Etiket: 4. Murad

  • Mühür: İmzadan önce tarihe vurulan damga

    Mühür: İmzadan önce tarihe vurulan damga

    Bugünkü şekliyle bir “imza atma”nın olmadığı dönemlerde (2. Meşrutiyet öncesi), her türden belgeyi doğrulamak, tanıklığını kaydetmek ve sahiplenmek üzere mühür kullanılırdı. Basılan mühürler hem teknik hem anlam olarak farklılıklar gösterir; sade vatandaştan padişaha kadar herkes için bir kimlik niteliği taşırdı. “Hakkedilen” tarihten…

    Tarihte ortaya çıktığı ilk zamanlardan günümüze, çeşitli madenlere, kıy­metli taşlara kazınan adların, işaret ve şekillerin; bir kağı­da, ürüne, hatta sürü ve otlak hayvanlarına basılmasıyla, mutlaka bir aidiyet, mülkiyet, sahiplenme ve kimlik beyanı noktasında önem arz eden ob­jelere mühür adı verilir. Farsça “mühür” sözcüğü, Türkçede “damga”, Arapçada “hatem” kelimeleriyle aynı anlama geldiği hâlde bu üç lisana aynı derecede nüfuz etmiş, yayılmış ve günümüzde kullanılmakta­dır. Mühür, Osmanlı diploma­tiği (belgebilimi) açısından da önemlidir.

    Osmanlılar’da 2. Meşruti­yet’e kadar bugünkü usullerle bir imza kültürü oluşmamıştı. Böyle olmakla birlikte, Osmanlı devrinde vakfiye, hüccet, ilam, fetva gibi ilmiye mensuplarının ürettiği belgelerde kişilere ait stilize ve gayet sanatlı imzalar kullanılırdı; ancak bu usul diğer Osmanlı bürolarında üretilen belgelere nadiren yansımıştır. Maliye teşkilatının merkezi olan Bâb-ı Defterî bürolarında her kalemin “kâtip gülü” olarak adlandırılan imza niteliğinde işaretleri vardır; ancak bunlar görevlilere ait olmadıkları gibi, herhangi bir evrakta bulundu­ğu takdirde o evrak üzerinde işlem yapılan büroları temsil eder. Kimi dönemlerde beratla­rın arkalarında görülen tuğraya benzeyen stilize imzalar ise defterdarlara aittir.

    1belge_1
    Uluslararası anlaşmaların kozak içindeki balmumunu mühürlemekte kullanılan, Osmanlı armalı, büyük ebatlı, fildişi saplı, gümüş mühür.

    Osmanlı toplumunda yaygın olarak kullanılan mühürler, genellikle resmî, şahsi ve vakıf mühürleri olarak 3 kategoride tasnif edilir. Devlet makam­ları veya devlet görevlilerinin birbirleriyle yaptıkları resmî yazışmalar ile kişiler ara­sında teati edilen mali veya kişisel konulara ilişkin sivil evraka itibar edilebilmesi için belgelerde mutlaka mühür aranırdı. Mühürsüz belgelere itibar edilmez; okuma-yazma­sı olmayanlar mühür sahibi olmak ister; mühür kazdırmaya ekonomik gücü yetmeyenler de evraka parmak basarlardı. Mühür sahibi olmak isteyen biri, mutlaka ruhsatı veya kefili olup esnaf kethüdasına bağlı olan mühürcülere müracaat ederek yasal bir mühür kazdı­rırdı. Sert bir cismin zeminini kazımak anlamına gelen “hâkk” sözcüğünden türeyen “hakkak”, “mühür kazıyan” demektir.

    Mühürcü/hakkak esnafının dürüst, namuslu, sahtekar­lıktan uzak, işinin ehli, hattat ve hakkaklıkta usta veya bir ustanın “icazetli şakirdi” olması istenirdi. Başkasının adına veya kendi adına da olsa geçmiş tarihli mühür kazdırılması­na sıkı yasaklar getirilmişti. Şahıslara yapılan mühürler ilk önce hakkakın tuttuğu örnek defterine basılır, bir anlamda kayıt altına alınırdı. Her isteyen hakkak olamaz; bu kişilerin sayıları kontrol altında tutulur; sık aralıklarla sayımları yapılıp birbirlerine kefil olduklarına dair belge alınır; aralarına “yaramaz”ların karışmamasına azami dikkat gösterilirdi.

    Geleneğe bağlı, usta-çırak ilişkisiyle yetişen hakkaklar, mahlas olarak ustalarının isimlerini alırlardı. Mühürle­re kendi isimlerini kazımaya başladıkları 18. yüzyıl sonun­dan, mühürcülerin yavaş yavaş ortadan kalktığı cumhuriyetin ilk zamanlarına kadar Yümnî, Resâ, Azmî, Avnî, Fennî gibi usta isimlerinin mühürlerde sıklıkla görülmesinin sebebi budur. Hakkakların işlerine karşılık alabilecekleri ücretler narh defterlerinde belirtilmiş, işçiliği ve malzemesi sıradan olan mühürlerin haricinde usta sanatkarların elinden çıkma, kıymetli taş veya madenlere kazıtılan mühürler için pazar­lıkla ne tespit edilirse verilmesi kararlaştırılmıştır.

    Hakkak esnafının isimleri­nin, iskan ettikleri yerlerin, ça­lıştıkları mevkilerin belirtildiği 23 Ekim 1722 tarihli bir sayım defterinde (BOA. MADd. 3135); “Serhakkak” kişinin Avni Yusuf Çelebi, “Mühürcüler Kethüda­sı”nın Aziz Yusuf Çelebi olduğu kayıtlıdır (kaynaklarımızda yer almayan bu sıradışı duruma bakılırsa, adı kethüdadan daha önce adı yazılan serhakkâkın itibarı daha yüksek olmalı). Bu sayımda Bedesten dışı semt­lerde 20, Bedesten civarında 33 hakkak isim isim listelenmiştir. Bedesten civarında yoğunlaş­ma bu tarihten sonra artarak sürmüş ve devletin sonuna ka­dar günümüzde Beyazıt semtin­deki Sahaflar Çarşısı’nın bulun­duğu mevki Hakkâklar Çarşısı olarak nam salmıştır. Taksim Atatürk Kitaplığı’nda kayıtlı Hakkâklar ve Sahaflar Çarşı­sı’nın istimlakinden önce fiyat takdiri için hazırlanan 14 Mayıs 1915 tarihli haritada (HRT. 7188), 80 parça küçük ebatlı dükkan işaretlenmişse de, bunların çok azı mühürcü dükkanıdır. Toplumdaki ihtiyacın gitgide azaldığı bu tarihlerde, mühürcü esnafı 1928 Harf Devrimi’n­den sonra eski yazıyla mühür kazıyamadığı ve yeni yazıya da uyum sağlayamadığından epeyce azalmıştır. Halkın imza alışkanlığı kazanarak işlemler­de eskisi gibi mühür kullanma­ması da, esnafın azalmasına yol açacaktır.

    1belge_2
    “Sened-i Derdest Sandığı” ibareli üç parçalı mühür. (Osmanlıdan Günümüze Tapu Arşivi, Ankara 2012)

    Sahteciliğe karşı sıkı önlem­ler alınmasına rağmen, Osmanlı devrinde nadiren de olsa kimi mühürcülerin sahte mühür kazıdıkları tespit edilmiştir (BOA.A.MKT.MHM.473/83; BOA.A.MKT.NZD. 75/29). Hatta hakkak olmayan amatörlerin, dolandırıcılık maksadıyla 3. Se­lim’in kız kardeşi Esma Sultan’a izafe ettikleri bir mührü kazı­maya cesaret ettikleri; o mühür­le basılmış hükümleri sağa-sola gönderdikleri vakidir (BOA.HAT. 32327 ve ekleri).

    Sultan 2. Mahmud, sahte mühürle mektup yazma faili bir suçluyu, aslında idamı gerek­tiği hâlde affettiğini belirterek, kendisinin bir daha serbest bırakılmamak üzere Magosa Kalesi’nde kalebent olarak cezalandırılmasını emretmiş­tir (BOA.HAT. 51167). Bütün bunlardan öte tarihimizdeki en büyük mühür sahtekarlığı, Kanunî devrinde Rüstem Paşa’nın Şehzade Mustafa’ya kurduğu komplodur. Şehzade Mustafa’nın ağzından ve onun mührüyle mühürlü mektuplar­da, babasına yönelik bir darbe teşebbüsü uydurarak ihbar eden Rüstem Paşa’nın bu oyunuyla, Kanunî öz oğlunu gözünü kırp­madan cellatlara teslim edebil­miştir!

    Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren kendi yönetim anlayış­larını ve bürokrasilerini oluş­turduklarında, kendilerinden öncekilere kayıtsız kalmadılar. Sâsâni, İlhanlı, Selçuklu Devlet­lerinden miras kalan egemenlik alameti unsurlarını da be­nimsediler. Baştaki padişahın mutlaka bir tuğrası olduğu gibi, bir mühür yüzüğü de olmalıydı. Osmanlılar’daki en önemli mü­hür, padişah mührüydü. Genel­likle “Mühr-i Hümayun” adıyla anılan bu mühürden her tahta çıkan padişah 3 veya 4 adet yap­tırır; zümrüt üzerine kazınmış olanı yanında tutar; altın mü­hürlerden birini hasodabaşına diğerini de Harem’deki kethüda kadına verirdi (kethüda kadına her zaman verildiği üzerinde kaynakların ittifakı yoktur). Sadrazamdaki padişah mührü­nün ise iktidarla veya azledil­meyle doğrudan alakası vardır. Biri için “mühre nail oldu” denildiğinde o kişiye sadaretin tevcih edildiği; “mührü alındı” denildiğinde sadrazamlıktan azledildiği anlaşılırdı.

    1belge_3
    Sultan Abdülmecid’in saltanatının başlarındaki ekonomik krizde, o zamana kadar kullanılan altın-gümüş madeni paraların yerine geçmek üzere ilk defa 1840‘ta çıkarılan “kaime” örneği. Para basmak için baskı kalıplarının hazırlanmasına vakit olmayınca elyazısıyla hazırlanan bu ilk kaimelerde padişahın mührü en üstte basılıdır. Alt soldaki Maliye Nazırı Saib Paşa’nın mührüdür. Büyük mühürde ise 250 kuruşluk bu kaimenin yıllık %12.5 oranıyla 31.25 kuruş faiz getirisi olduğu garanti edilir (BOA. HAT. 1633-12).

    Cülus ile tahta oturan padi­şahın ilk işi, ölen veya tahttan indirilen eski padişahın sad­razam ve diğer iki görevlideki mühürlerini aldırıp, Topkapı Sarayı Hazine Dairesi’ne teslim ettirmek olurdu. Nadiren kare, genellikle beyzi (oval) şekilli, kıymetli maden ve mücevher­lerden imal edilmiş bu mühür­ler, günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunmaktadır.

    3. Ahmed veladet-i hümayun kutlamasına çağrılacak kişiler listesini kendi eliyle yazdıktan sonra tuğralı kare mührüyle mühürlemiştir (TSMAe. 494/7). Osmanlı Hazinesi ölümün­den saltanatın sonuna kadar Yavuz Sultan Selim’in vasiyeti gereği onun mührüyle mühür­lenmiştir. Padişahlar saltanat sürdükleri zaman diliminde, Hazine’den her para aldıkla­rında, oranın görevlilerince hazırlanmış tezkirelere mü­hürlerini basarak belgeyi teslim ederlerdi. Kurdukları kütüpha­ne vakıflarındaki kitaplara da mühürlerini basarlardı. Bugüne intikal eden saray kütüphane­leri ve sultanların vakıf kütüp­hanelerindeki yüzlerce yazma eserde; en eskisi Fatih Sultan Mehmed’in mühründen başla­yarak Sultan Reşad’a kadar çok sayıda padişahın mührü bası­lıdır (Padişah adına hazırlanan mülkname, name-i hümayun, berat ve fermanlarda ise mühür kullanılmaz, bunlara tuğra çekilirdi).

    Valide sultan ve padişah kızlarının mühürleri de önem sırası itibarıyla önde gelenler­dendir. 16. ve 17. yüzyılda kadın­ların saltanat üzerindeki etki­lerinin arttığı zaman diliminde, valide sultanların yabancı hükümdarlara gönderdikleri mektuplarda kendi mühürleri basılıdır. Sadrazamlar, padişah mühründen hariç kendileri­ne de şahsi mühür yaptırırdı. Padişahın vekil-i mutlakı olarak gerektiği yerde padişah mührünü, gerektiği yerde de kendi mühürlerini kullanırlar­dı; ancak mühürlerinde sadra­zam olduklarına dair bir ibare bulunmazdı. İlk defa Keçeciza­de Fuad Paşa’nın sadrazamlığı sırasında “vezir-i azam” sıfatı mühre ilave edilmiş ve sonraki sadrazamlarda da öylece âdet olmuştur. Beylerbeyi mühürleri ise normalden daha büyük, 3-5 santimetre çapında, genellik­le beyzi olurdu. Bu mühürleri mektuplarının sağ marjına yanlamasına basarlar, yanına da mutlaka “pençe” adı verilen stilize tuğra benzeri sembolü çekerlerdi.

    1belge_4
    4. Murad’ın Hazine’den cep harçlığı olarak aldığı 625 kuruş için Ruznamçe’ye kaydedilmek üzere padişah tarafından kendi mührüyle mühürlenerek verilen teslim belgesi (24 Mart 1629), (BOA.HAT. 1446-28).

    Fatih döneminden itibaren yüzyıllar boyunca, şeyhülis­lamların yazdıkları fetvaları imza formülüyle kendi elleriyle imzalaması geleneği var­dır. Bununla birlikte mühür basmaları pek istenilmemiş olsa da, hastalığına binaen bazı şeyhülislamların fetva kağıtla­rını mühürledikleri görülüyor. Şeyhülislam Hamidîzade Mus­tafa Efendi, meşihati sırasında (1789-1791) ilmiye teşkilatının işlerine daha fazla zaman ayırabilmek kaygısıyla yazışma ve fetvaları imzalamak yerine mühürlemeyi usul edinmişti.

    Birden çok yetkilinin karar aldığı ve diğerlerinin tasdiki olmadan tek kişinin karar ve­remediği durumlarda/kurum­larda, güvenlik gerekçesiyle 3-4 parçalı mühürler kullanılırdı. Patriklerin, bazı tapu kalem­lerinin mühürleri böyledir. 2, 3 veya 4 ayrı yetkilideki her parçanın, mührün tutamak ye­rindeki vidalı bölüme aynı anda bağlanmasıyla mühür tek parça haline getirilip kullanılabilirdi.

    20. yüzyılın başına kadar uluslararası antlaşmalarda, altın ve gümüş “kozak”ların içindeki kırmızı mühür mumu üzerine büyük devlet armaları veya mühür basılırdı. Bun­ları her ülkenin birbirlerine göndermesi kaidesine uyan Osmanlılar da antlaşmaları aynı şekilde onaylamışlardır; arşivde bu kozaklardan çok sayıda bulunmaktadır.

    1belge_5
    Bosna ve Priştine’de kimi kaza ve köylerdeki imam ve muhtarların kullanımı için İstanbul’dan gönderilen mühürlerin tatbik defteri, 1866.

    Her mührün üzerine ya­zılanlar, kişinin meşrebine, zevkine, isteğine göre değişir­di. Sadece tek isimden ibaret mühür olabildiği gibi, baba adı, mesleği, lakabı ve bir dua cümlesi iliştirilmiş, her noktası doldurulmuş istifli mühürler de çoktur. İstifi aşırıya kaçan ve harflerin içiçe geçmişliğinden ötürü okunamayan mühürlerin kullanılmaması gerektiğine dair genelgeler de neşre­dilmiştir. 16-18. yüzyıllarda mühürlerde çoğunlukla Farsça deyişler, Arapça “kelam-ı kibar” denen sözler, Kuran’dan alınma ayetler yer alır (BOA.C.EV 6126). 19. yüzyıldan itibaren Türkçe ibareli mühürler çok daha faz­ladır. Erzurum Müftüsü Ahmed Dursun’un mühründeki “Lûtf-i Mevla’ya dayansın Dursun” iba­resinde olduğu gibi, kimi zaman mizahi unsurlar içeren metin­ler de konulurdu (BOA.A.M.1/71).

    Mühürlerde hüsn-i hattın her çeşidi kullanılsa da, talik yazısı en çok benimsenen yazı türüdür. Nesih, sülüs çeşitleri de ihmal edilmez. Eflak/Boğdan voyvodalarının mühürlerinde olduğu gibi kimi zaman resim de bulunur. Adı Şahin Mano­laki olan bir saray terzisinin mühründe, şahine pek benze­mese de bir kuş resmedilmiştir (Ankara İl Halk Kütüphanesi Yazmaları, 3262). Osmanlı Devleti’nde görevli İngiltere, Fransa, Almanya gibi büyük ülkelerin büyükelçileri dahi, bir zorunluluk olmadığı hâlde 18. ve 19. yüzyıllarda mühürlerini Türkçe ve Arap elifbasıyla ka­zıtmışlardır. Antet uygulama­sının başladığı 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, sefaret kağıtlarının antetleri de buna uygun klişelerle basılmıştır. Ünlü tarihçi Hammer’in Viyana Millî Kütüphanesi’ndeki bazı kitaplarının temellükünde kullandığı Arapça mühürler, meşhur ustaları Rahmi tarafın­dan 1793’te ve Azmi tarafından 1808’de hâkk edilmiştir.

    1belge_6
    Günümüzde İstanbul-Polonezköy olarak bilinen eski adıyla Adampol yerleşiminin mührü. Ay-yıldız ve Polonya devletinin arması olan kartalın bir arada bulunmasına Sultan Abdülmecid tarafından izin verilmiştir. Çevresindeki yazı Lehçe olup, ortada eski yazılı Türkçe metinde “Adampol Polonya Çiftlik İdaresi” yazmaktadır.

