Etiket: adolf hitler

  • Holokost’tan sağ çıktı 35’inde altını boynuna taktı

    Tarihe olimpiyat altını kazanan en yaşlı kadın jimnastikçi olarak geçmişti Ágnes Keleti. Kimbilir 2. Dünya Savaşı araya girmese, olimpiyat madalyalarının sayısı 11’den fazla olacaktı. Ocak ayında 103. yaşını kutlamaya hazırlanan “yaşayan en yaşlı olimpiyat şampiyonu”, başına gelen her türlü felakete rağmen hayata gülümseyerek bakmaya devam ediyor.

    Gençliğinde tek hayali vardı: Çellist olmak isti­yordu. Macaristan Müzik Akademisi’nde çalacak kadar yetenekliydi. Ancak bir gün Camille Saint-Saëns’ın ölümsüz eseri “Hayvanlar Karnavalı”nın en bilinen bölümü olan “Kuğu”yu çalacakken donakalınca tüm hayatı değişti. Müzikte ülkesinin en iyilerinden biri olma fırsatını kaçıran o genç kadın, sonradan bambaşka bir alanda yükselecek; toplama kampından kaçtıktan sonra Olimpiyat’ta altın madal­yaları boynuna takacaktı.

    Bugün 102 yaşında olan Ágnes Keleti, Macaristan tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kadın olimpik sporcusu. Bu asırlık çınarın spor tarihi bakımından önemi ise olimpiyat tarihinin en yaşlı şampiyonu olması. Kendi deyişiyle “aynaya bakmadığı için” genç kalmayı başarıyor.

    resim_2024-09-01_023154319
    Macaristan tarihinin en başarılı olimpik sporcuları arasında gösterilen jimnastikçi Ágnes Keleti, Olimpiyat altınını takan en yaşlı sporcu olmuştu.

    Hakkında kitaplar yazılan efsane jimnastikçinin öyküsü 9 Ocak 1921’de Budapeşte’de başladığında Macaristan henüz krallıktı. 1911’de evlenen Fe­renc-Rózsi Klein çiftinin ikinci çocuğuydu Ágnes. Zengin bir ailede doğmuştu; babası bir fabrikanın ortağıydı. Ferenc Klein, Ágnes’i Budapeşte’deki tek Yahudi spor kulübü olan VAC’a yazdırdığında küçük kızı 4 yaşındaydı. Burada jimnastiğe başlayan Ágnes, bir yandan da çello çalıyordu. İki tutkusu­nun peşinden aynı anda koşan ufaklık çok yetenekliydi. Bir avuç çimenlikten gemi güvertesine, boş bulduğu her yerde amuda kalkıyor; arta kalan her anda çellosunun başına oturuyordu.

    Bu sırada Adolf Hitler’in iktidara gelmesinin ardından Avrupa’daki Yahudiler için koşullar giderek kötüleşmeye başlamıştı. Macaristan Kral Nai­bi Miklós Horthy’nin antisemitist politikaları, Yahudiler için hayatı zorlaştırıyordu. 1937’de 16 yaşın­dayken ilk ülke şampiyonluğunu kazanan Ágnes, o günlerde hâlâ Klein soyadını taşıyordu. Kökeni yüzünden başına gelecekler­den habersiz yaşayıp giderken 1939’da Almanya Polonya’ya gir­mesiyle 2. Dünya Savaşı başladı.

    resim_2024-09-01_023159738
    Yıllara meydan okuyan Keleti, halen gençleri imrendirecek jimnastik hareketlerini yapabiliyor.

    Hayatta kalmak için…

    1940’ta Macaristan’ı uluslararası arenada temsil etmeye hazırla­nırken, Yahudilik ilk defa karşısı­na bir engel olarak çıktı Ágnes’in. Takım arkadaşı ve baş rakibi Margit Csillik, federasyona onun Yahudi olduğunu hatırlatmış, faşist İtalya’yla yapılacak yarış­malarda takıma alınmamasını sağlamıştı. Federasyon, onun ül­kenin en iyi jimnastikçilerinden biri olmasını önemsememişti.

    Harp yüzünden 1940’ta Olim­piyat Oyunları yapılamamış; uluslararası alanda spor dur­muştu. O zamanlarda soyadını Klein’dan Keleti’ye çeviren genç kadın, antisemitist kanunlardan kaçmaya çalışıyordu. Ancak ertesi yıl Macaristan’da Yahu­dilerin spor yapması resmen yasaklandı. Ágnes bir süreliğine jimnastiği sadece rüyalarında görecekti.

    19 Mart 1944’te Naziler’in Macaristan’ı işgal etmesiyle bu topraklardaki Yahudiler için de geri sayım başladı. Budapeşte’nin değişik mıntıkalarına dağılan Klein ailesi, birarada değildi artık. Babası bir yerdeydi, annesi ve kardeşi başka bir yerde. Ágnes önce bir köyde, ardından şehirde kalmıştı. Nazilerle işbirliği içindeki aşırı sağcı Ok Haç Partisi üyelerinin amcasını ve kuzenini götürmesine engel olamayan Keleti, tüm malvarlığını Juhász Piroska isminde bir yabancının adını taşıyan belgeleri almak için feda etti. Bu kimlik sayesinde hayatta kalabilecekti. O hiç tanı­madığı kadına dair tüm bilgileri ezberlemekle kalmamış, onun adıyla sınava bile girmişti.

    O sıralarda kulaktan kulağa bir söylenti dolaşmaya başlamış­tı. Yeni evli kadınların toplama kamplarına yollanmayacağı söyleniyordu. Hayatta kalmak için her yolu denemeye kararlı olan Ágnes, bunun üzerine eski jimnastikçi István Sárkány ile gizlice evlendi. Ancak kocasının şansı yaver gitmedi, yakalanıp bir toplama kampına yollandı.

    Sárkány, anılarında yazdığına göre, ilk gönderildiği kamptan kaçarken bir Alman askerine denk gelmişti. Üstünü arayan asker, onun 1936 Berlin Olimpi­yat Oyunları’ndan kalma rozetini görünce duraksamıştı. Jimnas­tikçi olduğunu söylediğinde ise hiç beklemediği bir cevap ala­caktı Macar sporcu: Karşısında kendisine silah doğrultan asker de bir zamanlar jimnastikçiydi. Alman asker bir patates uzat­mış, onu bir hamlede vurmak yerine atına binip uzaklaşmadan önce Sárkány’e vakit kazandır­mak için Mauthausen Toplama Kampı’na yönlendirmişti. Kamp birkaç ay sonra Amerikan Ordu­su tarafından kurtarıldığında, Sárkány 33 kiloya düşmüştü. Yine de başka bir askere rastlasa 2009’a kadar uzun bir hayat sür­mesi büyük ihtimalle mümkün olmayacaktı.

    resim_2024-09-01_023205785
    Keleti, 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda kürsünün en üst basamağında.

    Azmin zaferi

    Savaşın son zamanlarında Budapeşte’de Nazi sempati­zanı bir Macar subayın evinde hizmetçilik yapan genç kadın ise sokaklarda ceset toplamakla görevlendirilmişti. Sabahın ilk ışıklarından itibaren ölüleri toplu mezarlara taşıyordu. Toprakları­nın bağımsızlığa kavuşması, bir dönüm noktası olmuştu. Artık Juhász Piroska adını kullanma­sına gerek kalmayan sporcu, yeniden antrenmanlara başla­mış, jimnastiğe tüm benliğiyle sarılmıştı. Azmi sayesinde spora verdiği 5 yıllık arayı bir çırpıda kapatacaktı.

    spor tasrihi
    Keleti, “yaşayan en yaşlı Olimpiyat şampiyonu” unvanının sahibi.

    1947 Balkan Oyunları’nda altınları toplayan jimnastikçi, bir balerin gibiydi. Hareketleri şurup gibi akıyor, izleyenleri büyülüyordu. Ertesi yıl Londra’da düzenlenen Olimpiyat’ta sahne almak en büyük hayaliydi; fakat geçirdiği sakatlık yüzünden bu rüyası gerçekleşmeyecekti. 1949’da Dünya Üniversite Oyun­ları’nda 4’ü altın olmak üzere 6 madalya kazandığında, ismi hâlâ Ágnes Sárkány idi; ertesi yıl boşanacak, Ágnes Keleti efsanesi de böyle başlayacaktı.

    Olimpiyat sahnesine çıka­bildiğinde 31 yaşına gelmişti. Jimnastik gibi çok küçük yaş­larda başlanan ve erken bıra­kılan bir spor için bir hayli yaşlı sayılıyordu. Buna rağmen, 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda Macaristan’ı başarıyla temsil etmiş; 1’i altın olmak üzere 4 ma­dalya kazanmıştı. Uzmanlığı yer hareketleri ve asimetrik para­leldeydi. Yer hareketlerinde 1952 ve 1956’da olimpiyat altını almış, asimetrik paralelde ise 1954’te dünya, 1956’da da olimpiyat şam­piyonu olmuştu.

    1952’de kazandığı ilk olimpi­yat madalyalarından sonra ise artık dur-durak tanımamıştı. Bir taraftan jimnastiği sevdirmek için ülkesini karış karış dolaşı­yor, diğer yandan antrenmanlara tüm gücüyle devam ediyordu. 1954 Dünya Şampiyonası, Roma Olimpiyat Stadyumu’nda yapıl­mıştı. Kızgın güneş sporcuları kavururken, o döktürmüştü. 10 yıl önce her gün ayrı bir cehen­nemi yaşayan Keleti için im­kansız diye bir şey yoktu. Zaten Holokost’tan kurtulmuş, spora 5 yıl ara verdikten sonra en üst seviyeye çıkmayı başarmış o kadın için biraz güneş yanığının ne önemi olabilirdi ki…

    Takım arkadaşla­rından Olga Tass’ın aktardığına göre, her antrenmandan sonra yaptığı hataları yazan Keleti, mükemmelin peşindeydi. Kazandığı ma­dalyalar tesadüf değildi.

