Etiket: adalet ağaoğlu

  • Süper Mario binayı terketti…

    Süper Mario binayı terketti…

    Mario Levi 31 Ocak’ta 67 yaşında ardında okuma hazzı veren onlarca eser bırakarak aramızdan ayrıldı. Romanlarında, öykülerinde İstanbul’u ve ‘az kalanlar’ı anlattı. Ölümünden sonra neden Türkçe yazdığını söylediği video çok paylaşıldı: İlk aşkımı hangi dilde yaşamışsam, sinirlenince hangi dilde sövüyorsam o dilde yazıyorum…

    Fotoğrafına bakıyorum. “Gülümsüyorsun. Buruk, acı bir gülümseme bu, görüyorum. Hikayen başka türlüsüne izin vermiyor.” Sonra aynaya bakıyo­rum. Yüzümde senin gibi acıyı, aşkı, sindirmiş o mahcup gülüm­semeden eser yok.

    Dediler ki Mario öldü. Ka­bullenememenin getirdiği bir sersemlikle aklımda oyunlar oy­nuyorum. Daha doğrusu “Benim istediğim küçük bir olasılığa, bir kez daha inanmak galiba.”

    Biliyorum, “Mevsimlerin durduramadığı anlar vardır.” Bundan böyle anlatamayacağın masallar diyarının keyfini çıka­rırsın diye umuyorum ve ümidim odur ki “hiçbir şeyi dilediğince anlatamamış olmanın kırgınlığı sarmaz ruhunu. Çünkü sen an­lattın, hem de çok güzel anlattın.”

    “Bir aşkı yaşayabileceğime kendimi inandırmak istiyordum ben.” İnandırdın, yaşattırdın.

    “Hayallerimizden yana yaptığımız seçimler bizim hep kaderimizdir zaten.” Kaderimi kendi elime almamı ve ondan gocunmamamı sağladın.

    Yanlış Tercihler Mahallesinin­ bir sakini olarak yaşadığım yeri sevmeyi öğrendim.

    Kendimi sessize almayı da öğ­rendim sayende. “Bir çıldırmanın neresindeyim dersin? Suskunluk, evet.”

    Ana dillerinden İspanyolca ve Fransızcayı bir kenara koyup, ilk aşkını yaşadığın, sokakta oyun oynarken kulladığın, içinden söverken en usturuplu küfürleri bulduğun Türkçe ile yazman bana çok şey anlattı: İçinde en do­ğal neyin varsa onu ortaya çıkar, onu sev, onunla gurur duy. Sana kaybettireceklerinden çekinme.

    Amacım birtakım çocuklar gibi, senin gibi ardımdan gelenle­re yol açmak oluverdi. “O çocuk­lar yürümeyi, mayınlı tarlalarda öğrenmişlerdi.” O mayınlı tarlada bana açtığın yolda yürürken geridekilere bir iz göstermek için adımlıyorum hayatı.

    Bana bıraktıklarınla avun­mayı öğreneceğim şimdi çünkü “Kitaplar… Ben en çok onlara güvendim.” Avunmak ve savun­mak birbiriyle bir hayli bonkör bir kafiye oluşturuyor. “Bazı gerçek­leri bilerek es geçmek de bir çeşit savunmaydı.” Savunduğun öz benliğindi, gerçekliğindi Türkçe­ye sarılarak. Bak! Ben de izinden geliyorum kör topal. Oğlum bü­yüdü, senin kitaplarının boyuna geldi neredeyse.

    Dediğinde haklısın: “Yerleşik­liklerine sığınarak yaşayanlar ayrılıkları kolay kolay taşıya­mazlardı ki…” Sığındığım, yuvam bellediğim, içimde biriktirdiğim sözlerinden ayrılmasam da bes­lenmem için yenilerine ihtiyacım var. İşte buna alışmak, bu gerçeği taşımak kolay değil.

    “Bir yere geri dönmek istiyor­san, ayrılırken arkana bak, derdi babaannem.” Baktın mı?

    Baktıysan eğer, “Hayallerim, sözcüklerim ve tüm olabilirlikle­rimle çağıracağım seni.

