Etiket: 24 Ocak Kararları

  • Türkiye Ekonomisinin Bölüşüm Sorunu

    Türkiye Ekonomisinin Bölüşüm Sorunu


    türkiye ekonomisinin 100 yıllık serüveninde iki temel ve oldukça belirgin eğilim göze çarpmaktadır. bunlardan birincisi türkiye ekonomisinde gelir dağılımının hep bozuk olduğudur. gelir dağılımındaki bozulma mutlaka yapışkan bir yoksulluk yaratır. ikinci eğilim ise türkiye ekonomisinin yoksulluğu gelirin aksine adil dağıtmasıdır. türkiye ekonomisinin diğer tüm sorunlarında olduğu gibi, bu iki eğilimi ortaya çıkaran unsur da türkiye’nin yüzyıllık sanayileşme serüvenini tamamlayamamasıdır.

    Ayşekadın Fasülyenin Pazar Kilogram Fiyatı 200 Lira
    Son yıllarda yaşanan yüksek enflasyon başta temel tüketim maddeleri olmak üzere fiyat artışını da beraberinde getirdi.

    Türkiye iktisat tarihi özünde bir sanayileşme çabası hikâyesidir. Henüz tamamlanamamış olan bu hedef, belki de Türkiye ekonomisi reflekslerinin tek belirleyicisi konumundadır. Açıktır ki böyle bir hedefin ekonomideki tüm ilişkileri belirleyebilmesi için kamu politikalarının ekonominin ana bileşeni olması gerekmektedir. Kapitalist gelişim süreci içerisinde sanayileşme olgusu, burjuva sınıfın kâr elde etme ve elde ettiği kârı mümkün olduğunca arttırma güdüsünün bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla kapitalizmde sanayileşme bir hedef değil ancak bir araçtır. Türkiye ekonomisinde ise kapitalist gelişim, burjuva sınıfının tek başına üstlendiği bir süreç olmamıştır. Tam tersine kamu politikaları, kapitalist gelişim için burjuvazinin de öncüsü konumundadır. Cumhuriyet’in kuruluşundan hatta 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanından bugüne kadar üretim ve bölüşüm ilişkileri Türkiye’de devlet ile burjuva sınıfı arasındaki mücadele ile şekillenmiştir. Öyle ki devlet mekanizmalarını işleten hükümetler, “politik girişimci” olarak hareket ederek uzun vadeli hedeflerin (sanayileşme gibi) hayata geçirilebilmesi için “oy maksimizasyonu” güdüsüyle kısa vadeli stratejileri ekonomi politikalarının amacı hâline getirmişlerdir. Bu stratejik oyun içinde geniş halk kesimlerinin tatmini önemli bir parametre olmasına rağmen, bu kesim sistematik ve saygın bir örgütlülüğe ulaşamadığı için daha sistematik, daha saygın ve hedefleri için finansman sağlama gücü olan ancak sayıca oldukça küçük bir sınıf olan burjuvazi daha etkin bir parametredir. Bu nedenle yaratılan gelirin bu sınıfın elinde toplanmasının aslında bir “kamu tercihi” olduğu ortaya çıkmaktadır.

    İktisadi Yapı ve İktisadi Adaletsizlik
    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana belki de bir iki zayıf girişim dışında neden hiç kapsamlı bir gelir dağılımı politikası izlenmediği de böylece anlaşılmaktadır. Kamu, burjuvazi, orta ve alt sınıflar arasındaki toplumsal ve iktisadi katmanlaşma ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti’ndeki iktisadi adaleti (üretimi, bölüşümü ve yeniden dağıtımı) belirlemektedir. Kamu politikalarının öncelediği “Ne pahasına olursa olsun bir an önce sanayileşme” düsturu, burjuvazinin korunup kollandığı, kıt olan iktisadi kaynakların üretim dinamiklerini yöneten bu kesimde toplanmasının sağlandığı, geniş halk kesimlerinin ise uzun vadeli hedeflere mahkûm edildiği bir iktisadi yapı ve iktisadi adaletsizliğe yol açmıştır. Bu çerçevede sanayileşme çabası Osmanlı’nın son döneminden itibaren aslında “devletin var olma koşulu” olarak ortaya atılmış ve Cumhuriyet’in ilanından sonra da günümüze kadar bu bakış açısı iktisat politikalarının belirleyicisi olmuştur.