    1956’da Macaristan ayaklan­mıştı. Komünist öğrenci birliği­ne dahil olmayı reddeden genç­lerin oluşturduğu örgütün yasaklanmasıyla birlikte ülkenin değişik şehirle­rine sıçrayan kıvılcım, 23 Ekim’de yangına dö­nüştü. Sovyetler Birliği ayaklanmayı bastırmak için 4 Kasım’da Maca­ristan’a girmiş; binler ölmüş, onbinler ülkeden kaçmıştı. Macaristan kafilesi, 22 Kasım’da baş­layan 1956 Melbourne Olimpiyat Oyunları’na bu koşullar içinde gitti. Organizasyon öncesi bir sa­katlıkla boğuşan Keleti, düzelince kafiledeki yerini almıştı. Heyeca­nının bir nedeni de Avustralya’ya iltica eden ablasını yıllar sonra ilk defa görecek olmasıydı.

    35 yaşında olimpiyatta 4 altın, 2 gümüş kazanması üzerine, tarihe “Olimpiyat altını kaza­nan en yaşlı kadın jimnastikçi” olarak geçecekti. Yer hareketle­rinde Béla Bartók’un müziğiyle sergilediği performans izleyen­leri büyülemişti. Hatta Kraliçe 2. Elizabeth’i temsilen Melbour­ne’de olan Prens Philip’in ricası üstüne o ve takım arkadaşları performanslarını tekrarlamıştı.

    Organizasyonun sonunda 43 arkadaşıyla birlikte Avust­ralya’ya iltica etti. Başta aklı annesinde kalsa da, onu da bir süre sonra yanına alacaktı.

    resim_2024-09-01_023338237
    Macar efsanenin doğumgünü hediyesi, Dezső Dobor ve Sándor Dávid tarafından ona adanan kitaplar oldu.

    Ailenin kaderi

    1957’de İsrail’e yerleşen Keleti, yeni kurulmuş ülkenin jimnas­tik alanında gelişmesinde büyük rol oynayacaktı. Hem sporcuları hem de antrenörleri yetiştiren olimpiyat efsanesi, aynı zaman­da üniversitede hocalık yapı­yordu. İsrail’de tanıştığı Róbert Bíró’yla 1959’da evlenen Kele­ti’nin iki de oğlu olmuştu. İtalya Jimnastik Millî Takımı’nı 1960 Olimpiyat Oyunları’nı hazırla­yan Keleti, Macaristan’a tekrar ayak bastığında ise takvimler 1983’ü gösteriyordu. Bir zaman­lar ölümden döndüğü toprak­larda ona gösterilen ilgi, oğlu Rafael’in dediği gibi “ömrünü uzatmıştı”.

    Finlandiyalı Lydia Wide­man’ın 2019’daki ölümünden sonra yaşayan en yaşlı olimpiyat şampiyonu olan Keleti, 2004’te Macaristan tarihinin en önemli 12 sporcusu listesine seçildi. 2017’de İsrail Ödülü’yle onurlan­dırılan efsanenin adını taşıyan bir asteroid bile var. Krisztián Sárneczky tarafından 2005’te keşfedilen 265594 numaralı ast­reoid Keletiágnes ismini taşıyor.

    resim_2024-09-01_023342386
    Keleti, 1949’da Vasas Spor Merkezi’nde antrenman sırasında. Takım arkadaşlarının anlattığına göre Keleti, her antrenmandan sonra bütün hatalarını yazarak mükemmelin peşinde koşuyordu.

    11 Olimpiyat madalyası bulu­nan, 1972 Münih’in yıldızı Mark Spitz’ten sonra en başarılı Ya­hudi olimpik sporcu olan Keleti, önümüzdeki Ocak ayında 103. yaşını kutlamaya hazırlanıyor. Olimpiyat tarihinde kadın jim­nastikçiler arasında 18 madalya kazanan Sovyet Larisa Latynina ve 11 madalyalı Çekoslovak Věra Čáslavská’dan sonra en çok ma­dalya kazanan kişi o; Macaristan tarihinde en çok olimpiyat ma­dalyası kazanmış sporcu da…

    Macar eskrimciler Aladár Gerevich, Pál Kovács ve Rudolf Kárpáti, ondan daha fazla altın aldıysa da savaş ve sakatlık yüzünden iki olimpiyat kaçıran Keleti’nin çok daha fazlasını başarabileceğini herkes bili­yor. Film gibi bir hayata bütün bu başarıları sığdıran olimpik sporcunun uzun yıllar ülkesinde tanınmaması ise bir dönemin politik ikliminin özeti gibi. Geç­mişten bahsetmekten pek hoş­lanmayan efsane sporcunun, “Hadi gelecekten konuşalım. Güzel olması gereken gelecek; geçmişe bir şey yapamayız ancak gelecek ellerimizde” demesi ise yüzünden eksik olmayan gülümsemenin sırrı olsa gerek.

    resim_2024-09-01_023346434
    103.yaşını kutlamaya hazırlanan Keleti, altın madalyalarıyla.
  • İnsan mısın sen ya? Evet; yani canavarım!

    2. Dünya Savaşı, sıradan insanların da akla hayale sığmayacak kötülükler yapabileceklerini gösterdi. Holokost’la zirve noktasına ulaşan dehşet, tüm dünyayı insanın doğasına ilişkin fikirleri gözden geçirmeye mecbur bıraktı. Sosyal psikologlar, savaşın ardından insanın otoriteyle ilişkisini bir dizi deneye tabi tutacak; itaatin rahatsız edici mekanizmalarını açığa çıkaracaklardı. İnsan zihninin karanlık köşeleri…

    Milyonlarca insanın aynı ahlak yoksunluğunu paylaşıyor olması bunları erdem yapmaz; paylaşılan hataların çok sayıda olması o hataları doğru yapmaz; milyonlarca insanın aynı zihinsel patolojide ortaklaşması bu insanları aklı başında yapmaz.

    Erich Fromm

    İnsan, içinde hayat bulduğu yeryüzünün yazgısına ortak oldu. Önce doğa sonra hem­cinsi üzerinde egemenlik ku­rarken sadece doğayı köleleştir­mekle kalmadı, kendi doğasını da boyunduruk altına aldı. İçimizdeki ve dışımızdaki doğanın köleleştirilmesiyle, modern de­nilen toplumlara doğru yol aldık.

    Her insan, doğuştan başlaya­rak “uygarlığın” baskıcı yüzüyle tanışır. Babanın yönetimi, do­ğadan bağımsız akıldır. Çocuk bu kuvvete boyun eğerken acı çeker. Dürtülerine direnmesi, kendisiyle çevreyi birbirinden ayırtetmesi yani babanın sun­duğu ilkeleri içeren bir süperego sahibi olması istenir. Amacını anlamadığı bu taleplere, ceza­landırılmamak için, büyüklerin­den gördüğü sevgiyi yitirmemek için boyun eğer. Bir kişiye değil de bir gruba boyun eğildiğinde, bu süreç daha da sert ve acıma­sız olabilir. Sanayi toplumunda, doğrudan kolektif güçlerle tanı­şan çocuğun psikolojik dünya­sında konuşmanın, tartışmanın ve düşünmenin kapladığı yer azalırken vicdan ya da süper ego çözülür.

    İnsan mısın sen ya
    Cadı avından Holokost’a kitlelerin şiddeti
    Ortaçağ insanı modern insandan sadece seçtiği kurbanlarla ayrılır. Cadıların, büyücülerin ve kafirlerin yerini modern zamanların yasaklıları alır.

    Çocukluktan gençliğe ge­çerken öğretilen ideallerle, ka­bul edilmek zorunda kalınan gerçeklik arasındaki mesafeyi keşfetmek direnme ya da boyun eğmeye yolaçar. Direnen birey, doğruluktan feragat etmekten­se çatışmalarla örülen bir hayatı kabul edecektir. O, yalnızlığı gö­ze almak zorundadır. Boyun eğiş ise çoğunluğun seçmek zorun­da kaldığı yoldur. İnsanların ço­ğunluğu, kendi sıkıntılarından ötürü toplumu suçlamaya de­vam eder. Gerçekliğe karşı çıkamayacak kadar zayıf olanların, onunla özdeşleşmekten başka çaresi kalmaz.

    Boyunduruk altındaki in­sanlar, baskı organıyla kolayca özdeşleşir. Baskıya gösterdikle­ri tepki, taklittir, yani karşı ko­nulmaz bir ezme isteği. Sonra bu istek de onu doğuran sistemi sürdürmek için kullanılır. Bu açıdan modern insan, Ortaçağ insanından sadece seçtiği kur­banlarla ayrılır. Cadıların, büyü­cülerin ve kafirlerin yerini ya­saklılar alır.

    Almanya’da Nazilerin mi­tinglerinde konuşmacıya ve din­leyenlere asıl haz veren şeyin, toplumsal olarak bastırılmış dürtülerin dışa vurulduğu, taklit edildiği oyunlar olduğu bilinir. Yasaklanmış doğal dürtüler, burada ceza korkusu olmadan an­latım imkanı bulur.

    Mimetik dürtülerine geri dönme eğilimini hiçbir zaman tam olarak yenememiş binler­ce insan vardır. Başka bir de­yişle, insanların çok büyük bir çoğunluğunun “kişiliği” yoktur; gerçekten saygı duydukları ve özendikleri tek şey “iktidar”dır.

    İnsan mısın sen ya
    Sıradan insanların içindeki karanlık Dünya Savaşı’nın dehşeti, sıradan gibi görünen insanların uygun ortam bulduğunda nasıl vahşileşebileceğini göstermiş; sosyal psikologları bu karanlığı yaratan koşulları incelemeye yöneltmişti.