    Alıntılar, Mario Levi’nin Bu Oyun­da Gitmek Vardı, İstanbul Bir Masaldı, Bir Şehre Gidememek, Lunapark Ka­pandı, Bir Cümlelik Aşklar, O Pazartesi Eminönü, Size Pandispanya Yaptım eserleri ile Ayşe Böhürler ile yaptığı söyleşiden.

    ardindan_mario_levi

    FÜRUZAN (1932-2024)

    En güzel öyküler için yaşadı

    Eserlerinde ‘öteki’lerin, ezilenlerin, görmezden gelinenlerin hayatlarını anlatan Füruzan, bir süre Almanya’da yaşadı ve göçmen işçilerle ilgili çok sayıda eser de üretti. Füruzan için ‘yazınımıza göktaşı gibi düştü’ denmişti. Öyküden, romana, şiirden senaryoya kadar birçok alanda başarılı yapıta imza attı. Onlarla yaşayacak.

    ardindan_furuzan

    Türkçe edebiyatın en üretken ya­zarlarından Füruzan 11 Şubat’ta yaşamını yitirdi. Asıl adı Feruze Çerçi olan yazar 1932’de İstanbul’da doğdu. Erken yaşta tiyatro ile ilgilen­meye başladı. 1950’li yıllarda bir süre oyunculuk yaptıktan sonra tama­men edebî çalışmalara yöneldi.

    Karikatürist Turan Selçuk ile evlendi. Bu evlilikten bir kızı oldu. Eserlerinde Füruzan adını kullandı, soyadı kullanmamasını ise şöyle açıklamıştı: “Ben o yıllar çok ünlü bir soyadı taşıyordum. Çok ünlü, çok saygıdeğer iki adamın kendi akılla­rıyla, emekleriyle ve yetenekleriyle ünlendirdiği saygıdeğer bir soyadıy­dı. Ben, o ünlenmiş soyadının bana sağlama ihtimali olan kolaylıkları­na hiç yanaşmak istemedim. Ben, yazarlığımın sınanmasını öyle bir şekilde tek başıma yapıp bu büyük addan yararlanmamalıydım.”

    60’lı yıllarda çeşitli dergilerde yayımlanan öyküleriyle tanınmaya başlandı. İlk kitabı Parasız Yatılı ile Sait Faik Hikaye Ödülü’nü kazandı. Kuşatma ve Benim Sinemalarım adlı öykü kitapları yayımlandı.

    Türkiye 12 Mart darbesinin yıkı­mını yaşarken Kırkyedililer adlı ro­manı yayımlandı. Darbe, 1968 kuşağı olarak bilinen kuşağın liderlerini katletmiş, işkence ve tutuklamalar yaygınlaşmıştı. Roman çoğunlukla 1947 doğumlu olan bu kuşağı anlatı­yordu ve büyük beğeni topladı. Artık adı Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu ile, edebiyatın güçlü kadın yazarla­rıyla birlikte anılıyordu.

    Eserleri filmlere aktarılan Füru­zan, sinemayla da yakından ilgilendi. Benim Sinemalarım kitabını senar­yolaştırdı ve filmi kendisi yönetti. 1970’lerde bir süre kaldığı Alman­ya’da göçmen işçilerle ilgili çalışma­lar yürüttü. İkinci romanı Berlin’in Nar Çiçeği, Almanya’daki göçmen işçilerin hayatını konu edindi.

    Değerli yazarımızı, Yapı Kredi Yayınları editörünün Parasız Yatı­lı’ya yazdığı önsözle uğurluyoruz: “Füruzan, sanki o güzelim öyküleri yazmak için yaşamıştır. Yazınımı­za ‘göktaşı gibi düştüğü’ onun için söylenir.”  

    ALEKSEY NAVALNİ (1976-2024)

    Rus muhalif hapishanede ‘öldü’

    ardindan_navalni

    Rusya’nın otokratik lideri Putin’e muhalefetiyle tanı­nan avukat, aktivist ve siyasetçi Aleksey Navalni’nin, 16 Şubat’ta 3 yıldır tutulduğu cezaevinde hayatını kaybettiği açıklandı. 47 yaşındaki avukat, aktivist ve siyasetçi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in en önemli muhalifleri arasındaydı. Putin iktidarının yolsuzluklarına dikkat çeken Navalni, rejimin ülkeyi “bir tür feodal düzen”le yönettiğini ileri sürüyordu. Daha önce sinir gazıyla ze­hirlenen ancak hayatta kalan Navalni tutuklanmış ve 19 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Moskova’dan 1900 kilometre uzaklıktaki bir hapishaneye gönderilen Navalni’nin ölüm nedeni açıklanmadı; ancak gör­gü tanıklarına göre cesedinde morluklar vardı.  

    SEVDA FERDAĞ (1942-2024)

    Kimselere benzemeyen aktris

    ardindan_sevda_ferdag

    Aktris Sevda Ferdağ, 82 yaşında öldü. Usta yazar Selim İleri’ye göre “sinema ortamımızda salt kendisi olabilmenin mücadelesini veriyordu. Bütün gücünü, bütün sanatlık sezgisini, duyarlığını asıl bu mücadeleden almaktaydı.”

