Etiket: 3. Murad

  • Tarihin akışına ve insana dair ‘ileri-geri’ konuşma hâlleri…

    Tarihin akışına ve insana dair ‘ileri-geri’ konuşma hâlleri…

    Tarih, çizgisel bir akışla hepten iyiye ya da kötüye doğru gitmez, zikzaklar çizer. “Yükseliş”ten sonra Osmanlılar’ın pek çok parlak devletin ömründen uzun sürecek bir “duraklama-gerileme” devrine girdiği bilgisi, ders kitaplarımızdaki çizgisel anlayışın ürünü. Lale Devri’nde çiçek aşısının bulunması bile, dönemin sadece eğlenceyle geçmediğini kanıtlar.

    Ekonomik gerileme, temel ihtiyaçları karşılamayı güçleştiriyor. Sosyalleş­mek, eğlenmek, tatil yapmak her geçen gün daha fazla lüks görülüyor. Yoksunluk umutsuz­luğu ve güvensizliği körüklü­yor, toplumun fertleri şiddete meylediyor. Alıştığımız çizgisel tarih duygusu, bu yokuş aşağı gidişin pek hayırlı olmadığını sezdiriyor. 16.-17. yüzyıllarda­ki Celâli isyanları, sert iklim değişikliği ve enflasyon ile sey­reden o boğucu yokuşlar bile, bir biçimde düzlüğe çıkmış; tarihin yollarına dönüp bak­tığımızda dik rampalar değil, deve hörgüçleri, zikzaklar ve menderesler görüyoruz.

    Dinlerin insan hayatına da­hil ettiği “ereklilik” (bir ideale doğru yaşamak) olgusu, tarihi de dümdüz uzanan raylar üze­rinde ülküsel bir düzene doğru yola çıkmış bir trene benzet­miştir. Bu tren çeşitli mer­halelerden geçecek, sonunda kemâl istasyonuna ulaşacaktır: Hegel’e göre bu durak, intizam­lı Prusya’nın Alman toplumuy­du; Marx’a göre ise kapitalizmi geçtikten sonra karar edilen eşitlikçi sosyalizm. Gelgelelim insanlığın geldiği noktada gö­rüldü ki, türün en zeki fertleri bir ötekini ve dünyayı tümüyle yokedecek kadar tahripkar kitle imha silahları üretmek ve patlatmakla meşguldür ve tre­nin kemâle gittiği bir sanrıdır.

    Laklakiyat-Minyatur-1
    — 2. Ahmed: Ben mi “gerileme” padişahıymışım?
    Vallahi lalama sorun, musikide epey ilerledim!

    1513’te küçük kardeşi Yavuz Sultan Selim tarafından, aralarındaki ahde rağmen boğularak öldürülen Şehzade Korkud; yazdığı Dâvetü’n-nefs adlı eserinde daha 2. Bayezid döneminde bozulmanın başla­dığından sözediyordu. Ancak Osmanlılar’ı asıl 15. yüzyılda yaşamış Tunuslu tarihçi İbn Haldun’un, devletlerin de in­sanlar gibi kaçınılmaz biçimde ölümlü olduğu savı etkilemişti. Kanunî dönemini ideal örnek olarak gösteren Kâtip Çelebi gibi 17. yüzyılın Osmanlı nasi­hatname yazarları, bu organiz­manın yaşlılık çağında ve bir ayağının çukurda olduğunu kabul ediyordu: Takdir-i ilahi kaçınılmazdı ve yapılabilecek olan ancak yaşlılığı uzatmaktı. Hammer, D’ohsson, Ranke gibi tarihçiler, biraz da çizgisel bak­tıklarında bunu Batı’ya karşıt olarak doğrusal bir “gerile­me” olarak nitelendirdiler. Bu niteleme o kadar sahiplenildi ki Türk tarih ders kitaplarında Osmanlı tarihi dönemlendi­rilirken kullanıldı; kuruluş ve yükselişten sonra impa­ratorluğun toplam ömrünün hemen yarısını kapsayacak bir “duraklama-gerileme” dönemi geliyordu. Tarihteki pek çok parlak devlet, mesela Timur’un devleti ya da Prusya Krallığı bile, Osmanlılar’ın “durakla­ma-gerileme”si kadar uzun sürmemişti.

    Elbette bu paradigma, son çeyrek asırdaki araştırmalarla gözden geçirildi. Tarihçi Cemal Kafadar, “Neyin gerilemesi, kimin gerilemesi, hangi an­lamda, nerede, ne kadar süren ve neye nispetle?” diye sorarak konuyu biraz detaylandırmak gerektiğine işaret eder. Edward H. Carr “tarihsel olayların ve toplumların doğa yasaları gibi tepki vermediğini; öngörüle­mez ve rastlantısal olduklarını” hatırlatır bize. İleri ya da geri giden bir trende değil de coş­kun bir nehre kapılmış iri bir tomruğun üzerinde, akıntıda yalpalıyoruz sanki.

    Laklakiyat-Minyatur-2
    — 3. Ahmed: Biz ne zaman düzelicez be Koçi Bey?
    — Düzelicez inşallah padişahım.
    — Ne zaman çelebim, kabre duhûl edince mi?
    — Yok, şu olaylar bi bitsin.

    Evet, 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyılda Osmanlılar, Yeni Dünya ve Hint yolu keşfini tamamlayıp altına-gümüşe doyan Avrupalılar karşısında askerî, ekonomik ve sosyal anlamda geride görünüyordu. Ayrıca Rönesans ve Reform, Ba­tı’ya düşünsel anlamda da çağ atlatmıştı. Tabii bu değişmeler birdenbire olmadı; Osmanlılar bu devirde paraları pula dönse de caydırıcı askerî güçlerini korudular. Öte yandan 1633’te Roma’da Enkizisyon Mahkemesi’ne çıkarılan Galileo, hâlâ dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini inkara zorlanı­yordu.

    Laklakiyat-Minyatur-3
    — Neyiniz var efendim?
    — Bilmiyorum, böyle gerileme dönemindeymişiz gibi bi his var içimde. Sürekli kanun-ı kadim eksikmiş gibi geliyo bana. Sarayda bi yerlerde kadınlar etkin… Padişahlar küçük yaşta tahta çıkıyomuş gibi…Yeniçeriler, Celâliler, tımar sistemi… Onu özlüyorum
    galiba ben ya, Süleyman’ı…

    16. yüzyıl sonlarında, Anado­lu’da bugün olduğu gibi kontro­lü güç bir enflasyon yaşanıyor, her şey kötüye gider gibi görü­nüyordu. 17. yüzyıl ortalarına kadar durum böyle devam etti ama fiyat artışları duraksadı. 18. yüzyılda hâlâ el atölyele­rinde değerli ihracat malları üretiliyordu. Kanunî’nin to­runu, saraydan dışarı adımını atmayan gerilemenin timsali 3. Murad, günümüzde Osmanlı kültür dünyasını kavramamızı sağlayacak Surnâme, Hünernâ­me, Şehinşahnâme gibi minya­türlü elyazmalarını ürettirmiş ve Osmanlı toplumu kitap-re­sim sanatlarında altın bir çağ yaşamıştı. “Sefahat devri” diye adı çıkan Lale Devri, tıp tari­hinde hiç de fena sayılmayacak bir gelişmeyi, çiçek aşısını müjdeliyor; bu gelişme İngiliz misafir Lady Montagu tarafın­dan gıptayla kaydediliyordu.

    Savaşmadığı için “pasif” diye nitelenen şehzade ve sultanlar gerçekten daha az becerikli olsalar da daha az içsavaşa, kan ve harcamaya sebep olmuş; idarenin bürokrasi organları üzerinde dağılması daha ku­rumsal bir devlet düşüncesinin doğmasına yardım etmişti. Kısacası tarih, çizgisel biçimde iyiye ya da kötüye gitmiyor, zikzaklar çiziyor; belki doğa olayları ve mevsimler gibi daireler hâlinde kendi döngü ve devinimine devam ediyor.

    Şaka bir yana… [1] 2. Ahmed. Levnî, Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3109, s. 20b. [2] Sahnede Koçi Bey’in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra doğan 3. Ahmed’i görüyoruz; 1720 Okmeydanı sünnet şenliğinde devlet erkanıyla sohbet ediyor. Surnâme-yi Vehbî, res. İbrahim, 1720-28. Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3594, s. 106b. [3] 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263.

  • Takiyyüddin’in rasathanesi padişah fermanıyla ezildi…

    Takiyyüddin’in rasathanesi padişah fermanıyla ezildi…

    Politikanın vahşi iklimi büyük denizci Pîrî Reis’i başından etti (1554). Takiyyüddin Râsıd’ın gözbebeği rasathanesi ise yerle yeksan edildi (1580). Hezarfen Ahmed’in uçuşu da (1632) 4. Murad tarafından tehlikeli bulunacak, kendisi Cezayir’e sürülecekti. Bu toprakların siyaseti, yetenekli ve sıradışı insanları nasıl devredışı bırakmıştı?

    Tophane sırtlarından gökyü­züne uzanan görkemli gözlemevi, 22 Ocak 1580’de, Boğaz cihetindeki kadırgalardan Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa tara­fından top mermileriyle dövü­lüyor; Takiyyüddin Râsıd, evladı yerine koyduğu kuleyle birlikte içindeki onlarca icadın tarumar edilişini kimbilir hangi tepeden içi sızlayarak seyrediyordu. Hâmisi Hoca Sâdeddin Efendi, dostunun canını kollamak için onu çekip bir yerlere saklamıştı. İnsanlar ise, “davet ettiği felaketler” yüzünden Râsıd’a kin güdüyordu. Kendi köşesinde 5 yıl daha yaşadı âlim; sonra cevherini yitiren bir yıldız gibi karanlıkta sönüp gitti.

    Takiyyüddin Râsıd 1526’da Şam’da yaşayan eğitimli bir Türk ailesinin çocuğu olarak doğdu. Ulu atası Mengü Bars, Selahaddin Eyyubi’nin Lazkiye komutanıydı. 1550’lerde İstanbul’a göçettiler. Şeyhülislam Ebussuud Efendi’den dersler aldı. Edirnekapı Medre­sesi’nde müderrislik ve bir süre Kahire’de kadılık yaptı. Burada daha önce Uluğ Bey’in Semerkant Rasathanesi’nde çalışmış olan Kutbüddin Efendi ile tanıştı; verdi­ği kitapların tesiriyle astronomiye yöneldi. 1570’te İstanbul’a dönüp Galata Kulesi’nde gözlem çalışma­larına başladı. Ertesi yıl 2. Selim’in müneccimbaşısı oldu. O dönemde astroloji (yıldız falı) ile astronomi (gökbilimi) içiçe geçmişti. Padi­şahlar müneccimbaşılardan savaş ve önemli tayinler gibi hususlarda uğurlu tarihleri belirlemelerini ve bazen de gökyüzündeki alametleri okuyup bilinmezi öngörmelerini bekliyordu.

    Kapak-Dosyasi-Emre-1
    Takiyyüddin ile yanındakiler. Rasathanede çeşitli aletlerle 16 kişinin çalıştığı görülüyor (Seyyid Lokman, Şehinşahnâme 1, res. Nakkaş Osman, 1581. İ.Ü. Nadir Eserler Ktp., FY 1404, s. 57a.).

    1574’te 2. Selim’in ölmesi ve 3. Murad’ın tahta çıkmasıyla yeni hükümdarın Manisa’daki hocası Sâdeddin Efendi, devlet idare­sinde sözügeçer biri konumuna yükseldi. Takiyyüddin’in çalışma­ları bu âlimin dikkatini çekiyordu. Sâdeddin Efendi zaman zaman rekabet etseler de yılların tecrübeli sadrazamı Sokullu Mehmed Paşa ile Takiyyüddin’in yetenekleri ko­nusunda hemfikir oldu. Beraberce âlimi padişaha takdim ettiler; çalışmaları için ihtiyaç duyduğu rasathanenin devlet tarafından inşaı ve âlime maaş bağlanması, asistanlar tayini konusunu açtılar.