    Hitler’in iktidarı ve Nazi Partisi

    1. Dünya Savaşı 1918 sonbaha­rında sona ermiş; Alman İm­paratorluğu çökmüş; Weimar hükümetiyle yeni bir dönem başlamıştı. Almanya artık bir cumhuriyetti. Alman parlamen­tosunda en fazla delegeye sahip siyasi parti Sosyal Demokratlar ülkeyi yönetiyor; radikal gruplar ve diğer siyasi partiler de sava­şın ve monarşinin sona erme­sini takip eden kargaşada ikti­darı ele geçirmeye çalışıyordu. Bir taraftan özgürlük rüzgarları eserken, bir taraftan sokaklarda şiddet ve gerginlik de sürüyor­du. Bu hızlı değişimin getirdiği tedirginlik, kaygı ve korku, ama en çok da belirsizlik Weimar dö­nemine damgasını vurdu.

    1. Dünya Savaşı boyunca ya­şanan can kayıplarının ağırlığı, insan yaşamının ne kadar ucuz, ne kadar kolay harcanabilir ol­duğunun kanıtı gibiydi. Haya­tın değerinin sorgulandığı bu dönem, “ırkı ıslah etmek” için yeni bir hareketin de yükselme­sinin önünü açmıştı. Öjenistler, “ırksal olarak kusurlu” insanları ortadan kaldırarak insan ırkının standardını yükseltebilecekleri­ne inanıyordu.

    1920’de avukat Karl Binding ve psikiyatrist Alfred Hoche’nin yayımladığı kitapçık, öjeni tar­tışmalarının fitilini ateşlemişti. Binding ve Hoche, kimi hayatla­rın yaşanmaya değer olmadığını savunuyor; “hiçbir değeri olma­yan” bu insanların hem toplu­mun iyiliği için hem de merha­met (!) icabı ortadan kaldırıla­bileceğini savunuyordu. Alman kültüründe bir dönüm nokta­sı olan bu kısacık kitap, Holo­kost’un öncüsü T4 programının da tetikleyicisi olacaktı. Savları şöyleydi: Geçmişin müreffeh za­manlarında belki bu fazla yükler taşınabiliyordu ama artık işler değişmişti. Zor zamanlardan ge­çiliyordu. Başarıya ulaşmanın koşulu sağlıklı ve güçlü olmak­tan geçiyordu. Toplum için ki­min değersiz olduğu da hekim­ler tarafından belirlenebilirdi; fiziksel ve zihinsel olarak iyileş­mesi mümkün olmayan kişile­rin tanımlanabilmesi için birçok bilimsel kriter vardı. 1920’de Adolf Hitler ve Nazi Partisi’nin üyeleri bu fikirden etkilenmeye başladı.

    Alman ekonomisinin ge­lişmeye başlaması; 1926’da Al­manya’nın Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmesi; 1928’de ülkenin savaştan kurtulması… İşlerin iyiye doğru gittiği bu dönemde Almanların, Hitler ve Nazi Par­tisi’nin yaymaya çalıştığı nefret­le ilgilenmesi için fazla neden yok gibiydi. Nazilerin seçimler­de oyların sadece %2’sini alması da bunun işaretiydi.

    Alfred_Erich_Hoche-(1)
    Öjenizmin doğuşu 1920’de psikiyatrist Alfred Hoche (üstte) ve avukat Karl Binding’in (üstte, sağda) yayımladığı kısacık bir kitap, öjeni tartışmalarının fitilini ateşlemişti. Alman kültüründe bir dönüm noktası olan kitap, Holokost’un öncüsü T4 programının tetikleyicisi olacaktır.

    Ancak 1929 Ekim’inde dün­ya çapındaki ekonomik bunalım her şeyi etkileyecekti. İşletmeler üretimi azaltıyor; işçi çıkarmak zorunda kalıyordu. Sadece yok­sulluk değildi sözkonusu olan; kırgınlık ve umutsuzluk da ar­tıyordu… Hayatın acımasızlığı karşısında insanlar bir mucize bekler hale gelmişti. Tarikatla­ra, falcılara ve kahinlere rağbet artıyordu.

    Bunalımı sona erdirme ümi­diyle Sosyal Demokrat Her­mann Müller’in yerine Katolik Merkez Partisi’nden Heinrich Brüning yeni şansölye olarak atanmış, ama bu değişiklik ye­terli olmamıştı. Alman toplumu giderek “demokrasinin ekono­mik çöküşle başa çıkamadığı” fikrine yaklaşıyordu. Krizden çıkmak için net çözümler vade­denler, aşırı uçlardaki partiler­di. Komünist Parti, Sovyetler Birliği’ndekine benzer şekilde toprağın ve sanayinin yalnızca kendi kârını düşünen kapitalist­lerden devralınıp “ortak iyi”yi gözeterek paylaştırılması gerek­tiğini savunuyordu. Naziler ise Almanya’daki ekonomik krizden Yahudileri, komünistleri, libe­ralleri ve pasifistleri sorumlu tu­tuyor; Almanya’ya eski itibarını yeniden kazandırma sözü veri­yorlardı. Sloganları “İş, özgürlük ve ekmek”ti. 1930’daki seçim­lerde hem Komünistler hem de Naziler önemli kazanımlar elde ettiler. 1928’de sayısı 800.000 olan Nazi Partisi seçmenleri, 1932’de 13.4 milyona fırlamış­tı. Almanya’daki işçilerin yüzde 40’ından fazlası işsizdi.

    30 Ocak 1933’te Adolf Hit­ler Almanya Şansölyesi olarak atandıktan sadece birkaç gün sonra, muhaliflerini, özellik­le komünistleri ve Yahudile­ri hedef almaya başladı. Aylar içinde Almanya bir diktatörlü­ğe dönüşmüştü. 1934’te Naziler, bu kez dikkatlerini “saf bir ulu­sal topluluk” yaratma hedefi­ne çevirdiler. Yahudilere karşı artan düşmanlık, 1938’in 9-10 Kasım’ında ev, işyeri ve ibadet­hanelerinin yağmalanması, yüz­lerce kişinin öldürülmesiyle ilk zirve noktalarından birine ulaş­tı. Her yeri kaplayan cam kırık­larının gecenin karanlığındaki hazin ışıltısı nedeniyle “Kristal Gece” olarak anılan Kasım kıyı­mı, 1933’te başlayan düşmanlı­ğın düzenli bir takibe dönüşme­sinin de başlangıcıydı.

    Eylül 1939’da Almanya’nın ve SSCB’nin Polonya’yı işgaliyle Avrupa’da 2. Dünya Savaşı baş­ladı. 3. Reich Avrupa’daki gücü­nün zirvesine ulaştığında, Nazi­ler akıl almaz sayıda Yahudiyle birlikte “aşağı ırk” kabul ettik­leri herkesi öldürmeye başladı… Ve Holokost…

    İnsan mısın sen ya
    2. Dünya Savaşı yıllarında Alman propaganda afişlerine ilgiyle bakan çocuklar…

    Savaşın ardından sosyal psikoloji

    Holokost’un dehşeti, araştırma­cıları sosyal etki ve itaat üzeri­ne çalışmaya yöneltmişti. İn­sanların bu korkunç eylemlere katılmalarının nedenleri nasıl açıklanabilirdi? Yalnızca emir­leri yerine getiriyor ve toplum­sal baskıya boyun mu eğiyorlar­dı, yoksa başka faktörler de var mıydı? Bu sorulara cevap arayan sosyal psikologlar, otorite ve ita­at gibi toplumsal olguların gücü­nü daha doğru değerlendirmeye başladı.

    Hegel, toplumun sosyal ak­lın gelişimiyle kaçınılmaz bağ­lantılara sahip olduğu fikrini ortaya koymuş ve bu da “grup zihni” kavramının doğmasına yolaçmıştı. 1860’ta kolektif zi­hin üzerine çalışan “Volkerpsy­chologie” ortaya çıkmıştı. Yine de 1924’te Allport, sosyal dav­ranışın esasen insanlar arasın­daki etkileşimden kaynaklan­dığını gösterene kadar, sosyal davranışın doğuştan/içgüdüsel olduğuna yani tamamen birey­sel olduğuna inanılmaya devam edilmişti. Sosyal psikolojinin te­mel araştırmalarının çoğu ise 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler’in takipçilerine aşıladığı mutlak itaati anlamaya çalışan araştır­macılar tarafından geliştirildi.

    1936’da, bugün sosyal psiko­lojinin babası olarak kabul edi­len Kurt Lewin’in öne sürdü­ğü “B= f (P, E)” denklemi, insan davranışını neyin belirlediğini izah etmeyi amaçlıyordu. Formül; davranışın (B), kişinin (P) ve çevresinin (E) bir işlevi ol­duğunu vurguluyordu. Diğer bir deyişle, belirli bir kişinin her­hangi bir zamandaki davranışı, hem kişinin özelliklerine hem de sosyal durumun etkisine bağ­lıydı.

    İnsan mısın sen ya
    Mutlak itaatin mekanizması Sosyal psikologlar, 2. Dünya Savaşı sonrası Hitler’in takipçilerine aşıladığı mutlak itaati anlama hedefiyle deneyler yapmaya başladı. Davranışın içgüdüsel değil çevresinin de etkisiyle şekillendiği fikri böyle doğdu.

    Yine 1936’da Muzafer Sherif ve 1952’de Solomon Asch tara­fından yapılan grup çalışmala­rı ile 1963’te Stanley Milgram tarafından itaat üzerine yapı­lan deneysel çalışmalar, sosyal gruplarda baskının rolünü ve otorite sahibi kişilerin diğerleri­ni nasıl itaat etmeye hatta bazı durumlarda başkalarına ciddi şekilde zarar vermeye yöneltti­ğini ortaya koymuştu.

