Tarih, çizgisel bir akışla hepten iyiye ya da kötüye doğru gitmez, zikzaklar çizer. “Yükseliş”ten sonra Osmanlılar’ın pek çok parlak devletin ömründen uzun sürecek bir “duraklama-gerileme” devrine girdiği bilgisi, ders kitaplarımızdaki çizgisel anlayışın ürünü. Lale Devri’nde çiçek aşısının bulunması bile, dönemin sadece eğlenceyle geçmediğini kanıtlar.
Ekonomik gerileme, temel ihtiyaçları karşılamayı güçleştiriyor. Sosyalleşmek, eğlenmek, tatil yapmak her geçen gün daha fazla lüks görülüyor. Yoksunluk umutsuzluğu ve güvensizliği körüklüyor, toplumun fertleri şiddete meylediyor. Alıştığımız çizgisel tarih duygusu, bu yokuş aşağı gidişin pek hayırlı olmadığını sezdiriyor. 16.-17. yüzyıllardaki Celâli isyanları, sert iklim değişikliği ve enflasyon ile seyreden o boğucu yokuşlar bile, bir biçimde düzlüğe çıkmış; tarihin yollarına dönüp baktığımızda dik rampalar değil, deve hörgüçleri, zikzaklar ve menderesler görüyoruz.
Dinlerin insan hayatına dahil ettiği “ereklilik” (bir ideale doğru yaşamak) olgusu, tarihi de dümdüz uzanan raylar üzerinde ülküsel bir düzene doğru yola çıkmış bir trene benzetmiştir. Bu tren çeşitli merhalelerden geçecek, sonunda kemâl istasyonuna ulaşacaktır: Hegel’e göre bu durak, intizamlı Prusya’nın Alman toplumuydu; Marx’a göre ise kapitalizmi geçtikten sonra karar edilen eşitlikçi sosyalizm. Gelgelelim insanlığın geldiği noktada görüldü ki, türün en zeki fertleri bir ötekini ve dünyayı tümüyle yokedecek kadar tahripkar kitle imha silahları üretmek ve patlatmakla meşguldür ve trenin kemâle gittiği bir sanrıdır.
— 2. Ahmed: Ben mi “gerileme” padişahıymışım? Vallahi lalama sorun, musikide epey ilerledim!
1513’te küçük kardeşi Yavuz Sultan Selim tarafından, aralarındaki ahde rağmen boğularak öldürülen Şehzade Korkud; yazdığı Dâvetü’n-nefs adlı eserinde daha 2. Bayezid döneminde bozulmanın başladığından sözediyordu. Ancak Osmanlılar’ı asıl 15. yüzyılda yaşamış Tunuslu tarihçi İbn Haldun’un, devletlerin de insanlar gibi kaçınılmaz biçimde ölümlü olduğu savı etkilemişti. Kanunî dönemini ideal örnek olarak gösteren Kâtip Çelebi gibi 17. yüzyılın Osmanlı nasihatname yazarları, bu organizmanın yaşlılık çağında ve bir ayağının çukurda olduğunu kabul ediyordu: Takdir-i ilahi kaçınılmazdı ve yapılabilecek olan ancak yaşlılığı uzatmaktı. Hammer, D’ohsson, Ranke gibi tarihçiler, biraz da çizgisel baktıklarında bunu Batı’ya karşıt olarak doğrusal bir “gerileme” olarak nitelendirdiler. Bu niteleme o kadar sahiplenildi ki Türk tarih ders kitaplarında Osmanlı tarihi dönemlendirilirken kullanıldı; kuruluş ve yükselişten sonra imparatorluğun toplam ömrünün hemen yarısını kapsayacak bir “duraklama-gerileme” dönemi geliyordu. Tarihteki pek çok parlak devlet, mesela Timur’un devleti ya da Prusya Krallığı bile, Osmanlılar’ın “duraklama-gerileme”si kadar uzun sürmemişti.
Elbette bu paradigma, son çeyrek asırdaki araştırmalarla gözden geçirildi. Tarihçi Cemal Kafadar, “Neyin gerilemesi, kimin gerilemesi, hangi anlamda, nerede, ne kadar süren ve neye nispetle?” diye sorarak konuyu biraz detaylandırmak gerektiğine işaret eder. Edward H. Carr “tarihsel olayların ve toplumların doğa yasaları gibi tepki vermediğini; öngörülemez ve rastlantısal olduklarını” hatırlatır bize. İleri ya da geri giden bir trende değil de coşkun bir nehre kapılmış iri bir tomruğun üzerinde, akıntıda yalpalıyoruz sanki.
— 3. Ahmed: Biz ne zaman düzelicez be Koçi Bey? — Düzelicez inşallah padişahım. — Ne zaman çelebim, kabre duhûl edince mi? — Yok, şu olaylar bi bitsin.
Evet, 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyılda Osmanlılar, Yeni Dünya ve Hint yolu keşfini tamamlayıp altına-gümüşe doyan Avrupalılar karşısında askerî, ekonomik ve sosyal anlamda geride görünüyordu. Ayrıca Rönesans ve Reform, Batı’ya düşünsel anlamda da çağ atlatmıştı. Tabii bu değişmeler birdenbire olmadı; Osmanlılar bu devirde paraları pula dönse de caydırıcı askerî güçlerini korudular. Öte yandan 1633’te Roma’da Enkizisyon Mahkemesi’ne çıkarılan Galileo, hâlâ dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini inkara zorlanıyordu.
— Neyiniz var efendim? — Bilmiyorum, böyle gerileme dönemindeymişiz gibi bi his var içimde. Sürekli kanun-ı kadim eksikmiş gibi geliyo bana. Sarayda bi yerlerde kadınlar etkin… Padişahlar küçük yaşta tahta çıkıyomuş gibi…Yeniçeriler, Celâliler, tımar sistemi… Onu özlüyorum galiba ben ya, Süleyman’ı…
16. yüzyıl sonlarında, Anadolu’da bugün olduğu gibi kontrolü güç bir enflasyon yaşanıyor, her şey kötüye gider gibi görünüyordu. 17. yüzyıl ortalarına kadar durum böyle devam etti ama fiyat artışları duraksadı. 18. yüzyılda hâlâ el atölyelerinde değerli ihracat malları üretiliyordu. Kanunî’nin torunu, saraydan dışarı adımını atmayan gerilemenin timsali 3. Murad, günümüzde Osmanlı kültür dünyasını kavramamızı sağlayacak Surnâme, Hünernâme, Şehinşahnâme gibi minyatürlü elyazmalarını ürettirmiş ve Osmanlı toplumu kitap-resim sanatlarında altın bir çağ yaşamıştı. “Sefahat devri” diye adı çıkan Lale Devri, tıp tarihinde hiç de fena sayılmayacak bir gelişmeyi, çiçek aşısını müjdeliyor; bu gelişme İngiliz misafir Lady Montagu tarafından gıptayla kaydediliyordu.
Savaşmadığı için “pasif” diye nitelenen şehzade ve sultanlar gerçekten daha az becerikli olsalar da daha az içsavaşa, kan ve harcamaya sebep olmuş; idarenin bürokrasi organları üzerinde dağılması daha kurumsal bir devlet düşüncesinin doğmasına yardım etmişti. Kısacası tarih, çizgisel biçimde iyiye ya da kötüye gitmiyor, zikzaklar çiziyor; belki doğa olayları ve mevsimler gibi daireler hâlinde kendi döngü ve devinimine devam ediyor.
Şaka bir yana… [1] 2. Ahmed. Levnî, Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3109, s. 20b. [2] Sahnede Koçi Bey’in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra doğan 3. Ahmed’i görüyoruz; 1720 Okmeydanı sünnet şenliğinde devlet erkanıyla sohbet ediyor. Surnâme-yi Vehbî, res. İbrahim, 1720-28. Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3594, s. 106b. [3] 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263.
Politikanın vahşi iklimi büyük denizci Pîrî Reis’i başından etti (1554). Takiyyüddin Râsıd’ın gözbebeği rasathanesi ise yerle yeksan edildi (1580). Hezarfen Ahmed’in uçuşu da (1632) 4. Murad tarafından tehlikeli bulunacak, kendisi Cezayir’e sürülecekti. Bu toprakların siyaseti, yetenekli ve sıradışı insanları nasıl devredışı bırakmıştı?
Tophane sırtlarından gökyüzüne uzanan görkemli gözlemevi, 22 Ocak 1580’de, Boğaz cihetindeki kadırgalardan Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa tarafından top mermileriyle dövülüyor; Takiyyüddin Râsıd, evladı yerine koyduğu kuleyle birlikte içindeki onlarca icadın tarumar edilişini kimbilir hangi tepeden içi sızlayarak seyrediyordu. Hâmisi Hoca Sâdeddin Efendi, dostunun canını kollamak için onu çekip bir yerlere saklamıştı. İnsanlar ise, “davet ettiği felaketler” yüzünden Râsıd’a kin güdüyordu. Kendi köşesinde 5 yıl daha yaşadı âlim; sonra cevherini yitiren bir yıldız gibi karanlıkta sönüp gitti.
Takiyyüddin Râsıd 1526’da Şam’da yaşayan eğitimli bir Türk ailesinin çocuğu olarak doğdu. Ulu atası Mengü Bars, Selahaddin Eyyubi’nin Lazkiye komutanıydı. 1550’lerde İstanbul’a göçettiler. Şeyhülislam Ebussuud Efendi’den dersler aldı. Edirnekapı Medresesi’nde müderrislik ve bir süre Kahire’de kadılık yaptı. Burada daha önce Uluğ Bey’in Semerkant Rasathanesi’nde çalışmış olan Kutbüddin Efendi ile tanıştı; verdiği kitapların tesiriyle astronomiye yöneldi. 1570’te İstanbul’a dönüp Galata Kulesi’nde gözlem çalışmalarına başladı. Ertesi yıl 2. Selim’in müneccimbaşısı oldu. O dönemde astroloji (yıldız falı) ile astronomi (gökbilimi) içiçe geçmişti. Padişahlar müneccimbaşılardan savaş ve önemli tayinler gibi hususlarda uğurlu tarihleri belirlemelerini ve bazen de gökyüzündeki alametleri okuyup bilinmezi öngörmelerini bekliyordu.
Takiyyüddin ile yanındakiler. Rasathanede çeşitli aletlerle 16 kişinin çalıştığı görülüyor (Seyyid Lokman, Şehinşahnâme 1, res. Nakkaş Osman, 1581. İ.Ü. Nadir Eserler Ktp., FY 1404, s. 57a.).
1574’te 2. Selim’in ölmesi ve 3. Murad’ın tahta çıkmasıyla yeni hükümdarın Manisa’daki hocası Sâdeddin Efendi, devlet idaresinde sözügeçer biri konumuna yükseldi. Takiyyüddin’in çalışmaları bu âlimin dikkatini çekiyordu. Sâdeddin Efendi zaman zaman rekabet etseler de yılların tecrübeli sadrazamı Sokullu Mehmed Paşa ile Takiyyüddin’in yetenekleri konusunda hemfikir oldu. Beraberce âlimi padişaha takdim ettiler; çalışmaları için ihtiyaç duyduğu rasathanenin devlet tarafından inşaı ve âlime maaş bağlanması, asistanlar tayini konusunu açtılar.
Osmanlılar’ı mağlup eden Timur’un torunu Uluğ Bey büyük bir gökbilimci-âlim olarak adını tarihe yazdırmış, çağına damga vuran bir zîc (yıldız cetveli) hazırlamıştı. Şimdi de Osmanlı sultanı Timurlular’dan büyük olduğunu ispat etmeli, eskiyen bu zîci yeni gözlemlere göre yeniletmeliydi. Padişah bu fikri beğendi, 1577’de içinde konaklama alanları, gözlem kuyusu, alet-edevat ve kütüphane barındıran bir kule dikildi. Takiyyüddin buradaki çalışmalarında yıldızların yerini daha isabetli gösteren bir cetvel hazırladı; dakika ve saniyeleri gösterebilen mekanik saatler icat etti; Galileo’nun 1609’da gökyüzü gözlemlerinde kullanmasından önce daha basit (gemilerin yelkenlerini uzaktan görebildiğini yazdığı) bir billur/ mercek üretti. Ay’ın, Dünya’nın ve diğer gezegenlerin hareketlerindeki düzensizlikleri günümüzde bilinen değerlere yakın biçimde hesapladı. Bu çalışmaları için maaşı yetmediğinde, Mısır’daki taşınmazlarını sattı.