    18. yüzyıldan itibaren belge sahipleri, yazışmalarda un­van-makam adlarını belirtme­dikleri gibi kimi zaman isim­lerini de ihmal ederek sadece “bende” rumuzu veya yazısıyla yetinir. İsim yazdıklarında da Siyavuş, Mesih, İbrahim diye kısaca yazıp, belgenin arka yüzüne mühür vurmakla kimlik faslını geçiştirir. Kişinin mührü kağıdın arka yüzüne, önde isim yazılan yerin tam arkasına gelecek şekilde basılır. Bu sayede herhangi bir nedenle mektubu, borç senedini veya belgeyi iptal etmek istedikle­rinde, kağıt üzerinde isim ve mührün yazılı olduğu bölümü tek seferde yırtmak, kesip çıka­rabilmek mümkün olur. Birden çok kişinin imzaladığı mahzar türünden belgelerde ilk zaman­larda ön yüze isimler yazılıp mühürler arkaya basılmışken; 18. yüzyıl başından itibaren ön yüze basılıp altına isimler ya­zılmıştır. Osmanlı yazısı sağdan sola yazılmasına rağmen, belge altlarına basılan mühürler soldan başlar. Mazbata, mahzar türünden belgelerde en soldaki mühür en rütbeli, yüksek mev­kili kişiye aittir.

    Merkez bürolarına gerek taşra teşkilatlarından gelen tahriratlar olsun, gerekse vakıf görevlilerinden gelen yazılar olsun; kaleme gelir gelmez yapılan ilk iş “mührünü tatbik etmek”tir. Merkez bürolarında, hangi görevde olursa olsun taş­radaki her memur mührünün bir örneği mutlaka bulunur ve bunlar “tatbik defteri” adı veri­len büyük defterlere yapıştırıl­mak suretiyle arşivlenirdi. Taş­radan gelen yazı, kalem şefinin mührün üzerine yazdığı ‘tatbik’ yazısıyla tatbikçiye havale edi­lir; bu görevli bürodaki defterde yapışık mühürle karşılaştırdı­ğında sorun çıkmamışsa, kalem memuru belgedeki mührün üzerine “mutabıktır” (birbiriyle uyumlu) şerhini düşerek işlem­lerin yürütülmesi için süreci başlatır. Taşradaki görevlilerin ölüm, azil, istifa gibi sebeplerle yerine başkaları geldiğinde, ilk iş onun tatbik mührünün tatbik defterine kaydedilmesidir.

    1belge_7
    Yeniçeri Ağası Muharrem Ağa’nın 1664-1665 tarihli badem mührü. Yeniçeri ağaları bürokratik işlemlerde kağıdı katlayarak bu mührün yarısını kağıda basarlardı. ”Muharrem. Ağa-yı Yeniçeriyân-ı Dergâh-ı Âlî Aleyke İttikâlî, 1075” ibareli.

    Kimi görevliler dedelerinden, babalarından kalma mühürle­ri de kullanmışlardı. Bunlar o devrin büroları açısından sorun çıkarmamış olsa da, günümüz­deki tarih araştırmalarında büyük karışıklıklara yol açabilir. Örneğin Tepedelenli Ali Paşa’nın 1787-1822 arasında Yanya-Tır­hala bölgesini elinde tuttuğu yıllarda İstanbul ile yazışma­larında kullandığı mühürde 1104 (1692-93) tarihi yazılıdır. Babasının adı Veli, dedesinin adı Muhtar olan Tepedelenli, bizim bilemediğimiz bir büyüğünün veya bir başkasının 1104 tarihli ve Ali yazan mührünü kullanır­ken; bu durum ilgili mührü tanı­yan kalem memurları açısından sorun teşkil etmiyordu. Ancak günümüzde belgenin kağıt ve yazı özelliklerine pek dikkat et­meyen biri, Tepedelenli’ye ait ta­rihsiz bir belgede 1104 tarihli bir mühür gördüğü takdirde hemen belgeyi o tarihle sınıflandıracak ve aşağı yukarı 80-120 yıllık bir hataya sebep olacaktır.

    1belge_8
    Sultan 1. Abdülhamid’in kızı Hibetullah Sultan’ın 1789 tarihli kare mührü. “İsmetlü
    Hibetullah Sultan kerime-i Sultan Abdülhamid Han – 1203” ibareli.

    İşte bu gibi nedenlerden ötürü, Osmanlı Arşivi’nin tasnif çalışmaları içinde en önem­li meselelerden biri, tarihsiz belgelerin tarihlerinin tespitidir. Bu tür belgelerin tarihleri tespit edilemezse, araştırmacılar açı­sından sağlıklı bir değerlendir­meye tabi tutulmaları mümkün olmaz. Belgebilimi olan “diplo­matik” kurallarıyla, yazıbilimi olan “paleografya” teknikleri kullanılarak tarih tespiti yoluna gidilir. Dolayısıyla arşivcilikte en meşakkatli hususlardan biri tarihsiz belgelerin tarihlenme­sidir. Bu zorluğu aşmanın doğru yolu, kaime, mektup, arz vs. belge türündeki mührün aidi­yetinin sağlıklı bir şekilde tespit edilmesidir.

    OSMANLI ARŞİVİ’NDE MÜHÜR

    Kaybolmayan izlerin peşinde

    Arşiv belgeleri üzerinde Osmanlı Arşivi personeli tarafından yürütülen mühür çalışmaları, haleften selefe devrolunan bir gelenekti. Günümüzde, Yazma Eserler Başkanlığı’nda kitap mühürleri üzerine daha kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir.

    Günümüze kadar mühürler üzerinde yapılan çalışmaların çoğu, sanat tarihi ve estetik kapsa­mındadır. “Belge bilimi/diplomatik” noktasından en derli toplu çalışma, Mübahat Kütükoğlu’nun Osmanlı Belgelerinin Dili (1994) adlı eserin­de “Mühür” başlığı altında ortaya konulmuştur. Akademik çalışmalar öncesinde Osmanlı Arşivi’nin Ha­zine-i Evrak adıyla anıldığı Osman­lılar’ın son döneminde kurulan ilk tasnif komisyonlarından itibaren; mühürlerin aidiyeti konusundaki ilk diplomatik çalışmalarının Hazine-i Evrak’ta (günümüzde Osmanlı Arşi­vi) başladığını söyleyebiliriz. İ. Hakkı Uzunçarşılı, arşivdeki araştırmaları sırasında Haşim Efendi’nin (So­yadı Kanunu ile “Durgun” soyadını almıştır) mühür ile ilgili çalışmalarını görmüş ve yararlanmıştır.

    1belge_Kutu
    Osmanlı Arşivi’nde Fehmi Pekol’un düzenlediği, Kemal Çolpan’ın devam ettirdiği 1956 tarihli mühür katalogu.

    Arşivin eski genel müdürlerin­den Mithat Sertoğlu’nun “Mekkî” nisbesiyle anmasından dolayı, Haşim Efendi’nin 1862-63’de Mek­ke/Taif’te doğan Abdullah Haşim Efendi olması gerekir. Bu zatın, Ali Emiri Efendi’nin 1920’de kurulan komisyonundan önce 1919’da Hazine-i Evrak Tasnif Komisyonu reisi olan Hüseyin Haşim Efendi ile aynı kişi olup olmadığı tespit edile­memiştir. Osman Ergin tarafından kitaplaştırılan Muallim Cevdet’in arşiv çalışmalarına dair hatıratta; Haşim Efendi’nin okuyamadığı Dul­kadiroğulları’ndan Şah Budak’a ait bir mührü 4 gün uğraştıktan sonra okuyabilmesinden ötürü Muallim Cevdet’in duyduğu kıvanç nakledilir.

    Mithat Sertoğlu, 1945’te göreve başladığında tanıdığı ve 4 bin civarında mühür klişesini ezbere bilen Ahmet Hamdi Tanyeli adlı arşiv görevli­sinin, görme kaybı olduğu halde en silik mühürleri dahi kolaylıkla okuduğunu belirtir. Kültür tarihimizde önemli bir yeri olan A.H. Tanyeli, meşhur Bekir Ağa Bölüğü’ne adını veren Bekir Ağa’nın oğlu olup, sahaf­lık tarihimizin en önemli simalarındandır. Tanyeli’yi Haşim Efendi’nin talebesi olarak nitelendiren Ser­toğlu, kendinin de 8 bin ci­varında klişe tespit ettiğini belirtir; ancak Tanyeli’den bunları gerektiği gibi öğre­nemediğinden yakınır.

    Arşiv belgeleri üzerinde Osmanlı Arşivi personeli tarafından yürütülen mühür çalışmalarının haleften selefe devrinin bir gelenek haline geldiği anlaşılıyor. Mühür çalışmaları, Tan­yeli’den sonra Ferit Tümeren, Fehmi Pekol, Kemal Çolpan, Murteza Dede tarafından sürdürüldü. Ne var ki 80’lerden itibaren bu gelenek zinciri kopmuş; tüm bu çalışmalardan da Fehmi Pekol’un düzenlediği ve Kemal Çolpan’ın devam ettirdiği 1956 tarihli yaklaşık 400 sayfalık elyazması bir mühür katalogundan başka eser kalmamıştır.

    Topkapı Sarayı Müzesi Arşi­vi’nde tasnif çalışmalarını yürüten ekipten İbrahim Kemal Baybura ise, belge üzerine basılı 1.669 mühür­den oluşan bir koleksiyon meydana getirmiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Top­kapı Sarayı’nda korunan mühürleri tanıtan bir katalog neşretmiştir. Deniz Müzesi ile Askerî Müze’de korunan mühürler ayrıntılı şekilde kataloglanmıştır. Günay Kut ile Ni­met Bayraktar’ın yazma eserlerdeki kitap mühürlerini tespit çalışmaları, bu konunun ilk kitabını ortaya çıkar­mıştır. Günümüzde, Yazma Eserler Başkanlığı’nda kitap mühürleri üzerine daha kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir. Başkanlığın web sitesi üzerinde oluşturulan katalog kamuya açıldığı gibi, interaktif mü­hür okuma alıştırmaları da yapıla­bilmektedir.

  • ‘Kullanışlı’ bir kutuplaşma: Dinî tutuculuk – bağnazlık

    17. yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı iktidarını ve sokağı etkileyen Kadızadeliler hareketi, ıslahat hareketlerini hedef almış; bunları dinî yönden baskılamıştı. Yeniliklerin toplumda kabul görmesi üzerine bunlara en çok rağbet gösterenler, bir zamanlar bunları engellemeye çalışanlar oldu! Zaten bağnazlığın ince taraflarından biri de buydu.

    Vaiz Kadızade Mehmed Efendi, 4. Murad’ın hükümdarlığı (1623- 1640) zamanında padişahın yakınında yer almış, çevresine topladığı kalabalık bir kitleyle yarım asırdan fazla süren Kadı­zadeliler hareketinin temelini atmıştı. Kadızade Mehmed esas olarak 16. yüzyıl Osmanlı toplu­munda, Kanunî devrinde adını duyuran din adamlarından Birgivi Mehmed Efendi adlı bir fakihin fikirlerinden etkilen­mişti. Aslında ana akım, 14. yüzyıl başında Anadolu, Irak ve Suriye civarında Moğol istila­sının tüm şiddetiyle sürdüğü zamanların siyasal ortamında önemli bir kişilik olarak Şam’da ortaya çıkan İbn Teymiye adlı âlimin görüşleridir.

    İbn Teymiye, İslâm dininde Hz. Muhammed sonrasında gelişen ve “bid’at” adı verilen uygulamaların dinde yeri olmadığını söylemiş ve bunla­ra savaş açmıştı. İslâm’ın Hz. Muhammed dönemindeki “saf” hâlini yeniden toplum nezdin­de egemen kılmaya yönelik bu bakışaçısına “Selefilik” adı verilmiştir. Selefiler, Kur’an’da yazılanlara ve sünnete bağlı kalan saf bir İslâm inancını gaye edindikleri iddiasındadır; bu yolda yorum farklılıklarını kabul etmezler; ancak kendi anlayışlarının da bir tür yorum olduğu gerçeğini gözardı eder­ler. Asırlar sonra aynı görüş­leri dile getiren Kadızadeliler, Osmanlı Devleti’nin resmî din anlayışı olan İslâm’ın Sünnilik yorumunda kendilerine aykırı gelen hususlara “emr-i maruf, nehy-i münker/iyiliği emretme, kötülüğü engelleme” ilkesiyle karşı çıkmaya başladılar.

    İlginçtir ki 17. yüzyılda aynı Müslümanlıkta olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da “saf akideye dönüş” eğilimleri görülür. Hıristiyanlığın Pro­testan kanadı içinde yer alan ve İngiltere’deki siyasal geliş­melerde 16. yüzyıl ortalarından itibaren taraf olarak bir yüzyıl boyunca toplumu derinden etkileyen Püritenizm akımı ile Yahudilikte yeni bir Mesih olma iddiasıyla ortaya çıkan Sabetay Sevi’nin önderliğindeki Sabeta­yizm cereyanı böyledir. Aynı za­manlarda Rus Ortodoks Kilisesi ile ayrılığa düşen Malakanların yüzyıllar içinde Batı Anadolu’ya veya Kars’a yerleştirilmeleri farklı yönlerden cereyan et­mişse de, ihtilaflarının özünde dinde saflık arayışı vardır.

    Kullanışlı bir kutuplaşma
    Kadirîler, 17. yüzyıldan itibaren Kadızadelilerin hedefindeki tarikatlardan biri oldu. Gravürler Mouradja d’Ohsson’un “Tableau General de l’Empire Othoman” (1787) adlı eserinden alınmıştır.

    “Saf, katkısız” anlamındaki “pure” kelimesinden türetilen Püritenizm, içinde yer aldığı Protestanlığın en saf Hıristi­yanlık inancına kavuşması için çaba gösterilmesinin adı oldu. İngiliz Püritenleri 1620’den itibaren baskı altında bulun­dukları Britanya’yı terketmeye başladılar ve peyderpey göç ettikleri Yeni Dünya/Amerika kıtasında hareketlerini et­kinleştirerek günümüzdeki ABD’nin kuruluşunda en büyük hisseye sahip oldular.

    Osmanlı topraklarındaki Yahudilerin büyük çoğunlu­ğunun aralarında istemediği Sabetayizm mensuplarının ce­zalandırılması talebi de, Sultan 4. Mehmed’e başvurmaları üze­rine Sabetay Sevi ile 200 aile civarında olduğu rivayet edilen müritlerinin toplu hâlde İslâm dinine geçmesiyle hâlledildi.

    Kadızadeliler ise hem devlet adamları arasında hem de ka­muoyu nezdinde güçlü dayanak noktalarına tutunarak toplum üzerinde uzun süre etkili oldu. Hareketin liderlerinin sürgü­ne gönderilip taraftarlarının cezalandırılmasından sonra bile görüşleri etkisini yitirmedi. Günümüzde de kimi çevreler­de tüm canlılığıyla yaşamaya devam etti, ediyor.

    Kadızadelilerin hedef aldık­ları ilk kurumsal yapı, İslâmi­yet’in zuhurundan sonra yerel inanışlar ve felsefi akımlarla beslenerek “tasavvuf” adını alan düşünce sistemi oldu. Tasavvuf ekollerinin o yıllarda Osmanlı topraklarında en yay­gın olanlarından Mevlevilik ve Halvetilik tarikatları ve bağlı­larına karşı vaaz kürsülerinden itiraz seslerini yükseltmekle kalmadılar; onların tekkeleri­ne saldırıp, dervişlere sopa ve kesici aletlerle hücum ettiler.

    17. yüzyılın ilk yarısında Hal­veti Tarikatı’nın şeyhi olan Ab­dülmecid Sivasî de 4. Murad’ın saygı duyduğu ve yakınında bulundurduğu kişilerdendi. Hatta 4. Murad, 1633’teki büyük İstanbul yangını sonrasında Yeni Cami’de Kadızade Mehmed ile Abdülmecid Sivasî’ye peşpe­şe vaaz verdirmiş ve kalabalık cemaatle birlikte kendisi de vaazları dinlemişti.

    4. Murad, Kadızade Meh­med’in tütünün, kahvenin ha­ram olduğuna yönelik vaazları­nı, İstanbul’un asayişini büyük ölçüde ihlal eden Sipahi ve Yeniçerilerin toplantı mekânla­rı olan kahvehaneleri kapatmak için bir fırsat olarak gördü. Meş­hur tütün ve kahve yasakları bu tarihten sonra uygulamaya konuldu; asayişin sağlanması yolunda tebdil-i kıyafet şehri gezen padişahın tütün ve kahve bağımlılarına karşı amansız “siyaseten katl” politikalarına meşruiyet kazandırıldı.

    Kadızade Mehmed sadece ta­savvuf aleyhtarlığıyla kalmadı. O yılların Osmanlı toplumu­nun dar bir çevresinde bilinip geneline yayılmayan bazı dinî konulardaki ihtilafları tartış­maya açarak kamuoyunu uzun süre meşgul etti. Kâtip Çelebi bir zamanlar rahle-i tedrisin­den geçtiği Kadızade Efendi’yi hocası olduğundan saygıyla ansa da, bu hareketin sistema­tize ettiği görüşleri ve ona karşı Sivasî Efendi taraftarlarının mücadelesini objektif bir tavırla Mizanü’l-Hak fî İhtiyari’l-Ehak adlı kitabıyla bizlere anlattı. Türkiye kütüphanelerinde çok sayıda yazmasının bulunma­sı, o tarihlerdeki tartışmalara toplumun duyduğu ilginin kanıtıdır.

    resim_2024-08-25_021933437
    Rufâî tarikatına bağlı olanlar Kadızadeliler tarafından bi’dat kabul edilen zikir törenleri sırasında.

    Kâtip Çelebi o günlerin en tartışmalı konuları olan “Hızır’ın yaşayıp yaşamadığı; müzik, tekkelerde raks ve sema; peygamber ve sahabenin adları geçtiğinde salatü selam okun­ması; tütün, kahve, afyon; Hz. Muhammed’in ana-babasının iman veya küfür üzere ölümü; Firavun’un imanı; Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi’nin küfre düşüp düşmediği; Yezid’e lanet okuma; bid’at; kabir ziyaretle­ri; Regaib ve Kadir gibi kandil geceleri; tokalaşma-musafaha, selamlarken başla, vücutla eğilme; emr-i bi’l-maruf; millet; rüşvet; Birgivi ve Ebussuud; Sivasi ve Kadızade” başlıkla­rını sağlam bir muhakeme ve tarafsızlıkla eserinde inceleyip açıkladı. Görüldüğü üzere bu başlıklarda yer alan tartışma konuları bilgili-bilgisiz halk kit­lelerinin silahlı-bıçaklı çatış­malarına sebep olacak derece­de hayati konular değildir. Vaiz ve şeyhlerin elinde büyütüle büyütüle oluşan kartopundan çığın altında kalan taraftarlar yaklaşık yarım asır birbirle­rinden şüphe duyarak yaşamış ve iki taraf da birbirine zarar vermiştir.