    Türk sinemasının önde gelen oyuncularından Sevda Ferdağ, 17 Şubat’ta yaşama veda etti. 1942’de Balıkesir’in Edremit ilçesinde do­ğan Ferdağ’ın çocukluğu İstanbul’da geçti. Gerçek adı Lütfiye Dumrul olan sanatçı, 1958’de ilk filmi “O Günden Sonra”da rol aldığında henüz 16 yaşın­daydı. Sonradan gazeteci-yazar Mesut Kara’yla yaptığı bir röportajda “58’de sinemaya geldiğim zaman ilişkileri, sinemanın fukaralığını hiç sevmedim. Sinema parasızlık de­mekti, yalnızlık demekti” diyecekti.

    Hemen ardından, yine oyuncu olan ablası Ferda Ferdağ’ın yanına Alman­ya’ya gitti. Burada bir süre modellik yapan Sevda Fer­dağ, aldığı sinema teklifle­rini geri çevirdi ve bir süre sonra İstanbul’a geri döndü. 1963’te Atıf Yılmaz’ın “Azrail’in Habercisi” ile tekrar sinemaya döndü. Bir yıl sonra Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları” filminde rol aldı.

    Birçok sinema oyuncusu gibi, Yeşil­çam’ın krize girdiği dönemde Fahrettin Aslan’ın gazinolarında şarkıcılık yaptı. 200’e yakın filmde rol alan oyuncu, bir­çok ödül de kazanmıştı. Sevda Ferdağ, sinemayla ilişkisini anlatırken şöyle demişti: “Beni yıldız olmak hiç ilgilen­dirmedi, asla istemedim. Çünkü taviz vererek yaşamak istemiyordum. Her zaman özgür oldum. Ben yıldız olma­dım ama kendimi hep yıldız gördüm. Hiçbir sinemacıyı da suçlamıyorum. Ben sadece ‘niye iyi film yapmıyorlar’ diye suçladım. Sonra bunun bir ülke so­runu olduğunu anladığımda hepsi be­nim arkadaşım oldu. Ayrıca ben birini aşmaya çalışmaktan hoşlanmıyorum. Ben kendim olmaktan hoşlanıyorum. Yaptığım şu kadar filmle hâlâ Sevda Ferdağ isem bu önemli bir şey”.

    Selim İleri, Hatırlıyorum kitabında Sevda Ferdağ’dan şöyle bahsediyor­du: “Usul usul fark ediyorum ki Sevda, herkesin başka bir kadın veya başka bir erkek olmayı denediği, bunun için var gücüyle çabaladığı sinema ortamımız­da salt kendisi olabilmenin mücade­lesini veriyordu. Bütün gücünü, bütün sanatlık sezgisini, duyarlığını asıl bu mücadeleden almaktaydı. Benzemek istediği hiç kimse yoktu. Beğenilmek, önemsenmek, alkış toplamak hiçbir zaman sorunu olmamıştı. Bireyliğini yaşamaktı seçeneği.”  

    ALEV ALATLI (1944-2024)

    Aydın ve muhafazakar…

    ardindan_alev_alatli

    Yazar Alev Alatlı 3 Şubat 2024’te 79 yaşında yaşamını yitirdi. Mene­men’de doğan Alatlı, ODTÜ’de ekonomi ve istatistik okuduktan sonra eğitimi­ne ABD’de devam etti. Burada kalkın­ma ekonomisinin yanısıra felsefe ve teoloji eğitimi aldı. Türkiye’ye döndük­ten sonra iktisatçılığından çok, yazı­larıyla da tanındı. Zaman gazetesinde köşeyazarlığı yaptı. Yaseminler Tüter mi Hâlâ (1985), İşkenceci (1986), Kadere Karşı Koy A.Ş. (1995) adlı romanları yazdı. Çok sayıda deneme, inceleme kitabı da bulunan Alatlı’ya Filistin lideri Yaser Arafat tarafından Özgürlük Ma­dalyası verildi. Alatlı, Aydınlanma Değil Merhamet eseriyle Rusya’da Şolohov Roman Ödülü’ne layık görüldü. Alatlı yazdıkları ve söyledikleriyle muhafa­zakar kesimlerin beğenisini kazanır­ken, siyasi iktidarla ilişkileri nedeniyle muhaliflerin tepkisini çekmişti.  

    NİHAT FALAY (1941-2024)

    İktisat dünyasının büyük kaybı

    ardindan_nihat_falay

    İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’nde 1969-2008 ara­sında görev yapan Prof. Dr. Nihat Falay, Şanlıurfa’da doğdu. İlkokulu Diyarba­kır’da okuduktan sonra İstanbul’da Karagümrük Ortaokulu’nu ve 1961’de Vefa Lisesi’ni tamamladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’nden 1965’te mezun olan Falay, 1969’da aynı fakültede öğretim üyesi yardımcılığı yaptıktan sonra, 1988’de “Doğu-Batı Toplumlarında Mali Sistem­lerin Gelişimi ve Özellikleri” adlı tezi ile profesör oldu. Eğitimciliğinin yanısıra üniversite öğretim üyelerinin örgüt­lenmesine de büyük katkı sundu. Anka­ra’da kurulan Tüm Asistanlar Derne­ği’nin (TÜMAS) İstanbul Şubesi kurucu üyelerindendi. Falay ardında şu eserleri bıraktı: Türkiye Ekonomi Bibliyografyası, İbn-i Haldun’un İktisadi Görüşleri, Prog­ram Bütçe ve Sıfır-Esaslı Bütçe Sistem­leri, Planlama-Programlama-Bütçeleme Sistemi ve Türk Program Bütçe Modeli, Maliye Tarihi, İstanbul Üniversitesi’nin Yabancı Akademisyenleri.