Takiyyüddin’in parlayan yıldızı, 1577’nin Kasım ayında dev bir kuyrukluyıldızın İstanbul semalarında belirmesiyle gölgelendi. 3. Murad batıl itikatlara eğilimliydi; yıldızın manasını sordu. Takiyyüddin astrolojiye karşıt olan astronomlar arasında mıydı bilinmez, belki de zaruretten bir cevap verdi: Kuyrukluyıldız, İran’a Safevîler üzerine yapılacak seferin zaferle neticeleneceğinin işaretiydi. Bu cevapla padişahı başından savdığını sandı. Yine 1577’de payitahtta patlak veren veba, Kanunî’nin kızı Mihrimah Sultan, Kaptanıderya Piyale Paşa ve Şeyhülislam Hamid’in canına mâlolunca halk ve saray huzursuzluğa kapıldı. Artan enflasyon ve yaklaşan hicri binyıl, kıyamet beklentilerini körükledi. Bir günah keçisi, bir kurban lazımdı.
1578’de İran’daki taht mücadelelerinin yarattığı fırsat, Sokullu’nun muhalefetine rağmen Lala Mustafa Paşa gibi fatih vezirlerce değerlendirilmek istendi; ancak İran seferinden çabuk ve kesin bir zafer çıkmadı. Gözler Takiyyüddin’in Tophane’de yükselen rasathanesine çevrildi. O meşum kuyrukluyıldız görüleli beri hiçbir şey yolunda gitmemişti. Belki de onu İstanbul semalarını, gökyüzünü seyredip duran Takiyyüddin davet etmişti! Üstelik bu rasathanede sonradan dine girmiş “dönmeler” de çalışmaktaydı!
Takiyyüddin ve kuyrukluyıldız. 1577’de İstanbul semalarında beliren kuyrukluyıldızın ölçüm ve gözlemlerini yapan Takiyyüddin sonun başlangıcından habersizdi. (Âlî, Nusretnâme, res. ?, 1584. Topkapı Sarayı M. Ktp. H. 1365, s. 5b.)
Ölen Hamid Efendi’nin yerine şeyhülislamlığa getirilen Edirneli Şeyhülislam Kadızade Ahmed Efendi, daha evvel Rumeli kazaskerliğinden azledilmesine sebep olan Sokullu Mehmed Paşa’ya garaz bağlamıştı. Laf taşıyanlar paşa ile aralarını açmış, Boşnak Sokullu Mehmed Paşa’nın akrabalarını çeşitli mevkilere getirmesinin yarattığı “devşirme nefreti”ne gizliden gizliye Kadızade de kapılmıştı. Yaşlı veziriazam, Sultan 3. Murad üzerindeki eski nüfuzuna sahip değildi; yorgundu ve muhalifleri savaşlarda önemli başarılar elde etmiş parlak isimlerdi. Paşa, 1579 Ekim’inin 12. günü, ikindi divanına dert anlatmaya gelen bir derviş tarafından yüreğine saplanan hançerle can verdi. Derviş güya yıllar önce idam edilen şeyhi Hamza Bâlî’nin intikamını almıştı ama, bu ani ölüm daha çok Sokullu karşıtı olanlara yaramıştı.
Halkalı araç. İstanbul Rasathanesi’nde gökbilimciler, gök cisimlerinin enini boyunu ölçmeye yarayan “zâtü’l-halak” isimli araç ile gözlem yapıyor (Şehinşahnâme 1, s. 56b.).
Paşa ölünce Hoca Sâdeddin’in de talebesi 3. Murad üzerindeki etkisi sarsıldı. Bir sonraki sarsıntı, ahali arasında “uğursuzluk mıknatısı” olarak görülen rasathaneyi bulacaktı. 1580’de Şeyhülislam Kadızade, Sokullu’nun adamlarına yönelik tasfiye planını devam ettirerek rasathaneyi hedef alan bir rapor yazdı. Kadı ve şair Ataî’nin 1634’te tamamladığı Zeyl-i Şekâik’te ballandırarak aktardığı raporda şöyle deniyordu: “Rasat işi uğursuzdur, feleğin sır perdelerini aralayıp gizleri öğrenmeye çalışmak küstah bir cüret olup akıbeti tehlikeye düşürdüğü malumdur. Buna girişen ülkeler zelzeleler ile harap olur.” Şeyhülislam Kadızade, Uluğ Bey’in rasat merakının onun oğlu tarafından öldürülmesiyle sonuçlanan kargaşalık günlerine sebep olduğunu söylüyordu (Ayrıca onun rasat işini meleklerin bacaklarını dikizlemek olarak tanımladığı da söylenir. Elbette o bunların dinde yer almadığını bilecek kadar kitabi tedrisattan geçmişti, Takiyyüddin gibi o da Ebussuud’un öğrencisiydi). Kadızade ayrıca Kur’an’ın ezberlenmesinden ibaret darülkurra medreseleri kurmuş ve raksın helal mi haram mı olduğunu tartışan eserler yazmıştı. Rasathane onun dünya görüşüne aykırıydı belki ama, esas olarak siyasi ikbal ve intikam arzularının hedefindeydi. Hamisiz kalan padişahın hocası Sâdeddin’e ve birkaç yıldır süregelen belaları bahane ederek onun himayesindeki Takiyyüddin’e saldırma vaktiydi. Dedesinden beri devlet üzerinde sürekli uzayan bir muktedir gölgeye sahip Sokullu’dan sıkılan Sultan 3. Murad, bu yeni dönemde, şeyhülislamın sözlerine kulak verdi: 22 Ocak 1580 tarihli hatt-ı hümayunuyla Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa’ya Tophane kıyılarından rasathaneyi topa tutmasını buyurdu. İçindeki icatlarla birlikte yıkılan binanın enkazı, çevresindeki gözlem kuyularına dolduruldu; nice göz nurları tarihin derinliklerine gömüldü gitti.
Sokullu’nun ölümü. Sokullu Mehmed Paşa’nın bir derviş tarafından hançerlenmesi rasathaneyi sahipsiz bırakmış; batıl inançlar güç kazanmıştı (Şehinşahnâme 1, s. 133a.).
Takiyyüddin Râsıd, Galileo’dan (öl. 1642) önce teleskop benzeri bir alet kullanan Danimarkalı astronom Tycho Brahe’den (öl. 1601) bile önce bir gözlemevi için mekanik-dakik saatler yapmıştı. Flaman matematikçi Simon Stevin’den (öl. 1620) önce Doğu’da ondalık kesirlerin bilindiğini ortaya koymuştu.
Rasathane sonuçta sadece üç yıl yaşayabildi. Brahe’nin “Gökyüzü Şatosu Uranibourg”, İstanbul’daki rasathaneden 1 yıl sonra kurulacak ama çeyrek asır hizmet verecekti. Bu sayede Kepler gibi astronomi yasaları (eliptik gezegen yörüngeleri yasası) üreten bir dehanın yolu açılmıştı. Takiyyüddin Rasathanesi’ni topa tutan güllelerin bu topraklarda baş verecek ne gibi tohumları daha toprağa ermeden iğdiş ettiğini tahayyül etmek bir hayli zor ve can acıtıcı.
Kardeşini/kardeşlerini, bunların erkek çocuklarını büyük-küçük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde cinayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Ancak özellikle 16. yüzyılın son çeyreğinde, 3. Murad ve 3. Mehmed dönemlerinde gerçekleşen “toplu katliamlar”, sonraki dönemleri de etkileyecekti.
İstanbul’un alınışından sonra, 1470’lerden 1850’lere kadar Osmanlı padişahlarının saltanat sarayı “Topkapu”da yaşanan töresel/törensel olaylar çok ve çeşitlidir. Cülus, muayede (bayram alayı), kılıç alayı, Selamlık Resmi (Cuma alayı), kadir alayı, Mevlid alayı, Zafer alayı, Sancak-ı Şerif İhracı, sürre alayı, Galebe (ulufe) Divanı, Hırka-i Saadet ziyareti, valide alayı, elçi kabulü, cihaz alayı, düğün alayı, Hıtan (sünnet) resmi, düğünler, velâdet (doğum) şenlikleri… Ayrıca törenlere koşut, padişah ölümlerinde cenaze alayı, saraya yönelik kıyamlar, sarayda çıkan yangınlar, padişahı tahttan indirme hatta öldürmeler, idamlar… Bunları anlatan kaynaklar, belgeler, yazılmış kitaplar, minyatürler, resimler; 19. yüzyılda da fotoğraflar, gazete haberleri, ayrıca anılar, hazinelerde saklanabilmiş eşya ve öteberi çoktur.
Bütün bu renkli-görkemli geleneklerin gerisinde saray entrikaları, boğdurma ve kafa kesmeler, vücudundan ayrılmış başların ibret taşlarında teşhir edilmesi, “kapuarası” denen karanlık kule zindanında, Balıkhane’de, Odunluk’ta uygulanan işkenceler, denize atmalar, sürgüne göndermeler, saraya özel “örfî” ceza ve infazlar da vardı. Bunların teşhiri veya gizlenmesi de yine Saray kararıydı.
Kardeşi Cem Sultan’ın saraydaki oğlu Oğuz’u boğdurtan 2. Beyazıt,“defnedilsin” diye buyurmuştu. İstanbul’daki ilk şehzade katli buydu. 1951’de Hürriyet’te R. Tahir Burak imzasıyla yayımlanan kare.
Bugün dünyanın büyük müze saraylarından olan Topkapı’nın tarihinde, tahta çıkanın kardeş- kuzen şehzadeleri “saltanat paylaşılmaz” diye boğdurması meş’um bir gelenekti ama, kökleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş evresine dayanıyordu. Kardeşini/kardeşlerini, bunların erkek çocuklarını büyük-küçük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde cinayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Aksi durum, taht ve saltanat hakkı gütmek, isyan edip tahta çıkmak veya devleti paylaşmaya kalkışmak demekti. “Tahtımda gözü var” diyerek oğlunu öldürten padişahlar dahi vardır.
Mehmed Zeki Pakalan’ın Maktul Şehzadeler adlı kitabındaki anlatılardan, taht uğruna mücadeleyi göze alıp yenilince boynunu kemende uzatan şehzadelere oranla, bebek-çocuk denmeden boğulan masumların daha çok olduğu sonucu çıkar. Bu bedbaht yazgının simgesi Fatih’in oğlu Cem Sultan değil, onun oğlu Oğuz olmalıdır: Kardeşi 2. Bayezid’e yenilerek önce Memlûk sultanına, sonra Rodos Şövalyeleri’ne, Papa’ya, en son Fransa Kralı’na sığınmış, taht ve hayat savaşımı, 14 yıl süren Avrupa’daki tutsaklığı, -olasılıkla zehirlenerek- ölümüyle noktalanmıştı. Bir hatırlatma: Fatih öldüğü (1481) sırada küçük oğlu Cem, Karaman Valisi; Cem’in oğlu Oğuzhan ise henüz çocuk ve İstanbul’daki Eski Saray’daydı. 2. Bâyezid, Cem’i yendikten sonra Oğuzhan’ı da boğdurtacaktı.
