Etiket: abbasi

  • Osmanlılar’ın başında halife değil padişah vardı

    Osmanlılar’ın başında halife değil padişah vardı

    Kaldırılışının 100. yıldönümünde halifelikten yana olanlar isteklerini yüksek sesle dile getiriyor. Şeriatı eleştirenler ise apar topar gözaltına alınıyor. Osmanlı padişahlarının halifelik ünvanını sistematik olarak kullanmadığını bir kez daha hatırlamak gerekiyor. Osmanlı döneminde hilafet kurumunun devletle ilişkisi ve padişahların yaklaşımı.

    Hilafet dendiği zaman ilk söylenmesi gere­ken -eğer kimi siyasal İslâmcı kesimler gibi ideolojik bir açıdan değil de tarihsel bir açıdan bakılacak olursa- ilk ha­life Hz. Ebubekir’den son halife Abdülmecid Efendi’ye kadar hiç değişmeden sürmüş bir ku­rumdan sözetmenin mümkün olmadığıdır. Zaten bu iki zatın hem içinde yaşadıkları toplum­ların hem de gördükleri ya da görmeyi akıllarından geçirdik­leri işlevlerin aynı olmadığı ve olamayacağı aşikardır.

    İlk halife Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’in devlet yöneti­cisi olarak halefiydi. Abdülme­cid Efendi ise devlet başkanı olmadığı gibi, cumhuriyetin ve cumhurbaşkanlığının ortaya çıkmasından çok zaman önce de Osmanlı Devleti’nin başkanı halifeler değildi; sultanlardı. Nitekim Osmanlılar anayasal düzene geçtiklerinde de yani 1876 Anayasası yapıldığında da halifeliğin değil sultanlığın ta­nımı yapılmış; Sultan 2. Abdül­hamid’in ısrarı üzerine Osmanlı sultanlığının aynı zamanda halifeliği de içerdiği belirtilmiş­tir. 1 Kasım 1922 gecesi saltanat kaldırılırken görüşmelerin çok uzamasının nedeni de budur; zira saltanatın olmadığı bir ortamda halifelik de olamaya­caktı. Ancak o gece bir anayasa değişikliği yapılmadığı, yalnızca bir Meclis kararı alındığı için iş o kadar da uzamamış; saltanat ve hilafet birbirlerinden ayırılmış ve saltanat kaldırılmıştı.

    100yil_din_ve_siyaset_1
    Hamla-i Haydari’de halife Ebû Bekir’in ölümü.

    Öte yandan, halifeliğin klasik İslâm tarihindeki devlet başkanlığı özelliği de çok uzun sürmemiş, 10. yüzyıl ortaların­da sona ermiştir. O tarihlerden itibaren Abbasî halifeleri, ayrıca bir de Şiî olma özelliği taşıyan Büveyhoğulları ailesinin kurdu­ğu devletin elinde tutsak gibiydi. Herhangi bir siyasal güçleri kalmamıştı. Batı İran ve Irak’a hâkim olan Büveyhoğulları, büyük olasılıkla bir Sünnî-Şiî savaşı istemediklerinden, hali­fenin Bağdat’ta yaşamasına ses çıkarmamışlardı. 11. yüzyılda bölgenin Selçuklular’ın deneti­mine geçmesi sonrasında da bu durum sürdü. Şu farkla ki, Sünnî olan Selçuklular Bağdat’taki Abbasî halifesine saygı göste­riyorlar; iktidarlarının halife tarafından onaylanmış olduğu varsayımını sorgulamadan sal­tanat sürüyorlardı. Bu gelenek, Anadolu Selçuklular’ı tarafın­dan da sürdürülmüştür. Özetle söylenecek olursa, artık gerçek iktidarı elinde tutan bir saltanat kurumu vardı ama, sultanlar siyasal açıdan herhangi bir yaptırım gücü olmayan Abbasî halifesinin adına saltanat sür­dükleri iddiasındaydılar. Bunun nedeni, Mâverdî (975-1058) adlı alimin Büveyhoğulları’nın eski hilafet topraklarında egemen oldukları dönemde Abbasî hilafetini koruma içgüdüsüyle ortaya attığı hilafet kuramıdır. Mâverdî’ye göre siyasal durum ne olursa olsun, Sünnîler’in mutlaka bir halifesi olması gere­kiyordu ve bu halifenin de mut­laka Kureyş kabilesine mensup olması şarttı. Bilindiği gibi hem Hulefâ-yı Râşidîn diye adlandır­dığımız ilk 4 halife ve onlardan sonra gelen Ümeyyeoğulları (Emevîler) ile Abbasoğulları bu kabileye mensuptular.