    Osmanlılar’ı mağlup eden Timur’un torunu Uluğ Bey büyük bir gökbilimci-âlim olarak adını tarihe yazdırmış, çağına damga vuran bir zîc (yıldız cetveli) hazır­lamıştı. Şimdi de Osmanlı sultanı Timurlular’dan büyük olduğunu ispat etmeli, eskiyen bu zîci yeni gözlemlere göre yeniletmeliydi. Padişah bu fikri beğendi, 1577’de içinde konaklama alanları, gözlem kuyusu, alet-edevat ve kütüphane barındıran bir kule dikildi. Takiy­yüddin buradaki çalışmalarında yıldızların yerini daha isabetli gös­teren bir cetvel hazırladı; dakika ve saniyeleri gösterebilen meka­nik saatler icat etti; Galileo’nun 1609’da gökyüzü gözlemlerinde kullanmasından önce daha basit (gemilerin yelkenlerini uzaktan görebildiğini yazdığı) bir billur/ mercek üretti. Ay’ın, Dünya’nın ve diğer gezegenlerin hareketlerin­deki düzensizlikleri günümüzde bilinen değerlere yakın biçimde hesapladı. Bu çalışmaları için maaşı yetmediğinde, Mısır’daki taşınmazlarını sattı.

    Takiyyüddin’in parlayan yıldı­zı, 1577’nin Kasım ayında dev bir kuyrukluyıldızın İstanbul sema­larında belirmesiyle gölgelendi. 3. Murad batıl itikatlara eğilim­liydi; yıldızın manasını sordu. Takiyyüddin astrolojiye karşıt olan astronomlar arasında mıydı bilinmez, belki de zaruretten bir cevap verdi: Kuyrukluyıldız, İran’a Safevîler üzerine yapılacak seferin zaferle neticeleneceğinin işaretiydi. Bu cevapla padişahı başından savdığını sandı. Yine 1577’de payitahtta patlak veren veba, Kanunî’nin kızı Mihrimah Sultan, Kaptanıderya Piyale Paşa ve Şeyhülislam Hamid’in canına mâlolunca halk ve saray huzur­suzluğa kapıldı. Artan enflasyon ve yaklaşan hicri binyıl, kıyamet beklentilerini körükledi. Bir gü­nah keçisi, bir kurban lazımdı.

    1578’de İran’daki taht mü­cadelelerinin yarattığı fırsat, Sokullu’nun muhalefetine rağmen Lala Mustafa Paşa gibi fatih vezirlerce değerlendirilmek istendi; ancak İran seferinden çabuk ve kesin bir zafer çıkmadı. Gözler Takiyyüddin’in Topha­ne’de yükselen rasathanesine çevrildi. O meşum kuyrukluyıldız görüleli beri hiçbir şey yolunda gitmemişti. Belki de onu İstanbul semalarını, gökyüzünü seyredip duran Takiyyüddin davet etmişti! Üstelik bu rasathanede sonra­dan dine girmiş “dönmeler” de çalışmaktaydı!

    Kapak-Dosyasi-Emre-2
    Takiyyüddin ve kuyrukluyıldız. 1577’de İstanbul semalarında beliren kuyrukluyıldızın ölçüm ve gözlemlerini yapan Takiyyüddin sonun başlangıcından habersizdi. (Âlî, Nusretnâme, res. ?, 1584. Topkapı Sarayı M. Ktp. H. 1365, s. 5b.)

    Ölen Hamid Efendi’nin yerine şeyhülislamlığa getirilen Edirneli Şeyhülislam Kadızade Ahmed Efendi, daha evvel Rumeli kazaskerliğinden azledilmesine sebep olan Sokullu Mehmed Paşa’ya garaz bağlamıştı. Laf taşıyanlar paşa ile aralarını açmış, Boşnak Sokullu Mehmed Paşa’nın akrabalarını çeşitli mevkilere getirmesinin yarattığı “devşirme nefreti”ne gizliden gizliye Kadızade de kapılmıştı. Yaşlı veziriazam, Sultan 3. Murad üzerindeki eski nüfuzuna sahip değildi; yorgundu ve muhalifleri savaşlarda önemli başarılar elde etmiş parlak isimlerdi. Paşa, 1579 Ekim’inin 12. günü, ikindi divanına dert anlatmaya gelen bir derviş tarafından yüreğine saplanan hançerle can verdi. Derviş güya yıllar önce idam edilen şeyhi Hamza Bâlî’nin inti­kamını almıştı ama, bu ani ölüm daha çok Sokullu karşıtı olanlara yaramıştı.

    Kapak-Dosyasi-Emre-3
    Halkalı araç. İstanbul Rasathanesi’nde gökbilimciler, gök cisimlerinin enini boyunu ölçmeye yarayan “zâtü’l-halak” isimli araç ile gözlem yapıyor (Şehinşahnâme 1, s. 56b.).

    Paşa ölünce Hoca Sâdeddin’in de talebesi 3. Murad üzerindeki etkisi sarsıldı. Bir sonraki sar­sıntı, ahali arasında “uğursuzluk mıknatısı” olarak görülen rasat­haneyi bulacaktı. 1580’de Şey­hülislam Kadızade, Sokullu’nun adamlarına yönelik tasfiye pla­nını devam ettirerek rasathaneyi hedef alan bir rapor yazdı. Kadı ve şair Ataî’nin 1634’te tamamla­dığı Zeyl-i Şekâik’te ballandırarak aktardığı raporda şöyle deniyor­du: “Rasat işi uğursuzdur, feleğin sır perdelerini aralayıp gizleri öğrenmeye çalışmak küstah bir cüret olup akıbeti tehlikeye dü­şürdüğü malumdur. Buna girişen ülkeler zelzeleler ile harap olur.” Şeyhülislam Kadızade, Uluğ Bey’in rasat merakının onun oğlu tarafından öldürülmesiyle sonuçlanan kargaşalık günleri­ne sebep olduğunu söylüyordu (Ayrıca onun rasat işini melekle­rin bacaklarını dikizlemek olarak tanımladığı da söylenir. Elbette o bunların dinde yer almadığını bilecek kadar kitabi tedrisattan geçmişti, Takiyyüddin gibi o da Ebussuud’un öğrencisiydi). Kadızade ayrıca Kur’an’ın ezber­lenmesinden ibaret darülkurra medreseleri kurmuş ve raksın helal mi haram mı olduğunu tar­tışan eserler yazmıştı. Rasathane onun dünya görüşüne aykırıydı belki ama, esas olarak siyasi ikbal ve intikam arzularının hedefin­deydi. Hamisiz kalan padişahın hocası Sâdeddin’e ve birkaç yıldır süregelen belaları bahane ederek onun himayesindeki Takiyyüddin’e saldırma vaktiydi. Dedesinden beri devlet üzerin­de sürekli uzayan bir muktedir gölgeye sahip Sokullu’dan sıkılan Sultan 3. Murad, bu yeni dönem­de, şeyhülislamın sözlerine kulak verdi: 22 Ocak 1580 tarihli hatt-ı hümayunuyla Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa’ya Tophane kıyılarından rasathaneyi topa tutmasını bu­yurdu. İçindeki icatlarla birlikte yıkılan binanın enkazı, çevresin­deki gözlem kuyularına doldu­ruldu; nice göz nurları tarihin derinliklerine gömüldü gitti.

    Kapak-Dosyasi-Emre-4
    Sokullu’nun ölümü. Sokullu Mehmed Paşa’nın bir derviş tarafından hançerlenmesi rasathaneyi sahipsiz bırakmış; batıl inançlar güç kazanmıştı (Şehinşahnâme 1, s. 133a.).

    Takiyyüddin Râsıd, Galileo’dan (öl. 1642) önce teleskop benzeri bir alet kullanan Danimarkalı astronom Tycho Brahe’den (öl. 1601) bile önce bir gözlemevi için mekanik-dakik saatler yapmıştı. Flaman matematikçi Simon Stevin’den (öl. 1620) önce Doğu’da ondalık kesirlerin bilindiğini ortaya koymuştu.

    Rasathane so­nuçta sadece üç yıl yaşayabildi. Brahe’nin “Gökyüzü Şatosu Ura­nibourg”, İstanbul’daki rasathaneden 1 yıl sonra kurulacak ama çeyrek asır hizmet verecekti. Bu sayede Kepler gibi astrono­mi yasaları (eliptik gezegen yörüngeleri yasası) üreten bir dehanın yolu açılmıştı. Takiyyüddin Rasat­hanesi’ni topa tutan güllelerin bu toprak­larda baş verecek ne gibi tohumları daha toprağa ermeden iğdiş ettiğini tahayyül etmek bir hayli zor ve can acıtıcı.

  • Osmanlı Sarayı’nda kardeş ve şehzade öldürme teknikleri

    Osmanlı Sarayı’nda kardeş ve şehzade öldürme teknikleri

    Kardeşini/kardeşlerini, bunların erkek çocuklarını büyük-küçük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde cinayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Ancak özellikle 16. yüzyılın son çeyreğinde, 3. Murad ve 3. Mehmed dönemlerinde gerçekleşen “toplu katliamlar”, sonraki dönemleri de etkileyecekti.

    İstanbul’un alınışından sonra, 1470’lerden 1850’lere kadar Osmanlı padişahları­nın saltanat sarayı “Topkapu”da yaşanan töresel/törensel olaylar çok ve çeşitlidir. Cülus, muayede (bayram alayı), kılıç alayı, Se­lamlık Resmi (Cuma alayı), kadir alayı, Mevlid alayı, Zafer alayı, Sancak-ı Şerif İhracı, sürre alayı, Galebe (ulufe) Divanı, Hırka-i Saadet ziyareti, valide alayı, elçi kabulü, cihaz alayı, düğün alayı, Hıtan (sünnet) resmi, düğün­ler, velâdet (doğum) şenlikleri… Ayrıca törenlere koşut, padişah ölümlerinde cenaze alayı, saraya yönelik kıyamlar, sarayda çıkan yangınlar, padişahı tahttan indir­me hatta öldürmeler, idamlar… Bunları anlatan kaynaklar, belge­ler, yazılmış kitaplar, minyatürler, resimler; 19. yüzyılda da fotoğraf­lar, gazete haberleri, ayrıca anılar, hazinelerde saklanabilmiş eşya ve öteberi çoktur.

    Bütün bu renkli-görkemli geleneklerin gerisinde saray entrikaları, boğdurma ve kafa kesmeler, vücudundan ayrılmış başların ibret taşlarında teşhir edilmesi, “kapuarası” denen karanlık kule zindanında, Balık­hane’de, Odunluk’ta uygulanan işkenceler, denize atmalar, sür­güne göndermeler, saraya özel “örfî” ceza ve infazlar da vardı. Bunların teşhiri veya gizlenmesi de yine Saray kararıydı.

    Osmanli_Tarihi_1
    Kardeşi Cem Sultan’ın saraydaki oğlu Oğuz’u boğdurtan 2. Beyazıt,“defnedilsin” diye buyurmuştu. İstanbul’daki ilk şehzade katli buydu. 1951’de Hürriyet’te R. Tahir Burak imzasıyla yayımlanan kare.

    Bugün dünyanın büyük müze saraylarından olan Topkapı’nın tarihinde, tahta çıkanın kar­deş- kuzen şehzadeleri “saltanat paylaşılmaz” diye boğdurması meş’um bir gelenekti ama, kökleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş evresine dayanıyordu. Kardeşini/kardeşle­rini, bunların erkek çocuklarını büyük-kü­çük, mazlum-masum demeden boğdurtmak, Osmanlı tarihinde ci­nayet değil, hanedanın sürekliliği için meşru ve gerekli sayılıyordu. Aksi durum, taht ve saltanat hakkı güt­mek, isyan edip tahta çıkmak veya devleti paylaşmaya kalkışmak demekti. “Tahtımda gözü var” diyerek oğlunu öldür­ten padişahlar dahi vardır.

    Mehmed Zeki Pakalan’ın Maktul Şehzadeler adlı kitabın­daki anlatılardan, taht uğruna mücadeleyi göze alıp yenilin­ce boynunu kemende uzatan şehzadelere oranla, bebek-çocuk denmeden boğulan masumların daha çok olduğu sonucu çıkar. Bu bedbaht yazgının simgesi Fatih’in oğlu Cem Sultan değil, onun oğlu Oğuz olmalıdır: Kardeşi 2. Bayezid’e yenilerek önce Memlûk sultanına, sonra Rodos Şöval­yeleri’ne, Papa’ya, en son Fransa Kralı’na sığınmış, taht ve hayat savaşımı, 14 yıl süren Avrupa’da­ki tutsaklığı, -olasılıkla zehirle­nerek- ölümüyle noktalanmıştı. Bir hatırlatma: Fatih öldüğü (1481) sırada küçük oğlu Cem, Karaman Valisi; Cem’in oğlu Oğuzhan ise henüz çocuk ve İstanbul’daki Eski Saray’daydı. 2. Bâyezid, Cem’i yendikten sonra Oğuzhan’ı da boğdurtacaktı.