    Kâtip Çelebi’nin, dergimizin 33. sayısında da alıntıladığı­mız şu meşhur sözleri yüksek bir seviyeyi yansıttığı gibi, günümüzde dahi geçerliliğini korumaktadır:

    “Bir grup akıllı insan -bu ha­dise taassuptan doğan bir kuru kavgadır. Bunlar iki faziletli şeyhtir; ne Sivasî ne Kadızade Efendi bize cenneti garan­ti edemez. Birbirlerine olan muhalefetleri bunları meşhur etti, padişah da bu sayede onları öğrendi. Onlar da yakaladıkları şöhreti iyi değerlendirdiler. İşlerini görüp dünya nimetle­rinden yararlandılar. Ahmaklık edip onların davasını sürdü­rürsek elimize zarardan başka bir nesne geçmez- diyerek işe karışmadılar. İslâm Sultanı iç çatışmaya ve bozgunculuğa yolaçmaması için böyle taassup sahiplerini kahretmeli, ceza­landırmalıdır. Bu ihtilafın, iki taraftan birinin galip gelmesine fırsat verilmeden sonlandırıl­ması zorunludur. Gerek Sivasî gerekse Kadızade taraftarla­rı ahmaktır. Âlemin düzeni insanların hadlerini aşmadan hayatlarını sürdürmeleriyle sağlanır”.

    resim_2024-08-25_021939760
    Mevlevî dervişler de uzun bir dönem boyunca Kadızadelilerin saldırılarına maruz kaldı.

    Kadızadeliler “tahta tepenler ve düdük çalanlar” yakıştırma­sıyla itham ettikleri Halvetî ve Mevlevî tarikatlarının mürit­lerine saldırıp tekkelerini ka­pattırmaya başladıkları sırada o kadar ileriye gitmişlerdi ki işi, yıkılan tekkelerin yerinde­ki toprağın metrelerce kazılıp denize atılmasını, aksi takdirde oralarda yapılacak mescitlerde kılınacak namazların kabul ol­mayacağını iddia etmeye kadar vardırmışlardı!

    Sivasî taraftarları da boş durmuyor, Kadızadelilerin ilham kaynakları olan Birgili Mehmed Efendi’nin kitapların­daki hükümlerin yanlışlığını ortaya koymaya, kaynaklarının düzmece olduğunu ispata çalı­şıyorlardı.

    Osmanlı uleması uzun süre bu iki grup arasındaki kavganın politikaya yansıyan yönleriyle de uğraştı. Sivasî ve Kadıza­de’nin peşpeşe ölümlerinden sonra yerleri boş kalmadı. Ka­dızadeliler Üstüvânî Mehmed Efendi (öl. 1661) ile Vânî Mehmed Efendi’yi (öl. 1685) zamanla başlarına geçirdikten sonra da çatışmalar devam etti. Vaaz kürsülerinde alenen siyaset güdülüyor, işbaşındaki sadra­zam ve vezirlerin aleyhine çok keskin propagandalar yürütü­lüyordu. Boynueğri Mehmed Paşa’nın 1656’da sadaretten azledilmesindeki etkileri çok güçlüydü. Yerine gelen Köprülü Mehmed Paşa’nın sadareti­nin ilk haftasında yoğunlukla bulundukları Fatih Camii’nde eyleme geçen Kadızadeliler; bid’at olarak gördükleri selâtin camilerindeki birden fazla minarenin yıktırılması; tek­kelerin kapatılması; türbelerin yıktırılması; felsefe, mantık, matematik, astronomi gibi akli ilimlerden önce Kur’an, tefsir ve hadis gibi nakli ilimlerin öğretilmesi; namazda ve diğer ibadetlerde sonradan ortaya çıkan her uygulamanın yü­rürlükten kaldırılması için 4. Mehmed’den talepte bulunma­ya karar verdiler.

    Köprülü Mehmed Paşa bun­lara taviz vermeyerek müca­deleye başladığında, toplumsal gerginliğin azaltılması için, liderleri hakkında verilmiş idam fermanlarını sürgün ce­zasına çevirmeyi tercih etti. O sıralarda Kadızadelilerin önde gelenlerinden olan Üstüvânî Mehmed, Türk Ahmed ve Diva­ne Mustafa’nın Kıbrıs’a sürül­mesiyle bir süreliğine ortalık sakinleşti.

    resim_2024-08-25_021945847
    Gravür, Rufaî dervişlerinin zikir esnasında vücutlarını şişledikleri “Burhan” ayinini temsil ediyor.

    Vânî Mehmed’in nüfuzunu artırması

    Ne var ki 4. Mehmed’in çok önem verdiği, kendine ve Şehzade Mustafa’ya hoca olarak tayin ettiği Vânî Mehmed, saray çevresinde elde ettiği nüfuzla padişahı Kadızadeli fikirleriyle yeniden tanıştırdı. Onun isteği doğrultusunda kabir ziyareti yasaklanırken bazı tekkelerle meyhaneler de kapatıldı.

    Bu yazıda yeni bir belge olarak ortaya koyduğumuz vak’a, Vânî Mehmed Efendi’nin gücünün arttığı bu dönemde, İstanbul’da Sultan Selim Camii’nde Kadı­zadelilerin Halvetî dervişlerine saldırmalarını konu edinmek­tedir. İstanbul’da Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Beşir Ağa bölümünde 676 numarada bulu­nan Mecmua’nın ilk sayfasında yazılı olan bu not; Kadızadelilerin şimdiye kadar bildiğimiz Fatih Camii’nde, Bursa’da ve tekke­lerde çıkardıkları olaylara ilave olarak Sultan Selim Camii’nde de şiddet eylemlerinde bulundukla­rını bildirmektedir.

    Vânî Mehmed gücünün doruklarındayken ikbali zevale döndü ve hocası olduğu 4. Meh­med tarafından Kestel-Bursa’ya sürüldükten az sonra, 1685’te öldü. Nüfuzlu zamanında Bursa’ya sürdürdüğü mutasav­vıflardan Niyâzî-i Mısrî’yle aynı yerde sürgüne katlanamadı. İlginçtir, Yahudilerin şikâyetiy­le Sabetay Sevi’yi 4. Mehmed’in huzurunda sorguya çeken de Vânî Efendi olmuştu. Ölümün­den yıllar sonra bile İstanbul’da adının verildiği Vaniköy sem­tine tasavvuf erbabının rağbet etmediği, burada oturmayı iste­mediği, hatta denizden semtin koyuna uğramayıp açıktan geçtikleri anlatılan hikayeler­dendir.

    Vânî Mehmed’in ölümünden sonra Kadızadeliler hareketi kendine önemli bir lider çıkaramadı; ancak toplum katman­ları ve inanç grupları arasında varlığını günümüze kadar sürdürdü.

    Zaten Osmanlı Devleti de 1683 Viyana Kuşatması’ndan sonra 1699 Karlofça Barışı’na kadar sürekli savaş hâlinde kalmış ve antlaşma sonrasında 1703’te tahta çıkan 3. Ahmed’in saltanatı sıralarında bambaş­ka bir dünya anlayışına doğru yol almıştı. Bu durum, sanatta ve teknolojide Batı’ya açıl­ma gündeminde, vüzeradan ve ulemadan Kadızadelileri destekleyecek etkili, nüfuzlu kimselerin çıkmamış olmasına bağlanabilir.

    Kadızadeli zihniyeti Osmanlı topraklarında asla yok olmadı. Bu akımın takipçileri, bir gün mutlaka toplumu dönüştürüp kendilerine benzetecekleri hayalinden hiç uzaklaşmadı. Hareket ve doktrin itibarıyla pek destekçi bulamadıkla­rından, varlıklarının ortadan kalktığı düşünülmemelidir. IŞİD ve Taliban zihniyetlerinin tutunduğu bir dünyada kulla­nışlı olmaları hâlinde destekçi bulmaları sorun olmaz. Şiddete olan eğilimleri de kullanışlılık imkanlarını olağanüstü artırır.

    resim_2024-08-25_021952153
    Niyâzî-i Mısrî’nin 17. yüzyılda Kadızâdeliler tarafından sürgün edildiği Limni Adası’ndaki türbesi.

    Kadızadeli zihniyetinin devam eden etkileri

    18. asrın ortalarında Muhammed b. Abdülvehhab’ın Arap Yarımadası’nda temellerini attığı ve bugün Suudi Arabistan’ın resmî zihniyetini temsil eden Vehhabilik hareketi, aynı Birgili ve takipçisi Kadızadeli toplulukları gibi itikadi olarak İbn Teymiye ekolüne yaslanarak gelişmiş ve bir devletin ideolojisi hâline gelebilmiştir.

    Osmanlıların Lale Devri, Ni­zam-ı Cedid ve Tanzimat Devri olarak tasnif edilen ıslahat devirlerinde muhalif grupların tezlerini dile getirirken kullan­dığı argümanlar daima aynı kaynaklara dayanır. Askerlikte, donanmada, sanayi ve teknolo­jide yapılmaya çalışılan ıslahat, gerçekleştirilmeye çalışılan yenilikler sürekli olarak bu hareketin mirasçıları tarafın­dan engellenmeye çalışılmıştır. Ancak bu yenilikler toplumda büyük kabul görüp, kullanımla­rıyla hayatı kolaylaştırmış; o za­man da bunları bizzat engelle­meye çalışanlar, bunlara en çok rağbet gösterenler olmuştur! Zaten bağnazlığın ince tarafla­rından biri de budur.

    18. ve 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’ne iltica eden veya davet edilen -Baron de Tott gibi- ya­bancı uzmanların anılarında sıklıkla görüşlerini eleştirerek yer verdikleri “yobaz taifesi”, Kadızadelilerle aynı damardan gelişmiştir.

    Geçen asrın başında Hüseyin Vassaf ve ortalarında Cema­lettin Server Revnakoğlu gibi tasavvuf araştırmacılarının “Fatih Sofuları” adını taktıkları inanç grubu; nitelikleri itibarıy­la Kadızadelilerin 20. yüzyıla da intikal etmiş somut mirasçıları olarak değerlendirilmelidir. Tarikatları zındıklıkla suçlayan, devlet görevi almak istemeyen, kendilerinden olmayana kız vermeyen, camilerde imamın arkasında namaza durmayıp bir kenarda içlerinden birini imamete geçiren, çocuklarını kendi sıbyan mekteplerine gön­deren bu topluluk, tipik Kadıza­deli özellikleri gösterir.

    4. Murad devrindeki Kadı­zade Mehmed’in tütünü haram kılması gibi, bunların ilk reisle­ri olan Oflu Emin Efendi’nin en bilinen eseri de tütünü haram ilan ettiği risalesidir. Geçmiş asırlarda tekke-medrese ça­tışması hâlinde gelişen, ancak günümüzde tekke ile medreseyi uzlaştırıp kaynaştıran taassup hareketlerinin toplumu hangi meçhule götürebilecekleri dikkatle incelenip değerlendi­rilmelidir.

    1 BELGE’NİN BELGESİ

    Sultan Selim Camii’nde sabaha kadar süren çatışma

    Kadızadeli taraftarları Fatih’te önce Halvetîyye tarikatı mensuplarına, sonra hadiseleri bastırmaya çalışan Yeniçerilere saldırmıştı.

    Eski Türkçesiyle

    60-65 1BELGE_dk

    Mine’l-Garaib Elleti Vaka’a fî 13 min Safer li-Sene 78 (4 Ağustos 1667)

    Safer ayının 13. gecesi leyle-i Hamîs’de dua Sultan Selim Cami-i Şeri­fi’nde ber-mukteza-yı de’b olup cami-i şerife etrafından adamlar gelip ol gece ihya ve seheri Asâkir-i İslam mansur ve a’da-yı din-i mübîn makhur olmak üzere ihya ve duaya varanlar ba’de salatü’l-ışa Halvetiye tarîkında olanlar eslâfdan [İslam’dan?] anane ile sabit olan üzere kelime-i tevhide şüru’larında muhibb-i Kadızadelerin dimağların­da olan habaseti izhar için yanlarına kimi deste-çûb ve kimi kebîr bıçaklar i’dâd eylemişler imiş. Halvetiyye cehrle tevhide şüru’larında taraf-ı âhar birkaç kimesne meclislerine gelip “Nehy-i münker zimmetimize lazım geldi. Bî-ma­na ne çağırır, bağırırsız. Eylediğinizi kâfir ve Yehud ve Mecusî eylemez. Siz mülhidlersiz ve Rafizîlersiz ve zındık­larsız” deyu tevhid-i şerif eylemekten men’e cesaret eylediklerinde halk iki taraf olup ve içlerine erâzil dahi karışıp mükâlemeleri müşâteme ve mudâ­rebeye müeddi olmağla Sultan Selim şorbacısı yoldaşlarıyla geldikte meğer Kadızade tarafında olanlar âlât-ı darb u cerhi i’dad eylemişler imiş. Men’e kadir olmayıp belki onları dahi darb u şetm edip mabeynlerinde sabaha gelince üç defa muharebe ve mudarebe olup kimi mecruh ve kimi meşcuc-ı demle cami-i şerifi telvis edip [derkenardaki cümle ilave] ve birisinin bir gözünü çıkarmışlar. Dülbendler ve feraceler ve hırkalar ve kiminin yanlarında olan akçeleri zayi olup ashab-ı hal ve akdin bir tarafı guşmal olmamıştır. Hak Sübhanehu ve Teâlâ hayırlar vere. Ve bu vak’a Edir­ne’de rikâb-ı sultana arz olunmuştur.

    Günümüz Türkçesiyle

    Vak’a 4 Ağustos 1667 gecesi Fatih semtindeki Sultan Selim Camii’nde cereyan etmiştir. (Bu cami Kadızade Mehmed Efendi ile Abdülmecid Sivasî Efendi’nin uzun süre vaaz verdiği camidir ve o sıralarda Vânî Mehmed Efendi de vaazları için burayı seçmiştir. Fatih semti 1656’da nispeten durdurulan Kadızadeli taraftarlarının yoğunlukla meskûn bulundukları bir yerdir). Her sınıftan kalabalık bir cemaat adet üzere sabaha kadar ibadet için toplanırlar. İslam askerlerinin zaferi ve düşman askerleri­nin bozguna uğraması maksadıyla dualar edilir (Girit kuşatmasının en şiddetli zamanlarıdır ve cemaatin sabaha kadar ibadeti bu gerekçeyle olmalıdır). Yatsı nama­zından sonra Halvetî dervişleri kendi usulleri üzere sesli zikir çekmeye başladıklarında yanlarına gelen Kadızadeli taraftarları bunların kötülüğünü engellemek yani “nehy-i münker” hakları olduğu iddiasıyla “Neden böyle anlamsız anlamsız bağırıp çağırıyorsunuz. Sizin yaptığınızı kâfir, Yahudi, Mecusi yapmaz. Sizler dinsiz, Rafızî ve zındıklarsınız” diyerek olay çıkartırlar ve tarikat usulünce zikir yapmalarına engel olurlar. İki tarafa ayrılan halkın arasına ayak takımı da karışınca konuşmaları kavgaya dönüşür. Sultan Selim semtinde görevli Yeniçeri Çorbacısı yoldaşlarıyla yetişse de Kadızadeliler önceden hazırladıkları sopa ve büyük bıçaklarla Yeniçerileri engeller hatta belki de sövüp onları da döverler. Sabaha kadar gruplar arasında üç kez çatışma çıkar ve cami yaralıların kanlarıyla kirlenir. Birinin de gözü çıkar. Tülbent, ferace ve hırkalar, kiminin yanında olan paralar kaybo­lur. Çatışan taraflardan hiçbirine söz geçirilememiştir. Bu olay Edirne’de olan sultanın eşiğine arz olunmuştur.

  • Roket var, otomat var alkış alan bahşişi kapar

    Osmanlı şenliklerinin minyatürlü ve yazılı betimleri, bize Osmanlı evreninin mekanik ilmi açısından oldukça renkli ve gelişmiş bir görünüme sahip olduğunu düşündürecek veriler sunuyor. Bu teknolojik üretkenlik, savaşta ve günlük hayatta şölenlerde olduğu kadar sık görülmemiş. Hayret, alkış ve bahşişin teknolojiyi saman alevi gibi de olsa parlattığı anlar…

    Sonradan Abbasi hizmetine giren eski bir yol kesici Musa b. Şakir ve oğullarının İslâm dünyasının 9. yüzyıldaki ilm-i hiyel (hileler ilmi) ön­cüleri olduğu bilinir. Ancak “hile” keli­mesi bugün bildiğimiz manasıyla mad­rabazlığa, vurgunculuğa ve mızıkçılığa değil; bir sorunu çözmek için kolay yol­dan çözüm bulmaya işaret ediyordu o dönemde. Artuklu sarayının başmühen­disi İsmail Rezzaz el-Cezerî, bu ilmin Türk tarihinde bilinen ilk örneği Kitâb fî Marifeti’l-hiyel’i 1205’te yazıp resimle­miş; bugünkü robotların atası olan, işret meclislerinde içki sunan ve hayatı ko­laylaştıran otomatların teknik çizimleri­ni yayımlamıştı! Osmanlılar bu öncü­lerin kitaplarını saray kütüphanelerin­de muhafaza ettiler. Gelgelelim teşvik ettikleri atılımlar, eğlence âlemlerinde sınırlı kalmış gibi görünür.

    Osmanlı gökbilimci Takiyyüddin er-Râsıd’ın meşhur gözlemevi, 1580’de Şeyhülislam Kadızâde Ahmed’in fetva­sıyla ülkeyi felakete sürükleyeceği öne sürülerek yıktırılmıştı. 17. yüzyılda Ev­liya Çelebi’den adını duyduğumuz He­zarfen Ahmed Çelebi, bizzat geliştirdiği kanatlarıyla Galata’dan Üsküdar’a kadar kuş gibi süzülüverdi. Padişah 4. Murad onu önce bir kese altınla ödüllendirdi, sonra da “bu adam pek korkulasıdır” de­yip müebbeten Cezayir’e sürgün etti.