    Moğol istilası bu duruma kesin bir son verdi. Artık Abbasî halifeleri Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethettiği dönemde orada bulduğu Ebu Cafer Mütevekki­lüllah’ın durumuna düşmüşler, Memlûklar’ın himayesinde birer sığıntı gibi yaşar olmuşlardı. Ancak bu gelişme, halifelik kuru­munun daha 10. yüzyılda görülen bir özelliğini daha da pekiştirmiş oldu. Mâverdî’nin Abbasî hali­feliğini yeni türeyen sultanlara karşı korumaya çalıştığı yıllarda, bir Emevî halifesi İspanya’da, bir Fatımî halifesi de Mısır’da hüküm sürüyordu. Gerçi soyları Hz. Fatma’dan inen Fatımîler’in Şiî oldukları için halifeliklerinin ne anlama gelebileceğini sorgu­layabiliriz. Ancak unutmamak gerekir ki, Şiîler her ne kadar bir imâmet kuramı geliştirmiş olsalar da Hz. Ali’nin hakkının yendiği ve daha Muaviye’nin hi­lafeti ele geçirmesinden önce, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dan bile önce halife olması gerektiği iddiasıyla yola çıkarak muhtemelen “pa­ralel” bir hilafet kuramı geliştir­mek istemişlerdir. İşte bu halife çokluğu, 14. yüzyıldan itibaren neredeyse kural oldu. İslâm dün­yasının farklı köşelerinde belirli bir askerî ve siyasi güçle ortaya çıkan birçok hükümdar halife sanını da taşımaya başladı. Yani İbn Haldun (1332-1405), “İslâm dünyasının genişliği nedeniyle birden çok halifenin varlığının kabul edilebilir bir şey olduğunu” yazarken, aslında fiilî bir duruma meşruluk sağlamaya çalışıyordu.

    Tabii bu gelişmelerin, ortaya başka bir ilginç durum çıkardığı­nı da unutmamak gerekir. Şöyle ki, güçlü bir siyasal konumda olan hükümdarların halifelik iddiaları, bir anlamda 10. yüzyıl ortalarından öncesine dönüş olarak da görülebilir. Zira hali­felik, sonuç itibarıyla bu isimden ziyade saltanat yoluyla da olsa, yeniden siyasal bir güce ulaşmış gibi konumlanıyordu. Ancak bu, aynı zamanda siyasal gücün yitirilmesiyle birlikte halifeliğin de yitirilmesi anlamına gelecek­ti. Nitekim 16. ve 17. yüzyıllarda halifelik iddiasında bulunan Fas sultanları, daha sonra iyice zayıflamaları sonucunda bu iddi­alarından sözetmez olmuşlardır. İşte Osmanlılar’ın zaman zaman görülen halifelik iddiaları da, bu son gelinen noktanın yani güç politikasının bir parçası olarak ortaya çıkar. 14. yüzyılın sonla­rıyla 15. yüzyılın başlarında artık önemli bir dünya gücü olmaya doğru giden Osmanlı sultanla­rı, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden de önce halife sanını kullandılar: Bunlar, Yıldırım Ba­yezid, Yavuz’un babası 2. Bayezid ve büyükbabası Fatih Sultan Mehmed’tir. Ayrıca kimi Anado­lu beylerinin 1. Murad’a bile bu sanı kullanarak hitap ettiklerini, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Ha­san’ın da Fatih’le araları bozul­madan önce yazdığı bir mektupta Osmanlı sultanını halife olarak tanıdığını biliyoruz. Bu noktada, “Yavuz Sultan Se­lim’in halifeliği alan ilk Osmanlı padişahı olduğu”na ilişkin iddialar tarihsel temelden yok­sundur. Esasında, Yavuz Sultan Selim’in de böyle bir konuma ihti­yacı yoktu. Kahire’den İstanbul’a getirdiği son Abbasî halifesin­den bu sıfatı resmî bir törenle devraldığına ilişkin anlatılar da uydurmadır. Böyle bir hâdise ne Türkçe ne de Arapça kaynaklarda yoktur. Bu durumu, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Rus doğubilim­ci Vasili Bartold ve Britanyalı İslâmiyatçı Sir Thomas Arnold gayet iyi açıkladıkları gibi; Faruk Sümer de 1992’de yayımladığı bir makalede kesin olarak söyle­miştir. Bu uydurmanın mucidi ise, 1788’de Fransızca yazdığı Osmanlı İmparatorluğu’nun Genel Görünümü (Le Tableau général de l’empire Othoman) adlı kitabıyla Batı dünyasına Osmanlı İmpa­ratorluğu hakkında ilk etraflı bilgileri veren ve İstanbul’daki İsveç elçiliğinde tercüman olarak çalışan Mouradgea d’Ohsson’dur (Muradcan Tosunyan).

