurduklarını ilan etti. İttifak kurulmuştu ve partiler cumhurbaşkanlığı için kendi adaylarını gösteriyordu. Seçim ikinci tura kalınca ittifaktan hangi aday birinci çıkarsa ona destek olunacaktı.

    CHP, Erdoğan’a karşı Muharrem İnce’yi, HDP 2016’dan beri tutuklu bulunan Demirtaş’ı, İyi Parti Meral Akşener’i, SP Temel Karamollaoğlu’nu aday gösterdi. Muhalefetin ikinci tur beklentisine rağmen Erdoğan seçimi birinci turda aldığı yüzde 52.4 oyla kazandı. İnce yüzde 30.6, Demirtaş yüzde 8.4, Akşener yüzde 7.3, Karamollaoğlu 0,9 oranında oy almıştı.

    Başkanlık seçimlerinin gölgesinde ve aynı gün yapılan genel seçimlerden de AK Parti’nin yüzde 42.5 oy oranıyla 295 milletvekili çıkararak birinci olması, Erdoğan’ın 2002’den beri en mutlu balkon konuşmalarından birini yapmasına yol açtı. CHP yüzde 22.6’yla 146, HDP 11.7’yle 67, MHP yüzde 11’le 49 ve ilk kez seçimlere katılan İyi Parti yüzde 10’la 43 milletvekili çıkardı.

    Seçimlerin önemli sonuçlarından biri de 2014’ten beri umut yorgunu olan muhalif ittifakın, hiçbir partinin tek başına Erdoğan’ı yenemeyeceğini açıkça görmesi ve Millet İttifakı’nı güçlendirme yoluna girmesiydi. 2019 yerel seçimlerinde ittifaka Ankara ve Istanbul belediye başkanlıklarını zaferlerini kazandıran bu çabaların, önümüzdeki genel seçimleri nasıl etkileyeceğini de 14 Mayıs akşamı göreceğiz.