Etiket: aids

  • Ego’larını kapıda bıraktılar Afrika için tek ses oldular…

    Ego’larını kapıda bıraktılar Afrika için tek ses oldular…

    Bundan tam 39 yıl önceydi. 1985 Mart’ında ABD’de 46 ünlü müzisyen, Afrika’da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan kıtlık ve açlık sorununa dikkati çekmek için biraraya gelerek “We Are the World” adlı şarkıyı kaydetti. Tüm dünyaya yayılan şarkı, Afrika’da açlıktan ölen insanları gündeme taşıdı. Kamera önünde ve arkasında yaşananlar…

    Dünya yayıncılık tarihin­de, 7 Mart 1985’te eşine nadir rastlanan bir gün yaşandı. Gezegenin dörtbir yanında 5 binin üzerinde radyo istasyonu aynı anda aynı şar­kıyı çalıyordu. Sonraki 3 gün, o dönemin en büyük rekorlarından birine sahne olacaktı.

    Aralarında Michael Jackson, Lionel Ritchie, Bob Dylan, Bruce Springsteen, Paul Simon, Ray Charles, Stevie Wonder gibi isimlerin yer aldığı 46 kişilik dev şöhretler karması tarafından USA For Africa (United Support of Artists for Africa -Afrika İçin Sanatçılar Birliği) adı altında kaydedilen “We Are the World” adlı şarkının 45’liği, 3 günde 800 binin üzerinde bir satış rakamı­na ulaşarak ABD tarihinin en hızlı satan plağı olmuştu. 1985 sonunda plağın tüm dünyadaki satışının 20 milyonu aştığı ve 63 milyon USD (bugün 160 milyon USD) gelir elde ettiği açıklandı.

    Şarkının işaret fişeğini “Day-o” parçasıyla Türkiye’de de iyi tanınan, calipso müziğinin ef­sanevi ismi Harry Belafonte ateş­lemişti. Belafonte, ABD koşul­larında hayli Sol fikirlere sahip, tüm hayatını ırkçılık karşıtlığının yanısıra işçi hakları mücadele­siyle geçirmiş, saygın bir isimdi. O sırada 58 yaşındaydı.

    Belafonte, 1984’te Afrika’da 400 binin üzerinde insanın haya­tını kaybetmesine yol açan kıtlık karşında bir şeyler yapmaya ka­rar vermiş ve düşüncesini birçok ünlü müzisyenin menajerliğini yapan Ken Kragen’a açmıştı. 1984’ün Kasım ayında İngiliz ve İrlandalı yıldızlar Boomtown Rats’ten Bob Geldof ve Ultra­vox’tan Midge Ure öncülüğünde biraraya gelmiş, açlıktan kırılan Etiyopya için “Do They Know It’s Christmas?” şarkısını kaydetmiş­lerdi. Sting, Boy George, Bono, Simon LeBon, Paul Young gibi isimlerin yer aldığı 45’lik, piya­saya verilmesinin ilk haftasında milyonu aşan satışa ulaşmıştı. Belafonte, “Neden aynısını biz de ABD’de yapmayalım?” diye düşünüyordu.

    muzik_1
    Hollywood’daki A&M Stüdyoları “We Are the World” kayıtları için buluşan, her biri apayrı bir kariyere ve şöhrete sahip 46 büyük yıldızı ağırladı.

    Kragen teklifi çok beğendi ve Belafonte’yi ABD’de her tarzdan ünlü isimlerin yer alacağı çok ge­niş popüler bir kadroyla bir şarkı kaydetme konusunda ikna etti. Elbette önce şarkının yapılması gerekiyordu. Ünlü menajer bu işi de Michael Jackson ve Lionel Ritchie’ye havale etmişti. Ortaya çıkan beste Amerikan popüler müziğinin en saygın prodüktör ve aranjörü Quiny Jones’a emanet edilecekti. Jackson ve Ritchie eve kapanıp çalışmalarına başlarken Kragen da tanınmış isimleri ara­yıp böyle bir projede yer almaları için ikna çabasına girişti.

    Müzik dünyasının en büyük isimlerini razı etmenin zorlu­ğunun yanısıra bir başka teknik problem mevcuttu: Böyle bir kadroyu kayda girmeleri için aynı gün aynı yerde toplayabil­mek. Kragen’ın aklına bunun için pratik bir çözüm geldi. 28 Ocak 1985’te Los Angeles’ta Ameri­kan Müzik Ödülleri dağıtılacak ve neredeyse tüm yıldızlar ödül törenine katılacaktı. O yıl ödül töreninin sunuculuğu için Lionel Richie seçilmişti. Bu da törene katılan ünlülerin kulis arkasında tören sonrası stüdyoya geçmeleri için ikna etmekte bir avantajdı. Tabii henüz ortada şarkı yoktu.