    Ekonomi_Bölüsüm_Sorunu_2) Teşvili Sanayi Kanunu_Atatürk Nazilli fabrikasında bazı kontrollerde bulunurken.Yanında Celal Bayar
    Cumhuriyet’in kuruluşunun akabinde sanayileşme çabaları hız kazanmıştır. Atatürk, Nazilli fabrikasında bazı kontrollerde bulunurken.

    “Ne Pahasına Olursa Olsun Sanayileşmek”
    Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan kalan iktisadi mirasın ulus ekonomisi için yeterli olmadığının farkındaydı. “Ne pahasına olursa olsun sanayileşmek”, bunu da kapitalist gelişim süreci içinde tamamlamak Cumhuriyet kadrolarının temel hedefi olmuştur. Sanayileşme çabası adil bölüşüm, iktisadi hakkaniyet gibi kavramların ve politikaların “sonraya” ertelenmesine neden olurken öncelikli ortak amaç, “Bölüşülecek şeyi büyütmek” olmuştur. Daha Cumhuriyet bile ilan edilmeden 17 Şubat 1923 tarihinde toplanan İzmir (Türkiye) İktisat Kongresi, siyasi bağımsızlığın iktisadi bağımsızlık olmadan hiçbir anlamı ve devamlılığı olmayacağını vurgulayarak, siyasi bağımsızlığı kazanmanın yolunun millî burjuvazinin yaratılmasından geçtiğini karar altına almıştır. Kongre’de alınan kararlar doğrultusunda kendi kendine yetebilen, üretebilen, millî burjuvazi etrafında örgütlenen bir iktisadi yapı hedeflenmiştir.

    Devlet ile Burjuvazi Arasındaki İlişkiler
    Bu süreç içerisinde devlet ile burjuvazi arasındaki ilişkiler de kendine özgü bir hâl almıştır. Türkiye’de, büyüyüp gelişen girişimciler ilk yatırım kaynaklarını temin ederken, himayeci bir ekonomide güvenli pazar imkânları ile sermayelerini geliştirirken veya ucuz sanayi girdilerini kamu iktisadi teşebbüslerinden elde ederken her zaman devletin mekanizmalarına ve üstyapı ilişkilerine ihtiyaç duymuştur. Türkiye’nin emperyalizmin bağlayıcı ilişkilerinden kopmak ve kendine yeterli olmak için ulusal burjuvazinin varlığına ihtiyaç duyması, üretim ve bölüşüm ilişkilerinde bu sınıfın koruyup kollanılmasını gerekli kılmıştır. Öyle ki sermaye birikimi sağlayabilecek tek iktisadi unsur olarak ele alınan burjuvazinin gelişimi, diğer sınıfların geri kalmasına rağmen desteklenmiştir. Bunun için hukuk algısının ve yargısal düzenlemelerin burjuvazi lehine hayata geçirilmesi, üretim ve bölüşüm ilişkilerinde belirleyici hâle gelmiştir. Özel sektörün hızlı kâr elde etme histerisi ve sanayileşme için gerekli yatırımları yapacak sermaye yapısının olmaması, kamunun “devletçi” politikalarla sanayileşmeyi şekillendirme çalışmalarını güçlendirmiştir. Bu süreç içerisinde -özellikle II. Dünya Savaşı sırasında- bölüşümden yeterince pay alamadığını düşünen burjuvazi ile devlet arasında belirgin bir çatışma ortaya çıkmıştır.

    Ekonomi_Bölüsüm_Sorunu_4) Atatürk-ve-Sümerbank-Atatürk-dönemi-açılan-fabrikalar
    Atatürk, Sümerbank fabrikasında.