    Milgram ve meslektaşlarının yaptıkları bir deneyde, öğret­men rolü verilen katılımcılar­dan, öğrenci rolündekinin her yanlış cevabına karşılık elektrik şoku vermeleri istenmişti. Şok­lar aslında gerçek değildi; ama öğretmen rolündekilere bunun tehlikeli olduğu, öğrenci rolün­dekilere de acı çeker gibi rol yapmaları söylenmişti. Deney­de, her yanlış cevaptan sonra ve­rilen elektriğin voltajını yükselt­mek de teşvik edilmişti. Sonuçta hiçbir katılımcı 300 volt seviye­sinden önce şok uygulamaktan vazgeçmemiş; en yüksek limit olan 450 volt’a ulaşanların oranı yüzde 65 olmuştu. “Öğretmen­ler” sırf bir otorite figürü onlara bunu yapmalarını söylediği için, bir insana zarar vermek pahası­na maksimum düzeyde şok ver­mişlerdi.

    İnsan mısın sen ya
    Milgram Deneyi 1963’te Stanley Milgram tarafından yürütülen ünlü deneyde, katılımcılar yalnızca bir otorite figürü onlara öyle diyor diye, diğer katılımcılara elektrik vermekten çekinmemiş; deneklerin %65’i en yüksek limit olan 450 volt’a kadar çıkmıştı.

    1971’de Philip Zimbardo’nun ünlü “Stanford Hapishane De­neyi”nde ise hapishane gibi kur­gulanan bir üniversite bodru­munda, gardiyan ve mahkum rollerini oynamak üzere işe alı­nan erkek üniversite öğrencile­rinden faydalanılmıştı. Rastgele seçilen mahkumlar kısa sürede pasif hâle gelirken, gardiyanlar aktif, vahşi ve baskın bir rol üst­lenmişlerdi. Her iki grubun da insanlıktan çıkma derecesinde düşmanlık sergiledikleri bu de­ney, sosyal rollere uyumun sos­yal etkileşimin bir parçası ola­rak gerçekleştiğini göstermişti. Etkileşimler öylesine şiddetli bir hâl almıştı ki Zimbardo ça­lışmayı erken sonlandırmak zo­runda kaldı.

    Yıllar içinde sosyal psi­koloji hızla genişledi. 1968’de Darley ve Latané, ihtiyacı olan insanlara yardım etme ya da etmeme kararını açıklamaya yardımcı olan bir model ge­liştirdi. 1974’te ise Leonard Berkowitz insan saldırganlığı çalışmasına öncülük etti. Gor­don Allport ve Muzafer Sherif önyargı ve ayrımcılığı anlamak amacıyla gruplararası ilişkilere odaklandı.

    20. yüzyılın ikinci kısmında ise sosyal psikologlar; reklam­cıların mesajlarını daha etkili hale getirmenin yollarını bulma amacıyla ilk resmî ikna model­lerini geliştireceklerdi.

    LARS VON TRIER’İN 3’LEMESİ

    ‘Dogville’ ve sıradan insanın kötülüğüne dair

    “Amerika Üçlemesi”nin ilk halkası “Dogville” (2003) aynı zamanda kendi halinde, zararsız gibi görünen insanların içinden çıkan riya ve sömürüyü; iyilik diye sunulan sahte erdemlerin altında yatan nefreti gözler önüne seren bir sosyal psikoloji deneyiydi.

    İnsan mısın sen ya

    ABD’de 1930’lu yıllar… Peşindeki gangsterlerden kaçan Grace, Colorado’da Dogville adlı küçük bir kasabaya sığınır. Kasaba sakinlerinden Tom, silah seslerini duymuştur ve gangsterlerden kaçan Grace’le böylece tanışır. Ardından, Grace’in saklanmasına yardım etmek için kasabalılardan yardım ister ve onu kasaba halkıyla tanıştırır. Kendi kendine yete­bilen ve huzurlu bir hayat süren Dogville halkı şaşkındır. Yeni misafirlerine onu tanımak için 2 hafta mühlet verirler.

    Geçmişinden kaçan bu güzel kadını, kasabalı kısa zamanda bağrına basar ve onun için üzülür. Ancak bu kabulü izleyen günlerde her şey değişmeye başlar. Dogville halkının sakin hayatı bu yabancıy­la aniden değişivermiştir. Grace’in varlığı, kasaba halkı için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Temkinli olmak zorundadırlar. Kasabanın karanlık yüzü yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Önceleri onu onaylayan ve bu yeni duruma karşı çekingen olan halk, aldıkları riskin de verdiği cesaretle Grace’den sonu gelmeyen isteklerde bulunmaya başlar.

    GERÇEK İLE YALAN ARASINDA

    Sosyal psikolojide iki ünlü deney ve bir acı gerçek…

    KITTY GENOVESE CiNAYETi VE ‘SEYiRCi ETKiSi’: 1964’te New York-Queens’te bir cinayet işlen­di. 28 yaşında bir barmaid olan Kitty Genovese, 13 Mart gecesi 02.30 sularında işten eve döner­ken bıçaklı bir adamın saldırısına uğradı. Robert Mozer, olaya tanık olduğu penceresinden “Bırakın o kızı” diye bağırınca saldırgan kaçtı. Ağır yaralanan Genove­se sürünerek evine girmiş, 10 dakika sonra geri gelen saldırgan Winston Moseley bu defa ona te­cavüz etmiş, tekrar bıçaklamış ve parasını çalmıştı. Komşusu Sophia Farrar, Genovese’i bulduğunda polisin aranması için çığlık atmış, polis birkaç dakika sonra gelmiş, fakat Genovese hastaneye kaldırılırken ambulansta hayatını kaybetmişti.

    Polis apartmanın kapısını çaldığında ve ev arkadaşı Zielon­ko’ya olayla ilgili bilgi verdiğinde saat sabah 04.00’tü. 38 ayrı görgü tanığının olduğu, ama hiç kimsenin polise haber vermediği söyleniyordu. Zira herkes bir baş­kasının bildireceğini düşünmüştü. Cinayet The New York Times’ta kısa bir habere konu olmuştu.

    Büyük şehirde insanların bir­birlerine karşı ne kadar duyarsız olduğuna dair bu hikaye, giderek ün kazanmış ve zaman içinde bütün ders kitaplarına girmişti. Bu psikolojik olgu bugün de “Ge­novese sendromu” veya “seyirci etkisi” olarak adlandırılıyor. Teori, bir olayın bir tanığı varsa kurbana yardım etme olasılığının daha yüksek olacağını; birden çok tanığın olduğu durumlarda ta­nıkların birbirine güvenerek yardım etmeme olasılığının yükseleceğini söylüyordu.

    İnsan mısın sen ya

    Ancak gerçekte Kitty Genove­se’in başından geçenler anlatılan­lardan farklıydı. Görgü tanıklarının sayısı gazetedeki habere dayan­dırılmıştı. Olay 2007’de yeniden araştırıldığında bu görgü tanıklarına dair hiçbir bilgi edinilemedi. Tanık­ların harekete geçmediği de doğru değildi. Polis raporları incelendiğin­de en az iki ayrı tanığın polise haber verdiği görülmüştü. 911 hattının henüz devreye girmediği bu yıllarda polis olay yerine geç gelmişti. Yani The New York Times haberi şaibeli ve abartılıydı. Mart 2016’da gazete, 57 yıl önceki olayla ilgili yaptıkları haberin isabetli olmadığını kabul eden bir duyuru yayımladı. Bu duyuruya göre 38 değil, 10-12 tanık vardı ve bu tanıkların hiçbiri olayı baştan sona görmemişti. Gerçekten yardım edebilecek 2-3 tanık vardı. İçlerinde sadece biri bıçaklama olayını görmüştü. Kitty Genovese vakası çok doğru bir misal olmasa da “seyirci etkisi” laboratuvar deneyleriyle de ortaya konmuş bir sosyal davranıştır.

    STANFORD HAPiSHANE DENEYi: Ağustos 1971’de Stanford Üniver­sitesi’nde yapılacak bir deney için, “Hapishane yaşamının psikolojik bir incelemesi” başlıklı ilana başvu­ranlar arasından, fiziksel ve zihinsel olarak tamamen sağlıklı olduğuna karar verilen 24 genç erkek seçil­mişti. Günde 15 dolar ücret ödenen denekler, rastgele şekilde yarısı gar­diyan, yarısı mahkum olacak şekilde bölündü. Gardiyanlara mahkumları fiziksel olarak taciz etmemeleri emredildi ve göz temasını engelle­yen aynalı güneş gözlükleri verildi. Mahkumlar üniversite kampüsün­de bir binanın bodrum katındaki sahte bir hapishaneye teslim edildi. Baskı ortamı yaratmak amacıyla her mahkumun üniforma giymesi ve ayak bileğinde asma kilitli bir zincir taşıması sağlandı. İkinci gün mah­kumların isyan çıkarması üzerinde, gardiyanlar bir ödül ve ceza sistemi geliştirdi. İlk dört günde üç mahkum öylesine şiddetli travma geçirmişti ki bunlar serbest bırakıldılar. Zim­bardo, 1 hafta bile geçmeden deneyi sona erdirmek zorunda hissetmiş ve kendisini bazen bir araştırmacı­dan ziyade hapishane müdürü gibi hissettiğini itiraf etmişti. Stanford Hapishane Deneyi daha sonra “Das Experiment” (2001) ve “The Expe­riment” (2010) filmlerine de ilham kaynağı oldu.

    İnsan mısın sen ya
    İtaat ölüm getirdi 1994’te denizcilik tarihinin en büyük facialarından birinde aslında çok daha az kayıp verilebilirdi. M/S Estonia feribotu yolcuları, oldukça yakın olan kıyıya yüzebilecekken kaptanı dinlemiş; göz göre göre yan yatan feribotla birlikte batmışlardı.