    ERGUN HİÇYILMAZ (1942-2024)

    Gazeteci, sporcu, uzman sahaf

    ardindan_ergun_hicyilmaz

    Ergun Hiçyılmaz 12 Şubat’ta yaşa­mını yitirdi. 1942 yılında Eskişe­hir’de doğan Hiçyılmaz, gazeteciliğe 1960’larda başladı. Akşam, Yeni Sabah, Yeni İstanbul, Günaydın, Fotospor, Tercüman, Güneş, Erkekçe, Nokta, Yankı, Hürgün, Takvim, Sabah gibi önde gelen gazete ve dergilerde çalıştı. Aynı zamanda bisiklet sporuyla yakından il­gilenen Hiçyılmaz, 1979-80 döneminde Türkiye Bisiklet Federasyonu başkanlı­ğı da yaptı (cenazesinde federasyondan hiçbir yetkili yer almadı). Çeşitli üniver­sitelerde gazetecilik üzerine dersler de veren Ergun Hiçyılmaz, tarih çalışma­larıyla da tanınıyordu. Hayli zengin bir kitap ve belge koleksiyonuna sahipti. Uzun yıllar Beyoğlu’ndaki Avrupa Pasajı’nda sahaflık yaptı. Edebiyatla da yakından ilgilenen gazeteci, spor tari­hine ilişkin çalışmalarıyla tanınıyordu. Koyu bir Fenerbahçeli olan Hiçyılmaz, tabutuna sarılan Fenerbahçe bayrağı ile uğurlandı.

    GÜLÇIN AKSOY (1965-2024)

    Sanatçı ve hocanın erken vedası

    ardindan_gulcin_aksoy

    Hem sanat üretimi, hem akademik çalışmalarıyla tanınan Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Halı Atölyesi öğretim üyesi Prof. Dr. Gülçin Aksoy, genç yaşta İstanbul’da geçirdi­ği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversi­tesi mezunu olan Aksoy, 1993’ten ölü­müne kadar bu üniversitede öğretim üyesi ve yönetici olarak çalıştı.1990 ların başından itibaren aktif sanat üretimine devam eden Gülçin Aksoy, bireysel üretiminin yanında, kolektif olarak da bir çok sanatsal eylem içer­sinde yer aldı. Prof. Aksoy’un beklen­medik ölümü büyük üzüntü yarattı.

  • İTÜ Radyosu: Varolsun ilimin sesi ve koruyucuları!

    İTÜ Radyosu: Varolsun ilimin sesi ve koruyucuları!

    Devlet radyoları dışında yayın yapan İTÜ Radyosu, 78 yıllık tarihinde birçok ilk yayına ses oldu. Kapatıldı, açıldı, engellendi ama susmadı. Birçok hocanın, gönüllü çalışan müzik insanlarının ve öğrencilerin fedakarlıklarıyla bugüne ulaşan İTÜ Radyosu, hem Türkiye’nin hem dünyanın birçok yerinde özel içerikleriyle ses vermeye devam ediyor.

    İstanbul Teknik Üniversitesi Radyosu fikri, 1943’te o dö­nemin Millî Eğitim Bakanı Müsteşarı Rüştü Uzel’in teşvik ve ilhamı ile laboratuvarda bir verici cihaz yapılması düşünce­siyle doğdu. Amaç, öğrencilerin stüdyo donanımları tasarımı, vericiler ve yayıncılık tekno­lojisi konularında uygulamalı eğitimini sağlamaktı.

    Prof. Dr. Mustafa Santur’un öncülüğünde, o dönemde asis­tan olan Prof. Dr. Adnan Ata­man ve kürsü elemanlarının çalışmaları ile 250 W gücünde ve 42 m dalga uzunluğunda çalışan bir verici yapıldı ve 1946 ortalarında kısa dalga üzerin­den yayına başlandı. Bu verici, kürsü elemanları ve öğrenciler için bir uygulama alanına dö­nüştü; stüdyo cihazları öğren­ciler tarafından tasarlanıp üre­tildi; vericinin gücü 500 watt’a yükseltildi; ayrıca 47 m dalga uzunluğunda çalışan 1 kW gü­cünde yeni bir verici yapıldı. 47 m vericisinin yapımına 1952’de başlandı ve 1954’te yayına ge­çildi. Her iki vericinin tasarım ve üretiminde Tahsin Saya ve Ziya Akçasu görev aldılar. Bun­ların kalitesini gözlemek için gerekli olan monitör alıcıları ve monitör osiloskobunun tasarım ve yapımını ise Prof. Dr. Duran Leblebici üstlendi.