    Bu çerçevede kamunun gelirin yaratılması ve dağıtılması konusunda bu dönemde nispeten daha adil davrandığı ve görece daha kabullenilebilir bir iktisadi adaleti hayata geçirdiği söylenebilir. Savaş sırasında önemli bir ticari sermaye oluşturan burjuvazi ise artık savaş sonrasında kamunun iktisadi hayattan çekilmesi ve sanayi sermayesi oluşumunu kendisine bırakmasını istemiştir. Bu süreç 1960 yılına kadar devam etmiştir. Askerî darbe sonrası üretim ve bölüşüm ilişkileri kalkınma planları çerçevesinde tamamen kamunun denetimine geçmiştir. Liberal dönem olarak adlandırılabilecek 1950-1960 arasında kırsal nüfusun çözülerek kente göçü, iş gücündeki hızlı artış nedeniyle reel ücretlerin azalması, kentsel gelişim sürecinin rant ekonomisini yaygınlaştırması nedeniyle iktisadi adalet algısı da hızlı bir şekilde bozulmuştur. Bu dönemde vergi yükü artmış, artan vergi yükünün önemli bir kısmı ise sabit gelirlilerden sağlanan vergilerden sağlanmıştır.

    Kalkınma Planları Döneminde Bölüşüm İlişkileri
    Kalkınma planları döneminin ilk yarısını oluşturan 1960-1970 döneminde özel sektör ile kamu sektörü arasında mücadele sertleşmiştir. Hızlı kalkınmanın getirdiği refah artışı, diğer dönemlere göre adil bir şekilde paylaşılabilmiştir. Refahın yeniden dağılımı konusunda bu dönemde gelir üzerinden yaşanan bir iyileştirmeden daha çok, progresif bir ayni transferden söz etmek mümkündür. Daha nitelikli eğitim, sağlık, sosyal politika ve sosyal güvenlik hizmetlerine daha düşük bir maliyetle ulaşılması mümkün hâle gelmiştir. Ancak bu olumlu gelişme maalesef dönemin ikinci yarısı olan 1970-1980 arası devam ettirilememiş, hatta saldırgan bir regresif gelir transferi yaşanmıştır. Bu dönemde gerek siyasi gerekse de iktisadi krizlerin devamlılığı bölüşüm ilişkilerinin işçi ve köylü aleyhine gelişmesine neden olmuştur. Türkiye’de ihtiyaç olan “toprak reformunu” gerçekleştirmek yerine bozulan iç ticaret hadlerinin tarım lehine iyileştirebilmek için uygulanan ve bütçeden finanse edilen popülist destekleme politikaları kamu dengesini de bozmuştur. KİT zararlarının bütçeden finansmanı dolaylı vergileri ve kaynağında kesinti ile elde edilen vergilerin artmasına neden olmuştur. Bu durum ülkedeki vergi adaletini bozduğu gibi iktisadi adalet algısının da uzun yıllar boyunca geri dönülemez biçimde aşınmasına neden olmuştur.

    Ekonomi_Bölüsüm_Sorunu_5) gecekondu mahallesi foto
    1950-1960 arasında kırsal nüfusun çözülerek kente göçü, iş gücündeki hızlı artış nedeniyle reel ücretlerin azalmasını beraberinde getirmiştir.

    24 Ocak Kararları ve Bölüşüm İlişkileri
    Bölüşüm ilişkileri açısından Türkiye ekonomisinde en önemli değişim 1980 yılında gerçekleşmiştir. 24 Ocak Kararları çerçevesinde Türkiye, piyasa ekonomisine, özel sektör öncülüğünde sanayileşmeye ve ihracata dayalı büyüme modeline geçmiştir. Bu kararlar doğrultusunda Türkiye, kısa vadede ekonomik istikrarı sağlamayı, uzun vadede de üretim ve finans açısından küresel ekonomiye entegre olmuş bir ekonomiyi hedeflemiştir. Artık Türkiye’de bölüşüm ilişkileri sadece yurt içi konjonktür değil aynı zamanda -belki de daha fazla- uluslararası konjonktür tarafından belirlenmektedir. Piyasa ekonomisinin hâkim olması ile birlikte işçi ve köylüden burjuva sınıfına kaynak aktarımı piyasa mekanizması aracılığıyla gerçekleşmeye başlamıştır. Bu konudaki en önemli araçlar göreli fiyat yapısı ve enflasyondur. Bebek endüstri tezi çerçevesinde dış rekabete karşı korunan, aşırı değerli TL ile ithal girdisi suni olarak ucuzlatılan, kârlarının önemli bir kısmı korumacılık rantından oluşan burjuvazi, bu yeni ekonomi modelinde tek hâkimdir ve regresif gelir transferi göreli fiyat yapısının bozulmasından kaynaklanmaktadır.