    Gene Evliya’nın ahbabı Lagârî Ha­san Çelebi, 4. Murad’ın kızının doğum şenliğinde kendi icadı olan yedi kollu bir fişekle Sarayburnu önlerinden göğe yükselmiş, suya başarılı bir iniş yaptık­tan sonra Padişah’a İsa Nebi’nin selam­larını iletmişti. Bu muzip sivrizeka, 1 ke­se altını ve 70 akçe gelirli sipahilik mev­kiini kaptı. Onun akıbeti Hezarfen’den iyi görülüyorsa, bunu olağanüstü ku­ralların geçerli olduğu şenlik ortamına borçlu olsa gerek. Yine de mucidin her nedense hayatını Kırım’da tamamladı­ğı yazılıyor ve başka çalışmalarından iz bulunmuyor.

    Korkunç otomat – 1582 Murad’ın, oğlu Mehmed için tertip ettirdiği 1582 sünnet şenliklerinde ses çıkarıp hareket ettiği kaydedilen bir otomat-heykel. Öylesine korkunç bulunmuş olmalı ki üzeri karalanmış (İntizami Surnamesi, res. Nakkaş Osman, TSMK H. 1344).

    Benzer şekilde 3. Ahmed’in oğulla­rının sünneti şerefine Okmeydanı ve Haliç’te düzenlenen 1720 şenliklerinde, Emekli Tersane Mimarı İbrahim Efen­di timsah görünümlü korkunç denizal­tısıyla sahneye çıkıyor. Şair Vehbî ve Mehmed Hazîn surname eserlerinde Mimar İbrahim’den ve icadından söze­diyor; ancak şenlik otomatlarına dikkat kesilen usta nakkaş Levnî, işi bu kez aceleye getirerek denizaltıya değinme­den şenliği sona erdiren geçit alaylarına odaklanıyor.

    Vehbî’nin yazdığına göre timsah, Haliç’in dibinden baş gösterip ortaya çıktı ve yüzerek aheste aheste padişah ve sadrazamın bulunduğu sahile ulaştı. Yarım saat yüzüp dolaştıktan ve seyir­cilerin gözlerini hayretten fal taşına çe­virdikten sonra denize daldı ve herkese “balık battı” dedirtip güm oldu! Ancak bu kadar sanat göstermek halkın hayreti için yeter görülmedi. Mimar İbrahim’in güvenilmez oyunları güçbeğenir Sadra­zam tarafından seyre şayan bulunmadı. Sadrazam başını çevirdi ve iltifat bakış­larını “cıva gibi oynak kalçalı” rakkas­lara döndürmeyi yeğledi. Nihayet 1 saat sonra timsah su altından yeniden çıktı, padişahın önünde ağzını açarak hüne­rini sergiledi; kıyıya varınca içinden 5 neşeli adam fırlayıp baş ve omuzların­da tabla tabla pilav ve zerdeleri teşhir etti. Mimar aletin etra­fını sıkıca kalafatlamış; yüzeye çıkmak ve dibe dalmak için bu­curgatlara bağlı caraskal aletle­ri üretmiş; suyun altında nefes alabilmek adına beş-on kamış kullanmıştı. Hikayenin sonunda mimar ve adamları maharetleri dolayısıyla sadrazam tarafından ödüllendiriliyor ve cin gibi bir adam daha bahşişini kapıp tari­hin karanlığına karışıyor. Des­teklendiği kadar kendisinden korkulan hiyel ilmi, mevzubahis eğlence olduğunda rengarenk şekillere bürünüyor ve sürekli bir belirip bir kayboluyor!

    Mekanik koçlar – 1720 1720 şenliğinde Acem görünüşlü kuklalar ve toslaşan mekanik koçlar. Şair Vehbî’ye göre “irikıyım iki düzme adam, bayram kuklası kılığında, ince kuzu derisinden çehrelerle hileci devler suretinde oyunlar oynadı, sandalların üzerinde şenlenerek geçtiler, etrafa fişekler saçtılar ve sadrazamdan bahşişler aldılar”. Bunlardan başka ağzından fişekler çıkaran ve hareket eden 7 başlı bir ejder; hoplayan, zıplayan, raks eden insansı otomatlar; yürüyen mekanik devekuşları çekti nakkaşın dikkatini… Belki de en önemlisi, Levnî’nin siparişini yetiştirmek için çizmeyi atladığı, bu minyatürün de sahnesini teşkil eden Haliç’in kıyısındaki bir timsahdenizaltı gösterisiydi (Vehbî Surnâmesi, res. Levnî, TSMK A. 3593).
  • Sultan İbrahim: Deli değil, ‘psikopat’

    Sultan İbrahim: Deli değil, ‘psikopat’

    Osmanlı hanedanında ilk dönemin atası Ertuğrul oğlu Osman; ikinci evre padişahlarının atası Osman’ın 15. kuşak torunu Sultan İbrahim’dir. 8.5 yıllık saltanatında isabetsiz ve dönemi için dahi kabul edilemez kararlar alan sultan, sonunda ulema ve kapıkulunun ortak hareketiyle tahttan indirilip sonra idam edilmiştir. Sonradan yakıştırılan “deli” sıfatını hak etmese de sıklıkla çılgınlık nöbetleri geçirdiği doğrudur. 

    4 EKİM 1615 – 18 AĞUSTOS 1648

    SALTANATI: 8 ŞUBAT 1640 – 8 AĞUSTOS 1648

    Sultan İbrahim Padişahı kürk-samur modasına uygun giysiler içinde gösteren portresi.

    Osmanlı padişahları Osman Gazi’den 1. Ahmed’e kadar, babadan oğula 14. kuşakta indi. Ahmed’in genç yaşta (27) ölümü, saltanat akışını tökezletti. Kaldı ki babası 3. Mehmed onu ve öteki şehzadelerini sancağa göndermeyerek hanedan hukukunu bozmuştu. Vezirlerin ve ulemanın saltanat geleneğine müdahalesi, daha kökten bir kırılma yaşatarak “Taht babadan oğula geçmez, hanedanın yaşça büyük şehzadesinin hakkıdır” kararı düzeni bozdu. 

    1. Ahmed’in, üçü padişah olan yedi şehzadesinin akıbetleri de şöyle: Birini (Mehmed) ağabeyi 2. Osman, üçünü (Bâyezid, Süleyman, Kasım) diğer ağabey 4. Murad boğdurmuş. Osman ve İbrahim, ayaklanmalarda tahttan indirilip öldürülmüşler. Sadece 4. Murad eceliyle, o da 29 yaşında –içkiden ölmüş. Osmanoğulları’nın 1617-1648 arası kritik bir evredir. Bu 31 yılda 6 cülus, 4 tahttan indirme, ihtilaller, sadrazam idamları da vardır. Dönem sultanlarının yazgıları benzer veya farklı birer trajedidir. Saltanat sürelerinin sona erdiği tarihler dikkate alındığında ömürleri ortalama 27, padişahlıkları 9 yıldır. Sağduyu yoksunluğu, ruhsal zihinsel- rahatsızlıklar, cinsel davranışlar, bu çocuk-genç şehriyarların ortak sorunları olmuştur: Aşırı mutaassıp, öfkeli 1. Ahmed’e ardıl olan kardeşi 1. Mustafa anormal–deli; 1. Ahmed’in oğullarından 2. Osman deneyimsiz ama hırslı-acımasız, kardeş katili, 4. Murad sadist, hunhar, ayyaş, üç kardeşinin katili, sonuncu Sultan İbrahim eserekli, seks müptelası idi. Kısacası 1402-1413 evresinden daha tehlikeli ve uzun bir fetret yaşanmıştı. Bu dönemin başlangıcında Sultan “Deli” 1. Mustafa’nın, kapanışında Sultan (Deli) İbrahim’in yer alması da bir rastlantıdır. Bu fetrette, saltanatın hanedan büyüğünden yürümesi de kurallaştı. Osmanoğulları’nın ilk 317 (1300-1617) yılında 14 padişah yer alırken, 274 yıl (1648-1922) süren ikinci evrede 22 padişah tahtta boy gösterecekti. Hanedanın ve ilk dönemin atası Ertuğrul oğlu Osman, ikinci evre padişahlarının atası Osman’ın 15. kuşak torunu Sultan İbrahim olmuştu. Diğer yandan önceki padişahlar sancağa gönderdikleri şehzadelerinin, ergenlik çağına erişince değerli hediyelerle birlikte güzel cariyeler de göndererek harem yaşamına alışmalarını da gözetirlerken, İbrahim ve ağabeyleri sancağa çıkmaktan da yoksun kalmışlar; dahası İbrahim, 4. Murad’ın (1623-1640) saltanatında sürekli öldürülmek korkusu yaşamıştı. 25 yaşında tahta çıktığında kendisinden başka varis konumunda bir Osmanlı şehzadesi yoktu. Asırlar sonra deli kimliği yakıştırılan 18. padişah Sultan İbrahim, 1. Ahmed ile Rum (?) asıllı, cariye kökenli Kösem Mahpeyker Sultan’ın küçük oğlu, 1. Mustafa’nın yeğeni, 2. Osman’ın anadan üvey, 4. Murad’ın öz kardeşiydi. Büyük babası 3. Mehmed 37, babası 1. Ahmed 27, ağabeyi 4. Murad 29 yaşlarında ecelleriyle ölürken, ağabeyi 2. Osman 18, İbrahim kendisi de 33 yaşında öldürüldüler. Babası 1. Ahmed’in ölümünde (1617) iki yaşında olan İbrahim’in kısa ömrü, saray yaşamının en çalkantılı ve korkulu dönemine rastladı. Çocukluk, bülûğ ve gençlik yıllarındaki “kafes hayatı” (tutukluluğu) 23 yıl sürdü. Bu durumda düzenli bir öğretim gördüğü de söylenemez. Ağabey padişahlardan 2. Osman’ın öldürülmesi; 4. Murad’ın genç yaşta ölümü; 2. Osman’ın kardeşi Mehmed’i, 4. Murad’ın da kardeşleri Süleyman, Bâyezid ve Kasım’ı 1838 de boğdurtmasından sonra, İbrahim 4. Murad’a ardıl tek şehzade kaldı ve salt annesi Kösem Sultan’ın korumacılığında yaşama tutundu.

    İbrahim, Darüssaade ağası tarafından tahta davet edildiğinde, öldürüleceği korkusuyla odasından çıkmak istememiş, Murad’ın ölüsünü gördükten sonra Has Oda’ya geçip tahta oturmuş; Veziriazam Kara Mustafa Paşa, Şeyhülislam Yahya Efendi ile diğer önde gelenler Has Oda’da biat etmişlerdi. Umum biati denen asıl cülus, ertesi gün yapıldı. 

    ‘Divane kafam budala hazlara meyilli’

    Olasılıkla bir ozanın İbrahim’i tanımlayan dörtlüğü İngilizce olarak çevrilmiştir. Türkçesi: Bir zindandan çağrıldım bir tahta çıkmak için, Divane kafam budala hazlara meyilli, Deniz savaşlarının nahoşluğundan nefret ederek, Ve çıldırarak ele avuca sığmaz görevlerle, Önce ben düşüyorum, Kendimin, sonra da halkımın şehvetine esir olarak.

    4. Murad’ın onca korku uyandırmasına karşın yolsuzluklar ve karaborsa devam ediyordu. İlk fermanını İstanbul Kadısı’na gönderen İbrahim, zulümlerin önlenmesini rüşvetten sakınılmasını, narh nizamına uyulmasını emretti. Veziriazama buyruğunda da: “Kıtlık vardır deyü söylenir. İstanbul Efendisine muhkem tembih eyle. Narh ahvaline ziyade dikkat etsin. Yoksam kendi bilir” uyarısında bulundu. 4. Murad döneminde moda olan “tarz-ı levandâne” giyim kuşamı da yasakladı. Ocak ağalarını değiştirdi; sefahat ve zulümlere katkısı olanları, bu arada Emirgûne Yusuf Paşa’yı idam ettirdi. 

    Saltanatının ikinci ayında Galata’da yangın çıktı. Bir geminin barutluğu ateş alınca infilak oldu. Söndürme çalışmalarını izleyen Veziriazam Kara Mustafa Paşa’nın yüzü yandı, vezirler yaralandı. İstanbul’a Karadeniz’den zahire gemilerinin gelmemesi, Kazakların şaykalarla kıyıları vurması önemli bir sorundu. Yakalanan korsanlar kazığa oturtuldu. 2 Ağustos 1640’taki kasırgada dükkân kepenkleri, kubbe kurşunları uçtu. Bir yangın da Balat kapısında çıktı. Rüzgâr, yangını Haliç boyundaki yalılara ve surlardan içeriye yaydı. “Harik-i azim” (büyük yangın) Fethiye, Dırağman, Sultanselim semtlerini kül edip ertesi gün Çukurbostan’da söndü. 

    Halk felaketleri İbrahim’in uğursuzluğuna yoradursun, Naimâ’nın yazdığına göre, “erkân-ı devlet ve âyan-ı saltanat” birer cariye gönderip padişah hazretlerini “tevâlüd ve tenâsül”e (döl-dölek sahibi olmaya) teşvik ettiler. 1641’deki para operasyonu pahalılığa neden oldu. 1 Kuruş 125, 1 altın 250 akçe iken yeni. Kuruş 80 akçeye, altın 160 akçeye düştü, fiyatlar yükseldi ve 1 kuruşa 11 okka et alınırken artık 8 okka et alınabilir oldu. Aydın taraflarını haraca kesen Kınaoğlu, 1642’de İstanbul’a getirtilip Ayasofya Çarşısı’nda asıldı. Yol kesen haydutlardan yakalananlar İstanbul sokaklarında gezdirildikten sonra idam edildi. 30 Temmuz 1641 günü şiddetli bir deprem oldu. 1642’nin ilk günü (1 Ocak) Şehzâde (4.) Mehmed’in doğması, ertesi gün Ramazan Bayramı, İbrahim’e çifte mutluluk yaşattı. Şenlik ve donanma yapıldı. 

    Sadrazâm Kemankeş Kara Mustafa Paşa, İran’la barışı, donanmanın Azak’ı kuşatması, piyasa denetimi sorunlarıyla uğraşırken; İbrahim de çılgınlık derecesinde harem yaşamına dalmış; annesi Kösem Sultan hanedanının geleceği için oğlunun cinsel gücünü arttıracak macunlar hazırlattırıyordu. Bu durum İbrahim’in iç dünyasını sarstı. Dengesiz ve duygusal davranışlarının kendisi de farkındaydı. Kara Mustafa Paşa’ya şöyle yazmıştı: “Sancı deyü yaturum, kâh arkama gelür, irkülürüm. Kulaklarum tıkalur. Şöyle sıkılmam var ki ölüyorum. Gayetle hâlim yaman olmuşdur. Eski hastalığım ziyadelendi. Ne kollarum, ne başum vardur. Ziyade elemdeyim”. Naimâ’nın, padişahın ruhsal rahatsızlığı konusunda: “Şehzadeliğinde hapishanede hafakan ve sihrübâz sevdası illetine mübtelâ olmuş idi” demesi kadar

    Üç kıtanın hükümdarı İbrahim’in üç kıtaya hükmettiğini gösteren üç tuğlu minyatürü. 

    çare bulamayan hekimlerin, okuyup üflemenin iyi geleceğini önerdiklerini açıklaması da ilginçtir. Cincilik yapan Safranbolulu Hüseyin Efendi, İbrahim’e daha şehzadeliğinde okuyup üflemesi için saraya çağrılmış, sözde iyi etmişti. İbrahim padişah olunca “nefesi kuvvetli” Hüseyin Efendi’yi kendisine hoca atadı.

    “Nasuhpaşaoğlu binlerle askerle geliyormuş!” haberi İstanbul’u karıştırdı. Çarşılar evlere taşındı, karaborsa aldı yürüdü. Ahaliyi sindirmek için zindanlarda ölüme terkedilmiş mahkûmlar üçer beşer sokaklarda asıldı. İstanbul’a yürüyen asiye karşı,

    Hüseyin Paşa’ya karşı birkaç yüz bostancı ve kuloğlu, İzmit’e gönderilip hendekler kazdırılarak yol kapatıldı. Muhtesip ağa, Kazdağı’na levent (milis) toplamaya gönderildi. Serdar atanan Osman Paşa, Hüseyin Paşa kuvvetlerine yaklaşmaktan çekinerek bir konak geriden izlemekle yetindi. Dahası, Hüseyin Paşa’ya haber gönderip “Dile geldim, başım tehlikede. Yarın yapmacıktan savaş edelim!” dedi. Ertesi günkü bu danışıklı “dostluk karşılaşması”nda kumanda ettiği birlikler bozulup dağıldı.

    Hüseyin Paşa iki bin milisle Üsküdar’a yakın Bulgurlu’da Seyran Tepesi’ne konup ordugâh kurarak padişahtan veziriazamlık mührünün gelmesini beklemeye başladı. Üsküdar’a toplar ve asker geçirten Veziriazam Mustafa Paşa, sanki savaşa katılacakmış gibi padişaha da Üsküdar Bahçesi’nde otağ kurdurdu. Bu bir gözdağı, âsileri gafil avlama oyunuydu. Hüseyin Paşa, o geceki ani baskında bozguna uğrayıp kaçtı, ama yolda yakalanıp İstanbul’a getirilerek işkenceyle öldürüldü.

    Sultan İbrahim de bu galibiyetten sonra 1643’te Sarayburnu’nda Sepet Kasrı adı verilen köşkü yaptırdı. Hüseyin Paşa vakasında birinin duası, diğerinin önlemleri gözardı edilmeyerek, Cinci Hüseyin Efendi ile Silahtar Yusuf Paşa’ya da hazine parasıyla birer saray yaptırıldı.

    27 Ocak 1644’te Yalı Köşkü’nde İbrahim’in huzurundaki dava sonunda Rumeli Beylerbeyi Faik Paşa boğduruldu. 31 Ocak günü, Veziriazam Kara Mustafa Paşa’yı Bağdat Köşkü’nde azarlayan padişah, bostancıbaşıya “Al şunu!” deyip hızla köşkten çıktı. Bostancıbaşının “mührü alacağını sanmış” perdelemesiyle ilişmediği Mustafa Paşa, sarayına gitti. Kıyafet değiştirilip Paşakapısı beylik ahırının, ot yığınları arasına saklandı ama bostancılar tarafından bulundu. Hocapaşa Çarşısı’nda Cellat Kara Ali tarafından boğuldu. Ölüsü, İbrahim’e gösterildikten sonra Çarşıkapı’daki türbesine gömüldü. Konağında bulunan kürsü ve resimlerin büyü olduğuna inanıldı. 