    100yil_din_ve_siyaset_2
    Son halife Abdülmecid Efendi ve kızı Dürrüşehvar Sultan (Nice, Fransa).

    Ancak d’Ohsson’un yayım­ladığı bu uydurmanın, Osmanlı başkentinde Küçük Kaynarca Antlaşması’nın (1774) imza­lanmasından beri dolaşan bir söylentiden kaynaklandığı da dü­şünülebilir. Zira Ruslar antlaşma metnine Eflâk-Boğdan Ortodoks­ları adına konuşma haklarının olacağına dair bir madde koydur­muşlardı. Buna karşı çıkamayan ve ilk defa bir Müslüman toprağı kaybetmenin acısını yaşayan Os­manlı murahhasları da, sultanın aynı zamanda Müslümanlar’ın halifesi olduğunu, bu nedenle de Kırımlılar’ın seçecekleri hânın bu sıfatının halife tarafından onaylanması gerektiğini ileri sürdüler. Böylece Osmanlı sulta­nının halifeliği, bir uluslararası hukuk metnine girmiş oluyordu.

    Ancak Küçük Kaynarca Ant­laşması’nda geçen bu halifelik sıfatı, Osmanlı sultanlarınca ön­cesinde olduğu gibi sonrasında da sistematik şekilde kullanılmadı. Hanefî olan Osmanlılar, bu fıkıh okulunun öğretisince neredeyse bütün tarihleri boyunca, halife­liğin 30 yıl sürdüğü ve Hz. Ali’nin ölümüyle sona erdiği, daha sonra gelenlerin ise alelade krallar olduğu görüşünde olmuşlardır. Bu bakımdan Sultan 2. Abdül­hamid’in halife sıfatına yaptığı vurgu, hattâ bazı yazışmalarda halife sıfatının sultan sıfatından daha önemli olduğunu söylemesi, Osmanlı tarihinde bir ilktir. Yani Küçük Kaynarca’da sahnelenen “diplomatik hile”yi, Sultan 2. Abdülhamid bir politika kozu ola­rak sürdürmüştür. Bu aşamada hatırlamamız gereken bir nokta da, 2. Meşrutiyet döneminde, özellikle de 1. Dünya Savaşı’na gi­riş aşamasında aynı politik kozu İttihat ve Terakki yönetiminin de kullanmaya çalışması; Enver Pa­şa’nın ise savaş sırasında olduğu gibi, savaşın hezimetle neticelen­mesinden sonra da bunu canlan­dırmak istemesidir.

    Sultan 2. Abdülhamid, Osman­lı Devleti’nin sonunun yaklaştığı­nı görmüştü. Dolayısıyla hilafeti son bir çare, imparatorluğunun ömrünü biraz daha uzatabilme aracı olarak kullanmaya çalıştı. Bu politika onun için, hem ayrı­lıkçı milliyetçiliklerin Araplar ve Arnavutlar gibi Müslüman toplulukları da etkilemesine karşı bir önlem hem de artık iyice saldırgan bir evreye girmiş olan Batı Avrupa ve Rus emperya­lizmlerini biraz daha çekingen davranmaya zorlayacak bir tehdit anlamına geliyordu. Bütün İslâm dünyasını bu emperyalistlere karşı harekete geçirebileceği korkusunu yaymakta bir derece­ye kadar başarılı olduğu söyle­nebilir. Aynı politikanın Kaiser 2. Wilhelm’e olası bir dünya savaşı halinde Müslüman dünyasını kendi yanında savaştırabilece­ği fikrini aşılayabilmiş olduğu da görülüyor. Ancak Mısır’da Britanyalılar’a karşı patlak veren Urabî Paşa İsyanı’nda Büyük Britanya’dan yana tavır alması ve Boxer İsyanı sırasın­da Çin Müslümanları’na buna katılmamalarını söylemesi gibi bazı tercihleri; Sultan Hamid’in zaten olmayacak duaya âmin demek olan uluslararası bir İslâm dayanışması yaratma çabalarına sekte vurmuştu.

    100yil_din_ve_siyaset_3
    Yavuz Sultan Selim’in halifeliği alan ilk Osmanlı padişahı olduğuna ilişkin uydurma, 1788’de yayımlanan Fransızca bir kitaptan alınma.