    ESTONYA FERiBOTU SENDROMU: Estonya’nın başkenti Tallinn’den Stockholm’e giden M/S Estonia feribotu 28 Eylül 1994’te Baltık Denizi’nde batmış; 989 yolcudan sadece 137’si kurtulurken 852 yolcu hayatını kaybetmişti. Denizcilik tarihinin en büyük facialarından biri olan kaza sırasında, aslında feribot kıyıya oldukça yakın bir mesafedeydi. Geceyarısı 00.50’de su almaya başlamış, ardından yan yatmıştı. 1 saat boyunca ağır ağır su alan feribot, saat 01.50’de tümüyle batmıştı.

    Ölenlerin büyük çoğunluğunun çok iyi yüzme bilmelerine rağmen kurtulmak için çaba göstermeme­leri nasıl açıklanabilirdi? Davranış psikolojisi uzmanları kazadan kurtulanlarla, ölenlerin aileleri ve arkadaşlarıyla görüşmüş, geçmiş­lerini incelemişlerdi. Hadise şöyle gelişmişti: Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başlamıştı, fa­kat 1.000’e yakın yolcudan sadece 137’si su almaya başlar başlamaz hemen feribotu terk etmişti. Geri kalan 852 yolcu ise kaptanın “Panik yapmayın; dünyanın en güçlü feri­botundasınız” sözlerini dinleyerek su boşaltma işlemini izlemiş sular ağır ağır yükselirken dahi gemiyi ter­ketmemişti. 1 saat sonra feribotun tamamen yan yattığını gördük­lerinde bile, 852 yolcu yerinden kıpırdamamıştı!

  • ‘WE WILL NEVER SURRENDER’

    Nazi Almanya’sının Avrupa’daki işgali başladığında, İngiltere bu büyük tehdit karşısında yapayanlız kalmıştı. Her an Alman uçaklarını ve Alman istilasını bekleyen İngilizler, Churchill’in liderliğinde son savaşa hazırlandılar. Sovyetler’e saldırının henüz başlamadığı, ABD desteğinin belli belirsiz olduğu 1940 yılının ikinci yarısında, İngilizler tek başınaydı. “En Karanlık Saat” filmi o bunalımlı günleri, Tanju Akad ise gerçekte yaşananları anlatıyor.

    İngiltere 1940 Mayıs’ının son günlerinde kendisini birdenbire Nazi Alman­ya’sı karşısında yapayalnız buldu. Ordusunun ağırlıkla­rı Dunkerk’te bırakılmış, Hit­ler’in ülkeyi istila etmesinin önündeki tek engel olarak da­racık Manş Kanalı ve donan­ma kalmıştı. Fransa çökmek üzereydi ve Almanlar kanalı geçtikleri takdirde karşıların­da tam donanımlı tek bir bir­lik bulacaklardı: Tümgeneral Bernard Montgomery komu­tasındaki 3. Tümen.

    20 tümenden fazlasına yete­cek eğitimli askerleri vardı ama bunların o yıl içinde donatılma­sı olanaksızdı. İstila paniği içeri­sinde, müzelerdeki silahları bile birliklere dağıtmaya başladılar ama hiçbir şey yetmiyor, yedek­ler süpürge sopalarıyla talim yapıyordu. Almanya her fetihle Avrupa’nın en gelişmiş fabri­kalarını ele geçirirken, İngilte­re’nin kaynakları gittikçe azalmaktaydı. Tüm dünya teslim olmalarını veya en azından kıta Avrupa’sında Nazi hâkimiyeti­ni tanıyacak bir antlaşma yap­malarını beklemeye başlamıştı. Sadece İngilizler farklı düşünü­yordu.

    WE WILL NEVER SURRENDER

    2 Haziran günü Dunkerk’ten gelen birliklerin çıkarıldığı Do­ver limanı ile Londra arasındaki yol boyunca muazzam kalaba­lıklar toplanmış, büyük bir zafer kutlaması yapılıyordu. Ordu, (40 bini esir düşen) 68 bin eksikle de olsa, kurtulmuştu. Gazete­ler coşkuyu artırıyor, bayraklar sallanıyor, bandolar askerleri kamplarına uğurluyordu. Du­rumu gören bir Fransız irtibat subayının söyle mırıldandığı du­yuldu: “İngilizler yenilgiyi böyle karşılıyorlarsa, zafer törenlerin­de ne yaparlar acaba?”

    Aynı gece Churchill odasın­da dönüp dolaşıyor, ulusa erte­si gün yapacağı sesleniş için en uygun sözleri arıyordu. Savaş­lar Dunkerk gibi tahliyelerle kazanılamazdı elbette. Nihayet sekreteri Mary Shearburn’un daktilosu tıkırdamaya başladı. On milyonların zihnine kazınacak olan şu sözler ertesi gün radyoda okunacaktı: “Dermanı­mız tükenmeyecek, yenilmeye­ceğiz. Sonuna kadar gideceğiz. Fransa’da savaşacağız, deniz­lerde ve okyanuslarda savaşa­cağız… Bedeli ne olursa olsun adamızı savunacağız. Plajlarda savaşacağız, çıkarma yerlerinde savaşacağız, tarlalarda ve sokak­larda savaşacağız, teperlerde sa­vaşacağız…” ve bir dakika kadar duraladıktan sonra ekledi: “Asla teslim olmayacağız”.

    Ve gene aynı gün, dünyanın dört köşesine yayılmış sömürge ve dominyonlardan asker getirilmesi için çalışmalara başlan­dı. “En kısa sürede Filistin’den sekiz tabur getirmeliyiz” diyor­lardı ama istila kısa sürede ger­çekleşirse ne onlar yetişebilirdi, ne de Avustralya ve Yeni Zelan­da’nın söz verdiği birer tümen. Kanada, ikinci tümenin sevki­ni hızlandırmayı kabul etmişti ama, söz verdiği 100 bin askeri henüz seferber edip donatama­mıştı. Dominyonların yurttaş­ları uzaklardaki bir savaş için fedakarlık etmeye o kadar da is­tekli değildi.

    İşin aslına bakılırsa, İngiliz halkının küçümsenmeyecek bir kısmı savaşa devam arzusunu taşımıyordu. Enformasyon ba­kanlığı geniş bir araştırma yap­tırmış ve ülkenin bazı bölgelerinde moralin düşük olduğunu ve bir bölümün yüksek kararlı­lığına rağmen, halkın sadece ya­rısının tek başına savaşa devam beklentisi içerisinde olduğunu tespit etmişti. İngiltere’nin Hit­ler’i tek başına yenmesi olanak­sız olduğuna göre, teslimiyet de­ğil ama, bir antlaşma yapılması yaygın bir beklenti haline gel­mişti. Bu kısa sürede değişecek, özellikle de Temmuz’da başlaya­cak bombardıman savaş azmini pekiştirecekti.

    Hitler birkaç hafta İngilizle­rin teslim olmalarını bekledik­ten sonra bu ülkeyi Luftwaffe ile dize getirmeyi düşünüyor­du. Esasen bu sırada Almanlar Fransızların isteksizce hazırla­dıkları son savunma hatlarını parçalayacak, bu ülkeye kayıtsız şartsız teslim antlaşmasını im­zalattıktan sonra İngiltere’ye ya­kın hava üsleri kuracaklardı. Bu nedenle İngilizlerin kendilerini toparlamak için birkaç haftala­rı oldu. Bu arada Knickenbein’ı bozacak elektronik tedbirleri­ni geliştirmeye çalışacak, aynı zamanda Spitfire ve Hurricane avcı uçaklarının üretimini artır­mak için deli gibi çalışacaklardı. Keza, Savaş Bakanı Eden her an beklenen Alman paraşütçüleri gözlemek amacıyla haftada en az 10 saat görev yapacak bir Ye­rel Savunma Gönüllüleri teşki­latı için radyodan çağrı yapınca, 16 ila 60 yaş arasından olması istenen gönüllüler birkaç dakika sonra karakollara gelmeye baş­lamıştı. Başvurular beklenenin çok üzerindeydi. Yarım milyon kişilik bir güç oluşturulacak, ama çok azına tüfek verilebile­cekti. Bunlara, çoğu sopa taşı­dıkları için “broomstick army”, yani “süpürge sapı ordusu” adı yakıştırıldı.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Dunkirk tahliyesi Alman uçaklarından açılan ateşlere rağmen İngiliz destroyerları birkaç sefer sonucu Dunkirk’te sıkışmış birlikleri anakaradaki Dover limanına tahliye etti.

    Aslında Hitler’in planları hazır olmadığı gibi, istila hazır­lıkları henüz başlamamıştı bile. Ancak Avusturya, Çekoslovak­ya, Polonya, Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa o kadar hızla işgal edilmişti ki, hü­kümetin de o yöndeki propagan­dasıyla, İngilizler o yazı Alman paraşütçüleri her an kendi bah­çelerine inecekmiş gibi bir bek­lenti içerisinde geçirdi.

    Bu psikolojik ortamda parla­mento, sadece iki muhalif oyla, hükümete tüm kişisel hakları askıya alan olağanüstü yetki­ler verdi. Görevliler her eve gi­rebilecek, arama yapabilecek, karartmayı denetleyecek, şüp­he üzerine tutuklama yapabile­ceklerdi. Tüm işyerleri ve fabrikalar, taşıt araçları ve banka hesapları da devlet tarafından kullanılabilecekti. Grevler ya­saklanmış olup, herkes tatil yapmadan haftada yedi gün ça­lıştırılabilecekti ki, talihin garip cilvesi, bunu uygulatmak haya­tı boyunca 40 saatlik iş haftası için mücadele etmiş olan Çalış­ma Bakanı Bevin’e düştü. Hitler 9 ay önce Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı’nı başlatmış­tı ama, savaş İngiltere’ye gerçek anlamıyla şimdi gelmekteydi (Buraya meraklısı için bir not düşelim. Uzun çalışma saatleri­nin üretimi ciddi şekilde düşür­düğü anlaşılınca bundan hemen vazgeçildi).