    Söylenenlere bakılırsa, Jackson ve Richie ikilisi tüm dünyada kolayca algılanıp eşlik edilebilecek “bir nevi marş” yazmaları gerektiğine karar verdikten sonra, oturup farklı ülkelere ait bazı ulusal marşları dinlemişlerdi. Önce mırıldan­ma şeklindeki sözlerle müziği tamamladılar; sonra Michael Jackson’ın yazdığı sözlerle ilk Quincy Jones’a emanet edilecek ilk demo’yu kaydettiler. Quincy Jones ortaya çıkan işi beğenmiş­ti. Bu arada menajer Ken Kragen da büyük başarıyla dev bir kadroyu ikna etmeyi başarmış­tı. Özellikle Bob Dylan ve Bruce Springsteen’in dahil olması, geri kalan birçok ismin ikna edilme­sinde büyük etkendi.

    “We Are the World” adlı popü­ler müzik tarihinin bu en ilginç ve aynı zamanda tartışmalı şarkısı, stüdyoda 46 isim tara­fından kaydedildiğinde, tarih 28 Ocak 1985’ti.

    muzik_2
    ABD Başkanı Ronald Reagan, 14 Mayıs 1984’te Beyaz Saray’da ağırladığı Michael Jackson’a “Başkanlık Halkla İlişkiler Ödülü”nü vermişti.

    39 yıl sonra Netflix’in ya­yınladığı “Pop Müziğin Muhte­şem Gecesi” adlı belgesel, hem Türkiye’de hem de tüm dünyada ilgiyi yeniden bu hikayeye çekti. 80’lerin ortasında her biri apayrı bir kariyere ve şöhrete sahip yıldızın yaptığı bir kaydın aşama­larını, bazı isimlerin o geceye dair tanıklıklarını içeren, ilgi çekici ve izlenesi bir yapım. Ancak hem Türkiye’de hem de dünyada sosyal medya kullanıcılarının belgeseli izledikten sonra yap­tıkları paylaşımlar da belgeselin kendisinden daha düşündürü­cü. Çoğunluğun ilgisini çeken, büyük şöhretlerin eğlenmeyi de ihmal etmeyerek, zaman zaman da gayet çocuksu tavırlarla bir şarkı kaydetmiş olmaları. Artık Afrika’dan bahseden pek yok. Aslında basit bir Google araması, Afrika’nın çeşitli bölgelerinde aç­lık sorununun o günden bu yana hiçbir zaman tam olarak bitmedi­ğini, hâlen sürdüğünü gösteriyor. Sosyal medya paylaşımlarında övgüyle en çok yer verilen ayrıntı ise, Quincy Jones’un stüdyonun kapısına astığı yazı: “Egolarınızı girerken kapıda bırakın!”

    “We Are the World” plak olarak yayınlandığında ek gelir elde et­mek için anahtarlık, tişört, kahve fincanı gibi hatıra eşyaların yanı­sıra “We Are The World: The Story Behind the Song” başlıklı VHS formatında bir de video kaset satışa sunulmuştu. Stüdyodaki kayıt gecesine ait görüntüleri içeren bu yapım 1985’in en çok satan video kasetleri listesinde 9. sırada yer almıştı. ‘60’lı yıllardan itibaren politik tutumu, Viet­nam Savaşı karşıtı söylemleriyle dikkati çeken, ‘80’lerde “aerobik akımı”nın öncüsü olarak yeni bir kimlik edinen Jane Fonda’nın anlatıcılığı üstlendiği videoda, bugün gündemde olan belge­selden daha fazlası izleyiciye sunulmuştu. YouTube üzerin­den tamamına ulaşılabilen bu 1 saatlik kaydı izleyince en dikkati çeken ayrıntı; şarkının kaydı­na girilmeden önce Amerikalı yıldızlara motivasyon desteği yapmak üzere içeri giren Bob Geldof’un konuşması.

    Sonradan sızan bilgilere göre Geldof, stüdyoya geldiğinde biraz şaşkınlık ardından da epey öfke yaşamıştı. Stüdyoyu tepeden gören loca mahiyetindeki ayrı bir bölümde gösteri ve moda dünyasının ünlüleriyle dolu, havyar ve ıstakozun da oldu­ğu zengin açık büfeden yemek yenilen, pahalı şampanyalar içilen bir partiyle karşılaştığında sinirlenmişti. Stüdyoya konuşma yapmaya indiğinde de ufaktan bir dokundurma yapmayı ihmal etmemişti. 1985’te yayınlanan kayıtlarda Geldof’un konuşması bugün izlediğimiz belgeselde­kinden bir parça daha uzun. O an kaydedilmeye çalışılan şarkıyı gerekli kılan şeyin, büyük oranda Batı toplumunun suç olduğunu söylüyor; Batılı ülkelerin silola­rında milyarca ton tahıl ihtiyaç fazlası olarak dururken birileri­nin “hiçbir şey”e sahip olmadığını belirtiyor; “hiçbir şey derken, sarhoş olmak için içecek bir şey olmamasından değil, hayatta kalmak için içilecek su olma­masından bahsediyorum” diye ekliyor. Stüdyoyu dolduran bütün o yıldızların Geldof’u dinlerkenki hâlleri, ne hissetmesi gerektiğini bile bilemez haldeki bakışları, konuşmanın tamamını dinleyin­ce daha da etkileyici oluyor.

    muzik_3
    Country müziğin efsanevi ismi Willie Nelson, yapımcı– aranjör Quincy Jones ve kariyerinin zirvesindeki Bruce Springsteen solo kayıtlarını bekliyor.