    Kara Mustafa Paşa, 1638-1644 arasında “atabeg-i saltanat” olarak ve geniş yetkilerle veziriazamlık yapmış; İbrahim’in saltanatının ilk dört yılı da onun yönetiminde nispeten iyi geçmiştir. İbrahim, Mustafa Paşa’nın sert üslubundan hoşlanmıyordu. Bir seferinde harem kethüdasının odun gereksinimi için Mustafa Paşa’yı divandan çağırtmış, o da böyle basit işler için veziriazam oturumdan kaldırılmalı diyerek İbrahim’i kızdırmıştı.

    Yeni Veziriazam Civankapıcıbaşı Sultanzâde Mehmed Paşa, Şam’dan gelinceye kadar, Kenan Paşa sadaret kaymakamı atandı. 17 Şubat 1644’te ölen Şeyhülislam Şair Yahya Efendi’nin cenaze namazı Fatih Camii’nde kılındı. Kaptanıderya, 13 Mart 1644’te i rüşvet aldığı gerekçesiyle Yalı Köşkü’nde padişahın ve Cinci Hoca’nın önünde boğuldu. 

    24 yıl süren Girit Seferi Sultan İbrahim döneminin en önemli askeri harekatı, 1945-1669 arası 24 yıl sürerek Girit’in fethi sürecinin başlatılması olmuştu. 

    Temmuz 1644’te avlanmak ve eğlenmek için Edirne gezisine çıkan İbrahim, seyahatinin 2.günü konakladığı Haramideresi Bahçesi’nde çırağan eğlencesi düzenletti. Arkadan gelen veziriazam ve devlet adamlarını, “Ahali başımıza üşüşür ve eğlenceme mani olurlar!” diyerek kovdu. Kavaklı Köyü’ne gelindiğinde Ereğli naibini “Dilediğim yere konarım. Su yoktur bahanesiyle konaklamama nasıl karşı çıkarsın?” diyerek payladı. Bunu duyan Çorlu kadısı korkup kaçtı. Alayla Edirne’ye girişinde hırsızlarla soyguncular sokaklarda asılarak garip bir gösteri sergilendi. İbrahim, Edirne’nin odununu beğenmedi, “İstanbul’un odunu eyi, ateşi vâfir (çok) idi. İstanbul’dan odun getürülsün!” dedi. 

    Payitahtta sokak eylemleri başladığı, halkın ayaklanmaya çağırıldığı haberi gelince İbrahim döndü ve suçlu suçsuz birçok insanı idam ettirdi. Kırklareli-Çatalca yolunu kesen haydut Molla Aynî avanesinin, yakaladıkları çiftlik sahiplerini şişe geçirip kuzu gibi çevirdikleri, kadınları-kızları kızgın saca oturtup kalçalarına kızdırılmış nal çaktırdıkları haberleri İstanbulluları korkuttu. Eşkıyadan yakalanıp İstanbul’a gönderilenler meydanlarda kazığa oturtuldu. 

    20 Ekim 1644’teki galebe divanında Sultan İbrahim, huzuruna çıkan Avusturya elçisine öylesine telaşlı sorular sordu. Elçi gerginlikten evirip çevirdiği yüzüğünü düşürdü. 

    30 Nisan 1645’te Yusuf Paşa donanma ile Girit seferi için İstanbul’dan ayrıldı. 26 Haziran günü çıkan yangın, Bayezid külliyesi çevresini, Yahnikapan Sarayı’nı kül etti. Simkeşhane Çarşısı’na, Langa’ya ve Kumkapı’ya yayılarak surlara dayandı. Kumkapı meyhaneleri, “kefere” (gayrimüslim) mahalleleri, kiliseler, kereste mağazaları, çingene barakaları yandı. 

    Bir ay sonra yangın yerlerini dolaşan İbrahim, yarı yanmış kiliselerdeki fresk ve freskoların ne olduğunu sordu, kilise ve dinî resimlerin onarılmasını emretti. Türlü hediyelerle, rüşvetlerle mevkiini koruyan Veziriazam Sultanzâde Mehmed Paşa, yangın yerlerini imar ettiremediği için, 17 Aralık 1645’te azledildi. 

    Sultan İbrahim’in katledilişi

    İbrahim’in veziriazam ve şeyhülislam gözetiminde Cellat Kara Ali tarafından boğuluşunu gösteren meşhur gravür.

    Hanya’nın fethi müjdesiyle Haliç’te, donanma düzenlendi ama, Sultan İbrahim, Hanya fatihi Yusuf Paşa’nın kendisine bir şey sunmamasına içerledi. 1646 Şubat’ında bir gün Yusuf Paşa’yı çağırarak hemen hareket edip Girit’in tamamını almasını emretti. Yusuf Paşa, bunun hazırlık ve mevsim gerektirdiğini söyleyince, “Sen kendini bir hizmet mi ettin sanıyorsun? Hazinemi sarf edip bir alay dinsizi öldürtmeyip mallarıyla memleketlerine yolladın!” diye çıkıştı. Yusuf Paşa’nın “Büyük bir kaleyi fethettik. Küffarı katletmek bir iş değildi, lâkin sonu vahim olurdu” yanıtı padişahı iyice çileden çıkardı. Yusuf Paşa’yı oracıkta boğdurttu. Sonra ölüye bakıp: “Ne güzel, kırmızı elma gibi yanakları varmış, yazık oldu, kıydım!” demesi meşhurdur.

    Deli Hüseyin Paşa’yı Girit serdarlığına atayan İbrahim’in son yılları iyiden iyiye ruhsal bunalımlarla geçti. Hekimler “yürek sıkılması” tanısı koyduğundan, şeyhleri, üfürükçüleri dolaşmaya başladı. Bir yandan da çocuk yaştaki kızlarını “surî” (göstermelik) düğünlerle vezirlerle evlendiriyordu. 1645’te damat adayı seçtiği Kaptanıderya Yusuf Paşa ile kızı üç yaşındaki Fâtıma Sultan’ın düğününde azman düğün nahıllarının geçmesi için, evlerin saçakları, cumbaları yıktırıldı. Ertesi yıl Yusuf Paşa’yı idam ettirince dört yaşında dul(!) kalan Fâtıma Sultan’a bu kez Musahip Fazlı Paşa namzet seçildi. 

    Bilinç bozukluğu artan İbrahim, ne zaman nereye gideceği meçhul, masum insanları idam ettiren 4. Murad’dan da korkutucu bir kimliğe büründü. Naimâ, bu hali için “bir tür delilik” der. İbrahim, aklına esip de gideceği şeyhe bir an önce ulaşabilmek için, İstanbul’da arabayla dolaşılmasını yasakladı! 16 Eylül 1647 günü üfürükçüye giderken önüne araba çıkınca öfkelendi. İkindi divanından kaldırılıp getirttiği Veziriazam Salih Paşa’yı kuyu ipiyle boğdurttu. 

    Sadaret mührünü Kaptanıderya Kara Murad Paşa’ya göndermişken, Ahmed Paşa padişahı mührü götürenleri denizden çevirttirdi ve kendisi veziriazam oldu. Yeni veziriazam ilk iş eyalet paşalarından, para istedi. Sivas Valisi Varvar Ali Paşa, yoksul halktan vergi toplamayacağını; padişahın, güzelliğini duyduğu İbşir Paşa’nın namuslu karısını da zorla alıp gönderemeyeceğini bildirerek ahaliyi zulümden kurtarmak için ayaklandı. Buna karşılık namusunu koruduğu İbşir Paşa serdar olarak üzerine gönderildi!

    28 Haziran 1648’deki depremde Minareler ve yüzlerce ev yıkıldı. Müneccimler deprem, padişahı uğursuzluğa yordular. Ağırlaşan dış sorunlar, sınır güvensizliği, Girit seferi, Anadolu’daki ayaklanmalar başkenti yeni bir karışıklığa taşımaktaydı. Donanma, Çanakkale Boğazı’ndaki Venedik ablukası nedeniyle Marmara’dan çıkamıyordu. 

    Veziriazam Ahmed Paşa’nın kethüdası Arnavut Ahmed’in başını çektiği zorbalardan işkence görmeyen esnaf kalmamıştı. Zenginlerin mallarını müsadere ettiren veziriazam, yeni konak ve köşk yaptırıyordu.

    Topkapı’da çinili Sünnet Odası Topkapı Sarayı Sofa köşelerinden Sultan İbrahim’in yaptırdığı, içi dışı çini kaplı Sünnet Odası’nın kapı cephesi. 

    Sultan İbrahim’in son tutkusu “samur” oldu! Geceleri padişaha Binbir Gece Masalları anlatan Yahudi kızının, bir akşam “Evvel zaman içinde bir padişah varmış. Sarayının her tarafını samurla kaplatmış…” diye başladığı masal İbrahim’i büyüledi. Masaldaki padişah olmak istedi! Eyalet valilerinden samur ve seks gücünü artırmak için amber istendi. Zenginlerden samur ve amber bedelleri alındı. Harem odaları birer ikişer samurla kaplandı. Ozanlar, gün gelip domuz kafasının da kıymete bineceğine ilişkin şiirler yazdı: 

    “Ol kadar rağbeti var samurun / Oldu tahsili ânın emr-i asîr

    Böyle kalursa olurdu zî-kıymet / Nâfe-i kelb ü kafa-ı hınzır”

    (Şair Vecihî) 

    Herhangi bir vergi ödemeyen ilmiye sınıfına da samur vergisi kondu. Bundan cesaret alan ulema, ocak ağalarıyla temasa geçti. 

    Harem eğlencesine dalan İbrahim havuzda, murassa kayığının dümen başına oturuyor, sazendeler oyun havaları çalıyor, havuzdaki yarı çıplak cariyeler ellerinde serpme ve sepetlerle balık yakalayıp padişahtan bahşişler alıyorlardı. İstanbul’un ünlü çengi kolları sırayla hareme çağırılıyordu. İbrahim, Akide kolunu pek beğeniyor, Süğlün Şah’ın, Mahmud Şah’ın, Çerkes Şah’ın, Nazlı Yusuf’un kıvrak figürleri karşısında kendinden geçiyordu. 

    İbrahim, nikâhladığı 8. hasekisi Hümaşah’ın dairesini kürkle döşetmek istedi. Veziriazama gece yarısı Bedesten’i açtırtarak dükkânlardan ipekli kumaşlar, samur ve vaşak kürkleri toplattırdı. Hümaşah’ın kürkle döşenen odasını İbrahim beğenmedi. Defterdarı azletti. 

    Mücevherle işli bir saltanat kayığı yapılması için esnaftan, ulemadan, ocak ağalarından ve devlet adamlarından vergi toplanması kararı; Veziriazam Ahmed Paşa’nın oğlunun düğünündeki içkili, çalgılı, eğlenceler, kaçınılmaz sonu çabuklaştırdı. Samur ve amber vergisi vermemekte kararlı Ocak Kethüdası Kara Murad Ağa, kendisinden vergi almaya gelen bakıkulunu, “Ben Girit’ten geldim. İnce perdaht barut ile yağlı kurşundan gayrı nesnem yoktur. Samur ve amberin adını biz elden işitiriz, görmemişiz!” diyerek kovdu. 

    Ocak ağaları ayaklanma kararını aynı gece (7 Ağustos 1648) Etmeydanı’ndaki Orta Camii’nde, ulema Fatih Camii’nde aldılar. Sabahleyin Ocaklılar silahlanarak Fatih’i doldurdular. Durumu haber alan Veziriazam Ahmed Paşa korkup kaçtı. Sofu Mehmed Paşa camiye çağrılıp veziriazam ilan edildi. Mehmed Paşa, İbrahim’e, ayaklanmanın önlenmesi için Ahmed Paşa’nın yakalanıp idam edilmesi gerektiğini söyledi. Padişah, “Bre köpek koca! Veziriazam olmak içün kulu tahrik ettin. Bu cemiyet bertaraf olsun senin hakkından gelürüm!” dedi. 

    İstanbul yine bir ayaklanmalar öncesi görüntüdeydi. Çarşılar açılmadı, Kapıkullarından padişaha “Böyle gafletle padişahlık olmaz. Ayak divanı isteriz!” haberi geldi. İbrahim, Bostancılara sarayın sur ve burçlarına toplar yerleştirtti. Askerler, geceleyin konağını yağmaladıkları Ahmed Paşa’yı, Sofu Mehmed Paşa’ya getirdiler. Cellat Kara Ali işini bitirdi. Ertesi gün parça parça edildiğinden, bu veziriazam ölümünden sonra Hezarpâre (bin parça) Ahmed Paşa diye ünlendi. 

    Kösem Sultan ve oğulları İbrahim’in annesi Kösem Mahpeyker’le üvey oğlu II. Osman’ı gösteren yabancı bir resim. 

    8 Ağustos sabahı başta Şeyhülislam Abdürrahim, ulema topluluğu, Ocak ağaları ve kapıkulları, Atmeydanı’na geldiler. Cinci Hoca kaçarak kurtuldu. Topluluk, Kösem Sultan’a haber göndererek Şehzâde Mehmed’i göndermesini, camide cülûs yapılacağını bildirdiler. Kösem Valide’nin, “camide cülûs görülmüş şey değildir, saraya gelmeleri gerekir” uyarısı üzerine saraya yöneldiler.

    Ulema ve Ocak ağaları Harem-i Has dehlizine geldiklerinde, Kösem, başında siyah ibrişim dest-mâl örtülü, göründü. Topluluk, Muslihiddin Ağa, padişahın davranışlarının şeriatla ve akılla bağdaşmadığını, ortalığın karıştığını, düşman gemilerinin İstanbul yolunu kapattığını, sınır kalelerinin elden çıktığını, padişahına eğlenceden başını alamayıp rüşvet için her yola başvurduğunu anlattı. Ulemanın fetvasıyla, şehzâde (Mehmed) tahta layıktır dedi. Eski kazaskerlerden Hanefi Efendi, Ayasofya müezzinleri ezanı şaşırır. Bedesten basılıp tüccarın malları gasp edildi. Avretlere tasallut eksik olmaz. Ümmet-i Muhammed ırz ve can korkusuna düştü” dedi. Kösem Sultan “Ya sâbiden padişah olur mu?” diye sorunca şeyhülislam “akıldan yoksun büyüğün hükümdarlığı câiz değildir. Akıllı çocuk hükümdar olabilir” karşılığını verdi. Bunun üzerine Kösem Valide “Öyleyse içeri varayım, sarıcığın sardırıp çıkarayım” deyip hareme girdi.O gün Babüssaade önünde kurulan tahta 4. Mehmed oturtuldu. 

    Hal’ heyeti, bulunduğu köşke giderek İbrahim’e tahttan indirildiğini açıkladı. “Ben padişahım!” yanıtı karşısında Abdülaziz Efendi “Hayır padişah değilsin. Cihanı haraba verdin. Küffar Bosna’yı istila etti. 80 kalyon Boğaz’ı tutmuş. Senin haberin yok!” diyerek hakaretlerde bulundu. Silahdar ve çuhadar, İbrahim’in koluna girerek hapsedileceği Kafes Kasrı’na götürdüler. Kapı önüne gelindiğinde İbrahim’in “Elhamdülillah, hele bir cemaat başı oldum!” demesi, “Osmanlı hanedanının sonraki kuşaklarının atası olacağı iması” sayılarak ermişliğine yorumlanmıştır. 

    9 Ağustos günü Sofu Mehmed Paşa, şeyhülislam, vezirler ve ulema sarayda toplandılar. Mimar getirtilip hapsedildiği harem kasrının kapısı ve pencereleri tuğlayla ördürüldü. İbrahim’in çığlıklarını duyan Enderun halkı, “Bu olur mu, bir padişahı tahttan indirip tut ki diri mezara gömdüler. Bir mâsumu cülus ettirdiler. Biz onun çok iyiliğini gördük. Hemen anlaşıp “Tahta cülûs ettirelim!” dediler. Bu kez İbrahim’in boğulması kararlaştırıldı. 

    18 Ağustos 1648’de saraya gelen sadrazâm Sofu Mehmed Paşa, Şeyhülislam Abdürrahim Efendi, örülen kapıyı yıktırarak yanlarında cellat Kara Ali ve yamağı ile kasra girdiler. Elinde Kur’an olan İbrahim, şeyhülislama dönüp: “Bak Abdürrahim! İşte Kitabullah. Beni ne hükümle öldürtürsün?” diye bağırırken cellatlar kement atıp boğdular. Namazı kılındıktan sonra Ayasofya’da, eskiden vaftizhane olan, 1. Mustafa’nın da gömüldüğü yere defnedildi.

    İbrahim’in 8.5 yıllık saltanatında, Girit seferi, Azak kuşatması, Rumeli ve Anadolu’nun Karadeniz kıyılarına Kazak korsanlarının baskınları, Anadolu’da Celâli ayaklanmaları, Bosna’da sınır olayları, yangın, deprem felaketleri, ekonomik sıkıntılar, yangınlar, kuyrukluyıldız doğması, sıcak yağmur yağması yaşanmış, bunlar İbrahim’in uğursuzluğuna yorumlanmıştı. 

    İstanbul hem kürk ve samur ticaretinin, hem üfürükçülüğün merkezi oldu. Ülkenin her tarafından muskacılar, şeyhler İstanbul’a akın ederlerken kentte sık sık yasaklar uygulandı. İbrahim, sarayının sahil köşklerine inip cariyeleriyle halvet düzenlediğinde, haremağaları makrama ve yağlık sallayarak açıktan geçen gemi ve kayıkları geri döndürürlerdi. Vezirazâma hatt-ı hümayun yazıp yeni cariyeler isteyen İbrahim’in, bir kriz anında haremdeki bütün kadınları boğdurtup denize attırdığını Penzer yazmışsa da doğru değildir. 

    Topkapı Sarayı’nda Bağdat Köşkü önündeki İftariye ile Sünnet Odası da denen çini kaplı çeşmeli köşk ve Sepetçiler Kasrı, Sultan İbrahim dönemi eserleridir. Galata’da Kurşunlu Mahzen’e yakın Andon Kilisesi de camiye çevrilmiştir. 

    İbrahim’e “Deli” nâmını yakıştıran 2. Meşrutiyet dönemi (1908-1918) tarihçilerinin gerekçeleri, harem yaşamına ve eğlenceye aşırı düşkünlüğü, düşünce ve sağduyu kıtlığı, aceleciliği, yönetim bilgisinden ve kitabi kültürden yoksunluğu ve ruhsal rahatsızlıklar olmuştur. Bu görüşü, çağdaşı Evliya Çelebi’nin musahipleri, hocaları, dilsiz harem kadınlarının“bu saf padişahı nice bin tatlı dille ‘urukuna (damarlarına) girip türlü çeşitli hevâ ve hevese düşürdüler” diye yazması bir bakıma doğrular. 