    İTÜ Radyosu FM vericisi de yine bu laboratuvarda Prof. Dr. Mustafa Santur’un danışmanlığında Pertev Apaydın tarafından geliştirildi. 1957’de, Türkiye’de bir ilk olan FM yayını başlatıldı. Bu yayınlarda genel­likle çok sesli müzik eserleri çalınırken Türk Müziği yayınla­rına da yer verildi.

    Sosyal_Tarih_4
    İTÜ Radyosu’nun teknik ekipmanı üniversitenin öğrencileri ve hocaları tarafından oluşturuluyordu.

    İTÜ Radyosu, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 9 Nisan 1937 tarih ve 3222 sayılı Telsiz Kanunu’nda yer alan “Lise ve yüksek mek­teplerde ve üniversitelerde ders icabı yapılacak telsiz tesisatı ve neşriyatı Maarif ve Nafia vekâletlerince hazırlanacak esaslara göre yapılır” hükmüne göre kuruldu. 1948’de, o günkü adıyla İnönü Stadyumu’nda ya­pılan Türkiye-Avusturya ulusal futbol maçı İTÜ Radyosu’ndan naklen yayınlandı.

    1952’de İTÜ Radyosu’na Gü­müşsuyu binasının zemin ka­tında, Yüksek Frekans Tekniği Laboratuvarı’na bitişik iki oda verildi. Antenler de Gümüşsu­yu binasının çatısına kuruldu. 1957’de İTÜ Radyosu, antenlerin daha yükseğe kurulmasına olanak veren Taşkışla binası­nın İnönü Stadyumu’na bakan kulesine taşındı.

    İTÜ Radyosu’nun programlı yayınlara başlamadan önceki ilk spikerleri olan öğrenciler ve Zayıf Akım Kolu kürsü­lerinin asistanları Adnan Ataman, Tahsin Saya, Ziya Akçasu, Tarık Özker ve Fikret Yücel’dir. Bu kuşaktan sonra görev yapan spikerler arasında Duran Leblebici, Yakup Paker ve Yavuz Taşçı’yı sayabiliriz. Gönüllü olarak yapılan spiker­lik görevine seçilebilmek için bir sınav yapıldığını da Prof. Dr. Duran Leblebici’nin anıların­dan öğreniyoruz. Spiker olmak isteyenlerin seçme sınavların­da Klasik Batı Müziği eserleri­nin, bestecilerinin adlarını ve eser bölümlerinin özelliklerini doğru telaffuz edebilme koşulu vardı. Radyonun açılış müziği, Mo­zart’ın “Türk Marşı” diye bilinen “Rondo Alla Turca” eseriydi. İstanbul’daki önemli konser salonlarından kayıtlar, basket­bol ve futbol maçlarının naklen yayınları başlamıştı. Hıfzı To­puz, Şevket Rado, Adalet Cimcoz ve Adalet Ağaoğlu gibi kalemler, gazetelerdeki köşelerinden Teknik Üniversiteliler’i yürek­lendiriyordu.

    Taksim Belediye Gazino­su’nda 1953-54 sezonunun ilk dinletileri Suna Kan-İdil Biret resitalleri oldu ve bu “harika çocuklar”ın ilk konserleri İTÜ Radyosu’ndan dinlendi. İTÜ Radyosu, dinleyicilerin gönlün­de devlet radyolarının yerini almaya başlamıştı.

    Sosyal_Tarih_5
    Radyo, özellikle savaş dönemlerinde en önemli haber alma kaynağıydı.

    27 Mayıs 1960 öncesinde İTÜ Radyosu yayınlarına ara ver­mek zorunda kalmıştı. 30 Mayıs 1960 tarihli yazı ile İTÜ Radyo­su’nun yayınlarına tekrar izin verildi. O dönemde ismi efsane­leşen Rektör Prof. Dr. Mustafa İnan’ın 2 Haziran 1960 akşamı İTÜ Radyosu’ndan yayınlanan konuşması büyük yankı uyan­dıracaktı. Oğuz Atay da Bir Bilim Adamının Romanı isimli eserin­de bu radyo konuşmasının tam metnine yer verecekti. Rektör İnan konuşmasında Nâmık Ke­mal’in ünlü “Ne mümkün zulm ile bidat ile imhayı hürriyet / Çalış idraki kaldır muktedir isen ademiyetten” mısralarına yer vererek, konuşmasını şöyle bitirecekti: “Varolsun ilmin sesi ve onun koruyucuları.”