    Ayrıca -başta Araplar’ın büyük bir çoğunluğu olmak üzere- bir­çok Müslüman, “Türk halife” fikrine hiç de sıcak bakmıyordu. Türk hilafetine olumlu bakanla­rın büyük çoğunluğu ise, bunu Osmanlı Devleti’yle güçlü bir öz­deşleşme adına değil, o günlerde kendilerinin de başını fena halde ağrıtan maddiyatçı, modern­leşmeci ve milliyetçi eğilimlere karşı giriştikleri ortak mücadele adına yapıyorlardı. Bilindiği gibi bu noktada hilafeti özleyen Türk İslâmcılar’ı, temcit pilavı gibi Hint Müslümanları’ndan, bunların kurduğu Hilâfet Komitesi’nden ve Millî Mücadele’ye yaptıkları yardımlardan dem vururlar. Aslında bunlar,“Hint Müslüman­ları” değil, Hint Müslümanları’nın bir bölümüdür. Zira birçok Hint Müslümanı, Hint milliyetçi­liğini tercih etmiş; komşuları Hindular ve Sihler’le birlikte Kongre Partisi’ne katılmıştı. Yani İstanbul’daki halife hazretleri konusunda duyarlı olan Hintliler, tıpkı Türkiye’deki benzerleri gibi, henüz “milliyetçilik aşaması”na bile gelememiş muhafazakar Hintliler’di (Öte yandan, hilafet nostaljisiyle yaşayan kimileri, koskoca Arap dünyasından Millî Mücadele’ye yapılan yardımın hiç denecek derecede olduğuna hiç değinmezler).

    Sonuç olarak Sultan 2. Abdül­hamid’in “hilafet politikası” kalıcı bir etki/sonuç doğurmamıştır. Zaten Britanyalılar da bunun “panzehir”ini hemen devreye sokmuşlar; Müslümanlar’ın yaşadığı sömürgelerde değil Kureyş kabilesinden olmak, Arap bile olmayan bir halifenin hiçbir hükmü olamayacağı propagan­dasını yapmışlardır. Öte yandan 2. Abdülhamid’in bu politikasının herhangi bir yararı olduğunu bir an için varsaysak dahi, Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’yla birlikte tarihe karışması nedeniy­le de artık bir anlamının kalma­dığını söylemek gerekir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti halifeliği kaldırdığında da gerek İslâm tarihini gerekse Osmanlı tarihini iyi bilenler arasında pek sızla­nan olmamış; şikayetler ya da eleştiriler muhafazakar medrese çevrelerine münhasır kalmıştır.

    Türkiye’nin 3 Mart 1924’te halifeliği kaldırmasına gelin­ce… Bu karar iki açıdan çok isa­betlidir. Halifelik kurumu, tüm dünya Sünnî Müslümanlar’ın sevgi ve saygıyla bağlı olduğu bir kurumdu; ancak bu durum, Müslümanlar’ı bu ilişkiden daha fazlasını beklemeye, yani birtakım siyasal sorunlarda hilafetten medet ummaları­na yol açıyordu. Nitekim 19. yüzyıl ortalarında Rusya’nın Orta Asya’ya yayılması sonu­cunda buraların ahalisi İstan­bul’a sürekli başvurmuş ve en güçlü Müslüman devleti olarak gördükleri Osmanlı Devleti’nin başındaki sultanın “halife sıfatıyla” kendilerinin yardı­mına koşması gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Sultan 2. Abdül­hamid’in hilafet politikasına ilham veren bu istekler, özellik­le Yeni Osmanlılar tarafından çıkarılan gazetelerde etraflıca tartışılmıştır. Bu tür durumla­rın yenilenmesi, ister istemez uluslararası sorunlar çıka­rabilir, yıllarca savaşmaktan bıkmış bir toplumu yeniden kan kaybına itebilir ve zaten perişan olan ekonomik durumu daha da beter edebilirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın 1923’ün Ocak ayında İzmit’te düzenlediği bir basın konferansında dediği gibi, “sorunları olan dünya Müslü­manları Türkler’den yardım beklememeli, bu sorunları Türkler’in yaptığı gibi kendileri halletmeli”ydi.

    100yil_din_ve_siyaset_4
    Sultan 2. Abdülhamid zaman zaman halife sıfatını sultan sıfatından daha önemli görmüştü. Bu durum Osmanlı tarihinde bir ilkti.