    Önceki dönemlerdeki korumacı politikaların yarattığı rantların, serbest piyasa sürecinde ortadan kalkıp fiyatlar üzerinde düşme yönünde yaratacağı baskı nedeniyle bölüşümde bir iyileşme yaratması beklenebilirdi. Ancak ithal ikameci sanayileşmeden ihracata dönük sanayileşmeye geçebilmek için Türkiye, reel ücretlerin düşürülmesiyle maliyet avantajı yaratmaya, iç pazarı daraltarak ihracat coğrafyasını genişletmeye, eksik değerli TL ile ve yaygın sübvansiyonlarla ihracatı teşvik etmeye çalışmıştır. 1986 yılına kadar ücret gelirlerinin GSYH içindeki payı hızlı bir şekilde azalmıştır. 1986-1991 yılları arasında ise hızlı bir şekilde artarak bu pay en yüksek seviyesine çıkmıştır. Bu dönemdeki en belirgin olay siyasi istikrarsızlık içine girmiş olan Türkiye’nin popülist politikalara geri dönmemesidir. 1991 yılında iş başına gelen koalisyon hükümetinin izlediği gelirler politikası sonucunda bu pay 1996 yılında tekrar eski seviyelerine düşmüştür. 1994 ve 2001 krizlerinin ülke ekonomisinde yarattığı tahribatın yanında, krizden çıkış stratejileri de sabit gelirli kesimlerin üretimden aldıkları payın azalmasına yol açmıştır. Kemer sıkma politikalarını takip eden enflasyonist süreçler, bir yandan nispi fiyat yapısını bozup burjuvaziye bir servet aktarımı sağlarken diğer yandan her kriz sonrası gözlemlenen teknoloji transferi sonucunda Türkiye istihdamsız büyüme sürecine sürüklenmiştir.

    Covid-19,Vaccine,In,Researcher,Hands,,Female,Doctor,Holds,Syringe,And
    Kişisel gelir dağılımındaki bozulma 2014 yılından itibaren başlamış, yaşanan krizlerle (Rahip Brunson Krizi, pandemi, faiz politikasında nas dönemi vb.) daha da derinleşmiştir.