    Osmanlı tarihinde, kurucu Osman Bey’den sonraki sultanlar arasında amcasını, kardeşini kuzenini, yeğenini saltanat paylaşımın önlemek gerekçesiyle savaşarak veya bir süre hapsedip sonra boğdurtanlar vardır. 16. yüzyılın son çeyreğinde ise, bu gerekçeyle açıklanması zor iki büyük şehzade katliamı vardır. İlkinde 5, ikin­cisinde 19 şehzadenin katledildiği hadiseler arasında 21 yıl vardır. Bu katliamlar, her iki dönemin de tanığı Selâ­nikî Mustafa Efendi’nin eseri Selânikî Tarihi’nde özetle şöyle anlatılır:

    15 Aralık 1574: 2. Selim bir kış günü 50 yaşında sarayda öldüğünde, hasekisi Nûrubânû’nun oğlu Murad, Manisa’dan ge­lesiye ölümü gizlerken; Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa da önlemleri alarak Hasan Çavuş’u Manisa’ya, Kılıç Ali Paşa’yı da bir baştarda ile Mudanya’ya gönde­rir. Haberi alan Şehzade Murad ise kestirme yoldan Mudanya’ya gelerek Kılıç Ali’yi beklemeden has adamlarıy­la Feridun Bey’in 16 oturaklı forsa kalyete kayığına binerek 20/21 Aralık geceyarısı Sarayburnu’na gelir. Eniştesi Sokollu ile saraya çıkarlar. Hasoda’da iç biat yapılır. 3. Murad’ın ilk buyruğu, sarayda bulunan ve üvey kardeşleri olan 5 şehzadeyi o gece boğdurtmak olur. Ertesi 22 Aralık sabahı taht kurularak 3. Murad’ın cülus töreni, bundan sonra da sarayın Alay Meydanı’nda 2. Selim’in ve bahtsız 5 şehzadenin cenaze namazları kılınır.

    Osmanli_Tarihi_2
    Şehzade Mustafa ile imrahoru ve alemdarın cesetlerinin teşhir edilmesini tasvir eden Seyyid Lokman minyatürü. Tahtta oturan Mustafa’nın babası Kanunî Sultan Süleyman.

    Bu hadisenin ayrıntıları Selânikî Tarihi’nde, Hammer’in Osmanlı Tarihi’nde, Mehmed Zeki Pakalın’ın Maktul Şehzâde­ler’inde ve başka kaynaklarda da okunabilir.

    Bu taht değişikliğinin Topkapı Sarayı tarihi açısından önemi, 2. Selim’in İstanbul’da ve bu sa­rayda ölen ilk padişah; 5 şehza­denin boğulmasının da yine bu saraydaki ilk hanedan cinayeti oluşudur.

    2. Selim’in oğlu/ardılı 3. Mu­rad’ın ölümü ve sonrasına gelin­ce… 1595’te Erbain ayı (21 Ara­lık-3I Ocak) soğukları Avrupa’yı, İstanbul’u, Anadolu’yu tutsak almıştı. Sadrazam Sinan Paşa orduyla Belgrad kışlağındaydı ve erzak-yem kıtlığı had safhadaydı.

    İstanbul’da ise 15 Ocak günü 3. Murad, 21 yıllık saltanattan sonra 49 yaşında hastalandı; 3 gün yattı ve 4. gün ölüverdi! Belki de tarihin yazmadığı bir suikastın kurbanı idi. Başhase­kisi Safiye Sultan’ı dul bırakmıştı ama, Topkapı Sarayı Haremi diğer hasekiler, kimileri hami­le gözdeler ve yüzlerce cariye ile dolu idi. Aynı Harem’de 3. Murad’ın 27 kızı; adları bilinen ve en büyükleri 10-12 yaşında 19 şehzadesi vardı.

    Harem’in ve Saray’ın tek hakimi Safiye Sultan, padişahın ölümünü vezirlerden bile sakla­maya çalışarak, sadrazam vekili Ferhad Paşa’yla görüştü, anlaştı. Manisa’da vali olan veliaht oğlu Mehmed’in kış koşullarında gelmesi zaman alacağından İstanbul’da ayaklanma çıkması, hatta saraydaki şehza­delerden birinin tahta oturtulması olasıydı. Devamını, o sırada Saray’da müteferri­ka rütbesiyle görevli, tarihçi Selânikî’den özetleyelim:

    “Padişah-ı zaman (3. Murad) ölmüştü ama gören-bilen yoktu. Türlü dedikodu dolaşa dursun Yeniçeri Ağası da cepheden geliverdi. Padişahın huzuruna çıkması gerekliydi. İçeriden (Harem) kendisine: ‘-soğukların şiddetinden, mesane sıkleti var, çıkamaz. Hekimlerin ilacıyla hamdolsun iyileşiyor, beklesin’ haberi ulaş­tırıldı. Oysa ‘maraz-ı mühlike hücumunda ıstırabı ziyade olmuş’ (komaya girmiş), ölmüştü. Bunu bilmez gibi davranan vezirler, günlük işler için Kubbealtı’nda toplanı­yordu. Valide (Safiye) Sultan ise Kaymakam (sadrazam vekili) Ferhad Paşa ile görüşüp an­laştı. Bostancıbaşı Ferhad Ağa, mühürlü bir manzum mektup ve şehzadenin bildiği bir gümüş maşraba (nişane) ile ivedi gel­mesi için Manisa’ya, Tersane’den de Korsan Ali Reis 2 kadırga ile Mudanya’ya gönderildi. İçeride (Harem) de 3. Murad’ın sarayda­ki şehzadeleri anneleri ile “muh­kem” kapatıldılar. Bu önlemlere karşın padişahın öldüğü, Valide Safiye’nin gönderdiği mektup, küçük-büyük herkesçe duyul­muş, ezberlenmiş, dillerde idi!

    Osmanli_Tarihi_3
    19 kardeşini katleden Mehmed’in Ayasofya’daki türbesi.

    Manisa’dan Mudanya’ya at koşturup Ali Reis’in İstanbul’a 4 gün gibi kısa bir zamanda Mu­danya’ya, oradan da Ali Reis’in kadırgası ile İstanbul’a gelen Mehmed-i salis’e devlet erkanı sarayın taht kapısı önünde bi’at ettiler. Yeni padişah, babasının cenaze namazını kılıp saraya döndü. 3. Murad’ın Harem’de 27 kızı ile; Mustafa, Osman, Baye­zid, Selim, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüse­yin, Korkud, Ali, İshak, Ömer, Alâeddin, Davud adlı 19 şehzade­si vardı. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa 10 yaşında, ötekiler ise daha küçük, sabi idiler. Büyük­çelerini, muallimleri Şair Nev’î Efendi itina ile terbiye ediyordu. Bunlardan en çok ümit veren Mustafa idi. Pederinin ölümünü haber alınca akıbetini düşüne­rek belki çare olur diye ağabe­yine (3. Mehmed) şu mısralarla başlayan bir ağıt yazmıştı:

    ‘Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedim

    Ah-kim bu gülşen-i âlemde her giz gülmedim’

    3. Mehmed o gece kardeşle­rini annelerinin kucaklarından aldırtıp işlenecek cinayet-kat­liam saklı kalsın diye duygusuz dilsizlere boğdurttu. Masum şehzadeler o gaddar hissiz cellatların elinde can verirken bedbaht validelerinin gözyaşları ve feryatları katillerin dikkatini bile çekmemişti. Her birini 4 baltacının taşıdığı kavuk ve sor­guçlu tabutları vezirlerle saray memurları teşyi ettiler. 19 tabut Ayasofya avlusunda babaları (3. Murad) için hazırlanan türbe yerinin yanına defnedildiler”.

    19 kardeşinin katili 3. Meh­med, karışıklıklar, idamlarla geçen 8 yıllık saltanatının son aylarında, kendi yetişkin oğlu Şehzade Mahmud’u da “Tah­tımda gözü var!” suçlamasıyla boğdurmuş; diğer şehzadesi Ahmed’i de Celâlî Ayaklanma­ları nedeniyle sancağa gönder­memiş, sarayda tutmuştu. 14 yaşındaki Ahmed, babasının öldüğü 22 Aralık 1603 tarihinde sarayda cülûs etti. Bu da bir ilkti.

    Bu yazı münasebetiyle belir­telim: Şehzadelerin ve Sultane­fendi denen padişah kızlarının doğumları ve ecel ölümleri saray kaynaklı resmî-yazılı belge konuları olurken, boğu­lan şehzadeler için yazılı saray kaynaklı bir belge görülmüş değildir. Bu saray cinayetleri, dönemin ve sonraki tarihçile­rin ruznâme ve tarihlerinden öğrenilebilir.

    17.YÜZYIL

    ‘Saltanat babadan-oğula’ kuralın neden ve hangi koşullarda değişti?

    Osmanli_Tarihi_Kutu
    Osmanlılar’da şehzadelerin boğdurulma anını gösteren saray minyatürü yoktur; ancak vezirlerinkini gösterenler vardır: Kara Ahmed Paşa’nın boğdurulması. Hünernâme, Topkapı Sarayı Müzesi.

    Osmanoğulları saltanatında tahtın mutlaka babadan tek oğula geçmesi için kimi şehzade­lerin boğdurtulması 1603’e kadar aksatılmadı. Bu dönemde devleti, 1. Osman’dan 1. Ahmed’e 314 yılda babadan oğula 14 padişah temsil etti. 1603’te 14 yaşında tahta geçen, 1617’de ölen 1. Ahmed’in yerine sözde bir Divan-ı Hümâyun kararı ile oğlu 2. Osman değil, o tarihe kadar varlığı bilinmeyen, Ahmed’in kardeşi akıl yoksunu Mustafa geçirildi. 3 ay sonra deli denilerek tahttan indirildi ve 2. Osman tahta çıktı. 2. Osman ise kısa saltanatında kardeşi şehzade Mehmed’i boğdurttu. Bu evrede bir kural değişimi ile “saltanat babadan oğula geçer” dönemi kapanmış; 2. Osman bu yeni kuralı berkitmek ve daha tehlikeli-korkutucu bir vurgu olsun diye kardeşini öldürtmüştü.

    2. Osman da tahttan indirilip Yeniçe­rilerce öldürülecek, 2. Mustafa ikinci defa tahta çıkartılacak ve tekrar indirilerek hapsedilecekti. “Saltanat hukuku”nun değişmesiyle, önceki padişahlardan birinin oğlu ve yaşça ekber (büyüğü) şehzade olması ko­şuluyla, bu seçimi yapmak Divan’ın kararına ve şeyhülislâmın fetvasına bağlandı.

  • İkona ve minyatürlere karşı çok ‘kırıcı’ davranan insan…

    Hıristiyanlıkta ikona kırıcılık (8. yüzyıl), İslâmiyet’te tasvirin yasaklanması (9. yüzyıl)… Minyatür/tasvir sanatı bu tarihten itibaren gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim bir uzlaşım yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi portresini çizdirecek kadar resme düşkün, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.

    Resmin Tevrat’tan başla­yan yasaklanma öyküsü garip maceradır. Hıris­tiyanlıkta 8. yüzyılda bir süre yasaklanıp ikonalar kırıldık­tan sonra yine dini anlatmak amacıyla serbest bırakılır. Böyle bir yasak, 9. yüzyılda âlimler üzerinde uzlaşana kadar İslâ­miyet’te kesinlik kazanmadı. Kesinleştiği andaysa muta­savvıf ressamlar “bu dünya bir görüntü dünyasıdır; duyularla algılanan nesneler birer göl­geden ibarettir ve bu gölgeler idea’ların yansımalarıdır” diyen Platon’a kulak verdiler; Tanrı’nın yaratma yetkisinin nişanesi olan duyusal dünyayı taklide girişmeksizin, soyut/ kavramsal bir ressamlığa yönel­diler. Böylece iki boyutlu, gölge ve perspektif içermeyen bir minyatür/tasvir sanatı doğdu ve gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim tam bir uzlaşım da yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi port­resini çizdirecek kadar resme düşkünken, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.