    Halifeliğin kaldırılmasın­daki ikinci isabetli nokta ise, bu kurumun yalnızca Sünnîler için anlam ifade eden bir kurum olmasıdır. Türkiye ise birçok gay­rimüslimin yanısıra Alevîler’in, Nusayrîler’in ve Caferîler’in de yaşadığı bir ülkedir. Demokratik, insan ve yurttaş haklarına saygı­lı, bütün vatandaşlarına eşit me­safede durma ilkesini benimse­miş, yani ulus-devlet olma yolunu seçmiş bir yönetimin değil üst kademelerinde, alt kademeleri­nin bir köşesinde bile yalnızca bir dinî cemaatle özdeşleşen bir kişi ya da kurum olamazdı.

    Dolayısıyla, günümüzde Osmanlı halifeliğini özlemek; bu kurumun kaldırılmış olmasını eleştirmek; Osmanlı Devleti’nin tarihe karışması sürecinde orta­ya çıkan yeni Türkiye’de yaşanan devrime karşı çıkışın dışavu­rumlarından biridir. Bu tespit ise, sözkonusu özlemin yalnızca Türkiye’ye münhasır olduğunun da kabul edilmesini gerektirir. Tabii günümüzün Sünnî-İslâm dünyasında birçok muhafazaka­rın biraz siyasal gerçekçilikten uzak olmaları, biraz da İran İslâm Devrimi’nden sonra Ayetullah Humeynî’nin geliştirmiş olduğu “velâyet-i fakih” kuramının tesi­riyle, bir halifenin varlığını arzu ettiğini söyleyebiliriz; ancak bu halifenin kesinlikle Osmanlı ya da Türk bir halife olmayacağını da teslim etmemiz gerekir. Öyle sanıyorum ki bu muhafazakar­lar bile, Türkçe Wikipedia’nın okurlarına sunduğu Osmanlı sultanları biyografilerinde görülen “108. İslâm Halifesi”, “109. İslâm Halifesi”, “110. İslâm Halifesi”, vs. gibi kayıtlara gülüp geçiyorlardır.

  • Alevîlik: Anadolu’da ilk izler 11.yüzyıl başına tarihleniyor

    Amasya-Oluz Höyük’te açığa çıkartılan Anadolu Erken Türk Dönemi (11. yüzyıl) mezarları; yaylak-kışlak sistemine dayanan göçebe Türkmenlerin, İslâmi kuralların dışında kalan ata kültünü sürdürdüklerini kanıtlıyor. Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce, Kuzey-Orta Anadolu’ya sızmış Türkmen boyları ve geleneğin arkeolojisi.

    Ortaçağ’da Orta Asya Türk boylarının genel bir bütünlük içinde aynı inanca sahip olduklarını söyleyemeyiz. Türklerin 7.-10. yüzyıllarda Tengricilik (Gök Tanrı dini), Maniheizm, Mazde­kizm, Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüşt dini ve Budizm ağırlıklı olmak üzere farklı sistemler içinde oldukları bilinmektedir.

    Türk kümeleri 7. yüzyıldan itibaren Emevî (661-750) ve Abbasî (750-892) devletleri dönemlerinde İslâmiyet ile tanışmalarına karşın; 10.-11. yüzyıllara kadar yaklaşık 300 yıllık sürede çoğunlukla bu yeni dinin periferisinde kendi mevcut din sistemlerine bağlı şekilde yaşadılar. İbn-i Fadlan, İtil (İdil/Volga) Bulgarlarına ulaşmak için yaptığı uzun yolculukta, 920-921’de bir süre Oğuzlara misafir olmuştur. Seyahatname adlı eserinde, Oğuzların İslâmiyet hakkın­daki düşünce ve çekinceleri ile bakışaçılarını; 10. yüzyılda bölgede dinsel anlamda neler yaşandığını Arap bir Müslüma­nın gözüyle anlatmıştır. İbn-i Fadlan’ın aktarımları üzerin­den İslâmiyet’in Oğuz boyları arasında 10. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yayılmaya başladığı düşünülse de, Türkle­rin yeni bir din sistemine geçiş öyküsü tarihî anlamda hâlâ birçok bilinmezlik içerir.

    resim_2024-09-01_013149093
    Türkmen Mezarlığı’nın proto- Alevî karakterini temsil eden bulgular, Tokat’ın Zile ilçesi sınırlarındaki Acısu Mezarlığı’nda bulundu.