    1963’te İTÜ Radyosu’nun stüdyo ve vericileri Maçka binasına taşındı. Binanın arka cephesinin en üst katına yerleşen radyo, 1983’e kadar 20 yıl buradan yayınlarına devam etti. Maçka stüdyosuna geçil­diğinde FM yayınlarında Haluk Buran’ın diploma çalışması ola­rak tasarlayıp gerçekleştirdiği verici kullanılmaya başlanmış­tı. İTÜ Radyosu 1972’de stereo yayına geçti. Stereo kotlayıcı, Prof. Dr. Osman Palamutçuo­ğulları tarafından tez çalışması olarak gerçekleştirildi. İTÜ Radyosu’nun yayınları, önceden olduğu gibi hep 18.30-22.00 saatleri arasındaydı.

    Maçka döneminde naklen yayınlar ve konser kayıtlarının yayınları önemli bir yer tutar. O dönemde Elmadağ’daki Şan Sineması’nda Pazar sabahla­rı Klasik Batı Müziği ve Türk Müziği konserleri olurdu. Bu konserlerin kayıtları radyo çalışanları tarafından alınır ve yayınlanırdı. Şan Sinema­sı’ndan bazı konserler naklen yayınlanırdı. Taksim’deki Mak­sim Sahnesi ve Şişli’deki Kent Sineması’ndan da konserler kaydedilir ve bu kayıtlar hafta­içinde dinleyicilere sunulurdu. Maçka döneminde Ali Irvalı ve daha sonra Vural Tekeli İTÜ Radyosu’nda kadrolu olarak görev yaptılar. Aynı dönemde spikerlik yapmış olan öğrenci­ler arasında Çetin İzbul, Prof. Dr. Avni Morgül, Prof. Dr. Hakan Kuntman, Lütfi Yenel, Kozan Asova, Cevat Erdal, Celal Erdem ve Metin Oğuz bulunuyordu.

    12 Eylül 1980 darbesinin ardından İTÜ Radyosu yayın­larına 3 ay ara vermek zorun­da kaldı. 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 10 Aralık 1980 tarihli yazısı ile İTÜ Radyosu’nun yayınlarına tekrar devam edebileceği bildirildi.

    Sosyal_Tarih_6
    İTÜ Radyosu Maçka stüdyosu.

    Ağustos 1983’te yayınlarına ara veren İTÜ Radyosu, 1993’te İTÜ Rektörlüğü’nün başlattı­ğı yeniden yapılanma projesi ile Maslak Yerleşkesi’nde ana kumanda ve arşiv mekan­larına kavuştu. Özellikle taş plak, uzunçalar plaklar ve dar bantlardan oluşan tarihî değere sahip müzik arşivinin Maç­ka’dan en az kayıpla taşınması ve yeniden düzenlenmesinde Öğr. Gör. Yücel Durusoy çok büyük emek vermiştir. Şubat 1995’te Suha Çalkıvik, İTÜ Radyosu yayın sorumluluğuna getirilmiş ve İTÜ genelinde öğ­rencilere radyoda çalışmaları için çağrıda bulunulmuştur.

    Maslak’taki deneme yayınları 1995 başında İtalya’dan getirilen 1 kW gücündeki iki adet FM verici ile başladı. Bu dönemde özellikle radyonun teknik sorumluluğunu gönüllü olarak büyük bir özveri ile yürüten Dr. H. Bülent Yağ­cı’nın, yayınların atmosferden ve kablo TV şebekesi üzerinden dinleyicilere ulaştırılması için yaptığı özverili çalışmalar unu­tulmaz.

    İTÜ Radyosu, cumhuriye­tin 72. kuruluş yıldönümünde, 29 Ekim 1995 Pazar günü saat 19.30’da hem kablo TV siste­mindeki FM kanalından hem de FM 103.8 MHz’den klasik müzik programları ile yayınlarına tekrar başladı. O günlerde sınırlı sayıdaki klasik müzik CD’leri çalınıyordu. İTÜ öğretim üye­lerinin, özellikle Prof. Dr. Duran Leblebici ve Yücel Durusoy’un kişisel arşivlerinden getirdikleri CD’lerin yayınlandığı günlerdi…

    Sosyal_Tarih_7
    Semih Balcıoğlu’nun İTÜ Radyosu ile diğer kamu radyolarını karşılaştıran ve o dönemin baskıcı iktidarını hicveden karikatürü.