    1940 Mayıs ve Haziran’ında İngiltere’de olan biri, Londra­lı çocukların demiryoluyla uzak köylere gönderilmesini izleyebi­lir, paraşütçüleri şaşırtmak için tüm köy ve sokak tabelalarının ve yol işaretlerinin kaldırıldığını görebilirdi. Ayrıca kıyıdan içer­lere doğru sayısız beton mev­zi ve tank tuzağı yerleştiriliyor, madenciler kuyulara su basıp dağlara ve tepelere çekilmenin planlarını yapıyordu. Bu diren­me eğilimi, Fransa’daki teslimi­yetçilikle tam bir tezat oluştur­maktaydı. Bu olayların hemen arkasından “Battle of Britain” adı verilen hava muharebele­ri başladı, ama önce Haziran ile Temmuz başındaki İngi­liz-Fransız ilişkilerine değinme­miz yerinde olacaktır.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Beklenen: Londra bombardımanı Hitler İngilizler’in teslim olmasını bekledikten sonra ülkeyi hava akınlarıyla dize getirecekti. Seferber olan halk her an beklenen Alman paraşütçülerini gözlemek için çatılara çıkmıştı.

    1940 Haziran’ının ilk gün­lerinde Fransa’nın düşeceği giderek kesinlik kazanırken, Churchill kendi hazırlıklarına zaman kazandırmak için bu ül­kenin direnişini uzatmaya, bu arada güçlü Fransız donanma­sının Almanlara teslimine karşı tedbir almaya çalışıyordu. Ne var ki Fransızların istediği hava savunma filolarını gönderme­di, çünkü bunların İngiltere’nin savunması için elzem olduğu açıktı. Churchill buna rağmen savaşa devam kararını açıklayınca Fransızlar “nasıl” diye sordular, “artık bir ordunuz yok ki”.

    Sömürgelere çekilecek Fransız hükümetiyle birlik­te savaşa devam umudunu yi­tiren İngilizler Oran yakınla­rında Mers El Kebir’de bulu­nan Fransız donanmasının Almanlara teslimini önlemek için oluşturdukları bir görev gücünü limanın önüne yolla­dılar. Fransızlara dört seçenek sunuldu. İngilizlere katılabilir, azaltılmış mürettebat ile en­terne edilmek üzere bir İngiliz limanına gidebilir, Karayipler­deki Fransız limanlarında veya ABD gözetimi altında silahtan arındırılabilir veya altı saat içe­risinde kendilerini batırabilir­lerdi. Fransızlar hepsini redde­dince ateş açıp bazı Fransız ge­milerini batırdılar, bir kısmını da kullanılmaz hale getirdiler. 1200’den fazla Fransız denizci öldü ve bu olay iki ülke arasın­daki ilişkilerde kapanmayan bir yara olarak kaldı. İngiliz Akde­niz filosu bundan sonra İtalyan donanmasıyla savaşacak ve 11 Kasım’da Taranto deniz üssü­ne Japonların Pearl Harbour için örnek alacakları başarılı bir baskın yapacaklardı.

    Hitler, İngilizlerin inatçılığı karşısında önce şaşırdı, sonra da Luftwaffe bombardımanı başladı. Bununla hem İngiltere’yi tes­lime zorlamak, hem de bu ülkeyi istila için 16 Temmuz’da hazır­lanmaya başlanan “Deniz Asla­nı” harekatının önkoşulu olan hava üstünlüğünü ele geçirmek amaçlanıyordu. İşin aslında, 33 tümenle yapılması düşünülen bu operasyon için Almanya’nın elinde gerekli araçlar yoktu ama gene de Fransa’dan Hollanda’ya kadar uzanan limanlarda bazı tekneler toplanmaya başlan­dı. Royal Air Force (RAF) buna karşı ülkenin güneydoğusuna ağırlık vererek hava savunma sektörleri oluşturdu. Her sektör, radar ve izleme birimleri, sektör kontrol istasyonları ve avcı filo­ları için üslerden oluşmaktaydı. Ayrıca uçaksavar topçusu vardı.

    3 Temmuz ila 10 Ağustos arasında yapılan ön çatışmalar­da Almanlar 364, İngilizler 203 uçak yitirdiler. Almanlar bu sı­rada Stuka pike yer destek uçak­larının burada işe yaramadığı­nı ve kolayca düşürüldüklerini anlayıp bunları geri çektiler. 10 Ağustos günü akınlar ciddi bir şekilde başladı. 13 Ağustos’da yapılan “Kartal Günü”nde (Ad­lertag) Alman yüksek komu­ta heyeti, 1000’den fazla uçağın toplanıp Manş’ı geçmesini kı­yıdan izlediler. Bu haftalarda günde 2.000’e yakın çıkış yapa­biliyor ve İngiltere’nin bunları karşılama gücünün kısa sürede tükeneceğini umuyorlardı.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Metroya sığınan İngilizler Nazi uçakları Londra semalarında sık ve güçlü hava akınları düzenlerken halk bu saldırılardan korunmak için Londra metrosuna sığınmıştı.

    Ne var ki İngilizler 1940 yılı boyunca 4.283 avcı uçağı imal ederek bu alanda Almanları geride bıraktılar. Her seferinde karşılarında yeni filolar gören Almanlar moral bozukluğu­na uğradı. Eylül başında 1000 uçaklık yeni akınlara rağmen direniş azalmadı. Kışın akın­lar seyrekleşti ve 1941 baharın­da filolar Barbarossa harekatı için Rusya sınırına kaydırıldık­ça İngiltere Hava Muharebesi söndü. Bu dönemde iki taraf da çok abartılı iddialarda bulundu­lar. Buna göre 2.968 Alman ve 3.058 İngiliz uçağı düşürülmüş­tü. Gerçekte İngilizler 915, Al­manlar 1.733 uçak yitirmişlerdi (Farklı sayılar vardır ama hep­sinde mertebe aşağı yukarı ay­nıdır). İngiliz havacıları Alman­ları püskürtürken, kara orduları da yeniden donatıldı. Ne var ki bu arada Londra çok büyük za­rar görmüştü.

    Londralılar “blitz” adı ver­dikleri bombardıman günlerin­de ya metro istasyonlarında ya­şıyor, ya da evlerinin bahçesine gömdükleri “Anderson shelter” adı verilen basit sığınaklara ini­yorlardı. Gece bombardımanla­rında sirenler, ışıldaklar, uçak­savarların baraj ateşi, bomba patlamaları, itfayecilerin umut­suz çalışması ve yangınlara rağ­men bir süre sonra kulaklarını bile tıkamadan uyumaya alıştı­lar. Gündüz ise kimileri dışarı­ya çıkıp uçakların it dalaşını ve havada bıraktıkları izleri seyre dalıyordu.

    Sadece 7 Eylül ile 13 Ekim arasında Londra’ya 13.651 ton HE (patlayıcı) bomba ve 12.586 yangın bombası atıldı. Birçok evin yanısıra önemli tarihî eser­ler de yıkıldı. İtfaiye çaresiz kal­dı ve kentin her yerine su depo­ları yapılması kararlaştırıldı. En önemli sorun halkın moraliydi ve kısa sürede kontrol altına alı­nan bir olay hariç, herhangi bir yerde panik çıkmadı. İngilizler ileride büyük Alman kentleri­ni yerlebir ederek intikamlarını alacaklar, ama onlar da Alman­ların direniş azmini yıkamaya­caklardı. Orada Gestapo İngiliz bombardımanında yılgınlık gös­teren veya yağmacılık yapanları derhal öldürecek veya çalışma kampına gönderecekti.

    WE WILL NEVER SURRENDER

    Bombardımanın yükünü Londra çekti ama simge ken­ti (İspanya’daki Guernica gibi) Coventry oldu. Aslında Lond­ra’nın acıları İngiltere’nin kur­tuluşu anlamına geliyordu; şöy­le ki, Almanların radar ve hava üslerine saldırıları sürerken İn­giliz Bombardıman Komutanlı­ğı 80 uçaklık bir akınla Berlin’i bombalayınca öfkeye kapılan Hitler hedefi Londra’ya çevirdi. Bu da İngiliz Avcı Komutanlı­ğı’nın (Fighter Command) ne­fes alıp kendisini toparlamasını sağladı. Radarlar ve üsler kısa sürede yeniden tam kapasite çalışmaya başladı.

    Bombaların altındaki İngil­tere için en kritik mesele Rusya ve ABD’nin Hitler’in Avrupa hakimiyetini kabul ederek Alman­ya ile antlaşmaya varmalarıydı. Bu nedenle kapsamlı bir çalış­maya girdiler. ABD’yi savaşa de­vam edeceklerine inandırmak, özellikle 1940 yazında öncelikli iş olarak ele alındı. Roosevelt ve çevresi, İngiltere’ye verecekleri gemilerin olası bir teslim ant­laşmasıyla Almanya’nın eline geçmesinden endişe duyuyor­lardı. ABD’deki propaganda iş­lerini yönetmek üzere eski sa­vaş kahramanı, Kanada doğum­lu çok zengin bir sanayici olan William Stephenson’u New York’taki istihbarat büroları­nın başına getirdiler. Gösterme­lik işi Pasaport Kontrol Dairesi başkanıydı ama, görevi Alman­ları gözden düşürmek, izolasyo­nist politikacıları ikna etmek, ABD’deki İngiliz çıkarlarını ve sipariş edilen savaş malzemesi­ni korumaktı. Bu iş için şantaj, suikast, propaganda, sahte belge kullanma dahil her şeyi yapma­ya hazırdı. Stephenson ayrıca Kongre üyelerine sahte bir Al­man haritası verip, bunu onla­rın Latin Amerika ülkelerini ele geçirme planı olarak sunmuş ve Amerikan halkının savaşa bakı­şıyla ilgili kamuoyu araştırma­larını etkilemeye çaba göster­mişti. Ayrıca Almanların Avru­pa’da yaptıkları zulümle ilgili birçok fotoğraf ve belgeyi el al­tından basına dağıtıp yayımlan­masını sağlamıştı. Kuşku yok ki Stephenson tüm bu işleri ABD yönetiminin örtülü desteği ol­madan yapamazdı. ABD savaşa girinceye kadar Roosevelt biraz da bu sayede yardım için bazı girişimler de bulnabilmişti.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    İngiltere’nin Guernica’sı Coventry Alman hava akınları en çok Londra’yı vurdu; fakat İspanya’daki Guernica gibi İngiltere’de de Coventry yerle bir edildi. Churchill 1941 Eylül’ünde şehrin harap olmuş katedralini incelemekte.