    Türk kümeleri, Saka (Doğu İskit) döneminden (MÖ 9.-3. yüzyıllar) beri büyük hayvan sürülerinin idaresi ile geniş sahalarda sürekli dolaşma te­melindeki göçebeliklerinde, ça­dır hayatına alışkın bir yaşam tarzına sahiplerdi. Yaylak-kış­lak sistemine dayanan bu hayat, sürekli bir hareket gerektiri­yordu. Kent hayatından uzak kalmış konar-göçer Türklerin, doğal olarak tapınak, ibadetha­ne gibi yapıları ve zorunlu iba­det tekrarları bulunmuyordu. Başka bir deyişle, göçebe Türk kümelerinin mobilize hayatları ve yollarda tükenen zaman­ları, tapınak ile tapınağa bağlı yerleşik din sisteminin kurum­sallaşmasına olanak tanıma­mıştır. Ayrıca İslâmiyet’in kimi kurallarının doğadaki yaşama ve Türklerin tarihsel hayat tarzına uymaması da sorunlara neden olmuş gibi görünmekte­dir. Bu bağlamda İslâmiyet çer­çevesi içinde farklı bir kategori oluşturan Türk kümelerinin, kendi geliştirdikleri bu özgün İslâmi tarzı Asya gelenekleri ile Anadolu’da dolaşırken karşı­laştıkları eski yerel kültlerden çıkarsamalar yaparak şekil­lendirdikleri gözlenmektedir. Bu süreç, 10. yüzyıldan itibaren Alevîlik denilen yeni bir inanç sisteminin oluşmasıyla sonuç­lanmıştır.

    resim_2024-09-01_013153804
    Oluz Höyük’te açığa çıkartılan Anadolu Erken Türk dönemi mezarlarında bir kadın iskeleti (üstte) ve bulunan bir çocuk iskeletinden çıkartılan modelleme (altta sağda).
    resim_2024-09-01_013305943

    Alevîlik olgusunun tarihî seyri noktasında, Oluz Höyük Türkmen Mezarlığı’nda sapta­nan bazı bulgular, sözkonusu inanç sisteminin 10. yüzyılın ikinci yarısında konar-göçer Türkmenlerde bulunduğunu gösterir. Alevîliğin tarihsel kökenleri ile ilgili masabaşı çalışmalarında Yesevîlik, Vefaî­lik, Kalenderîlik ve Haydarîlik gibi damarlardan hangisinin daha etkin olduğu noktasında yoğun tartışmaların yaşandığı bu dönemde; Oluz Höyük’teki arkeolojik bulguların sözkonu­su damarlardan çok daha erken bir dönemi işaret etmesi olduk­ça değerli ve önemlidir. Alevîler üzerine yapılan tartışmalarda, konar-göçer Türkmenlerin hayat tarzı ile Orta Asya’dan getirdikleri kültürel miras ve inançları genellikle gözardı edilmektedir. Bu bağlamda, Oluz Höyük bulgularının Alevî­liğin oluşmaya başladığı süreci yani “Proto-Alevîliği” temsil ettiği anlaşılmaktadır.

    Oluz Höyük’te açığa çıkarı­lan Anadolu Erken Türk Dönemi (11. yüzyıl) mezarları, arkeolojik değerleri kadar inanç sistemleri ile de dikkati çekicidir. Akhai­menid Dönemi’ne tarihlenen 2B Mimari Tabakası (MÖ 450-300) içine açılmış olan bazı mezar­lar, Türkmen boyunun en erken gömülerini oluşturur. Kire­mit, ahşap ve taş kullanılarak gerçekleştirilen basit toprak gömülerin dikkati çekici özel­likleri, kimi mezarlarda İslâmî cenaze gelenekleri yanında, birtakım farklı uygulamaların da saptanmış olmasıdır. Bir kız çocuğuna ait mezarda, kulak bölgesinde in situ bulunan tunç küpeler ile karın bölümünde saptanan tunç bir fibula vardır. Olasılıkla kefeni bağlamak için kullanılmış fibula’nın üzerinde saptanan fosilleşmiş açık renkli düz dokuma kumaş kalıntısı, Anadolu’da bugüne değin bir İslâmi mezarda saptanmış en eski kefen bulgusunu oluştur­maktadır. Mezarın yönü ile bi­reyin kefen ile gömülmüş olma­sı, cenazenin İslâmi geleneklere uygun biçimde gömülmüş olduğuna işaret ederken, küpe ve fibulanın varlığı, kurgan uy­gulamalarına atıf yapmaktadır (Ölmüş bireylerin eşyaları ya da takılarıyla gömülmesi İskit­lerle başlayıp, Hun, Göktürk ve Oğuzlarla devam etmiş kadim bir Türk cenaze geleneğidir). Oluz Höyük çocuk mezarındaki uygulamalar ve buluntular, MÖ 8.- 7. yüzyıllardan beri devam eden Türk cenaze geleneğinin MS 11. yüzyılın ilk çeyreğinde İslâmiyet içindeki varlığına işaret etmektedir.

    resim_2024-09-01_013311545
    Günümüzde, Anşa Bacı Ocağı’na mensup Sıraç Türkmenlerinin ikamet ettiği tarihsel kimliği olan Acısu Köyü mezarlığında mezartaşları.