    Şarkının hem yayınladığı dönemde hem de sonraki yıllarda dile getirilen eleştirilerde önemli bir nokta var. Michael Jackson, Beyaz Saray’da Reagan gibi bir başkan tarafından ağırlanan, gençliğe örnek gösterilen bir isimdi. Politik herhangi bir tavır­dan öte, bir pop yıldızından bek­lenebilecek gençlik yaramazlığı kabilinden bile bir aşırılığı yoktu. Reagan’ın eşi Nancy Reagan ve diğer bazı senatör eşleri, “gençleri popüler müziğin zararlı etkile­rinden korumayı” amaçlayan bir dernek kurmuşlar, pop şarkıla­rındaki müstehcenlik, argo ya da aşırı Sol olarak görülebilecek sözleri sansürlemeye çalışıyordu. Aseksüel görünümüyle, siyah kimliğinden kurtulmaya çalış­masıyla Jackson, Beyaz Saray için ideal bir pop yıldızıydı. “We Are the World”ün sözleri, atıf yaptı­ğı dinsel vurgularla Amerikan Sağı’nın tam aradığı kıvamdaydı. Paranoyak düzeyde bir anti-ko­münist olan Reagan için “We Are the World”, ABD’nin dünya üzerinde kurmasını düşlediği kültürel hegemonyanın mü­kemmel bir ifadesiydi. Afrika’nın yüzyıllara yayılan ve Anglo-Sak­son dünyanın büyük pay sahibi olduğu sorunlarını soyut bir şekilde ele alıp, içi boş bir sevgi temasına çevirmekten başka bir işe yaramıyordu.

    O dönemde yayımlanan birçok eleştiride dile getirilen bir konu da, şarkının kaydına girme­yi kabul edenlerin büyük bir çoğunluğunun aslında bir lütuf göstermedikleri; hatta birçoğu­nun ticari sebeplerle bizzat talip oldukları; içlerinden kimilerinin Afrika’da büyük bir açlık soru­nu olduğunu o gün stüdyoda öğrendikleri yolundaydı. Netflix belgeselinde Kenny Loggins’in çok rahat bir şekilde “Afrika’dan haberim yoktu, Michael’ın yaptığı bir iş önemlidir nihayetinde diye düşündüm” minvalli bir konuşma yapması, bu eleştirilerin pek de isabetsiz olmadığını gösteriyor.

    2005’te Rolling Stones dergi­si Billy Joel ile uzun bir söyleşi yapmış. Daldan dala atlayan görüşmede kendisine yönelti­len sorulardan biri de “USA For Africa’da yer aldın. O günlerden bize aktarabileceğin bir dediko­du var mı?” şeklinde. Joel şöyle cevaplamış: “Orada olanların çoğunun şarkıyı hiç sevmediğini hatırlıyorum. Bir de Cyndi Lauper kulağıma eğilip ‘Bu ne böyle Pepsi reklamı gibi’ demişti”.

    muzik_4
    46 kişilik kadroyu idare etmek Lionel Richie’ye düşmüştü. Richie yıllar sonra, kimsenin kapris yapmamasında Bob Dylan’ın varlığının etkili olduğunu söyleyecekti.

    İlginçtir, ünlü müzik yazarı Greil Marcus da 1985’teki yazı­sında “Pepsi Cola reklam müziği” eleştirisinde bulunmuş. Mar­cus’un takıldığı nokta şu: 1984 Amerikan Müzik Ödüllleri’nin sunucusu Michael Jackson’dı, 1985’te sunuculuk Lionel Ric­hie’ye verilmişti. Hem Jackson hem de Richie o yıllarda Pep­si’nin reklam kampanyasında, astronomik ücretler karşılığı yer alıyorlar, ödül töreni gecelerin­de Pepsi reklamları uzun uzun gösteriliyordu. O dönemdeki reklamlarda kullanılan “Yeni kuşağın tercihi. Biz seçimimizi yaptık” gibi cümlelerle “We Are the World”de şarkıda yer alan “Bir seçim yapmalıyız” dizesi Marcus’a göre masumane bir benzerlik değildi.

    “We Are the World” istedi­ği kadar reklam koksun ya da gerçeklikten uzak olsun, o günün dünyasında insanlar, Afrikalı aç çocukların görüntülerinden etkilendiler. Ancak bugün sosyal medyada, büyük pop yıldızları­nın biraraya gelmesinden “çok duygulandığı” yazanlar arasında; “Egonuzu kapının dışında bıra­kın” cümlesini samimi olarak hisseden ve aç insanları umursa­yan kaç kişi var?