Osmanlı tarihinde, kurucu Osman Bey’den sonraki sultanlar arasında amcasını, kardeşini kuzenini, yeğenini saltanat paylaşımın önlemek gerekçesiyle savaşarak veya bir süre hapsedip sonra boğdurtanlar vardır. 16. yüzyılın son çeyreğinde ise, bu gerekçeyle açıklanması zor iki büyük şehzade katliamı vardır. İlkinde 5, ikincisinde 19 şehzadenin katledildiği hadiseler arasında 21 yıl vardır. Bu katliamlar, her iki dönemin de tanığı Selânikî Mustafa Efendi’nin eseri Selânikî Tarihi’nde özetle şöyle anlatılır:
15 Aralık 1574: 2. Selim bir kış günü 50 yaşında sarayda öldüğünde, hasekisi Nûrubânû’nun oğlu Murad, Manisa’dan gelesiye ölümü gizlerken; Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa da önlemleri alarak Hasan Çavuş’u Manisa’ya, Kılıç Ali Paşa’yı da bir baştarda ile Mudanya’ya gönderir. Haberi alan Şehzade Murad ise kestirme yoldan Mudanya’ya gelerek Kılıç Ali’yi beklemeden has adamlarıyla Feridun Bey’in 16 oturaklı forsa kalyete kayığına binerek 20/21 Aralık geceyarısı Sarayburnu’na gelir. Eniştesi Sokollu ile saraya çıkarlar. Hasoda’da iç biat yapılır. 3. Murad’ın ilk buyruğu, sarayda bulunan ve üvey kardeşleri olan 5 şehzadeyi o gece boğdurtmak olur. Ertesi 22 Aralık sabahı taht kurularak 3. Murad’ın cülus töreni, bundan sonra da sarayın Alay Meydanı’nda 2. Selim’in ve bahtsız 5 şehzadenin cenaze namazları kılınır.
Şehzade Mustafa ile imrahoru ve alemdarın cesetlerinin teşhir edilmesini tasvir eden Seyyid Lokman minyatürü. Tahtta oturan Mustafa’nın babası Kanunî Sultan Süleyman.
Bu hadisenin ayrıntıları Selânikî Tarihi’nde, Hammer’in Osmanlı Tarihi’nde, Mehmed Zeki Pakalın’ın Maktul Şehzâdeler’inde ve başka kaynaklarda da okunabilir.
Bu taht değişikliğinin Topkapı Sarayı tarihi açısından önemi, 2. Selim’in İstanbul’da ve bu sarayda ölen ilk padişah; 5 şehzadenin boğulmasının da yine bu saraydaki ilk hanedan cinayeti oluşudur.
2. Selim’in oğlu/ardılı 3. Murad’ın ölümü ve sonrasına gelince… 1595’te Erbain ayı (21 Aralık-3I Ocak) soğukları Avrupa’yı, İstanbul’u, Anadolu’yu tutsak almıştı. Sadrazam Sinan Paşa orduyla Belgrad kışlağındaydı ve erzak-yem kıtlığı had safhadaydı.
İstanbul’da ise 15 Ocak günü 3. Murad, 21 yıllık saltanattan sonra 49 yaşında hastalandı; 3 gün yattı ve 4. gün ölüverdi! Belki de tarihin yazmadığı bir suikastın kurbanı idi. Başhasekisi Safiye Sultan’ı dul bırakmıştı ama, Topkapı Sarayı Haremi diğer hasekiler, kimileri hamile gözdeler ve yüzlerce cariye ile dolu idi. Aynı Harem’de 3. Murad’ın 27 kızı; adları bilinen ve en büyükleri 10-12 yaşında 19 şehzadesi vardı.
Harem’in ve Saray’ın tek hakimi Safiye Sultan, padişahın ölümünü vezirlerden bile saklamaya çalışarak, sadrazam vekili Ferhad Paşa’yla görüştü, anlaştı. Manisa’da vali olan veliaht oğlu Mehmed’in kış koşullarında gelmesi zaman alacağından İstanbul’da ayaklanma çıkması, hatta saraydaki şehzadelerden birinin tahta oturtulması olasıydı. Devamını, o sırada Saray’da müteferrika rütbesiyle görevli, tarihçi Selânikî’den özetleyelim:
“Padişah-ı zaman (3. Murad) ölmüştü ama gören-bilen yoktu. Türlü dedikodu dolaşa dursun Yeniçeri Ağası da cepheden geliverdi. Padişahın huzuruna çıkması gerekliydi. İçeriden (Harem) kendisine: ‘-soğukların şiddetinden, mesane sıkleti var, çıkamaz. Hekimlerin ilacıyla hamdolsun iyileşiyor, beklesin’ haberi ulaştırıldı. Oysa ‘maraz-ı mühlike hücumunda ıstırabı ziyade olmuş’ (komaya girmiş), ölmüştü. Bunu bilmez gibi davranan vezirler, günlük işler için Kubbealtı’nda toplanıyordu. Valide (Safiye) Sultan ise Kaymakam (sadrazam vekili) Ferhad Paşa ile görüşüp anlaştı. Bostancıbaşı Ferhad Ağa, mühürlü bir manzum mektup ve şehzadenin bildiği bir gümüş maşraba (nişane) ile ivedi gelmesi için Manisa’ya, Tersane’den de Korsan Ali Reis 2 kadırga ile Mudanya’ya gönderildi. İçeride (Harem) de 3. Murad’ın saraydaki şehzadeleri anneleri ile “muhkem” kapatıldılar. Bu önlemlere karşın padişahın öldüğü, Valide Safiye’nin gönderdiği mektup, küçük-büyük herkesçe duyulmuş, ezberlenmiş, dillerde idi!
Manisa’dan Mudanya’ya at koşturup Ali Reis’in İstanbul’a 4 gün gibi kısa bir zamanda Mudanya’ya, oradan da Ali Reis’in kadırgası ile İstanbul’a gelen Mehmed-i salis’e devlet erkanı sarayın taht kapısı önünde bi’at ettiler. Yeni padişah, babasının cenaze namazını kılıp saraya döndü. 3. Murad’ın Harem’de 27 kızı ile; Mustafa, Osman, Bayezid, Selim, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüseyin, Korkud, Ali, İshak, Ömer, Alâeddin, Davud adlı 19 şehzadesi vardı. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa 10 yaşında, ötekiler ise daha küçük, sabi idiler. Büyükçelerini, muallimleri Şair Nev’î Efendi itina ile terbiye ediyordu. Bunlardan en çok ümit veren Mustafa idi. Pederinin ölümünü haber alınca akıbetini düşünerek belki çare olur diye ağabeyine (3. Mehmed) şu mısralarla başlayan bir ağıt yazmıştı:
‘Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedim
Ah-kim bu gülşen-i âlemde her giz gülmedim’
3. Mehmed o gece kardeşlerini annelerinin kucaklarından aldırtıp işlenecek cinayet-katliam saklı kalsın diye duygusuz dilsizlere boğdurttu. Masum şehzadeler o gaddar hissiz cellatların elinde can verirken bedbaht validelerinin gözyaşları ve feryatları katillerin dikkatini bile çekmemişti. Her birini 4 baltacının taşıdığı kavuk ve sorguçlu tabutları vezirlerle saray memurları teşyi ettiler. 19 tabut Ayasofya avlusunda babaları (3. Murad) için hazırlanan türbe yerinin yanına defnedildiler”.
19 kardeşinin katili 3. Mehmed, karışıklıklar, idamlarla geçen 8 yıllık saltanatının son aylarında, kendi yetişkin oğlu Şehzade Mahmud’u da “Tahtımda gözü var!” suçlamasıyla boğdurmuş; diğer şehzadesi Ahmed’i de Celâlî Ayaklanmaları nedeniyle sancağa göndermemiş, sarayda tutmuştu. 14 yaşındaki Ahmed, babasının öldüğü 22 Aralık 1603 tarihinde sarayda cülûs etti. Bu da bir ilkti.
Bu yazı münasebetiyle belirtelim: Şehzadelerin ve Sultanefendi denen padişah kızlarının doğumları ve ecel ölümleri saray kaynaklı resmî-yazılı belge konuları olurken, boğulan şehzadeler için yazılı saray kaynaklı bir belge görülmüş değildir. Bu saray cinayetleri, dönemin ve sonraki tarihçilerin ruznâme ve tarihlerinden öğrenilebilir.
17.YÜZYIL
‘Saltanat babadan-oğula’ kuralın neden ve hangi koşullarda değişti?
Osmanlılar’da şehzadelerin boğdurulma anını gösteren saray minyatürü yoktur; ancak vezirlerinkini gösterenler vardır: Kara Ahmed Paşa’nın boğdurulması. Hünernâme, Topkapı Sarayı Müzesi.
Osmanoğulları saltanatında tahtın mutlaka babadan tek oğula geçmesi için kimi şehzadelerin boğdurtulması 1603’e kadar aksatılmadı. Bu dönemde devleti, 1. Osman’dan 1. Ahmed’e 314 yılda babadan oğula 14 padişah temsil etti. 1603’te 14 yaşında tahta geçen, 1617’de ölen 1. Ahmed’in yerine sözde bir Divan-ı Hümâyun kararı ile oğlu 2. Osman değil, o tarihe kadar varlığı bilinmeyen, Ahmed’in kardeşi akıl yoksunu Mustafa geçirildi. 3 ay sonra deli denilerek tahttan indirildi ve 2. Osman tahta çıktı. 2. Osman ise kısa saltanatında kardeşi şehzade Mehmed’i boğdurttu. Bu evrede bir kural değişimi ile “saltanat babadan oğula geçer” dönemi kapanmış; 2. Osman bu yeni kuralı berkitmek ve daha tehlikeli-korkutucu bir vurgu olsun diye kardeşini öldürtmüştü.
2. Osman da tahttan indirilip Yeniçerilerce öldürülecek, 2. Mustafa ikinci defa tahta çıkartılacak ve tekrar indirilerek hapsedilecekti. “Saltanat hukuku”nun değişmesiyle, önceki padişahlardan birinin oğlu ve yaşça ekber (büyüğü) şehzade olması koşuluyla, bu seçimi yapmak Divan’ın kararına ve şeyhülislâmın fetvasına bağlandı.
Hıristiyanlıkta ikona kırıcılık (8. yüzyıl), İslâmiyet’te tasvirin yasaklanması (9. yüzyıl)… Minyatür/tasvir sanatı bu tarihten itibaren gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim bir uzlaşım yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi portresini çizdirecek kadar resme düşkün, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.
Resmin Tevrat’tan başlayan yasaklanma öyküsü garip maceradır. Hıristiyanlıkta 8. yüzyılda bir süre yasaklanıp ikonalar kırıldıktan sonra yine dini anlatmak amacıyla serbest bırakılır. Böyle bir yasak, 9. yüzyılda âlimler üzerinde uzlaşana kadar İslâmiyet’te kesinlik kazanmadı. Kesinleştiği andaysa mutasavvıf ressamlar “bu dünya bir görüntü dünyasıdır; duyularla algılanan nesneler birer gölgeden ibarettir ve bu gölgeler idea’ların yansımalarıdır” diyen Platon’a kulak verdiler; Tanrı’nın yaratma yetkisinin nişanesi olan duyusal dünyayı taklide girişmeksizin, soyut/ kavramsal bir ressamlığa yöneldiler. Böylece iki boyutlu, gölge ve perspektif içermeyen bir minyatür/tasvir sanatı doğdu ve gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim tam bir uzlaşım da yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi portresini çizdirecek kadar resme düşkünken, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.
3. Murad ve 3. Ahmed gibi oturak ve kitap meraklısı padişahlar bir dolu resimli kitap hazırlattılar; oğullarının sünnet düğünlerini “düğün fotoğrafçısı” gibi görevlendirdikleri nakkaşlara resimlettiler; meşhur Osman ve Levnî böyle sivrildi. Görünüşe göre reaya da bu resimli kitapları seviyordu. Evliya Çelebi Seyahatnâme’sinde, Bitlis’te bir şehnâmenin resimlerini karalayan Kadızâdeli yobazın tartaklanıp paşa eliyle para cezasına çarptırıldığı ballandırılarak anlatılır. Ağustos 2022’de Eyüp Sultan türbesinde bir çinideki Rumi motifte “şeytan tasviri” gördüğünü iddia eden birkaç zevat da böyle bir ikonakırıcılık yapıp asırlık çinilere çekiçle saldırmıştı; Kadızâdeli kadar ceza görmediler! Yine aynı yıl Da Vinci’nin şöhretli Mona Lisa’sı birkaç “iklim aktivisti”nin boyalı saldırısına uğradı (güya ki niyetleri tasviri kırmak değil imiş…). Demem o ki hâlen 21. asırda birçok resim ve tasvir varoluş mücadelesini sürdürüyor.