    Savaşın ikinci yılına girer­ken İngiltere büyük bir mali sı­kıntı içerisindeydi. En gerekli malzemelerin alınması için bi­le haftalık kotalar konulmuştu. Denizaltı savaşı da yoklukları artırıyor, her batan gemi İngiliz ticaret filosunu daha da azaltı­yor, inşa edilen gemi tonajı bazı aylarda batanları karşılayamı­yordu. Alman işgaline giren ül­kelerin gemilerinin bir kısmı­nın İngiliz donanmasına ve ti­caret filosuna katılması bir süre rahatlık sağladı ama çözüm de­ğildi. Roosevelt destek vermek istemekle birlikte, izolasyonist baskıyı kırmakta zorlanıyordu. Eylül ayında 50 adet eski, ama işe yarar durumda destroyeri İngiltere’ye vererek konvoy ko­rumasına çok önemli bir katkı sağladı. Bunların karşılığını da parayla değil, İngiltere’nin At­lantik’teki bir dizi üssünü 99 yıllığına kullanma hakkı şeklin­de aldılar. Danimarka sürgün hükümeti ile Grönland’ın kul­lanılması için ve ayrıca İzlanda ile antlaşmalar yapılarak kon­voy refakatçılarına üs olanakla­rı sağlandı.

    Nihayet 1941 Mart’ında Ro­osevelt “Land Lease” adı verilen bir programı Kongre’den geçirerek İngiltere’ye yardımı sistemli hale getirdi. Bu kanun, başkana gerekli gördüğü herkese istediği her malzemeyi satma, imal et­me, ödünç verme, transfer, ki­ralama veya takas etme olanağı sağlıyordu. Bu tarihten itibaren İngiltere, bedeli savaştan sonra ödenmek üzere doğrudan ABD hükümetine sipariş vermeye başladı. Hükümet bunları kendi hesabına imal ettirip İngilte­re’ye ve sonra da Rusya’ya gön­derdi.

    Rusya’ya gelince… İngiltere bu ülkenin Almanya ile ittifa­kı yenilemesinden korkuyor­du. Esasen savaş 1939 Ağustos ayında yapılan Ribbentrop-Mo­lotov antlaşması sayesinde baş­lamış, Stalin Baltık ülkelerini işgal ve Doğu Avrupa’yı paylaş­ma hırsıyla Hitler’in saldırgan­lığını mümkün kılmıştı. Sonba­hardan itibaren, Hitler “Deniz Aslanı” adı verilen İngiltere’yi istila planını rafa kaldırırken, İngiliz istihbaratı Rus sınırına yapılan yığınakla ilgili bilgileri toplayarak Ruslara bildirmişti.

    Ne var ki Stalin, Hitler’e karşı son derece titiz bir yatış­tırma politikası yürütüyordu. Alman yığınağını Hitler’in yeni bir nüfuz alanı paylaşımı isteği­ne yordu. İngilizlerin yolladığı istihbaratı da Almanya ile iliş­kilerini sabote etmeye yönelik bir komplo olarak değerlendir­di. Sonuçta, Almanya 1941 yılı­nın 22 Haziran günü Rusya’ya vargücüyle saldırınca, Rus birlikleri yeni bir tertiplenmenin ortasında yakalanarak perişan oldular. Ama artık İngiltere kar­şısında yalnız değildi. Bir süre sonra ABD de savaşa girince, iki ülke Rusya’yı ayakta tutarak Alman gücünü yıpratması için ciddi bir yardım göndermeye başladılar. 1944 yazında Fran­sa’da ikinci bir cephe açılıncaya kadar büyük muharebeler Rus­ya’da cereyan edecek, Anglo-A­merikan güçleri mihver ordula­rıyla Kuzey Afrika ve Doğu Ak­deniz’deki tâli cephelerde karşı karşıya geleceklerdi.

    EN KRİTİK YIL: 1940

    ALMANYA’YA KARŞI, SONUNA KADAR…

    KEREM YALÇINER

    Mayıs 1940’ta, Nazilerin Fransa taarruzu sırasında Britanya parlamentosu çalkalanmaktaydı. An­thony McCarten’ın senaryosunu yazıp John Wright’ın çektiği “Darkest Hour” (En Karanlık Saat), muhaliflerin yıkıcı eleştirileri karşısında istifa etmeye zorlanan Başbakan Chamberlain’in ve azınlıkta kalan hükümetinin çaresi­zliğiyle başlıyor. Hemen ardındaki sahnede Chamberlain’in yerine gelmesi muhtemel olarak düşünülen Vikont Halifax’ı görüyoruz. Ülkesini Nazilere teslim edecek başbakan olarak anılmak istemediğini belirtip kapalı kapılar ardından bu işi üstlenecek tek bir ismi gösteriyor. Bu isim Britanya tarihindeki başarısızlıklarına, mensubu olduğu Mu­hafazakar Parti’nin çoğunluğunu oluş­turan hasımlarına ve Kral 6. George’un da aralarında bulunduğu barış yanlısı kanada rağmen mağlubiyeti göğüsleye­ceği düşünülen Winston Churchill’dir.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    EN KARANLIK SAAT
    Yön.: John Wright
    Oyn.: Gary Oldman, Kristin Scott Thomas, Lily James
    2 Şubat’tan itibaren

    Nazi tehdidi Birleşik Krallığın üzeri­ne çökmüşken, 200 bin Britanya askeri Dunkerk’te pusuya düşürülmüşken, Churchill bütün ipleri eline alır. Ülkenin yazgısı onun kararına kalmıştır. Film, savaş süresince seçeneklerin gittikçe azaldığı, İngiltere’nin kaderinin çizildiği bu 20 güne odaklanıyor. Yönetmen Joe Wright, Gary Oldman tarafından ustaca canlandırılan Churchill’le, biyografinin ötesinde bir portre sunuyor.

    Churchill, kendi partisinin ve yakın çevresinin bile “en azından günde iki kere doğruyu gösteren saatle” özdeşleştirdiği bu yalnız adam, 31 yıllık hayat arkadaşı Clementine’ın da desteğiyle ülkesinin özgürlük ve bağımsızlık ideallerini savunacak güce erişmek için yüzünü Britanyalılara doğru çevirir. İşte tam bu noktada, yo­rulmak bilmez sekreteri Elizabeth Lay­ton’ın da yardımlarıyla o ünlü söylevini okur ve “en karanlık zamanlarında” bütün halkı yekvücut savaşa çağırır: “Sonuna kadar savaşacağız. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanusta savaşacağız, göklerde savaşacağız, her ne pahasına olursa olsun adamızı savunacağız. Kıyılarda, tarlalarda, so­kaklarda, tepelerde savaşacağız, asla teslim olmayacağız”.

    Filmin son sahnesinde Churchill söylevini tamamlamış, bütün parla­mentoyu konuşmanın heyecanıyla yerle yeksan etmiştir. Bu sırada Muhafazakar Parti sıralarında usulca konuşmakta olan iki kişiyi görürüz. Onlardan biri “ne oldu?” diye sorar. Diğeri Churchill’in ezeli rakibi Vikont Halifax’tır ve soruya şöyle cevap verir: “İngiliz dilini seferber edip savaşa yolladı”. Filmde Halifax’a söylettirilen bu cümle, 1963’te ölümünden yedi ay önce Başkan Kennedy tarafından Churchill’e fahri Amerikan vatan­daşlığı verildiği sırada sarfedilmişti. Ama sözler Kennedy’ye de ait değildi; 1954’te Amerikalı gazeteci Edward R. Murrow tarafından söylenmişti.

  • Hitler bile bu kadar iyisini yazamazdı

    Hitler’in Kavgam’ı bu yılın ilk günü kamu malı haline geldi, dünya gözlerini kitabın yeniden basılmasının yaratacağı skandallara çevirdi. Hitler ile ilgili en büyük skandal ise 1985’te patlamış, Almanya’da iki düzenbaz, “Hitler’in Günlükleri” adı altında yarattıkları belgelerle, en saygın dergi ve gazeteleri, hatta tarihçileri bile yanıltmayı başarmıştı.  

    Mehmet Ali Ağca’nın Papa’ya suikast yap­tığı gün (13 Mayıs 1981), Alman Stern dergisinin üç yazı işleri müdüründen biri olan Felix Schmidt, Türkiye’ye yollamak üzere derginin yakın tarih bölümünde görevli gaze­teci Gerd Heidemann’ı arıyor ama bulamıyor. Haberin kokusunu aldı mı peşini bırakma­masıyla tanınan Heidemann’ın nerede olduğu belli değil. Ya­zıişleri müdürünün ondan en büyük şikayeti, işi Göring’in yatını almaya kadar götüren tutkulu bir Nazi koleksiyoneri oluşu. O sırada telefon çalıyor, Schmidt derginin genel yayın­müdürünün odasına çağrılıyor. Heidemann orada. Masanın üzerinde yarım düzine siyah deri kaplı defter var. “Bunlar Hitler’in günlükleri!”