    2000’lerden Bugüne…
    Türkiye, “1999 Enflasyonla Mücadele Politikası” ve “2002 Güçlü Ekonomiye Geçiş İstikrar Kararları” çerçevesinde nispeten daha ılımlı bir enflasyon dönemine girmiştir. Bu süreçte yoksullukla mücadelede diğer dönemlere göre daha olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Özellikle sosyal yardım programlarının genişletilmesi vergi yükünü artırmış olsa da progresif gelir transferini desteklemiştir. Bununla birlikte sıcak para politikasının cari açığın finansmanı konusunda tek araç olarak ele alınması, her seferinde faiz-kur makasının açılması üretim ilişkilerinin daha da bozulmasına neden olmuştur. Üretimin ve ihracatın ithalat bağımlılığındaki artış daha üretim aşamasında katma değerin yarıdan fazlasının yurt dışına çıkmasına neden olmuştur. Yurt içinde kalan ve bölüşüme konu olan katma değerin önemli bir kısmı ise “gazino kapitalizmi” refleksleriyle burjuva sınıfının elinde kalmıştır. Bu gelişmeler sonucunda Türkiye’de bölüşüm ilişkilerinde de bir polarizasyon yaşanmaya başlamıştır. Türkiye 2002-2008 yılları arasında büyüme rekorları kırmasına rağmen, refah artışı gerektiği gibi işçi ve köylü gibi üretici sınıflara aktarılamamıştır. 2014 yılına kadarki Gini katsayısındaki kısmi düzelmeye ve dolayısıyla gelir dağılımındaki kısmi iyileşmeye rağmen insanlar ait oldukları sosyal sınıfa ve sosyoekonomik gruba göre bölüşümden daha az pay alabilmişlerdir. Diğer bir ifadeyle orta gelir grubunu oluşturan nüfusun üretimden aldığı pay azaldığından, kişisel gelir dağılımına yansımayan ancak fonksiyonel gelir dağılımında izlenen bir bölüşüm sorunu ortaya çıkarmıştır. Kişisel gelir dağılımındaki bozulma ise 2014 yılından itibaren başlamış, yaşanan krizlerle (Rahip Brunson Krizi, pandemi, faiz politikasında nas dönemi vb.) daha da derinleşmiştir. İlk başta yaşanan krizler kentli tüketicileri ve üreticileri daha fazla etkilerken, kırsal kesim üzerindeki etkisi sınırlı kalmıştır. Dolayısıyla gelir grupları arasında gelir dağılımında bir iyileşme var gibi görünse de aslında bu kriz, işçi ve sabit gelirlileri gelir skalasında sonda yer alan köylü üreticilere yaklaştırarak adaletsizlik polarizasyonunu artırmıştır. Özellikle 2008 Krizi sonrasında devletin sınıflar arasındaki bölüşüm ilişkilerini belirlediği, sanayileşme çabasının bir bileşeni olan aktif bölüşüm politikalarının yerini devletin yoksullukla mücadele politikaları almıştır. Diğer bir ifade ile serbest piyasa ilişkilerinin neden olduğu gelir dağılımındaki bozulmanın yarattığı yoksulluğu azaltmak kamu politikası hâline dönüşmüştür. 2014 yılından başlayıp günümüze kadar gelen krizler döneminde yaşanan gelişmeler, üretimin ve tedarik zincirinin korunmasına yönelik tedbirleri ve sübvansiyonu, toplumun diğer kesimleri aleyhine genişletmiş ve bölüşümü bozmuştur. Pandemi sonrasında yaşanan yüksek enflasyon süreci nispi fiyat yapısı üzerinde yakıcı etkiler yaratmıştır. Geniş halk kesimlerinin satın alma gücündeki erimeye karşılık burjuva sınıfının gelirlerinde önemli bir artış meydana gelmiştir. Enflasyonun servet aktarma kanalı daraltılamadığı için de günümüzde orta gelir grubunun oldukça zayıfladığı ve alt gelir gruplarına yaklaştığı, üst gelir gruplarının payının arttığı bir süreç yaşanmaktadır. #

  • Eski kurtlar yasaklı yöneticiler üniformalı

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler üniformalı

    12 Eylül darbesinin ardından tüm partilerin kapatılıp yöneticilerine siyasi yasak getirilmesi, istikrar ve değişim vaadiyle yola çıkan yeni parti ANAP’ın ve Turgut Özal’ın önünü açmıştı. 1987’deki seçimlerden önce yasakların kalkmasıyla dengeler değişecek, ANAP’ın düşüş dönemi başlayacaktı.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler

    Seksenli yıllara siyasal şiddetin ve huzursuzluğun gölgesinde giren Türkiye, 24 Ocak 198O’de alınan ekonomik kararlarla neo-liberal dönüşüm sürecine de adım atıyordu. Demirel azınlık hükümetinin aldığı ve tarihe 24 Ocak Kararları olarak geçen paketin bazı başlıkları ekonomide devletin rolünün kısıtlanması; dış ticarette serbestleşme ve ihracat teşvikleri; ihtiyaç duyuldukça devalüasyon yapılması; fînansal serbestleşme ve emek kesiminin kazançları ile sosyal haklarının kısıtlanmasını getiriyordu.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    1983 seçimlerine katılan üç partinin lideri Özal, Calp ve Sunalp’in TRT’de Mehmet Barlas’ın moderatörlüğünde yapılan açıkoturuma katılması önemli bir yenilikti.