    3. Murad ve 3. Ahmed gibi oturak ve kitap meraklısı padişahlar bir dolu resimli kitap hazırlattılar; oğullarının sünnet düğünlerini “düğün fotoğrafçısı” gibi görevlendir­dikleri nakkaşlara resimlettiler; meşhur Osman ve Levnî böyle sivrildi. Görünüşe göre reaya da bu resimli kitapları seviyordu. Evliya Çelebi Seyahatnâme’sin­de, Bitlis’te bir şehnâmenin resimlerini karalayan Kadızâ­deli yobazın tartaklanıp paşa eliyle para cezasına çarptırıldığı ballandırılarak anlatılır. Ağus­tos 2022’de Eyüp Sultan türbe­sinde bir çinideki Rumi motifte “şeytan tasviri” gördüğünü iddia eden birkaç zevat da böyle bir ikonakırıcılık yapıp asırlık çinilere çekiçle saldırmıştı; Ka­dızâdeli kadar ceza görmediler! Yine aynı yıl Da Vinci’nin şöh­retli Mona Lisa’sı birkaç “iklim aktivisti”nin boyalı saldırısına uğradı (güya ki niyetleri tasviri kırmak değil imiş…). Demem o ki hâlen 21. asırda birçok resim ve tasvir varoluş mücadelesini sürdürüyor.

    identifier W.593.000213|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
     — Oyna oğlum oyna, heh şöyle ellerini de aç… Ceyb-i fakiranemize üç benek mangır girsin! Hem gariplerin aklıyla oyna hem de yarının tek Tanrılı dünyasında yaşayacak heykeltıraşların ekmeğiyle…
    Laklakiyat_2
    — Efendim gölgesi olmayan tasvirleri de kıracak mıydık, arkadaşlar bir tane kırmış da?
    — ?
    identifier W.593.000251|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
    — Roma medeniyetinin eyü yanlarını alacan böyle, bi makascuk.
    — Ehehe… Günah değil mi ağam öyle?
    — Tapmadığın sürece sorun yok. Bencesi…

    Laklakiyat_4
    — Yok beğim abdest veren otomat ben değilim, kendisi sarayın hamamında bulunur. Şarapdar otomatım ben, ak cinnü var kızıl cinnü var, ne arzu buyurulur?.. Haram mı? Hangisi, şarap mı, heykel misal gölge sahibi bir otomat olmam mı, yoksa Cezerî Efendi’mizin bir de kalkıp tasvirimi kağıda işlemiş olması mı? O işi ulema bilür. Ak cinnü mi, kızıl cinnü mi?
    Laklakiyat_5
    — “Dünyaya iki İbrahim geldi, biri put yıktı biri put dikti” derler merhum Süleyman Han veziri-yiçün. Ben dahi put diktüm amma İbrahim Paşa misali değül, iğne ilen, ehe ehe. Pabuccu esnafınun maharetlerüni arz etmek gâyemiz beğim, gelme üstüme. Maharet sahnesünde yasak yok, ibadet secdesünde var. “Devr-i Lale ensâliyüz biiiz, zamânumuz geçmiiiş…”
    Laklakiyat_6
    — Heykel: Vıağğğr! Hem el ayağum oynar hem kükrer idim, puttan daha put, şirkten daha şirk olsam gerek idi. Amma şenlik nizamı, Hünkâr Murad huzurunda arz-ı endâm etdim… Yine de o tasvirimi karalayanı bulur isem aha bu topuz ilen… Sana ne etdiler yılan?
    — En sağdaki yılan başı: Benim dahi alt çenemi kırdı Sultan Mehmed spor içün. Keşke tasvir diye kırsa-yidi hiç olmaz ise manidar olur idi.

    Şaka bir yana… 1: Üç adam elle oynatılan Multan putuna tapınır. Acâibü’l-mahlûkât, derleyen Muhammed el-Tûsî, res. ?, Farsça, 16. yy. Walters Sanat Müzesi, W.593, 103a. – 2: Hz. Süleyman, önünde secde edilen Rum Kralı’nın portresini kırdırır. Tuhfetü’l-acâib, derleyen el-Tûsî, res. ?, 1388, Farsça. Fransa Ulusal Ktp., Supplément Persan 332, 165a. – 3: İki adam çıplak heykele dokunur. Acâibü’l-mahlûkât, Walters, W.593, 122a. – 4: Saki otomat. Yazan ve çizen Cezerî, Kitâb fî marifeti’l-hiyel. TSMK, A. 3472 – 5: Bir ayakkabı esnafı 1720 sünnet şenliğinde omzunda dikim maharetlerini gösteren bir kız kuklasıyla geçiş yapar. Vehbî, Surnâme, res. İbrahim, 1720-28. TSMK A. 3594, 154a. – 6: 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde geçiş yapan hareketli ve sesli korkunç otomatlar. İntizâmî, Surnâme-yi Hümâyun, 1582-95, res. Osman. TSMK H. 1344.

  • Osmanlı döneminde de Karadeniz-Sapanca-Marmara kanalı 10 defa sekteye uğradı

    16. yüzyıldan 19. yüzyıl ortalarına kadar 8 padişah devrinde, İstanbul nüfusunun yakacak ve yiyecek ihtiyacını karşılamak üzere toplam 10 girişimde bulunuldu. Her seferinde padişahların iradesine rağmen, bu çalışmalar yarıda kaldı, engellendi. Sakarya Nehri-Sapanca Gölü-İzmit Körfezi hattındaki büyük arazi sahipleri, imparatorluğun bu mega projelerini her seferinde durdurmayı başardı.

    Koca Sinan Paşa’nın ilk kanal girişimi…

    Osmanlı Devleti 16. yüz­yılda güç ve kudreti­nin zirvesine ulaşmış, bu azametine yakışır şekilde 3 büyük proje gündeme gelmişti. Akdeniz’i Kızıldeniz’e ve ora­dan Hint Okyanusu’na bağlaya­cak Süveyş Kanalı; Karadeniz’i Hazar Denizi’ne ve oradan Tür­kistan’a bağlayacak Don-Vol­ga Kanalı; Marmara Denizi’ni Sapanca Gölü ve Sakarya Nehri üzerinden Karadeniz’e bağla­yacak İzmit-Sapanca-Sakarya Kanalı.

    Askerî, ekonomik, stratejik anlamda büyük hedefler-bek­lentilerle girişilen ve cihanşü­mul hakimiyeti hedefleyen Sü­veyş Kanalı ile Don-Volga Kana­lı yanında; Marmara-Karadeniz Kanalı daha dar kapsamlı, içe yönelik ve yerel ihtiyaçların kar­şılanmasını amaçlayan bir gi­rişimdi. Sonraki yüzyıllarda da tekrar tekrar gündeme gelecek olan bu kanaldan beklenen fay­da; gemi inşaı için gerekli keres­tenin, İstanbul’un yakacak odun ihtiyacının ve bölgenin tarım­sal ürün ve muhtelif zahiresi­nin İstanbul piyasasına su yolu kullanılarak kolayca nakledile­bilmesiydi.

    1. Girişim: 1536

    İzmit Körfezi ile Sapanca’nın bir kanalla birleştirilmesi dü­şüncesi ilk defa Kanunî döne­minde gündeme gelmiştir. Mi­mar Sinan ve Mühendis Kerez Nikola bu işe memur edilmiş, bunlar İzmit Körfezi’nden Sa­panca Gölü’ne kadar olan mesa­fenin bir kısmını kazdırmışlarsa da 1536’da çıkan muharebeler sebebiyle iş yarıda kalmış, deva­mı gelmemiştir.

    2. Girişim: 1582

    Sultan 3. Murad devrinde (1574- 1595) Sadrazam Koca Sinan Pa­şa tarafından yaptırılan kanal için iki teşebbüs vardır. Sinan Paşa ilk sadaretinde Sakarya Nehri’nin Sapanca (Ayan/Ayaz) Gölü’ne ve gölün de İzmit Kör­fezi’ne akıtılması için inceleme­de bulunmak üzere Mimarbaşı Sinan ve Suyolcularbaşı Davud Ağa ve işten anlayan bir heyeti 25 Ağustos 1582’de memur et­mişti (BOA, Mühimme Defteri 48/188). Bu keşif görevinin so­nucuna dair kaynaklarda başka bilgiye rastlanmamıştır. Muh­temelen Sinan Paşa’nın Aralık 1582’de sadaretten ayrılmasıyla bu iş sönüp gitmiştir.

    3. Girişim: 1591

    Koca Sinan Paşa, Sakarya’yı Marmara’ya bağlayacak böyle bir suyolunu hayata geçirmek­te kararlıydı. 1589’da ikinci defa sadaret makamına gelince, 7 yıl önce yarıda kalmış kanal işi için ikinci defa ve daha geniş ölçekli bir girişimde bulundu. Sadra­zam, yapılacak kanalın ekono­mik yönden getirisine ve fayda­sına tamamıyla inanmıştı. Daha ziyade iktisadi ihtiyaçlardan do­ğan bu proje ile Tersane-i Ami­re’de inşa edilecek gemiler için kereste nakli kolaylaşacak, Sa­panca Gölü yakınında bir tersa­ne kurularak gemi inşa edilebi­lecekti. Bunun yanısıra İstanbul halkının temel ihtiyaçlarından olan ve zaman zaman fahiş fi­yatla satılan odunun daha ucuza temin edilecak; Sakarya nehri havzasının tarımsal ürünleri ve her çeşit zahire kanal yoluyla İs­tanbul’a nakledilerek ahalinin ihtiyacı uygun fiyatla karşılana­caktı.

    Sadrazam Sinan Paşa’nın kanal konusundaki girişimini uygun görüp onaylayan Sul­tan Murad, İzmit sancakbe­yine gönderdiği 21 Ocak 1591 tarihli emirde; Sakarya nehri­nin Sapanca gölüne ve gölün de İzmit önünde denize kavuştu­rulmasının “murad-ı hümayu­nu olduğunu” söyleyerek, bu iş için ölçüm ve keşif çalışmaları yapılması için mimar, mühendis ve işin ehli olanlardan bir heyet gönderdiğini belirtiyor, onlara her türlü yardım ve kolaylığın sağlanmasını buyuruyordu. Sul­tan Murad, bu işin beklemeye ve tehir edilmeye gelmeyeceğini belirtmiş, asla ihmal ve gevşek­lik gösterilmemesini sıkı sıkıya tenbihlemiştir. Aynı hükümde padişah, bölgede yaşayan insan­ların zarar görmesinin önüne geçecek tedbirlerin alınmasını da istemişti. Buna göre açılacak kanal mecrasında köy, çiftlik, mandıra olup olmadığına bakıl­masını ve bölgede yaşayanların zarara uğratılmamasını, böyle bir durum varsa başka yere nak­ledilmelerinin araştırılmasını da istemiştir (BOA, Mühimme, 67/183).

    Sakarya’yı Marmara’ya bağlayacak suyolunun planı.

    Kazıya nezaret etmek üzere Sokolluzâde Hasan Paşa me­mur edilmişti. Yapılan keşif ve incelemelerde kanal için 30 bin amelenin toplanması gerektiği belirlenmiş ve bunun için Ana­dolu’daki valilere, beylerbeyleri­ne 11 Mart 1591’de emirler gön­derilmişti. Emir gereği timar ve zeamet sahipleri her 5 bin ak­çede 1 ırgat gönderecekler, ırgat göndermeyenlerden bedel akçe­si alınacaktı (BOA, Mühimme, 67/264). Hafriyat işinde uzman kişilere de ihtiyaç olduğundan İstanbul ve civarındaki kazalar­dan lağımcı esnafının kazı işin­de istihdam edilmek üzere gön­derilmeleri emredilmişti.

    Kanalın kazılmasının Sad­razam Sinan Paşa çok istemiş; hatta bizzat kanalın kazılacağı yere gidip gözüyle görmüş; Sa­panca ile İzmit Körfezi arasının dağ ve taşlık olmayıp kolaylık­la kazılabileceği anlaşılmış; Sa­panca Gölü yakınında bir ter­sane inşa olunarak kadırgalar yapılabileceğine dair padişaha rapor vermişti. Ancak burada işin içine devlet adamları ara­sındaki rekabet girmişti. Sinan Paşa’nın böyle mühim bir işi başarması halinde itibar ve nü­fuzunun artacağından endişe eden rakibi Ferhat Paşa ve ta­raftarları, kanal hakkında bazı olumsuz görüşler ileri sürmüş­ler ve bu işin zamanı olmadığı­nı; donanma ve gemi inşa işinin daha önemli ve acil olduğunu, bu işe öncelik verilmesini pa­dişaha tavsiye etmişlerdi. Ayrı­ca bu kanal sebebiyle reayanın zorluk ve meşakkat çekip zulme uğrayacağını da ileri sürmüş­lerdi.

    Sultan 3. Murad kendisine arzedilen veya kulağına gelen bu tür söylentilerin doğrulu­ğuna yanlışlığına bakmayarak kanal işinden soğumuş ve “Din ve devlete lâzım olur iş değildir; terk edilmesi icap eder. Halkın zorluk ve meşakkat çekmesi, zu­lüm görmesi doğru değildir. En mühim iş donanma vücuda ge­tirmektir. Bu zamana kadar İs­tanbul’a odun nasıl geldiyse yine öyle tedarik olunur” demiştir (Tarih-i Selanikî, s. 282-83).