    Sultan İbrahim’in eş ve gözdelerinden adları bilinenler: Turhan, Dilâşûb, Muazzez, Hümâşah (Telli Haseki), Şivekâr, Şekerpâre, Zafire, Hubyâr, Ayşe, Mâhienver, Saçbağlı, Sakızula, Hanzâde Kızı (?), Muid Ahmed Kızı (?), Binnaz’dır. Oğullarından üçü ardıl padişahlar (4.) Mehmed, (2.) Süleyman, (2.) Ahmed’dir. Diğerleri şehzade iken ölen Orhan, Osman, Bayezid, Selim ve Murad’dır. Kızları ise Gevherhan, Fâtıma, Beyhan, Atike, Kaya Sultan’la, adları bilinmeyen iki hanımdır. 

    SULTAN İBRAHİM’İN HAREMİ

    Cariyeler, şovlar ve büyük rüşvet ağı

    İlmiye ve ordu görevleri açıkartırmayla satılmaya başlandı. İbrahim koynuna aldığı cariyeleri gönlü geçince bir vezire ya da beylerbeyine verip yüksek bedeller almakta, saraydan çıkma cariyelerle evlenenleri de rüşvet işlerinde görevlendirmekteydi. 

    Bu konu, yerli ve yabancı tarihçiler kadar, harem yaşamı meraklısı okurlar için de ilk sıradadır. Harem kadınlarının şivekârlıklarına (cilvelerine) ve aşk gösterilerine aşırı düşkün İbrahim’i, cariyeler türlü oynaşma-sevişme hünerleriyle kendilerine öylesine bağlamışlardı ki, hazine gelirleri harem kadınlarına sarfedildiğinden askere ulufe verilemez olmuştu. Derken ilmiye ve ordu mansıpları (görevleri) açıkartırmayla satılmaya başlandı. Taşra âyanları, eyalet beylerbeyleri ise saraya rüşvet ve hediye akıtmaktan yoksul düştüler. 

    Padişaha zamanında kar göndermeyen Bursa kadısı idam korkusuyla Keşiş Dağı’na (Uludağ) çıkıp kar kestirirken, Anadolu’da ünlü Celâli Haydaroğlu halkı soyuyor; İbrahim ise olanlardan habersiz, bir hasekisinin mücevher toplu arabasıyla Davudpaşa Bahçesi’ne gidişini İstanbul halkının izlemesi için buyruklar veriyordu. İbrahim, saray geleneklerinde aykırı bir yönteme daha başvurarak bir cariyeyi nikâhlı eş seçip saray düğünü düzenletti. Bütün devlet erkânını “ay yüzlü cariyeler, cevahir takılar” hediye etmekle görevlendirdi. Bunu, saray hareminde yeni nikâh törenleri ve düğünler izledi.

    İbrahim koynuna aldığı cariyeleri gönlü geçince bir vezire ya da beylerbeyine çırağ edip yüksek bedeller almakta, saraydan çıkma cariyelerle evlenenleri de rüşvet işlerinde görevlendirmekteydi. Veziriazam Ahmed Paşa’nın kardeşi İbrahim Ağa da rüşvet aracılığı yapıyordu. Bu İbrahim Ağa, gece gündüz içip eğleniyor, sarayla ilişkisini ise eşi Hubyar Kadın yürütüyordu. İbrahim Ağa padişahın gönderdiği Bostancıyı içki meclisinde başına tabak vurup yaralayacak denli korkusuzdu. Kumkapı semtinde “sebû-berdûş” (şarap destisi omzunda) gezen ayak takımının cümlesi adamlarıydı. Doğrular, namuslular şaşkın ve korkak, reziller cesur olmuştu. Yahudi Bezirgânbaşı Harun da sarayın bir başka rüşvet aracısıydı. 

    İbrahim’in musahibesi Şekerpâre’nin sürgün edilmesinden sonra mallarına da el konulmuş, ortaya 16 sandık dolusu cevahir, altın ve gümüş çıkmıştı. İbrahim’in önünde açılan sandıklardaki altın gümüş ve mücevherleri görünce “Hay kâfir kahpe. Bana, ‘ekmek alacak akçem yokdur’ deyü yemin ederdi!” dediğini tarihçi Naimâ yazar. Evinde, beyaz, sarı zerbaft kaplı kürkler, 200 yorgan, inci işli zerduz örtüler, 200 kese de nakit bulunan Şekerpâre’in rüşvet işlerini çeviren kâhyası Aksaray Çarşısında asılırken, Şekerpâre de Mısır’da sürgünde öldü. Eyüp’teki türbesi boş kaldı.

    PADİŞAH’TAN İNCİLER…

    ‘Bre hainler, her birinize ihsanlar etmedim mi?

    Sultan İbrahim 

    . Huzuruna çıkan sadrazam Sofu Mehmed Paşa’ya: “Bre köpek koca! Veziriazâm olmak için kulu tahrik ettin. Bu cemiyet bertaraf olduktan sonra hakkından gelirim!” 

    . Oğlu 4. Mehmed’i tahta oturtanlardan Sadrazâm Sofu Mehmed Paşa, şeyhülislam Abdurrahim efendi ve Ocak ağaları, hal’ edildiğini bildirmek için Revan Köşküne geldiklerinde “Bre hainler, bre pezevenkler! Bu nasıl iştir? Her birinize ihsanlar etmedim mi? Şimdi havanıza tâbi olmadığım için mi beni kaldırıyorsunuz!” 

    . Sofu Mehmed Paşa ve şeyhülislam Abdürrahim efendi cellatla kendisini boğmaya geldiklerinde: “Bak Abdürrahim! Yusuf Paşa bana senin için ‘fettan dinsizdir, tepele’ demişti. Seni öldürmedim, Meğer sen beni öldürecek imişsin. İşte Kitabullah(elindeki Kur’an’ı göstererek), beni ne hükm-ile öldürürsünüz zâlimler?” 

    (Bu alıntılar ve Sultan İbrahim’in saltanatının şaşırtıcı sahneleri ve diyalogları için, Ahmet Refik’in Samur Devri ve Hoca Nüfuzu, Ziya Şâkir’in Cinci Hoca’sı okunabilir) 

  • Sultan 1. Mustafa

    Sultan 1. Mustafa

    Saray avlusuna konulan sâde bir tahta oturtularak: Zıllullah (Allahın gölgesi), âlem-penah (herkesin sığınağı) Halife-i Rûy-i zemin (yeryüzünün halifesi), Üç kıt’anın sultanı, iki denizin hakanı ilan edilen genç, çocuk, yaşlı… sultanlara kıyasla 1. Mustafa’nın belirgin farkı, tahta oturduktan sonra değil, doğuştan deli oluşu idi!

    Annesinin adı bilinmeyen tek padişah 1. Mustafa’dır. “Sultan Mustafa-yı Evvel” veya”Deli Mustafa” olarak da bilinir. Fetret yıllarındaki saltanat değişiklikleri sayılmazsa, kardeşinin yerine tahta geçen padişahların ilki de budur.

    Ağabey 1. Ahmed’in Mustafa’yı neden “boğdurmadığı” ise Venedik Balyosu Contarini’nin 1612’de yazdığı rapordan öğreniliyor: İki kez teşebbüs etmiş; birinde ansızın rahatsızlanmış, ikincisinde fırtına çıktığı için vazgeçmiş!

    Mustafa’nın, babası Mehmed Manisa’da valiyken doğduğu kesin. Doğum tarihi -tahminen-1591’dir. İstanbul’da Topkapı Sarayı hareminde, münzevi-meczup yaşadığı dairede 20 Ocak 1639’da da ölmüştür.

    Deli padişah
    1. Mustafa’yı kabaniçe denen kürk ve sorguçlu selimî kavukla gösteren anonim resim.

    Fâtih’in ilk geçici saltanatı bir yana bırakılırsa, deliliğine karşın resmen iki kez tahta oturtulan ve iki kez hal’ edilen tek padişah budur. İki saltanatı (1. kez: 22 Kasım 1617-26 Şubat 1618 / 2. Kez: 19 Mayıs 1622-10 Eylül 1623) toplam 1 yıl 7 aydır.

    Üç ay süren ilk saltanatı ardından dört yıl çok kötü koşullarda hapis tutulmuş, Genç Osman Vak’ası’ndan sonra ikinci kez tahta çıkartılmış. Akli dengesi yerinde olmadığından “deli” ve “derviş-meşreb” sıfatlarıyla anılmış. 20’li yaşların gem almazlığına karşın haremdeki cariyelere ilgi duymayışı, çocuğunun olmaması, meczupluğuna bağlanamaz. Bu durumda akla bir “hünsâ” (anomali) geliyor.

    1. Ahmed’in ölümünün ardından, büyük oğlu 2. Osman’ın değil, kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulmasındaki gerçek neden de bilinmiyor. Tarihçi Naimâ, bunu 1. Ahmed’in şehzadelerinin küçük olmalarına bağlar ama, o sırada şehzade Osman, babası 1. Ahmed’in tahta çıktığı yaşta, 14’ündeydi. Kaldı ki Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, Şehzade Mustafa’nın deliliğini uyarmış. Ama Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa ile Şeyhülislam Esad Efendi, Mustafa’yı “yaşça büyük” diyerek tahta oturtmuşlar. Bu dayatmanın, babadan oğula süregelen Osmanlı saltanat geleneğine aykırılığını da bilerek!

    Bu sapma sonucu, izleyen 23 yılda müdahaleler, ayaklanmalar, amcadan yeğene, yeğenden tekrar amcaya, amcadan diğer yeğene ve kardeşten kardeşe taht değişikliği yaşanmıştır.

    Tarihçi Hammer, bu saltanat değişikliklerinin gerisindeki asıl nedeni, 1. Ahmed’in bir hanedan geleneği olan, tahta geçenin kardeşlerini öldürtmesine uymamasına; kendisinin de beklenmedik bir zamanda ölmesi üzerine söz sahiplerinin, yaşça büyük bir şehzade hayattayken küçüğü padişah yapmanın doğru olmayacağı kararlarına bağlar. Mustafa’nın tahta oturtulmasına önayak olanlar, ruhsal rahatsızlığının hapis hayatından kaynaklandığını, tahta geçince bunun geçeceğini sanmışlar! Oysa düzelme bir yana, 1. Mustafa büsbütün zıvanadan çıkarak hanedan tarihinde adeta “Bir Delinin Padişahlığı” komedisini oynamıştır!

    Doğumu, şehzadeliği konusundaki saray bilgileri zamanımıza ulaşmayan Mustafa için “okuma yazma bilir miydi?” sorusunu akıldan geçirmek abestir. Babası 3. Mehmed’in ve kardeşi 1. Ahmed’in saltanatları boyunca bir hanedan defolusu kabul edilmiş, saray içinde bile gözlerden uzak tutularak varlığı gizlenmişti. 1. Ahmed’den sonra oğlu Osman cülus ettirilse, öyle de yaşayıp gidecekti olasılıkla.

    22 Kasım 1617’de 1. Ahmed öldüğünde, Veziriazam Halil Paşa İran seferindeydi. Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa başkanlığında toplanan Divan-ı Hümayun’da Mustafa’nın cülûsu kararlaştırıldı. Babüssaade önünde “umum biatı” denen cülûs töreni; sonra 1. Ahmed’in cenaze alayı; iki gün sonra Sultan Mustafa’nın kılıç alayı yapıldı.

    İzleyen günlerde hükümdarlara nâmeler gönderilerek saltanat değişikliği bildirildi. Kapıkullarına cülûs bahşişi dağıtıldı. Saltanat ve yönetim işleriyle ilgilenmesi olanaksız padişahın sorumluluğu sözde “içeriye”, yani harem dairesine, padişah adına hatt-ı hümayun ve ferman yazacak kâtibe cariyelerden Sanevber/Sanuber Kalfa’ya havale edildi. Her gün okuyup üfleyerek padişahı cinlerin tutsaklığından halas edip şifaya kavuştursunlar diye de saray kapıları, cin bağlayan üfürükçülere, keramet ehli şeyhlere açıldı.

    Kantemiroğlu, “Sultan Mustafa bu ilk padişahlığında kendisini ‘çocuksu’ eğlencelere vermişti” diyor. Tarihçi Hasanbegzâde’ye göre ise Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, “lâkayd ve derviş-meşreb” padişahla uyuşmadığı, atamalara karıştırılmadığı için Sultan Mustafa’nın akıl noksanlığını gizlemek yerine ifşa etmiş. ‘Eğer bir zaman padişahlıkta tutulursa altınları gümüşleri denize saçıp hazineyi tüketecek’ diye uluorta konuşmuş. Halkı padişahtan soğutacak dedikodular yaymış, ulemaya, Ocak ağalarına haberler gönderip ‘Padişah şehzâdeleri katletmek üzeredir, Âl-i Osman’ın yıkılmasına sebep olur’ demiş, karşıtları da ağanın değiştirilmesi için valide sultanı uyarmışlar.

    Deli padişah
    Kubbeli Kasr Sultan Mustafa’nın, daha sonra Sultan İbrahim’in kapatıldığı ve boğulduğu Kubbeli Kasr. Sultan Mustafa, buranın kubbesi delinerek çıkarılıp ikinci kez tahta oturtulmuştu.

    Sergilediği davranışlarla Darüssaade ağasını doğrulayan Sultan Mustafa’nın dengesizliğine gelince… Ne hekimlerin tedavileri ne üfürükçülerin okumaları, muskaları çare olmaz. Vakitli vakitsiz sokağa çıkıp, para dağıtması; divan toplantı halindeyken içeri girip vezirlerin kavuklarını yuvarlayıp gülmesi, oturduğu köşkün önünde aynı ortaoyununu oynatıp izlemesi, bin türlü delilik hallerindendi. Bir seferinde de oyunculardan birine pencereden hazinedeki en değerli mücevherleri atmaya kalkışmış. Kâtip Çelebi de onun garip davranışları, akıl fukaralığı ve tuhaf halleriyle halk arasında ünlenişini, türbeleri gezip kuşlara, denizde balıklara sokaklarda yoksullara bol keseden ve abes yere “dirhem ü dinar döküp saçmak gibi” garipliklerini herkesin gözlemlediğini anlatır.

    Tahtta bir deliyi zaptetmeyi, delilik hallerini ermişlik diye yutturmayı nihayet üç ay becerebilen devletli paşalar, efendiler; başta yine Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmed Paşa ve Şeyhülislam Esad Efendi, tahta çıkarttıkları gibi bu kez de indirmeyi üstlenmişler. 26 Şubat 1618’deki ulufe divanı günü, devlet erkânı saraya çağrılarak kapıkulları da saray avlusundayken Mustafa dairesinde hapsedilerek 1. Ahmed’in büyük şehzâdesi Osman, Babüssaade önünde tahta oturtulup biat edilmiş. Bu, Osmanlı tarihinin en kolay başarılan hal’ ve cülus olayıdır. Sultan Mustafa’nın 96 gün süren ilk padişahlığından alaşağı edilmesinin belki asıl nedeni yatağına kadın yaklaştırmaması, dolayısıyla hanedana evlat kazandıramayacak durumda olmasıydı. Sarayın Şimşirlik Kasrına kapatıldığı doğru, Kantemiroğlu’nun, Yedikule zindanlarına gönderildiği kaydını doğrulayan ikinci bir kaynaksa yoktur.

    1. Mustafa’nın ikinci saltanatı: 1622-1623

    Yeğeni 2. Osman’ın dört yıl süren saltanatı boyunca kapalı tutulan Sultan Mustafa -ki bu, Osmanlı tarihinde tahttan indirilen padişahın ilk kez sarayda hapsedilmesidir- Sultan Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan Hâile-i Osmaniye denen korkunç ayaklanmanın ikinci günü 19 Mayıs 1622’de ve o facia ortamında ikinci kez tahta oturtulmak üzere Mustafa bir daha sahnededir. O gün saraya yürüyen kapıkulları, Babüssaade’yi geçerek içoğlanlarından Mustafa’nın kaldığı yeri sorup Harem tarafına geçerek. “Şer’ ile Sultan Mustafa’yı isteriz!” diye bağırırlar. Harem tarafından yanıt gelmez. Zülüflü Baltacılardan bir oğlan, bir kubbeyi (Kubbeli Kasır?) gösterir. Kapısı iç haremde olduğundan birkaç âsi, sırıklarla tırmanıp kubbeye çıkarlar, mutfaklardan getirilen baltalarla kubbeyi delerler.

    O sırada haremağalarının attığı oklara karşılık Yeniçeriler tüfekle iki haremağasını öldürürler. Kubbealtı’ndaki perdelerin ipleriyle içeriye indirilen yeniçeriler, Mustafa’yı mindere oturmuş, iki cariyeyi ayakta bekler bulurlar. İhtilâl nedeniyle üç gündür yemek ve su verilmeyen eski padişah su ister. Açılan delikten Mustafa ve cariyeleri çıkartılır. Avluda şeyhülislamın atına bindirilir ama eyerde oturacak halde değildir.

    Arz Odası’na oradan da Divanhane’ye götürülen Sultan Mustafa’nın üzerinde ferace yoktur. Ulemadan ferace istenir hiçbiri vermez. Yeniçeriler kılıç sıyırarak Divanhane’deki devlet erkânını Mustafa’ya biat ettirirler. Kimileri “Henüz Sultan Osman tahttadır, bu biat caiz değildir” deseler de tellallar salınıp 1. Mustafa’nın padişahlığı duyurulur. Bu gelişmeler olurken ulemadan Faizî Efendi heyecandan ölür.

    Saraya mahsus bir hasta arabasına cariyeleriyle bindirilen Sultan Mustafa’nın önünde, yanında, arkasında yürüyen “nice yüz âdem arabayı çeküb ve nice bin gaziler kılış sıyırıp” Eski Saray’a gidilir.

    Deli padişah
    Karıştırılan resim Yabancı bir ressamın 1. Mustafa betimi. Bunu 2. Mustafa diye gösteren yabancı yayınlar da vardır.