    Bu satırlar, Felix Schmi­dt’in yıllar sonra yayınladığı “Hitler’in Günlüklerinin Gün­lüğü” adlı kitabından alınma. Yakın tarihin en büyük sah­tekârlık olayı böyle başlıyor. Gerd Heidemann, bir Doğu Alman subayla bağlantı kur­duğunu, Hitler’in günlükle­rini ondan aldığını söylüyor. Nisan 1945’te, Hitler’in özel evraklarının bir uçakla Ber­lin’deki sığınaktan kaçırıldığı, uçağın Dresden yakınların­da düştüğü, dağılan evraka da Doğu Almanların el koyduğu biliniyor. Bu da günlüklerin kaynağını açıklıyor.

    Sahtekârdan bomba haber! Daha sonra asrın sahtekarlığının iki failinden biri olduğu anlaşılacak olan gazeteci Gerd Heidemann, Hitler’in kayıp günlüklerini bulduklarını ve yayımlayacaklarını duyururuyor (üstte). Stern’in “Hitler’in Günlükleri Ortaya Çıktı” başlıklı 25 Nisan 1983 tarihli nüshasının kapağı.

    Stern Dergisinin sahi­bi olan Gruner + Jahr şirke­ti, yüzyılın en büyük gazete­cilik olayını kotaracağı için sevinerek olaya el koyuyor. Editörleri işe karıştırmadan, Heidemann’la birlikte çalış­maya başlıyor. Adı güvenlik nedeniyle açıklanmayan Do­ğu Alman subaydan Hitler’in günlüklerinin tamamını satın almak üzere pazarlıklar baş­lıyor. Günlükler yağmur gibi yağıyor; Hitler’in 1932-1945 arasında durmaksızın günlük tuttuğu anlaşılıyor. Stern der­gisi, iki yıl içinde bu günlükle­re toplam 9 milyon markı aşan bir para ödüyor. Elbette bunla­rın “sahici” olduğunu kanıtla­mak için birkaç “bilimsel in­celeme” yapılıyor; iki uzman, banka kasasında saklanan günlükleri karşılaştırmak üze­re İsviçre’ye gidiyor, Hitler’in bir başka yazısıyla karşılaştı­rıp “bunlar aynıdır” diyorlar.

    İki yıl sonra Stern dergi­si, dünya medyasıyla pazarlık masasına oturuyor. O sırada İngiltere’de Times ve Sunday Times gazetelerini yeni satın almış olan Avustralyalı med­ya patronu Rupert Murdoch, Amerikan Newsweek dergisiy­le birlikte İngilizce çevirinin yayınlanması için anlaşıyor. Onları Fransız Paris-Match dergisi izliyor.

    Times gazetesi, danışman­larından ünlü tarihçi Hugh Trevor-Roper’ı görevlendiri­yor. 1945’te İngiliz hükümeti tarafından Hitler’in ölümünü araştırmak için Berlin’e gön­derilen Trevor-Roper, 1947’de yayınladığı The Last Days of Hitler (Hitler’in Son Günle­ri) adlı kitabının verdiği oto­riteyle koşa koşa geliyor ve ikna oluyor. Birkaç gün son­ra Sunday Times’da yazacağı yazıda bunun nedenini şöyle açılıyor:

    Hitler yaşasaydı çok gülerdi Kandırmacanın kurbanlarından Amerikan Newsweek dergisi olay ortaya çıktıktan sonra “Sahtekârlık: Hitler aldatmacasını açıklıyoruz!” başlıklı kapakla çıktı.

    “Mektuplar, notlar, anılar, Hitler’in imzaladığı resim ve çizimler, onlarca yılı kapsa­yan bütün bu malzeme beni günlüklerin özgün olduğu­na ikna etti. Çünkü imzalar, belgeler taklit edilebilir ama böyle tutarlı bir arşiv o kadar kolay üretilemez”. Trevor-Ro­per, sıkıcı toplantıların not edildiği bunca defterin bir sahtekâr tarafından üretile­meyeceğini düşünüyor.

    Böylece 25 Nisan 1983’te Stern, 2.3 milyon baskıyla özel bir sayı yayınlıyor. Ka­pakta “Hitler Günlükleri Or­taya Çıktı” başlığıyla kara kaplı defterlerden birinin fo­toğrafı var. Derginin piyasa­ya verildiği gün yapılan basın toplantısında, diğer gazeteci­ler Stern yönetimini günlük­lerin sahiciliği konusunda soru yağmuruna tutuyorlar. Stern’in genel yayın müdü­rü Peter Koch, tarihçi Tre­vor-Roper’dan saldırılara cevap vermesini rica ediyor. Gelgelelim, tarihçi bir hafta içinde fikir değiştirmişe ben­ziyor. Şöyle cevap veriyor: “Bir tarihçi olarak… eee… nor­mal tarihsel doğrulama yön­teminin… eee… belki de mec­buren… eee…. gazeteciliğin atlatma haber yapma gerekle­rine… eee… bir dereceye kadar feda edilmesinden dolayı piş­manlık duyuyorum”.

    Bunun üzerine Stern, gün­lüklerin sahiciliğini kanıt­lamak için Alman Federal Arşivlerine (Bundesarchiv) başvuruyor. 1 Mayıs’ta Bunde­sarchiv, sonucu bildiriyor: “Bi­ze verilen üç günlükte, 1938’de geliştirilmiş ancak 1943’e ka­dar üretilmemiş poliyamid 6 adlı sentetik tekstilin izleri bulunmuştur. Mürekkep sıra­dan bir dükkandan alınmıştır. Onüç yıla yayıldığı düşünülen etiketlerin hepsi aynı daktilo­da yazılmıştır. 1943 yılına ait günlük en geç 12 ay önce ka­leme alınmıştır”. Bundesar­chiv’in uzmanı tarihçi Hans Booms, analizini şöyle derin­leştiriyor: “Bu günlüklerle ta­rihçi Max Domarus’un 1962’de basılan Hitler’in Nutukları ve Açıklamaları adlı çalışması arasındaki paralelliğe dikkat çekiyoruz. Domarus’ta belli bir gün için bilgi yoksa, Hitler de o gece günlüğüne bir not yazmamış, Domarus’un küçük hataları bile aynen Hitler tara­fından taklit edilmiştir”.

    Skandal büyük! Gerd Hei­demann, kaynağını açıklamak zorunda kalıyor. Klaus Kujau, yıllardır Doğu Alman kaynak­lı olduğunu iddia ettiği Nazi ürünlerini alıp satan sahtekâr bir koleksiyoncu. Örneğin 1. Dünya Savaşı’na ait orijinal bir miğfer bulup, içine Hit­ler’in adını kazıyarak Nazi li­derin bunu Ypres muharebe­sinde (1914) başına taktığını iddia ettiği, bol bol Hitler im­zalı resim yapıp sattığı, hatta hapse bile girdiği ortaya çıkı­yor. Günlükleri Domarus’un kitabına bakarak yazan Ku­jau’nun gotik alfabe bilgisi bi­le kısıtlı. Defterlerin kapağına yazdığı A. H. (Adolf Hitler) ol­ması gereken baş harfleri bile yanlışlıkla F. H. olarak yazmış olması, nedense o güne kadar dikkatleri çekmemiş.

    Bu arada Heidemann’ın patronlarından aldığı para­nın önemli bir bölümünü Ku­jau’ya vermeyip cebine attı­ğı da ortaya çıkıyor. Böylece iki sahtekâr dörder yıl hapse mahkum oluyorlar. Stern der­gisiyle Times gazetesi, kaybet­tikleri prestiji geri kazanmak için birkaç yıl uğraşıyor. Ta­rihçi Trevor-Roper’a gelince, biyografisini yazan Richard Davenport-Hines’a göre, Ox­ford Üniversitesi’nin ünlü pro­fesörünün skandalda oynadı­ğı rol, şöhretini “silinmeyecek şekilde” lekeliyor.

    UYDURMA GÜNLÜKTEN ALINTILAR

    ‘İngilizleri bırakayım da Dunquerque’ten kaçsınlar mı?’

    Nutuk. Reich alamet-i farikasının Nürnberg şehri belediye başkanı­na verilişi. Bir kültür toplantısı.

    Bavyera’da Sturmabteilung (SA) önderleriyle toplantı. Göz­lerinde yaşlarla Führer’e ömür boyu sadakat yemini ettiler. Ne muhteşem bir topluluk!

    Korkunç koleksiyoncu Hitler’in “çakma” günlüklerini kendi elleriyle üreten “zanaatkâr” daha önce de adı birçok hileli tarihi eser alım-satımına karışmış bir koleksiyoncu olan Klaus Kujau’ydu. Dolandırıcının elinden çıkma General Burfdorf’a yazılmış Hitler imzalı mektup (üstte).

    Sağlığım hiç iyi değil – Sonuç, çok az uyku.

    Olimpiyatlar için E.’ye (Eva Braun) bilet ayırtmalıyım.

    Artık mimarlarla vakit geçirip biraz rahatlayabilirim. E.’nin (Eva Braun) artık iki küçük köpek yav­rusu var onlarla zaman geçirebilir.

    İngilizler beni çıldırtıyor- bıra­kayım kaçsınlar mı (Dunkirk’ten) yoksa engelleyeyim mi? Churchill ne yapar?

    Bormann denilen bu adam artık vazgeçilmez hale geldi. Eğer elimde beş Bormann olsaydı, şim­di burada (Berlin’deki sığınakta) oturuyor olmazdım.

    (Himmler) başka bir dünyada – sanki eski bir Cermen fantezi dün­yasında- yaşıyor. Aklını kaçırdığını düşünmeye başladım.

    Stalin nasıl başarıyor? Geride hiçbir subay bırakmadı diye düşü­nüyordum ama doğrusunu yapıyor (orduda yaptığı temizliği kastedi­yor). Bizim de Wehrmacht’ta (Al­man ordusunda) yeni bir komuta yapısı oluşturmamız gerek.

    E.’nin (Eva Braun) isteği üzerine doktorlar uzun uzun muayene ettiler. Yeni haplar nedeniyle müthiş gazım var ve –E.’ye göre-nefesim çok kötü kokuyor.