    Bu kadar sıkı tutulup son de­rece ciddi ve ayrıntılı hazırlıklar yapılan kazı işi birdenbire duru­vermişti! Devletin öncelikli ola­rak donanma hazırlığını görme­si ileri sürülerek kanal işi askıya alındı. Yeniden vilayetlere emir­ler gönderilerek kanal işinden feragat edildiği, ırgat gönderil­mesinin durdurulması, gönde­rilen ırgatların memleketlerine geri gönderilmesi istendi. Ka­nal için toplanan mühendisler, ustalar, ameleler dağıtıldı; kazı için toplanan kazma, kürek ve diğer aletler İstanbul’a gönderil­di (BOA, Mühimme, 67/291).

    Sultan 3. Murat’ın kanal
    için ırgat-amele toplanma
    emri (üstte) ve bölgede
    yaşayanların zarara
    uğratılmamasını emrettiği
    hükmü (altta).

    4. Girişim: 1654

    Koca Sinan Paşa’nın ciddiyetle ele aldığı Marmara-Sakarya ka­nalının bu şekilde akamete uğ­ramasından 63 sene sonra, pro­je yeniden canlandı. Sultan 4. Mehmed devrinin kudretli sad­razamı Köprülü Mehmed Paşa daha önce yapımına teşebbüs edilen kanalı yeniden devletin gündemine getirmişti.

    1654’de Hindioğlu isimli bir mühendis bölgeye gönderi­lerek keşif yaptırıldı. Hindioğ­lu keşif sonucu verdiği raporda, kazılacak yerlerin uygun olması sebebiyle kanal açılması müm­kün ise de temizlenmesinde çok zahmet olduğunu; ancak ka­nal inşaatının bölgedeki köy ve çiftliklerle hayvanların otladığı meralara büyük zarar verece­ğini söyleyerek Divan-ı Hüma­yun’u bu işten vazgeçirmişti. Buna rağmen padişah ve sadra­zam kanalın faydalı olacağına inandığından, işten anlayanlar­dan oluşan bir heyet göndererek yeniden keşif yaptırmış, kanalın kazılmasını emretmişti. Kanal kazılmaya başlanıp su çıkma­ya başlayınca ve kış da gelin­ce iş yarıda kalmıştı. İşin esası, bölgede bulunan arazi ve mülk sahipleri zarara uğrayacaklarını düşünerek bir yolunu bulup me­murları aldatarak bu faydalı iş­ten soğutmuşlardı. Kanalın açıl­ması yine akamete uğramıştı.

    5. Girişim: 1754

    1754’te 1. Mahmud devrin­de kanal işi daha dar kapsamlı olarak yeniden gündeme geldi. Bu defa kanalın Sakarya Nehri ayağı devre dışı bırakılarak sa­dece İzmit Körfezi ile Sapanca Gölü’nün birleştirilmesi düşü­nülmüştü. Sultan 1. Mahmud, İstanbul’un nüfusu, iaşesi, asa­yişi işleriyle yakından ilgilenen bir padişahtı. İstanbul’a dışarı­dan göçü yasaklayarak nüfusun kontrolsüz artmasını engelle­mişti. İstanbul sakinlerinin yi­yecek, içecek, ısınma gibi haya­ti ihtiyaçlarını yeterli ve ucuza temin etmelerini sağlamaya büyük önem vermekteydi. Bu amaçla İzmit-Sapanca bölge­sinden her çeşit yiyecek mad­desi, zahire ve odunun başken­te kolay ve ucuza nakledilebil­mesine imkan sağlayan kanala sıcak bakıyordu. Yine keşifler yapılmış, ancak o bölgenin ayan ve ileri gelenlerinin dar görüşlü olmaları, şahsi menfaat ve çıkar uğruna muhalefetleri sebebiyle bir sonuç alınamamıştır.

    6. Girişim: 1759

    Kanal açma işine 1759’da altın­cı defa olarak Sultan 3. Musta­fa zamanında teşebbüs olun­du. Bu sefer iki kademeli bir proje düşünüldü. Başlangıçta proje sınırlı tutularak yalnızca Sapanca Gölü ile İzmit Körfe­zi’nin birleştirilmesi düşünül­müştü. Şayet gölün suyu İzmit Körfezi’ne akıtılamazsa, Sakar­ya Nehri’nin Sapanca Gölü ile birleştirilmesine geçilecekti. 16 Haziran 1759’da Sultan 3. Mus­tafa’nın Kocaeli Mutasarrıfı Seyyid Mustafa Paşa ve diğer il­gili olanlara bir emir gönderildi. Burada, İzmit-Sapanca arasında bir kanal yapılarak İstanbul’daki tersaneye kereste nakli yapıla­cağı; İstanbul ahalisinin zaruri ihtiyacı olan odun, zahire ve sair mahsullerin ucuza satılarak re­fahlarının arttırılmak istendiği; bunun için bölgeye İstanbul’dan mimar, mühendis ve suyolcular gönderildiği; gerekli keşif ve in­celemelerin yapılması gerekti­ği; Sakarya Nehri’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün de İzmit Kör­fezi’ne bağlanmasının mümkün olup olmadığının belirlenerek kazılacak kanalın uzunluğu ve ne kadar masrafla yapılabilece­ğinin rapor edilmesi gerektiği belirtiliyordu (BOA, Mühimme Defteri, 161/420).

    Kanal havzasını gösteren bir harita.

    Keşif yapılmak üzere İstan­bul’dan Sadrazam Kethüda­sı Suphizade Abdullah Efendi başkanlığında Reisülküttab Ab­dullah Abdi Efendi, Cebecibaşı Mustafa Ağa, Mühendis ve Mü­derris Giritli Ahmet Efendi ve işten anlayanlardan oluşan bir heyet gönderilmişti. Kanalın in­şaına başlanıp bir miktar kazıl­mışsa da hafriyattan su çıkması ve kışın yaklaşmasından dolayı geçici olarak kazıya ara veril­miştir. Ancak bu sırada yine bölgedeki emlak sahipleri araya girmiş; bir takım bahanelerle kanal meselesi yine akamete uğ­ratılmıştı.

    7. Girişim: 1813

    Kanal açma sürecinde en cid­di teşebbüslerden birisi 1813’te Sultan 2. Mahmud zamanında girişilen yedinci teşebbüstür. Kocaeli ve Bursa sancakları mu­tasarrıfı olan Hacı Aziz Ahmed Paşa, Sakarya’nın Sapanca’ya oradan da Marmara’ya yapıla­cak bir kanalın önemini takdir ederek bu işi sahiplenmişti. Ka­nalın ekonomik olarak taşıdığı öneme dikkat çekerek bu nehir civarındaki her türlü mahsulün kolaylıkla Marmara’ya nakli­nin mümkün olacağı ve İstan­bul’da bol ve ucuz olarak satıla­bileceğini Sultan 2. Mahmud’a arzederek padişahı ikna etmiş ve kanal işini yeniden canlan­dırmıştı. Sultan 2. Mahmud da kanal işini ciddiye alarak İstan­bul’dan gönderdiği mimar ve mühendislerle gerekli ölçüm ve ön çalışmanın yapılarak hazır­lanacak proje planının kendisi­ne arzedilmesini 6 Eylül 1813’te Aziz Ahmed Paşa’ya emret­mişti (BOA, Mühimme Defteri 234/788).

    Kanal projesinin başına getirilen Aziz Ahmed Paşa, İz­mit-Sapanca-Sakarya kanalı güzergahında yaptığı incele­me gezisi sonucu, 24 Temmuz 1813’te izlenimlerini padişa­ha bir rapor halinde arzetmiş­ti. Aziz Paşa raporunda, İzmit Körfezi’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün Sakarya Nehri’yle bir­leştirilmesinin kolay olduğu­nu, daha önceki devirlerde bir kaç defa teşebbüs edilmişse de türlü türlü mahzurlar öne sü­rülerek böyle mühim bir işin terk olunduğunu yazmıştır. Sakarya Nehri’nin geçtiği yer­lerde olan meyve, sebze, her türlü zahire odun, kömürün bol olduğu, bunların sal ve ka­yıklarla Sapanca Gölü’ne ora­dan İstanbul’a nakledilmesiyle İstanbul’da bolluk ve ucuzluk olacağı, yine bu yolla nakledile­cek gemi inşası için gerekli ke­reste ile Tersane-i Amire ihya olur demekteydi. Aziz Paşa da­ha önceleri teşebbüs edilen bu işin olmamasının sebebini me­murlar çok şey alarak (rüşve­ti kastediyor) işi terk etmiş ol­malarına bağlamaktadır. Kanal işi başarılırsa büyük bir hizmet yapılmış olacağı, İstanbul’un yeniden ihya ve her türlü mal ve eşyanın bol ve ucuza gelme­siyle ahalinin refahı artacağın­dan padişahın adının her za­man hayırla yad edileceğini de ifade etmişti.

    Padişahın desteğini alan Aziz Ahmed Paşa, şevkle ça­lışmaya başlayarak mimar ve mühendislerden oluşan teknik ekiple birlikte kanal mahallin­de gerekli ölçüm ve incelemele­ri yaparak bir rapor halinde 11 Ekim 1813’te padişaha arzetti. Aziz Paşa, çok büyük bir iş olan kanal kazılması işini kış mev­simi yaklaşması ve kış ayların­da kazıya başlanmasının uygun olamayacağı gerekçesiyle baha­ra ertelemişti.

    Sultan 3. Mustafa zamanında teşebbüs edilen girişim için sultanın verdiği emir.

    Padişah yapılan bu çalış­madan son derece memnun kalmıştı. 14 Aralık 1913’te Aziz Paşa’nın raporunun kendisine arzedildiği yazının üzerine ken­di hatt-ı hümayunu ile yazdığı notta şöyle yazmıştır: “Bu bü­tün insanlara hayırlı bir eserdir. İnşallah kolaylıkla tamamlanır. Bu hususu özellikle Aziz Paşa’ya ihale eyledim. Şimdiden ihtiyaç­larını tedarik edip hazırlıkları­nı tamamlayıp vakti geldiğinde Allah’a sığınarak başlansın. Aziz Paşa’yı taltif için zat-ı hümayu­numa mahsus olan kürklerim­den bir samur kürk gönderil­miştir” (BOA, HAT, 1524/6).

    Padişahın tam desteğini alan ve samur kürk ile ödüllendiri­len Aziz Ahmed Paşa kendisine gönderilen bu son yazıdan yak­laşık 20 gün sonra 1814 Ocak ayı başında vefat etti. Marmara ile Sakarya arasında öteden beri yapımına girişilen ama başarı­lamayan kanal meselesini ye­niden canlandıran ve padişahı bu konuda ikna ederek desteği­ni alan Aziz Ahmed Paşa’nın bu ani vefatıyla iş sahipsiz kaldı ve kazıya başlanamadan proje rafa kalktı.

    Aziz Ahmed Paşa’nın İzmit Körfezi’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün Sakarya Nehri’yle birleştirilmesinin etkilerini incelediği raporu.

    8. Girişim: 1845

    1813’teki bu ciddi girişimden sonra Sultan Abdülmecid döne­minde kanal işinin iki defa gün­deme geldiği arşiv belglerinden anlaşılmaktadır. Bunlardan ilki 2 Haziran 1845’te Sakarya Neh­ri’nin Sapanca Gölü’ne ve gölün de İzmit Körfezi’ne bağlayacak kanal için keşif ve incelemede bulunmak üzere Mirliva Abdi Paşa ile Kolağası Faik Efendi ve Ramiz Efendi’nin memur edil­diklerine dair belgedir (BOA, C.NF, 11/542). Ancak bu giri­şim, bölgede incelemede bulu­nularak, kanalın tahmini masra­fını belirlemek üzerine yapıl­mış bir keşif gezisinden ibaret kalmıştır.