    2. Osman’ın Eski Saray’ı basacağı haberi gelince bu kez valide sultan, cariyeleri ve padişah, Yeniçerilerin büyük kışlası Yeni Odalar’daki, Orta Camiine giderler. Tarihler, en ayrıntılı olarak da Yeniçeri Solak Hüseyin Tuğî, İbretnüma adlı rûznâmesinde o günlerin hem korkulu hem gulguleli bütün sahnelerini anlatmıştır. Örneğin, yol boyunca dilenci kalabalıklarından başka halktan yüzlercesinin, yenlerini, eteklerinin ucunu arabadan içeri uzatıp padişahtan bahşiş ve sadaka kaparken birbirlerini çiğnemelerini… Mustafa, annesi ve cariyeler, geceyi Orta Camiinde geçirirlerken, Yeniçeriler de kente dağılıp Baba Cafer, Galata ve Tersane zindanlarıyla taş gemilerindeki mahkûmları cülûs bahanesiyle salıvermişlerdir.

    2. Osman’ın, amcasını tutuklatmak için Orta Camiiye gönderdiği Yeniçeri Ağası Ali Ağa ise öldürülür. Diğer tarafta, okuma yazma yoksunu Sultan Mustafa’nın önüne “yazı bilen” Cebeci Kara Mazak oturtularak gerekli hatt-ı hümayunlar yazdırılır. Valide sultanın önerisiyle Damat Kara Davud Paşa veziriazam, güvenilir kişiler Ocak ağalıklarına atanır. Kara Mazak, kendisi için çavuşbaşılık hattı, başka bir hatt-ı hümayun ile de idam edilecekleri ve yeni yasaları yazar.

    Ertesi 20 Mayıs günü Yeniçerilere sığınan 2. Osman da Orta Camiine getirilir. 1. Mustafa da ordadır. Osmanlı tarihinde ilk kez, hangisi eski hangisi yeni bilinmeyen aynı anda iki padişah, bir cami ortamında biraraya gelmiştir ama, hangisinin hükmü geçerlidir bilinmez. İkisinin taraftarları tartışmaya koyulurlar. Annesince mihrabın önüne oturtulan Mustafa, korku içinde iki cariyenin eteklerine yapışmış, dışarıdaki gürültüleri duydukça yerinden sıçrayıp seğirtip pencere demirine sımsıkı sarılır. Validesi “Arslanım koyuver gel otur” diyerek zar zor ayırıp mihraba götürür. Bu manzara karşısında 2. Osman: “Görün behey derdmentler, padişah ettiğiniz âdemi! Bu devletin yıkılmasına sebep olup kendi ocağınızı söndüreceksiniz!” der.

    Deli padişah
    1. Mustafa adına haremde yazıldı! İki ayrı veziriazam telhisi (özet kararı). En yukarısında, haremde özenle –1. Mustafa adına- yazılmış “izin verdim”, “verdim” sözcüklerinden ibaret hatt-ı hümayunları.

    Sultan Mustafa’nın annesi, hemen orada 2. Osman’ın idamını istediğinden, Davud Paşa birkaç kez kement attırıp boğdurmaya çalışırsa da Ocak zabitleri bırakmazlar. Valide sultan: “Ağalar siz bilmezsiniz, bu ne yılandır, buradan sağ kurtulursa bizden ve sizden kimseyi komaz!” diye bağırır.

    O gün öğleye doğru 1. Mustafa, annesi ve cariyeleri, kapalı arabalarla Topkapı Sarayı’na götürülür. Tahta oturtulan 1. Mustafa’ya Davud Paşa’dan başka nakibüleşraf ve yeniçeri ağası biat ederler. Cuma olduğu için, camilerde hutbeler 1. Mustafa adına okunur. 2. Osman yine Orta Camiinde Yeniçerilerin korumasındadır. Kente dağılan ayaklanmacılar, öteden beri kin besledikleri ya da malına göz koydukları kim varsa hepsinin evlerini, konaklarını yağmalayıp yakıp yıkmaktadır. Halk, kapıkullarının bu edepsizliklerini, 2. Osman’a yapılan hakaretleri üç gün boyunca uzaktan, yakından izler. Davud Paşa’nın yerine sadrazam yapılan ve bir gün görevde kalabilen Ohrili Hüseyin Paşa’nın Ağakapısı’ndan kaçarken Beyazıt Meydanında âsilerce yakalanıp parçalanması ahaliyi dehşete düşürür. Davud Paşa’nın veziriazamlığı devam eder. O 20 Mayıs gününün asıl korkunç cinayeti, 2. Osman’ın Yedikule’de boğulması olmuştur. Cebecibaşı, idam edildiğinin işareti olmak üzere 2. Osman’ın kulağını kesip 1. Mustafa’nın annesine getirir.

    21 Mayıs günü 2. Osman’ın cenaze alayında Sipahiler, Yeniçerileri “padişah katilisiniz!” diye suçlayıp ayaklanırlar. Davud Paşa’nın sarayına yürüyerek: “Sultan Osman’ı ne sebeple katleyledünüz?” diye bağırırlar. O gün sipahilere cülûs bahşişi dağıtılarak ortalık yatıştırılmıştır. Yeniçeriler “Altın isteriz, hurda akçe almazız!” dediklerinden, cülûs bahşişleri ancak 2 Haziran’da verilebilmiştir. Veziriazam Davud Paşa kendisine yönelen öfkeyi söndürmek için görevde kaldığı 23 gün boyunca ödünler verse de, Sultan Mustafa’nın, 1. Ahmed’in şehzâdelerini boğdurtacağı söylentisi yayılınca içoğlanları Babüssaade ağasını parçalayıp ölüsünü Atmeydanı’na bırakırlar.

    13 Haziran 1622’de Davud Paşa azledilerek Mısır valiliğinden dönen Mere Hüseyin Paşa veziriazam atanır. Kaçmak isteyen Davud Paşa yakalanıp sarayında göz hapsine alınır. Mere Hüseyin Paşa’nın 25 gün süren sadareti boyunca da İstanbul’da karışıklıklar eksik olmaz. 21 Haziranda âsi askerler “koyun akçesi” adı altında verilen toplu parayı Sultanahmet Camiinde üleşirlerken bir elinde bıçak, öteki eliyle abasını kalkan etmiş bir sipahi içeri dalıp “anı anda bunu bunda vurmak suretiyle” birkaç mülâzimi yaralayarak yüzden fazla askeri birbirine katar ve âsilerce başı kesilir.

    24 Haziran ilginç bir gündür. O gün Sultan Mustafa, sözde atalarının kıyafetine öykünerek “abâ vü ecdadının dârât ü âyinini ihya” eder. Halk, 2. Osman’ın levendane basit giyimlerini hatırlayıp güya bundan da mutlu olur. 8 Temmuz 1622’de veziriazam Mere Hüseyin Paşa azledilerek yerine Lefkeli Mustafa Paşa getirilir.

    Sultan Mustafa’ya gelince… Devlet işleriyle ilgilenecek durumda olmadığı gibi ancak bir delinin yapabileceği şeylerle meşguldür: Beygire binip Davutpaşa sahrasında dolaşmaya çıkar; “iki cebini altın ve akçeyle doldurup gâhi kuşlara balıklara gâhi yollarda yoksullara döküp saçar. Vezirler arz için katına çıktıklarında kavuklarını kakarak” başlarını açar!

    5 Ağustos 1622’de, Ramazan’ın son cuması münasebetiyle vaaza çıkan Cerrahî Şeyhi İbrahim Efendi, cemaate şöyle seslenir: “Ey ümmet-i Muhammed, padişah-ı velî, üç gündür bir tenha odaya girüb kapanmış namaz kılub ağlamaktadır. Hiç kimseye söylemez. Sizler de dua ile meşgul olun. Sultan Osman Han’ın (ahiret) mertebesini âlem-i rüyada müşahede eylemişler. Katı âli görmüşler.

    Hak tealâ rahmet eyleye!”. Hoca cemaati ağlatmakla kalmaz, Sultan Mustafa’nın ermişliğine de inandırır. Ramazan bayramındaysa divana çıkan padişah, taht önünde ayakta durur, oturmaz. Zaten kendisini bir yerde uzun süre tutma olanağı yoktur ama o bayram günü tahtına oturmayışına da bir gerekçe uydurulur: “âdab-ı hulefâya riayet içündür!” denir.

    İstanbul’a egemen kapıkulları ise Veziriazam Lefkeli Mustafa Paşa’dan sıkılmıştır. Padişah ve annesi Davud Paşa Sarayı’ndayken haber gönderip vezirin rüşvet yediğini, yumuşak davrandığını ileri sürerler; “Biz bu veziri istemeyiz!” derler Deneyimli bir vezir olan Gürcü Mehmed Paşa, 21 Eylül 1622’de veziriazam olur.

    Deli padişah
    Mustafa Han-ı Evvel’in Şehnâme-i Âl-i Osman’daki bir portresi.

    Karadeniz’deki Kazak korsanları yenip 500’ünü tutsak alan Kaptanıderya Receb Paşa’nın İstanbul’a dönüşü 1 Ekim’dedir. 8 Ekim günü gelen İran elçisi alay gösterdikten sonra Vefa’da Kızılbaş Hasan’ın konağına yerleşir. İzleyen günlerde önce Rusya, arkasından 700 atlıyla Lehistan elçisi gelir. Veziriazamla Rusya elçisi, Paşakapısı’nda görüşürlerken, aradaki savaş yüzünden tartışırlar.

    Diğer yandan, 2. Osman’ın boğulması nedeniyle Anadolu’da da yer yer ayaklanmalar çıkarken kan davası güden timarlı sipahiler de İstanbul’daki kapıkullarına karşı eyleme geçerler. Abaza Mehmed Paşa, Erzurum’da ayaklanır. Yeniçeriler ve kapıkulu sipahileri de 2. Osman cinayetinden aklanmak için taşkınlıklara yönelirler.

    Kapıkullarını kışkırtan eski veziriazam Mere Hüseyin Paşa’dır. Abaza Mehmed Paşa’nın Erzurum’daki Yeniçerileri katlettiği haberi gelince 24 Aralık 1622 günü, Veziriazam Gürcü Mehmed Paşa’nın yolunu kesip: “Abaza sana dayanıp bu denli hareket eder!” derler. Ertesi gün, divan sırasında “gulüvv edüb” toplanırlar. Zabitleri araya girerek kalabalığı dağıtır. Bir hafta sonra 31 Aralık 1622’de bu kez sipahiler 2. Osman’ın kan davası ile Divanhane’ye gelip “Taşra kadıları ve reaya bize katil-i sultan deyü ta’n ederler. Elbette kim katlettiyse hakkından gelinsin!” diye bağırırlar. Buradan Etmeydanı’na gidip, “Eğer padişah ferman eylediyse kendisi bilir ve illâ katili katleylesin, bühtandan halâs olalım”derler.

    Deli padişah
    Aidiyeti şüpheli sandukalar Ayasofya vaftizhanesinin içindeki yenilenmiş padişah sandukaları (üstte). İkisinden hangisi Sultan Mustafa’ya, hangisi Sultan İbrahim’e ait bilinmiyor. Vaftizhanenin türbe girişi biçiminde restore edilmiş kapısı (altta).
    Deli padişah

    Sipahilerin her gün saraya gelip Divanhane önünde eylemde bulunmaları Ocak ayının ilk haftası boyunca sürmüş, İstanbul’da da korkulu anlar yaşanmıştır. Mustafa’nın “tiz katiller bulunsun!” sözcüklerinden ibaret hatt-ı hümayunu üzerine kaçarken yakalanan Cebecibaşı Kara Mazak’ın boynu, 2. Osman’ın da su içtiği çeşme başında vurulur. Eyüp’te saklandığı samanlıkta ele geçen eski veziriazam Kara Davud Paşa’nın Yedikule’de hapsedilişli 5 Ocak’tadır. Eşi ise cellat Süleyman Usta’ya rüşvet vererek idamını ertelemeye çalışmaktadır.

    7 Ocak günü divandan, Davud Paşa’nın idam hükmü çıkar. Halk, padişah katili bilinen Kara Davud’un da aynı çeşme başında idamını istemektedir. Oraya getirilen eski veziriazam, koynundan, 2. Osman’ın boğulması için Mustafa’nın verdiği fermanı, Rumeli ve Anadolu kazaskerlerinin fetvasını çıkartıp gösterince, Yeniçeriler paşayı Orta Camiine götürürler. Ertesi gün Gürcü Mehmed Paşa’nın görevlendirdiği 200 asker camiyi basıp Davud Paşa’yı Yedikule’ye kapatarak onu ve 2. Osman’ın boğanlardan Kelender Uğrusu’nu, Vezir Derviş Paşa’yı ve Meydan Bey’i idam ederler.

    İstanbul’a ve yönetime büsbütün egemen olan zorba yeniçeriler, bu kez Gürcü Mehmed Paşa’yı hedef seçerek Divan toplandığı sırada saraya gelip Mehmed Paşa’ya hakaretle, “Tavaşî taifesinin vezarette alâkası olduğuna razı değülüz, yok dersen hançer üşürüb seni pâreleriz!” derler. Mehmed Paşa 5 Şubat 1623’te mühr-i hümayunu padişaha gönderip konağına çekilir. Padişah adına saraydan verilen hatt-ı hümayunda “kul kimi isterse mühür ona verilsin” denildiğinden, baştan beri zorbaları kışkırtan Mere Hüseyin Paşa ikinci kez veziriazam olur. Ama çok geçmeden, askerler bu kez Defterdar Hasan Paşa’nın sadarete getirilmesini isterler.

    Süregelen disiplinsizliği ve Mustafa’nın dengesizliğinden kaynaklanan sorunları aşmak için öncelikle tahtta değişiklik yapılması gerektiğini nihayet vezirler, ulema ve Ocak ağaları konuşurlar. İstanbul 1.5 yıldan beri tam bir zorba tahakkümü altındadır. Rumeli ve Anadolu valileri de padişahın fermanlarını dinlemez olmuşlardır. Olası bir taht değişikliğinin getireceği asıl büyük sorunsa, iki-üç milyon altın tutan cülûs bahşişidir.

    Mere Hüseyin Paşa’nın bir divan toplantısında, seyyid (Hz. Ali soyundan) olan bir kadıyı falakaya yatırması üzerine, ulemadan Karaçelebizâde Abdülaziz, Uşşakizâde Aziz, İstanbul Kadısı Hasan Efendilerle kadılar, müderrisler Fatih Camiinde toplanıp Mere Hüseyin Paşa’nın kâfir, kanının da helâl olduğuna ilişkin bir fetva yazarlar. İkinci bir fetvayla da Sultan Mustafa’nın aklında hafiflik olduğunu, imametinin (halifeliğinin) caiz olmadığını, hükümlerinin geçersiz sayılması gerektiğini ileri sürerler. Şeyhülislam Yahya Efendi’nin de şeriat kurallarını uygulatmadığı için istifasını isterler. Fatih Camiine çağrılan Yahya Efendi, padişahla görüştükten sonra fetva verebileceğini söyleyerek Üsküdar Sarayı’na, Sultan Mustafa’nın yanına gider. Ulemanın baskısıyla Mere Hüseyin Paşa azledilecekken zorba askerler onay vermez. Fatih Camiindeki ulema da üzerlerine acemioğlanların gönderildiğini öğrenince korkup evlerine gider.

    Dengesiz ve acımasız Mere Hüseyin Paşa’nın divan toplantısında bir beylerbeyini sopa altında öldürtmesi benzeri görülmedik bir vak’adır. Diğer yandan ulema, Merre Hüseyin Paşa’dan öç almak için Abaza Mehmed Paşa’yı İstanbul’a yürümeye tahrik edince; veziriazam da Fatih toplantısına katılan kadı ve müderrisleri sürgüne gönderilir ve konumunu güçlendirmek için Yeniçerilerle Sipahileri karşı karşıya getirmeyi amaçlar. İstanbul’da terör estirerek suçlu-suçsuz çok kimseyi idam ettirir; Ocak ağalarıyla anlaşıp ulufe dağıtımında Yeniçerilerin Sipahileri kılıçtan geçirmelerini kurar. Bu komplo duyulunca Sipahiler ayaklanıp veziriazamın konağına yürür. Mere Hüseyin Paşa kaçıp saklanır ve 30 Ağustos 1623’te Kemankeş Kara Ali Paşa veziriazam olur.

    Yeni veziriazam

    Sultan Mustafa’nın dengesizliğinden kaynaklanan sorunları aşmak için tahtta değişiklik gerektiğini vezirler, ulema ve Ocak ağalarıyla konuşur.

    Taht değişikliğinin getireceği sorun ise birkaç milyon altın tutan cülûs bahşişidir. Buna çözüm olarak askerden cülus bahşişi istemeyecekleri sözü alınır. 1. Mustafa’nın hal’ edilmesi için de her işi oğlu adına yürüten valide sultana bir heyet gönderir.

    Heyet valide sultana şöyle der: “Yarınki gün, Sultan Mustafa Han hazretleri taht-ı âlîsinde otururken huzuruna çıkacak ulema, ‘şer’an sualimiz vardır’ dedikten sonra, ‘evvelâ adın nedir ve kimin oğlusun? Ve bugün günlerden ne gündür? diye soracak. Bunlara cevap verirse halifemiz ve padişahımızdır. İlla bilmezse imameti (padişahlığı) şer’an caiz değildir”. Bu öneriyi dinleyen valide sultan: “Oğlumun hâli sizce de malum. Suale cevap veremeyeceği biliniyor” der ve oğlunun tahttan indirilmesine öldürülmemesi koşuluyla rıza gösterir.

    Deli padişah
    Dizideki 1. Mustafa ‘Muhteşem Yüzyıl Kösem’ dizisinde I. Mustafa’yı genç oyuncu Boran Kuzum canlandırmıştı. Dizide 1. Mustafa’nın bilinmeyen annesi de Halime Sultan olarak gösterilmişti!

    Hazırlıklar yapıldıktan sonra Davud Paşa Sarayında tutulan 1. Mustafa 9 Eylül günü Topkapı Sarayı’na getirilir ve 10 Eylül 1623’te eski dairesine kapatılır. Annesi de Eski Saraya gönderilir. Ulemanın ortak fetvasında “sâbinin imameti câiz, mecnununki değildir” yazıldığından, 1. Ahmed’in şehzadelerinden, Kösem Sultan’dan doğma 12 yaşındaki şehzade, o sabah erkenden Sultan 4. Murad Han ad ve unvanıyla Bâbüssaade önünde tahta oturtulur.