— Oyna oğlum oyna, heh şöyle ellerini de aç… Ceyb-i fakiranemize üç benek mangır girsin! Hem gariplerin aklıyla oyna hem de yarının tek Tanrılı dünyasında yaşayacak heykeltıraşların ekmeğiyle…
— Efendim gölgesi olmayan tasvirleri de kıracak mıydık, arkadaşlar bir tane kırmış da? — ?
— Roma medeniyetinin eyü yanlarını alacan böyle, bi makascuk. — Ehehe… Günah değil mi ağam öyle? — Tapmadığın sürece sorun yok. Bencesi…
— Yok beğim abdest veren otomat ben değilim, kendisi sarayın hamamında bulunur. Şarapdar otomatım ben, ak cinnü var kızıl cinnü var, ne arzu buyurulur?.. Haram mı? Hangisi, şarap mı, heykel misal gölge sahibi bir otomat olmam mı, yoksa Cezerî Efendi’mizin bir de kalkıp tasvirimi kağıda işlemiş olması mı? O işi ulema bilür. Ak cinnü mi, kızıl cinnü mi?
— “Dünyaya iki İbrahim geldi, biri put yıktı biri put dikti” derler merhum Süleyman Han veziri-yiçün. Ben dahi put diktüm amma İbrahim Paşa misali değül, iğne ilen, ehe ehe. Pabuccu esnafınun maharetlerüni arz etmek gâyemiz beğim, gelme üstüme. Maharet sahnesünde yasak yok, ibadet secdesünde var. “Devr-i Lale ensâliyüz biiiz, zamânumuz geçmiiiş…”
— Heykel: Vıağğğr! Hem el ayağum oynar hem kükrer idim, puttan daha put, şirkten daha şirk olsam gerek idi. Amma şenlik nizamı, Hünkâr Murad huzurunda arz-ı endâm etdim… Yine de o tasvirimi karalayanı bulur isem aha bu topuz ilen… Sana ne etdiler yılan? — En sağdaki yılan başı: Benim dahi alt çenemi kırdı Sultan Mehmed spor içün. Keşke tasvir diye kırsa-yidi hiç olmaz ise manidar olur idi.
Şaka bir yana… 1: Üç adam elle oynatılan Multan putuna tapınır. Acâibü’l-mahlûkât, derleyen Muhammed el-Tûsî, res. ?, Farsça, 16. yy. Walters Sanat Müzesi, W.593, 103a. – 2: Hz. Süleyman, önünde secde edilen Rum Kralı’nın portresini kırdırır. Tuhfetü’l-acâib, derleyen el-Tûsî, res. ?, 1388, Farsça. Fransa Ulusal Ktp., Supplément Persan 332, 165a. – 3: İki adam çıplak heykele dokunur. Acâibü’l-mahlûkât, Walters, W.593, 122a. – 4: Saki otomat. Yazan ve çizen Cezerî, Kitâb fî marifeti’l-hiyel. TSMK, A. 3472 – 5: Bir ayakkabı esnafı 1720 sünnet şenliğinde omzunda dikim maharetlerini gösteren bir kız kuklasıyla geçiş yapar. Vehbî, Surnâme, res. İbrahim, 1720-28. TSMK A. 3594, 154a. – 6: 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde geçiş yapan hareketli ve sesli korkunç otomatlar. İntizâmî, Surnâme-yi Hümâyun, 1582-95, res. Osman. TSMK H. 1344.
16. yüzyıldan 19. yüzyıl ortalarına kadar 8 padişah devrinde, İstanbul nüfusunun yakacak ve yiyecek ihtiyacını karşılamak üzere toplam 10 girişimde bulunuldu. Her seferinde padişahların iradesine rağmen, bu çalışmalar yarıda kaldı, engellendi. Sakarya Nehri-Sapanca Gölü-İzmit Körfezi hattındaki büyük arazi sahipleri, imparatorluğun bu mega projelerini her seferinde durdurmayı başardı.
Koca Sinan Paşa’nın ilk kanal girişimi…
Osmanlı Devleti 16. yüzyılda güç ve kudretinin zirvesine ulaşmış, bu azametine yakışır şekilde 3 büyük proje gündeme gelmişti. Akdeniz’i Kızıldeniz’e ve oradan Hint Okyanusu’na bağlayacak Süveyş Kanalı; Karadeniz’i Hazar Denizi’ne ve oradan Türkistan’a bağlayacak Don-Volga Kanalı; Marmara Denizi’ni Sapanca Gölü ve Sakarya Nehri üzerinden Karadeniz’e bağlayacak İzmit-Sapanca-Sakarya Kanalı.
Askerî, ekonomik, stratejik anlamda büyük hedefler-beklentilerle girişilen ve cihanşümul hakimiyeti hedefleyen Süveyş Kanalı ile Don-Volga Kanalı yanında; Marmara-Karadeniz Kanalı daha dar kapsamlı, içe yönelik ve yerel ihtiyaçların karşılanmasını amaçlayan bir girişimdi. Sonraki yüzyıllarda da tekrar tekrar gündeme gelecek olan bu kanaldan beklenen fayda; gemi inşaı için gerekli kerestenin, İstanbul’un yakacak odun ihtiyacının ve bölgenin tarımsal ürün ve muhtelif zahiresinin İstanbul piyasasına su yolu kullanılarak kolayca nakledilebilmesiydi.
1. Girişim: 1536
İzmit Körfezi ile Sapanca’nın bir kanalla birleştirilmesi düşüncesi ilk defa Kanunî döneminde gündeme gelmiştir. Mimar Sinan ve Mühendis Kerez Nikola bu işe memur edilmiş, bunlar İzmit Körfezi’nden Sapanca Gölü’ne kadar olan mesafenin bir kısmını kazdırmışlarsa da 1536’da çıkan muharebeler sebebiyle iş yarıda kalmış, devamı gelmemiştir.
2. Girişim: 1582
Sultan 3. Murad devrinde (1574- 1595) Sadrazam Koca Sinan Paşa tarafından yaptırılan kanal için iki teşebbüs vardır. Sinan Paşa ilk sadaretinde Sakarya Nehri’nin Sapanca (Ayan/Ayaz) Gölü’ne ve gölün de İzmit Körfezi’ne akıtılması için incelemede bulunmak üzere Mimarbaşı Sinan ve Suyolcularbaşı Davud Ağa ve işten anlayan bir heyeti 25 Ağustos 1582’de memur etmişti (BOA, Mühimme Defteri 48/188). Bu keşif görevinin sonucuna dair kaynaklarda başka bilgiye rastlanmamıştır. Muhtemelen Sinan Paşa’nın Aralık 1582’de sadaretten ayrılmasıyla bu iş sönüp gitmiştir.
3. Girişim: 1591
Koca Sinan Paşa, Sakarya’yı Marmara’ya bağlayacak böyle bir suyolunu hayata geçirmekte kararlıydı. 1589’da ikinci defa sadaret makamına gelince, 7 yıl önce yarıda kalmış kanal işi için ikinci defa ve daha geniş ölçekli bir girişimde bulundu. Sadrazam, yapılacak kanalın ekonomik yönden getirisine ve faydasına tamamıyla inanmıştı. Daha ziyade iktisadi ihtiyaçlardan doğan bu proje ile Tersane-i Amire’de inşa edilecek gemiler için kereste nakli kolaylaşacak, Sapanca Gölü yakınında bir tersane kurularak gemi inşa edilebilecekti. Bunun yanısıra İstanbul halkının temel ihtiyaçlarından olan ve zaman zaman fahiş fiyatla satılan odunun daha ucuza temin edilecak; Sakarya nehri havzasının tarımsal ürünleri ve her çeşit zahire kanal yoluyla İstanbul’a nakledilerek ahalinin ihtiyacı uygun fiyatla karşılanacaktı.
Sadrazam Sinan Paşa’nın kanal konusundaki girişimini uygun görüp onaylayan Sultan Murad, İzmit sancakbeyine gönderdiği 21 Ocak 1591 tarihli emirde; Sakarya nehrinin Sapanca gölüne ve gölün de İzmit önünde denize kavuşturulmasının “murad-ı hümayunu olduğunu” söyleyerek, bu iş için ölçüm ve keşif çalışmaları yapılması için mimar, mühendis ve işin ehli olanlardan bir heyet gönderdiğini belirtiyor, onlara her türlü yardım ve kolaylığın sağlanmasını buyuruyordu. Sultan Murad, bu işin beklemeye ve tehir edilmeye gelmeyeceğini belirtmiş, asla ihmal ve gevşeklik gösterilmemesini sıkı sıkıya tenbihlemiştir. Aynı hükümde padişah, bölgede yaşayan insanların zarar görmesinin önüne geçecek tedbirlerin alınmasını da istemişti. Buna göre açılacak kanal mecrasında köy, çiftlik, mandıra olup olmadığına bakılmasını ve bölgede yaşayanların zarara uğratılmamasını, böyle bir durum varsa başka yere nakledilmelerinin araştırılmasını da istemiştir (BOA, Mühimme, 67/183).
Sakarya’yı Marmara’ya bağlayacak suyolunun planı.
Kazıya nezaret etmek üzere Sokolluzâde Hasan Paşa memur edilmişti. Yapılan keşif ve incelemelerde kanal için 30 bin amelenin toplanması gerektiği belirlenmiş ve bunun için Anadolu’daki valilere, beylerbeylerine 11 Mart 1591’de emirler gönderilmişti. Emir gereği timar ve zeamet sahipleri her 5 bin akçede 1 ırgat gönderecekler, ırgat göndermeyenlerden bedel akçesi alınacaktı (BOA, Mühimme, 67/264). Hafriyat işinde uzman kişilere de ihtiyaç olduğundan İstanbul ve civarındaki kazalardan lağımcı esnafının kazı işinde istihdam edilmek üzere gönderilmeleri emredilmişti.
Kanalın kazılmasının Sadrazam Sinan Paşa çok istemiş; hatta bizzat kanalın kazılacağı yere gidip gözüyle görmüş; Sapanca ile İzmit Körfezi arasının dağ ve taşlık olmayıp kolaylıkla kazılabileceği anlaşılmış; Sapanca Gölü yakınında bir tersane inşa olunarak kadırgalar yapılabileceğine dair padişaha rapor vermişti. Ancak burada işin içine devlet adamları arasındaki rekabet girmişti. Sinan Paşa’nın böyle mühim bir işi başarması halinde itibar ve nüfuzunun artacağından endişe eden rakibi Ferhat Paşa ve taraftarları, kanal hakkında bazı olumsuz görüşler ileri sürmüşler ve bu işin zamanı olmadığını; donanma ve gemi inşa işinin daha önemli ve acil olduğunu, bu işe öncelik verilmesini padişaha tavsiye etmişlerdi. Ayrıca bu kanal sebebiyle reayanın zorluk ve meşakkat çekip zulme uğrayacağını da ileri sürmüşlerdi.
Sultan 3. Murad kendisine arzedilen veya kulağına gelen bu tür söylentilerin doğruluğuna yanlışlığına bakmayarak kanal işinden soğumuş ve “Din ve devlete lâzım olur iş değildir; terk edilmesi icap eder. Halkın zorluk ve meşakkat çekmesi, zulüm görmesi doğru değildir. En mühim iş donanma vücuda getirmektir. Bu zamana kadar İstanbul’a odun nasıl geldiyse yine öyle tedarik olunur” demiştir (Tarih-i Selanikî, s. 282-83).
Bu kadar sıkı tutulup son derece ciddi ve ayrıntılı hazırlıklar yapılan kazı işi birdenbire duruvermişti! Devletin öncelikli olarak donanma hazırlığını görmesi ileri sürülerek kanal işi askıya alındı. Yeniden vilayetlere emirler gönderilerek kanal işinden feragat edildiği, ırgat gönderilmesinin durdurulması, gönderilen ırgatların memleketlerine geri gönderilmesi istendi. Kanal için toplanan mühendisler, ustalar, ameleler dağıtıldı; kazı için toplanan kazma, kürek ve diğer aletler İstanbul’a gönderildi (BOA, Mühimme, 67/291).