    9. Girişim: 1857

    Sultan Abdülmecid devrindeki ikinci teşebbüs 13 Nisan 1857 tarihinde Kaptan-ı Derya Da­mad Mehmed Ali Paşa ve Se­rasker Hasan Rıza Paşa tara­fından teklif edilmişti. Sapan­ca Gölü’nün İzmit Körfezi’ne yakınlığı dolayısıyla bir kanalla denize bağlanmasının bölgede ziraat ve ticareti artıracağı dü­şünülmüştü. Sapanca Gölü’ne yakın olan Sakarya Nehri de bu sırada gölle bağlantısı yapılarak daha faydalı bir hâle getirile­bilecekti. Daha önceleri de pek çok kere başlanıp bir türlü ta­mamlanamayan bu işi başarıl­dığı takdirde, padişahın devlete ve millete son derece faydalı ve hayırlı bir iş yapacağı arz edil­mişti. Sultan Abdülmecid bu hayırlı teşebbüsü uygun görerek işi Kaptan Paşa ile Serasker Pa­şa’nın sorumluluğuna bırakmış­tı (BOA, İMMS, 9/386). Doku­zuncu defa girişilen kanal pro­jesinin devamının gelmeyerek sönüp gittiği, sürece dair başka belgeye rastlanmayışından an­laşılmaktadır.

    Kanal için Sultan Abdülmecit’in görevlendirme emri

    10. Girişim: 1864

    Kanala dair Osmanlı dönemin­de 10. ve son girişim 1863’te Sultan Abdülaziz zamanın­da yapıldı. Pratik, ileri görüş­lü, girişimci bir bürokrat olan Ahmet Vefik Paşa, Anadolu Sağ Kol Müfettişliği görevin­de iken incelemelerde bulun­duğu İzmit bölgesinde, İzmit Körfezi-Sapanca Gölü-Sakar­ya Nehri’nin birleştirilmesinin faydasını takdir etmişti. Buna dair 11 Temmuz 1864 tarih­li bir rapor hazırlayarak padi­şaha arzetmişti. Kendisine bu konuda yardımcı olmak üzere İstanbul’dan Mühendis Riter’i talep etmişti (BOA, A.MKT. MHM, 305/55). Riter’in keşif ve incelemeleri devam ederken menfaati bozulan bazı eşra­fın Ahmet Vefik Paşa hakkında yaptıkları şikayetler üzerine, kendisi Ekim 1864’de müfet­tişlik görevinden azledildi ve sahiplenmiş olduğu kanal işi tekrar rafa kalktı. Bundan son­ra Osmanlı döneminde kanalla ilgili bir teşebbüs yapılmadı.

    11. Girişim: 1999

    Marmara-Karadeniz kanalı ile ilgili son çalışma 1999’da Bülent Ecevit hükümeti zamanında ya­pıldı. Başbakanlık ile müşterek çalışma yürüten Sakarya Valili­ği İTÜ İnşaat Fakültesi Hidrolik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Necati Ağıralioğlu ve bir grup biliminsanı, 1999’da bir fizibili­te raporu hazırladı. Bu projenin Osmanlı dönemi projelerinden en önemli farkı, açılacak kana­lın bir tatlı su kaynağı olan Sa­panca Gölü’nden geçmeyecek olmasıydı. Ancak 17 Ağustos 1999’da yaşanan deprem felake­ti nedeniyle proje rafa kaldırıldı.

    Marmara Denizi’ni İzmit Körfezi’nden Sapanca Gölü’ne oradan da Sakarya Nehri’ne bir kanalla bağlayarak Marma­ra-Karadeniz arasında bir su­yolu kurmayı hedefleyen proje, Osmanlı döneminde 8 padişah devrinde tam 10 defa gündeme gelmiş ve harekete geçilmişti.

    Kanal açma teşebbüslerinin bu kadar fazla olmasına rağmen hepsinin başarısızlıkla sonuç­lanmasının muhtelif sebepleri vardır. İşi sahiplenen gayretli gi­rişimci devlet adamları çoğun­lukla yalnız kalmışlardır. Padi­şahlar destek verir görünse de kendilerine yapılan yönlendir­melerin etkisinde kalarak des­teklerini çekmişlerdir. Öte yan­dan kanal bölgesindeki ayan, eş­raf ve halk bu projeyi tam olarak idrak edememiş; kanalın çiftlik ve arazilere zarar vereceği, şahsi menfaatlerine halel getireceğini düşünerek muhalefet etmişler­dir. Kanalın açılmasıyla bölgeye dışarıdan geleceklerle nüfusun ve yiyecek-içecek fiyatının arta­cağı endişesi de kanal çalışma­larını sekteye uğratmada etkili olmuştur.

    Kanal’ın bir haritası
  • Hayvanlara eziyetin suç olduğu dönem

    Hayvanlara eziyetin suç olduğu dönem

    İnsanların tıpkı kul hakkı gibi hayvanların hakkını almaktan çok korktuğu, hayvanlara eziyet edilmesinin felaketlere, afetlere sebep olacağı inancına sahip olduğu Osmanlı Devleti’nde hayvan haklarına dair düzenlemeler çok eski tarihlere dayanıyor.

    Yeryüzünde birlikte yaşadığımız hayvanlara karşı iyi muamele edilmesi, şefkat, merhamet hisleriyle yaklaşılması, insanî duyarlılık ölçüsü, her toplumun kendi geleneğinden süzülen davranışlar ve bilhassa dini inançlarla şekillenmektedir. 

    Osmanlı toplumunda, hayvanlara karşı olunacak muamelede referans olarak din kitabı olan Kuran hükümleri ile hazret-i peygamberin hadislerinden örneklere bakılmaktaydı. Bu bakımdan Kuranda geçen hayvanlara güzel muamele edilmesini emreden ayetler ile, peygamberden rivayet edilen hadislerde hayvanlara iyi davrananlarla kötü davrananların akıbetleri, Müslümanlar için ölçüt olmuştur. 

    Mesela peygamberin hadislerinden birinde susuz kalmış bir köpeği kuyudan su çekerek sulayan fahişe bir kadının Allah tarafından affedilerek cennete konduğu veya yine bir kadının eve hapsederek yiyecek vermediği kedinin ölümüne sebep olan kadının cehenneme atıldığı gibi örnekler, Osmanlı toplumunda inançlı Müslümanlar için hayvanlara iyi davranmak ve onların hakkını gözetmek için hiç şüphesiz uyarıcı ve yol gösterici olmuştur.

    Osmanlı Devleti’nde hayvan hakları ve hayvanlara dair düzenlemeler sanıldığından çok daha eski tarihlere dayanmaktadır. Osmanlılar, tıpkı kul hakkı gibi hayvanların hakkını almaktan çok korkmuş, hayvanlara kötü davranılmasının eziyet edilmesinin felaketlere, afetlere sebep olacağı inancına sahipti. 

    Osmanlılar inşa ettikleri ev, cami, medrese, han, saray vb. yapıların rüzgardan korunaklı bir köşesine yaptıkları kuş evleriyle kuşlara kendi elleriyle barınaklar hazırlamışlardı. Dünyada çok az örneği olan bu kuş evleriyle, aynı zamanda mimari dokuya estetik bir görünüm kazandıracak ince işçilik örnekleri sergilemiştir. Kuşların ve diğer hayvanların içmesi için suluklar yapılmıştı. Göçmen kuşlardan hasta veya yaralanarak geride kalanlar için hastane kurulması herhalde başka bir toplumda görülen bir uygulama değildir. 

    Tarih boyunca hayvanlarla bir arada yaşamaya alışmış, onlara bakan ve gözeten Osmanlı toplumu, inancının da gereği olarak hayvanlara karşı olan merhamet duygusunu, hayvanlara hizmet eden vakıflar kurarak kurumsallaştırmıştır. 

    Taksim Topçu Kışlası’nın önünde bir hayvanseverden yemek bekleyen sokak köpekleri, 19. yüzyıl sonları. 

    1613 yılında Sultan 1. Ahmed tarafından kurulan bir vakıf, sofralardan artan yiyeceklerin çöpe atılmayarak toplanmasını ve yaban hayvanları ile kuşlara verilmesini sağlamaktaydı. 

    İstanbul’da kasaplık yapan cömert bir esnaf olan Hacı Evhadüddin Efendi, İstanbul Yedikule’de bir cami, tekke, hamam ve çeşme yaptırarak bunların ayakta durması için bir de vakıf kurmuştu. Bu vakfın şartnamesinde, her gün iki sırık ciğer satın alınarak cami ve çevresinde bulunan kedilere verilmesini şart koşmuştu. 

    Ödemiş’te Hacı İbrahim Ağa’nın 1889’da kurduğu vakıf ise, göç edemeyerek geride kalan leyleklerin bakımı için vakıf gelirinden yüz kuruş vakfetmişti.

    Osmanlı toplumunda bilinen ilk hayvan hakları belgesi 1587 yılında Sultan 3. Murad döneminde yayınlanmıştır. Divan-ı Hümayun’da alınan karar gereği, hayvanlara tahammüllerinin üzerinde yük konmaması, zayıf, hasta, nalsız ve bakımsız hayvanların çalıştırılmaması hakkında hamal esnafına sıkı bir emir yayınlanmıştı.

    Yine aynı yıllarda Mekke ve Medine ile her bakımdan yakından ilgilenen ve kendileri için “hadimü’l-harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) sıfatını kullanan Osmanlı padişahlarının Kabe’nin etrafında bulunan güvercinler için her yıl belirli miktarda darıyı Mısır ve Yemen’den getirterek kuşları besledikleri ve kuşlara yem atmak için bir görevli tayin ettikleri, bu uygulamanın 20. yüzyıl başlarına kadar devam ettiği belgelerden anlaşılmaktadır.

    İnsanlara hizmet ederek işlerini kolaylaştıran hayvanlara merhametli olunması devleti idare edenler tarafından sıkı sıkıya takip edilmiş ve zaman zaman bu hususta talimatlar, emirler çıkarılmıştı. 1856 yılında yük ve eşya nakliyesinde kullanılan hayvanların haftada bir gün Cuma günü çalıştırılmayarak dinlendirilmeleri, boşken binilmemesi, binmek isteyenlere karşı önlem olmak üzere semerlerinin üzerine çivi mıhlattırılması sıkı bir şekilde hamal esnafına tembihlenmişti.

    Hayvanlara karşı kötü muamelenin önüne geçilmesi için İstanbul dışında diğer şehirlerde de yerel meclisler bir takım kararlar alıp uygulamaktaydı. 1871 yılında Üsküp pazarına mal getiren köylüler, atlarına belirlenen ağırlıktan daha fazla yük koymalarından dolayı belediye meclisi kararıyla para cezasına çarptırılmışlardı.

    Osmanlı Devleti, Afrika’da vahşi hayvan neslinin ve yaban hayatının korunması için alınacak tedbirlerin kararlaştırılacağı 1900 yılında Londra’da toplanan uluslararası konferansa da bir delegeyle katılarak, Afrika’daki hayvanların korunması için girişimde bulunan ülkeler arasında yerini almıştı. 

    Hayvan haklarına riayet eden, onlara şefkat ve merhametle yaklaşan bu uygulamaların yanı sıra zaman zaman bir takım tasvip edilmesi güç uygulamalara da rastlanmaktadır. Bilhassa kuduz hastalığının tedavisinin yapılamadığı devirlerde köpekler potansiyel kuduz tehlikesi görüldüğünden, başıboş sokak köpeklerinin toplanarak itlaf edilmelerine dair belgelere rastlanmaktadır. Resmi makamlarca tebliğ edilen bu tür belgelerde kuduz hastalığına karşı alınacak önlemler arasında köpeklerin ortadan kaldırılması tavsiyesi bulunmaktaydı. Bu tür belgelerden birisi de Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898 yılında İstanbul’a yapacağı ziyaret öncesi yapılan hazırlıklar esnasında kaleme alınmıştı. Sadaret’ten padişaha sunulan bu yazıda; Alman imparatorunun caddelerde gezinmek isteyeceği ihtimaline binaen kuduz ve uyuz hastalıkları yayan ve sokak ortasında “pek çirkin manzara” teşkil eden köpeklerin “uygun bir şekilde” ortadan tamamen kaldırılmaları gerektiği arz edilmişti. 

    Hayvanlara yönelik kötü muameleye dair belgelere yansıyan diğer bir husus da “ayı oynatıcılığı”dır. Yaşı kırkın üzerinde olanlar, İstanbul sokaklarında, meydanlarında ayı oynatıldığına şahit olmuşlardır. Bir eğlence olarak sunulan bu acıklı gösteri, 1990’lı yılların başına kadar devam etmişti. Osmanlı döneminde de İstanbul’da, Rumeli vilayetlerinde ayı oynatılmaktaydı. Ancak şimdikinden farklı olarak o dönemde ayı oynatmak için resmi makamlardan ruhsat almak şartı vardı. 