    1997’den başlayarak 3 saatlik sayısal bantlardan anonslu prog­ram kayıtları yayınlamaya baş­landı; 1998’de internet üzerin­den yayına geçildi. İTÜ Radyosu, Türkiye’de yine öncü rolünü sürdürerek internet üzerinden yayın yapan ilk radyolardan biri oldu. 2000’den sonra Maslak Yerleşkesi içinde kapalıdevre yayınlarla ve internet ortamında yayıncılık sürdürüldü. İTÜ’deki konserlerin kayıtları, İTÜ Rock Günleri etkinliği naklen yayın­landı. Yeni programlar üretildi, radyonun diskoteği genişletil­di. Sinema eleştirmeni, radyo programcısı ve çevirmen Sevin Okyay’ın radyo arşivine yaptığı CD bağışları önemlidir. Öğrenci­lerden oluşan kadro, yayıncılık çalışmalarının yanısıra Murat Sönmez’in öncülüğünde, tozlu raflarda dağınık durumdaki dinleyici istekleri, mektuplar, yayın akışları, teknik yayın ra­porları, basında İTÜ Radyosu gibi yazılı ve basılı belgeleri tarihsel bir sıralama ile düzenleyerek yıllar süren bir çalışma ile kolay incelenebilir bir arşiv oluşturdu. Bu arşive, İTÜ Radyosu ve İTÜ TV tarihinde çok önemli bir isim olan ve genç yaşında bir kaza sonucu kaybettiğimiz Aldo D’or­fani’nin adı verildi.

    Bu dönemde Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mus­tafa İnan adlı eseri ve Charles Dickens’ın İki Kentin Öyküsü adlı romanı “arkası yarın” formatı ile her gün radyodan seslendirildi. Radyo çalışanı öğrencilere her dönem verilen fonetik-diksiyon eğitimleri canlı olarak radyodan ya­yınlandı. Duygu Çetegen ve Hakan Yusufoğlu’nun hazırla­yıp sundukları “Konuklarımızla Dünyadan İTÜ’ye” programı dünya müziklerini dinleyiciye taşıdı. Dünyaca ünlü sanatçıla­rın İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi (MİAM) stüdyolarında gerçekleştirilen konser kayıt­ları bir dizi halinde yayınlandı. 2011’de başlatılan “Plak Sayısal­laştırma Projesi” ile uzunçalar (LP) plaklar sayısal ortama aktarıldı.

    2022’de ölen fotoğraf sanat­çısı ve ressam Ali Arif Ersen’in, olağanüstü bir yaşam motivas­yonuyla arkadaşı H. Turgut Uyar ile birlikte hazırladıkları caz programı “Kış Bahçesi”, ulusal basının da ilgi odağı oldu. Prof. Server Acim 2013’ten itibaren 52 hafta boyunca “Film Müziği Atölyesi” programını, 2014 başından itibaren “Klasik Batı Müziği’nde Türler, Biçimler ve Besteciler” programını hazır­layıp sundu (2019’da kaybetti­ğimiz Acim’in radyoya verdiği emek, açık arşivlerde sonsuza kadar yaşayacaktır).

    Sosyal_Tarih_8
    İTÜ Radyosu’nun kuruluşunda büyük emeği olan Prof. Dr. Mustafa Santur.

    2012 Mayıs ayından başla­yarak Dr. Demet Çilden ve Dr. Doğuş Güler’in değerli çaba­larıyla klasik Batı müziği, caz/ Blues ve rock olmak üzere üç ayrı kanaldan internette dinle­yicilerine seslenen İTÜ Radyosu, bugün mobil uygulamalardan da dinlenebiliyor. “Tune-in” rad­yo uygulaması verilerine göre, Türkiye’de internet üzerinden en çok dinlenen üniversite rad­yoları arasında ilk 5 radyonun 3’ü İTÜ Radyosu’nun kanalla­rı. Ayrıca Türkçe ve İngilizce anonslarla hazırladığı özel programlarla 43 ülkeden 700 öğrenci radyosunun ortak ya­yınladığı programlarla sesini dünyaya duyuruyor. Bu yıl 78. yaşını kutlayan İTÜ Radyosu, öğrencilerin disiplinli ve öz­verili çalışmaları, amatör ruh ve heyecanlarıyla dünyanın her yerine sesini ulaştırmaya devam ediyor.

    20. YÜZYILIN BAŞINDA RADYONUN İDEOLOJİK İŞLEVİ

    Millî kültürün tek sesi ve ‘kulakla görmek’ imkan

    Radyo tüm dünyada “milletin sesi” olarak görüldü. Dr. Meltem Ahıska’ya göre radyo, 20. yüzyılın başında ‘benzerleştirmeye, tüketmeye’ yönelik bir kültüre geçişe eşlik etti. Geniş alana bir merkezden sesleri dağıtan radyo, tarihsel olarak millî kültürün oluşturulmasının da en önemli aygıtı oldu.