Sultan 3. Murat’ın kanal için ırgat-amele toplanma emri (üstte) ve bölgede yaşayanların zarara uğratılmamasını emrettiği hükmü (altta).
4. Girişim: 1654
Koca Sinan Paşa’nın ciddiyetle ele aldığı Marmara-Sakarya kanalının bu şekilde akamete uğramasından 63 sene sonra, proje yeniden canlandı. Sultan 4. Mehmed devrinin kudretli sadrazamı Köprülü Mehmed Paşa daha önce yapımına teşebbüs edilen kanalı yeniden devletin gündemine getirmişti.
1654’de Hindioğlu isimli bir mühendis bölgeye gönderilerek keşif yaptırıldı. Hindioğlu keşif sonucu verdiği raporda, kazılacak yerlerin uygun olması sebebiyle kanal açılması mümkün ise de temizlenmesinde çok zahmet olduğunu; ancak kanal inşaatının bölgedeki köy ve çiftliklerle hayvanların otladığı meralara büyük zarar vereceğini söyleyerek Divan-ı Hümayun’u bu işten vazgeçirmişti. Buna rağmen padişah ve sadrazam kanalın faydalı olacağına inandığından, işten anlayanlardan oluşan bir heyet göndererek yeniden keşif yaptırmış, kanalın kazılmasını emretmişti. Kanal kazılmaya başlanıp su çıkmaya başlayınca ve kış da gelince iş yarıda kalmıştı. İşin esası, bölgede bulunan arazi ve mülk sahipleri zarara uğrayacaklarını düşünerek bir yolunu bulup memurları aldatarak bu faydalı işten soğutmuşlardı. Kanalın açılması yine akamete uğramıştı.
5. Girişim: 1754
1754’te 1. Mahmud devrinde kanal işi daha dar kapsamlı olarak yeniden gündeme geldi. Bu defa kanalın Sakarya Nehri ayağı devre dışı bırakılarak sadece İzmit Körfezi ile Sapanca Gölü’nün birleştirilmesi düşünülmüştü. Sultan 1. Mahmud, İstanbul’un nüfusu, iaşesi, asayişi işleriyle yakından ilgilenen bir padişahtı. İstanbul’a dışarıdan göçü yasaklayarak nüfusun kontrolsüz artmasını engellemişti. İstanbul sakinlerinin yiyecek, içecek, ısınma gibi hayati ihtiyaçlarını yeterli ve ucuza temin etmelerini sağlamaya büyük önem vermekteydi. Bu amaçla İzmit-Sapanca bölgesinden her çeşit yiyecek maddesi, zahire ve odunun başkente kolay ve ucuza nakledilebilmesine imkan sağlayan kanala sıcak bakıyordu. Yine keşifler yapılmış, ancak o bölgenin ayan ve ileri gelenlerinin dar görüşlü olmaları, şahsi menfaat ve çıkar uğruna muhalefetleri sebebiyle bir sonuç alınamamıştır.
6. Girişim: 1759
Kanal açma işine 1759’da altıncı defa olarak Sultan 3. Mustafa zamanında teşebbüs olundu. Bu sefer iki kademeli bir proje düşünüldü. Başlangıçta proje sınırlı tutularak yalnızca Sapanca Gölü ile İzmit Körfezi’nin birleştirilmesi düşünülmüştü. Şayet gölün suyu İzmit Körfezi’ne akıtılamazsa, Sakarya Nehri’nin Sapanca Gölü ile birleştirilmesine geçilecekti. 16 Haziran 1759’da Sultan 3. Mustafa’nın Kocaeli Mutasarrıfı Seyyid Mustafa Paşa ve diğer ilgili olanlara bir emir gönderildi. Burada, İzmit-Sapanca arasında bir kanal yapılarak İstanbul’daki tersaneye kereste nakli yapılacağı; İstanbul ahalisinin zaruri ihtiyacı olan odun, zahire ve sair mahsullerin ucuza satılarak refahlarının arttırılmak istendiği; bunun için bölgeye İstanbul’dan mimar, mühendis ve suyolcular gönderildiği; gerekli keşif ve incelemelerin yapılması gerektiği; Sakarya Nehri’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün de İzmit Körfezi’ne bağlanmasının mümkün olup olmadığının belirlenerek kazılacak kanalın uzunluğu ve ne kadar masrafla yapılabileceğinin rapor edilmesi gerektiği belirtiliyordu (BOA, Mühimme Defteri, 161/420).
Kanal havzasını gösteren bir harita.
Keşif yapılmak üzere İstanbul’dan Sadrazam Kethüdası Suphizade Abdullah Efendi başkanlığında Reisülküttab Abdullah Abdi Efendi, Cebecibaşı Mustafa Ağa, Mühendis ve Müderris Giritli Ahmet Efendi ve işten anlayanlardan oluşan bir heyet gönderilmişti. Kanalın inşaına başlanıp bir miktar kazılmışsa da hafriyattan su çıkması ve kışın yaklaşmasından dolayı geçici olarak kazıya ara verilmiştir. Ancak bu sırada yine bölgedeki emlak sahipleri araya girmiş; bir takım bahanelerle kanal meselesi yine akamete uğratılmıştı.
7. Girişim: 1813
Kanal açma sürecinde en ciddi teşebbüslerden birisi 1813’te Sultan 2. Mahmud zamanında girişilen yedinci teşebbüstür. Kocaeli ve Bursa sancakları mutasarrıfı olan Hacı Aziz Ahmed Paşa, Sakarya’nın Sapanca’ya oradan da Marmara’ya yapılacak bir kanalın önemini takdir ederek bu işi sahiplenmişti. Kanalın ekonomik olarak taşıdığı öneme dikkat çekerek bu nehir civarındaki her türlü mahsulün kolaylıkla Marmara’ya naklinin mümkün olacağı ve İstanbul’da bol ve ucuz olarak satılabileceğini Sultan 2. Mahmud’a arzederek padişahı ikna etmiş ve kanal işini yeniden canlandırmıştı. Sultan 2. Mahmud da kanal işini ciddiye alarak İstanbul’dan gönderdiği mimar ve mühendislerle gerekli ölçüm ve ön çalışmanın yapılarak hazırlanacak proje planının kendisine arzedilmesini 6 Eylül 1813’te Aziz Ahmed Paşa’ya emretmişti (BOA, Mühimme Defteri 234/788).
Kanal projesinin başına getirilen Aziz Ahmed Paşa, İzmit-Sapanca-Sakarya kanalı güzergahında yaptığı inceleme gezisi sonucu, 24 Temmuz 1813’te izlenimlerini padişaha bir rapor halinde arzetmişti. Aziz Paşa raporunda, İzmit Körfezi’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün Sakarya Nehri’yle birleştirilmesinin kolay olduğunu, daha önceki devirlerde bir kaç defa teşebbüs edilmişse de türlü türlü mahzurlar öne sürülerek böyle mühim bir işin terk olunduğunu yazmıştır. Sakarya Nehri’nin geçtiği yerlerde olan meyve, sebze, her türlü zahire odun, kömürün bol olduğu, bunların sal ve kayıklarla Sapanca Gölü’ne oradan İstanbul’a nakledilmesiyle İstanbul’da bolluk ve ucuzluk olacağı, yine bu yolla nakledilecek gemi inşası için gerekli kereste ile Tersane-i Amire ihya olur demekteydi. Aziz Paşa daha önceleri teşebbüs edilen bu işin olmamasının sebebini memurlar çok şey alarak (rüşveti kastediyor) işi terk etmiş olmalarına bağlamaktadır. Kanal işi başarılırsa büyük bir hizmet yapılmış olacağı, İstanbul’un yeniden ihya ve her türlü mal ve eşyanın bol ve ucuza gelmesiyle ahalinin refahı artacağından padişahın adının her zaman hayırla yad edileceğini de ifade etmişti.
Padişahın desteğini alan Aziz Ahmed Paşa, şevkle çalışmaya başlayarak mimar ve mühendislerden oluşan teknik ekiple birlikte kanal mahallinde gerekli ölçüm ve incelemeleri yaparak bir rapor halinde 11 Ekim 1813’te padişaha arzetti. Aziz Paşa, çok büyük bir iş olan kanal kazılması işini kış mevsimi yaklaşması ve kış aylarında kazıya başlanmasının uygun olamayacağı gerekçesiyle bahara ertelemişti.
Sultan 3. Mustafa zamanında teşebbüs edilen girişim için sultanın verdiği emir.
Padişah yapılan bu çalışmadan son derece memnun kalmıştı. 14 Aralık 1913’te Aziz Paşa’nın raporunun kendisine arzedildiği yazının üzerine kendi hatt-ı hümayunu ile yazdığı notta şöyle yazmıştır: “Bu bütün insanlara hayırlı bir eserdir. İnşallah kolaylıkla tamamlanır. Bu hususu özellikle Aziz Paşa’ya ihale eyledim. Şimdiden ihtiyaçlarını tedarik edip hazırlıklarını tamamlayıp vakti geldiğinde Allah’a sığınarak başlansın. Aziz Paşa’yı taltif için zat-ı hümayunuma mahsus olan kürklerimden bir samur kürk gönderilmiştir” (BOA, HAT, 1524/6).
Padişahın tam desteğini alan ve samur kürk ile ödüllendirilen Aziz Ahmed Paşa kendisine gönderilen bu son yazıdan yaklaşık 20 gün sonra 1814 Ocak ayı başında vefat etti. Marmara ile Sakarya arasında öteden beri yapımına girişilen ama başarılamayan kanal meselesini yeniden canlandıran ve padişahı bu konuda ikna ederek desteğini alan Aziz Ahmed Paşa’nın bu ani vefatıyla iş sahipsiz kaldı ve kazıya başlanamadan proje rafa kalktı.
Aziz Ahmed Paşa’nın İzmit Körfezi’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün Sakarya Nehri’yle birleştirilmesinin etkilerini incelediği raporu.
8. Girişim: 1845
1813’teki bu ciddi girişimden sonra Sultan Abdülmecid döneminde kanal işinin iki defa gündeme geldiği arşiv belglerinden anlaşılmaktadır. Bunlardan ilki 2 Haziran 1845’te Sakarya Nehri’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün de İzmit Körfezi’ne bağlayacak kanal için keşif ve incelemede bulunmak üzere Mirliva Abdi Paşa ile Kolağası Faik Efendi ve Ramiz Efendi’nin memur edildiklerine dair belgedir (BOA, C.NF, 11/542). Ancak bu girişim, bölgede incelemede bulunularak, kanalın tahmini masrafını belirlemek üzerine yapılmış bir keşif gezisinden ibaret kalmıştır.
9. Girişim: 1857
Sultan Abdülmecid devrindeki ikinci teşebbüs 13 Nisan 1857 tarihinde Kaptan-ı Derya Damad Mehmed Ali Paşa ve Serasker Hasan Rıza Paşa tarafından teklif edilmişti. Sapanca Gölü’nün İzmit Körfezi’ne yakınlığı dolayısıyla bir kanalla denize bağlanmasının bölgede ziraat ve ticareti artıracağı düşünülmüştü. Sapanca Gölü’ne yakın olan Sakarya Nehri de bu sırada gölle bağlantısı yapılarak daha faydalı bir hâle getirilebilecekti. Daha önceleri de pek çok kere başlanıp bir türlü tamamlanamayan bu işi başarıldığı takdirde, padişahın devlete ve millete son derece faydalı ve hayırlı bir iş yapacağı arz edilmişti. Sultan Abdülmecid bu hayırlı teşebbüsü uygun görerek işi Kaptan Paşa ile Serasker Paşa’nın sorumluluğuna bırakmıştı (BOA, İMMS, 9/386). Dokuzuncu defa girişilen kanal projesinin devamının gelmeyerek sönüp gittiği, sürece dair başka belgeye rastlanmayışından anlaşılmaktadır.