    Hayvanlara karşı beslenen şefkat ve merhamet duygularını paraya tahvil eden bazı örnekler de bulunmaktaydı. Bunlardan birisi olan tuzaklar kurulup yakalanan kuşları para vererek “azad” edip iyilikte bulunulması usulü artık görülmese de, cami önlerinde buğday satın alıp güvercinlere atmak adeti hâlâ süren çok eski adetlerden birisidir.

    YÜK HAYVANLARIYLA İLGİLİ DÜZENLEMELER 

    At ve katırlara fazla yük konmaması

    Osmanlı Devleti’nde hayvan haklarına dair en eski belge 17 Şubat 1587 tarihli Mühimme Defteri’nde bulunan hükümdür. Devletin en önemli kararlarının alınıp uygulandığı Divan-ı Hümayun’da hayvanlara iyi davranılması, eziyet edilmemesi hususunda ilgililere sert bir şekilde ihtarda bulunulmuştu. 

    1587 yılında İstanbul’da belediyecilik ile ilgili işleri takip eden görevli olan İstanbul Muhtesibi Mehmed Çavuş’un, at hamalları diye bilinen, at ve katırlarla yük taşıyan hamalların hayvanlarına fazla yük yükleyerek helak olmalarına sebep olduklarından şikayet etmesi üzerine, Divan-ı Hümayun’dan İstanbul kadısına yazılan hükümde; İstanbul’da taşımacılık yapan at hamallarının, bakımsız, nalları olmayan, semerleri eskimiş ve yıpranmış halde, zayıf ve sakat at ve katırlara taşıyabileceklerinden fazla yük vurmalarının yasak olduğunun, yasağa riayet etmeyenlerin cezalandırılacağının hamallara ve kethüdalarına tembihlenmesi emredilmiştir. 

    BOA, YB.021,23/10 

    1 Ekim 1856 tarihli belgede ise at ve katır ile taşımacılık yapan hamalların, Cuma günleri tatil yapıp hayvanlarını dinlendirmeleri ve diğer günlerde de hayvanlar boşken üzerlerine binmelerinin yasak olmasına rağmen bu yasağa uyulmadığı anlaşıldığından, Meclis-i Vâlâ’dan Şehremaneti’ne gönderilen yazıda; at, katır, eşek gibi hayvanlarla taşımacılık yapan at hamallarının Cuma günleri tatil yapıp hayvanları dinlendirmeleri, boş olduklarında üzerlerine binilmemesi, binilmesini önlemek için semerleri üzerine demir çiviler mıhlattırılması hamallar esnafına tembihatta bulunularak hayvanlara karşı merhametli davranılmasına riayet olunması emredilmiştir. 

    Yerel belediye meclisleri de hayvanlara eziyet edilmesinin önüne geçmek için tedbirler alıp cezai müeyyide uygulamaktan geri durmamıştı. Üsküp’te yük hayvanlarına belirlenen miktardan fazla yük yükleyen kişiler Belediye Meclisi kararıyla para cezasına çarptırılmıştı. 

    BOA, 62 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 37 

    9 Mart 1871 tarihli bu belgede, Üsküp’e bağlı Koçana ve İştib kazalarından (bugün Makedonya’nın doğusunda iki şehir) yedi köylü, atlarına pirinç yükleyerek Üsküp pazarına götürmüşlerdi. Üsküp’te belediye görevlilerinin yaptığı denetimde köylülerin atlara vurdukları yüklerin belirlenen ağırlığın üzerinde, yaklaşık 150 kg. olduğu tespit edilerek köylülerden hesap sorulmuştur. 

    Üsküp Belediye Meclisi toplantısında gündeme gelen bu hayvan haklarına aykırı hareket sebebiyle, atlarına belirlenen miktardan fazla yük yükleyen yedi köylünün her biri, ikişer “beşlik” para cezasına çarptırılmış ve cezalar tahsil edilmiştir. 

    BOA, 62 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 37 

    AVRUPA İMPARATORUNUN ZİYARETİ

    Dilenciler Darülaceze’ye Sokak köpekleri itlafa

    BOA, Y.PRK.BŞK, 61/103

    Başta İstanbul olmak üzere, Osmanlı şehirlerinde kuduz vakaları çokça görülmekte ve can kaybına yol açmaktaydı. Kuduz hastalığına karşı tedavinin yaygınlaşmadığı devirlerde, bu illetten kurtulmanın en pratik yolu olarak, sokaklarda başıboş dolaşan köpeklerin toplanarak itlaf edilmesi görülüyordu. Pek çok belgede İstanbul’da başıboş sahipsiz köpeklerin itlaf edilmesine dair emirlere rastlamak mümkündür.

    Bunlardan birisi de Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898 yılında İstanbul’a yapacağı ziyaret öncesinde, Sadaret tarafından alınan tedbirlerin padişaha arz edildiği yazıda görülmektedir.

    Sadaretin arzında, imparatorun gelişi münasebetiyle İstanbul’da asayiş ve temizlik konusunda Zaptiye ve Şehremaneti’nin aldıkları önlemlerden bahsedildikten sonra, sokaklarda gezinen sakat ve fakir dilencilerin toplanarak yeni yaptırılan Darülaceze’ye kaldırılması, Alman imparatorunun caddelerde gezinmek isteyeceği ihtimaline binaen de kuduz ve uyuz hastalıklarını yayan ve sokak ortasında “pek çirkin manzara” teşkil eden köpeklerin de “uygun bir şekilde” ortadan tamamen kaldırılmaları gerektiği arz edilmişti.

    16. YÜZYILDA BAŞLAYAN GELENEK 

    Kabe’deki güvercinlerin beslenmesi 

    BOA, BEO, 917/68753

    Kutsal topraklar (Mekke ve Medine) Osmanlı idaresine geçtikten sonra, burayı özel bir statüde yönetmeye başlayan halife padişahlar, bölgenin her türlü işiyle yakından ilgilenmekteydi. Mekke’de Kabe’nin bulunduğu alandaki güvercinlerin beslenmesi için her sene Mısır ve Yemen’den darı getirterek güvercinlere atılması bir gelenek halinde asırlarca sürüp gitmişti. 

    16. yüzyıla ait belgede güvercinler için darı gönderilmesi padişah tarafından emredilmekteydi. 19. yüzyılın sonunda Sultan 2. Abdülhamid dönemine ait bu belgede ise geleneğin halen devam etmekte olduğu, güvercinler için yem tedarik edildiği gibi bu yemleri güvercinlere atmak üzere daimi bir görevlinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. 

    BOA, 79 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 619

    Mısır Beylerbeyine yazılan 1 Mayıs 1585 tarihli hükümde; geçmişteki hükümdarlar zamanlarından beri Mekke-i Mükerreme’deki güvercinlere yiyecek verilmesi adet olduğundan, her sene Harem-i Şerif’te (Kabe’de) bulunan güvercinlerin gıdası için 50 irdeb (yaklaşık 3.500 kg.) darı gönderilmesi emredilmektedir. Gönderilen darıların belirli aralıklarla güvercinlere verilmesine nezaret etmek üzere de Mekke’de bulunan Yeniçeri Ahmet de görevlendirilmiştir. 

    Mısır Beylerbeyine yazılan 1 Mayıs 1585 tarihli hükümde; geçmişteki hükümdarlar zamanlarından beri Mekke-i Mükerreme’deki güvercinlere yiyecek verilmesi adet olduğundan, her sene Harem-i Şerif’te (Kabe’de) bulunan güvercinlerin gıdası için 50 irdeb (yaklaşık 3.500 kg.) darı gönderilmesi emredilmektedir. Gönderilen darıların belirli aralıklarla güvercinlere verilmesine nezaret etmek üzere de Mekke’de bulunan Yeniçeri Ahmet de görevlendirilmiştir. 

    Yemen Beylerbeyine gönderilen 25 Mart 1610 tarihli belgede; Kabe’deki güvercinler için her sene Yemen’den darı gönderilmesi eskiden beri devam eden bir adet olduğundan, bu sene de güvercinlerin nafakası için gerekli olan darının hazırlanarak Dergah-ı Mualla Kapıcılarından Mustafa ile Mekke’ye göndermesi emredilmektedir. 

    3 Mart 1898 tarihli belgede ise Mekke’de Harem-i Şerif (Kabe) içinde bulunan güvercinlere yem dağıtmakla görevli Seyyid Abdüllatif Efendi’nin vefat etmesi üzerine, bu görevin ölen Abdüllatif Efendi’nin kardeşinin oğlu olan Seyyid Abdullah’a verildiği bildirilmektedir. 

    BOA, 58 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 246
  • Camisinin ihtişamı saltanatının günahı

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı

    1. Ahmed, tahta geçtiği gün 19 kardeşini, ölümünden önce de büyük oğlunu boğduran 3. Mehmed’in oğluydu. Henüz 14 yaşında daha sünnet bile olmadan padişah oldu. 27 yaşında öldüğünde geriye İstanbul’un en gösterişli camiini ve 40 yıl sürecek fetret döneminin tohumlarını bıraktı.

    İstanbul Tarihi Yarımada’ya Boğaz çıkışından bakıldığında, büyük birer kubbenin altında toplam 10 minarenin kuşattığı iki anıt yapının kente hâkimiyeti görülür: Ayasofya ve Sultanahmet. Bu bakış açısına Süleymaniye’nin minareleri bile girmez. Süleyman ve Sinan onun görkemini, Haliç’e, Galata’ya armağan etmişlerdir.

    İmparator İustinianos’un eseri Ayasofya’nın ilk açılışı 27 Aralık 537, çöken kubbesinin yenilenmesi nedeniyle ikinci açılışı 2 aralık 562’dedir. İlk törende 55 yaşında olan İustinianos, ikinci törende 80 yaşında ve bu dünyadan göçüşünün çok yakın olduğunun, hatta geciktiğinin farkındaydı kuşkusuz. Birçok hükümdar gibi o da kendi dini için büyük ve şaşırtıcı bir mâbet yaptırmayı ülkü edinmişti. Tıpkı öncekiler gibi ileri yaşlarda ve saltanatının durağan evresinde. İustiniaus’tan 1050 yıl sonra çocuk denecek yaşta Müslüman bir Türk padişahı, bu “yaşlılıkta” genellemesinin bir istisnası olarak, Bizans katedralinin karşısına bir caminin temellerini attı. Bu girişim, camiye çevrilmiş olsa da iç dünyası İslâmi havadan yoksun Ayasofya’ya nispet ve onun karşısına, daha göze çarpan bir noktada bir halife padişahın sahici camisiyle dikilmesi savıydı.

    Sultan (1.) Ahmed, Atmeydanı’nın doğu cephesinde yükselecek “Ahmediye” camisinin temeline 27 Eylül 1609’da “Bismillah” diyerek altın kakmalı kazmasını vurduğunda 19 yaşını 5 ay geçmiş, saltanatının da altıncı yılındaydı. 4 Ocak 1610’da da dualarla ilk temel taşı indirildi. Hassa Başmimarı Sedefkâr Mehmed Ağa’nın yürüttüğü inşaatın sekizinci yılında kubbenin kapatılması aşamasına gelindiğinde 27 yaşındaki Sultan Ahmed, eserinin ikmâlini göremeyeceğini sezmişçesine 9 Haziran 1617 tarihinde sanki cami ibadete açılıyormuş gibi dualı ziyafetli bir “kilit taşı koyma” töreni düzenletti. Bundan 5 ay 13 gün sonra, mabedin iç dekorasyon çalışmaları sürerken 14 yıl süren saltanatını noktalayıp 22 Kasım 1617’de öldü.

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    3. Mehmed’in padişah olduğu gece öldürttüğü 19 kardeşi Ayasofya’daki 3. Murad türbesinde yatıyor.

    Vehimli Bir Baba

    Sultan Ahmed’in babası 3. Mehmed, babası 3. Murad’ın ölüm haberini alır almaz Manisa’daki sancak valiliğinden İstanbul’daki cülûs tahtına koşan padişahların sonuncusu olmuştu. 1595 kışında İstanbul’a geldiği Cuma kuşluğunda doğruca saraya çıktı. İvedi çağırılan devlet erkânı, ulema, ocak ağaları kar altında gelip Divanhane’de bekleştiler. 3. Murad’ın 11 gün önce öldüğünden haberleri yoktu; ölümü oğlu gelesiye açıklanmamıştı. Minarelerde salâlar okunup cülus topları atılırken payitaht İstanbul “-Padişah ölmüş, oğlu tahta geçmiş!”haberiyle çalkandı. Bâbüssaade önüne taht kurulup cülus merasimi yapıldı. Sonra 3. Murad’ın cenaze namazı kılındı.

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    14 yaşında civan padişah Sultan Ahmed’in tahta çıktığı dönemdeki genç görünümünü yansıtan “civan sultan” tasviri.