    Türkiye ekonomisinin temel paradigmasını değiştiren, devletçi ekonomiden piyasa ekonomisine geçişi öngören 24 Ocak Kararları, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından IMF ve Dünya Bankası’yla birlikte hazırlanmıştı. Ancak sendikaların ve sol muhalefetin güçlü olduğu bir ortamda çalışanların birçok hakkını elinden alan kararları uygulamak zordu. 9 ay sonraki 12 Eylül 1980 darbesiyle bu zorluk bertaraf edilecek, kararlar adım adım uygulamaya konulacaktı. Nitekim Özal da darbecilerin kurdurduğu hükümette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak 1982’ye kadar görev aldı, ardından kendi partisinin başına geçti.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    Yeni dönemin bilgisayarlı partisi
    Turgut Özal’ın 1987’de arkasında bilgisayarla poz verdiği fotoğraf büyük sükse yapmıştı.

    Darbe sonrası siyasi faaliyetler tamamen yasaklanmış, tüm partiler kapatılıp varlıkları hâzineye devredilmişti. Yasama yetkisi artık Meclis’te değil, 5 darbeci komutandan oluşan Millî Güvenlik Konseyi’ndeydi. Yeni anayasanın 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunulup kabul edilmesinden ve darbenin lideri Kenan Evren’in cumhurbaşkanı olmasından sonra, siyasi faaliyetlerin birkaç ay içinde serbest bırakılacağı açıklanmıştı.

    Millî Güvenlik Konseyi tarafından 22 Nisan 1983’te onaylanan yeni siyasal partiler yasası ise önemli bir kesime siyasetin kapılarını kapatıyordu. Yasaya göre 12 Eylül’den sonra kapatılan partilerin devamı niteliğinde parti kurulamazdı. Bu partilerin kurucuları ve her kademedeki yöneticileri, yeni partilerde kurucu, yönetici ve denetçi olamazdı. Kapatılan partilerin üyeleri yeni bir partinin üye çoğunluğunu oluşturamazdı.

    Yasanın ardından kuruluş başvurusu yapılan 15 partiden 12’si Konsey tarafından veto edildi. İzin verilen üç partiden ilki, emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğinde darbecilerin isteğiyle kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi’ydi (MDP). 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ın lideri olduğu, kendisini merkez sağda tanımlayan Anavatan Partisi de Konsey’den onay almıştı. Üçüncü parti ise “Soldan da bir parti olsun” diye izin verilen, kurucularının çoğu 12 Eylül öncesi CHP’deki sağ kanat politikacılarından oluşan Halkçı Parti (HP) idi.

    Epey renksiz ve heyecansız geçen seçim kampanyalarındaki önemli bir yenilik, seçime katılacak parti liderlerinin televizyonda gazetecilerin karşısına çıkıp soruları yanıtlamasıydı. Üç lider birlikte tartışma programına da katılmıştı. Gazetelerin siyasi reklam yayımlamasına da ilk defa izin verilen seçimlerde hem MDP hem ANAP reklam ajanslarıyla çalıştı. Gazeteci Mehmet Barlas’ın Turgut Özal’la yaptığı konuşmalarla ANAP mitinglerinin yer aldığı 10 binlerce video kasetin dağıtılması da bir yenilikti ve epey masraflıydı.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    Erdal İnönü liderliğindeki SODEP, Halkçı Parti ile birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti adını aldı (üstte). Demirel yedi yıllık aradan sonra 1987 seçimleri öncesi DYP’nin başına geçti ve hemen sahaya indi (altta).
    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler

    15 yıldır uygulanan seçim sisteminde de köklü değişiklikler vardı. Artık Cumhuriyet Senatosu yoktu; milletvekili genel seçimleri de 4 yerine 5 yılda bir yapılacaktı. Barajsız nispi temsil sistemi barajlı sisteme dönüşmüş, yüzde 10’luk ülke barajı ile seçim çevresi barajı getirilmişti. Ülke genelinde yüzde 10’un altında oy alan partiler milletvekili çıkaramayacağı gibi, seçim çevresi barajının altında kalanlar da seçilemeyecekti. Çevre barajı, bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların toplamının o çevreden çıkacak milletvekili sayısına bölünmesiyle hesaplanıyordu. Küçük partilerin Meclis’e girmesini olanaksız hâle getiren ikili baraj sistemi yetmezmiş gibi, o zamana kadar tek bir seçim bölgesi sayılan yüksek nüfuslu iller birden fazla seçim çevresine bölünmüştü. Seçim çevresi küçüldükçe çevre barajı yükseliyor ve bu da küçük partilerin aleyhine işliyordu.