  • Doğallıktan sapkınlığa, hoşgörüden düşmanlığa

    Doğallıktan sapkınlığa, hoşgörüden düşmanlığa

    Batı’nın eşcinsellikle ilgili tutumu, bunu bir günah olarak gören Yahudi-Hıristiyan geleneğiyle şekillendi, sapkınlık yozlaşma gibi yan anlamlar yüklendi. Bu köklü tabu, ancak günümüzde tarihçilerin alanına girdi.

    Antik Yunan kültürü hakkında genel kanaat eşcinselliğin o dönem yüceltildiği yönünde. Oysa, cinselliğin bir bütün olarak ele alındığını ve tabu olmadığını söylemek belki daha doğrudur.

    Örneğin Antik Girit’te, Tanrı Zeus’un kartal kılığına girerek genç Ganymedes’i kaçırması gibi, yetişkin erkeklerin, ergenlik çağındaki erkek çocukları kaçırması geleneği vardı. Bu, genç kuşağın, yaşlı kuşak tarafından hayata hazırlanması töreninin bir parçasıydı. Şölenler (sempozyum), “erastes” (daha yaşlı, evli erkek) ile “eromenes” (genç erkek) arasında yakınlaşmayı sağlayan toplantılardı. Burada aktif-pasif ilişki öne çıkıyordu. Genç erkek yetişkinliğe adımını atar atmaz “eromenes” rolünü terk etmek zorundaydı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Antik Yunan’da soylular için özel bir fahişe sınıfı (hetaira) vardı. MÖ 5. yüzyıldan, bir hetaira sahnesi.

    Ancak bu kural da Antik Yunan uygarlığının tümünü özetlemez. Çünkü yetişkinler arası eşcinsel ilişkiler de doğal karşılanıyordu. İlyada destanındaki Akhilleus ile Patroklos yetişkindir. Bu iki asker arasındaki aşk, bizi Thebai’nin ünlü Kutsal Tabur’una götürür. Bu seçkin birlik 150 erkek çiftten oluşuyordu. Platon, eşcinsel çiftlerin çok iyi asker olacağı fikrine, Şölen’de Phaedrus’un ağzından değinir: “Eğer âşıklardan bir ordu kurulsaydı yanyana savaşırken dünyaya diz çöktürürlerdi. Çünkü hangi âşık sevdiğinin gözü önünde savaştan kaçar veya teslim olur? Ayrıca kim tehlike anında sevdiğini terk eder?” 

    Platon’un Şölen’de, komedi yazarı Aristophanes’in ağzından anlattığı hikaye ünlüdür: “Bir zamanlar insan soyu sadece erkek ve dişi değildi, her ikisini de içine alan bir üçüncü tür vardı. Ona androgynos (androjin) denirdi. Ayrıca her insanın dört kolu, dört bacağı, iki yüzü vardı; cinsel organları çiftti.” Bir gün tanrı Zeus bu insanlara kızar ve ikiye ayrılmalarını emreder. Böylece bugün bildiğimiz insanlar ortaya çıkar. Kimisi erkek, kimisi dişidir. Devam eder Aristophanes: “Her birimiz, insanın sadece bir parçasıyız. Tamamlayıcı parçamızı arayıp duruyoruz. ‘Androgynos’ dediğimiz karma yaratığın bir parçası olan erkekler kadınları arar, kadınlar da erkekleri. İlk kadınların bir parçası olan kadınlar erkekleri sevmez. İlk erkeklerin bir parçası olanlar da erkeklerin peşindedir.”

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Gündelik eşyalara yansımıştı Simeon Solomon’un 1864 tarihli eserinde, MÖ 7. yüzyılda Midilli (Lesbos) adasında doğan şair Sappho, çağdaşı başka bir şair olan Erinna’yla resmedilmiş (üstte). MS 50 yılına tarihlenen bu gümüş kupadaki erotik sahnede, yetişkin bir erkek ergen bir erkekle beraber betimlenmiş (altta).
    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Ancak Platon, son eseri Yasalar’da eşcinselliğin doğaya aykırı olduğunu, ideal toplumda yasaklanması gerektiğini bildirir. Çelişkili gibi görünen bu manzaradan çıkan tek sonuç, eski Yunan uygarlığında her tür cinsel eğilim hakkında olumlu-olumsuz yargıların dile getirildiği gerçeğidir. Roma uygarlığında, daha kolay anlayabileceğimiz bir ahlak anlayışı vardı. Aktif olan herşey erkek ve üstün, pasif olan herşey kadın ve aşağıydı. Buna uyulduğu sürece, bir erkeğin kiminle ilişki kurduğunun önemi yoktu. Sorun, Sezar’ın başına geldiği gibi, aktif rol terkedildiği zaman başlıyordu. Sezar 20 yaşındayken, İzmit’e Bitinya Kralı IV. Nicomedes’in yanına gönderilmişti. Kral onu öyle sevmişti ki, Roma’daki düşmanları hakkında kralın oğlanı olduğu yolunda bir dedikodu başlattılar. Hatta, ona “Bitinya Kraliçesi” adını taktılar.