    O 27 Ocak karlı kış gününün gecesinde saray haremini babasının hasekileri kızları ve cariyeleriyle dopdolu bulan 3. Mehmed, önce bir masumlar katliamı gerçekleştirdi. Küçük yaşta olduklarından hiçbiri sancağa çıkarılmamış, en büyükleri 8-13 yaşlarında, sarayda el bebe gül bebe şehzadelik süren 19 kardeşini saray dilsizlerine boğdurttu. Selânikî Tarihi’ndeki ağıtsı anlatıya göre ertesi karlı İstanbul sabahında bir daha saraya çağrılan devlet erkânı, bu kez, mutfak revakına sıralanmış şehzade tabutçukları önünde, birinden ötekine saf tutup 19 cenaze namazı daha kıldı. Bu korkunç kıyıma bir şair “şühedâ-yı Âl-i Osman” tarihini düşürdü.

    3. Mehmed, ertesi gün de babasının hasekilerini, gözdelerini, 27 kızını, kimileri hamile yüzlerce cariyesini, harem ağalarını yani bütün harem halkını yoğun kar yağışı altında arabalara, koçulara bindirtip, eşyalarını Saraçhane mafraçlarına, hamal beygirlerine yükletip Beyazıt’taki Eski Saray’a gönderdi. Annesi Safiye, hasekileri Handan, Mahpeyker, Manisa’da doğan şehzadeleri Mahmud, Ahmed, Mustafa, Cihangir, Selim ve adları bilinmeyen kızlarıyla boşalan hareme yerleşti.

    İstanbul Sarayı (Topkapı), o günden başlayarak dışarıya herhangi bir haberin sızmadığı esrarengiz bir sekiz yıl karanlığına gömüldü. 3. Mehmed, sarayda saklı tuttuğu oğullarının büyüğü Mahmud’u, Celâlîler padişah ilan ederler kuruntusuyla sancağa çıkarmadı. Şehzadeler o sekiz yıl boyunca sarayda ne yaptılar, ne öğrendiler, öleni kalanı… bilinmedi. Anadolu’da Celâlî tuğyanı vardı. İstanbul’da ise yeniçeri ve sipahi eylemleri, padişahı ayak divanına çıkartacak ciddiyetteydi. Vehimli padişah, saltanatının son aylarında atası Sultan Süleyman’ı örnek almışçasına büyük şehzadesi Mahmud’u, tahta geçmek için bir şeyhle gizlice haberleştiği ihbarı üzerine 7 haziran 1603’te boğdurttu. Tahta geçtiğinde boğdurduğu 19 kardeş şehzadeye ölümüne yakın bir de oğul şehzade katarak, rekorunu güncelledi! Bu listeye, idam ettirdiği 3 sadrazam, vezirler, daha niceleri eklenebilir.

    Gizemli gecenin sabahı

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    Nadiri’nin Sultan Ahmed’i Edirne’de resmeden minyatürü.

    Şehzade Mahmud’un boğulmasından 6,5 ay sonra, “Şeb-i Yelda” denen yılın en uzun gecesinde Topkapı Sarayı’nda acaba neler yaşandı? Vak’anüvis kaydına göre 37 yaşındaki 3. Mehmed tanı konamayan rahatsızlığının dördüncü gecesinin sabahını göremedi. 22 Aralık 1603 sabahı Divanhane’de mutat oturum başladı. Sadrazam Malkoç Ali Paşa henüz İstanbul’a gelmediğinden divana Sadaret Kaymakamı Kasım Paşa başkanlık ediyordu.

    Kapı ağası, iç saraydan bir kâğıt getirip Kasım Paşa’ya verdi. Yazıyı hecelerken irkilen paşa, gelen buyruğu yanındaki kadıaskere sesli okuttu: “-Sen ki Kasım Paşasın. Babam Allahın emriyle vefat eyledi ve ben taht-ı saltanata cülûs eyledim. Şehri muhkem zapt eyleyesin. Bir fesat olursa senin başını keserim!” Donakalan divan üyeleri, sancaktan gelecek bir şehzade olmadığını biliyorlardı ama “babam öldü” diyen saraydaki şehzadeyi tanımıyorlardı. İç sarayda olup bitenleri, Hasoda’da
    iç biat yapıldığını kapı ağasından öğrendiler. Kapıkullarının ayaklanıp yağmaya girişmesini önlemek için hemen cülûs ilan edildi. Kuşluk vakti Bâbüssaade önüne taht kuruldu. Yeni padişah Sultan Ahmed, başında şemle (siyah matem sarığı), gelip altın tahta oturdu. Biattan sonra 3. Mehmed’in cenaze merasimi yapıldı.

    Osmanoğulları’nın üç asırlık töresini, üç asır sürecek yeni bir yapıya dönüştürecek Sultan Ahmed’in varlığı o gün ortaya çıktı. Sünnet olmamış 14 yaşında bir çocuktu. Hanedan, onun sulbünden yürüyecekti. Osmanoğulları’nın, 1421’de Çelebi Mehmed- 2. Murad baba-oğul taht değişimiyle başlayan, iki yüzyılllık baba padişahın tahtına sancaktan gelen oğlunun oturması geleneğinin sonuncusu o sabah yaşandı. Çünkü, 14. padişah Ahmed, sancağa çıkmamış, “Babam öldü, bana biat edeceksiniz” diyerek tahta oturmuştu!

    Kılıç alayı 4 Ocak 1604’te yapıldı. Çocuk padişahın beline Eyüp Sultan’da Hz. Muhammed’in kılıcı bağlandı. 10 Ocak’ta babaannesi Safiye Sultan’la babasının harem halkını Eski Saray’a gönderdi. 23 Ocak’ta ilk Cuma namazını Süleymaniye Camii’nde kıldı. Oradan Vezirazam Yavuz-Malkoç Ali Paşa’nın sarayına giderek sünnet oldu. İlk kez bir padişah sünnet olduğu için ülkede şenlikler düzenlendi!

    Saltanat işlerine sarılan çocuk padişahın danışmanı, hocası Mustafa Efendiydi. Doğal ki onun telkiniyle Bağdat valiliğine atadığı eski sadaret kaymakamı Kasım Paşa’yı yoldan çevirterek ve bir süre sonra sadaret kaymakamı Sarıkçı Mustafa Paşa’yı, huzuruna getirtip cellâtlara boyunlarını vurdurdu! Huzurda idamlarda acaba ne hissetti? Veziriazâm Derviş Mehmed Paşa da 11 Aralık 1606’da huzurunda boğuldu. Tarihçi Na’imâ: “Bir zamandan sonra merhumun ayağı seğrimekle padişah hançer ile boğazını kesti” diyor. Sultan Ahmed’in son kurbanı, ölümünden 35 gün önce 17 Ekim 1614’te Paşakapısı’nda boğdurttuğu Veziriazâm Nasuh Paşa oldu.

    Bu acımasızlığına karşın, babası ve büyükbabası gibi kardeşlerini temizleme girişiminde bulunmadığı, cülusunu izleyen günlerde şehzade tabutlarının saray kapısından çıkmamasından anlaşılsa da içeride kaç kardeş şehzade vardı, akibetleri ne oldu soruları yanıtsızdır. Ola ki daha koynuna cariyeler koyulup Ahmed’in tenasül kabiliyeti denenmediğinden babaannesi Safiye, annesi Handan sultanlar, hanedan şehzadesiz kalmasın uyarısında bulunmuşlardı. Bunlardan sadece birinin, Mustafa’nın varlığı, Sultan Ahmed ölünce ortaya çıkacak, bu mecnun kardeş, tahtın babadan oğula değil, hanedanın erşed ve ekber (yetişkin ve yaşça büyük) bireyine geçmesine, iradesi ve haberi dışında sebep olacaktır.

    Daha kötüsü, Osmanlı tarihinde iki kez tahtta çıkan bu deli amca ile ardılları çocuk, sadist şehvetperest yeğenleri (Sultan Ahmed’in oğulları) 2. Osman, 4. Murad, İbrahim dörtlüsünün ve çocuk torun 4. Mehmed’in ilk yıllarını kapsayan 1617-1656 arasındaki ayaklanmalar, tahttan indirme ve öldürmelerle dolu 39 yıl, Osmanlı tarihinin en kritik fetretlerinden biri olmuş bu evrede devleti ve hanedanı ayakta tutmada Sultan Ahmed’in hasekisi, 4. Murad’ın ve İbrahim’in annesi Mahpeyker Kösem Valide Sultan etkin olmuştur.

    Dindar ama acımasız

    Camisinin ihtişamı saltanatının günahı
    İdare, Kösem Sultan’daydı Batılı bir ressamın çiziminde Sultan İbrahim’in padişahlığı döneminde yapılan Kösem Sultan çizimi. 39 yıllık çalkantılı bir dönemde devleti idare eden o olmuştu.

    Karakterini belirlemede başvurulacak kaynakların suskunluğu Sultan Ahmed’i tanımamızı zorlaştırıyor. Yarısı çocuklukta yarısı padişahlıkla geçmiş kısa yaşamında İstanbul’a muhteşem bir külliye kazandırması, Mekke’ye Medine’ye hizmetler götürmesi önemli; Taassup derecesinde dindarlığına karşın dönemindeki idamlar, esrarengiz ölümler, Eski Saray’ı vuran salgının yaptığı temizlik(!); ellili yaşlardaki babaannesi Safiye Sultan’la (öl.10 Kasım 1605) daha kırkına ulaşmamış annesi Handan Sultan’ın (öl. 12 Kasım 1605) birinin Eski Saray’da, diğerinin Topkapı’da iki gün arayla ölmesi ise şaşırtıcıdır. 15 yaşındaki Ahmed’in babaannesini zehirlettiği doğruysa aynı tertipten annesini de yoksun bırakmadığı düşünülemez mi? Bu iki saraylıyı, kocaları 3. Murad’ın ve 3. Mehmed’in türbelerine gömdürüp ertesi gün fırtınaya aldırmadan Mudanya’ya, oradan Bursa’ya gitmesi de “bunda ne var?” yanıtıyla geçiştirilemez.

    İki kırılmanın müsebbibi

    Sultan Ahmed’in tahta çıkışı, kısa ömrü ve saltanatı, babasının, büyükbabasının tasarlamadığı selâtin bir külliyeyi kısacık ömrüne sığdırması bir dizi sorular açar. Bunlar bir yana, Osmanoğulları Hanedanını önemli iki kırılışa bu padişah mahkûm etmiştir: Tahta sancaktan gelmemek, babasının öldüğü gece tahtı sahiplenmek onun kusuru değildir ama babanın yerini oğlunun alması töresi yerine erşed ve ekber olan kardeşin, kuzenin, yeğenin saltanatı, Ahmed’in sarayda saklı tuttuğu kardeşi Mustafa ile başlamıştır. 1603’teki âni, daha önce benzeri yaşanmamış olsa da zorunlu bir taht değişikliğidir. Oysa 1617’de, büyük oğlu Osman’ın değil, mecnun kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulması, olasılıkla ölüm krizindeki padişahın vasiyetiydi.

    Sultan Ahmed’in saltanatı, Osmanlı Devleti’nin o güne kadar kurup geliştirdiği düzeni çöküşe sürükleyecek gelişmelerin bir bakıma hazırlık evresidir. Sultan Ahmed’in, sadrazam idam ettirmeyen büyük babaları 2. Selim ve 3. Murad’ı değil, 13 kez sadrazam atayıp azleden, bunlardan üçünü idam ettiren babası 3. Mehmed’i örnek aldığı açık. Tarihlerin “aşırı dindardı” anlatıları, Bahtî mahlasıyla şiirleri övülmeye değer. Ancak ölümüyle başlayan fetretteki kardeş, yeğen, çocuk padişahlar karmaşası, 6 cülus, 4 hal, 2 padişahın öldürülüşü, 23 kez sadaret değişikliği, 7 sadrazamın idamı, ikisinin parçalanması, onlarca yüzlerce idam, kent terörü ve ayaklanmalar, askerin padişah ırzına geçmeye yeltenmesi, sadrazamları parçalaması rezaletleri de göz ardı edilmez..

    Sultanahmet Camii ve külliyesi ise selâtin cami ve külliye yaptıran öncül ve ardıl padişahlardan hiçbirinin yaşam öyküsü ve eseriyle benzerliği olmayan gizemli bir olağandışılıktır. Gerçeklere değinmek de Sultan Ahmed’i İstanbul’a kazandırdığı anıt eser nedeniyle yücelterek anmamıza engel değildir.