    6 Kasım’da yapılan seçimlerde ANAP yüzde 45.1 oy ve 212 milletvekilliği kazanıp birinci olurken, HP yüzde 30.5’le 117, MDP yüzde 23.3’le 71 sandalye kazandı. Darbe lideri Kenan Evren’in seçimlerden bir gün önce yaptığı MDP’ye oy verme çağrısının etkili olmadığı anlaşılıyordu.

    1983 seçimleri öncesinde veto edilen partiler “emanetçi” genel başkanlar ve veto yemeyecek yeni yöneticilerle seçim sonrasında faaliyete geçmişlerdi. Bunlardan biri de İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü liderliğinde kurulan Sosyal Demokrasi Partisi’ydi (SODEP). SODEP, 1984 yerel seçimlerinde yüzde 23.4 oranında oy alıp ANAP’ın ardından ikinci parti olmuş, Meclis’teki ana muhalefet partisi HP ise yüzde 8.8 oranında oy alabilmişti. İki parti 1985’te birleşip Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını aldı.

    Yeni partilerin heyecanla hazırlandığı seçimler 1988’in Kasım ayında yapılacaktı ama 1987’de yasaklı siyasetçilerin yasağını kaldıran referandum siyaset dünyasında en az seçimler kadar heyecan yarattı. Yasağı kalkan Süleyman Demirel, Doğru Yol Partisi’nin (DYP), Bülent Ecevit Demokratik Sol Parti’nin (DSP), Alparslan Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) ve Necmettin Erbakan Refah Partisi’nin (RP) başına geçiyordu.

    “Eski kurtlar”ın dönüşü en çok Başbakan Özal’ı tedirgin etmişti. Özal diğer partileri hazırlıksız yakalamak için baskın seçim kararı aldı ve 14 ay sonra yapılması gereken seçimlerin iki ay sonra yapılacağını açıkladı. Özal’ın 1984’ten beri TRT ekranlarında yayımlanan ve hükümetin icraatlarını anlattığı “İcraatın İçinden” adlı programda seçim vaatlerini anlatması da eleştirilere hedef olacaktı.

    Referandumda kendi koydukları yasağın kalkmasından darbeciler de rahatsızdı. Kenan Evren, Cumhurbaşkanı sıfatıyla yurt gezilerine çıkıp askerin gerekirse yine müdahale edeceğini ve kimsenin “fazla havalara girmemesi” gerektiğini söylüyor; vatandaşlara “partilerin söylediklerine o kadar da kulak asmaym” tavsiyesinde bulunuyordu.

    1987’de büyük partiler farklı kamuoyu araştırma şirketleriyle anlaşıp kendilerine özel anketler yaptırmaya başladılar. Seçim kampanyalarını profesyonel ajansların hazırlamasına da artık alışılmıştı. Yurtdışından kampanya danışmanlarının da getirildiği 1987 seçimlerinde, Yorum Ajans’ın SHP için hazırladığı limonlu kampanya büyük ilgi gördü. ANAP iktidarının halkı limon gibi sıktığının savunulduğu tam sayfa gazete ilanlarında “Beş yıl daha bir limon gibi sıkılmaya hayır” mesajı veriliyordu.