    Eşcinselliği tabu haline getiren Yahudi-Hıristiyan uygarlığı oldu. Eski Ahit’in Levililer kitabında şöyle der: “Bir erkekle, bir kadınla yattığın gibi yatmayacaksın; bu iğrençliktir” (18:22) ve “Bir erkek bir erkekle bir kadın gibi yatarsa, ikisi de iğrençlik eder. Kesinlikle öldürülecekler; ölümü hak etmişlerdir” (20:13). Tekvin’de anlatılan, Sodom ve Gomora kentlerinin başına gelenler, insanlığa bir uyarıdır. Tanrı’nın gazabıyla yok olan bu iki komşu şehirde yaşayanların işlediği en büyük günah, ensest, anal ve oral seks gibi cinsel suçlardı. Sonraki yüzyıllarda Batı’da “sodomi”, en başta eşcinseller arasındaki olmak üzere doğal kabul edilmeyen cinsel ilişkilerden doğan suça verilen ad oldu.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Dürer’in erkekleri bir arada banyo keyfi yaparken gösteren 1497 tarihli gravürü.

    Hıristiyanlık, Yahudilerin bu yasalarını devraldı. Bunu Yeni Ahit’te Aziz Pavlus’un Romalılara Mektubu’nda görürüz: “Onların kadınları bile doğal ilişkiler yerine doğal olmayanları yeğlediler. (…) Erkekler erkeklerle utanç verici ilişkilere girdiler ve kendi bedenlerinde sapıklıklarına yaraşan karşılığı aldılar. “ (Romalılar 1:26-27). Bizans İmparatoru Iustinianus’un yasalarında (529-534) eşcinsellere ölüm cezası öngörülüyordu. Bu, Kilise yasalarını etkileyerek yüzyıllarca Avrupa’da yürürlükte kalacaktı.

    Ancak ölüm cezası ne kadar uygulandı? Ortaçağ boyunca Kilise’nin en büyük hedefi, “sapkın” ilan ettiği tarikatlardı. Ancak, bunlara yöneltilen suçlamalar arasında her zaman “sodomi” de bulunurdu. Örneğin Tapınak Şövalyeleri yok edildiğinde (1307-1314), tarikatın başüstadı Jacques de Molay dahil, şövalyeler eşcinsellikle suçlanmıştı. Doğrudan eşcinsellere yönelik “haçlı seferlerinin” sayısı, örneğin cadı avlarından daha azdı. Fransız tarihçi Yvan Matagon’a göre, 1317- 1789 arasında Fransa’da 38 kişi eşcinsellikten idam edilmişti; oysa aynı dönemde, yılda ortalama 10 kişi cadı diye yakılmıştı. Bu, katoliklere özgü değildi. En büyük eşcinsel katliamlarından birini protestan Hollandalılar 1730’da yaptı.

    Lezbiyen kurbanların sayısı, her zaman erkek eşcinsellere göre daha az oldu. Aralarında ancak erkek kılığına bürünenler dikkat çekiyordu. İsveç Kraliçesi Kristina (1626- 1689), tahttan feragat ettikten sonra Avrupa’da sık sık erkek kılığında dolaştı. İsveçliler Kristina tahttan indikten bir yıl sonra (1655) sert bir yasa çıkardılar. Bu yasanın ilk kurbanı da, erkek kılığına girdiği için “Tanrı’yla alay etmeye cüret eden” Lisbetha Olsdotter oldu. 1679’da başı kesilerek idam edildi.

    18. yüzyılda Fransız ve İngilizler, başkentlerinde bir eşcinsel altkültürünün patladığını gözlemlediler. 1691’de kurulan Adab-ı Muaşeret Derneği (Society for the Reformation of Manners) “ahlaksız” avı başlattı. Dernek, fahişe ve eşcinselleri tespit ediyor, her yıl bir “kara liste” yayınlıyordu; deyimin kökeni buydu. Paris’te ise eşcinselleri polis örgütü muhbirler ve ‘kışkırtıcı’ ajanlarla kovalamaktaydı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    İkona dönüşen Aziz Sébastien
    Guido Reni’nin 1618 tarihli eserinde ok hedefi olmuş çıplak bir erkek vücuduyla simgelenen Aziz Sébastien, 19. yüzyıldan sonra homoseksüel bir ikon olarak görüldü.
    Une histoire de l’homosexualité, 2006

    Aydınlanma Çağı’nda, suç ve ceza tanımını dinî kaynaklardan alan yasalar eleştirilmeye başlandı. Sodomi bunlardan biriydi. Bu, aydınların eşcinselleri hoşgördüğü anlamına gelmiyordu. Örneğin Voltaire’e göre sodomi, “insanlığı yok edici bir kusur, doğaya karşı korkunç bir saldırı”ydı. Ancak İngiliz Jeremy Bentham gibileri de vardı. Her tür reform için uğraşmış ama eşcinsellerle ilgili kitabını hayattayken yayınlamaya cesaret edememişti. Şöyle yazmıştı: “Bu insanların bütün Avrupa ulusları tarafından neden bu kadar sert bir muameleye tabi tutulduğunu anlamak için yıllarca düşündüm durdum; ama hiçbir neden bulamadım.”