    Sultan Mustafa hakkında tarihlerdeki son not budur. Yaşamının son 16 yılını geçirdiği ortam ve koşullara ilişkin herhangi bir bilgi yoktur. Kendi adını, babasının adını bilemeyecek durumdaki bir zavallıyı hem de ikinci kez taht’a oturtup orada tutanların, cahil askerlerle okumuş ulema olması enteresandır.

    Deli Mustafa’nın serüvenli iki saltanatı o gün noktalansa da, koşullarını bilmediğimiz yaşamı, daha 16 yıl, mekân olarak herhalde daha önce de kapatıldığı Harem’in Kubbeli Kasrı’nda sürmüştü. Bu uzlet yaşamının günleri, ayları, yılları konusunda, maalesef tarihlere yansımış tek bilgi yoktur. Giderek aklını büsbütün yitirdiği, duvardan duvara koşuşturup “Osman! Osman!” diye bağırdığı, kardeşlerini boğdurtan 4. Murad’ın amcası Mustafa’yı da öldürttüğü ise birer saray söylencesidir.

    Naimâ, münzevi yaşayan eski padişahın, Hicri 1048 yılı Ramazan ortasında (20 Ocak 1639) öldüğünü, yaşının 50’ye yaklaştığını yazar. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, nereye gömüleceğine karar verilemediğinden cenazesi 17 saat bekletilmiş, sonunda Ayasofya’nın vaftizhanesi denen eklentiye gömülmüştür.

    İstanbul’da Sultan Mustafa Han adına yapılmış bir eser aramak beyhudedir. Onunla aynı yatağa girmiş bir haseki, odalık, ondan olma bir kız veya oğlan da yoktur. Kimilerince deli, kimilerince velî görülmüş; üfürükçüler çıkarları gereği onu velî tanıtmayı gözetmişlerdir.

    Mustafa, Osmanlı padişahlarının en cahilidir de. Cariye Sanuber’in onun adına kaleme aldığı buyruklar yazı, anlam ve imlâ yönünden berbattır.

  • Camisinin ihtişamı saltanatının günahı

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı

    1. Ahmed, tahta geçtiği gün 19 kardeşini, ölümünden önce de büyük oğlunu boğduran 3. Mehmed’in oğluydu. Henüz 14 yaşında daha sünnet bile olmadan padişah oldu. 27 yaşında öldüğünde geriye İstanbul’un en gösterişli camiini ve 40 yıl sürecek fetret döneminin tohumlarını bıraktı.

    İstanbul Tarihi Yarımada’ya Boğaz çıkışından bakıldığında, büyük birer kubbenin altında toplam 10 minarenin kuşattığı iki anıt yapının kente hâkimiyeti görülür: Ayasofya ve Sultanahmet. Bu bakış açısına Süleymaniye’nin minareleri bile girmez. Süleyman ve Sinan onun görkemini, Haliç’e, Galata’ya armağan etmişlerdir.

    İmparator İustinianos’un eseri Ayasofya’nın ilk açılışı 27 Aralık 537, çöken kubbesinin yenilenmesi nedeniyle ikinci açılışı 2 aralık 562’dedir. İlk törende 55 yaşında olan İustinianos, ikinci törende 80 yaşında ve bu dünyadan göçüşünün çok yakın olduğunun, hatta geciktiğinin farkındaydı kuşkusuz. Birçok hükümdar gibi o da kendi dini için büyük ve şaşırtıcı bir mâbet yaptırmayı ülkü edinmişti. Tıpkı öncekiler gibi ileri yaşlarda ve saltanatının durağan evresinde. İustiniaus’tan 1050 yıl sonra çocuk denecek yaşta Müslüman bir Türk padişahı, bu “yaşlılıkta” genellemesinin bir istisnası olarak, Bizans katedralinin karşısına bir caminin temellerini attı. Bu girişim, camiye çevrilmiş olsa da iç dünyası İslâmi havadan yoksun Ayasofya’ya nispet ve onun karşısına, daha göze çarpan bir noktada bir halife padişahın sahici camisiyle dikilmesi savıydı.

    Sultan (1.) Ahmed, Atmeydanı’nın doğu cephesinde yükselecek “Ahmediye” camisinin temeline 27 Eylül 1609’da “Bismillah” diyerek altın kakmalı kazmasını vurduğunda 19 yaşını 5 ay geçmiş, saltanatının da altıncı yılındaydı. 4 Ocak 1610’da da dualarla ilk temel taşı indirildi. Hassa Başmimarı Sedefkâr Mehmed Ağa’nın yürüttüğü inşaatın sekizinci yılında kubbenin kapatılması aşamasına gelindiğinde 27 yaşındaki Sultan Ahmed, eserinin ikmâlini göremeyeceğini sezmişçesine 9 Haziran 1617 tarihinde sanki cami ibadete açılıyormuş gibi dualı ziyafetli bir “kilit taşı koyma” töreni düzenletti. Bundan 5 ay 13 gün sonra, mabedin iç dekorasyon çalışmaları sürerken 14 yıl süren saltanatını noktalayıp 22 Kasım 1617’de öldü.

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    3. Mehmed’in padişah olduğu gece öldürttüğü 19 kardeşi Ayasofya’daki 3. Murad türbesinde yatıyor.

    Vehimli Bir Baba

    Sultan Ahmed’in babası 3. Mehmed, babası 3. Murad’ın ölüm haberini alır almaz Manisa’daki sancak valiliğinden İstanbul’daki cülûs tahtına koşan padişahların sonuncusu olmuştu. 1595 kışında İstanbul’a geldiği Cuma kuşluğunda doğruca saraya çıktı. İvedi çağırılan devlet erkânı, ulema, ocak ağaları kar altında gelip Divanhane’de bekleştiler. 3. Murad’ın 11 gün önce öldüğünden haberleri yoktu; ölümü oğlu gelesiye açıklanmamıştı. Minarelerde salâlar okunup cülus topları atılırken payitaht İstanbul “-Padişah ölmüş, oğlu tahta geçmiş!”haberiyle çalkandı. Bâbüssaade önüne taht kurulup cülus merasimi yapıldı. Sonra 3. Murad’ın cenaze namazı kılındı.

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    14 yaşında civan padişah Sultan Ahmed’in tahta çıktığı dönemdeki genç görünümünü yansıtan “civan sultan” tasviri.

    O 27 Ocak karlı kış gününün gecesinde saray haremini babasının hasekileri kızları ve cariyeleriyle dopdolu bulan 3. Mehmed, önce bir masumlar katliamı gerçekleştirdi. Küçük yaşta olduklarından hiçbiri sancağa çıkarılmamış, en büyükleri 8-13 yaşlarında, sarayda el bebe gül bebe şehzadelik süren 19 kardeşini saray dilsizlerine boğdurttu. Selânikî Tarihi’ndeki ağıtsı anlatıya göre ertesi karlı İstanbul sabahında bir daha saraya çağrılan devlet erkânı, bu kez, mutfak revakına sıralanmış şehzade tabutçukları önünde, birinden ötekine saf tutup 19 cenaze namazı daha kıldı. Bu korkunç kıyıma bir şair “şühedâ-yı Âl-i Osman” tarihini düşürdü.

    3. Mehmed, ertesi gün de babasının hasekilerini, gözdelerini, 27 kızını, kimileri hamile yüzlerce cariyesini, harem ağalarını yani bütün harem halkını yoğun kar yağışı altında arabalara, koçulara bindirtip, eşyalarını Saraçhane mafraçlarına, hamal beygirlerine yükletip Beyazıt’taki Eski Saray’a gönderdi. Annesi Safiye, hasekileri Handan, Mahpeyker, Manisa’da doğan şehzadeleri Mahmud, Ahmed, Mustafa, Cihangir, Selim ve adları bilinmeyen kızlarıyla boşalan hareme yerleşti.

    İstanbul Sarayı (Topkapı), o günden başlayarak dışarıya herhangi bir haberin sızmadığı esrarengiz bir sekiz yıl karanlığına gömüldü. 3. Mehmed, sarayda saklı tuttuğu oğullarının büyüğü Mahmud’u, Celâlîler padişah ilan ederler kuruntusuyla sancağa çıkarmadı. Şehzadeler o sekiz yıl boyunca sarayda ne yaptılar, ne öğrendiler, öleni kalanı… bilinmedi. Anadolu’da Celâlî tuğyanı vardı. İstanbul’da ise yeniçeri ve sipahi eylemleri, padişahı ayak divanına çıkartacak ciddiyetteydi. Vehimli padişah, saltanatının son aylarında atası Sultan Süleyman’ı örnek almışçasına büyük şehzadesi Mahmud’u, tahta geçmek için bir şeyhle gizlice haberleştiği ihbarı üzerine 7 haziran 1603’te boğdurttu. Tahta geçtiğinde boğdurduğu 19 kardeş şehzadeye ölümüne yakın bir de oğul şehzade katarak, rekorunu güncelledi! Bu listeye, idam ettirdiği 3 sadrazam, vezirler, daha niceleri eklenebilir.

    Gizemli gecenin sabahı

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    Nadiri’nin Sultan Ahmed’i Edirne’de resmeden minyatürü.

    Şehzade Mahmud’un boğulmasından 6,5 ay sonra, “Şeb-i Yelda” denen yılın en uzun gecesinde Topkapı Sarayı’nda acaba neler yaşandı? Vak’anüvis kaydına göre 37 yaşındaki 3. Mehmed tanı konamayan rahatsızlığının dördüncü gecesinin sabahını göremedi. 22 Aralık 1603 sabahı Divanhane’de mutat oturum başladı. Sadrazam Malkoç Ali Paşa henüz İstanbul’a gelmediğinden divana Sadaret Kaymakamı Kasım Paşa başkanlık ediyordu.

    Kapı ağası, iç saraydan bir kâğıt getirip Kasım Paşa’ya verdi. Yazıyı hecelerken irkilen paşa, gelen buyruğu yanındaki kadıaskere sesli okuttu: “-Sen ki Kasım Paşasın. Babam Allahın emriyle vefat eyledi ve ben taht-ı saltanata cülûs eyledim. Şehri muhkem zapt eyleyesin. Bir fesat olursa senin başını keserim!” Donakalan divan üyeleri, sancaktan gelecek bir şehzade olmadığını biliyorlardı ama “babam öldü” diyen saraydaki şehzadeyi tanımıyorlardı. İç sarayda olup bitenleri, Hasoda’da
    iç biat yapıldığını kapı ağasından öğrendiler. Kapıkullarının ayaklanıp yağmaya girişmesini önlemek için hemen cülûs ilan edildi. Kuşluk vakti Bâbüssaade önüne taht kuruldu. Yeni padişah Sultan Ahmed, başında şemle (siyah matem sarığı), gelip altın tahta oturdu. Biattan sonra 3. Mehmed’in cenaze merasimi yapıldı.

    Osmanoğulları’nın üç asırlık töresini, üç asır sürecek yeni bir yapıya dönüştürecek Sultan Ahmed’in varlığı o gün ortaya çıktı. Sünnet olmamış 14 yaşında bir çocuktu. Hanedan, onun sulbünden yürüyecekti. Osmanoğulları’nın, 1421’de Çelebi Mehmed- 2. Murad baba-oğul taht değişimiyle başlayan, iki yüzyılllık baba padişahın tahtına sancaktan gelen oğlunun oturması geleneğinin sonuncusu o sabah yaşandı. Çünkü, 14. padişah Ahmed, sancağa çıkmamış, “Babam öldü, bana biat edeceksiniz” diyerek tahta oturmuştu!

    Kılıç alayı 4 Ocak 1604’te yapıldı. Çocuk padişahın beline Eyüp Sultan’da Hz. Muhammed’in kılıcı bağlandı. 10 Ocak’ta babaannesi Safiye Sultan’la babasının harem halkını Eski Saray’a gönderdi. 23 Ocak’ta ilk Cuma namazını Süleymaniye Camii’nde kıldı. Oradan Vezirazam Yavuz-Malkoç Ali Paşa’nın sarayına giderek sünnet oldu. İlk kez bir padişah sünnet olduğu için ülkede şenlikler düzenlendi!

    Saltanat işlerine sarılan çocuk padişahın danışmanı, hocası Mustafa Efendiydi. Doğal ki onun telkiniyle Bağdat valiliğine atadığı eski sadaret kaymakamı Kasım Paşa’yı yoldan çevirterek ve bir süre sonra sadaret kaymakamı Sarıkçı Mustafa Paşa’yı, huzuruna getirtip cellâtlara boyunlarını vurdurdu! Huzurda idamlarda acaba ne hissetti? Veziriazâm Derviş Mehmed Paşa da 11 Aralık 1606’da huzurunda boğuldu. Tarihçi Na’imâ: “Bir zamandan sonra merhumun ayağı seğrimekle padişah hançer ile boğazını kesti” diyor. Sultan Ahmed’in son kurbanı, ölümünden 35 gün önce 17 Ekim 1614’te Paşakapısı’nda boğdurttuğu Veziriazâm Nasuh Paşa oldu.

    Bu acımasızlığına karşın, babası ve büyükbabası gibi kardeşlerini temizleme girişiminde bulunmadığı, cülusunu izleyen günlerde şehzade tabutlarının saray kapısından çıkmamasından anlaşılsa da içeride kaç kardeş şehzade vardı, akibetleri ne oldu soruları yanıtsızdır. Ola ki daha koynuna cariyeler koyulup Ahmed’in tenasül kabiliyeti denenmediğinden babaannesi Safiye, annesi Handan sultanlar, hanedan şehzadesiz kalmasın uyarısında bulunmuşlardı. Bunlardan sadece birinin, Mustafa’nın varlığı, Sultan Ahmed ölünce ortaya çıkacak, bu mecnun kardeş, tahtın babadan oğula değil, hanedanın erşed ve ekber (yetişkin ve yaşça büyük) bireyine geçmesine, iradesi ve haberi dışında sebep olacaktır.

    Daha kötüsü, Osmanlı tarihinde iki kez tahtta çıkan bu deli amca ile ardılları çocuk, sadist şehvetperest yeğenleri (Sultan Ahmed’in oğulları) 2. Osman, 4. Murad, İbrahim dörtlüsünün ve çocuk torun 4. Mehmed’in ilk yıllarını kapsayan 1617-1656 arasındaki ayaklanmalar, tahttan indirme ve öldürmelerle dolu 39 yıl, Osmanlı tarihinin en kritik fetretlerinden biri olmuş bu evrede devleti ve hanedanı ayakta tutmada Sultan Ahmed’in hasekisi, 4. Murad’ın ve İbrahim’in annesi Mahpeyker Kösem Valide Sultan etkin olmuştur.

    Dindar ama acımasız

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    İdare, Kösem Sultan’daydı Batılı bir ressamın çiziminde Sultan İbrahim’in padişahlığı döneminde yapılan Kösem Sultan çizimi. 39 yıllık çalkantılı bir dönemde devleti idare eden o olmuştu.

    Karakterini belirlemede başvurulacak kaynakların suskunluğu Sultan Ahmed’i tanımamızı zorlaştırıyor. Yarısı çocuklukta yarısı padişahlıkla geçmiş kısa yaşamında İstanbul’a muhteşem bir külliye kazandırması, Mekke’ye Medine’ye hizmetler götürmesi önemli; Taassup derecesinde dindarlığına karşın dönemindeki idamlar, esrarengiz ölümler, Eski Saray’ı vuran salgının yaptığı temizlik(!); ellili yaşlardaki babaannesi Safiye Sultan’la (öl.10 Kasım 1605) daha kırkına ulaşmamış annesi Handan Sultan’ın (öl. 12 Kasım 1605) birinin Eski Saray’da, diğerinin Topkapı’da iki gün arayla ölmesi ise şaşırtıcıdır. 15 yaşındaki Ahmed’in babaannesini zehirlettiği doğruysa aynı tertipten annesini de yoksun bırakmadığı düşünülemez mi? Bu iki saraylıyı, kocaları 3. Murad’ın ve 3. Mehmed’in türbelerine gömdürüp ertesi gün fırtınaya aldırmadan Mudanya’ya, oradan Bursa’ya gitmesi de “bunda ne var?” yanıtıyla geçiştirilemez.

    İki kırılmanın müsebbibi

    Sultan Ahmed’in tahta çıkışı, kısa ömrü ve saltanatı, babasının, büyükbabasının tasarlamadığı selâtin bir külliyeyi kısacık ömrüne sığdırması bir dizi sorular açar. Bunlar bir yana, Osmanoğulları Hanedanını önemli iki kırılışa bu padişah mahkûm etmiştir: Tahta sancaktan gelmemek, babasının öldüğü gece tahtı sahiplenmek onun kusuru değildir ama babanın yerini oğlunun alması töresi yerine erşed ve ekber olan kardeşin, kuzenin, yeğenin saltanatı, Ahmed’in sarayda saklı tuttuğu kardeşi Mustafa ile başlamıştır. 1603’teki âni, daha önce benzeri yaşanmamış olsa da zorunlu bir taht değişikliğidir. Oysa 1617’de, büyük oğlu Osman’ın değil, mecnun kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulması, olasılıkla ölüm krizindeki padişahın vasiyetiydi.

    Sultan Ahmed’in saltanatı, Osmanlı Devleti’nin o güne kadar kurup geliştirdiği düzeni çöküşe sürükleyecek gelişmelerin bir bakıma hazırlık evresidir. Sultan Ahmed’in, sadrazam idam ettirmeyen büyük babaları 2. Selim ve 3. Murad’ı değil, 13 kez sadrazam atayıp azleden, bunlardan üçünü idam ettiren babası 3. Mehmed’i örnek aldığı açık. Tarihlerin “aşırı dindardı” anlatıları, Bahtî mahlasıyla şiirleri övülmeye değer. Ancak ölümüyle başlayan fetretteki kardeş, yeğen, çocuk padişahlar karmaşası, 6 cülus, 4 hal, 2 padişahın öldürülüşü, 23 kez sadaret değişikliği, 7 sadrazamın idamı, ikisinin parçalanması, onlarca yüzlerce idam, kent terörü ve ayaklanmalar, askerin padişah ırzına geçmeye yeltenmesi, sadrazamları parçalaması rezaletleri de göz ardı edilmez..

    Sultanahmet Camii ve külliyesi ise selâtin cami ve külliye yaptıran öncül ve ardıl padişahlardan hiçbirinin yaşam öyküsü ve eseriyle benzerliği olmayan gizemli bir olağandışılıktır. Gerçeklere değinmek de Sultan Ahmed’i İstanbul’a kazandırdığı anıt eser nedeniyle yücelterek anmamıza engel değildir.