    Radyo yayıncılığı 1930’ların sonun­dan 1990’ların başına kadar devlet kontrolünde gerçekleştirildi. Bunu sağlayan hukuki çerçeve, özel ve ba­ğımsız radyo yayıncılığına izin vermedi. Türkiye’de radyo yayıncılığının tarihi özellikle büyük kent –Ankara, İstanbul, İzmir– odaklı son derece merkezî bir yapı sergiliyor. Bu özelliğiyle radyo, en başta yayıncılar, devlet insanları ve kısmen de izleyiciler tarafından “milletin sesi” olarak görüldü ve değerlendirildi. Radyonun böyle bir işlev yüklenmesinin Türkiye’ye özgü olduğunu söylemek mümkün değil elbette. Avrupa ve ABD kaynaklı birçok araştırma radyonun 1950’lere kadar milletin “inşa”ında ve millî hayatın oluşturulmasında oynadığı rol üzerinde durur. Türkiye’de radyo yayıncılığı tarihi de benzer bir dönem­leştirmeyle, yani 1950’lere kadar ve böy­le bir çerçevede, milletleşme “projesi” ile iletişim teknikleri arasındaki ilintiyi kurarak değerlendirilebilir. Ancak millet ve iletişim, bağımsız değişkenler olarak ele alınabilir mi?

    Sosyal_Tarih_Kutu

    Ülkemizde radyonun ilk yıllarıyla ilgili yaptığım araştırma, radyonun milletin kurulması için bir araç olarak kullanılmasından ziyade; radyodan yayınlanan sesler sayesinde milletin, bir millet yaratma işini üstlenen birçok seçkin tarafından başta şüphe edilen varlığının hayal edilebildiğini gösteriyor. Radyo teknolojisi, millet hayalini başka birçok “iletişim” ortamından daha fazla mümkün kılmıştır. 1940’larda Radyo dergisinde yazan Burhan Belge’ye göre radyonun en önemli hususiyetlerinden biri “kulakla görmeye” imkan tanıması­dır. Radyo, “hayalinizi, insanları da ses­leri kadar güzel tasavvur etmek bahsin­de serbest bırakır”. Radyo yayıncılığının tarihine baktığımızda, bu hayalin bir düzeyde milletin varlığını oluşturmayı ve ona inanmayı mümkün kılarken, bir başka düzeyde açmazlar yarattı­ğını, sesin ulaştığı karmaşık gerçeklik alanıyla başetmekte çekilen güçlükleri yansıttığını görüyoruz. Bu açmazların başında, “kulakla görülen” ve “gözle gö­rülen” arasındaki fark geliyor. Seçkinler bir millet kurma pratiği içinde radyodaki sesler sayesinde olmayanı olmuş, öz­leneni gerçekleşmiş kılmaya çalışırken; buna radyo gibi “modern” bir teknolojik dayanak bulmuşken; bu seslerle ifade bulan “gerçekliği”, başta yayıncıların kendi deneyimleri olmak üzere, yerin ve zamanın yaşantılanmasıyla bağdaştır­mak hiç de kolay olmamış. Yayıncıların anlatılarında bu türden kopukluklara ve yarılmalara sıkça rastlamak mümkün…

    1922-52 arası ABD’deki radyoculuk üzerine yazan Michele Hilmes, radyoyu “kablolar, vericiler ve elektronlar olarak, temelini elektrikte bulan bir şey yerine, kültürden temellenen bir toplumsal pratik olarak” düşünmemizi önerir. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak kül­türü sadece düşüncelerin alanı olarak görmeyeceksek, radyo yayıncılığı aynı zamanda teknik ve maddi düzenleme­ler içeren bir kültürün içinde şekillenen bir pratiktir. Bu nedenle radyo deyince bir yandan da “kablolar, vericiler ve elektronları” düşünmemek imkansız. Radyoda program yapan bir yayıncı bu teknikler sayesinde kendi toplumsal konumuna ve izleyiciye ilişkin politik bir imgelem oluşturmaktadır…

    Radyonun ifade alanını oluşturan tekniklere tarihsel olarak baktığımız­da, bu teknolojinin yirminci yüzyılın başında kaydetmeye, muhafaza etmeye, ayrıştırmaya katkıda bulunan yazılı kültürden; yaygınlaştırmaya, benzerleştirmeye, tüketmeye yönelik bir kültüre geçişe eşlik ettiğini, hatta bunu mümkün kıldığını söyleyebiliriz. Geniş bir coğrafi alana sesleri dağıtan radyo, kapitalizmin dinamiklerine tarihsel olarak eklemlenen millî kültürün baş imleyicilerinden biri olarak ortaya çıktı.

    Meltem Ahıska

    (Yazarın Metis Yayınları’ndan çıkan Radyonun Sihirli Kapısı Garbiyatçılık ve Politik Öznellik adlı kitabından özetlenerek alıntılanmıştır.)