    Ancak eşcinselliğin, din temelli bir suç olması, önemli bir değişikliğe yol açtı. Fransız Devrimi, dine dayalı tüm suç ve cezaları ortadan kaldırırken, eşcinsellik de dahil edildi. 1810’da Fransız İmparatoru Napoléon ünlü Medeni Kanununu yürürlüğe koyduğunda, bundan geriye dönmedi. Eşcinsellik artık bir suç değildi. Napoléon şöyle söylemişti: “Yasanın bu işlere burnunu soktuğu bir ülkede yaşamıyoruz. Doğa bunun fazla yayılmamasını sağlamış. Yasal işlemlerin yaratacağı skandal sadece sayıyı artırır” (Ancak Fransa’da, 1980’lere kadar genel ahlaksızlık yasasından yararlanan polis eşcinselleri kovalamayı sürdürdü).

    19. yüzyılda birçok ülke Napoleon yasalarını benimsedi. Böylece Hollanda, İspanya, Portekiz, Bavyera ve İtalya gibi ülkeler eşcinselliği yasalarında tanımlamazken, Prusya (sonra Almanya), Büyük Britanya ve ABD’de yasalar, 20. yüzyılın sonuna kadar eşcinselliği bir suç olarak tanımlayıp ceza öngördüler.

    1900’lerde iki dava, eşcinselliğe yönelik önyargılar sebebiyle büyük birer skandala dönüştü. Bunlardan biri, İngiltere’de yazar Oscar Wilde’ın yargılanması (1895), diğeri ise Almanya’da Kayser II. Wilhelm’in arkadaşı Prens von Eulenburg, Berlin askeri komutanı Kont Kuno von Moltke, İmparatorluk muhafız komutanı von Hessel gibi aristokratların karıştığı davaydı (1907). Her iki skandal da, eşcinsellikle suçlanan kişilerin, kendilerini temize çıkarmak için iftira davası açmasıyla başlamıştı. Ancak temize çıkacakları yerde, eşcinsellikleri tanıklar aracılığıyla kanıtlanınca, Oscar Wilde gibi hapse atılmış ya da Eulenburg gibi gözden düşmüştü. “Homoseksüellik” kelimesi de bu dönemde Almanya’dan dünyaya yayıldı.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    20. yüzyıla kadar erkek erkeğe dansedilen kovboy partileri görmek mümkündü, 1910.

    Avrupa’daki son eşcinsel katliamı, Almanya’da Eulenburg davasından yaklaşık 30 yıl sonra Nazizm döneminde (1933-1945), yaşandı. Alman Ceza Yasası’ndaki 175. Paragraf (§175 StGB), erkekler arasındaki eşcinsel ilişkileri cezalandırıyordu. 1935’te Naziler bu paragrafı daha da ağırlaştırdılar. Eşcinseller, mahkumiyetleri bittikten sonra toplama kamplarına yollanıyor ve burada pembe bir yıldız taşımak zorunda kalıyorlardı. Savaş bittikten sonra, Nazilerin diğer kurbanları kurtulurken, 10 bin eşcinsel tutuklu, normal hapishanelere yollandılar. Savaştan sonra kurulan komünist Demokratik Alman Cumhuriyeti, 1987’de bu cezayı kaldırdı, demokrat Federal Alman Cumhuriyeti ise bunun için 1994’e, iki Almanya birleşinceye kadar bekledi.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Papa 2. Jean Paul’un New York ziyareti öncesindeki bir kadın hakları yürüyüşünde “Nefret, AIDS’e çare değildir” yazılı pankart.