Kanal için Sultan Abdülmecit’in görevlendirme emri
10. Girişim: 1864
Kanala dair Osmanlı döneminde 10. ve son girişim 1863’te Sultan Abdülaziz zamanında yapıldı. Pratik, ileri görüşlü, girişimci bir bürokrat olan Ahmet Vefik Paşa, Anadolu Sağ Kol Müfettişliği görevinde iken incelemelerde bulunduğu İzmit bölgesinde, İzmit Körfezi-Sapanca Gölü-Sakarya Nehri’nin birleştirilmesinin faydasını takdir etmişti. Buna dair 11 Temmuz 1864 tarihli bir rapor hazırlayarak padişaha arzetmişti. Kendisine bu konuda yardımcı olmak üzere İstanbul’dan Mühendis Riter’i talep etmişti (BOA, A.MKT. MHM, 305/55). Riter’in keşif ve incelemeleri devam ederken menfaati bozulan bazı eşrafın Ahmet Vefik Paşa hakkında yaptıkları şikayetler üzerine, kendisi Ekim 1864’de müfettişlik görevinden azledildi ve sahiplenmiş olduğu kanal işi tekrar rafa kalktı. Bundan sonra Osmanlı döneminde kanalla ilgili bir teşebbüs yapılmadı.
11. Girişim: 1999
Marmara-Karadeniz kanalı ile ilgili son çalışma 1999’da Bülent Ecevit hükümeti zamanında yapıldı. Başbakanlık ile müşterek çalışma yürüten Sakarya Valiliği İTÜ İnşaat Fakültesi Hidrolik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Necati Ağıralioğlu ve bir grup biliminsanı, 1999’da bir fizibilite raporu hazırladı. Bu projenin Osmanlı dönemi projelerinden en önemli farkı, açılacak kanalın bir tatlı su kaynağı olan Sapanca Gölü’nden geçmeyecek olmasıydı. Ancak 17 Ağustos 1999’da yaşanan deprem felaketi nedeniyle proje rafa kaldırıldı.
Marmara Denizi’ni İzmit Körfezi’nden Sapanca Gölü’ne oradan da Sakarya Nehri’ne bir kanalla bağlayarak Marmara-Karadeniz arasında bir suyolu kurmayı hedefleyen proje, Osmanlı döneminde 8 padişah devrinde tam 10 defa gündeme gelmiş ve harekete geçilmişti.
Kanal açma teşebbüslerinin bu kadar fazla olmasına rağmen hepsinin başarısızlıkla sonuçlanmasının muhtelif sebepleri vardır. İşi sahiplenen gayretli girişimci devlet adamları çoğunlukla yalnız kalmışlardır. Padişahlar destek verir görünse de kendilerine yapılan yönlendirmelerin etkisinde kalarak desteklerini çekmişlerdir. Öte yandan kanal bölgesindeki ayan, eşraf ve halk bu projeyi tam olarak idrak edememiş; kanalın çiftlik ve arazilere zarar vereceği, şahsi menfaatlerine halel getireceğini düşünerek muhalefet etmişlerdir. Kanalın açılmasıyla bölgeye dışarıdan geleceklerle nüfusun ve yiyecek-içecek fiyatının artacağı endişesi de kanal çalışmalarını sekteye uğratmada etkili olmuştur.
İnsanların tıpkı kul hakkı gibi hayvanların hakkını almaktan çok korktuğu, hayvanlara eziyet edilmesinin felaketlere, afetlere sebep olacağı inancına sahip olduğu Osmanlı Devleti’nde hayvan haklarına dair düzenlemeler çok eski tarihlere dayanıyor.
Yeryüzünde birlikte yaşadığımız hayvanlara karşı iyi muamele edilmesi, şefkat, merhamet hisleriyle yaklaşılması, insanî duyarlılık ölçüsü, her toplumun kendi geleneğinden süzülen davranışlar ve bilhassa dini inançlarla şekillenmektedir.
Osmanlı toplumunda, hayvanlara karşı olunacak muamelede referans olarak din kitabı olan Kuran hükümleri ile hazret-i peygamberin hadislerinden örneklere bakılmaktaydı. Bu bakımdan Kuranda geçen hayvanlara güzel muamele edilmesini emreden ayetler ile, peygamberden rivayet edilen hadislerde hayvanlara iyi davrananlarla kötü davrananların akıbetleri, Müslümanlar için ölçüt olmuştur.
Mesela peygamberin hadislerinden birinde susuz kalmış bir köpeği kuyudan su çekerek sulayan fahişe bir kadının Allah tarafından affedilerek cennete konduğu veya yine bir kadının eve hapsederek yiyecek vermediği kedinin ölümüne sebep olan kadının cehenneme atıldığı gibi örnekler, Osmanlı toplumunda inançlı Müslümanlar için hayvanlara iyi davranmak ve onların hakkını gözetmek için hiç şüphesiz uyarıcı ve yol gösterici olmuştur.
Osmanlı Devleti’nde hayvan hakları ve hayvanlara dair düzenlemeler sanıldığından çok daha eski tarihlere dayanmaktadır. Osmanlılar, tıpkı kul hakkı gibi hayvanların hakkını almaktan çok korkmuş, hayvanlara kötü davranılmasının eziyet edilmesinin felaketlere, afetlere sebep olacağı inancına sahipti.
Osmanlılar inşa ettikleri ev, cami, medrese, han, saray vb. yapıların rüzgardan korunaklı bir köşesine yaptıkları kuş evleriyle kuşlara kendi elleriyle barınaklar hazırlamışlardı. Dünyada çok az örneği olan bu kuş evleriyle, aynı zamanda mimari dokuya estetik bir görünüm kazandıracak ince işçilik örnekleri sergilemiştir. Kuşların ve diğer hayvanların içmesi için suluklar yapılmıştı. Göçmen kuşlardan hasta veya yaralanarak geride kalanlar için hastane kurulması herhalde başka bir toplumda görülen bir uygulama değildir.
Tarih boyunca hayvanlarla bir arada yaşamaya alışmış, onlara bakan ve gözeten Osmanlı toplumu, inancının da gereği olarak hayvanlara karşı olan merhamet duygusunu, hayvanlara hizmet eden vakıflar kurarak kurumsallaştırmıştır.
Taksim Topçu Kışlası’nın önünde bir hayvanseverden yemek bekleyen sokak köpekleri, 19. yüzyıl sonları.
1613 yılında Sultan 1. Ahmed tarafından kurulan bir vakıf, sofralardan artan yiyeceklerin çöpe atılmayarak toplanmasını ve yaban hayvanları ile kuşlara verilmesini sağlamaktaydı.
İstanbul’da kasaplık yapan cömert bir esnaf olan Hacı Evhadüddin Efendi, İstanbul Yedikule’de bir cami, tekke, hamam ve çeşme yaptırarak bunların ayakta durması için bir de vakıf kurmuştu. Bu vakfın şartnamesinde, her gün iki sırık ciğer satın alınarak cami ve çevresinde bulunan kedilere verilmesini şart koşmuştu.
Ödemiş’te Hacı İbrahim Ağa’nın 1889’da kurduğu vakıf ise, göç edemeyerek geride kalan leyleklerin bakımı için vakıf gelirinden yüz kuruş vakfetmişti.
Osmanlı toplumunda bilinen ilk hayvan hakları belgesi 1587 yılında Sultan 3. Murad döneminde yayınlanmıştır. Divan-ı Hümayun’da alınan karar gereği, hayvanlara tahammüllerinin üzerinde yük konmaması, zayıf, hasta, nalsız ve bakımsız hayvanların çalıştırılmaması hakkında hamal esnafına sıkı bir emir yayınlanmıştı.
Yine aynı yıllarda Mekke ve Medine ile her bakımdan yakından ilgilenen ve kendileri için “hadimü’l-harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) sıfatını kullanan Osmanlı padişahlarının Kabe’nin etrafında bulunan güvercinler için her yıl belirli miktarda darıyı Mısır ve Yemen’den getirterek kuşları besledikleri ve kuşlara yem atmak için bir görevli tayin ettikleri, bu uygulamanın 20. yüzyıl başlarına kadar devam ettiği belgelerden anlaşılmaktadır.
İnsanlara hizmet ederek işlerini kolaylaştıran hayvanlara merhametli olunması devleti idare edenler tarafından sıkı sıkıya takip edilmiş ve zaman zaman bu hususta talimatlar, emirler çıkarılmıştı. 1856 yılında yük ve eşya nakliyesinde kullanılan hayvanların haftada bir gün Cuma günü çalıştırılmayarak dinlendirilmeleri, boşken binilmemesi, binmek isteyenlere karşı önlem olmak üzere semerlerinin üzerine çivi mıhlattırılması sıkı bir şekilde hamal esnafına tembihlenmişti.
Hayvanlara karşı kötü muamelenin önüne geçilmesi için İstanbul dışında diğer şehirlerde de yerel meclisler bir takım kararlar alıp uygulamaktaydı. 1871 yılında Üsküp pazarına mal getiren köylüler, atlarına belirlenen ağırlıktan daha fazla yük koymalarından dolayı belediye meclisi kararıyla para cezasına çarptırılmışlardı.
Osmanlı Devleti, Afrika’da vahşi hayvan neslinin ve yaban hayatının korunması için alınacak tedbirlerin kararlaştırılacağı 1900 yılında Londra’da toplanan uluslararası konferansa da bir delegeyle katılarak, Afrika’daki hayvanların korunması için girişimde bulunan ülkeler arasında yerini almıştı.
Hayvan haklarına riayet eden, onlara şefkat ve merhametle yaklaşan bu uygulamaların yanı sıra zaman zaman bir takım tasvip edilmesi güç uygulamalara da rastlanmaktadır. Bilhassa kuduz hastalığının tedavisinin yapılamadığı devirlerde köpekler potansiyel kuduz tehlikesi görüldüğünden, başıboş sokak köpeklerinin toplanarak itlaf edilmelerine dair belgelere rastlanmaktadır. Resmi makamlarca tebliğ edilen bu tür belgelerde kuduz hastalığına karşı alınacak önlemler arasında köpeklerin ortadan kaldırılması tavsiyesi bulunmaktaydı. Bu tür belgelerden birisi de Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898 yılında İstanbul’a yapacağı ziyaret öncesi yapılan hazırlıklar esnasında kaleme alınmıştı. Sadaret’ten padişaha sunulan bu yazıda; Alman imparatorunun caddelerde gezinmek isteyeceği ihtimaline binaen kuduz ve uyuz hastalıkları yayan ve sokak ortasında “pek çirkin manzara” teşkil eden köpeklerin “uygun bir şekilde” ortadan tamamen kaldırılmaları gerektiği arz edilmişti.
Hayvanlara yönelik kötü muameleye dair belgelere yansıyan diğer bir husus da “ayı oynatıcılığı”dır. Yaşı kırkın üzerinde olanlar, İstanbul sokaklarında, meydanlarında ayı oynatıldığına şahit olmuşlardır. Bir eğlence olarak sunulan bu acıklı gösteri, 1990’lı yılların başına kadar devam etmişti. Osmanlı döneminde de İstanbul’da, Rumeli vilayetlerinde ayı oynatılmaktaydı. Ancak şimdikinden farklı olarak o dönemde ayı oynatmak için resmi makamlardan ruhsat almak şartı vardı.
Hayvanlara karşı beslenen şefkat ve merhamet duygularını paraya tahvil eden bazı örnekler de bulunmaktaydı. Bunlardan birisi olan tuzaklar kurulup yakalanan kuşları para vererek “azad” edip iyilikte bulunulması usulü artık görülmese de, cami önlerinde buğday satın alıp güvercinlere atmak adeti hâlâ süren çok eski adetlerden birisidir.
YÜK HAYVANLARIYLA İLGİLİ DÜZENLEMELER
At ve katırlara fazla yük konmaması
Osmanlı Devleti’nde hayvan haklarına dair en eski belge 17 Şubat 1587 tarihli Mühimme Defteri’nde bulunan hükümdür. Devletin en önemli kararlarının alınıp uygulandığı Divan-ı Hümayun’da hayvanlara iyi davranılması, eziyet edilmemesi hususunda ilgililere sert bir şekilde ihtarda bulunulmuştu.