    Yetişkin bir kadına ait olan diğer bir mezar ise aşamalı yapımı ve gelenekçi uygulama­larıyla oldukça değerli detaylar içerir. Birey mezara baş batıda, ayaklar doğuda ve yüzü kıbleye bakacak biçimde yerleştiril­miştir. Ayaklar üzerine büyük bir kiremit parçası konulduktan sonra mezar çukuru yatay yer­leştirilen ahşaplarla kapatılmış, mezar çukurunun üstü yanlara da taşacak biçimde kiremitlerle gelişigüzel kaplanmıştır. Kire­mitlerle kaplanan alan toprakla kapatılmış ve büyük bir tümsek oluşturulmuş olmalıdır. Tüm bu detaylar özenilmiş bir mezar uygulamasına işaret etmekle birlikte, son aşamada oluşturu­lan büyük tümseğin, kurgan bi­çiminde bir mezara öykündüğü kesindir. 11. yüzyılın ilk çeyre­ğinde oluşturulmuş bu mezar, Türklerin İslâmiyet cenaze geleneklerini benimsemeye başladığı bir dönemde yapılmış son kurgan uygulamalarından biri gibi görünmektedir.

    Oluz Höyük Türkmen Mezar­lığı’ndaki ölü gömme gele­nekleri Anadolu İslâm cenaze uygulamaları ile karşılaştı­rıldığında, Anadolu’ya özgü olmayan unsurlar farkedilir. Bu mezarlığın benzer unsurları barındıran bir çağdaşı, bugüne kadar Anadolu ve Önasya’da saptanamamıştır. Buna karşın kurgan benzeri mezar yapıları, mezar içlerindeki bazı uygu­lamalar ile ölü hediyelerinin varlığı; Anadolu Türklerinin anayurdu olan Hazar Denizi doğusundaki coğrafyayı işaret etmektedir.

    resim_2024-09-01_013316499
    Sir Derya (Seyhun) havzasında yer alan Süttü Bulak mevkii geniş bir nekropol alanı içerir.
    areko
    Oluz Höyük çocuk mezarında bulunan fibula ve küpe.

    Sir Derya (Seyhun) havzasın­da yer alan Süttü Bulak mevkii geniş bir nekropol alanı içerir. Kırgızistan’daki Issık Gölü’nün batısında bulunan Süttü Bulak, aynı adı taşıyan küçük bir buzul gölünün kenarındadır. Tanrı Dağları havzasında yer alan Süttü Bulak, Göktürk Dönemi’n­den itibaren Türk boylarının gömü yaptığı büyük bir mezarlık alanıdır. Süttü Bulak’ta Kırgız ve Alman arkeoloji ekiplerinin yap­tığı kazılarda açığa çıkarılmış ve Erken-Geç Ortaçağ’a tarihlenen bazı mezarlarda, bireylerin ah­şap eyerlerle gömüldüğü gözlen­miştir. Sözkonusu mezarlardaki eyerlerin iskeletlerin ayakları üzerinde saptanmış olması, hem atlı göçebe bir yaşama hem de uygulama bakımından Oluz Höyük kadın mezarına atıf yapmaktadır. Bu bağlamda, Oluz Höyük kadın mezarındaki ki­remit, mezara eyer bırakılması geleneği ile ilgili gibi görünmek­tedir. Oluz Höyük’te eyer yerine kiremit kullanılmasının akla gelebilecek ilk nedeni yoksulluk olmalıdır. Anadolu dağlarında yaşam mücadelesi veren ve ölen bireylerini Oluz Höyük’te defneden Türkmen boyu, cenaze geleneklerini devam ettirme noktasında kendileri için gerekli ve değerli bir eşyayı mezara bı­rakma yerine, bunu simgeleyen bir kiremidi kullanmayı tercih etmiş olmalıdır.

    resim_2024-09-01_013505455
    Oluz Höyük’te bulunan kadın mezarının restitüsyonu.