    Soğuk Savaş dönemine gelindiğindeyse ünlü insanlar sık sık yakalanarak “rezil” ediliyordu. Ancak 1950’lerde İngiltere’de iki olay, ters tepki yarattı. İlki, 2. Dünya Savaşı’nda Alman askerî şifrelerini çözmeyi başaran, bilgisayarın ilk mucitlerinden, ünlü matematikçi Alan Turing’in “ahlaksızlıktan” mahkum olmasıydı (1952). Turing, hapse girmektense hormon tedavisini (kimyasal olarak hadım edilmeyi) kabul etti. Ancak iki yıl sonra depresyona kapılarak kendini öldürdü. Savaşın kazanılmasında bu kadar önemli rol oynayan bir bilginin 42 yaşında ölüme sürüklenişi herkesi etkiledi. İkinci olay 1953’te oldu. Yetenekli oyuncu John Gielgud, polis tarafından yakalanarak para cezasına çarptırıldı. Olay gazetelere yansıyınca, Gielgud, o akşam Liverpool’da ancak arkadaşlarının zorlamasıyla sahneye çıktı. Ancak seyircilerin yuhalamasıyla değil alkış ve tezahüratla karşılaştı. Bu olay, tiyatro yazarı Oscar Wilde’ın neredeyse taşa tutulduğu 1895’ten bu yana İngiliz toplumunda çok şeyin değiştiğini gösteriyordu.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Ancak toplumda asıl yankı uyandıran, 1960’ların sonunda Batı dünyasını sarsan öğrenci, feminist, savaş karşıtı ve siyahların eylemlerinden sonra eşcinsellerin ayaklanması oldu. 28 Haziran 1969’da New York’ta, polisin eşcinsellerin sık sık gittiği Stonewall Inn adlı bir barı basarak müşterileri dövdüğü haberi yayılınca, kentin her yerinden eşcinseller buraya gelerek iki gün boyunca gösteri yaptı ve polisle çatıştı. Stonewall Inn ayaklanmaları, eşcinsellerin devrimi oldu. Ertesi yıl aynı gün, Stonewall Inn ayaklanmasını anmak için New York, Chicago ve Los Angeles’ta ilk kez “Gay-Pride” denilen gösteriler düzenlendi. Neşeli, pervasız anlamındaki “gay”, eşcinsellere takılan adlardan biriydi. Amerikalı eşcinseller bu kelimenin ardına gurur anlamındaki “pride”ı eklediler. Kimliklerini açıklamaktan utanmadıklarını belirten bu ifade, bugün dünyanın pek çok kentinde 28 Haziran’da yapılan gösterilerin ismi oldu.

    Tanınmış ve toplumda etkili insanların eşcinsel olduklarını açıklamaları, cinsel kimlikleri nedeniyle acı çeken/çektirilen insanların trajedisini anlatan filmler, toplumda eşcinsellere karşı duyulan korku/nefretin yıkılmasında, yasalardaki değişiklikler kadar etkili oldu. 8 Eylül 1975’te Time dergisi ilk kez “Ben Bir Eşcinselim” başlığıyla çıkmıştı. Bu cesareti gösteren kişi, Vietnam’da savaşmış ABD Hava Kuvvetleri assubayı Leonard Matlovich’ti. Bu yıl ise Michael Sam, eşcinsel olduğunu açıklayan ilk Amerikan futbol oyuncusu oldu. Eşcinsellerin erkekliğin simgesi kabul edilen askerlik ve futbolculuk gibi meslek gruplarında da görülebildiğinin ortaya koyulması, toplumdaki önyargıların kırılması açısından önemliydi.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Gözükara Vietnam gazisi
    ABD Hava Kuvvetleri astsubayı Leonard Matlovich, 8 Eylül 1975 tarihli Time nüshasının kapağında eşcinsel kimliğini açıklayarak büyük bir tartışma yaratmıştı, ölümünden sonra mezartaşına “Ordudayken iki adam öldürdüğüm için madalya; birini sevdiğim için atma kararı verdiler” yazıldı.

    Eşcinsellerin ceza yasaları ve ayrımcılığa karşı açtıkları mücadele, 1981’de AIDS’in ortaya çıkışıyla da durmadı. İlk yıllarda hastalık eşcinsel ilişkilere bağlanıyor, hatta “eşcinsel vebası” diye anılıyordu. AIDS, pek çok kişinin ölümüne yol açmasına rağmen, aynı zamanda eşcinselliği tabu olmaktan çıkardı.

    ABD’de ancak 2003 gibi yakın bir tarihte sodomi yasaları, ülke genelinde kalkmıştı. ABD Yüksek Mahkemesi, o yıl sodomi yasalarının anayasaya aykırı olduğuna hükmetmişti. Bugün eşcinseller, aynı cinsten kişiler arasındaki evliliklerin kabul edilmesi için birçok ülkede mücadele ediyor. Ancak yasalar ne derse desin, bu eski tabu ortadan kalkmış değil. Bilimsel çevrelerde ise insan cinselliğinin karmaşıklığıyla ilgili tartışmalar hâlâ devam ediyor.

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Yasalar ilk defa onları onayladı Danimarkalı eşcinsel hakları savunucusu Eigil ve Axgil çifti, 1989’da Danimarka’nın yapılan düzenlemeyle beraberliğini yasalarca kabul ettiren ilk çift oldu. Bu, dünyada bir ilkti.