1587 yılında İstanbul’da belediyecilik ile ilgili işleri takip eden görevli olan İstanbul Muhtesibi Mehmed Çavuş’un, at hamalları diye bilinen, at ve katırlarla yük taşıyan hamalların hayvanlarına fazla yük yükleyerek helak olmalarına sebep olduklarından şikayet etmesi üzerine, Divan-ı Hümayun’dan İstanbul kadısına yazılan hükümde; İstanbul’da taşımacılık yapan at hamallarının, bakımsız, nalları olmayan, semerleri eskimiş ve yıpranmış halde, zayıf ve sakat at ve katırlara taşıyabileceklerinden fazla yük vurmalarının yasak olduğunun, yasağa riayet etmeyenlerin cezalandırılacağının hamallara ve kethüdalarına tembihlenmesi emredilmiştir.
BOA, YB.021,23/10
1 Ekim 1856 tarihli belgede ise at ve katır ile taşımacılık yapan hamalların, Cuma günleri tatil yapıp hayvanlarını dinlendirmeleri ve diğer günlerde de hayvanlar boşken üzerlerine binmelerinin yasak olmasına rağmen bu yasağa uyulmadığı anlaşıldığından, Meclis-i Vâlâ’dan Şehremaneti’ne gönderilen yazıda; at, katır, eşek gibi hayvanlarla taşımacılık yapan at hamallarının Cuma günleri tatil yapıp hayvanları dinlendirmeleri, boş olduklarında üzerlerine binilmemesi, binilmesini önlemek için semerleri üzerine demir çiviler mıhlattırılması hamallar esnafına tembihatta bulunularak hayvanlara karşı merhametli davranılmasına riayet olunması emredilmiştir.
Yerel belediye meclisleri de hayvanlara eziyet edilmesinin önüne geçmek için tedbirler alıp cezai müeyyide uygulamaktan geri durmamıştı. Üsküp’te yük hayvanlarına belirlenen miktardan fazla yük yükleyen kişiler Belediye Meclisi kararıyla para cezasına çarptırılmıştı.
BOA, 62 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 37
9 Mart 1871 tarihli bu belgede, Üsküp’e bağlı Koçana ve İştib kazalarından (bugün Makedonya’nın doğusunda iki şehir) yedi köylü, atlarına pirinç yükleyerek Üsküp pazarına götürmüşlerdi. Üsküp’te belediye görevlilerinin yaptığı denetimde köylülerin atlara vurdukları yüklerin belirlenen ağırlığın üzerinde, yaklaşık 150 kg. olduğu tespit edilerek köylülerden hesap sorulmuştur.
Üsküp Belediye Meclisi toplantısında gündeme gelen bu hayvan haklarına aykırı hareket sebebiyle, atlarına belirlenen miktardan fazla yük yükleyen yedi köylünün her biri, ikişer “beşlik” para cezasına çarptırılmış ve cezalar tahsil edilmiştir.
BOA, 62 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 37
AVRUPA İMPARATORUNUN ZİYARETİ
Dilenciler Darülaceze’ye Sokak köpekleri itlafa
BOA, Y.PRK.BŞK, 61/103
Başta İstanbul olmak üzere, Osmanlı şehirlerinde kuduz vakaları çokça görülmekte ve can kaybına yol açmaktaydı. Kuduz hastalığına karşı tedavinin yaygınlaşmadığı devirlerde, bu illetten kurtulmanın en pratik yolu olarak, sokaklarda başıboş dolaşan köpeklerin toplanarak itlaf edilmesi görülüyordu. Pek çok belgede İstanbul’da başıboş sahipsiz köpeklerin itlaf edilmesine dair emirlere rastlamak mümkündür.
Bunlardan birisi de Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898 yılında İstanbul’a yapacağı ziyaret öncesinde, Sadaret tarafından alınan tedbirlerin padişaha arz edildiği yazıda görülmektedir.
Sadaretin arzında, imparatorun gelişi münasebetiyle İstanbul’da asayiş ve temizlik konusunda Zaptiye ve Şehremaneti’nin aldıkları önlemlerden bahsedildikten sonra, sokaklarda gezinen sakat ve fakir dilencilerin toplanarak yeni yaptırılan Darülaceze’ye kaldırılması, Alman imparatorunun caddelerde gezinmek isteyeceği ihtimaline binaen de kuduz ve uyuz hastalıklarını yayan ve sokak ortasında “pek çirkin manzara” teşkil eden köpeklerin de “uygun bir şekilde” ortadan tamamen kaldırılmaları gerektiği arz edilmişti.
16. YÜZYILDA BAŞLAYAN GELENEK
Kabe’deki güvercinlerin beslenmesi
BOA, BEO, 917/68753
Kutsal topraklar (Mekke ve Medine) Osmanlı idaresine geçtikten sonra, burayı özel bir statüde yönetmeye başlayan halife padişahlar, bölgenin her türlü işiyle yakından ilgilenmekteydi. Mekke’de Kabe’nin bulunduğu alandaki güvercinlerin beslenmesi için her sene Mısır ve Yemen’den darı getirterek güvercinlere atılması bir gelenek halinde asırlarca sürüp gitmişti.
16. yüzyıla ait belgede güvercinler için darı gönderilmesi padişah tarafından emredilmekteydi. 19. yüzyılın sonunda Sultan 2. Abdülhamid dönemine ait bu belgede ise geleneğin halen devam etmekte olduğu, güvercinler için yem tedarik edildiği gibi bu yemleri güvercinlere atmak üzere daimi bir görevlinin de bulunduğu anlaşılmaktadır.
BOA, 79 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 619
Mısır Beylerbeyine yazılan 1 Mayıs 1585 tarihli hükümde; geçmişteki hükümdarlar zamanlarından beri Mekke-i Mükerreme’deki güvercinlere yiyecek verilmesi adet olduğundan, her sene Harem-i Şerif’te (Kabe’de) bulunan güvercinlerin gıdası için 50 irdeb (yaklaşık 3.500 kg.) darı gönderilmesi emredilmektedir. Gönderilen darıların belirli aralıklarla güvercinlere verilmesine nezaret etmek üzere de Mekke’de bulunan Yeniçeri Ahmet de görevlendirilmiştir.
Mısır Beylerbeyine yazılan 1 Mayıs 1585 tarihli hükümde; geçmişteki hükümdarlar zamanlarından beri Mekke-i Mükerreme’deki güvercinlere yiyecek verilmesi adet olduğundan, her sene Harem-i Şerif’te (Kabe’de) bulunan güvercinlerin gıdası için 50 irdeb (yaklaşık 3.500 kg.) darı gönderilmesi emredilmektedir. Gönderilen darıların belirli aralıklarla güvercinlere verilmesine nezaret etmek üzere de Mekke’de bulunan Yeniçeri Ahmet de görevlendirilmiştir.
Yemen Beylerbeyine gönderilen 25 Mart 1610 tarihli belgede; Kabe’deki güvercinler için her sene Yemen’den darı gönderilmesi eskiden beri devam eden bir adet olduğundan, bu sene de güvercinlerin nafakası için gerekli olan darının hazırlanarak Dergah-ı Mualla Kapıcılarından Mustafa ile Mekke’ye göndermesi emredilmektedir.
3 Mart 1898 tarihli belgede ise Mekke’de Harem-i Şerif (Kabe) içinde bulunan güvercinlere yem dağıtmakla görevli Seyyid Abdüllatif Efendi’nin vefat etmesi üzerine, bu görevin ölen Abdüllatif Efendi’nin kardeşinin oğlu olan Seyyid Abdullah’a verildiği bildirilmektedir.
1. Ahmed, tahta geçtiği gün 19 kardeşini, ölümünden önce de büyük oğlunu boğduran 3. Mehmed’in oğluydu. Henüz 14 yaşında daha sünnet bile olmadan padişah oldu. 27 yaşında öldüğünde geriye İstanbul’un en gösterişli camiini ve 40 yıl sürecek fetret döneminin tohumlarını bıraktı.
İstanbul Tarihi Yarımada’ya Boğaz çıkışından bakıldığında, büyük birer kubbenin altında toplam 10 minarenin kuşattığı iki anıt yapının kente hâkimiyeti görülür: Ayasofya ve Sultanahmet. Bu bakış açısına Süleymaniye’nin minareleri bile girmez. Süleyman ve Sinan onun görkemini, Haliç’e, Galata’ya armağan etmişlerdir.
İmparator İustinianos’un eseri Ayasofya’nın ilk açılışı 27 Aralık 537, çöken kubbesinin yenilenmesi nedeniyle ikinci açılışı 2 aralık 562’dedir. İlk törende 55 yaşında olan İustinianos, ikinci törende 80 yaşında ve bu dünyadan göçüşünün çok yakın olduğunun, hatta geciktiğinin farkındaydı kuşkusuz. Birçok hükümdar gibi o da kendi dini için büyük ve şaşırtıcı bir mâbet yaptırmayı ülkü edinmişti. Tıpkı öncekiler gibi ileri yaşlarda ve saltanatının durağan evresinde. İustiniaus’tan 1050 yıl sonra çocuk denecek yaşta Müslüman bir Türk padişahı, bu “yaşlılıkta” genellemesinin bir istisnası olarak, Bizans katedralinin karşısına bir caminin temellerini attı. Bu girişim, camiye çevrilmiş olsa da iç dünyası İslâmi havadan yoksun Ayasofya’ya nispet ve onun karşısına, daha göze çarpan bir noktada bir halife padişahın sahici camisiyle dikilmesi savıydı.
Sultan (1.) Ahmed, Atmeydanı’nın doğu cephesinde yükselecek “Ahmediye” camisinin temeline 27 Eylül 1609’da “Bismillah” diyerek altın kakmalı kazmasını vurduğunda 19 yaşını 5 ay geçmiş, saltanatının da altıncı yılındaydı. 4 Ocak 1610’da da dualarla ilk temel taşı indirildi. Hassa Başmimarı Sedefkâr Mehmed Ağa’nın yürüttüğü inşaatın sekizinci yılında kubbenin kapatılması aşamasına gelindiğinde 27 yaşındaki Sultan Ahmed, eserinin ikmâlini göremeyeceğini sezmişçesine 9 Haziran 1617 tarihinde sanki cami ibadete açılıyormuş gibi dualı ziyafetli bir “kilit taşı koyma” töreni düzenletti. Bundan 5 ay 13 gün sonra, mabedin iç dekorasyon çalışmaları sürerken 14 yıl süren saltanatını noktalayıp 22 Kasım 1617’de öldü.
3. Mehmed’in padişah olduğu gece öldürttüğü 19 kardeşi Ayasofya’daki 3. Murad türbesinde yatıyor.
Vehimli Bir Baba
Sultan Ahmed’in babası 3. Mehmed, babası 3. Murad’ın ölüm haberini alır almaz Manisa’daki sancak valiliğinden İstanbul’daki cülûs tahtına koşan padişahların sonuncusu olmuştu. 1595 kışında İstanbul’a geldiği Cuma kuşluğunda doğruca saraya çıktı. İvedi çağırılan devlet erkânı, ulema, ocak ağaları kar altında gelip Divanhane’de bekleştiler. 3. Murad’ın 11 gün önce öldüğünden haberleri yoktu; ölümü oğlu gelesiye açıklanmamıştı. Minarelerde salâlar okunup cülus topları atılırken payitaht İstanbul “-Padişah ölmüş, oğlu tahta geçmiş!”haberiyle çalkandı. Bâbüssaade önüne taht kurulup cülus merasimi yapıldı. Sonra 3. Murad’ın cenaze namazı kılındı.
14 yaşında civan padişah Sultan Ahmed’in tahta çıktığı dönemdeki genç görünümünü yansıtan “civan sultan” tasviri.