    Anadolu Alevîliği üzerine bugüne değin yapılmış bilimsel çalışmalar ile kaleme alınmış kitaplar ve makalelerde kulla­nılan bulgular içinde, arkeolojik buluntulara yer verilmemiştir. Oluz Höyük Türkmen Mezarlı­ğı bu noktada, erken gömüleri ve bu gömülerde uygulanmış cenaze gelenekleri ile Alevîliğin oluşum dönemindeki arkeolojik bulgu noksanlığını tamam­lar. 11. yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenen Oluz Höyük’ün erken Türkmen mezarları, Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce, koyun sürülerine yeni ve geniş otlaklar bulmak için Kuzey-Orta Anadolu’ya sızmış Türkmen boylarının varlığını kanıtlamıştır.

    resim_2024-09-01_013510837
    Acısu Köyü mezarlığında mezartaşlarının üzerine resmedilmiş betimlemeler.

    Türkmen Mezarlığı’nın pro­to-Alevî karakterini temsil eden bulgular, Oluz Höyük’ün yakın çevresinde halen yaşamaktadır. Özellikle Alevî-Türkmen köyleri ve onların cenaze gelenekle­ri Oluz Höyük bulgularının tarihsel önemini kavramamız açısından çok önemli ve değer­lidir. Bu köylerden en önemlisi Oluz Höyük’ün kuşuçumu 50 km. güneyindeki Acısu köyüdür. Sıraç Türkmenlerinin yaşamak­ta olduğu Acısu köyü, Tokat-Zile sınırları içindedir, bu köyün Oluz Höyük’e coğrafi yakınlığı konar-göçer Türkmen boyunun dolaştığı bölge dahilinde bulun­duğunu düşündürmektedir.

    Acısu köyü günümüzde, Anşa Bacı Ocağı’na mensup Sıraç Türkmenlerinin ikamet ettiği tarihsel kimliği olan bir yerleşim­dir. Anşa Bacı Türbesi’nin de bulunduğu köy mezarlığı, özel­likli mezarları ve mezartaşları ile dikkati çekicidir. Bunların içinde bazı mezartaşları üzerine resmedilmiş gündelik eşya betimlemeleri, defnedilmiş bireyin hayattayken sevdiği ve kullandığı yiyecek, içecek, eş­yalarla ilgili olmalıdır. 2018’de köye yaptığım ziyaret sırasında köy sakinleri, ölen bireylerin mezara elbiseleri giydirilmiş olarak yatakları, yorganları bazen de sevdikleri eşyalarla defnedildiklerini aktarmışlardı. Yüzey araştırması ve sözlü tarih çalışmasıyla ortaya konan bu tespitler, buradaki cenaze uygu­lamalarının kurgan gelenekle­rinin günümüze ulaşan pratik­leri olduğuna işaret etmektedir. İskit-Hun-Göktürk-Oğuzların kurgan ve cenaze gelenekleri ile Anadolu’ya taşınan bu gelene­ğin Ortaçağ’daki uygulayıcıları olarak Oluz Höyük Türkmen boyunu gösterebiliriz.

    resim_2024-09-01_013515744
    Süttü Bulak’taki eyerli mezar.

    Ortaya çıkarılan bulgular hem Kuzey-Orta Anadolu’ya, Amasya’ya binlerce koyun ve keçiden oluşan sürülerine yeni otlaklar bulmak amacıyla, kıl çadırları ile birlikte gelmiş konar-göçer bir Türkmen bo­yunun varlığına işaret etmekte hem de Anadolu Alevîliğinin kökenlerine yeni bir bakışaçısı getirmektedir. Erken Türkmen boylarının hayvan yetiştirici konar-göçer hayat tarzının dinsel kimliklerinin inşaında belirleyici bir rol oynadığı gö­rülmektedir. Gelenekçi toplum­larda ritus’ların devam ettiril­mesi kaçınılmazdır. Türklerin ata kültü noktasında atalardan intikal eden ritus’ların değiş­mezliği, katı kurallara bağlı içgüdüsel hareketlerin icrası; Türkmenlerle İslâmiyet arasın­daki yakınlaşmanın da sorunu olmuştur.

    Bunlara ilave olarak Ana­dolu’ya saf Türkçeleri ile giren, dilleri konusunda asla taviz vermeyen ve dinsel ayinlerinde Türkçe dışında dil kullanmayan Türkmen kümelerin; İslâmi­yet’in gerekliliklerinden olan Arapça dilinin baskısı karşın­daki refleksleri de Anadolu Alevîliğinin oluşumunda belir­leyici olmuştur. Bu bağlamda Anadolu’ya 10. yüzyılın ikinci yarısında girmeye başlayan erken Türkmen boylarının ken­dilerine özgü dinî yorumu ile daha sonra ortaya çıkacak olan Alevî inancı arasında kayda değer benzerlikler olduğu göz­lenmekte, bir öncül-ardıl ilişkisi kurulabilmektedir.