    İKTİDARINA GÖRE…

    ‘Majesteleri’ eşcinseller

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa
    Fransa kralı 3. Henri

    Eşcinsel hükümdarlar arasında örneğin İngiltere kralı 3. William gibi koyu protestan bir asker, Prusya Kralı 2. “Büyük” Friedrich gibi çağının en büyük komutanı sayılan bir ateist, Fransa Kralı 3. Henri gibi şık giyinmekten hoşlanan, çevresi “minyon” denilen gözdeleriyle dolu kurnaz bir katolik politikacı bulunabiliyordu. Eğer bu krallar, başarılı ve güçlü hükümdarlarsa, biyografi yazarları eşcinsel oldukları iddialarını kanıtlayacak “kesin bir delil” bulunamadığını söyleyip konuyu geçiştiriyorlardı. Eğer İngiltere Kralı 2. Edward gibi güçsüz bir hükümdarsa ve bir isyan sonucu tahttan indirilmişse, eşcinselliğini özellikle vurgulamakta bir sakınca yoktu. Örneğin bu son kralın nasıl öldüğü hakkında gerçekten de “kesin delil” olmamasına rağmen, anüsüne kızgın bir demir saplanarak öldürüldüğü iddiası birçok tarih kitabında tekrarlanabiliyordu.

    KRALIN EŞCİNSEL KARDEŞİ

    Fransız Dük’ün sır küpü eşi

    Fransa Kralı 14. Louis eşcinsellerden nefret ederdi. Ne var ki, kardeşi Orléans Dükü, en tanınmış eşcinsellerdendi. “Mösyö” diye anılan Dük, iki kere evlenmişti ama sarayda herkes, onun asıl gözdesinin Şövalye de Lorraine olduğunu biliyordu. Mösyö’nün ikinci eşi “Madam” Elisabeth Charlotte’un mektupları ve günlüğü, dönemin önemli tarihsel belgelerindendir. Halasına mektubunda “Madam” eşinin sevgililerinden şöyle söz eder: “Bu minyonlarla hiçbir sorunum yok. Kibar kibar oturup laklak ediyoruz.” 1705’te kız kardeşine yazdığı bir mektupta, bir tipoloji denemesi yapar: “Luise, sen nerelerde yaşıyorsun, dünyadan haberin yok? Burada erkekleri seven erkeklerle ahbaplık etmeyi reddedenler, konuşacak altı kişi bulamaz. Her türlüsü var. Kadınlardan nefret edenler var; hem erkekleri hem kadınları sevenler var. Bazıları delikanlıları, bazıları kendi yaşıtlarını sever…” Kocası öldükten sonra ise günlüğüne şöyle yazar: “Öte dünyadakiler burada neler olup bittiğini görebilselerdi, Mösyö benden çok memnun kalırdı. Çekmecelerini açtım; yanlış ellere düşmemesi için erkek arkadaşlarının yazdığı mektupların hepsini yaktım…”

    PSİKİYATRİK VAKA

    40 yıl önce resmen hastalıktı

    İki yüzyıl önce ortaya çıkan modern psikiyatri “homoseksüellik” kelimesini benimsedi. Amerikan Psikiyatri Derneği’nin (APA), 1952’den beri belli aralıklarla yenilediği akıl hastalıkları rehberi DSM’de (Diagnostic and Statististical Manual of Mental Disorders), eşcinsellik, önce sosyopatik bir kişilik bozukluğu, sonra bir cinsel sapma olarak tanımlandı. Ancak 1974’te DSM’den tamamen çıkartıldı. Bu gelişmeyi sağlayan en önemli etken, eşcinsellerin eylemleri olmuştu.

    SEMBOL BAYRAĞIN TARİHİ

    Gökkuşağında buluştular

    Doğallıktan sapkınlığa hoşgörüden düşmanlığa

    Eşcinsel hareketin sembolü olan gökkuşağı bayrağı ilk defa 25 Haziran 1978’deki San Francisco Onur Yürüyüşü’nde dalgalandı. Yaratıcısı Gilbert Baker, Kansaslı bir eşcinsel hakları savunucusuydu. Baker’in kendi dikip boyadığı sekiz şeritli bayraktaki her rengin bir anlamı vardı. Pembe cinselliği, kırmızı hayatı, turuncu iyileşmeyi, sarı güneşi, yeşil doğayı, mavi sanatı, çivit uyumu ve mor ruhu simgeliyordu. Seri üretimde tutturulması zor olduğu için pembe renk çıkarıldı. 1978’de eşcinsel politikacı Harvey Milk’in öldürülmesiyle alevlenen yürüyüşlerde, bayrağın ikiye bölünüp taşınması için çivit rengi de çıkarıldı ve şerit sayısı altıya düştü.

    Bayrak, ilhamını Oz Büyücüsü (1939) filminden alıyordu. 20. yüzyılın eşcinsel ikonlarından Judy Garland’ın filmde seslendirdiği Oscar ödüllü “Gökkuşağının Üzerinde” (Over The Rainbow) parçası, filmin 1960’larda bir “dolaptan çıkma” analojisi olarak okunup kültleşmesiyle yaygınlaştı ve bir eşcinsel marşı hâline geldi; gökkuşağı imgesiyse Baker’a esin kaynağı oldu.