    29 Kasım 1987’de yapılan seçimlerde halkın 93.3’ü sandığa gitti ve günümüze kadar aşılamayan bir katılım oranına ulaşıldı. 7 partinin katıldığı ama yalnızca üç partinin ülke barajını geçtiği seçimlerde ANAP yüzde 36.3 oyla 292, SHP 24.8’le 99, DYP ise yüzde 19,1 oyla 59 milletvekili çıkardı. Yüzde 10’luk ülke barajının etkileri de ilk defa bu seçimde görüldü. Barajı aşamayan 4 parti Meclis’e girememiş, DSP yüzde 8.6, RP ise yüzde 7.16 oy oranıyla Meclis dışında kalmıştı. Yalnızca bu iki partinin 4 milyon seçmeninin oyu boşa giderken, sistemin en çok yaradığı ANAP oyların yüzde 36.3’üyle Meclis’teki sandalyelerin yüzde 64.9’unu kazanıyordu.

    Eski kurtlar yasaklı yöneticiler
    MDP Genel Başkanı Sunalp’a 1983 seçimleri öncesi partisinin sembolü horoz hediye ediliyor.

    Türk siyaseti 80’li yıllara bir dizi önemli gelişmeyle veda etti. 1989 yerel seçimlerinden SHP birinci çıkarken, 5 yıl önceki yerel seçimlere göre yüzde 20 oy kaybeden ANAP hezimete uğradı. Seçimi dördüncü sırada tamamlayan Erbakan liderliğindeki RP’nin yükselişi ve bir büyükşehir (Konya) ile 5 ilde belediye başkanlığını kazanması dikkati çekiciydi. Aynı yılın Ekim ayında Başbakan Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu; Yıldırım Akbulut önce başbakanlığa ardından ANAP genel başkanlığına getirildi.

    İŞKENCECİ GENEL BAŞKAN
    Sunalp: ‘Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz’

    Milliyetçi Demokrasi Partisini Kenan Evren’in isteğiyle kurup 1983 seçimlerine katılan Turgut Sunalp, emekli bir orgeneraldi. Sıradan bir subay değildi Sunalp. Uzun yıllar kontrgerilla faaliyetleri yürütmüş bir işkenceciydi.

    Siyasete atıldıktan sonra da “İşkence vardır ve olmaya devam edecektir” gibi saptamalar, “Sahte ilaç üretenleri asmalı” gibi öneriler yapıyordu. Partisinin tabanı olmadığı eleştirilerine “Taban benim içimde, başka tabana ne hacet?” karşılığını vermiş, “komünizmin yan sanayi ürünleri” diye tanımladığı “hümanistlerin” partisiyle uğraştığını öne sürmüştü. Sunalp geçmişte Moskova Büyükelçiliği’nde askerî ataşelik yaptığı için sol kültüre hakim olduğu ve bu sayede komünistlerin (ve tabii hümanistlerin) aklından neler geçtiğini anladığı iddiasındaydı.

    “Kendisindeki cevheri” farkeden gazeteciler adım adım izledikleri MDP liderinden tuhaf demeçler alabilmek için birbiriyle yanşıyor, Sunalp da hiçbirini eli boş göndermiyordu. “Kamuoyu MDP’yi tanımıyor, partinizin temel görüşleri nelerdir?” diye soran bir gazeteciye “Şüphesiz ki bazı fikirlere sahibiz” deyip başka birşey söylememişti. Diğer sağ partilerle birleşip birleşmeyecekleri sorusuna “Şimdi biz koskoca generaller ortalıkta parti kurmak için dolaşan 30-40 yaşındaki adamların karşısına dikilip selam durarak ‘Buyurun mareşalim, size katılıyorum’ mu diyelim?” yanıtını verdi. MDP’ye “devlet partisi” denilmesini kabul etmeyen ve “Ağırbaşlı, efendi olduğumuz için böyle sanılıyor” diyen Sunalp, partisinin sembolü horozu da “müminleri sabah namazına kaldıran horoz” diye açıklıyordu.

    Sunalp, Nokta dergisine verdiği bir söyleşide ise 1971’de gözaltındaki bir kadına copla tecavüz edilmesinden sorumlu tutulduğu hatırlatılınca, “Bizim 21 -22 yaşlarında aslan gibi delikanlılarımız var. Eğer bir kıza bu biçimde işkence edecek olsalar, sopaya niye ihtiyaç duysunlar ki?” diyecek ve hafızalara bu sözleriyle kazınacaktı.