O 27 Ocak karlı kış gününün gecesinde saray haremini babasının hasekileri kızları ve cariyeleriyle dopdolu bulan 3. Mehmed, önce bir masumlar katliamı gerçekleştirdi. Küçük yaşta olduklarından hiçbiri sancağa çıkarılmamış, en büyükleri 8-13 yaşlarında, sarayda el bebe gül bebe şehzadelik süren 19 kardeşini saray dilsizlerine boğdurttu. Selânikî Tarihi’ndeki ağıtsı anlatıya göre ertesi karlı İstanbul sabahında bir daha saraya çağrılan devlet erkânı, bu kez, mutfak revakına sıralanmış şehzade tabutçukları önünde, birinden ötekine saf tutup 19 cenaze namazı daha kıldı. Bu korkunç kıyıma bir şair “şühedâ-yı Âl-i Osman” tarihini düşürdü.
3. Mehmed, ertesi gün de babasının hasekilerini, gözdelerini, 27 kızını, kimileri hamile yüzlerce cariyesini, harem ağalarını yani bütün harem halkını yoğun kar yağışı altında arabalara, koçulara bindirtip, eşyalarını Saraçhane mafraçlarına, hamal beygirlerine yükletip Beyazıt’taki Eski Saray’a gönderdi. Annesi Safiye, hasekileri Handan, Mahpeyker, Manisa’da doğan şehzadeleri Mahmud, Ahmed, Mustafa, Cihangir, Selim ve adları bilinmeyen kızlarıyla boşalan hareme yerleşti.
İstanbul Sarayı (Topkapı), o günden başlayarak dışarıya herhangi bir haberin sızmadığı esrarengiz bir sekiz yıl karanlığına gömüldü. 3. Mehmed, sarayda saklı tuttuğu oğullarının büyüğü Mahmud’u, Celâlîler padişah ilan ederler kuruntusuyla sancağa çıkarmadı. Şehzadeler o sekiz yıl boyunca sarayda ne yaptılar, ne öğrendiler, öleni kalanı… bilinmedi. Anadolu’da Celâlî tuğyanı vardı. İstanbul’da ise yeniçeri ve sipahi eylemleri, padişahı ayak divanına çıkartacak ciddiyetteydi. Vehimli padişah, saltanatının son aylarında atası Sultan Süleyman’ı örnek almışçasına büyük şehzadesi Mahmud’u, tahta geçmek için bir şeyhle gizlice haberleştiği ihbarı üzerine 7 haziran 1603’te boğdurttu. Tahta geçtiğinde boğdurduğu 19 kardeş şehzadeye ölümüne yakın bir de oğul şehzade katarak, rekorunu güncelledi! Bu listeye, idam ettirdiği 3 sadrazam, vezirler, daha niceleri eklenebilir.
Gizemli gecenin sabahı
Nadiri’nin Sultan Ahmed’i Edirne’de resmeden minyatürü.
Şehzade Mahmud’un boğulmasından 6,5 ay sonra, “Şeb-i Yelda” denen yılın en uzun gecesinde Topkapı Sarayı’nda acaba neler yaşandı? Vak’anüvis kaydına göre 37 yaşındaki 3. Mehmed tanı konamayan rahatsızlığının dördüncü gecesinin sabahını göremedi. 22 Aralık 1603 sabahı Divanhane’de mutat oturum başladı. Sadrazam Malkoç Ali Paşa henüz İstanbul’a gelmediğinden divana Sadaret Kaymakamı Kasım Paşa başkanlık ediyordu.
Kapı ağası, iç saraydan bir kâğıt getirip Kasım Paşa’ya verdi. Yazıyı hecelerken irkilen paşa, gelen buyruğu yanındaki kadıaskere sesli okuttu: “-Sen ki Kasım Paşasın. Babam Allahın emriyle vefat eyledi ve ben taht-ı saltanata cülûs eyledim. Şehri muhkem zapt eyleyesin. Bir fesat olursa senin başını keserim!” Donakalan divan üyeleri, sancaktan gelecek bir şehzade olmadığını biliyorlardı ama “babam öldü” diyen saraydaki şehzadeyi tanımıyorlardı. İç sarayda olup bitenleri, Hasoda’da iç biat yapıldığını kapı ağasından öğrendiler. Kapıkullarının ayaklanıp yağmaya girişmesini önlemek için hemen cülûs ilan edildi. Kuşluk vakti Bâbüssaade önüne taht kuruldu. Yeni padişah Sultan Ahmed, başında şemle (siyah matem sarığı), gelip altın tahta oturdu. Biattan sonra 3. Mehmed’in cenaze merasimi yapıldı.
Osmanoğulları’nın üç asırlık töresini, üç asır sürecek yeni bir yapıya dönüştürecek Sultan Ahmed’in varlığı o gün ortaya çıktı. Sünnet olmamış 14 yaşında bir çocuktu. Hanedan, onun sulbünden yürüyecekti. Osmanoğulları’nın, 1421’de Çelebi Mehmed- 2. Murad baba-oğul taht değişimiyle başlayan, iki yüzyılllık baba padişahın tahtına sancaktan gelen oğlunun oturması geleneğinin sonuncusu o sabah yaşandı. Çünkü, 14. padişah Ahmed, sancağa çıkmamış, “Babam öldü, bana biat edeceksiniz” diyerek tahta oturmuştu!
Kılıç alayı 4 Ocak 1604’te yapıldı. Çocuk padişahın beline Eyüp Sultan’da Hz. Muhammed’in kılıcı bağlandı. 10 Ocak’ta babaannesi Safiye Sultan’la babasının harem halkını Eski Saray’a gönderdi. 23 Ocak’ta ilk Cuma namazını Süleymaniye Camii’nde kıldı. Oradan Vezirazam Yavuz-Malkoç Ali Paşa’nın sarayına giderek sünnet oldu. İlk kez bir padişah sünnet olduğu için ülkede şenlikler düzenlendi!
Saltanat işlerine sarılan çocuk padişahın danışmanı, hocası Mustafa Efendiydi. Doğal ki onun telkiniyle Bağdat valiliğine atadığı eski sadaret kaymakamı Kasım Paşa’yı yoldan çevirterek ve bir süre sonra sadaret kaymakamı Sarıkçı Mustafa Paşa’yı, huzuruna getirtip cellâtlara boyunlarını vurdurdu! Huzurda idamlarda acaba ne hissetti? Veziriazâm Derviş Mehmed Paşa da 11 Aralık 1606’da huzurunda boğuldu. Tarihçi Na’imâ: “Bir zamandan sonra merhumun ayağı seğrimekle padişah hançer ile boğazını kesti” diyor. Sultan Ahmed’in son kurbanı, ölümünden 35 gün önce 17 Ekim 1614’te Paşakapısı’nda boğdurttuğu Veziriazâm Nasuh Paşa oldu.
Bu acımasızlığına karşın, babası ve büyükbabası gibi kardeşlerini temizleme girişiminde bulunmadığı, cülusunu izleyen günlerde şehzade tabutlarının saray kapısından çıkmamasından anlaşılsa da içeride kaç kardeş şehzade vardı, akibetleri ne oldu soruları yanıtsızdır. Ola ki daha koynuna cariyeler koyulup Ahmed’in tenasül kabiliyeti denenmediğinden babaannesi Safiye, annesi Handan sultanlar, hanedan şehzadesiz kalmasın uyarısında bulunmuşlardı. Bunlardan sadece birinin, Mustafa’nın varlığı, Sultan Ahmed ölünce ortaya çıkacak, bu mecnun kardeş, tahtın babadan oğula değil, hanedanın erşed ve ekber (yetişkin ve yaşça büyük) bireyine geçmesine, iradesi ve haberi dışında sebep olacaktır.
Daha kötüsü, Osmanlı tarihinde iki kez tahtta çıkan bu deli amca ile ardılları çocuk, sadist şehvetperest yeğenleri (Sultan Ahmed’in oğulları) 2. Osman, 4. Murad, İbrahim dörtlüsünün ve çocuk torun 4. Mehmed’in ilk yıllarını kapsayan 1617-1656 arasındaki ayaklanmalar, tahttan indirme ve öldürmelerle dolu 39 yıl, Osmanlı tarihinin en kritik fetretlerinden biri olmuş bu evrede devleti ve hanedanı ayakta tutmada Sultan Ahmed’in hasekisi, 4. Murad’ın ve İbrahim’in annesi Mahpeyker Kösem Valide Sultan etkin olmuştur.
Dindar ama acımasız
İdare, Kösem Sultan’daydı Batılı bir ressamın çiziminde Sultan İbrahim’in padişahlığı döneminde yapılan Kösem Sultan çizimi. 39 yıllık çalkantılı bir dönemde devleti idare eden o olmuştu.
Karakterini belirlemede başvurulacak kaynakların suskunluğu Sultan Ahmed’i tanımamızı zorlaştırıyor. Yarısı çocuklukta yarısı padişahlıkla geçmiş kısa yaşamında İstanbul’a muhteşem bir külliye kazandırması, Mekke’ye Medine’ye hizmetler götürmesi önemli; Taassup derecesinde dindarlığına karşın dönemindeki idamlar, esrarengiz ölümler, Eski Saray’ı vuran salgının yaptığı temizlik(!); ellili yaşlardaki babaannesi Safiye Sultan’la (öl.10 Kasım 1605) daha kırkına ulaşmamış annesi Handan Sultan’ın (öl. 12 Kasım 1605) birinin Eski Saray’da, diğerinin Topkapı’da iki gün arayla ölmesi ise şaşırtıcıdır. 15 yaşındaki Ahmed’in babaannesini zehirlettiği doğruysa aynı tertipten annesini de yoksun bırakmadığı düşünülemez mi? Bu iki saraylıyı, kocaları 3. Murad’ın ve 3. Mehmed’in türbelerine gömdürüp ertesi gün fırtınaya aldırmadan Mudanya’ya, oradan Bursa’ya gitmesi de “bunda ne var?” yanıtıyla geçiştirilemez.
İki kırılmanın müsebbibi
Sultan Ahmed’in tahta çıkışı, kısa ömrü ve saltanatı, babasının, büyükbabasının tasarlamadığı selâtin bir külliyeyi kısacık ömrüne sığdırması bir dizi sorular açar. Bunlar bir yana, Osmanoğulları Hanedanını önemli iki kırılışa bu padişah mahkûm etmiştir: Tahta sancaktan gelmemek, babasının öldüğü gece tahtı sahiplenmek onun kusuru değildir ama babanın yerini oğlunun alması töresi yerine erşed ve ekber olan kardeşin, kuzenin, yeğenin saltanatı, Ahmed’in sarayda saklı tuttuğu kardeşi Mustafa ile başlamıştır. 1603’teki âni, daha önce benzeri yaşanmamış olsa da zorunlu bir taht değişikliğidir. Oysa 1617’de, büyük oğlu Osman’ın değil, mecnun kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulması, olasılıkla ölüm krizindeki padişahın vasiyetiydi.
Sultan Ahmed’in saltanatı, Osmanlı Devleti’nin o güne kadar kurup geliştirdiği düzeni çöküşe sürükleyecek gelişmelerin bir bakıma hazırlık evresidir. Sultan Ahmed’in, sadrazam idam ettirmeyen büyük babaları 2. Selim ve 3. Murad’ı değil, 13 kez sadrazam atayıp azleden, bunlardan üçünü idam ettiren babası 3. Mehmed’i örnek aldığı açık. Tarihlerin “aşırı dindardı” anlatıları, Bahtî mahlasıyla şiirleri övülmeye değer. Ancak ölümüyle başlayan fetretteki kardeş, yeğen, çocuk padişahlar karmaşası, 6 cülus, 4 hal, 2 padişahın öldürülüşü, 23 kez sadaret değişikliği, 7 sadrazamın idamı, ikisinin parçalanması, onlarca yüzlerce idam, kent terörü ve ayaklanmalar, askerin padişah ırzına geçmeye yeltenmesi, sadrazamları parçalaması rezaletleri de göz ardı edilmez..
Sultanahmet Camii ve külliyesi ise selâtin cami ve külliye yaptıran öncül ve ardıl padişahlardan hiçbirinin yaşam öyküsü ve eseriyle benzerliği olmayan gizemli bir olağandışılıktır. Gerçeklere değinmek de Sultan Ahmed’i İstanbul’a kazandırdığı anıt eser nedeniyle yücelterek anmamıza engel değildir.